Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tarih İçinde Yozgat Musiki Folkloru

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Tarih İçinde Yozgat Musiki Folkloru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:58

TARİH İÇİNDE YOZGAT MUSİKİ FOLKLORU

Elinizde tuttuğunuz eserde bulunan onca ilmi, tarihi, fikri, edebi ve felsefi yazı içinde, fazla bilimsellik iddiası taşımayan bu yazının ayrı bir yerinin ve öneminin olduğunu - her şeyi göze alarak - söylemek durumundayım.

Bu egosantrik hükmün hikmetini merak edenlere kısaca cevap vereyim:

Efendim, değerli hemşehrilerime bu yazı için söz verdiğim andan itibaren, tekrara düşmemek, boşa yorulmamak ve Amerika'yı yeniden keşfetmiş olmamak için, Yozgat Musiki Folkloru ve Yozgat türküleri üzerine bugüne kadar yapılmış ciddi bir inceleme ya da seviyeli bir çalışma olup olmadığına dair yaptığım araştırmadan - tahmin ettiğim gibi - yine ellerim boş döndüm.

Bu uzun cümlenin kısa anlamı şu:

Elinizdeki metin, muhtemel tüm kusurlarına ve eksiklerine rağmen bu konuda yapılan - maateessüf - ilk çalışma. (Bunun, gerçekten üzülerek yapılmış bir tesbit olduğunu inşallah "maateessüf kelimesi yeterince açıklar.)
Yozgat tarihi, kültürü ve edebiyatı ile ilgili belli başlı kaynak eserlerin yanı sıra, kıyıda köşede kalmış yazı ve makaleler, hatıralar, anekdotlar ve küçük dikkatlerin bile -ulaşılabildiği ölçüde- titizlikle gözden geçirilmesi neticesinde hazırlanan bu yazının da şüphesiz eksiklikleri olabilir. Önemli olan, burada ileri sürülen görüş, tesbit, yorum ve bakış açısı neticesinde varılacak noktanın, ileriye dönük geniş kapsamlı çalışmalar için bir başlangıç, önemli bir ilk adım olma özelliğini haiz olabilmesidir.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarih İçinde Yozgat Musiki Folkloru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:58

Tarihten yola çıkarsak...

Elinizdeki yayında muhtemelen Yozgat'ın tarihi geçmişi ve bir yerleşim yeri olarak başlangıçtan bugüne geçirdiği tarihi ve sosyal merhaleleri ele alan yazılar olacağı için ben, Yozgat'la ilgili herhangi bir kitapta bile bulabileceğimiz bu tür bilgileri tekrar etmek istemiyorum. Yalnız müzik konusunu, o toplumun kültür ve edebiyatından, dini ve sosyal değerlerinden bağımsız düşünemiyeceğimize göre, Yozgat musiki folkloru üzerinde doğru dürüst bir şeyler söyleyebilmek için, bugün bu bölgede yaşayan halkın kültürel/sosyal değerlerinden, sözlü ve yazılı edebiyatlarından, hatta gündelik hayatlarından az çok haberdar olmamız gerekmekte. Bunun için de, Yozgat'ın Kızıl Koca Kazası'na bağlı küçük bir köy olduğu XVI. yy. başlarından, Bozok adıyla anıldığı Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar olan çeşitli dönemlerini ve nihayet 4 Kasım 1922'den itibaren il merkezi olarak "Yozgat" resmi adı ile Cumhuriyet Türkiyesi'ndeki şehirleşme ve modernleşme sürecini ana hatlarıyla bilmek durumundayız.

XV. yüzyılda, nüfusun çoğunluğunu oluşturan konar göçer Türkmen aşiretlerinin yaylak ve kışlak yurtlan olan Bozok, XVI. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda Baltı nahiyesine bağlı küçük bir köydür. Sancağın XVI. yüzyıl sonlarındaki kazaları ise, yine şehir ya da kasaba özelliğinde herhangi bir merkezi bulunmayan, coğrafi yapıya göre bir arada kümelenen köylerin oluşturduğu nahiye birimlerine ayrılmaktadır. (Yunus Koç. XVI. yüzyılda bir Osmanlı Sancağı'nın İskan ve Nüfus Yapısı, Ank. 1989. s. 18) Evliya Çelebi, Bozok Sancağı'nın XVII. yüzyıl ilk yansı için dahi, "Sancağın ma'mur şehri yoktur" ifadesini kullanır. Yozgat'ın şehir olarak gelişmesi, ancak XVIII. yüzyılın ikinci yansından itibaren Çapanoğulları'nın bölgeye hakimiyetleri ile belirili bir ivme kazanır.

Oysa tam ve kamil anlamıyla müzik, daha çok "şehir" ortamında karşılaştığımız ciddi ve geniş boyutlu bir estetik faaliyet olarak karşımıza çıkmakta. Müzik, şüphesiz toplumların her dönemlerinde sosyal ve estetik hayatın önemli bir unsuru olarak varlığını sürdüregelmiş bir sanattır ve Yozgat için, Yozgatlı için de her zaman hayatın önemli bir parçası olmuştur. Fakat, uzun yıllar en belirgin ve baskın özelliği konar göçerlik olan bir toplumun, bu geleneksel hayat tarzını devam ettirdiği sürece ürettiği ve tükettiği müzik ile, yerleşik hayata geçtiği ve özellikle "şehir" ortamını ve havasını teneffüs ettiği dönemde ürettiği ve tükettiği müzik arasında şüphesiz bir üslup, yorum ve hatta karakter farkı olacaktır. Konar göçerliğin, aşiret hayatının gereği olan tavır, davranış, karakter ve kişilik yapısının hakim olduğu daha sade, basit, fonksiyonel ve hatta pratik bir değeri olan müzik ile, şehir hayatının getirdiği ve gerektirdiği insan ilişkilerine dayalı, daha kompleks, daha işlenmiş ve biraz da fantastik yönü ağır basan müzik arasında bir farkın olması tabiidir.

Tarihi, sosyolojik ve sanatsal/müzikal boyutun iç içe girdiği bu süreç Yozgat'ta nasıl tezahür etmiştir? Yozgat yöresi musiki folkloru olarak nitelendirdiğimiz ve hemen tamamı "anonim halk müziği" formu içerisinde değerlendirilebilecek bu müzk, Bela Bartok'un söyleyişi ile, "köy halk müziği", "şehir halk müziği" bağlamında değerlendirildiğinde ne anlam ifade etmektedir? Daha da önemlisi, "şehir halk müziği" Yozgat'ta var mıdır, varsa nasıl bir süreç neticesinde oluşmuştur? Ve ülke genelinde dilimizin, inançlarımızın, tarihimizin, geleneklerimizin ve bütün bir milli ve manevi değerlerimizin en sade, gösterişsiz ve en etkileyici bir üslupla anlatıldığı o zengin türkü dağarcığımız içerisinde Yozgat türkü ve havalarının yeri nedir? Çevre illerin türküleri ve musiki kültürleri ile nasıl bir ilişki içerisindedir? Genellikle Yozgat'lı olan folklorcu, araştırmacı ve akademisyenlerin bugüne kadar bu konuda yaptıkları çalışmaların, yayınların kıymeti harbiyesi nedir?

Bu yazı, belki ilk defa sorulmayan ama, büyük ölçüde ilk defa cevaplandırılacak olan bu ve benzeri sorulara tatmin edici cevaplar vermek için kaleme alındı. Burada sözü edilmeyen ya da yeteri kadar üzerinde durulmayan konuları, inşallah yakında yayınlanacak olan kitabımızda enine boyuna tartışacağız.

Halil Bedi Yönetken'in Derleme Notları

Yozat "musiki folkloru" (müzik etnoğrafyası)'na dair belki hacim yönünden çok küçük, ama önemli bilgiler ihtiva eden en dikkate değer yazının, merhum Halil Bedi Yönetken'in, "Derleme Notları/l" adıyla yayınlanan kitabındaki "Yozgat Müzik ve Oyun Folkloru" başlıklı üç sayfalık yazısı olduğunu öncelikle belirtmek gerekiyor. (Orkestra yayınları, İst. 1966, s. 49) Bu yazı 1937-1952 yılları arasında MEB tarafından, Ankara Devlet Konservatuarı Folklor Arşivi için Anadolu ve Trakya'da yaptırılan resmi derlemeler esnasında heyetin başında bulunan H.B.Yönetken'in tuttuğu notlardan oluşmakta. Derlenen eserlerin söz ve müzik açısından tahlili, mukayaseli bir değerlendirmesi yerine sadece isimlerinin ve türlerinin belirtildiği bu yazı, her şeye rağmen, Yozgat müzik ve oyun folkloruyla ilgili bugün elimizin altında bulunan tek dokümanter yazı.
Yozgat il merkezi dışında Akdağmadeni ve Sorgun'dan da derlemeler yapıldığı belirtilen bu yazıdan öğrendiğimize göre, vaktiyle Yozgat'ta sazlı, oyunlu, kadınlı, içkili alemler, "muhabbetler", eğlentiler yapılırmış. Bu muhabbetlerde yaşlılara büyük saygı gösterilir, her şey edep ve terbiye dairesinde cereyan edermiş. Muhabette esas saz olarak bağlama çalınırmış, sonraları nadir olarak ud da çalınmaya başlanmış.

Geleneksel ve-otantik halk sazlarının yanına önce ud'un, daha sonra da muhtemelen keman, cümbüş, klarinet, kamun vb. gibi "şehir" sazlarının dahil edilmesiyle başlayan bu süreç, bir bakıma diğer pek çok şehirde de gördüğümüz gibi, otantik olandan belli bir üslup, tarz ve eda farkı ile kendini ortaya koyan bir tür yeni "şehir halk müziği" dönemidir. Fakat bu tarz ve üslubun aşağıda üzerinde duracağımız çeşitli sebeplerden dolayı Yozgat'ta hiç bir zaman hakim bir zevk ve üslup haline gelmediğini, dönemin moda zevkini yansıtan bir özenti olarak kaldığını görüyoruz.

Söz konusu yazıdan iktibas etmeye değer başka bazı önemli bilgiler de şunlardır:

"Biz bu derlemede Yozgat içinde orijinal Yozgat Sürmelisi'nden başka Halime, Sarı bülbül, Kara tavuk, İnledi Ağlar, Anadan atadan, Şu boyda, Oduncular, Server.... gibi anonim ezgiler; Nazi'den koşmalar, "Dahdıra diri de dön beri de" gibi enteresan havalar, erkek kadın halay havalan; "Ada düdüğü", -nay düdük- adlı gürgenden yapılmış (Adapazarından gelmiş olması muhtemel) kalın bir kavaldan ezgiler, davul zurna ile çalman halay ezgileri, ağırlama, yeldirme, yelleme, yanlama, hotlama ve yeldirmesi, kol oyunu ve yeldirmesi, Papini ve yeldirmesi, Keçeli keriboz ve ağırlaması, Karakuşun kanadı (sözlü), Dilo ve ağırlaması, Allı durnalar gibi ezgiler kaydettik. Yozgat'ta kırık havaya, oyun havalanna "şıngılım" da diyorlar.

Yozgat içinde hala güzel bağlama, dolaylarında güzel kaval ve davul zurna çalanlar, güzel oyun oynayanlar vardır." der ve enteresan bir de hikaye anlatır:

"Yozgat dolaylarında vaktiyle çok mahir bir kayalcı yetişmiş. Bir akşam bu kavalcı cami civarında, cami içinde teravih namazı kılınırken kavalını üflemeye başlamış imam içerde bir sabretmiş, iki sabretmiş, nihayet şaşırmış ve namazı bozarak cemaate dönmüş ve (Ey cemaat, ya bu kavalcıyı susturun, yahut ben namaz kıldıramayacağım) diye bağırmış."
Bu anekdot hem derleyene, hem de nakledenlere göre, her ne kadar kavalcının ustalığını vurgulamak için anlatılmış ise de, madalyonun öbür yüzünde de ince ve sanatkarane duygulara sahip, belli ki müzik kültürü ve hassasiyeti olan bir imam portresi çizilmekte aslında. Ve bu Yozgat'tı meçhul imamın, olay karşısındaki manidar tepkisinden, merhum N. Fazıl üstadın nitelemesi ile "ham softa, kaba yobaz" biri olmadığını da zımn'en öğrenmiş oluyoruz.

Tekrar H.B. Yönetken'in tesbitlerine kulak verelim:

"Yozgat dolayları da bozlak söylüyor ve halay çekiyor. Biz Akdağmadeni'nde kesik kerem, uzunhavalar, evvelbahar, yüce dağ, Türkmeni bozlağı... gibi ezgiler; davul zurnadan üç ayak yanlaması ve yeldirmesi, çiçek dağı ve yeldirmesi, kadın halayı ve yeldirmesi, gelin halayı, gelin bindirme, yürütme havaları, hopbare, sin sin havaları, ayrıca kabak halayı, ardıç halayı, ova (uva) yanlaması, yayık halayı, daban halayı, tujuk halayı, keklik halayı, halime halayı, Haymana halayı gibi havalar kaydettik. Akdağmadeni tarafında kırık havalara "yeşilleme" diyorlar."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarih İçinde Yozgat Musiki Folkloru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:58

"Sorgun'da taklidi ve temsili kartal halayı, içinde ellerin sert bir şekilde birbirine çarpıldığı "ellik" oyunu, kıyılı, hareli, miço, çığrık, fadimem, tekayak, durnalar haley havası ve vıy vıy'le biten enterasan ezgiler, Avşar ağzı havalar, Sümmani'den, Karacoğlan'dan, Kerem'den parçalar ve bazı iç havalar, samah ezgileri plağa aldık." (s.50).
Bu kadarından bile anlıyoruz ki, Yozgat müzik, ve oyun kültürü yönünden küçümsenemeyecek bir zenginliğe sahip ve biz bugün bunların çok azını biliyoruz. Yeri gelmişken belirtelim; TRT Türk Halk Müziği Repertuarında Yozgat'a ait toplam 71 (yetmiş bir) eser mevcut.

Bunların 25'i Akdağmadeni'nden, 16 tanesi Boğazlıyan'dan, 26'sı da Yozgat merkezden derlenmiş. Bir Alevi köyü olan ve repertuarda mevcut üç güzel türküsünden (Bir çift turna gördüm, Gam gasavet keder ve Mihrican mı değdi) gerçekten tam bir türkü kaynağı olduğu anlaşılan Deremumlu'dan başka, bir türkü de Yozgat'ın aşiret (abdal) köyü olan Kırıksoku'dan derlenmiş:

İniledi dağlar, koptu kayalar. Yönetken'in notlarında adı geçen fakat bugün bizim bilmediğimiz pek çok türkünün, derlendikten sonra resmi arşivlerin tozlu ve karanlık mahzenlerine hapsedildiği anlaşılıyor. Zaten TRT repertuarındaki 71 Türkünün çok büyük bir kısmının da, başta merhum Nida Tüfekçi'nin derlediği türküler olmak üzere, daha sonra derlendiğini görüyoruz.

Halk müziği, halkın müziğidir

Oğuzların Bozok koluna mensup yörük/türkmen aşiretlerinin en kesif yerleşim yerlerinden biri olan yöremize ait ezgiler, elbette yöre halkının etnik, dini, sosyal ve kültürel yapısından kaynaklanan ve beslenen bir müzik karakteri gösterecektir.

XV. yüzyılda Yozgat ve çevresine yerleşen, Bozok adıyla anılan oymaklar şunlar:

Kızıl Kocalı, Selmanlı, Ağçalj, Çiçekli, Zakirli, Mes'udlu, Ağça koyunlu, Kavurgalu, Demircili, Şam Bayadı, Söklen, Hisar Beglü, Karaevli. Ana hatlarıyla bu boy,ve oymakların ruh, duygu ve düşünce dünyalarını, hayat tarzlarını; anayurttan getirdikleri ve yol boyunca ekledikleri ile birlikte yansıtan bu müziğin, sadece Yozgat'ta değil, bu boy ve oymakların iskan edildikleri diğer yörelerde de karşımıza çıkması tabiidir. Yalnız o yöredeki sosyal, kültürel ve coğrafi şartların farklı olması, toplumsal ve kültürel dokunun özünü ve şeklini belli ölçülerde değiştireceği için, müzikte de belli farlılıklar ortaya çıkabilir. Halk müziği, ait olduğu halk'n maddi ve manevi hayatının bir tür aynası olduğu için, toplumu etkileyen iç ve dış dinamikler müziği de mutlaka etkiler. İşte Ortanadolu halk müziği diyebileceğimiz Yozgat, Kırşehir, Ankara, Kayseri, Nevşehir, Çorum, Niğde, Aksaray, Konya ve Sivas'ın bazı yörelerinin halk müziklerindeki ortak yönlerin kaynağı budur.
Anadolu'daki mevcut etnik ve sosyal kimliklerin tesbitinde, boy ve aşiretlerin izlerini takipte, hatta göç yollarının belirlenmesinde tutulacak en sıhhatli yollardan birinin, otantik halk müziklerinden hareketle yapılacak çalışmalar olabileceğini sanıyorum. Böyle bir yaklaşımla hazırlanacak bir Türkiye kültür/müzik haritasının sosyal, siyasal ve kültürel yönden de doğruya en yakın bilgileri içeren bir harita olacağı söylenebilir.

Pek çok insanın farkında olmadığı, olanların da bir anlam veremediği Emirdağ yöresi türküleri ile Yozgat yöresi türkülerinin benzerliği de, işte buralardaki halkın aynı boya hatta belki de aynı aşirete mensup olmalarından kaynaklanmaktadır. (Emirdağı Birbirine Ulah, Cevizin Yaprağı Dal Arasında, Evlerinin Önü Bir Kötü Yokuş vb. türkülerin nerdeyse ikiz kardeşi kadar benzerlerini Yozgat'ta bulmak mümkün).
Aynı durum, büyük bir bölümü Bozok koluna mensup Türkmenlerden oluşan Elbistan yöresi türküleri için de geçerlidir. (Bilalımsm Bilalım, Anam Beni Haslarınan Haşladı, Çamdan Sakız Akıyor, Gayabaşı Dirgenlik, Evleri Fadimeli vb.) Elbistan yöresi türkülerinin Yozgat, özellikle Bo-ğazlıyan yöresi türkülerine benzediklerini görüyoruz. Yine Elbistan yöresinden derlenmiş "Bilalımsın Bilalım" türküsünü kendi köyüm olan Boğazlıyan'ın Müftükışla köyünde, kadınların çok eski yıllardan beri en yaygın oyun türküsü olarak söylediklerini biliyorum.)
Yalnız Yozgat şehir merkezinden derlenen türkü ve havalar ile, mesela Boğazlıyan ve Akdağmadeni'nden derlenenler arasında bile bir tavır ve eda farkı olduğunu; Boğzlıyan türkülerinin bazılarında -coğrafi yakınlıktan kaynaklanan sebeplerle- Kayseri tesirini (Erkilet Altını Kölge Basma mı, Keklik Olsam Çalı Dibi Deşerim); bazı Akdağmadeni türkülerinde de aynı sebeple Sivas tesirini (Ekin Ektim Çöllere, İlenger Attım Bağa vb.) görüyoruz.

Şehir müziği ve "mahalli klasik"

Büyük ölçüde köy ve kırsal kesim menşeli olan anonim halk müziği, ait olduğu yörenin cazibe merkezi konumundaki şehre doğru yaklaştıkça yeni bir yorum, üslup ve tavır kazanır. Bazan, şehir ortamında yepyeni bir türkü olarak karşımıza çıktığı da olur. Özellikle tarihin belirli dönemlerinde bir kültür ve medeniyet merkezliği yapmış Urfa, Diyarbakır, Konya, Erzurum, Bursa, Edirne, Kütahya gibi şehirler, bir yandan kendi hinterlandına giren bölgelerin anonim müziklerini (bazan olumlu, bazan olumsuz yönde) etkilerken, bir yandan da zaman zaman orijinal sentezlerin yakalandığı bir tür şehir halk müziği örneklerine öncülük ederler. Bu eserler, yazılı kültürden de haberdar olan, belli bir makam fikrinin ve şuurunun teşekkül ettiği, klasik musiki birikimine büsbütün yabancı olmayan, büyük ölçüde tekke ve tarikat çevrelerine mensup musikışinaslarca yarı anonim karakterde "bestelenmiş" eserlerdir.

Bunlara Elazığ (Harput), Urfa ve Diyarbakır gibi yörelerde bolca karşılaşmak mümkün. Hatta o kadar ki, bu tür şehirlerde halk müziği/klasik müzik zevk ve kültürü ortak bir paydada birleşerek, Tanpınar'ın "mahalli Klasik" dediği üst seviyede örnekler çıkar karşımıza. Ve bu şehirlerdeki geleneksel meşk ve muhabbet ortamlarındaki musiki fasılları peşrevlerle başlayıp, divanlarla, koşmalarla süren, hareketli türkü ve havalarla nihayete eren, belli makam tertibini haiz bir yapı sergilerler. Bu şehirlere Konya, Kütahya, Ankara, Çankırı ve Erzurum da dahil edilebilir.

Bu açıdan bakıldığında, Yozgat'ın durumu nedir? XVIII. yüzyıl başlarında hala köy, ama biraz büyükçe bir köy olan Yozgat'ın ancak XIX. yüzyılda "şehirleşme" sürecine girdiğini ve bundan sonra da geleneksel köy hayatı ile şehir hayatını müştereken ve bir arada yaşadığını biliyoruz. Batılı ve modern anlamda şehirleşme sürecinin belli bir ivme kazandığı, şeklen "şehirleştiği" Cumhuriyetten sonraki dönemlerde dahi Yozgat'ın, biraz da bilinçli bir şekilde geleneksel "köylü" karakterini muhafaza ettiği söylenebilir.
XIX. yüzyıl başlarında büyük bir yerleşim yerinin adı olan Bozok bölgesinin bu yüzyılın sonlarına doğru hayli küçüldüğünü, sınırlarının daraltıldığını ve bir kısım yerlerinin komşu vilayetlere bağlandığını görüyoruz. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı (93 harbi) ve bunu takiben 1912-1913 Balkan Harbi sonucunda, Balkanlar ve Doğu Anadolu'da düşman istilasına uğrayan halkın Yozgat ve çevresine göç etmesi sonucu nüfus artmış ve fakat, 1914-1918 1. Dünya Savaşına çok sayıda asker gönderen Yozgat önemli bir nüfus kaybına uğrayarak savaşın sıkıntılarını ciddi boyutlarda çekmiştir.

Öte yandan Yozgat başta Osmanlı'nın aşiret ve oymaklar üzerinde uyguladığı politikalar neticesinde devamlı göçlere, zoraki iskan olaylarına sahne olan; Celali, Baba Zünnun, Babai ve son olarak Çapanoğlu gibi adına isyan denen merkez-taşra çatışmalarının sıcak alanlarında bulunan bir yer olarak, harp darp görmemesine rağmen, genellikle istikrar ve huzur arayışı içinde olagelmiştir.

Uzun süre Çapanoğulları'nın idaresinde bulunan Yozgat'ın, özellikle XIX yy. ortalarında gelişmiş ve genişlemiş bir eyalet merkezi haline geldiğini; özellikle Çapanoğlu Süleyman Bey döneminde az çok medreseleri, camileri ve vakıflarıyla bir şehir hüviyetine kavuştuğunu biliyoruz. Daha sonralan başta Akif Paşa, Hüzni, Nazi, Fenni olmak üzere ülke genelinde çok yaygın şöhretleri olmasa da pek çok şairin yetiştiğinden de haberdanz. (Yozgat'lı şairler, yetiştikleri edebi, kültürel ortam ve eserleri hakkında daha geniş bilgi için M. Öcal Oğuz'un, Yozgatlı Nazi" (Özel iy. Ank 1992), Yozgatlı Hüzni (Özel y. Ank. 1990) ve aynca Yozgat'ta Halk Şairliğinin Dünü ve Bugünü (Kültür Bak. y. Ank 1994) adlı kitaplanna bakılabilir. ) Aynca taş plaklara okuduklan eserlerle Yozgat türkü ve bozlaklarını dışarıya da tanıtan Yozgatlı Hafız Süleyman, Arap Hafız, Sıdkı Baba, Aşık Gülşani, Hadiye Hanım gibi sanatçılar olduğunu da biliyoruz. Şüphesiz daha bizim bilmediğimiz pek çok kültür-sanat adamı, önemli musikişinaslar da vardır.
Fakat bütün bunların, burada izahı zor pek çok siyasi, tarihi ve kültürel sebeplerden dolayı ait oldukları döneme damgalannı vuramadıkları gibi, kendini yenileyerek bugünlere taşınan sıhhatli bir gelenek olma özelliğinden de mahrum bulundukları söylenebilir.

Taş plaklardan günümüze doğrusunu söylemek gerekirse, bir dönem moda olan şekilci ve ruhsuz bir sanat edebiyat anlayışının ürünü olarak, yukarıda adı geçen şairler de dahil olmak üzere, herkesin özenti içinde ve ileri seviyede tasannu numunesi taklitçi şiirler yazdıklarını biliyoruz. Kısmen samimi ve az çok özlerine yakın duygu, düşünce ve imajların yer aldığı hece ve aşık tarzı şiirleri de "hece vezni, vezni benani, parmak hesabı" gibi "çağdışı" (!) anlayışlarla yazdıkları için İstanbul uleması, üdebası ve bilumum tezkireci taifesi nezdinde hiç bir kıymeti harbiyesinin olmayacağı malum.

Dün olduğu gibi bugün de Yozgat türküleri içerisinde en rafine söz ve müzik üslubuna sahip Sürmeli çeşitlemelerinden biri olan (Yozgat Pınarlannda Yudum Elimi) sözleriyle başlayan Sürmeli'yi, Hadiye Hanım 1930'lu yıllarda taş plağa o kadar farklı bir tavır ve üslupla okumuş ki, doğrusu neyle adlandıracağımı ve nereye koyacağımı bilemiyorum. (Unutmadan söyleyeyim: S.Sökmen'in "zeybek tavrı sürmeli" olarak isimlendirdiği bu icra Murat Akyol tarafından yanlış notaya alınmış. 3'lüsü sonda olan yaygın 9/8'lik vuruşlu zeybek havalarına çok benzeyen bir ezginin giriş ve ara sazı olarak çalındığı eser, taş plakta 4/4'lük usulde ve adeta oyun havası üslubunda icra edilmiş.

Olması gereken klasik çizgi ve yorumdan çok uzak, bence yoz bir icra. H.B. Yönetken'in tesbitleri, azınlıklardan olan Hadiye Hanım'ın bu icrasını hedef alıyor da olabilir:

"Yozgat'ın en karakteristik ezgilerinden biri Sürmeli'dir. Her tarafta Yozgat Sürmelisi diye tanınan ve her yerde hızlı bir tempo ile söylenen ezgi aslında ağır bir türküdür."
Netice itibariyle, malum şartlardan dolayı devrin moda müzik türü haline gelen Zeybek tavrına benzetilerek okunan bu yoz icranın Yozgat musiki kültürüne müsbet bir katkısı olamazdı elbette.

Hafız Süleyman'a, gelince... Orta Anadolu otantik halk müziği geleneği içerisinde en özgün ve güçlü bir müzikal çizgiyi temsil eden Bozlak türünde yıllar önce okuduğu, sözleri Yozgat'tı şair Nazi'ye (1863-1936) ait ünlü Yozgat Bozlağı "Canan Eli" ile ilgili olarak A. Talat Onay şunları söyler:

"Bu bozlağı Yozgat'lı Hafız Süleyman, Sahibi'nin sesi plaklarına noksan bir şekilde okumuştur. Hele besteye haddinden fazla nağme kattığı için, bozlak okumakta şöhret sahibi olanlar arasında "bozuğu bozmuş" denildiği vakidir. Bu bozlağı Çankırı'da ilk okuyan saz şairlerinden Yozgat'lı Arap Hafız'dır. Sesinin güzelliği ile meşhur olan bu aşık Balkan harbi yıllarında Çankın'da, Samanpazarı'nda Tokatlı Nuri'nin çaldığı kahvede arkadaşı Niksarlı Sun'i ile çalışmış ve okumuştur.
Yozgat'lı Hafız Süleyman'ı ve bu bozlağı; hem bir Yozgat'lı, hem de yıllardır iyi kötü bu işlerle ilgilenen biri sıfatıyla ilk olarak ülkemde değil, 1989 yılında halk müziği ve bağlama üzerine çalışmalarda bulunmak üzere gittiğim ABD'de, değerli etnomüzikolog Prof.Karl Signell'in taş plak arşivinden dinlemiştim. Bozlak'tan ziyade "Gazel" üslubunda okunduğu daha ilk cümlesinde belli olan eserle ilgili hükmünde merhum A.T. Onay elbette haklı idi.
Yalnız, Arap Hafız'm bu bozlağı, Hafiz Süleyman'dan daha iyi, hele daha doğru okuduğu iddiası biraz tartışmalıdır bize kalırsa... Belki Arap Hafız, Hafız Süleyman'dan daha geniş, parlak ve güçlü bir sese sahip olabilir; fakat "Bozuğu bozmak" noktasında birbirinden farklarının olmayacağını sanıyorum.

Sebebi de şu:

Bir kere bozlak, Yozgat ve Kırşehir başta olmak üzere, Orta Anadolu'daki Yörük/Türkmen aşiretlerinin en eski, en köklü ve köylerde yetişmiş usta bozlakçıları sayesinde de otantik özelliğini ve fonksiyonelliğini en iyi muhafaza eden bir halk müziği formudur. Muhtemelen merdese kaynaklı bir hafızlık eğitiminden geçmiş ve bir bakıma bunun tabii neticesi olan klasik musiki terbiyesi almış bu sanatçılarımızın "bozuğu bozmadan" okumaları adeta imkansızdır.

Yazarın "Besteye haddinden fazla nağme katmak" şeklinde ifade ettiği durum, o bilinen klişe teganni tarzının tabii bir neticesidir ki, hafızlık geleneğinden gelenlerin bu üsluptan kurtulması kolay olmasa gerek. Bozlak türünün gelmiş geçmiş en usta icracılarından birinin, ömrü Kırşehir ve Yozgat'ta geçmiş rahmetli Muharrem Ertaş olduğunu da yeri gelmişken söyleyelim. (Bu konuda daha geniş bilgi için Akçağ yayınlarından çıkan "Neşet Ertaş Kitabı" adlı eserimize ve Kalan Müzik Arşiv serisinden hazırladığımız M. Ertaş'a ait "Kalktı Göç Eyledi" adlı albümle Hacı Taşan'ın "Allı Turnam" adlı albümlerinin CD kitapçıklarına bakılabilir.)

Köy 'bağlama'sından şehir 'ud' una

A. Talat Onay o dönem Yozgat'ını şöyle tasvir eder:


"Yozgat o zamanlar bütün Anadolu kıtası gibi, öteden beri irfan ve medeniyet merkezi sayılan İstanbul'a çok uzak ve belki otuz kırk günlük mesafede bulunduğu için medeni, siyasi, ilmi ve fenni hareketler takip edilemiyordu." der

ve ekler:

"Nazi'nin tahsili, yağı kalmayıp fitili yanan bir lambaya benzeyen medreselerde geçmişti."
İşte böyle bir ortamın ise, ancak durmuş oturmuş, belli bir refah ve kültür seviyesine erişmiş, insan ilişkilerinin yoğunlaştığı, yaygın ve etkili bir dini hayatın yanı sıra meşk ve eğlenmenin de bir ihtiyaç haline geldiği; kısacası sosyalleşmenin hızlanarak modern hayat ve düşünce tarzlarının da toplumda kendine yer edinmeye çalıştığı dönemlerin bir tezahürü olan şehir müziğinin doğup gelişmesine pek de uygun bir ortam olmadığını biliyoruz.
İlla gelişmiş ve daha ileri bir müzik anlamına gelmeyen, hatta bir yönüyle özden kopuşu ve belli ölçülerde şehirdeki yabancı unsurlara sonuna kadar açık olmayı temsil eden şehir müziği, Yozgat'ta hiç bir zaman gelişip serpilecek bir ortam bulamamıştır. Öte yandan milli/mahalli müzik, yörenin tarihi, sosyal ve kültürel dokusu ile bağını önemli ölçüde muhafaza ederek yerli ve milli değerlerle iç içe, "medeniyet"ten ziyade "kültümün bir ifade vasıtası olarak devam ettiği için, azınlık mensubu sazende ve hanendelerin bu kültürel ortama fazla müdahil olamadıklarını görüyoruz. (Hemen her yörede karşımıza çıkan ve bu işten ekmek yiyen düğün çalgıcıları hariç tabii... )

Oysa yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız şehir müziğinin oluşmasında ud, kanun, keman, cümbüş vb. sazların ve genellikle bu sazları çalan azınlık mensubu musikişinasların önemli katkılarının olduğunu biliyoruz. Yozgat bu yönüyle milli sazımız olan ve binlerce yıllık kültürümüzün taşıyıcısı durumundaki "Bağlama"nın yegane yurdudur. O kadar ki, daha sonra üzerinde duracağımız gibi, kendi adıyla alınan (Yozgat tezene-si) ve sazın hususi bir tavır ve üslupla çalındığı üç beş şehrimizden biridir.
Fakat ne acıdır ki, biz bugün bu bağlama ustalarının hiç birinin adını bilmiyoruz. H.B. Yönetken Derleme Notları'nda (1940'lar) "Yozgat içinde hala güzel bağlama, dolaylarında güzel kaval ve davul zurna çalanlar, güzel oyun oynayanlar vardır" demekle yetinmiş.

Yukarıda sözünü ettiğim Sürmelim adlı kitapta dünden bugüne Yozgat'ın ünlü saz ve ses sanatçıları sayılırken kendilerinden sürmeli derlenen Efüliye, İftariye, Zodik gibi lakaplarıyla meşhur kadınların yanı sıra, tefçi Kör Ahmet, Tilki'nin kızı, kemancı İsmail Ağa, kemancı Kambur Hıdır, tefçi Sabri Ağa, kemancı İsak, kemancı Nikos, kemancı Nazar, Ud'cu Sami gibi düğün çalgıcılarının adları geçer. En sonunda da bağlamacı Rıza diye birinin ismi verilir o kadar. Oysa Yozgat'ta, bir Kırşehir, bir Ankara kadar olmasa bile, yöre tavır ve üslubundaki başarılı icralarıyla bilinen bağlamacılar olduğu söylenir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TARİH İÇİNDE YOZGAT MuSİKi FOLKLORU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:59

Sevdanın mektebinde yedi sene okuyanlar

Buraya kadar Yozgat Türküleri'nin doğup geliştiği tarihi, kültürel ve sosyal arka planı ele alarak, genel anlamda halk müziği ile ilgili bazı görüş ve tespitlerimizi sunduk. Şimdi de çeşitli form ve türdeki Yozgat türkülerine biraz daha yakından bakarak, çok bilinen ve sevilen belli başlı türküler üzerinde kısaca durmak istiyorum. (Bu yazıda baştan beri "genel bir yaklaşım ve çerçeve" çizmeye çalıştığımı, meseleyi biraz daha sistematik ve spesifik boyutları ile Yozgat Türküleri üzerine yazacağımız kitapda ele alacağımızı bir kez daha söylemiş olalım).
Yozgat türküleri, işlediği temler yönünden ele alındığında; "Başındaki tülbendi/Ben dokudum dokudum/Sevdanın mektebinde/Yedi sene okudum" diyen Boğazlıyan türküsü başta olmak üzere en çok sevda türküleri ile karşılaşıyoruz. Bunların başında da aşağıda ayrıntısına gireceğimiz "Sürmeli"ler gelmekte.
İlginçtir bu sevda türkülerinin en lirik ve etkileyici olanları da "asker yar"in ardından söylenenler... "Yedi sene okunan sevda mektebi" ise; ya Yemen çöllerine, ya Kafkas dağlarına ya da Çanakkale'ye, Dumlupınar'a gidip de gelmeyen Bozok'lu yiğitleri bağırları taşlı, sürmeli gözleri yaşlı, yedi yıl, onyedi yıl bekleyen tazelerin okuduğu bir mekteptir ki, daha mezun olanı görülmemiştir.
Yozgat türküleri içerisinde hususi bir yeri ve ağırlığı olan askerlik türküleri elbet bundan ibaret değil. "Sen git yarim talime/Ben sılayı beklerim" diyen o meşhur ve maruf türküyü de hepimiz biliyoruz.

Dinlediğimizde aynı duygu ve yürek burkuntusunu yaşadığımız yine Boğazlıyan'dan derlenmiş bir başka asker türküsü daha var ki hak ettiği ünü kazanamadığına yanmamak elde değil:

"Tirene bindi de savuştum'ola/Erzurum dağların aştı mı ola/Kara gözlerine kurban olduğum/Asker elbisesi yakıştı m'ola".

Bu lirik türkünün hele bir dörtlüğü var ki, insanı yüreğinin tam orta yerinden yakalıyor:

"Yüksek minarede okunur ezen/Dizlerim tutmuyor haneni gezeni/Okumuş değilim bir mektup yazam/Ellerin yazdığı bu kadar olur... " Eh, şiir de, türkü de, duygu da, yürek de bu kadar olur işte... Yalnız bu türküye ait nakarat dörtlüğünün ikinci mısraı kaba çağrışımlara davetiye çıkarırcasına "Aman aman asker/Yeni yar ne ister?" şeklinde söyleniyor ki, doğrusu, "Yeni yarin ister" olacaktır.

Ağıtlar ve kaymakam Kemal Bey

Ağıtlar ise, yöre musiki kalıpları içerisinde bazan uzun hava (Yatıvermiş Kargalının düzüne, Necib'in ağıtı, Ağ Gelin, Ağ evime kara taban yatırdım vb.); uzun havadan kesin çizgilerle ayırmak mümkün olmasa bile bazan bozlak (Bir selam gönderdim canan eline, Atım kalk gidelim, Küçükten görmedim ana kucağı, Nuri Bey Bozlağı vb.) ve bazan da türkü/kırık hava formunda (Hacı Bey, Çolağın Ağıtı, Aşağıdan gele gele geldiler) karşımıza çıkan alabildiğine içli, lirik ve hüzünlü eserler olarak büyük bir yekun teşkil etmekte.
Son sınıfı Boğazlıyan'da adına yaptırılan İlkokul'da (Kaymakam Kemal Bey İlkokulu) okuyan biri olarak, merhum Kaymakam Kemal Bey'le ilgili yıllardır içimde bir ukde olarak taşıdığım bir duyguyu bu vesile ile paylaşmak istiyorum.

Yiğitlik ve kahramanlık timsali bu Anadolu evladının, hala yüreklerimizi burkan o trajik sonunu biliyoruz:

Dönemin Boğazlıyan Kaymakamlığı görevini yürüten Kemal Bey, Ermeni tehcirinde, "görevini kötüye kullanarak Ermenilerin ölümlerine sebep olduğu" iddiası ile idamla yargılanır ve Batı'ya, Ermenilere sus payı olarak 1919'da idam edilir. Öğretmenlik yaptığı köyde hastalıktan ölen öğretmenin ardından ağıtlar yakan, köyünün üzerine kaza ile düşen uçağın pilotuna türküler yakan insanlar, böylesine dramatik ve trajik bir şekilde ve üstelik tamamen haksız yere idam edilen bu insanın ardından acaba niçin bir ağıt ya da türkü yakmadılar? Bu beni hep düşündürmüştür. Öyle sanıyorum ki devletin halk üzerindeki gizli ya da açık baskısı, olayın ağıt ya da türkü olarak gerçek boyutlarıyla alenen dile getirilmesini imkansız kılmış olabilir. Gerçek devlet otoritesinin iyice zaafa düştüğü böylesi dönemlerde insanların hukuk ve kanun adına kolaylıkla harcanabildiğim uzak yakın sayısız örneklerle yaşayan fukara halk, devletle karşı karşıya gelmek istememiş de olabilir.

Bu o kadar yerleşmiş bir düşüncedir ki, bundan dört beş sene önce, kendisinden, ünlü eşkiya Çölle'nun ardından söylenen bir ağıtı derlediğim rahmetli kaval ustası dayım Hasan Ülkü, bana sıkı sıkı şunu tenbih etmişti:

"Aman yeğenim, bunlar yasak, sakın kimse duymasın haa, hele radyoda televizyonda falan okuyum deme, ikimizin de başı belaya girer... "

Bir başka sebep de, yaklaşık dört yıl süren mahkeme sonunda Kaymakam Kemal Bey'in idamının İstanbul'da infaz edilmiş olması, halkın duygularında bir soğumaya sebep olmuş da olabilir. Son bir ihtimal, gizliden gizliye ağıtlar söylenmiş fakat yayılma imkanı bulamadığı için zamanla unutulup gitmiştir... Doğrusunu isterseniz, böyle bir olay karşısında tepkisiz kalınmasına aklım ve gönlüm bir türlü razı olmuyor.

Bozuğu bozmadan okumak

Orta Anadolu müziği ve özellikle de Yozgat musiki folkloru içinde önemli bir yere sahip olan bozlaklarla ilgili bir kaç noktayı açıklamakta fayda var. Bir kere bozlak, halkın dertlerini, sıkıntılarını, acılarını, kavgalarını, şikayetlerini ve feryatlarını doğrudan ve en etkili bir müzik ile anlattığı bir dildir; halkın en dolaysız biçimde kendini ifade aracıdır. Bu yönüyle bozlaklar sıradan bir müzik olmanın ötesinde ve üstünde fonksiyonu haiz, halk arasında çalanı ve söyleyeni büyük saygı gören bir türdür. O kadar ki, "herkes türkü okuyabilir ama bozlak okuyamaz."

Yozgatlı Hafız Süleyman'la ilgili olarak anlatılan anekdot da konunun bu yönüne işaret eder. Çünkü Bozuğu, yani bozlağı bozmadan okumak çok önemlidir. Niçin çok önemlidir? Öyle sanıyorum ki halk şuuraltında uzun havalara, özellikle de bozlağa karşı özel bir muhabbet ve saygı duymakta. Bu saygının çok tipik bir ifadesini, Orta Anadolu'nun hemen her yöresinde yaygın olarak çalınıp oynanan ünlü Çiçekdağı oyun havasında görüyoruz. Söz başlarında uzun hava şeklinde okunan, serbest (resitatif) bölümlerin söylenmesi esnasında oyuncular kemal-i edeple yere oturarak o bölümün söylenmesini beklerler ve ondan sonra hareketli bölümün başlamasıyla birlikte, ritmik hareketlerle ayağa kalkarlar.
Bozlağın çalınıp söylenmesindeki zorluğun farkında olan halk, bir müzikal form olarak sanat ve estetik değerinin de farkında. Kırık hava türüne giren eserlere taktıkları ve adeta bir statü, bir kıymet hükmü izafe ettiği yeşilleme, şıngılım gibi "hafif' isimlerle, diğerlerinin ağırlığını ihsas ettirmekte bir bakıma.
Genel olarak uzun hava diye nitelendirilen ve çeşitli yörelerde maya, hoyrat, barak, gurbet, yol havası, kayabaşı, Türkmani, aydost gibi isimlerle anılan bu tür eserler, hem teorik, hem de estetik planda, bizim milli musikimizin de temelini teşkil ederler. Gerek halk, gerekse klasik musiki geleneğimizde kullanılan ana makamları da bütün özellikleri ve en kusursuz halleriyle uzun havalarımızda görürüz.

Aslında en eski ve en köklü geleneğe sahip bir Yörük/Türkmen müziği olan bozlak, yörelere göre bazı ifade ve üslup farklılıkları göstererek Orta Anadolu'nun dışında, Çukurova ve güneydeki Yörükler arasında da yaygın olan, Barak Türkmenleri arasında boy adıyla (Barak) olarak anılan bir müzik türüdür.
Yozgat, Kırşehir'le birlikte, bozlağın en çok sevildiği, beğenildiği ve saygı gösterildiği illerin başında gelir. Kırşehir'de daha çok sevilmesi, orada, başta üstad Muharrem Ertaş olmak üzere, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Neşet Ertaş gibi bu türün yüzyılımızdaki bilinen en usta icracılarının bulunmasındandır. Olağanüstü müzik yeteneklerini özellikle bozlak icrasında sergilemelerinden dolayı isimleri neredeyse bozlakla özdeşleşen Abdal aşiretine mensup sanatçıların dışında, doğrusu güçlü bir bozlak okuyucusu da bugüne kadar çıkmamıştır.

Yozgat Orta Anadolu'da Keskin ve Kırşehirle birlikte önemli bir halay merkezidir de. H.B. Yönetken'in Derleme Notları'ndan öğreniyoruz ki, o yıllarda nerdeyse türkü sayısı kadar da halay ve oyun derlenmiş.

Halaylar, "Dünyanın hem oyuncusuna, hem seyircisine huzur ve saadet veren, yorgun dimağlara ve kalplere müsekkin bir ilaç gibi tesir eden asil karakterli bir Türk halk oyun süvitidir." diyen Yönetken, şu tesbitlerde bulunuyor:

"Yozgat muhabbetinde de zeybek sözsüz, türküsüz olarak, yalnız çalınarak oynanırmış. Kendisine göre bir zeybek oynayan Yozgat, aynı zamanda önemli bir halay bölgesidir. Orada ayrı erkek ve kadın halayları oynanır. Halaya "haley" diyorlar."
Zeybek oynandığının söylenmesine rağmen bir zeybek havası derlemeler arasında gözümüze ilişmiyor. Zaten çevre ilçelerde ve köylerde zeybek, bilinen ve oynanan bir oyun değil. Sanıyorum zeybek, doğudaki son durağı olan Ankara'dan son bir bir hamle ile Yozgat'a da uzanmış fakat tutunacak sağlam bir dal bulamadığı için "bari sözsüz, sadece enstrümantal olarak burada eğlenmeme (kalmama) izin verin" diyerek o zamanki hemşehrilerimizin kerhen olurunu almış gibi geliyor bana. Hem zeybeğin halayla birlikte ve bir arada bulunmasının çok zor olduğu da ileri sürülebilir.

Türkü Yozgat'ta doğar, Keskin'de elenir...

Bu söz Keskinli usta mahalli keman sanatçısı Seyit Çevik'e ait ve orijinali şöyle:

"Türkü Yozgat'ta doğar, Kırşehir'de oyun havası olur, Keskin'de elim elim elenir..." Böyle bir sözün halk arasında, hem de Yozgat dışında, Keskin'de hayat hakkı bulmuş olması, gerçeğin çok sade bir şekilde ifadesi anlamına gelir ki, bizce de doğrudur.
Daha çok Keskin'deki folklorik oluşum ve Keskin türkülerinin anonimleşme sürecindeki farklı ve ağırlıklı yerini vurgulayan bu söz, bir bakıma birbiriyle komşu bu üç yörenin karakteristik özelliklerine de işaret eder. Gerçekten de merhum Nida Tüfekçi ile en güçlü temsilcisine kavuşan Yozgat türkülerinden mesela Sürmelilerin yüksek şiiriyet ve müzikal anlatım gücüne, Neşet Ertaş'la en rafine yorumcusuna kavuşan Kırşehir türkülerinin canlı ve dinamik yapısına biraz yakından baktığımızda, Keskin türkülerindeki durulmuş lirizmi hemen farkederiz.

Şu üç türküyü bu söylediklerimizin senedi olarak kabul edebilirsiniz:

Dersini Almış da Ediyor Ezber (Yozgat), Bağa Gel Bostana Gel (Kırşehir), Allı Turnam Bizim Ele Varırsan (Keskin).
Bu noktada, bir tür "şehir halk müziği" formu olan ve zengin bir kültür, müzik ve edebiyat geleneği olan şehirlerimizde ortaya çıkan "Divan" konusunu Yozgat'taki müzik geleneği açısından kısaca değerlendirmek istiyorum. Bu konuda üzerinde durulması gereken belki de tek örnek, Aşık Davut Sulari'nin okuduğu, sözleri Hüzni'ye ait olan, bizim notaya aldığımız "Bir Kıpti Ufacık Mesned Bulunca" sözleriyle başlayan eseridir. Sözleri on birli hece ölçüsüyle yazılmış olmasına rağmen, bu şiiri merhum Davut Suları, Urfa, Diyarbakır, Konya, Kütahya, Ankara gibi şehirlerimizde karşımıza çıkan Divan tarzında bestelemiş. Doğrusu eserin "Yozgat Divanı" adıyla meşhur ve maruf olmasını gönlümüz çok isterdi, fakat bunun bugüne kadar niçin olmadığını ve bundan sonra da niçin olamayacağını aşağıda dolaylı da olsa kısmen izah etmiş olacağız. Şu kadarını hemen söyleyelim ki, halk müziğinde esere, yöre tavır ve üslubunu kazandıran söz değil, müziktir. Bütün müzik kültür ve birikimi, kendi yöresinden ve tevarüs ettiği aşıklık geleneğinden beslenen Davut Sulari'den böyle bir eser beklemeye hakkımız da yok zaten. Yalınız ilginç olan Yozgatlı Hüzni'nin bir şiirinin, Erzincan Tercan'lı aşık Davut Sulari'nin repertuarına, hem de divan üslubunda bir beste olarak nasıl ve ne yolla girdiğidir.

Divan konusunda kısa bir not:

Merhum Nida Tüfekçi'nin derleyip okuduğu sözleri Öksüz Ömer'e ait "Yar ile seyrana çıksam ben de bayram günleri/Ne ağlarsın deli gönül güle bayram günleri" beytiyle başlayan ve hem söz/şiir yönünden (15'li hece) hem beste yönünden karakteristik bir divan özelliği gösteren eserin Yozgat'a ait olup olmadığını ve nereden derlendiğini maalesef bilemiyoruz. Tipik Orta Anadolu nağmeleriyle örülü bu Divan'la ilgili maalesef daha fazla yorumda bulunacak verilere şimdilik sahip değiliz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarih İçinde Yozgat Musiki Folkloru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:59

Sürmeliler ve bağlamada Yozgat tavrı

Son olarak, ismi Yozgat'la özdeşleşmiş türkümüz olan "Sürmeli"ler üzerinde durmak; herkesin kafasına ve gönlüne göre fikir yürüttüğü bu konuyu, his planından biraz akıl ve düşünce planına çekmek istiyorum. Bana öyle geliyor ki, Sürmeliler konusu, Yozgat'lı biri için adeta bir kimlik ve kişilik konusu şeklinde algılanmakta. Mesela müziğe, türküye ve dolayısı ile muhtemelen Sürmeli'ye de fazla bir yakınlık ve yatkınlık duymayan insanlar dahi, kendilerini adeta sürmeliyi sevmek zorunda hissediyorlar. Hani vardı ya, "Şeyh Şamil'i bilmeyen atasım ne bilir" misali, "Sürmeli'yi bilmeyen/sevmeyen Yozgat'ı ve Yozgatlı'yı ne bilir" şeklinde anlaşılacağından korkarak "uydum imama" deyip herkes Sürmeli'yi seviyor.

Sürmeli sevgisinin aynı zamanda şuur planında da tezahür etmesi gerektiğini şundan dolayı çok önemsiyorum:

Yozgat sürmelisi, başta çok bilinen ve yaygın olan iki çeşitlemesi (Dersini almış da ediyor ezber ile Sabahı-nan esen seher yeli mi?) olmak üzere; sözlerindeki eşsiz şiiriyet yönünden, müzikal ifade ve duygu yönünden, müzikal zenginlik ve üslup yönünden gerçekten kelimenin tam manasıyla her biri gerçek bir türkü klasiğidir.

Aynı zamanda türkülerimizin icrasında kullanılan en eski, en temel ve en zengin sazımız olan bağlamada, "Yozgat tavrı" dediğimiz, değişik bir tezene vuruş ve çalmış tekniği ile icra edilen, en karakteristik Yozgat Türkülerindendir. Bağlamada Yozgat tavrı, kısaca türkünün belli yer ve notalarında, daha çok da ezginin iki'lik, dört'lük nota değerinde uzatıldığı yerlerde, tezenenin okuyuşa paralel olarak tarama tezene şeklinde kullanılmasıdır. Fazla teknik ayrıntıya girmeden söyleyelim ki, bu tür saz çalma üslup ve teknikleri, daha ziyade yöre türkülerinin mahalli okunuşu esnasındaki gırtlak nağmelerinden, ses kullanma ve türkü söyleme üslup ve tekniklerinden hareketle doğmuştur. Bir başka söyleyişle, yöre türkülerinin, en tabii enstrüman olan insan sesi ile icrasındaki eda, tavır ve yorumun saz ile taklid edilmesidir. Yozgat tezenesi dediğimiz çalma tekniği de büyük ölçüde, klasik Yozgat Türkülerinin okunuşundaki tabii gırtlak nağmelerinin, ses çarpmalarının, titreme, ibriato ve trillerin, bazan sadece sazın altı teli, bazan da bütün teller kullanılarak taklid edilmesidir.

Bu tavırla çalınan türkülerin bazılarının sıralayalım. Önce "sürmeli" çeşitlemeleri:

Dersini almış da ediyor ezber, Sabahınan esen seher yeli mi, Yaz gelirse sarı çiğdem uyanır, Yozgat pınarında yudum elimi, Kanatlı kapının demir sürgüsü.

Ve diğerleri:

Çamlığın başında tüter bir tütün; Hastane önünde incir ağacı, Yeşil ayna, Asker yolu beklerim, Bir çift turna gördüm, Eydim kavak dalını, Gam gasavet keder, Mihrican mı değdi vb.

Bağlamada Yozgat tavrının öncüsü, en iyi icra ve yorumcusu merhum Tüfekçi, bu konuda kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylüyor:

"Sarısözen zaman zaman beni çağırır, Yurttan Seslemde türküler söylettirirdi. O arada da Yozgat tezenesini kullanmaya başladım, ki bu bir değişik geldi hem Sarısözen'e hem de Yurttan Sesler sanatçılarına. Dinleyice-lere de tabii... O zamana kadar kullanılmıyordu bu tezene vuruşu. Ben de eğer babama yetişmeseydim, o tezene ölecekti belki de. Hatta bir kısım dostlar, sanatçılar, "canım Yozgat tezenesi bu değildi, bu Nida Tüfekçi'nin kendi özel tavrıdır" gibi bir şeyler söylerler ama bu varsayımdır. Ben babamdan öğrendiğim sazı çalmaya çalıştım. Elbette işleklik bakımından belki babamdan biraz daha ileri gittim. Gerek parmak hareketleri, gerek tezene hareketleri açısından benim kişiliğimden bir şeyler katılmış olabilir. Ama Yozgat türkülerini tetkik ettiğiniz zaman o tavrın benden alınmayan türkülerde de bulunduğunu görürsünüz.

Evet, şimdi de en rafine temsilcisini ve yorumcusunu Nida Tüfekçi'de bulan Sürmelilere kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda isimlerini saydığımız Sürmeli çeşitlemeleri, ezgi seyirleri, melodik yapıları, müzikal ifadeleri ve çalmış, okunuş üslupları yönünden yakından incelendiğinde, çok güçlü bir ana ezgi etrafında oluşmuş ezgi kümeleri olduğu görülecektir. Bunların her birine varyant ya da çeşitleme de diyebilirsiniz. Şüphesiz her sürmelinin yine de kendine has bir edası ve havası var. Bu özellikle Nida Tüfekçi'den derlenen ya da O'nun derleyip notaya aldığı, üsluba çektiği sürmelilerde kendini belli eder. (Dersini Almış ve Sabahman Esen... )

Süleyman Sökmen'in Sürmelim adlı kitabında sürmelilerin her birine muhayyel kaynak kişilerinin isim ya da lakaplarından hareketle "Efüliye tavrı (Habibe Ağzı), İftariye tavrı (Nida Ağzı), Zodik Tavrı, Pezik ağzı ve Zeybek düzeni sürmeli gibi isimler verilerek, bir takım yorumlarda bulunuluyor. Yıllardır, belki de en azı bir asırdır söylenen bu türküler ne zaman, nerede, kim tarafından bu isimlerle anılmıştır doğrusu merak etmeye değer. Hiç bir ilmi, estetik ve sanatsal noktadan hareket edilmeksizin, tamamen "ben yaptım oldu" mantığı ile ortaya atılan bu fikirlerin tartışılmaya ihtiyacı olduğunu sanıyorum.

Burada fazla ayrıntıya girmeden söyleyelim ki, Sürmeli'lerin sözleri de kendi içinde bir bütünlük arzetmiyor. Yukarıda adı geçen sürmeli çeşitlemelerinin sözlerinin büyük bir kısmını ve bu arada başka türkülerde de karşımıza çıkan bazı dörtlükleri ihtiva eden tam 62 dörtlükten oluşan bir metinden söz etmek istiyorum şimdi size. Bu metin, merhum Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu yönetiminde oluşturulan bir ilmi heyetin 1946'da yaptıkları ağız derleme çalışmaları esnasında Yozgat'tan, Feyyaz Akgüller' den derlenmiş. Bir kısmı anonim halk şiiri, bir kısmı aşık tarzı, bazı dörtlükleri kalem şuarasının izlerini taşıyan bu 62 kıtanın kendi içinde bir konu ve anlatım bütünlüğü olmadığı gibi, şiir tekniği yönünden de bütünlük arzetmemekte. Bu uzun şiir, başta Karacaoğlan olmak üzere çeşitli halk şairlerinin şiirlerinin yanı sıra büyük bir kısmı da anonim tür-kü ve ağıt sözlerinin bir araya geldiği bir "harman" aslında. O kadar ki 58. dörtlük de "Ben bir Köroğluyum dağda gezerim"le başlayan bir Köroğlu şiiri. Bilindiği gibi sürmeli çeşitlemelerinin hemen hepsinde ortak olan hususlardan biri de, bağlantı ve saza teslimlerde "sürmelim" sözünün önemi ve vazgeçilmezliğidir. Oysa 62 dörtlükten oluşan sözlerin sadece ilk iki ve bir de 22. dörtlüğünde sürmelim geçmekte.

Bu sürmeli konusu aslında başlı başına bir inceleme ve araştırma konusu olacak kadar müzik, kültür, edebiyat ve tarihi yönleri olan bir konu. Gerçekten de sözlerindeki şiiriyet, müziğindeki sade ve saf güzellik esere o kadar yaygın bir şöhret kazandırmış ki, Kayseri'de de "Kayseri Sürmelisi" adıyla, hem de orada da kendi içinde varyant oluşturacak zenginlikte karşımıza çıkıyor. Özel arşivimizde bulunan Kayseri yöresi klasik türkülerinin usta icracısı Kayserili Emmi ile Bayan Belkıs'ın birlikte okudukları taş plaktaki Kayseri Sürmeli'sinden başka; Ankara, Kırşehir, Çorum ve Nevşehir'de de sürmelilerle karşılaşıyoruz. Belli ki sürmeli ortak bir dil, insanların kendilerini rahatlıkla ifade edecekleri, herkesin kendini bulduğu, ya da kendisinden bir şeyler bulduğu ortak bir alan, ortak kendini ifade etme alanı.

Öcal Oğuz'un yukarıda andığımız değerli çalışması "Yozgat'ta Halk Şairliği'nin Dünü ve Bugünü" adlı eserinin "Yozgat'lı Karacoğlan"ı anlattığı 122. sayfasında, şekil ve konu bütünlüğü olan, üç dörlükten ibaret kusursuz bir yeni şiirle karşılaşıyoruz. İnsana, "İşte 'Dersini almış da ediyor ezber'in sözlerinin orijinali" dedirten bu şiir, ve diğer tüm sürmeli çeşitlerinin söz ve müzik olarak tahlilini bir başka çalışmaya erteliyor, bu konuyu da şimdilik böylece noktalıyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarih İçinde Yozgat Mûsikî Folkloru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:59

Bir kültür ve sanat adamı: Nida Tüfekçi

Yozgat denince sürmeli'yi, sürmeli denince de bu klasik türküyü kendine has o içli, duygulu ve lirik üslubu ile ölümsüzleştiren merhum Nida Tüfekçi'yi hatırlarız hemen. Bir Yozgat'lı olarak sadece Yozgat türkülerinin derlenip toparlanmasında değil, Anadolu halk müziğinin derlenmesi, notaya alınması, doğru olarak icrası ve sıhhatli bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması noktasında Muzaffer Sarısözen'den sonra en çok emeği geçen rahmetli Nida Tüfekçi'nin daha çok fiili ve uygulamalı hizmetlerini anmak gerekir. Merhum Nida Tüfekçi'nin bir hemşehrilik saikiyle ve bir mensubiyet duygusu ile Yozgat müzik ve oyun folkloruna belirgin ve bariz bir yakınlıkta durmasını isteyenlerin bir bakıma haklı sayılabilecek eleştirilerini bir kenara koyarsak, Nida Tüfekçi Hoca, başta sürmeliler olmak üzere Yozgat türkü, bozlak ve halaylarının tanınıp sevilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.

TRT'de hem hoca ve şef olarak, hem de yıllarca yayın tekelini elinde bulunduran böyle bir kurumda önemli idari görevler üstlenmiş biri olarak Nida Tüfekçi daha fazla neler yapabilirdi bilmiyorum ama, bence asıl yapması gerekenlerden biri şu idi:

Öncelikle Anadolu folkloru, halk edebiyatı ve Anadolu halk müziğini tüm türleri ve yöreleri en iyi bilen; müzik alanında olmasa bile yüksek tahsil yapmış olmanın verdiği mantık ve mantalite ile gelişmiş ve incelmiş bir zevk ve kültüre sahip olan; inceleme, araştırma, tahlil yeteneğine sahip, belki daha da önemlisi bu milleti millet yapan değerlerin bilincinde bir sanatçı hoca olarak, Yozgat müzik ve oyun folkloru üzerine derli toplu bir eser ortaya koyabilirdi. Şurası da var ki, Nida Tüfekçi, gerek Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi'ne yazdığı o uzun "Türk Halk Müziği" adlı makalesi ile, gerek uluslararası Türk Folklor Kongrelerinde sunduğu bildirilerle ve gerekse zaman zaman kendisi ile yapılmış röportajlarda söyledikleri ve yazdıkları ile konuya genel ve milli planda yaklaşmayı tercih etmiş, bütünü kucaklayan bir ilgi ve tecessüsle meseleye yaklaşmıştır. Merhum Nida Hoca'nın hizmetleri elbette her zaman takdirle yad edilecektir.
Bütün bir Orta Anadolu ses ve saz kültürünü sanatında toplayarak eşsiz bağlaması, duygulu ve lirik sesi ile Yozgat türkülerinin, özellikle "Sürmeli"lerin usta yorumcusu merhum Nida Tüfekçi'yi bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyorum.

Unuttuklarımızdan af dileyerek...

Yozgat mahalli müzik ve kültürüne, çeşitli zamanlarda, çeşitli şekillerde değerli hizmetler veren pek çok isim vardır şüphesiz. Bunların başında da genç yaşta aramızdan ayrılan TRT Ankara Radyosu bağlama sanatçılarından merhum Osman Duran'ı, rahmet ve saygıyla anmak isterim. Özellikle Boğazlıyan türkülerinin derlenip notaya alınmasında değerli hizmetleri olan TRT ses sanatçısı Soner Özbilen'i de anmak gerek elbette. Malum şartlardan dolayı isimlerini ülke genelinde duyurma imkanı bulamayan ama yörelerinde yaygın bir şöhreti olan, "düğün çalgıcısı" görünümü vermemek için düğünlere dahi gitmeyen yöresel sanatçılar var bir de. Mesela Akdağ'lı öğretmen Niyazi Ülkü, Boğazlıyan Müftükışla köyünden rahmetli babam Hüseyin Tokel, Yerköy'lü Sazcı Veysel bunlardan sadece bir kaçı...

Bir de dünden bugüne kendilerinden türküler derlenen, yöre tavır ve üslubuna hakim halktan insanlar, yani kaynak kişiler var ki, böyle bir yazıda hiç değilse isimlerinin anılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum:

Nida Hoca'nın babası Hamdi Tüfekçi, kız kardeşi Aysel Sezer ve Fahri Akbilek, Sabri Saygılı, Durak Paytoncuoğlu, Sabiha Kubilay, Mevlide Kayhan, Halime Tunç, Fırıncı Ahmet Ağa ve İbrahim Bakır bunlardan bazıları.

Yozgat mûsikî folklorunun doğduğu sosyal ve kültürel arka planı ele alan, özellikle mahalli edebiyat ve bu edebiyatın ünlü simaları üzerine ilmi çalılşmalarda bulunan Doç. Dr. Ocal Oğuz'un, yukarıda andığımız eserlerinin dışında, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Milli Folklor dergisindeki konuyla ilgili yazılarını da anmak gerekir.

Yılmaz Göksoy ve Mahmut Işıtman'ın, daha çok yazılı basın yoluyla Yozgat kültür ve edebiyatının, yöre aşıklarının tanıtılmasına ve folklorik ürünlerin derlenip toparlanmasına yönelik çalışmalarını da saygıyla anmak gerekir.
Bir kaç yıl önce "Sürmelim" adıyla Yozgat türkülerinin notalarım içeren bir de kitap yayınlayarak Yozgat sürmelileri üzerinde hassasiyet gösteren Süleyman Sökmen'i de hiç bıkmadan, yorulmadan, amatör bir ruh ve heyecanla yıllardır sürdürdüğü gayret ve çalışmalarından dolayı burada anmak istiyorum. Fakat sadece dizgi değil, aynı zamanda bilgi yanlışlarıyla da malul olan bu kitapta -sürmeliler konusu başta olmak üzere- ileri sürülen görüşlerin tartışılmaya ihtiyaç gösterdiğini sanıyorum. İnsanların ait oldukları, mensubiyet duydukları kültür ve değerlerden kaynaklanan eserleri -mesela türküleri- istedikleri kadar ve istedikleri şekilde sevmelerine şüphesiz kimse bir şey diyemez. Ama doğru ve güzel olan, bu sevginin bilim, sanat, edebiyat ve müziğin kendilerine has disiplinleri ile de mütenasip düşmesidir. Sürmeliler elbet bizimdir, güzeldir ve gerçekten bir türkü klasiği mesabesinde yüksek sanat eseridir fakat, tıpkı ona bir tür güneş/dil teorisi fonksiyonu yükleyerek fantazilerimizin ve duygularımızın aracı haline getirirsek Sürmeli'yi yaralayabiliriz. Bir de, bazı konularda daha önceden kayda değer bir şeylerin söylenmemiş olması, o konuda her şeyin söylenebileceği anlamına gelmez.

Ertuğrul Kapusuzoğlu'nun sabır ve ısrarla, yıllardır Yozgat mahalli kültür ve edebiyatının tesbiti ve zenginleştirilmesi gayretlerini, mahalli geleneklerin günümüze taşınmasına yönelik çalışmalarını -eleştiri hakkımı saklı tutarak- burada anmak isterim.
Mustafa Uslu'nun çeşitli mahalli ve ulusal yayın organlarında zaman zaman görülen folklorik derlemelerinin, bu konularda genel malzeme toplamaktan öte fazla bir kıymeti harbiyesinin olmadığı söylenebilir. Bu konulara meraklı ve hayli gayretli de olan sayın Uslu'nun, bu işin amatörce bir zevk tatmini olmaktan öte bir anlamı olduğunu, bir noktada önemli ve ağır sorumluluğu gerektirdiğini bilmemesi elbette mümkün değil. Bu faydalı çalışmaların, konusunda daha hazırlıklı ve donanımlı bir araştırmacı/derleyici sıfatıyla sürdürülmesi dileğimizdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir