Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fethullah Gülen Hareketi Üçüncü Evre: 1996'dan Sonrası

Burada Nurettin Veren'in Onurlu ve Şerefli Çalışmaları hakkında bütün konuları başlıklar halinde bulabilirsiniz. Yıllardır Fethullah Gülen'le beraber çalışmış olan Nurettin Veren Fethullah Gülen Terör Örgütü hakkında bütün gerçekleri açıklıyor.

Fethullah Gülen Hareketi Üçüncü Evre: 1996'dan Sonrası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 19:20

ÜÇÜNCÜ EVRE: 1996'DAN SONRASI VE ABD'Lİ YILLAR

Gülen, ABD'de Bana Kastetti! Gülen beni istemediği halde ABD'ye gittim ve orada 30 gün kaldım. Türkiye'deki olaylara ilişkin,1998'de yayınlanan kasete ilişkin izah yapsın diye.. Bununla ilgili olarak düzeltme yapsın diye..

ABD'ye sığınmasın, yönetimi de, parayı da ABD'ye taşımasın; Türkiye'ye gelip hesap versin,insanıyla devletiyle hesaplaşsın, gerekirse yargılansın ve aklansın diye.. Buna karşılık, Gülen, 50 kişinin huzurunda "Sen beni öldürmeye geldin, suikasta geldin!" diyerek üzerime yürüdü.

"Bunu FBI'ya, CIA'ya söyleyin, götürsünler " dedi ve Arif isimli korumasına dönerek ekledi:

"Arif, çek silahını bu adam buraya suikast yapmaya gelmiş, bunu anlamadıysam" diye bağırdı. Oradakiler harekete geçmeyince, bizzat kendisi şöminenin önündeki bir buçuk metrelik demirle üzerime hücum etti. Ve beni yaklaşık 20 kişi tartaklayarak aşağıya indirdiler. Şahsi eşyalarımı bile alamadan Necdet Başaran'ın arabasıyla gecenin bir yarısı Pensilvanya'dan alıp New York'un ortasına bıraktılar.

137 Dönümlük Arazide Saltanat

137 dönüm bir çiftlik ve içinde 8 tane villa var üçer katlı. Aynı yerde kalıyor. Giriş çıkışlarda üst arama, kontrol cihazları, zırhlı araçlar..
İçeriye üst araması yapılmadan kimse alınmaz. Telefon dahi alınmaz. Bu şekilde bir saltanat sürüyor Gülen Amerika'da. Bu bir hezeyan ve cinnetse, bunun tedavisi gene Türk devletine düşer. Eğer bu kadar büyük bir oluşumun başında bu derece bir cinnet sahibi, ne dediğini bilmeyen bir insan varsa yine Türkiye'nin dış ticaretini, dış siyasetini ilgilendiren bir konumdaki bu insanın Türkiye'nin kontrolünde olması gerekir.

Fethullah Gülen meselesine, Türkiye'nin birinci derecede politik ve uluslararası ilişkisini ilgilendirecek bir olay olarak bakmak gerekir. Çünkü, 100 ülkede 500 civarında okul var yurt dışında. Yurt içindekiler, ayrı.. Işık Sigorta, Asya Finans, hazırlık kursları, okullar, Samanyolu TV, Zaman Gazetesi.. Yurt içi ve yurt dışındaki bu derecedeki bir oluşumun mutlaka masaya yatırılıp her yönüyle şeffaf bir şekilde incelenmesi gerekir. Bu tablo başbakanı da, genelkurmay başkanını da, Maliye Bakanını da, bütün birimleri ilgilendirir. Pakistan'a Gülen'in bir işaretiyle Kızılay'ın on katı bir yardım gönderiliyorsa, "10 adet okul hemen, 10 milyon dolar da nakit yardım yapılsın," diyebiliyorsa, bu araştırılmalıdır. 10 milyon dolar hangi yasal statü içinde kimlerden toplanmıştır? Hani, Gülen'in cemaati örgüt değildi?.. "Benim hiç alakam yok," diyordu. Gülen'in sadece 2004 yılındaki röportajlarından önceki dış saha reklamları, renkli ve ışıklı panolar, televizyon reklamları incelensin... Eğer 10 milyon dolardan az bir bütçeyle yapılmışsa, bütün söylediklerimi geri alacağım. 1986'ya kadar cemaatin 'masum' görüntüsü devam etmişti. Küçük bir oluşumdu. Bir hayır cemiyetiydi, ama 1986-1996 arasında ne oldu?.. 1988'de Altunizade'de beraber kaldığımız için ayda üç kez evime gidiyordum. Hatta, Gülen, bazen kendi evimin geçimi için yaptığım ticareti bile, "Asker ticaret yapmaz! diyerek engellemiştir. Böyle bir ortamda, Altunizade'de elinde bir kâğıt olduğu halde heyecanla odasından çıkarak, "24 ülkenin parçalanması kararlaştırılmış:" dedi. Beni ilgisiz bir tavır içinde görünce, "Ama, Türkiye de parçalanacak ülkeler arasında "diye ekledi.

Bunun üzerine, ben de "yapacak bir şeyimizin olmadığını, bunu devletimiz yetkililerinin düşünmesi gerektiğini" söyledim. Aradan çok kısa bir süre sonra, Gülen, bir gün İzmir'de vaazda; "Çok yakında Rusya'nın gümbür gümbür yıkılacağını göreceksiniz" dedi. Hakikaten de altı ay sonra Rusya çöktü. Sonra da herkes, "Gülen'in kerametinin çıktığı yorumunu yaptı. Oysa, sonradan anladık ki, bu bir keramet değil, istihbarat meselesiymiş!.. Cemaat Asya'ya Açılıyor Gülen, yıllarca komünist sistemin dinini, milletini, bayrağını yok ettiğini, kardeşlerimize ulaşmanın sevap olduğunu anlattı. "Burada okullar açtığınız gibi, oralarda da açmanız sevaptır," derdi. Millet, bu işleri Allah rızası için, Türk kardeşlerimin ıslama bağlılığı için yapıyordu. Gülen'in kafasında hangi maksatların olduğunu millet nereden bilsin? Rusya, bunların hüviyetini yok etmiş, dünyada sadece Amerikan emperyalizmi! yok ki, Rus emperyalizmi de var.

Merhamet duygusuyla millet Azerbaycan, Türkmenistan derken, Asya'da da okullar açılmaya ve çoğalmaya başladı. Bu işe ön ayak olduk. 1991-92'de Özal'ın vefatından önce 5 ülkeyi ziyaret ettik. Buralardaki okullar o kadar çok büyük başarılar elde etti ki, dünya bilgi olimpiyatlarında temsil edildiler. Ben de iyi niyetle Cumhurbaşkanı'na çıktım anlatmak için. O dönemde Naim Süleymanoğlu için bile büyük gümbürtü kopmuştu. Dünya olimpiyatlarındaki bizim okullarımızın fizik, matematik gibi dallardaki başarısı neden dikkati çekmesin? Özal, önce anlamadı beni, sonra bir daha anlattım.

"Bu çocuklar dünya şampiyonu, bunlara sahip çıkın," dedim. Özal, söylediklerimi iyi dinlememiş olacak ki, "Hoca Efendi'ye selam söyle, bunları çok iyi yapmış... Bu Kuran kurslarına bir iki tane de bilgisayar alın... Çocuklar biraz da onunla meşgul olsunlar..." şeklinde cevapladı. Özal'la görüşmemde, Fatih Üniversitesi profesörlerinden Ş. Ali Tekalan da yanımdaydı. "Bu çocuklar zaten bilgisayar şampiyonu, siz bunları Kuran kursu olarak görüyorsunuz, bizi dinlemiyorsunuz," demdim ben de. Özal'dan önce de Orta Asya da birkaç okul açmıştık. Be-nim sözlerimden mahcup oldu ve "O zaman, Orta Asya gezisine sen de gel, o okulları birlikte ziyaret edelim," deme gereği duydu. Biz 5 ülkeye Özal'la birlikte gittik. O ülkelerin parlamentolarında Özal bu okulları anlattı. Beni de o okulların temsilcisi olarak parlamentolarda konuşturdu. Ben orada, "Türkiye'de özel bir eğitim sistemimizin olduğunu, buralarda da aynı sistemle okullar açmak istediğimizi" söyledim. Ancak, beni devletin resmi temsilcisi zannettiler! Yani o noktada bir karambol yaşandı ve bize her imkânı sundular. İşte bu aşamalarda büyük bir boşluk vardı. O boşluk alanlarında bu ülkelerde büyük açılımlar oldu. Gülen, bu başarıları görünce, kendisinin 'gerçekten de büyük bir insan olduğunu' düşünmeye başladı! Zaten başından beri böyle bir zaafı vardı. Kendisini dünyayı idare edecek gibi görüyordu. Bu başarılan kendisine atfetti. Örneğin, Aktüel'de "Fethullah Gülen'in eğitim imparatorluğu" haberi vardı.. Halbuki, daha önce bizim, ne onun ne de benim gazetede resmimiz basılmamış, hakkımızda yazı çıkmamıştır. Niçinine ilişkin olarak da şunu ileri sürüyordu: "Çünkü, yaptığımız işlerin üstüne çıkıp önünde görünmek şöhrettir, riyadır... Biz Allah, ahret için çalışıyoruz, kendimizi nazara vermeyelim."

Oysa, şimdi, Gülen Aktüel'de "Gülen imparator" olarak takdim ediliyor ve buna ses çıkarmıyordu. Artık, Gülen'in namaz ve oruç görüntülerini Samanyolu'nda izlemek mümkündü. "Hasta olmasına rağmen oruç tutuyor" deniliyordu. Fotoğrafı bile makbul görmeyen Gülen, namazını reklam etmeye başlamıştı. Tablo, ikilem yaratıyordu kamuoyunun ve cemaatin gözünde. Benim çocuklarımın okula gidene kadar fotoğrafları yoktu (Sadece benim değil, bütün cemaatin tabii). Neden? Putperestlik ve şirk koşmadır. İslamda fotoğraf çektirmek, kravat takmak, kısa kollu giymek, maça gitmek, kola içmek, margarin kullanılan yemekleri tatmak yoktur çünkü.. Besmelesiz et alınıp yenmezdi. Bu derece katı uygulamalar söz konusuydu. Bu uygulamalar Gülen'in o günkü katı ve bağnaz yönleriydi. Bugün hoşgörü edebiyatı yapan Gülen'in dünü böyleydi işte. Atatürk fotoğrafı var diye, cebinde para varken namaz kılmak bile haramdı ona göre! Hatta, tükenmez kalemin içinde alkol var diye, cebinde kalem varken bile namaz kılınmazdı! Bir Nevi 'Tanrı' Gülen! Kaç tane Gülen var?.. Amerika öncesi, Amerika sonrası; ihtilal öncesi, ihtilal sonrası... İşte, ben 1986-1996-2006 derken, Gülen'in saklı kişilik ve kimliğini millet mukayese edebilsin diye belirtiyorum. Gülen o gün mü Kuran'ı tersinden okuyordu, yoksa bugün mü?... Biz ilk yirmi sene, yani 1986'ya kadar böyle devam ettik. Gülen o dönemde "Burgu" giyerdi. Kadının kalktığı koltuğa oturulmazdı. "Onun sıcaklığı insanı günaha sokar," derdi. Kadınların kendi vaaz kasetlerini izlemesine bile karşı çıkardı. Bu durumdan rahatsızlık duyduğunu ifade ederdi. Bu şu anlama geliyordu:
"Ben her yerde ve her zaman sizin yaptığınızı görürüm, duyarım ve sizi kontrol ederim." Şimdi bu ne demek; böyle bir 'molla, böyle bir 'kutsiyet atfedilen adam' artık 'yarı tanrı' demektir! İşte, maalesef cemaat buna inanmış durumda.

Gülen'in her yaptığı, her dediği sorgulanmadan kabul edilme noktasında. Bu çok fena bir şey.. Gülen, vatanımız, milletimiz için en kötü şeyi yapsa bire, cemaat; "Bunda bir hikmet vardır," diyerek atılan adımı doğru görmektedir. Burada tepki duyduğum konu, bu kadar itaatin ancak ve ancak Allah'a yapılabileceğidir. Dinimize göre, Peygambere bile bu derecede mutlak itaat ve güven şirk koşmaktır. Oysa, rehber ağabeyler küçük talebelere, "Namaza kalkmazsanız Hoca sizi görür. Yanma girerken kalbinizi düz tutun. Çünkü, o sizin kalbinizi de okur." diyebilmektedir. Bu edimler ancak ve ancak Allah'a mahsustur. Ancak, Allah "Her yerde hazır ve nazırdır." Şimdi biz de millete diyoruz ki, "Ey millet! Yaptığınız yardımların takipçisi olun. Yardımlarınızı Allah'a yöneltin. Gülen'e inanarak yaptıklarınız sevap olmadığı gibi, sizi şirk'e Allah'a ortak koşmaya götürür. Bir frankeştayn yaratırsınız, yüz tane Usame Bin Ladinden daha büyük bir tahrifata neden olur. " Niçin, Türkiye'deki sistemin görevlileri maaşını devletten alır da itaatini Gülen'e yapar? Dünyanın her yerinde iki başlılık, iki yüzlülük, gizlilik, içeriden kuşatma bir münafıklık olarak görülür. Bir tuzak, bir hile olarak görülür.

Gülen'in idareye, siyasete talebi varsa, kendisinde liderlik vasfı görüyorsa, gelir siyasete girer.. Bir siyasi başarı elde eder veya etmez. Ama bunu açıkça yapması gerekir.

Yurtdışındaki Okullar Ajanlıkla Suçlanıyor

Ülke içinde olduğu gibi, yurtdışındaki okullarla ilgili olarak negatif tepkiler ortaya çıktı. Okulların yurtdışında adeta bir 'Amerikan Üssü' gibi çalıştığını ve Amerika'nın buralarda kendi ideolojisini yaymaya çalıştığı ifade edildi. Hatta, Özbekistan yönetimi bu okulları kapattı ve yöneticilerini de casuslukla suçlayarak hapse attı. İnsanlarımız, yaptığı iyiliğin ötesinin kendisini ilgilendirmediğini düşünür. Ancak, bu tutum bırakın sevap kazandırmayı, ileride onu daha büyük sıkıntılara sokacaktır. Yurtdışındaki okullara yardım edenler, iyilik yaptığını, fakir insanlara yardım ettiğini sanıyor. Uluslararası güçlerin buraları bir atlama tahtası olarak kullandığını hesaplayamıyor. Ne var ki, yapılan iyilik, yardım Allah rızasına ve insanlık yararına değilse, bunun değil sevabı, çok büyük bir günahı vardır. ABD, söz konusu okulları Asya'nın enerji kaynaklarımı kontrol etmek, kendi hâkimiyetinin önünü açmak amacıyla Rusya'nın ve Çin'in önünü kesmek için destekliyor. Bunun kanıtı da görüldüğü kadarıyla nedir? Bütün okullarda 'İngilizce Öğretmeni' kimliği içinde, yeşil ve kırmızı pasaportlu Amerikan vatandaşı öğretmenler vardır. Ne işi var Amerikan, İngiliz pasaportlu sözde öğretmenlerin bizim okullarımızda? Hani biz fakir öğrencilere yardım için okulları kuruyorduk?.. Bahsettiğimiz kırmızı pasaportlu öğretmenleri ilk fark eden Özbekistan lideri Kerimov oldu. Biz bunu reddettik ama, baktık, olay aynı.. Bu noktada bir şeyi anlatmak istiyorum: Bir gün, birdenbire bir haber geldi. Kerimov okulları kapatmış, bizim öğrencilerimizi ve öğretmenlerimizi hapse atmış!..

Fethullah Gülen, hemen bana, "Kalk, hemen bir özel uçak bul, kirala... Git, 1 milyon dolar para bul ve Kerimov'a ver.. Bir de araba al.. " dedi. Gülen, yukarıdaki talimatı bana verdiğinde yanımızdaki en az on-on beş kişi duymuştur. Altunizade'de kalan arkadaşlarım hepsi vardı yanımızda. Cevdet, Barbaros var, Burhan ve Ahmet var.. Tabii, afalladım talimatı duyunca.. Şu anda nereye gidiyorsun?.. Özbekistan şurası değil ki.. Uçakla bile dört-beş saatte gidebiliyorsun. Gece gidilmez. Üstelik bir de 1 milyon dolardık bir araba al ve hediye et, diyorsun. Bu kadar değerli bir arabayı nasıl alıp hediye edeceksin?.. Yani fevkalade bir abartı ve panik hali söz konusu.. Hoca, panik atak ruh hali içinde.. "Nasılsa, Demirel ile sık sık görüşüyorum. Her an yanına gidebiliyorum. Yarın Sayın Cumhurbaşkanımıza gidip konu sayım, konuyla ilgili tavsiyelerini alayım. Nedir, ne değildir, anlayalım." dedim. Sabahı zor ettik. O gece, Ankara'ya yola çıktım. Ertesi gün Demirel'e ulaştım. Demirel, "Kerimov, çok yakın bir tarihte Ankara'ya geliyor. Buraya geldiğinde ben olayı düzeltirimi" dedi. vehametinin ya Demirel farkında değil, ya da meselenin çözümünü kolay sandı. Demirel'e on-on beş gün sonra tekrar gittim. Yine aynı konu için..

Bir süre sonra, İstanbul'da, Kerimov'u Demirel'le birlikte VİP salonunda karşıladık. Demirel ile Kerimov'un ilk buluşması gerçekleşiyordu. Ben, Kerimov'u Özal'la birlikte tanımıştım. Özbekistan'da beraber çekilmiş onlarca fotoğrafımız vardır. Hatta, Yeşilköy Havaalanındaki karşılamada Kerimov, Demirci'den önce yanlışlıkla bana sarıldı. Daha evvelden tanıdığı için bir refleksti herhalde uçaktan iner inmez... Hatta, Demirel, "Sen cumhurbaşkanı değilsin, önce sana sarıldı, herhalde çok yakınısın," dedi. "Efendim, biz daha önce görüşmüştük, tanışıyoruz, ondan herhalde," şeklinde karşılık verdim. İstanbul'dan Ankara'ya gidildi. Tabii, ben de takipteyim. Zaten beraberiz. Bir süre sonra, Demirel'le Ankara'da görüştük. Demirel çok heyecanlıydı. "Sizin konuyu söylediğime söyleyeceğime pişman oldum!" dedi. "Nurettin Veren'in okulları niye böyle oldu?..." diye sormuş Demirel, Kerimov'a -Fethullah Gülen demiyor, çünkü o zaman Gülen ortada gözükmüyor... Dışarı çıktığında bana, "Siz üç tane önemli yanlış yapmışısınız," dedi. "Birincisi, öğretmen olarak gönderdiğiniz adamlar öğretmen değil, casusmuş!..'" "Sayın Cumhurbaşkanım, siz bizi biliyorsunuz, biz casus gönderir miyiz?' dedim.

Demirel, diyalogu sürdürdü:

"Kerimov'un bana söylediğini aktarıyorum, onlar öğretmen değil, casusmuş... İkincisi, siz kız çocuklarını İran gibi örtmüşsünüz okulda. Üçüncüsü, orada dini içerikli bir toplantı yapmışsınız. Bütün sakalı, sarıklı adamlar toplanmış, gelmiş... Bu yüzden benim yapacağım bir şey yok Nurettin." Cumhurbaşkanı Demirel, Kerimov'un bu konudan dolayı çok rahatsız olduğunu, belki Hikmet Çetin'in bir şeyler yapabileceğini, onunla görüşmemin yararlı olabileceğini ekledi. Bu gelişmeleri daha sonra Gülen'e aktardım.

Ben meseleyi şöyle algılamıştım:

Bizim oraya gönderdiğimiz çocukların çoğu, okumaya gittiklerinde aynı zamanda rehberlik de yapıyorlardı. Ancak, öğretmen formasyonları yoktu. Yani, üniversiteyi okurken bu arada oradaki Özbek talebelere ağabeylik yapacak, rehberlik yapacak ve onları böylelikle cemaate kazandıracaklar. Kerimov, bu rehberleri casus olarak telakki etmişti anlaşılan. Belki de ortamda gerçekten casus vardı ki Kerimov casus meselesini ortaya attı. "Öğretmen formasyonundaki casus var, " dedi. İkincisi, biz orada "Ebedi Risale" adlı bir sempozyum düzenledik. Bunu Gülen istedi. Gerekçesi şuydu: "Burada Mevleviliği öne çıkarmak, Hz. Muhammedi ve İslam dinini geriye itmek isteyen bir çalışma var. Bu işin başında da Anına Maria Şinel adlı bir İngiliz kadın var. İslamiyeti gölgede bırakmak için Mevleviliği bir din haline getirmek işetiyor/ar Biz de Ebedi Risale sempozyumu yapalım" Türkiye'de bu içerikte birkaç çalışma yapmıştık. Peygamberin ebedi yüceliği, kutsallığı adına-. İstanbul ve Ankara'dan sonra Taşkent'te yapılmak istendi, ben buna karşı çıktım. "Orası henüz bu çalışmalara uygun değil. Böyle bir eylem olmaz. Biz eğitimciyiz. Bu nitelikte bir şey yapmayalım," dedim.

Başbakanı Görevden Eden Toplantı

Buna rağmen, oradaki Naci Tosun adlı arkadaşımız benden sonra televizyonun başına geldi. Gazetenin başına da geçtirdiler, Özbekistan'a bakıyor.. Cemaatin sorumlusu.. Her ülkenin cemaatte bir sorumlusu var. Orada kalan bir yetkili 'ağabey' var. Veya bazen gidip geliyor devamlı kalmasa da.

Mesele organize edilmiş ve kalabalık, birkaç bin kişi.. Özbek köylerinden, yaylalarından gelen molalar da var. Onların katılmasıyla yer yerinden oynamış! Hatta, Özbekistan Başbakanı Karabayev gelişmeler karşısında askeri önlemlere başvurmuştu. Askeri kuşatmada bir şey olmasın, bir çatışma, bir fiyasko olmasın diye.. askeri oyalarken, toplanan kalabalığa da, "Çabuk burayı terk edin, Kerimov çok tepkili," şeklinde haber salmıştı Başbakan. Bu istenmeyen toplantı Başbakan'ın başını yedi. Adam, Başbakanlıktan azledilmişti. Fethullah Gülen Hareketi'nin kendi hezeyanlarıyla, kendi yöntemiyle okul açtığı ülkelerin istikrarlarına etkisi böyle işte. Uluslararası rolü bu şekilde. Bahse konu olan Başbakan, bir gün Ankara'ya geldi resmi heyetle. Benimle tokalaşmadı. "Nurettin Bey, ben şu anda başbakan değilim. Üniversitemde öğretim üyesiyim. Bu sizin yüzünüzden oldu," dedi bana bakarak. Oysa, bu adam Türk dostuydu. Türkiye ile Özbekistan'ın yakınlaşması için çırpmıyordu. Türkiye ile Özbekistan'ın arasını açan ise bu olaylar olmuştu cemaatin yüzünden çıkan. Fethullah Gülen'in kendi stratejisi ve uluslararası ilişkiler çizgisi, Türkiye için, ülkemizin imajı için büyük bir risktir. Çünkü, devletin bakış açısının dışında, ayrı bir müstakil strateji uyguluyor. Türk devletini ilgilendiren konularda, bakıyorsunuz, Gülen daha üst bir organizatör!

Fark Etmedeki Zamanlama

Şunu söylemek istiyorum:

Önemsiz görünen, Türkiye'de burs almış, Ankara'da okumuş Abdullah Öcalan nasıl oluyor da bir devlet görevlisinin kızıyla evlenebiliyor? Bu tablo, Öcalan, Türkiye'nin en büyük problemi haline geldiği zaman fark edilebiliyor. Yine, ABD'de 15-20 yıl yaşamış Usame Bin Ladin... Terörist olarak lanse ediliyor. Orada yaşıyor, okuyor ve birden dünyanın başına bela olunca fark ediliyor. Şimdi, bu noktada ben de diyorum ki, Özbekistan ile Türkiye arasında krize neden olan Özbek muhalif lider Muhammet Salih gazeteye geldiği için Kerimov düğmeye basmıştır. Ne işi var Gülen'in Özbekistan muhalif lideri ile?.. Türkiye'nin Orta Asya'daki laik Türki cumhuriyetlerde kredisinin düşmesinde Fethullah Gülen'in faaliyetlerinin rolü olmuştur. Esas olarak bundan sonra daha da olacaktır. Okullar ve İhaleler Fethullah Gülen okullarının kitabıyla ilgili açıklamalarda deniliyor ki, Arnavutluk Cumhurbaşkanının veya falanca ülke genelkurmay başkanının, Tanzanya, Kenya parlamento başkanının, falanca savunma bakanının çocuğu, yeğeni bizim okulda. Bunlar planlı olarak gerçekleştiriliyor. En fakir ülke olan Kenya'daki okulda bin 500 dolar para almıyor talebe başına. Muazzam para.. Devlet başkanı veya öteki üst düzey kesimin çocukları özellikle bu okullara almıyor. Böylelikle, kolaylıkla üst düzey idarecilerle ilişkiye girilebiliyor. Bu ilişkilerden sonra, okul, bir yerde paravan olarak kullanılmış oluyor. Türk iş adamları da buradaki potansiyeli ve ilişkilerin kolaylığını görünce, bu okullara daha fazla destek veriyorlar. Dolayısıyla, okullar aynı zamanda ticaret için de bir paravan, atlama tahtası olarak kullanılmış; Fethullah Gülen'in hâkimiyeti, otoritesi ve 'imparatorluğu' iş adamları tarafından da desteklenmiş olmaktadır. Bu yapı, gittikçe büyüyen bir güç halinde...

Öğretmenler, okulların olduğu ülkelerden Türkiye'ye gelen iş adamlarının, okulların referansıyla geldiklerinde ihalelere girebildiğini belirtiyorlar. Bunlara ticari kolaylıklara da sağlanıyor. Bu tabloda, Fethullah Gülen'in iş adamlarının da cazibe merkezi olacağı açıktır. Türkmenistan örneğine bakalım. Ben oraya gittiğimde, Ahmet Çalık, Nema Holding istifade etmek istiyor ilişkilerimizden. Nema Holding, buradaki Londra Camping ile ilişkili. Özbekistan, Türkmenistan, Gürcistan'da iş yapmak isteyen arkadaşlar var. Onların benden istedikleri görev ve mukaveleleri var. Ben bunu fark edemedim. Bunlar, ilişkilerden istifade etmek için mesela okulun referansını kullanarak meclis başkanına, sanayi bakanına, ticaret bakanına, Gürcistan Cumhurbaşkanı Şeverdnadze'ye ulaşmada okulu kullandılar. Beni kullandılar. "Senin çok yakınlığın var yetkililerle, bizi onlara gönder, alt yapı, su, arıtma gibi ihaleler alalım," dediler. Şimdi anlıyorum ki, bizim bu okulların sempatisi, okullarla elde edilen ilişkiler ve diyaloglar, üst düzey ilişkiler iş adamlarının dikkatini çekiyor ve iştahını kabartıyor. Bunun için iş adamlarının hepsi okulların itibarını, kredisini kullanıyorlar. Kullanmak işlerine geliyor. Dolayısıyla okullar destekleniyor.

Tabii, Fethullah Gülen de Türkiye'de bu adamların desteğini alıyor. İş adamları da onun çizgisine geliyorlar. İki tarafın da işine geldiği için al gülüm ver gülüm sürüyor. Fethullah Gülen onaylanıyor, "iyi işler yapmış" diyorlar. İş adamları koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin itibarını, kredisini kullanamıyor da Gülen'in kredisini kullanarak iş yapıyor. Dışişleri'nin, devlet kademelerinin hantal yapısı, Gülen'in işine yarıyor. Boşluğu o dolduruyor. Yani, iş adamları devletten alacağı desteği Gülen'den alıyor. Dolayısıyla, cemaatin okullarının etkinliği, gücü, şöhreti gittikçe yayılıyor. Bunlar kötü değil, diyoruz. Yurt dışında 500 civarında okul var. Geçen yıl Koç diyor ki, "Biz üç tane okul açınca tersliyoruz ama nereye gitsek Fethullah Gülenin okuları..." 100 ülkede eğitim dili İngilizce 1000'den fazla okul. Beş de üniversite. Türkiye'dekiler hariç. Yurtdışındaki beş üniversite hariç. Afrika'daki okullarda mecburi dil İngilizce.

Peki, Asya'dakilerde neden Türkçe değil?

Şirket ilişkileri cabası.. Eğer, bu derecede uluslararası ilişki devletin kontrolü ve denetimi altında değilse veya bu boşluk Fethullah Gülen tarafından dolduruluyorsa, o zaman devleti de ona ihale edelim ve yönetsin! Üniter devlet?.. Böyle mi olur, devlete rağmen devlet mi vardır üniter devlette? O zaman demokratik ve laik sistem iyi işlemiyor demektir. Bir milli servet söz konusu. Binlerce beyin var iyi üniversitelerimizde okuyan ve öğretim üyesi olan, çok kaliteli bir grup ve onlardan oluşan kadrolar; ayrıca milyar dolarlarla ifade edilen sermaye ve mal birikimi.. Bu gücün stratejik kullanımı, Türkiye'nin menfaatleri doğrultusunda kullanılması Fethullah Gülen'in belirsiz sistemi içinde söz konusu olamaz. Güç, milletin gücüyse Türkiye'nin menfaatleri için kullanılmalıdır. Bu demek değildir ki okullar olmasın; mesele bunlarım Türkiye'ye hizmet etmesidir. Türkiye'nin milli menfaatleri doğrultusunda çalışmasıdır. Stratejik yönelimler, Gülen'in hezeyanlarına ve hegemonyasına bırakılmamalıdır.

"Nedir bu sistem, cemaat mi?" "Hayır," diyor, "bu okullar benim değil," diyor ve devam ediyor:

"Bu gazete ve holdinglerle hiçbir alakam yok." Peki nasıl oluyor; yönetim onun elinde, tayinler onun elinde, para, hâkimiyet ve strateji belirlenmesi onun elinde ve yine de alakası olmuyor?..

Dünyayı enterese eden, devletleri sallayabilen bir sistemin belirsizlik içinde, illegal ve kayıt dışı olmaması gerekir. Düşünün, 500 okul var ve bunun bir idari taksimatı yok. Bir çok ilde bile Milli Eğitim'in daha az sayıda okulunda bile idari bir taksimat var. İl Milli Eğitim, İlçe Milli Eğitim.. 500 okulun organizasyonu nedir? Hangi strateji içinde hizmet vermektedir? Bunların yurt dışında yapacakları bir gaf, bir yanlış Türkiye'den neler götürebilir? İşte, Özbekistan örneği ortada.. Örneğin, Ahmet Çalık; bir tekstilci ve bankacıdır. Aynı zamanda Türkmenistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı'dır. Resmi statüsü var. Şimdi, Sayın Çalık iyi bir insan.. Ama ya kötü bir insan olsaydı ve bazı kötü işler yapsaydı ne olacaktı o zaman Türkmenistan ile Türkiye'nin ilişkisi?..

İhtilallerle Bağlantı

Yurt dışındaki üst noktadaki ilişkiler mutlaka devlet zemininde yürütülmelidir. Milli menfaatlerimize uygun ve şeffaf olmalıdır. Hükümetimiz, Dışişlerimiz, Genelkurmayımız, Milli İstihbaratımız muvacehesinde yürütülmelidir. Hemen her iş adamının bu okullarla ilişkisi vardır. Çünkü, bu okullar değişik vilayetlere abone edilerek faaliyeti sürdürülmektedir. Mesela, cemaatte Adapazarı, Kırgızistan'la ilgileniyor. Kırgızistan'la ilgili şirket Sebat Şirketi o da Kırgızistan'ı idare ediyor. Parasal kaynaklar için belki 20 şirket var. İzinin belli olmaması için mesela, Denizli Gürcistan'a ve Arnavutluk'a bakıyor. Kırgızistan'a Adapazarı bakıyor. Ankara, Özbekistan veya Kazakistan'a bakıyor. Her vilayetin bir kardeş ülkesi ve buna göre paravan şirketler var. Bu şirketler hem para transferini hem öğrenci hem de öğretmen transferini, ayrıca iş adamlarının organizasyonlarını yapıyor. Bunun olması mahsurlu değil, ancak, kazanımlarının ve artılarının Türk milletlinin ve devletimizin olması kaydıyla. Politik olarak da devleti olumlu yönde rahatlatacak olması kaydıyla.

Türkiye, devlet olarak devreye giremediği ve bu alanı kontrolüne alamadığı için, boşluğu ABD dolduruyor. Fethullah Gülen okullarının çeşitli kıtalarda ve ülkelerdeki konumunu ABD kendi lehine pekala kullanıyor. ABD, kullanabiliyor.. Çünkü, Türkiye, bu noktada söz konusu birikimi değerlendirmek için politika üretemiyor. Ama, ABD, Çin ve Rusya'nın önünü kesmek için bu birikimi kullanmak istiyor. Kırgızistan'da bir ihtilal oldu; 'Kadife Devrim'.. Gürcistan'da bir ihtilal oldu; Şeverdnadze gitti, Asparakayev gitti.. Özbekistan'da da ihtilal oluyordu; Kerimov'un uyanıklığı sayesinde bertaraf edildi. Bütün bu aksiyonu okullarla ilgisi olan Soros Vakfı yapmaktadır.

Gülen'in bu kesimle stratejik bir ortaklığı vardır. Sonra, bakıyorsun, ABD Büyükelçiliği mensupları Zaman'a geliyor ziyarete. Zaman yetkilileri de iade-i ziyaret yapmıyorlar mı? İngiliz ve Amerikan pasaportu taşıyan okullardaki görevlileri kim buluyor? Büyükelçiliklerin bu konudaki rolü nedir? Para ve insan nasıl toplanıp da ihtilaller yapılabiliyor okulların olduğu ülkelerde? Bu konuda bağlantılar nasıl kuruluyor? Asparakayev niçin gitti? Ülkenin en sevilen adamı, bir ekonomi profesörü.. Türkiye'ye de çok sıcak bakan birisi. Keza, Şeverdnadze, Türkiye'ye yakın bir isimdi. Amerikan politikalarına yakın olmadıkları için devrildiler. Kendi ülkelerinin menfaatlerini öne aldılar.

Kabahatleri buydu! Şeverdnadze, ABD'ye askeri üs verme konusunda ayak diredi. Çin ve Rusya ile yakın durdu. Yerine gelen Sakaşvili'nin eşi Amerikalı. Üstelik bizim açtığımız Türk Üniversitesi'nde öğretim üyesi! Bu Ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu! Fethullah Gülen, ABD'de ikâmet ederek, "Burası dünyanın en adaletli, en güvenli adresidir," mesajını vermek istiyor. Çıkıp da açıktan yayın yapmasına gerek yok ki, olay ortada.. Mesela, Fethullah Gülen, şunu söyleyebilir mi: "ABD dünyadaki eneri kaynaklarını, Avrasya coğrafyasını, eneri yollarını tutmak için büyük bir yalanla Afganistan'ı ve Irak'ı işgal edip yüz binlerce insanı öldürmüştür" Söyleyemez! O halde, Amerikan politikalarını onaylıyor demektir. ABD'de ikâmet etmesi, faaliyetini oradan sürdürebilmesi ABD'nin yaptıklarını onaylamak demektir. ırak'ta bombalanan camileri görüyor, ama eleştirmiyor. Burada da, örneğin, Cem Karaca ölüyor, taziye gönderiyor. Cenazelere taziye gönderiyor." Ama bir Yaser Arafat için taziye göndermedi ve Filistin halkına başsağlığı dileyemedi. Gülen, "ABD teröristlik yapıyor, terörist bir devlettir" diyemedi. "ABD, dünya gemisinin kaptanıdır" diyebildi ama... Anlamak mümkün değil, daha önce kâfirlik diyerek Amerikan kotu giymeyi, Amerikan malları kullanmayı yasaklayan adam, şimdi vaazlarında "Amerika, dünya gemisinin kaptanıdır," diyebiliyor!

Amerika'nın yaptıklarının insanlık için faydalı olduğunu öne sürebiliyor! 1996 öncesiyle ı996 sonrası arasındaki fark bu. Oysa, Gülen'in bir Türk ve Müslüman din adamı olarak şöyle demesi daha uygun olmaz mıydı: "Kuran'ı Kerim'i helaya atan, Guantanamo esir kampında esirlerin ırzına geçen, Avrupa ülkelerindeki CİA merkezlerince işkence kampları kuran ABD'yi kınıyorum ve bütün din adamlarının da kınamasını bekliyorum " Gelin görün ki, Vatikan'ın bile kınadığı olayları 'bizimki' kınamadı! Nobel ödüllü İngiliz sanatçı bile, "Bush, uluslararası mahkemede yargılanmalıdır. Bush, uluslararası teröristtir, insanlık suçu işlemiştir," dedi. Bütün dünyanın kınadığı katliamları, Gülen terör olarak görmüyor. Ona ABD'nin yaptığı her şey 'normal' geliyor! Gülen'in Green Card'a yönelik başvurusu, yani ABD vatandaşlığına başvurusu, bilindiği gibi Sabah'ta manşet olmuştu. Yine bilindiği gibi, ABD vatandaşı olanlar ABD bayrağı ve İncil üzerine yemin etmektedir! Hoşgörüden, Hoşgörüsüzlüğe." 'Hoşgörü' ödülleri dağıtan, farklı dinlerin temsilcileriyle oturup 'hoşgörü ve diyalog' toplantıları yapan Fethullah Gülen, kendisine katılmayan bütün gazeteci ve aydınları mahkemeye vererek susturuyor. Hikmet Çetinkaya, Mustafa Balbay, Zekeriya Beyaz ve bana, daha pek çok kimseye ceza davaları açıyor. İşte hoşgörüsüzlüğün bir kanıtı.. Bir zamanlar Vatikan için "yılanın başı" diyen Gülen, Vatikan'a gidip Papa'yı ziyaret etti. Nasıl oluyor da oraya ziyarete gidiyor? Yılanın başına ne oldu?

Bu tablo da bir uluslararası ilişkiler ağının parçası. Bir zincirin halkası.
Vatikan'a gidip Türkiye'de bir şeyler vaat ediyorsun. Açıklanan dokuz maddelik bildiriyle Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasına destek veriyorsun. Harran'da bağımsız bir üniversiteye onay veriyorsun. Ortodoks Patriği'ni destekliyorsun. "Vatikan'a talebe gönderelim, onlar da bize göndersin," diyorsun. Bunların hepsi devlet bazında uluslararası ilişkiler alanına girdiği için, devletten devlete yapılacak tekliflerdir. Oysa, Güllen, sadece emekli bir vaizdir. Bir cami hocasıdır. Bütün bu konuların bir stratejik, politik vb. bir yönü vardır. Masaya yatırılıp sorgulanacak konulardır. Bu konuların gizli örgütlerin elinde başka maksatlara alet edilmesini önlemek gerekir. Türkiye'de 1000'den fazla aydına, gazeteci ve yazara dava açmış; Cumhuriyet ve Kanaltürk gibi kuruluşların yayınlarını mahkemelere başvurarak durdurabilmiştir. Hasta ve emekli bir vaizin gücünü çok aşar bu işler. Millet Kolundaki Bileziği Verdi Zaman Gazetesi, Samanyolu TV, bu ülkenin insanlarının alyanslarıyla, emekli maaşlarıyla, kolundan çıkarıp bağışladığı bileziklerle kurulan ' Kızılay vari kuruluşlardır. Şifa Hastaneleri de öyledir, Işık Sigorta da öyledir. Türkiye'nin, milletin kendi öz varlığıdır bunlar. Fakat, ne var ki Fethullah Gülen'in saltanatına hizmet için kullanılmaktadırlar. Bir takım numaralarla, elden ele kâğıt geçirilerek kurulan şirketlerle ve birtakım mali oyunlarla devleti devre dışı bırakan bir teşkilat... Halbuki, bütün bu kuruluşlar milletin cami yapması gibi imeceyle kurulmuştur. Milletin malıdır, ama gelin görün ki pasta Gülen'in olmuştur.

İşin ilginç yanı, Gülen'in ekibi de yoktur. Çünkü, belli bir insandan oluşan sabit bir ekip işine gelmemektedir. Okullar, paralıdır. Hem de talebe başına 10-15 milyar. Bu lüks kolejlere nasıl yardım alınır, nasıl yardım edilir?.. Yardım, fakir fukara içindir, kursağından et girmeyen içindir. Fakat, bu okullara, kolejlere yardım yapılır. Bu okullar SPK tarafından, maliye tarafından inceleniyor mu acaba? Nereye gidiyor toplanan o kadar para? İlkel Yaşam Tarzı Gülenle yaşadığımız 1966-1986 döneminde yaşam tarzımız çok farklıydı. Evimizde mobilya yoktu. Yatak odamızda yer döşekleri vardı. Evlerde yemek için kullandığımız kaşıklar armut yada şimşir ağacından yapılmıştı, tahtaydı. Bu dönemle ilgili o kadar çok yazılacak şey var ki. Sadece bu dönem için beş cilt kitap yazılabilir. Cebimizde parayla namaz kılınmadığı için bir keresinde cüzdanımı bile çaldırmıştım. Yine bu dönemde hocaların ve müezzinlerin çok salih olmadığı düşüncesiyle camiye de sık gitmiyorduk. Hocaların birçok noktaya dikkat etmediğini söylüyordu Fethullah Gülen bizlere. Hoca, Mevlit'e de karşıydı. Bu dönemde kimse evlenirken fotoğraf çektirmezdi. Evlendikten sonra da öyle.. Öyle ki, Risale-i Nur kitaplarının içinde Said-i Nursi'nin birçok fotoğrafı vardı. O fotoğrafları bile kestirip attırırdı. "Peygamberimizin resmi olmadığına göre, resim haram," derdi. Bu nedenle ben evde anne ve babamın, fotoğraflarının da bulunduğu aile albümünü yırtıp attım. Annem bunu öğrendiğinde, "Artık seninle yaşanmaz oğlum," diyerek evi terk etmişti!

Düğünlerde müzik çalınmaz, mevlit okunmazdı. Kadına tahammülsüzlük o düzeydeydi ki, Hoca, "Kadın sesinden Kuran dinlenmez," derdi. Bir keresinde arabamda Malezyalı bir kadının okuduğu Kuran kasetini dinliyorum diye o kaseti attırmıştı bana! Yine bu dönemde, cemaatten hiç birimizin evinde televizyon yoktu.

Oysa, şimdi öylemi? Gülen'in aksırmasından öksürmesine her anı kamerayla kaydediliyor. Hatta bu işin ticareti bile yapılmaya başlandı. Gülen odaklı bir çok ses ve görüntü kaseti vardı. Muazzam paralar dönüyordu bu işte ama ortalıkta para yoktu! Dolayısıyla, 1986'ya kadar fotoğraf çektirmeyen Gülen, 1986'dan bu güne ise en çok fotoğraf çektiren insan oldu! İş Adamları Çevresi Cemaatle her kesimden iş adamları arasında müşterek menfaatler doğuyordu. ı986'dan sonraki döneme bakıldığında, uluslararası bir 'ajan', bir 'aktör' gibi ortada dolaşan, kâh Vatikan'la görüşen kâh Ermeniler ya da Süryanilerin cemaatiyle ilişki kuran, çok büyük bütçeleri kontrol eden bir Gülen portresi çıkmaktadır karşımıza. Bu yüz seksen derecelik dönüş bizleri okumaya, araştırmaya ve düşünmeye sevk etti. Yani, Gülen'in şimdiki konumuna, duruşuna yönelik ileri sürdüklerimiz, ithamlarımız sübjektif değil.. Olabildiğince objektiftir.

İş adamları olayın sosyal ya da politik yönüyle değil de, daha çok ticari yönüyle ilgilendikleri için konuya pek girmeydiler. Üzerinde durduğum kesim gazeteciler, yazarlar, yani aydın kesim... İş adamlarını bir ölçüde mazur görebilirim, çünkü onlar işini, kârını düşünür. Ancak, ülkenin menfaatini ve selametini düşündüğünü ileri sürenlerin, örneğin görevi gereği titiz olması gereken aydınlar ve kamu görevlilerinin Gülen'i alkışlaması hiç bir şekilde affedilemez. Necmettin Erbakan, kesinlikle tehlikeli değildir. O siyasette giriyor ve geldiğinde nasıl bir idare şekli istediğini ortaya koyuyor. Ancak, Gülen, onun gibi yapmıyor. Takiyeci bir gidiş yolu izleyerek 'içeriden' kuşatmak istiyor ve bu temelde fethe yönelik bir çizgi izliyor.

Türk okullarıyla ilgili bir kitap çıktı. 40 civarında iş adamı buna destek verdi. Aydınlara sormak gerek; "Bunları Türk okulları olarak mı destekliyorsunuz, yoksa Gülen okulları olarak mı?.." Gülen'in kendi okullarıysa, Türk okulları' dememek gerektir. Gülen'in kendi ifadesiyle belirttiği gibi, "Bu okullarla hiçbir bağım yok," diyorsa, buna rağmen neden Gülen okulları denmektedir? Aslında, okullar devlet okulu da değil, gülen okulu da.. Türk milletinin özverisiyle ortaya çıkmış okullardır. Ama bir gerçek var ki, bunlar Gülen denetiminde ve onun kadrosu tarafından yönetiliyor. ABD bağlantılı birtakım görevlilerin cirit attığı okullardır. Cengiz Çandar'dan Toktamış Ateş'e, Abdullah Gül'den Abdülkadir Aksu'ya, Mümtazer Türköne'ye, Etyen Mahçupyan'a, Eser Karakaş'a, Ahmet Altan'a, Niyazi Öktem'e, Mehmet Altan'a, Cemil Çiçek'e kadar bir sürü insan bu okulları ziyaret ediyor. Övgü dolu sözler söylüyorlar. Oysa, bu insanların görevi sıradan insanların göremediklerini fark ederek yorumlamak olmalıdır. Sadece okulların önündeki maskeyi dikkate alıp arka tarafta ne olduğuna bakmamaları ilginçtir.

Hastalık Bahane: "Keşke İşe Amerika'dan Başlasaydık!"

Gülen'in hiç yurt dışı fikri yoktu. Nasıl oldu da ABD planı çıktı, ABD'ce el üstünde tutulan bir konuma geldi?.. Daha önce irtibatı yoksa, ABD tarafından bu iltifata birdenbire nasıl mazhar olabildi?..Gülen'in yanına her ay takriben 200 kişi gidiyor ziyaretçi olarak. Bunların biletleri, masrafları kimler tarafından karşılanıyor? Tabii ki, Samanyolu TV ya da Zaman tarafından... Böyle bir saltanatın aydınlar tarafından sorgulanması gerekir.

"Niçin ABD'desiniz, nasıl bir hastalık bu?..." diye sormaları gerekir. Gülen, ABD'ye gidişini neden sakladı? Bu da önemlidir. İki yıl sonra gelen baskılara dayanamadı. Orta Asya'daki faaliyetlerden sonra ABD'de gördüğü ilgi ve ABD'nin sunduğu imkânlardan, oradaki faaliyetlerden sonra bana şunları söyledi: "Keşke, biz bu işlere Türkiye ve Orta Asya'dan önce Amerika'da başlasaydık." Bir vatan, bir millet kavramı yok... Sadece kendi hâkimiyetinin, imparatorluğunun hayalinin peşinde. Aydınlar bu durumu sorgulamalı ve şunu demeliler: "Hocam, niçin dünya çapındaki bu 500 okulu kendi ülkenizde, doğduğunuz yerde yapmadınız?" Ülkemizin köylerinde ahır gibi evlerde, perişan yaşayan yurttaşlarımız var ayağında lastik ayakkabılarla.. Yapılan işler Nijerya, Tanzanya, Kenya'ya değil de Anadolu'nun doğu ve güneydoğusuna yapılsaydı mesela, fena mı olurdu? Anadolu'nun batısındakilerin şefkatli elleri, merhameti doğuya uzansaydı çok güzel bir köprü olmaz mıydı? Ülkeye çok büyük faydası olmaz mıydı?

Telafer'de onbinlerce insan öldürüldüğünde, bu kentin yüzde 95'i boşaltıldığında, Gülen zerre kadar yardım etmedi. Pakistan'daki deprem yardımına ise 4 milyon dolar nakit yardımda bulundu. 10 okul yapılması için emir verdi. 250 bin battaniye gönderdi. İlaç ve gıda yardımı yaptı. Uluslararası yardım kuruluşlarının, devletin yapacağı çaptaki yardımları fakir insanımızın elinden alarak yapmak doğru mudur? Bu okulların belki bir tanesi sembolik olarak Türk milleti adına yapılabilirdi. Gülen, bu noktada adeta Kızılay ile rekabet eder bir tutum takındı. Bütün bu işler Gülen'in putlaştırılması, dünya hâkimiyetinin perçinlenmesi, İslam coğrafyasına ve bütün dünyaya üç dinin temsilcisi olarak sunulması için programlanmaktadır. Gülen'in arkasında aynı zamanda onunla daha önce bir araya hiç gelmemiş olan Yahudi lideri Davut Oseya var. Bunlar, birlikte iş tutuyorlar.

Diğer dinlerin temsilcileri bir araya gelmezlerken, Gülen'e destek söz konusu olduğunda toplanıyorlardı. Altunizade'ye dini kisveleriyle gelen bu yabancı din adamlarıyla sürekli toplantılar yapılıyordu. Birbirini 'kâfirlikle' suçlayanlar, her nasılsa gayet güzel anlaşıyorlardı! Gülen'in elinde bir sihirli değnek mi vardı? Vatikan'a gitti... Vatikan'la nasıl bağ kurdu, orada ne oldu ve sonra da ABD'de hüsnü kabul gördü?.. Bildiğimiz, Gülen'in Vatikan'a dokuz maddelik bir mektup verdiği, bağlılığını bildirdiği ve ondan sonra da ABD'nin kendisine kucak açtığıdır. Gülen, 1998'de ABD'ye gitti. Cemaatten gelecek tepkilerden çekindiği için 'hastalık' yalanını uydurdu. Bu yalanı daha fazla saklayamayınca, bu kez orada "Hıristiyan din adamlarını Müslüman yaptığı" yalanını uydurdu. ılımlı İslam, ılımlı İşgal Fethullah Gülen yerleşmesinden sonra, ABD, İslam dün-yasma saldırmaya başladı. O kadar büyük yalanlarla, hamasetle, ütopik anlatımlarla insanlar aldatılıyor ki, televizyonda Müslüman olduğu iddia edilen ailelerle röportajlar yayınlanıyor... "İyi ki ABD'ye gitmiş de oradakileri Müslümanlaştırıyor izlenimi verilmek isteniyor. Açıklamalarımdan sonra sarsılan cemaat, bu şekildeki yalanlarla yeniden yapıştırılmaya çalışılıyor.

Gülen, kendi dindaşlarının hayatı ve ülkesi mahvedilirken, o sırada birkaç Hıristiyanı Müslümanlaştırmakla övünüyor. Cemaat, Gülen'in 'masumiyetine' inanmakla birlikte, buna inananların sayısı gittikçe azalıyor. Sorgulama süreci artık başladı. İşte, cemaat içindekiler kadar aydınların da bunu sorgulaması ve halkı aydınlatması gerekiyor. Biz, uluslararası diyalogu ve barışı savunuyorsak, ABD ülkeyi parçalayacağını size deklare etmişse, bu bir çelişki değil mi? ABD, öyle bir devlet ki, kendisi için potansiyel tehlike olanak gördüğü ulus devletleri parçalıyor, bölüyor. Bu yoldan zayıflatıyor.

Yugoslavya, Rusya, Irak ve şimdi de hedef Suriye ve İran bir yana, Türkiye... Önce Türkiye, sonra Suriye ve İran! Öncelikli hedef, "ılımlı işgale uğrayan Türkiye'dir. İşgalliler ille de askerle, topla ve tüfekle olmaz. Eli çantalı, dolar milyarderleriyle de işgal yapılabilir. Osmanlı'da da işgal topla ve tüfekle olmamıştır. Osmanlı'da çöküşün başlangıcı askerle olmamıştır. Önce, borçlandırma, sonra borçtan kurtarmak için özelleştirme ve mali kıskaç, en sonunda tekelleştirme." Son adım da köleleştirme tabii.- Şimdi, bırakın Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasını, Ayasofya özelleştirilirken bile toplum uyutulmaktadır. Bütün tepkiler "ılımlı İslam" sayesinde yok edilmiştir. "Bir insanın bayrağı ve namusu için öldüğünde şehit sayılacağından" bahseden Gülen, ırak savaşında ölenler ya da Türkiye'deki ılımlı işgalden tek kelime bahsetmemektedir. Bunları karşılaştırdığımızda her şey ortaya çıkacaktır. Gülen'in önceden ve şimdi hangi konuda ne söylediğine bakmak gerekir. Gülen ve aynı zamanda birlikte iş tuttuğu AKP Hükümeti'ni sorgulamayan aydınları tarih affetmeyecektir.

Gülen ABD'den, AKP buradan ılımlı İslam projesine destek vererek Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'ne katkıda bulunuyorlar. AKP Hükümetinin başbakanı çok enteresandır. Bir Şiirle halkın nazarında 'mağdur' pozisyonuna sokulmuş, yarandan bir kahraman haline getirilerek, belediye başkanlığından başbakanlığa sıçratılmıştır. Buna "ılımlı İslam" değil de "ılımlı işgal" demek daha doğru olacaktır. Kemal Derviş döneminde tahkim getirilmiştir. Neden tahkim?.. Türkiye'nin adalet mekanizması yok mu? Bu dönemde 15 yapısal 'reform' gerçekleştirilmiş ve devletimizin elindeki yetkiler tahkime verilmiştir. Şimdiki hükümet ise, o dönemin devamı olan politikaları aynen sürdürmekte ve başkanının ağzından da açıkça; "Ben bu ülkeyi pazarlamakla görevliyim," diyebilmektedir! Başkanından aldığı cesaretle de şimdiki Kemal, yani Unakıtan da, "Sermayenin dini imanı olmaz, ben babalar gibi satarım!" demiştir. Bundan daha açık bir ihanet olamaz! Gülen, sekiz yıldır ABD'yi adres gösteriyor. Örneğin, Doğu Perinçek ne yaptı? 'Ermeni soykırımı' yalanını emperyalistlerin yüzüne çarpmak için tutuklanmak ve kovuşturulmak pahasına eline Türk bayrağını aldı ve Lozan'a gitti. İkisi de Türk vatandaşı bunların. Bir Gülen'e bakın, bir Perinçek'e...

Fethullah Gülen ve cemaati değişik paravan şirketlerle çok rahat bir şekilde kayıtdışı paraları transfer edebiliyorlar. Mesela, "Pakistan'da 10 tane okul açılsın," dendi. Bu okullar, tanesi 300 bin dolardan 3 milyon dolar yapar... Bu şirketlerin defterlerinin incelenmesi gerekir. Bu şirketlerin vakıflarla ilişkisi nedir? Çağ, Gülistan, Sebat, Film, Mars, Şifa Hastaneleri, Zaman Gazetesi, Samanyolu TV, Nil, Tuna, Asya Finans, ışık Sigorta ve bu şirketlere bağlı diğer şirketler...

Zorunlu Olan Başörtüsü Teferruat Oldu!

Önceki dönemlerde milliyetçi ve dindar kesim birbirinden uzaklaştırılmıştı. Türban şeklindeki başörtüsü konusunda bir uçurum söz konusu. Düne kadar kadına peçe taktıran Gülen, bugün ABD'nin ılımlı İslam projesine uygun adımlar atıyor. Mesela, diyor ki; "Ey millet, başörtüsü teferruattır. Dini inanç kapsamındaki bir konu değildir. Başörtüsüz namaz kılınabilir Yani, İbrahim/ dinlerin hepsi kardeştir. " Gülen, bu tutumuyla modern kesimlere ve Batı dünyasına sivriliklerini törpülediği mesajını vermek istiyor. Aslında, vermek istediği ana mesaj şudur: "Başörtüsü kutsal değil, cami de, bayrak da, vatan da kutsal değil... Dünya kardeşliği ve dünya barışı kutsal... " Böylesi bir toleransla ülkenin işgal edilmesine zemin hazırlanmaktadır. Altı çocuğumun altısının da adını Gülen koymuştur. O kadar yakın olduk... 20 yıl şehitliği, gaziliği anlatan Gülen, simidi ne oldu da şehitlikten, gazilikten, vatandan vazgeçti? İslamı sulandırıp ülkeyi teslim edecek bir çizgiyi seçiyor... Gülen, her şeyi kabullenen bir İslam ortaya koymaya çalışıyor. Hz. Muhammed'i iptal etmeye çalışıyor. Onun yerine, üç dinin rahatlıkla kabul edebileceği Hz. İbrahim'i öne sürüyor. İslam'ın temel bir prensibini iptal ediyor.

Bu kadar toleransçı gözüken Gülen'e şu soruyu sormak gerekiyor: "Görüştüğünüz din adamlarına 'Siz Hz. Muhammed'i kabul ediyor musunuz? Etmiyorsunuz...' diye soruyor musunuz? Peki, o zaman, hangi noktada diyalog ve uzlaşı olacak?" Gülen, bu soruyu onlara soramaz! Oysa, biz bütün peygamberleri kabul ediyoruz. Hepsi de Allah'ın hak peygamberidir. Ama, onlar başka dinlerin temsilcileri olarak sadece bir tek adım atıp "Muhammeden Resulullah" demezler. Bunların din adamlığına "din adamlığı" denilebilir mi? Erkek erkeğe, kadın kadına nikâh kıyan kiliselere dini bir hüküm verilebilir mi? Bu kiliselerle "dinlerarası diyalog' adına İslam'a yazık edilmiş olmaz mı? Kadınlar Başı Açık Camide! Gülen ile AKP Hükümeti, ABD ortak paydasında New York'ta buluştular. UNESCO, Gülen'e Romanya'da hoşgörü ve diyalogla ilgili bir ödül verdi. Erdoğan'a da BM tarafından resmi görev verildi. Dinler arası diyalogda resmi görev aldı ve Antalya'da "Dinler Bahçesi" adıyla kilise, havra ve cami inşa edildi. Bilindiği gibi, BOP, Sünni, Alevi, Şii, Maliki, Hambeli mezheplerindeki Müslümanların bir araya gelmesindeki ortak paydayı sulandırmakta, hatta bu alanda gerilim ve çatışma yaratarak İslam'daki birlik beraberliği bozma peşindedir. O zaman, insan merak ediyor; bu nasıl 'hoşgörü ve diyalog'?.. Tabii, bu soru bizimkilere!.. Bunlar, bu işte görevli olduklarını Türk toplumuna da deklare etmekte sakınca görmediler. Gülen de "Bundan onur duyarım," diyerek Papa'nın elini öptü. Erdoğan da bu resmi görevi dünya kamuoyuna deklare etti. Bu görevler, çok açıktır, üzerinde tartışmaya bile gerek yoktur.

Bu konuda yapılacak tahribata zemin hazırlamak için bir şeyhler yapılıyor. Bir camideki kadınların başörtüsüz namaz kılma olayı iki yıldır sürdürülüyor. Bu gibi olayların aynı zaman denk getirilmesiyle toplumun rahat bir Müslümanlıkla tepkisizleştirilmesi, milli şuurun zayıflatılması amaçlanıyor. Yeni bir 'din' sunuluyor.

İslam coğrafyasında ABD'nin işlerini kolaylaştıracak yeni bir İslam modeli oluşturulmaya çalışılıyor. ABD, bu konumda büyük bir bütçeyi devreye sokmuştur. Sadece 400 milyon doların medya için ayrıldığı açıklandı. Irak'ta ABD'yi destekleyen din adamlarına da parasal destek sağlandığı açıklandı. Başata Gülen olmak üzere, değişik ülkelerdeki değişik din adamları ABD'ye karşı mukavemetin kırılması için görevlendirildi. Gülen'e ise "bütün dinlerin birleştiricisi" deniliyor ve o da bunu kabulleniyor. Gülen'e biçilen rol, 'dinlerarası diyalog'.-Barthelemeos ise, statü olarak Fatih Kaymakamlığına bağılı Fener Rum Kilisesi papazıyken, Gülen'in de desteğiyle Ortodoks aleminin 'Ekümenik' liderliğine soyunmaktadır. Başbakan Erdoğan, Altunizade'deki Cuma namazlarına birkaç kez gelmişti. Ali Talip Özdemir'le, Ali Coşkun'la geldiğini hatırlıyorum. Yalnız geldiği de oldu. Belediye başkanlığı döneminde gelip giderdi. Erdoğan, bir açıklamasında, "Milli Görüş gömleğini çıkardığını" ifade etti. Bir insan, ideolojisini, hayallerini, emellerim bir ceket gibi çıkarabiliyorsa, başka şeylerini de çıkarabilir demektir. Erdoğan, yaptığı değişime Gülen'i referans gösterdiği için işi kolaylaştı. Ayasofya, özelleştirilerek teslim edilmek isteniyor, bakın bir tepki yok... Çünkü, bunun ortamı sağlandı ve bu da medeniyet olarak sunuldu.

Kaynakça
Kitap: Kuşatma, ABD'nin Truva Atı Fetullah Gülen Hareketi
Yazar: Nurettin Veren
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: FETHULLAH GÜLEN HAREKETİ ÜÇÜNCÜ EVRE: 1996'DAN SONRASI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 19:21

Faizsiz Bankacılık

Asya Finans fikri benden çıktı. Böyle bir düşünce, Gülen'in rüyalarında bile yoktu. İş adamlarının alakasından sonra, gazete ve televizyonlardan sonra, 1992'den itibaren kayıtdışı ve gayri resmi yapının şeffaflaşması ve legalize olması gerektiğini, devletle bütünleşmesini ısrarla ileri sürüyordum. illegaliteden kurtulmalıydık. Çünkü, yukarıda da bahsettiğim gibi, sürekli olarak MGK'da gündeme geliyorduk. Bu aşamada, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bir organizasyonla yürütülen yapının yağmalanmasını önlemek için bu işler legalize olmalıydı. Paraların da bir yerde toplanması gerekliydi. Ancak, faiz konusu nedeniyle bankalara sıcak bakılmıyordu. Elimizde çok yüksek paralar dönmeye başladığında suistimalleri önlemek için bir teklifte bulundum.

Asya Finans kurulurken, Gülen, önce büyük bir tepki gösterdi. Bana karşı ilk tavrı da o zaman başlamıştır diyebilirim. Aylık toplantılarda sık sık bu teklifimi gündeme getirdim. Bu ısrarlarımın sonucunda, "O zaman, yap bakalım!" dedi. Bir yerde, istemeye istemeye "evet" demiş oldu. O sıralar, Tansu Çillerle eşi Özer Uçuran Çiller'i birçok kez Altunizade'ye getiriyordum. Bu tutumumla yapmak istediğim, Tansu Çiller'e, Hoca'nın Humeyni kılıklı bir adam olmadığım, modern görünümlü ve aydın bir din adamı olarak ülkeye faydalı olabileceğini göstermeye çalışmaktı. O ziyaretlerden sonra Tansu Hanım'ın kendisine gösterdiği saygı, Hoca'yı rahatlattı.

Çiller:

"Hükümet olarak cemaat için ne yapabiliriz?" demekle kalmadı, "Gazetenize reklam verelim," yaklaşımında bulundu. Beni Halk Bankası ve Emlak Bankası müdürleriyle tanıştırdı ama cemaat gazetedeki banka reklamlarıma karşıydı. Bankanın sandalyesine oturulmaz, çayı içilmezdi.

Düşündüğümüz finans kurumu için Özer Bey:

"Devlet size dokunursa, ilk vurulacağınız nokta kayıtdışı paralardır. Bunları kayıt altına almanız gerekir" dedi. Ayrıca bir de uyarıda bulunmayı ihmal etmedi: "Bizim hükümetimiz zamanında bu finans kurumunu oluşturmazsanız, bir sonraki hükümet döneminde bunun kurulması için 10 kat sermaye gerekecek. Çünkü, bankalar finans kurumlarına karşı, bir an önce kurmanız iyi olur." Özer Bey'in fikrini cemaatin önde gelen isimleriyle, arkadaşlarla paylaştım. Kuruluş akçesi olarak Mehmet Hasırcırar'dan 500 bin dolar aldım ve Gülen'e götürdüm. Paralar toplandı. O zaman, Hazine'nin başında Yaman Törüner vardı. Çiller'in talimatıyla her türlü kolaylık sağlanmıştı. Bu arada Gülen'i Bülent Ecevit'e götürdüm. Rahşan Hanım'ın elinden çay içti. Ecevit, Gülen'e dindar olduğunu ifade etti. Şiir kitabını imzalayarak Gülen'e hediye etti.

Bizim verdiğimiz isimler cemaatin içinde daha önceden itibar yitirdikleri için, Asya Finans'ın kuruluşunda bazı sıkındılar yaşadık. Verdiğimiz isim listesindekilerin bir kısmı ticari itibara sahip olmadığından liste onaylanmadı. Yeni isimler arandı. Sadece isimleri geçecekti. Önceleri bu isimlere tereddütle bakanlar, sonra şubeler açılınca ve millet paraları götürmeye başlayınca, Asya Finans'a karşı müthiş bir ilgi patlaması oldu. Faizin adı 'kâr payı' oldu! Milletimiz daha hâlâ uyanıp anlamadı. İnsanlar, bu kurum tarafından bankalardan daha çok sömürüldü. Bankalarınki sömürü ise, finans kurumlarınınki sömürünün ağababası... Birkaç çizgi daha aktaralım cemaatten...

Şifa Hastanesi'nin yeri, Zirai Donatım'ındı. Çok düşük bir fiyatla Ufuk Söylemez zamanında Halk Bankası'ndan aldık. Çillerin emriyle sadece 71 milyara Tabipler Vakfı'na satıldı ve sonra da malûm yöntemlerle iç edildi ve hastaneyi kurduk. Işılay Saygın, hiçbir özelliği olmamasına rağmen sayemizde Kültür Bakanı oldu. Tahsin, vardı... İflas etmiş eski bir tüccar... Gülen'in araya girmesiyle Çiller'in desteğini aldı ve 74 milyon dolarlık kredi sağlanarak Özbekistan'da yatırım yapmasına imkân tanındı. Bu kişinin Gülenle hiçbir alakası yokken, bu para akışı sonrasında cemaate yaklaştı. Işık Sigorta'nın Enteresan Konumu Gazetenin altında kâğıt deposu vardı. Kâğıtlar, yanma ve bozulma tehlikesine karşı sigortalanıyordu. Hem de oldukça yüksek değerlerden... Şu anda AKP Milletvekili olan Fazıl Karaman'a bir görev verildi; sigorta şirketi kurulması... Karaman, o sıralar mali müşavirdi. ışık Sigorta, böylelikle kuruldu. Adını da Gülen koydu. Karaman, rahat bir iş adamı pozisyonunda davrandı. Ancak, işleri bitince Karamanı azlettiler. Bunun üzerine Karaman, "İşi bana kurdurdunuz ve şimdi yürüyor... Bırakmamı istiyorsanız, 500 bin dolar vermeniz gerekir," deyince, "Sen Hoca'dan haraç mı istiyorsun?" diyerek adama baskı yaptılar.

Gönül Adamlığından Ticaret Adamlığına...

Gülen, beni kıskanıyordu. Bunun nedeni ise, cemaat eksenindeki ilişkilerde onun önüne geçer bir konum elde etmemdi. Çünkü, onu bütün önemli kişilerle ben görüştürüyordum. Gülen, yaptığım işlerin öne çıkmasından ve Asya Finans'ın da kurucusu ben olduğum için kendisinin önüne geçeceği endişeliyle beni aforoz etme kararı aldı. Bu doğrultuda, cemaatteki iş adamlarına benimle görüşmeyeceklerine dair yemin ettirdi. Bir anda herkes benimle irtibatını kesti. Kendi gücünü kaybetmemek için yaptı bunu. Beni sinsi bir şekilde aforoz ederek devre dışı bıraktı. Bunlara niçin değiniyorum? Böyle bir adama, 'yarı tanrı' bir adama karşı cemaatin uyanması için... Söylediklerimin doğru olmadığına kanaat getirmeyen varsa da Gülenle de onunla irtibatta olan herkesle de her yerde her zaman tartışmaya hazırım. Gönül insanlığına yakışmayan, Allah adamlığına yakışma yan Gülen'i anlatıyorum. Finans kurumuyla birlikte 'gönül insanı' Gülen, ticaret adamlığına, Batı ajanlığına terfi etti!.. Fakir insanlar için çıkılan bu yol, bugün zenginlere hizmet eder oldu. Parası olmayan birisi gitsin bakalım bu cemaat okullarında okuyabilecek mi?.. Hastanede tedavi olabilecek mi?.. Küçük bir örnek vereyim. Gülen, okullarda bizim çocuk arımızın okumasına karşıydı. Gerekçe, insanların yanlış anlayacağıydı. Ben, erkek çocuklarımı devlet okullarında okuttum. Ancak, sürekli yurt dışına gidip geldiğim için, kız çocuklarımın güvenliği için özel izin aldım Gülen'den ve şimdi Sanayi ve Ticaret Bakanı olan Ali Coşkun tarafından arsası bağışlanan ve kazada kaybettiği eşi ile kızının adının verildiği okula yazdırdım. Bir ara ödeme güçlüğü çektim ve iki taksiti geciktirim diye evime haciz geldi! Zıtlığa bakar mısınız?.. "Saraybosna'ya yardım" adı altında düzenlenen maça Maradona'yı çağırdı. Oysa, aynı Gülen, çorapla top oynayanları falakaya yatırıyordu Kestanepazarı'ndaki Molla Gülen, bu kadar değişmişti!

Demirel Resmi Tavsiye Mektubu Verdi

Ali Katırcı'nın Çamlıca'daki misafirhanesinde kalıyorduk. Orada, bir gece cama sert bir cismin çarptığını gördüm. Sabah baktık ki, bir baykuş. Sabah haberlerde de duyduk ki, Turgut Özal vefat etmiş. Geldiğimizin üçüncü günüydü. Gülen o zaman, "Kuş onu haber veriyor herhalde.- Nurettin Veren, meşhur adamın öldü, birlikte hareket ettiğin." Şimdi gene yalnız kaldın ve bana muhtaç oldun, ama sen şimdi Demirel'i geçiriyorsundur kafandan." dedi. Gülen, benim büyük adamlara zaafım olduğunu ileri sürdü. Ben bu yaklaşımı bir işaret olarak algıladım ve bir şekilde Demirel'e ulaştım. Kendisine, Özal'ın bize destek olduğunu belirterek okulların durumunu anlattım. O da bize Özal'dan çok daha fazla destek gösterdi ve "Ne yapılması gerekiyorsa yaparım," diyerek cemaati rahatlattı. Bunun üzerine, Demirel'e okullara için bize bir tavsiye mektubu yazılmasını rica ettim. Çünkü, gittiğimiz ülkelerde karşılaştığımız zorlukları bu tavsiye mektuplarıyla daha kolay aşabildiğimizi söyledim kendisine. Bu görüşme sonrasında, Demirel, 12 ya da 14 adet tavsiye mektubu yazdı hatırladığım kadarıyla.

Bu noktada, Gülen'in kendi şöhreti için yapmayacağı davranış, girmeyeceği kılık olamayacağını belirtmek istiyorum. Açıkça doğruları karartan ve zıtlıkları kabul eden bir adam her şeyi yapar. Vatanına karşı da duyarsız olur, milletine karşı da... Hz. Muhammed'i bile lailahe illallah'tan çıkarır!

Siyasi Manevralar

Başbakan'ın eşi olan ve mühim bir kişiliği olan Özer Uçuran Çiller de şaşırmıştı Fethullah Gülen'in davranışına. Bu tarafta DYP ile dans ederken, öbür tarafta Gülen'in talimatıyla bazı cemaat mensupları ya da cemaate yakın olanlar ANAP'la iş tutuyorlar. Özer Bey, bu durum karşısında bana şunları sormadan edemedi tabii: "Yani, sizin dostluğunuz böyle mi?.. Biz size siyasi bir tekalifte bulunmadık. Çünkü, siz din adamısınız. Dini eğitim veriyorsunuz, dini bir kimliğiniz var. Sizden böylesi bir beklentiye de girmemiştik ama bu nasıl bir manevradır ki, bizimle bu derece yakın olurken Gülen'in talimatıyla bazı şahıslar ANAP'a gönderiliyor? Bunlar Gülen'in talimatıyla olmadı mı?" Ben de biliyordum ki, birkaç gün önce Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Ali Talip Özdemir Fethullah Gülen'e geldiler ve "Hocam, siz DYPye yakınsınız... DYP'ye mi girelim, yoksa ANAP'a mı?" diye sordular. Gülen de onlara "ANAP'a girin, " dedi. Bu insanlar, Gülen'in talimatıyla Tansu Çiller'e rağmen ANAP'a geçtiler. Özer Uçuran Çiller gibi bir adamı bile şaşırtan siyasi manevralar... Gönül insanı portesi çizmeye çalışan ve siyasete uzak olması gereken Gülen işte bu kadar takiyeci ve usta manevralar yapabilen bir siyasetçidir. CİA ve Vatikan'la bile flört edebilecek kadar siyasetçidir. Bütün bu tablodan sonra Gülen gönül adamı mı, siyasetçi mi, istihbaratçı mı, derviş mi; millet karar versin. Gülen, Tansu Çiller'in olumlu tutumundan sonra siyasetçileri kullanabileceğine inandı. Daha önce de belirttiğim gibi, Ecevit'i de evinde ziyaret etmişti. Ecevit'in, ona, "Ara sıra Hikmet Çetin'e selamın geliyordu," dediğini hatırlıyorum.

Hikmet Çetin, bizim okulları gördükçe takdirle karşılıyordu. Daha önce Fethullah Hoca ile hiç görüşmemiş olmasına rağmen, "Arkadaş, Hoca'ya selam söyleyin. Çok güzel işler yapmış. Ukrayna, Saraybosna, Moldavya veya işte Türkmenistan; nasıl yapmış bunları?.. " diyordu. Gülen'e, "Bu insanlar size selam gönderiyorlar, bir görüşseniz," dediğimde ise hep azar işitiyordum. "Siyasilere bulaşmayalım, uzak duralım," diyordu. Tansu Hanımla görüşmesi için yaptığım ısrarlardan sonra, nihayet, dördüncü randevu iptalinden sonra görüştü. Ve o görüşmeden çıktıktan sonra Samanyolu Koleji'nin üstünde bu görüşmeyi anlatan bir konuşma yaparak şunları söyledi: "Nurettin Bey ısrarla beni Tansu Çillerle görüştürmek istediğinde ben çok yanlış buluyordum. Üç-dört randevu bile erteledim hastalık bahanesiyle. Şeker hastalığı var, diye... Büyüklerin yalanı yalan sayılmaz ya hani... O yalanların mahsuru olmaz... Ama sonunda görüştüğümüz çok iyi oldu. Bu insanlar bize çok yakın ve saygılılar." Sonuçta, Samanyolu Koleji'nin üstünde merakla bu görüşmenin neticesini bekleyenlere görüşmenin çok olumlu geçtiğini bildirdi ve bizim de büyük bir iş yaptığımızı, takdire şayan olduğunu belirtti. Benim için, "Hayırlı bir işe vesile oldu," dedi. Hatta, molla arkadaşlara, ilahiyatçılara ders verirken, "Nurettin Beyin bir saati, bazen sizin bir senelik ibadetinizden daha hayırlıdır," diye beni övdüğünü bütün mollalar bilir. Gülen, işte bu işine gelen görüşmelerden sonra, "Hikmet Çetin'e gidelim, Ecevit'e gidelim," dedi. Hikmet Çetin'in evine de gittik. Çetin, bizi çok iyi karşılandı. Çok olumluydu. Ülke meselelerinden, sağ-sol meselelerinden, dini meselelerden konuşuldu. Üç-dört kişilik bir heyet ziyaretiydi.

Her Alanda Diyaloglar Başladı

Çetin'le görüşmeden hoşnut kalan ve bunun önemli bir 'getirişinin' olacağını hesaplayan, cesaret bulan Gülen, daha sonra hemen Ecevit'le de görüşmek istedi. Randevu alarak evine gittik ve yukarıda da değindiğim gibi, mütevazı bir ev ortamında çay sohbeti yaptık. Bu görüşme sonrasında ise, "İstanbul'daki bütün medya patronlarıyla görüşme' düşüncesine girdi. Ben de bütün siyasilere ve günlük gazetelerin patronlarına gittim. Onlarla diyalog kurduk. Aydın Doğan'dan Nazlı ılıcak'a, Ertuğrul Özkök'ten Mehmet Ali ılıcak'a kadar gazete patronlarını ve yöneticilerini ziyaret ettik. Daha sonra da bu diyalog onların Altunizade'ye gelişiyle sürdü. Sohbetler, konuşmalar eksik olmadı. Gülen, bu gibi diyalogların getirişini gördükçe, başka arkadaşlar da futbolcuları, eski şarkıcıları, artistleri getirmeye başladılar. Mesela, daha önce de belirttiğim gibi Galatasaray'dan yönetici Ergun Gürsoy, kaptan İsmail, Hakan Şükür, Küçük Hakan, Emre ve başka futbolcular... Hepsi Gülen'e getirilerek mürit yapılmaya çalışıldı. Sempatizan yapıldı. Belki de yardımlar alındı. Beşiktaş'a sempatisi vardı Gülen'in, belki oramdan da gelmiştir birileri.

Hızını Alamayan Gülen, Dünyaya Açılıyor...

Tüm bu görüşmelerin iyi sonuçlandığını gören Fethullah Gülen, artık dünyaya açılmakta kararlıydı. Hızını alamadı ve Vatikan'a da nasıl ulaştıysa, ulaştı... Oradan da hızını alamadı ve şimdilik uzaya gitmeden önce ABD'de Pensilvanya'ya geçti. Gülen'in seçtiği hedef kitleyi görmek açısından şu anekdot yararlı olacaktır. Bir gün, Altunizade'den çıktık, arabaya biniyoruz. Gülen'in uçağa binemediği bir dönemdi. Alacakaranlıkta, namaz sonrası otoyolun kenarında Fenerbahçe'ye doğru akan insan kalabalığı gördü. Ben de korktum kalabalığı görünce. Sonradan aklıma geldi ki, Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'na giden kalabalık. Otobüsler de henüz çalışmaya başlamadığı için millet yaya gidiyordu maça. "İşte," dedi Gülen, "bizim de böyle sabahın bu vaktinde yaya olarak bir yerlere gidecek taraftar ve sempatizanlarımız olmadığı takdirde bir şey yapamayız. Biz bu işlerde daha çok yeniyiz. Sabahın köründe, böyle yaya olarak insanların koşarak bize gelmesi lazım." Gülen, hedef kitle olarak futbolun taraftarlarına, sempatizanlarına göz dikmişti. Futbola karşı olmasına rağmen, futbolun dayanılmaz cazibesine kapılmış ve futbol dünyasına sızmayı da bir hedef olarak belirlemişti.

Gülen, bir görüşmede İhsan Kalkavan'a şöyle dedi:

"Bu kadar insanın, bu arada sizin de futbola olan alakasını anlayamıyorum? Nedir yani bu kadar o sıralar, Kalkavan, Beşiktaş'a başkan olduğu takdirde 50 milyon dolar bağış yakacağını söylemişti?..

Kalkavan da şöyle cevap verdi:

"Hocam, bir futbol kulübünün başkanı olmak iki tane başbakanlık kadar bir güçtür Türkiye'de.."

Gülen, bu ifadeden etkilenmiş olacak ki, bütün dünyaya futbol yoluyla mesaj verilmeye başlandı. Zaman'ın bütün yurt içi ve yurt dışı reklamını maçlarda görmek artık sıradan bir hal almıştı. İbret, hayret ve dehşetle izliyorduk olan bitenleri. Her yıl spor ödülleri de dağıtılıyor. Oysa, Gülen, ömründe hiç mana gitmeyen bir adamdır. 1990'lara kadar hiç kimse televizyon bile maç izlememiştir cemaatte. Bunları "günah" olduğu için yapmamıştır. Hatta, bırakın maç izlemeyi, stadın önünden bile geçmemiştir. Ama, şimdi öyle mi? Milyon dolarlık bütçelerle, her maçta Zaman gazetesinin reklamları maçlarda arzı endam etmektedir. Türk milletinin, fakir halkın paralarıyla, burs paralarıyla, zekât paralarıyla; futbola reklam adı altında, hâkimiyet adına bu paralar aktarılmaktadır. Maça gitmeyen, ömründe hiç gitmemiş Nurcular, Fethullahçılar bütün futbol maçlarına zekâtlarıyla destek veriyorlar.

Bu noktada şunu söylemeliyim:

Hoca Efendi'nin çok başarılı bulunarak Amerika'da staj gördürdüğü, İzzet Aker'in damadı olduğu için de gazetenin başına getirilen Ekrem Dumanlı var. Henüz küçükken, tanımıyorduk tabii. 1995 yılma kadar Dumanlı'yı hiç görmedim. Varlığından da haberdar değilim. Aker Eşarpları'nın sahibi İzzet Aker'in kızını aldıktan sonra şöhret oldu. Onlar da camiaya girdikleri zaman tezgâhta metreyle kumaş satıyorlardı. Şimdi, başörtüsü siyasi ticari simgesiyle trilyonlara kavuşup büyük iş adamı oldular. Ve, damat geçti Zaman'ın başına oturdu. Zaman'ın tirajı 500 bine yaklaştı. Gazetenin genel müdürlüğünü ı990-1995 arasında ben yaparken, tiraj 336 bindi. Bu dönemde gazetenin hiçbir yerde reklamı çıkmıyordu. Şimdi, bütün büyük maçlarda reklam veriliyor. Milyon dolarlık reklam bütçesi kullanılıyor. Gazete, buna rağmen 10 yıl sonra aynı tirajda.- Bu tablo, 'büyük bir gazetecilik başarısı' olarak sunulmaya çalışılıyor. Gazetenin başındaki arkadaşımız da kendisini 'büyük bir gazeteci' olarak sanıyor. Gazeteciliğin nasıl yapılacağına dair sık sık mesajlar veriyor köşesinden. Ziyarete Gelen Siyasiler, Gönderilen Hediyeler Mehmet Ağar da Gülen'in, cemaatin sempatizanıydı. Ben dergâha geldiğini görmedim ama Ahmet Kara vasıtasıyla sık sık hediyeler gönderdiğini, Erzurum Valiliği ve Emniyet Genel Müdürlüğü dönemlerinde de hediye gönderdiğini biliyorum. Ben de onu bazen ziyaret ederdim. Beni yakından tanır.

Bir gün de hiç unutmuyorum, Yalım Erez gelmişti. Hem de içkili olduğu halde!.. Bayağı da hoş bir sohbet olmuştu. O kafayla epeyce şeyler de anlatmıştı Erez. Gülen, artık zenginleri, siyasileri, iş adamlarını yakalamanın kulvarına girmişti bir kez.

Bazı Subaylar da Sohbete Geliyordu

Fethullah Gülen, din adamlığı kisvesini bir kenara bırakıp dışa açılmaya başladığında, Tansu Çiller gibi siyasetçilerle görüştüğü 1995'lerde, bu gibi temasları mühim bir görev olarak değerlendiriyordu. Böylesi bir planı önceden beri var idiyse de biz fark edememişiz. Sonradan açıkça bunu dile getirdi. Bu plan dahilinde, bazı emekli paşalar da okullar aracılığıyla gazeteye danışman olarak alındı. Yönetim kurulu üyesi ya da danışma kurulu üyesi statüsünde... Çünkü, okullar çok masum bir zemin ve kisve... Kimsenin kolay kolay hayır diyemeyeceği bir araç. Bu okullar vasıtasıyla gazeteye, televizyona, okullara ve okul aile birliklerine almanlar oluyordu. Okullar üzerinden gelen teklifler şirin görülüyordu. Böylelikle, emekli paşalar üzerinden de, devre arkadaşları, yakınlıkları olan muvazzaf parsalara mesaj verilmesi düşünülüyordu. Bir çok kişi de değişik yöntemler uygulanarak getirildi. Örneğin, Hüseyin Sezgin Paşa bir süre gazeteye geldi gitti. Sonra, arkadaşlarından gelen baskılardan dolayı mahsurlu olduğunu düşünerek ayrıldı. Ağabey Sungur'u tanıyorum; iyi bir insan, bölge danışmanı. Onu da gazeteye hukuk danışmanı olarak aldı. Onun vasıtasıyla ileri kademelere hem mesaj gönderiyor hem de mesaj alıyordu. Zannediyorum, sempatizan oluşturuyordu. Gülemre Aybars Paşa ile tanıştık. O, denizciydi. Tuğamiral rütbesindeydi. Bize bir sevgisi olduğunu biliyorum. Onun da bir okul aile birliğine alındığını duydum. Yani, Gülen, insanların rütbelerinden ve maddi güçlerinden yararlanmasını iyi biliyordu. Artık, Gülen'in sempatizan bulmaya bile ihtiyacı kalmadı. Çünkü, her devlet kademesinde adamı çok. Yetişen talebeler vali, emniyet müdürü, hakim, kaymakam oldu. Her seviyede adamı var.

Kan dolaşımı içindeki unsurlarının sayısı belli değil. O kadar çok... Bu çok ciddi bir iddia. Türkiye'nin her tarafında, her kurumunda; adliyede, orduda, mülki idarede... her yerde eskiden varlardı, dolaşıyorlardı; şimdi artık odaklandılar ve yerleştiler. Hükümetler de değişse artık o bünyenin içindeler. Kalıcılar. Ancak ve ancak, bu saatten sonra Fethullah Gülen'in esas kişiliği, esas şuur altındaki hevesleri, çelişkileri ve çarpıklıkları anlatılırsa; belki ülkemizi seven, ülke menfaatini düşünen kadrolar insafa gelir ve tutumlarını değiştirirler. Gülen'in Etkileyici Bir Kişiliği Var Fethullah Gülen'in karşısındakini etkileyebilen bir davranış gücü var. Molla yanını öne çıkaran konuşmaları var. Dini motivasyonu, ince ve zarif üslubu, olağanüstü kibarlık gösterisiyle karşısındakini ilk etapta etkileyebilen birisidir. Karşısındaki Gülen'e ne sorarsa sorsun, o konuşmayı kendi bildiğini anlatacak eksene çeker. Karşısındaki kimsenin anlamadığı alanlarda fevkalade karmaşık ve yoğun bilgiler verir ve hayret uyandırır, dehşete düşürür! Yani, sizi ezecek, bilgi olarak üstün olduğunu kanıtlayacak bir yolu mutlaka bulur. Hâkim olmadığınız bir alanda size konuşmalar yaparak hayret ve şaşkınlık yaratır. Sonra da fevkalade nezaketle ve büyük hediyelerle sizi uğurlar.

Hediyeler

Hüsamettin Cindoruk'a, TBMM Başkanı iken, yaklaşık 10 bin dolarlık değeri olan Rolex marka bir saat götürdük hediye olarak. Cindoruk, bu saati kabul etti.
Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev'e Kuran-ı Kerim götürdüm. Cumhurbaşkanlığı makamında bir sehpa yaptırıp Kuran-ı Kerim'i oraya koydu. Gülen, kime ne göndereceğini, kime nasıl davranacağını çok iyi bilen birisiydi. Mesela, çok saat ve kalem verirdi hediye olarak. Benimle gönderdikleri de olmuştur. Bu yönüyle hem zerafet ve kibarlık sergiliyor hem de cömert bir izlenim veriyordu.

Gülen, Mesih mi?

Gülen, esas büyük maksadını ustaca gizlemeyi başarıyor. Yaptığı işleri, ülkenin aleyhine bile olan işleri allayıp pullayarak takdim etme becerisine sahip. Kendisini kesin olarak 'mesih' gördüğü kanaatindeyim. Etrafındakilere hitap ederken 'havari' gibi ifadeler kullanır. Yani, "Siz benim havarimsiniz," demeye getirir. Hitap ettikleri 'havari' olursa, eh, o da herhalde 'mesih' olur! Bir keresinde Gülen, bana seslenerek; "Sen Ebubekir gibi ol," dedi!

Neye uğradığımı şaşırdım ve kendimi toparlayarak şu cevabı verdim:

"Ben Ebubekir gibi olamam, Nurettin Veren'im. Siz de Hoca Efendisiniz." Gülen, mesela, Yamanlar'daki ilk okulun önünden geçerken orasını bir 'sepilizeizuh' olarak görürdü! Tabii, kendisini de 'peygamber' görürdü. Okulu Nuh'un Gemisi'ne benzetir, şuur altında böylesi düşüncelerle yaşardı. Kutsiyet ifadeleriyle insanları etkilemeye çalışırdı. Böyle bir atmosferde olan insanlar da ister istemez, "Aman, burası Nuh'un Gemisi ise, o da Nuh ise, ben de dışında kalmayayım!" diye düşünürdü. Başka bir yerde de mesela, der ki; "Efendim, benimle Nurettin Veren Efendi'nin arasındaki mesele, Hz. Ömer ile Halifin arasındaki mesele gibidir."

Böylelikle, yapmak istediği hep kendisini koyduğu yeri ifade etmektir çevresindekilere. Tabii, bu gibi ifadeler kullanıldığında ben, "Ne o Hz. Ömer, ne de ben Hz. Halit'im. Biz sıradan insanlarız. Bu tip benzetmelere, mübalağalara gerek yok," derdim. Gülen, bir konuşmasında Peygamber Efendimizin kendi-sini ziyaret ettiğini, onunla oturup meselelerini konuştuğunu da anlatmıştır! Bir başka vaazında ise, "Ben görmediğim hiçbir şeyi burada anlatmıyorum," diyerek, öteki alemdeki olayları gören ve ona göre konuşan bir insan imajı çizebilmektedir. Bu gibi davranışlarla kendisinin olağanüstü bir kişiliği olduğunu; bizim görmediğimiz, bilmediğimiz mana alemlerinde dolaştığına, her meselesini peygamberle istişare ettiğine, ilişkin açık beyanları vardır.

Bunun yanında kalan mollalar daha ötesini de söylerler talebelere:

- Şu anda Hoca sizin namaza kalkıp kalkmadığınızı görüyor. Bu, ancak Allah'a mahsus bir kabiliyettir. Ancak, Gülen bırakın mesihliği, bırakın Peygamber efendimize ait bir durumu; Allah'a ait durumlarla bile kendisini kıyaslayabilmektedir. Amerika'dan bile talebeleri görebilmek, ancak Allah'a airtir. Hiçbir kul, insan zamandan ve mekândan münezzeh değildir. Gülen, kendini bu kadar dev aynasında gördüğüne göre, bu tablo bir insan için hiç de normal değildir. Mutlaka en başından itibaren bir sorunu varmış demek, ancak biz fark edemedik, sezemedik, göremedik. Biz onun sürekli ağlamasını, evlenmemesini olağanüstü bir din adamı, maneviyat insanı olmasına verdik. Onun etkisinde kaldık.

Bir insan sürekli ağlıyorsa, o kadar zayıfsa bu bir kemaliyet meselesi değildir, olsa olsa eksikliktir. Bütün peygamberler evlenmiştir. Hiç biri de bu kutsal eylemden men edilmemiştir. Hatta, evlenmek sünnet sayılmış, bekârlık ayıplanmıştır. Fethullah Gülen ise hiçbir sebebi yokken evlenmemeyi de olağanüstülükle, insanüstülükle açıklamaya çalışmıştır. Neden evlenmediğim kendisine sormak gerekiyor. Psikolojik mi nedeni, fizyolojik mi?.. Bundan kimse yanlış mana çı karmasın. Kendisi gayet sağlıklı. Ama hiç evlenmediği gibi hiçbir kadınla münasebet de kurmamıştır. Bu durumu fevkaniade dünyayı terk etme, öbür dünya ile daha çok bağ kurma olarak, kutsiyet yükleyerek açıklamaktadır. . Oysa, İslamda bu tip bir münzevilik, ruhban davranışı yoktur. Bu durum Hıristiyanlığa özgüdür. Kim bilir, yoksa Hıristiyan dünyasına mı bir mesaj verilmek istenmektedir bu tip davranışlarla?.

- Gülen, tutum ve davranışlarıyla kiliselerde makbul olan ruhbanlığın tam bir uygulayıcısı gibidir. Yoksa, geleceğin ortak paydasında lider rolüne mi soyunmaktadır?..

Türban mevzusu, karma namaz mevzusu nasıl gündeme geldiyse, yakın bir gelecekte belki cemaatin içinde ve kiliselerde bambaşka mevzular ortaya çıkabilir:

"Fethullah Gülen, hakiki bir ruhbandır. Demek ki bize lider olabilecek vasıflara haizdir. Bize önder olabilir," şeklinde niye lanse edilmesin? Çünkü, o profile son derece uygundur. Bu çerçeveden olaya hiç bakılmadı belki şimdiye kadar... Ancak, bundan sonra düşünülmemesi için bir neden yoktur. "Hem İslamı hem Hıristiyanlığı temsil ediyor, ne güzel," denilebilir. Nasılsa, bütün kiliseler onu takdir ediyor. Papa da öyle.

Baştan beri de bütün cemaatte 14 arkadaş çok iyi bilir, bizim vazifemiz mesihliği ve Muhammet'i temsil etmektir. İlk kuruluşta adı geçen 14 arkadaştan bahsediyorum, Tempo ve Nokta dergilerine isimlerini açıkladığım.. Gülen, hesaba göre, 18 maddelik, mesih ve mehdi özelliği olan kişi olarak lanse edilecek ve kullanılacak. Muhtemelen, Üç İbrahimi dinin ortak lideri Gülen'dir, gerekçeleri de şunlardır, denilecek. Bunları şimdiden yazıyorum ki, millet yarın bununla vurulmasın. Bir çalkantıya daha girmesin. Bu güne gelirsek; bir süre önce Fethullah Gülen Üsküdar Savcılığı'na başvurdu. Beni, Zekeriya Beyaz'ı, Mustafa Balbay'ı, Ahmet Hakan'ı, Hikmet Çetinkaya'yı şikayet etti. Güllen, onca suçlamaya rağmen bana hiç cevap veremiyor. Ona rağmen dava açmaya yelteniyor. Orhan Erdemli aracılığıyla. Yine, yalan bir ifadeyle tabii.

- İkâmeti bile yalan. Üsküdar'da, Çamlıca'da bir ikâmet adresi veriyor. Oysa, sekiz yıldır Amerika'da yaşıyor. Bu kadar yıldır yurt dışındaki bir adam nasıl ikâmet eder gözüküyor Çamlıca'da?.. Güya, kendisine iftiralarda bulundum diye savcılığa şikayette bulunmuş. Ben de şimdi diyorum ki, "Fethullah Gülen, ABD'de bizi elli kişiyle birlikte, onların gözünün önünde bir ay misafir ettikten sonra, hayatımıza kastetmiştir! 'FBI ve ClA'ya haber verin!' demiştir. Bu hareketi ya bir taşkınlıkla ya da cinnet geçirerek yapmıştır. Belki de bilinçli olarak... O 'kutsal adam', bir ay aynı evde kalıp yiyip içtiğimiz, namaz kıldığımız ve yüz yüze baktığımız adam bir ay sonra 'İmdat, bana suikast yapmaya gelmiş bu adam!' diye bağırmaya başlıyor. Böyle bir kişiliği gözünüzün önüne getirin ve o hayalinizde "ilk kutsal Gülenle yan yana koyup bir karşılaştırın bakalım.
Orada yaşadığım olay elli kişinin önünde cereyan etti.

En çok ağırıma giden de ne oldu biliyor musunuz:

"FBI'ya, ClA'ya haber verin de götürsünler," sözü.

- Gülen, Emniyet'te Çok Etkili daha önce de birkaç yerde söyledim; Emniyet'te çok etkilidir Gülen cemaati. Emniyeti İçişleri Bakanlığı mı, onlar mı yönetiyor, belli değil. Gülen'in tayfasından olan ve Adapazarı'ndaki Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde görev yalpan öğretim görevlisi Kemalettin Özdemir Emniyet'te belirleyici bir kişilik. Gülen ve cemaat adına yönlendirme yapıyor. Bu kişi sık sık yurt dışına seyahat eder. Pasaportuna bakıldığında anlaşılır. Oysa, bir devlet memuru mülki amirden izin almaksızın şehir dışına bile çıkamaz. Özdemir, aynı zamanda Said-i Nursi'nin talebelerinden Sait Özdemir'in de oğludur. Sonra, Süleyman Uysal, Mustafa Özcan. Para transferini ayarlayan kişi. Pasaportları, güzergâhlarına bakılır, görülür... Ali Çelik örneğin; sonra para trafiğinin üzerinden yapıldığı Aker Eşarpları, Beca Holding, Beyhan Hatipoğlu, Mustafa Turan, Ali Açıl... Tahsin Tekoğlu davar. SPK, Maliye bunları bir incelesin. Milyon dolarlar nasıl bu şirketlerden geçmiş?.. Bunların üzerinden nasıl hareket görmüş?.. Samanyolu TV ve Gazeteci Yazarlar Vakfı'ndan nasıl çıkarılmışım?.. Gazeteci-Yazarlar Vakfi'nın gelir giderleri milyon dolarlık reklamları karşılıyor. Gülen'in finanse edildiği paralar bunlar...

Sitesinde Anlatıyor...

Fethullah Gülen bu sıralar bunalım içinde, güvensizlik doru... Şaşkın... Gülen'in kendi sitesinde anlattığı bir rüya v
ar:

- Dün bir rüya gördüm. Bursa'daki Ulu Cami'de vaaz veriyormuşum. Camide de büyük bir tamirat var. Vaaz verecekmişim ama, camiin içi çamurlu. Döndük arkadaşlarla geriye, başka bir camide kılalım namazı... Dışarıda da iskeleler kurulmuş. Adamlar, 'Hazır Fethullah Hoca'yı bulmuşuz kaçırmayalım. Burada vaaz verirse çok kalabalık olur, iyi yardım toplarız,' diyorlar. Yine de biz başka bir camiye gittik namaz için. Orada, hiç de alışkın olmadığım halde elimdeki notlardan bakarak vaaz veriyorum." Sonra dedim ki, niye böyle yapıyorum, böyle bir adetim yok. Elimdeki kâğıttan niye okuyorum ki...

Böyle bir rüya gördüm. Cuma veya bayram namazıydı. Gülen, gördüğü rüyanın yorumunu da kendisi yapıyor:

"Anladım ki, biz hoşgörü ve diyalog derken ölçüyü fazla kaçırdık. Allah'ın hoşnut olmayacağı işlere alet olduk. Birileri bizi kendi maksatlarına alet edip kullanmak istiyor ve maniple etmek istiyorlar. Birilerine alet oluyoruz." Evet, cemaatte birisi bir yere gönderilir de o kişi başarılı olursa, Fethullah Gülen'in başarı hanesine yazılır. Yapılan işte bir zarar ziyan olursa, o kişi azledilir. Aynen padişahların sadrazamların kellesini aldığı gibi.- Fethullah çıkar, azarlar. Azarladığı kişi cemaat tarafından boykot edilir. Bütün kabahat o kişinin hanesine yazılır.

Medyadaki Gücü

Bergama'daki altın madeninin işletmecisi de Gülen'in yakınındaki isimlerden Akın İpek'tir. Amerika'yla her türlü işbirliği var; askeri, siyasi, ticari... Bunlar cemaat için artık çok olağan işler. Gülen, ABD'yi refere ediyor. Ne diyordu daha önce de vurguladığımız gibi, "Keşke her şeye Amerika'dan başlasaydık..." Gülen, üzerine basa basa cemaate dünyanın idarecisi olarak ABD'yi lanse ediyor. Akın İpek, altın madeniyle kalmadı. Bugün Gazetesi'ni de satın aldı. Gülen'in medyadaki hâkimiyetini ele alalım. Zaman, şu anda yurt içi ve yurt dışındaki en çok baskı tesisi olan gazetedir. Çünkü, sınırsız bir para gücü var. Cemaat, abonelik sistemiyle ve Gülen'in talimatıyla bir değil, onlarca gazete de alabilir. Ve , bu gazetelerin kalitesi ne olursa olsun, isterse boş sayfayla çıksın cemaat yine satın alır, abone olur. Bu bir ibadet şeklidir. Gülen'e bir itaat şeklidir.

Aksiyon, Sızıntı gibi dergiler yeni talebelere, üniversiteye hazırlananlara veya başta sempatizan gruplara, aileler karşı nabız tutma, tansiyon ölçme aletidir, İlk olarak, Gülen'in kitaplarından da önce Sızıntı aboneliği teklifidir, İrtibata geçilen insanların ilgisi bu gibi araçlarla ölçülür. Dergileri, Zaman'ı okuyor mu? Hoca'nın kitaplarını okuyor mu? Bu kademelere göre cemaatin içine alınır. İş adamları ve talebeler için bu aralar birer basamaktır. İnsanlar bu yoldan bağımlı hale getirilir ve test edilir. Bu organlarla verilen mesajları artık insanlar doğru olarak algılar. Bunların dışındakiler kâfirdir. Zararlı basın olarak telakin edilirler. En büyük tehlikelerden birisi de insanların sürekli olarak cemaatçe motive edilmesi, yönlendirilmesi; atamaların yine Gülen tarafından bizzat yönetilmesidir. Uluslararası konularla bile onun talimatı esastır. Böyle bir mutlaklık imparatorluklarda, diktatörlüklerde bile görülmemiştir.

Örneğin, evlilik insanların şahsi bir konusudur. Oysa, bırakın evliliği, cemaatte giyimden evine, alacağı kilime kadar Gülen'e sorulmalıdır! Okullardaki öğretmenlerin çoğu cemaatlerdeki tanıştırılmalarla ve aileler devre dışı bırakılarak evlendirilir. Aile rızasına gerek görülemez zaten, cemaatteki insanların en büyük sıkıntısı bu konudur. Bu konunun üzerine gidilse, feryat edecek, çocuklarının elinden alındığını haykıracak on binlerce aile çıkacaktır. Gülen Bağımlılığı Çok Tehlikelidir! O kadar çok büyük kitledir ki, daha talebeliğinden başlayarak ağabeyleri vasıtasıyla Fethullah Gülen'e abone olan, ipotek altına alman genç beyinler ve kalpler artık her meselesini onun talimatıyla çözerler. İşte, bu bağımlılığı ortaya koymak, bunu yıkmak gerekiyor. Bu bağımlılık, Gülen bağımlılığı çok tehlikeli bir şeydir. Çok kötü bazı alışkanlıklar, bağımlılıklar bile tedaviyle düzelebiliyor. Oysa, Gülen bağımlılığının düzelmesi de zor. İmkânsız gibi. Cemaatte ağabeylere itaat mutlak, yüzde yüzdür.

Düşünün, çocukların nereye gideceği, nerede öğrenim yapacağı bire bu ağabeylerce belirleniyor. Edebiyatı mı seçecek, siyasal bilgileri mi, hukuku mu?.. Ağabeyler söyler. Okul bittikten sonra da talimatlar devam eder. Fethullah Hoca, mezun olanların hangi ülkede hizmet edeceklerini kura ile belirler! Bir takkenin içinden çekilen kura, çocuğun hangi ile, hangi ülkeye gideceğini belirler! Özellikle yurt dışı tavsiye edilir. Çünkü, zaten Hoca, yurt içindeki yatırımları durdurmuş, yurt dışına yönelmiştir. Genelde, zaten yurt dışına gidileceği bilinir kuraya girenlerce.

Yurt dışına gidildikten sonraki evlilikler de cemaat tarafından yönlendirilir. Birbirini hiç görmeyen adayların fotoğrafları birbirine gönderilir. Hizmet düşünülerek evlenilir. Yani, Tanzanya'da beş yıldır hizmet eden bir erkek öğretmene, diyelim Azerbaycan'da üç-beş yıl çalışıp sadakatini göstermiş bir kadın öğretmen takdir edilir. Fotoğrafları birbirine gönderilir. Bu şekilde, birbirini hiç görmeyen damat ve gelin adayı dünyada emsali olmayan bir bağımlılık ilişkisi içinde 'anlaşır' ve evlenmek için ilk olarak havaalanında karşılaşırlar. İlk defa evlenmek üzere bir araya gelirler. Ve böylece nikahları kıyılır, ne tercih hakkı vardır ne beğenme.- Böyle diktatörce bir yapı... Ailesinden çok 'hizmet'e itaat eden, ağabeylerine ve Gülen'e bağımlı olan bu insanlar hayatı arının gelecek dönemlerinde de her an aforoz edilme tehlikesi içindedirler. Gülen, gizli bir sistematik yapılanma içindendir. Yüzde yüz itaat ve kesinlikle bağımlılık ister. Bir yere atanan cemaat mensubu gitmezse ya da kendi başına karar alarak başka bir iş yapmaya kalkarsa, cemaat tarafından ihanetle suçlanarak aforoz edilir. Yıllardır kendi ailesiyle de irtibatı kesildiği için ailesinden de yüz bulamaz. Geriye de dönemez. Cemaat vasıtasıyla evlendirildiği için eşi de elinden alınır, boşanması sağlanır.

Evlendikten tam 33 yıl sonra bile cemaatin talimatıyla eşim ve altı çocuğum elimden alındı. Ayrılmaya zorlandılar. Paralar vaat edildi ve ben tek bir duruşmayla 33 yıllık evliliğimi bitirmek durumunda kaldım.

Boşadılar. Sadakatinden hiçbir zaman endişe etmediğim bir aileye sahip olmama rağmen cemaatin gücü galip geldi. 33 yıl sonra ve üniversiteyi bitirmiş çocuklarım benden ayrıldı. Cemaatin gücüyle.- Ve, dört yılı aşkın bir zamandır, ayrıldığımızdan bu yana onlardan tek bir telefon, bir mesaj bile almış değilim. Frankeştayn Sistemi.

Cemaatin 'masum' yapısı, okullar vb. derken, bu olaya destek veren bazı aydınlar da yarın öbür gün benimkine benzer sonlarla karşılaşabilirler. Bağımlılık nedeniyle her cezaya katlanmak vardır. Kırgızistan, Arnavutluk,, Afrika; atamalara rızayla ve itaatkâr biçimde katlanmak durumundadırlar. Ölüme kadar bu cemaatin sinsi otoritesi sürer gider. İşte bu, tam bir "frankeştayn sistemi'dir. İslamla ve medeniyetle hiçbir alakası olamayan bir sistemdir. Kâğıt üzerinde öne çıkarılan her şey, bu cemaat tarafından geriye itilmiştir. Yok edilmiştir. Allah'tan sonra anne babaya itaat vardır ama, burada anne-baba terk edilir. Kuran'da anne-babaya nasıl yaklaşım gösterilir, bir de ona bakmak lazım. Çocuğunu bin bir çileyle okutup üniversite kapısına kadar getiren anne-baba, bu noktada çocuğunu cemaate kaptırıyor. Kontrolü yitiriyor. Çocuk okullu bitirince de yine ailesine hiç bir hayrı dokunmadan yurt dışına gönderilir. Çocuk, iki-üç yüz dolar için Sibirya'ya kadar gider. Bunun bir fedakârlık, bir cihat olduğu anlatılır tabii çocuklara. Beyinleri iyice yıkanır. 5-10 yıl çalıştıkta sonra da herhangi bir talebi olduğunda, hemen dışlanır. Cemaat dışına atılır. Hain olarak damgalanır. Sürekli olarak çocuklara bu hizmet için anne-babanın terk edilmesi gerektiği anlatılır. Çocuklar, artık isteseler de istemeseler de olayları tenkit edemez, sorgulayamaz. Kendilerini bu gidişe kaptırırlar. Dünyada böyle başka bir kölecilik sistemi var mıdır? "İslam" adına genç beyinleri, enerjileri, paraları sömüren ve kendine göre bir din anlayışı ortaya koyan Fethullah Gülen'in korkunç şebekesi budur işte.

Önlem alınmazsa, bundan 20 yıl sonra birden büyük şoklar yaşanacaktır. Çünkü, Gülen'in sisteminde yetişen çocuklar gelecekte büyük bir tehlike olacaktır. Yurt dışındaki okullarda okuyan çocuklar da geleceğin yöneticileridir o ülkelerdeki. Onlar da aynen buradaki gibi Fethullah Gülen'in güdümündedirler. Türki cumhuriyetlerde de aynı sistemle yetiştirilmektedir çocuklar. Onlar da yarın parlamentoda, devlet kademelerinde olacaklardır. Gülen'in sistemindeki çocukları geleceğin yöneticisi olarak düşünebiliyor musunuz? Dünyada, Fethullah Gülen'in ütopyasıyla, hayaliyle yöneltilecek bir sistem oluşturulmaktadır. Sistem budur işte.- Gerektiğinde insanların elinden çocuklarını, eşlerini bile alan; ülkelerinden, inançlarının gereklerinden koparan bir sistem... Kuran'a bile aykırı uygulamalarına insanların gözlerini bağlayarak görmemelerini sağlayan ve mutlak itaat esasına dayalı bir sistem... Devletin gözleri önünde ve devleti yönetenlerce desteklenerek palazlanan bir sistem... Tehlike oluşturduğu halde, ABD'nin planlarına dahil olduğu halde adeta seyredilen bir sistem...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Nurettin Veren Bütün Gerçekleri Açıkladı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir