Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fethullah Gülen Hareketi İkinci Evre: 1986-1996 Dönemi

Burada Nurettin Veren'in Onurlu ve Şerefli Çalışmaları hakkında bütün konuları başlıklar halinde bulabilirsiniz. Yıllardır Fethullah Gülen'le beraber çalışmış olan Nurettin Veren Fethullah Gülen Terör Örgütü hakkında bütün gerçekleri açıklıyor.

Fethullah Gülen Hareketi İkinci Evre: 1986-1996 Dönemi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 19:17

İKİNCİ EVRE: 1986-1996 DÖNEMİ

Fethullah Gülen'in Turgut Özal'la hiç ilişkisi yoktu. Özal, sadece Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)'nda görev yaparken bir kez Hoca'nın vaazını dinlemeye gelmişti. Sonradan bir kez de özel olarak ziyarete gelmişti yine memuriyeti sırasında. 1986'da, Özal'ın Başbakan olduğu dönemde, "Kendi okulunu kendin yap" kampanyası başlamıştı ve kampanyayı dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren açmıştı. Özal, vakıfların, derneklerin de özel teşebbüs olarak okul açabilmesi için yasal düzenlemeye gidince ben de yurtlardan bir kaçının okul yapılması hususunda Fethullah Hoca'ya teklif götürdüm. Ancak, eski Nurcular ve Gülen okul önerisine sıcak bakmadılar.

Atatürk'ün Resmine Bile Tahammülü Yoktu

Okul önerilerime şöyle itirazlar oldu: "Atatürk büstü koymadan okul açılmaz. Okul açıp Atatürk büstlerini koyarsak millet bize ne der? Allah bize gazap verir" Gülen, söz konusu tepkileri gerekçe göstererek okullara tereddüt gösterdi.

Fakat, dışarıya karşı şu açıklamayı yaptı:

"Biz yapamayız.. Öğretmenimiz yok, okul idaresinden anlamayız. Yetişmiş elemanımız, idari ve eğitim kadromuz yok.!' Buna rağmen, İzmir'in Bozyaka semtindeki talebe yurdunu "Yamanlar Koleji" adıyla koleje çevirdik ve böylece ilk kez bir okulu hayata geçirmiş olduk. Ne var ki, Gülen hâlâ rahatsızdı; nasıl 'putu', yani Atatürk'ün büstünü ve resmini oraya koyarız, diye... Nitekim, okulun bir tarafında arkadan lambayla aydınlatıldığında görülebilen camdan bir siluet halinde yapıldı Atatürk portresi.. Bir yetkili okula geldiğinde, lamba yakılıyor ve Atatürk portresi görülüyordu. Yetkili gittiğinde ise, duvarda siyah bir cam, görülüyordu yalnızca!.. 1980'lerin ikinci yarısındayken, Atatürk'ün resmine bile tahammül düzeyi bu kadardı. Atatürk düşmanlığının boyutunu ifade etmek için şu örnek ilginç olacaktır: Bir gün, yukarıda anlattığım Atatürk portresinin bulunduğu yerde, kablo ateş aldı ve yangın çıktı. Fettullah Gülen o derece Atatürk düşmanıdır ki, bu yangını bile şöyle açıklamaktan alıkoyamadı kendini: "İşte, 'bu adamın' yüzünden! Allah'ın hoşuna gitmedi ve o da yandı. İşte görüyorsunuz, Allah razı değil!" 'Bu adam' dediği, tabii yüce Atatürk'tü.

Fethullah Gülen, Kestanepazarı'nda da kayıt yapacağı öğlencilere soru olarak, "Atatürk'ü sevip sevmediklerini" sorardı. Sevdiği cevabını veren öğrencilerin kaydını da tabii ki yapmıyordu. Gülen, şimdilerdeyse, örneğin televizyonda Reha Muhtar'a "Atatürk'ü çok sevdiğini, onun büyük bir asker olduğunu söylüyor. Ama biz, onun seneler boyu Atatürk düşmanlığı yaptığını çok iyi biliyoruz. Hepimize bunu aşıladığını da.. O günlerde onun ağzına baktığımız için, doğruları dile getirdiğini sanıyorduk aldanarak.. Hoca, CHP'yi de 'cehennem partisi' olarak adlandırıyordu! Hatta, Reha Muhtarla olan canlı televizyon yayınında Gülen, ABD'den telefonla bağlanarak Atatürk'ü sevdiğini söylemiş; İhsan Kalkavan da "Ben Gülenin Atatürkçü olduğunu ispatlarım," demişti. Ben de diyorum ki şimdi, "Gelsin de ispatlasın.... Bir çok insan, Gülen'in dününü bilmediği için bugününe göre değerlendiriyor. Oysa, bir de dünü var. Sürekli takiye yapan bir Gülen söz konusudur. Güne göre değişen ve takiyeyi hedefi doğrultusunda kaçınılmaz gören bir adamla karşı karşı yayız. Ziyaretçi Akını Gülen'in Altunizade'de kaldığı yere çeşitli kesimlerden bir çok ziyaretçi geliyordu. Örneğin, spor ve medya sektöründen.. Galatasaray'dan gelenler; yönetici Ergun Gürsoy, futbolculardan; bir dönemin kaptanı İsmail, Hakan Şükür... Zaten, Gülen, aynı zamanda Hakan Şükür'ün nikâh şahididir. Kısacası, yöneticisinden oyuncusuna herkes geliyordu. İspatlanamayacak şekilde para yardımı yapıyorlardı. Oysa, cemaatin televizyondan bile maç izlemesi yasaktı, haramdı yakın dönemlere kadar..

Kestanepazarı'nda çoraplardan top yaparak oynayan talebelere bile falaka uygulardı Gülen! Hoca'nın yelkeninin rüzgârından yararlanmak isteyenler yaklaşıyordu. Hakan Şükür, " Fethullahçıyım" diyor, Kalkavan çıkıp "Ben yanında olmaktan mutluyum" diyor, Nazlı Ilıcak "Ben onun yanında huzur buluyorum, ' ' diyor. Nevval Sevindi, birden bire huzura eriyor ve "Birden büyük bir ilham aldım kendisinden," diyor! Biz dün Gülen'in sağ koluyduk, şimdi onlar oldu!

Bizim siyasetçilerle görüşmemizin çok büyük prim yaptığım görenler, sanatçıları getirmeye başladılar Gülen'e. Örneğin, Samanyolu TV'ye gelenler var.. Perihan Savaş, Engin Noyan gibi.. Samanyolu'na gelenlerin hepsi Gülen'in onayıyla çağrılır. Gülen, onları vitrinde bir 'maske' olarak kullanır, insanları etkilemek için, yoksa, çağrılanlara kıymet verdiği için değil.

Gülen, Takiye Yapıyor

Okulların açılmasıyla bir ihtiyaç giderilmiş oldu. Millet, çocuklarını koleje göndererek kaliteli bir eğitimle buluşturmak istiyordu. Bu okullar, böylelikle beklenenden daha fazla ilgi gördü. Bu arada, okulun başına ünlü pop müziği bestecisi ve şarkıcısı Sezen Aksu'nun emekli İzmir Milli Eğitim Müdürü olan babası Sami Yıldırım getirildi. Burada da şu hedefleniyordu: Dindar okul imajının önüne popüler bir isim geçtirmek ve milli eğitim tecrübesinden faydalanmak. Gülen, esasında hoşgörüyü bir takiye olarak ele alıyor ve bunun bir 'harp stratejisi' olduğunu cemaatine açıklıyordu. Örneğin, vaazlarında şunu söylemekteydi: "Fatih, İstanbul'dan Avrupa'ya sefere çıktığında hedefini gizler. Avrupa'ya doğru gider ama hedefini gizler. İşte o seferideki yılanın başı Vatikan'dır." Gülen in, "Dünyadakibütün fitnenin başı Vatikan'dır," diye de bir çok vaazı vardır. Bunları cemaate yıllarca anlatan birisinin Vatikan'la temas kurup, dahası birlikte hareket etmesini anlamak çok zordur. Gülen, ya usta bir manevracı, ya usta bir takiyeci ya da... Daha ötesini söylemek istemiyorum.

ABD konusu da aynı... Vatikan gibi o da. Hareketin birinci evresinde cemaat mensupları içki satan bir dükkandan ekmek almazdı. Aç kalsa dahi almazdı. Kola içmek, şarap içmekten bile daha günah sayılırdı. Kot pantolon giymek, kâfir olmak demekti. Ki, hiçbir gencin giymesi mümkün değildi. Yine, kolonya sürünmek, sidikle abdest almakla birdi. Kadınlarla tokalaşılmaz, yüz yüze gelinmez, konuşulmaz, misafirliğe gidildiğinde bile kadınlar çayı kapının arkasında bırakırlardı. Hatta, o dönemde yeni kaymakam arkadaşlar sorduğunda, onlara ellerine bant sararak yaralı oldukları için tokalaşamadıklarım belirtmeleri tavsiye ediliyordu.

Yasal Bir Statü Arayışı

Gülen, cemaatteki arkadaşlara, örneğin subay adaylarına içki içmedikleri gibi bir durum doğmaması ve rapor edilmemeleri için gerektiğinde içki şişelerine vişne suyu gibi şeyler koyup yanlarında getirmelerini tavsiye ediyordu. Gülen, takiyeyi bu kadar mubah gören bir anlayış içindeydi. Gülen, o karlar ileri gidiyordu ki, 80li yılların devamında askeri okullara cemaatten talebe sokmak için, çocukları eğiterek gerekirse kulaklarına küpe bile taktırtarak sınavlara girmeleri tembihleniyordu. Böylece fark edilmeyecekler, dindar oldukları anlaşılmayacaktı. Bu çocuklardan askeri mahkemelerde tutuklananlar var. Biz, o dönemde bu olayların ilerisini sezemediğimiz için Gülen'in ne yapmak istediğini, amacını bilemedik. "Mühim yerlere gelmelerinde sakınca yok;" diye algıladık.

1986 yılı itibariyle, okulların ve okullardan mezun olanların önce çok masum, fakir talebe okutma, onları barındırma; arkasından gelinen bu noktada bir çok okulun açılması ve okullardan mezun olanların mühim noktalara gelmesi... Bu aşamaları masum bir eğitim faaliyeti olarak değerlendiriyorduk. Sonra, mezunlar üniversitede okurken yönlendirmeler başladı. Biz bunları niye sezemedik, diye düşündüğümüzde şunu gördük: Öğretmen olurlar, yeni nesillerin yetişmesinde faydaları olur; askeriyede de vatana ve millete faydalı insanlar yetişir, dedik. Bunlarda bir mahsur görmedik. Bu insanlar kaymakam, emniyet müdürü vb. noktalara geldiğinde irtibatın devam edip tekrar Fethullah Gülen'in onları yönlendirmeye devam edeceğini hiç düşünmedik. Bende sadece, çocukların iyi bir yerde okuyarak bir yerlere gelmesi düşüncesi vardı. Fakat, daha sonra Gülen, bu yetişmiş ve mühim noktalara gelen cemaat çevresindeki insanlarla ilişkileri sürdürdü ve onlara birtakım talimatlar vermeye başladı.

Yasal Bir Statümüz Olsun

1986-1996 döneminde, yani hareketin ikinci evresinde bu kadar büyüme karşısında ve hareket illegal bir konumdayken şunu düşündüm: "Biz esasında, bir hayır derneği cami derneği olarak kurulduk.. Şimdi, gelinen noktada, yani 20 yıl sonra bu olay devleti rahatsız edecek bir hale geldi. Biz, bu aşamadan sonara devletle karşı karşıya gelip yanlışlar yapmamak için gidip kurumumuzu devlete anlatalım. Olay çok gelişti, artık devlerin yönetimine girmesi lazım. Kızılay gibi.." Bu düşünceye nereden vardım; o arada, Milli Güvenlik Kurulu'nda PKK ile Fethullah Gülen'in organizasyonuna aynı derecede potansiyel tehlike atfediliyordu. Bu yüzden kendimizi anlatmamız gerekiyordu.

Bu aşamada, Gülen'e şunları söylemek gereğini hissettim: "Başbakan Çillere konuyu anlattım. Ondan önce Turgut Özal'ın da cemaate yakınlığı vardı zaten Tansu Hanım'a, sizin tarafınızdan başlatılan bu okuların yurt, okul, cami gibi organizasyonların yardımlarıyla kurulan kurumlar olduğunu belirttim. Bu aşamada, olayın boyutlarının büyüdüğünü, devletin artık bu kurumları takibe alarak bir kimlik kazandırmadı gerektiğini; olayın bir tarikat ya da cemaat olayı olmadığını ifade ettim" Gerçekten de devletin bu cemaat etrafında gelişen okullara, yurtlara bir kimlik kazandırması gerekiyordu. Bu görüşümü okulların dünya şampiyonluğu kazanması nedeniyle düzenlenen törenlerde, ziyaretlerde Tansu Çiller'e, Hikmet Çetin'e, Turgut Özal'a, Süleyman Demirel'e anlattım. "Bu yapılan işe bir statü kazandırın," dedim. Bir yandan da Fethullah Gülen'e mevcut pozisyonda durumun hangi tehlikeleri içerdiğini anlattım. Gülen, anlatımlarımdan rahatsız oldu. Bunun üzerine, ona şunları söyledim: "Bu işler, ödül verilecek işler olduğu halde, biz niye devlere karşı suç işlemiş ve gizli işler yapan bir teşkilat konumunda kalalım. Siyasilerle görüşerek yapmaya çalıştığımız bu işi bizzat çıkıp kendinizin yapması daha yerinde olacaktır. Benim vasıtamla değil, bizzat gidip anlatmalısınız." Bunun üzerine Gülen, "Siyasilerle görüşürsek bizi siyasalaştırırlar, siyasete bulaştırırlar," dedi. Halbuki, ben de üzerimizden bu yükü atmakla devlete karşı sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağımızı, bizim devletten kaçmadığımızı anlatmak gerektiğini düşünüyordum. Sonuçta, Gülen'i Tansu Hanımla görüşmeye razı ettim. Buna rağmen Ankara'da yine vazgeçmek istedi. Ancak, uzun ısrarlarımdan sonra akşam üstü konuta gittik. Konutta iki saat süren uzun bir görüşme oldu. Tansu Hanım çok dikkatli, saygılı davranarak Hoca'yı dinledi ve mutlu oldu. Benim de maksadım bunları anlatmaktı. "Devlet bu işlere el atar da biz de illegal olmaktan kurtuluruz," diye düşündüm.

Ancak, anlatılan olaylar onları o kadar çok etkiliyor ki, onlar değil durumu bir statüye kavuşturmak, bu kadar büyük bir potansiyeli, bu kadar saf insanı kendilerine çekme hesabı yapıyorlardı. Konuyu Yekta Güngör Özden'e de, Karadayı Paşa'ya da götürdüm. Mutlu olduklarını ve tebrik ettiklerini söylediler. Bu gelinen noktada devlet olaya sahip çıksın diye anlattım her şeyi. Çıkışımız Doğruydu... "Okulyapmak cami yapmaktan daha iyidir, " dedi, fena mı yaptık?... Üç-beş ihtiyara ibadet yeri yapmaktansa sokakta okuyamayan gençlere okul yapmak daha iyiydi. Burada suç unsuru yok.. Gülen, bu okullardan mezun olan ve devlet kademelerinde görev alan insanları organize etmeye devam etti. Olayın mahsurlu kısmı zaten oradan sonra başlıyor. Oraya kadar herkes buna destek verdi, Demirel de, Cindoruk da, Özal da, Ecevit de destek verdi. Mahsurlu olan şu kısmı onsların görmesi gerekirdi: Bu okullar güzel ama, bu okullardan mezun olanlar Gülenle manevi ilişkilerini sürdürüyorlar. Dini ve siyasi içerikli bir yapı oluşturuyorlar. Ne yapacakları hakkında Gülen'den talimat alıyorlar. Yargı mensupları, askerler, hükümet ve devlet yetkilileri hayret ve takdirle dinlediler cemaati; ödüller verdiler, fotoğraflar çektirdiler. Fakat, kurumsallaştırıp statü belirleme yoluna gitmediler.

Bu arada, 90'lı yıllarda Sovyetlerin yıkılmasıyla bir boşluk daha doğdu. Gülen'in maharetinden değil de, yıllarca ihtiyaç olan bir konuya çare bulunamadığı için doğan boşluğun değerlendirilmesine millet fevkalade destek verdi. Cemaatçe kaliteli eğitim arayışına cevap verildi. Milletin istediği buydu.

Okullardan Sonra Hazırlık Kursları

Her ilçede okullar açıldı neredeyse bu sistemde. Yine buğrada bir boşluk daha fark edildi: Üniversiteye girecek çocuklar için hazırlık kursu. Bu da okullar kadar büyük bir ihtiyaç ve devletin halledemediği bir problemdi. Ve Fırat Eğitim Merkezi böylelikle kuruldu. Açılan kurslar da okullar kadar ilgi gördü. Kursların kısa adı olan FEM'in açılımı 'Fethullah Eğitim Merkezi' sanılır ama öyle değildir. Cemaatte esnaf bir arkadaş vardı; Mustafa Fırat. Onun üzerinden paravan bir şirket kuruldu. Maliye'den para kaçırmak için, Vakıf, binayı şirkete kiraya veriyordu. Böylece, yarın öbür gün devletin el koyma ihtimaline karşı, şirketin itiraz etme ve binayı 30 yıllığına kiraladığını söyleyerek kimsenin el koyamayacağını, işletme hakkının kendisinde olduğunu belirtme zemini oluşturuluyordu. Yani, yasal kılıf uyduruluyordu.

Sonra, giderek ülkenin her yerinde okullardan çok hazırlık kursları açılmaya başladı. Her yörede dikkat çekmemek için değişik isimler altında ve vergi kaçırmak için paravan şirket kuruluşlarıyla.. Okul kadar, kurslar da çok büyük para getiriyordu. Çünkü, millet fakir çocuklar okuyacak diye yaradım ediyor, bu okulların her şeyi bedavaya getiriliyordu. Oysa, kurs talebelerinden para almıyordu. En düşüğü de 5-10 milyar.. Toplanan paralar ise başka kılıflarla sürekli olarak Fethullah Gülen'in gösterdiği yerlerde kullanılıyordu.

Holdingleşiliyordu.. Kâğıt ticareti, boya ticareti, elektronik eşya ticareti, gazete ve dergileri yayınlayan şirketler; Zaman Gazetesi, Aksiyon, Sızıntı ve bunların baskı tesisleri.. Yani, Fethullah Gülen Cemaati'nin Türkiye'de ve dünyada hiçbir cemaatin olmadığı kadar, belki de Vatikan seviyesinde mal varlığı vardır. Bu sistem öyle bir kurulmuş ki, kimse ona dokunamaz. Yani görünmez bir sistem ve görünmez bir adam. Ama her şey Gülen'in talimatlarına göre yapılır. Ne kadar?.. Mesela, Zaman Gazetesi'nin manşetine kadar!.. Bunların hepsi Amerika'ya her gün fakslanır ve sayfalar onaylandıktan sonra baskıya girer. Orada tam yedi yıl noter belgeli yetkili olarak görev yaptım. Gördüm ki, ayrıntılara kadar her şey onun denetiminde.

Bir çok kimse, Gülen'in yanlışlıklarının kendinden olmadığını, hastalığından kaynaklandığına inanıyor ve Gülen de sürekli olarak bu şekilde aklanıyor. Halbuki, ben de diyorum ki, "Bir kapıya bekçi alınacak olsa dahi Gülen'e sokulup onayı beklenmeden alınamaz!" Bu derece sağlıklı bir insan.. Bir yandan derviş, mistik bir din adamı; adeta 'Mevlana'! Bir yandan bakıyorsunuz, Türkiye'ye mesaj gönderiyor Amerikalardan; "Üst düzey bir devlet yetkilisinden aldığım bilgiye göre, Türkiye yakında kan gölüne dönecek. İstihbarat kuruluşlarının bu durumu önlemesini istiyorum. Buradan haber veriyorum..." diyor. Ertesi gün Nazlı Ilıcak, "Fethullah Gülen iyi bir istihbaratçıdır, bu bilgiyi değerlendirin," diyor. Yine ertesi gün Emin Şirin, TBMM'ye bir soru önergesi veriyor ve diyor ki; "Gülen bu bilgiyi kimden almıştır?.. Kimdir bu üst düzey devlet görevlisi?.. Ve hasta halinde hastane köşelerinde anjiyo yaptırdığını söyleyen, bu görüntüleri Samanyolu TV'den yayınlatan adam nasıl oluyor da dünyanın her meselesi ona gidiyor ve oradan Türkiye'yi yönetecek fikirler üretiyor. Bu görevlinin kim olduğunu, bilgiyi kimden aldığımı açıklasın. Nurettin Veren'in açıklamalarına TBMM cevap versin." İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da "Araştırıldı, mühim bir şey yok," diyor. Bunların hepsi TBMM zabıtlarında vardır. Aksu, zaten Gülenle sürekli görüşüyordu.

Kaynakça
Kitap: Kuşatma, ABD'nin Truva Atı Fetullah Gülen Hareketi
Yazar: Nurettin Veren
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Nurettin Veren Bütün Gerçekleri Açıkladı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir