Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

BM'nin Mavi Marmara Baskını Raporundaki Ayrıntılar

Burada Atatürkçü Medya'da yer alan önemli Güncel Haberler hakkında başlıklar bulabilirsiniz.

BM'nin Mavi Marmara Baskını Raporundaki Ayrıntılar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 09 Eyl 2011, 23:14

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'İN MAVİ MARMARA BASKINI RAPORUNDAKİ AYRINTILAR

Resim

Yeni Zelanda eski başbakanı Sir Geoffrey Palmer başkanlığında Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulan komite tarafından hazırlanan Gazze’ye Yardım Filosu’na İsrail tarafından uluslararası sularda yapılan “askeri müdahalenin” incelendiği raporun geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesi tarafından sızdırılmasının ardından Türk medyasında çıkan haberler ne yazık ki bu haberin tercüme ve değerlendirmesinden başka birşey değil.

Bundan dolayı 105 sayfadan oluşan rapor hakkında sağlıklı ve özgün yorumlara rastlayamadık. Raporun tamamını dipnotları, ekleri, ilgili hukuki metinleri ve her iki tarafın çekincelerini okuyup derinlemesine analiz ettikten sonra aşağıdaki sonuçlara ulaşıyoruz.

Ancak bunlara girmeden önce heyetin oluşumu, çalışma şekli, yetki ve amaçlarına kısaca değinmekte fayda var. Yukarıda belirttiğim üzere “panelin” başkanlığını Yeni Zelanda eski başbakanı Sir Palmer, yardımcılığını ise Kolombiya eski devlet başkanı Alvaro Uribe yapmış. Tarafların temsilcileri ise Türkiye adına Süleyman Özdem Sanberk ve İsrail adına ise Joseph Ciechanover Itzhar. Bu temsilciler kendi ülkelerinde konu ile ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarını, legal, askeri ve diplomatik argümanlarını, görgü tanıkları, asker ve mağdurların ifadeleri gibi elde ettikleri bulgu ile iddiaları bir komisyon raporu halinde panele sunmuşlar.

Palmer Raporunda defalarca ifade edildiği üzere heyet kesinlikle bir yargı, ceza ve karar organı kimliği yetkisi taşımamakta ve bir yılı aşkın süredir devam etmekte olan sorunu ortadan kaldırmak, ileride bu tür olayların tekrarlanmaması amacını gütmekteydi. Bunun gerçekleştirilebilmesi için bir ortak görüş (consensus) sağlanması için çalışılmıştı ancak hepimizin gördüğü üzere bunu gerçekleştirmesi mümkün olamadı.

Bu süreç dahilinde Palmer ve Uribe’nin olayın içerisinde yer almış kişilerle direkt teması olmamış İsrail ve Türk taraflarının kendilerine verdiği bilgiler, ifadeler, raporlar vb. üzerinde çalışmış, kendilerince dengeli ve yapıcı bir rapor hazırlamaya gayret etmişler.

Raporun içeriğine gelecek olursak. Her iki tarafın heyete sunduğu bu belge ve bilgiler incelendiğinde olayların öncesi, sonrası ve gelişimi esnasında yaşananlar hakkında belli farklılıklar göze carpıyor. Konuyu fazla dağıtmadan ve detaya girmeden 12 sayfalık Türk ve 10 sayfalık İsrail raporları arasındaki temel ayrılıkları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

1. Türk tarafı olayların merkezindeki İnsani Hak ve Hürriyetleri Vakfını (IHH) uluslarası bir yardım örgütü olarak tanımlarken İsrail tarafı IHH’yı Hamas dahil olmak üzere Batı karşıtı köktendinci terör örgütlerine destek veren ve ‘Radikal İslami eğilimleri’ olan bir organizasyon olarak tanımlıyor. Bu nedenle IHH’nın İsrail’de faaliyet göstermesinin yasak olduğunun altı çiziliyor.

2. Türkiye, yolcuların tamamının güvenlik kontrolünden geçerek gemilere bindiğini ve silahsız olduklarını savunurken; İsrail Mavi Marmara gemisinde ‘silah ve çatışma amaçlı cisimlerin’ (balta, bıçak, göz yaşartıcı gaz, gece görüşlü dürbün, çelik yelek vs.) bulunduğunu iddia ediyor.

3. Ankara Türkiye’den gemiye binenlerin tamamının ‘barışsever aktivisitler’ olduğunu söylerken, Tel-Aviv bu yolculardan yaklaşık 40 kadarının ‘aşırı görüşlü’ IHH mensubu olduğunu ve bunların herhangi bir güvenlik kontrolünden geçmediğini savunuyor. Ayrıca sözü edilen bu IHH üyelerinin gemiye bindikleri andan itibaren kendilerini diğer aktivistlerden soyutladığı ve olası bir İsrail askeri müdahalesine karşı hazırlıklara başladığı belirtiliyor.

4. Türk tarafı gemilerde 10.000 tonun üzerinde insani yardım malzemesi olduğunu iddia ederken İsrail tarafı Defne Y., Sofia ve Gazze 1 gemileri dışında kalan gemilerde yardım malzemesine rastlamadıklarını söylüyor. Bu bağlamda Mavi Marmara’da sadece yolculara yetecek kadar yiyecek bulunduğu ayrıca belirtiliyor.

5. Türkiye, İsrail ile sefer öncesi gemilerin abluklayı delmeyi denemeyeceği ve gerekirse Mısır’ın Al-Arish veya İsrail’in Ashdod limanlarına yanaşacağı konusunda anlaştıklarını

söylerken; Tel-Aviv sürecin hiçbir aşamasında Ankara’ya yaptıkları çözüm önerilerine karşılık alamadıklarını savunmuş. Türk komisyon raporu bu tezini saldırı öncesi Mavi Marmara’nın rotasını ‘Mısır yönüne’ çevirdiği iddiası ile desteklemeye çalışırken İsrail raporu açık denizdeki bu minör rota değişikliğinin bir anlam ifade etmediğini ve gemi kaptanına yapılan geri dönmediği takdirde ‘her türlü gerekli adımı atacakları’ yönündeki uyarlarına cevap vermediği şeklinde olmuş.

6. Nitekim gemi İsrail sahillerine yaklaşık 70 deniz mili uzaklıkta iken iki sürat motoru ile ilk askeri müdahale yapılmış. Gemideki direniş nedeni ile başarısız olan bu eylem hakkında iki tarafın ayrıldığı nokta, bu müdahale esnasında ateşli silah kullanılıp kullanılmadığı. Denizden gemiye çıkamayan İsrail komandolarına bu sefer havadan helikopter desteği verilmiş. Yine burada ilk etapta yolculara ve müretebata karşı gerçek mermi kullanıldı mı sorusu iki tarafın farklı görüş beyan ettiği bir soru.

7. Gemiye helikopterden inen ilk askerlerine ‘bir grup yolcunun’ ‘organize bir şekilde’ ciddi bir direniş gösterdiği, komandolara sopa, demir çubuk, sapan ve bıçaklar ile saldırdığı hatta ‘ateş’ ettiğini iddia eden İsrail tarafı bu askerlerden üçünün yaralandığı ve gemide alıkonduğunu savunmuş. Türk tarafı ise İsrail askerlerinin gemiye yönelik denizden yaptıkları ilk hamleden itibaren ateşli silahlar kullandığını ve bu esnada iki yolcunun yaşamını yitirdiğini söylerken karşı taraf bunu reddetmiş, gemiden gelen ‘şiddetli direniş’ ve saldırılar sonrasında savunma amaçlı ‘ölümcül silahlar’ kullanılmaya başlandığını belirtmiş. Operasyon esnasında 9 askerinin yaralandığını belirten İsrail bu askerlerden ikisinin kurşun yarası aldığını, öte yandan hayatını kaybeden 9 aktivistten 4 tanesinin IHH üyesi veya gönüllüsü, dördünün ise ‘farklı Türk-İslam organizasyonlarına mensup aktivistler’ olduğunu rapor etmiş. Kısaca Türk tarafı operasyon esnasında ‘orantısız güç’ kullanıldığını savunurken İsrail bunu yukarıda saydığım gerekçeler nedeniyle reddetmiş.

8. Ankara yaşamını yitiren yolcuların aldıkları kurşun yaralarından yola çıkarak bunların en azından bir kısmının kasten ve savunmasız bir durumda iken öldürüldüğünü savunmuş, karşı taraf bu suçlamaları kabul etmemiş.

9. İki tarafın farklı görüşler beyan ettiği diğer konular ise operasyon sonrasında gerekli ilk yardım müdahalelerin yapılıp yapılmadığı, fiziksel , ruhsal ve sözlü tacizlerin olup olmadığı, ifadelerin yazılı izin olmaksızın kameraya alındığı, uluslarası hukuk normlarının çiğnendiği (savunma hakkı, İbranice belgelerin zorla imzalatılması gibi), aktivistlerin özel eşyalarının gasp edilmesi (para, altın vs.) şeklinde sıralayabileceğimiz Türk iddiaları. İsrail tarafı kişisel eşyaların gasbı dışındaki bu iddiaları reddetmiş ve 7 asker hakkında ‘hırsızlık’ iddiası ile hukuki süreç başlattıklarını panele bildirmiş.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım her iki ülkenin olayla ilgili farklı iddia ve görüşleri hakkında Palmer ve Uribe’nin mümkün olduğu kadar dengeli ve sonuç itibari ile Türk tarafını memnun edebilecek bir sonuca vardığı söylenebilir [‘üzüntü ifadesi’ (regret) ve tazminat]. Kısaca değinmek gerekirse:

1. Komite başta IHH olmak üzere Gazze organizasyonun arkasındaki kurumların ‘gerçek niyetlerinin’ yardım olmadığı konusunda ciddi şüpheler olduğunu ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) bünyesinde özel statüye sahip olan IHH’den faaliyetlerinde daha duyarlı davranacağı yolundaki beklentilerin boşa çıktığını dile getirmiş. Ayrıca, IHH’nin Hamas’a destek verdiği yolunda iddialar bulunduğunu ancak bu konuda herhangi bir yorum yapacak kadar delilleri olmadığını eklemiş.

2. Gazze filosunun amacının insani yardımdan ziyade ambargo ve ablukanın delinmesi olduğunun hem organizatörlerin söylemlerinden hemde aktivistlere imzalatılan dökümanlardan net bir şekilde anlaşıldığının altını çizen panel bu görüşünü çeşitli belgeler ile desteklemiş.

3. Palmer ile Uribe’nin IHH, diğer organizatörler ve Türkiye’ye yönelik başka bir eleştirisi ise olayın ulaşabileceği boyutların öngörülmesine rağmen aktivistlerin bu konuda uyarılmaması.

4. İsrail raporunda da belirtildiği üzere gemilerin tamamında yardım malzemesi bulunmadığı, örneğin Mavi Marmara’da ancak yolculuğa yetecek derecede gıda maddesi bulunduğu belirtilirken sadece 3 gemide yardım malzemesi tespit edilmesi ‘gerçeğinden’ yola çıkarak mevcut yardım malzemelerinin taşınması için bu kadar çok sayıda gemi ve gönüllüye ihtiyaç olmadığı belirtilmiş. Benzer şekilde gemilerdeki gazeteci sayısının çokluğu bu eylemin yardımdan ziyade Gazze ambargo ve ablukası hakkında kamuoyu oluşturmak olduğu şeklinde yorumlanmış.

5. Diğer ilginç ve heyetin yukarıdaki iddiasını destekleyen bir konu ise Gazze limanının Mavi Marmara boyutundaki gemileri kabul edecek altyapıya sahip olmadığı bilgisi. Bundan dolayı söz konusu yardım malzemelerinin Gazze’ye ulaşması ancak bunların deniz üzerinde daha küçük gemilere aktarılması şeklinde olabileceğinden bu ‘garip’ ve ‘yetersiz’ yolun seçilmesi, yolculuk esnasında dahi yardımların başka limanlara indirilmesi teklifinin red edilmesi, bunda ısrar edilmesi organzisyonun geneli hakkındaki kaygıların ve işin içerisinde Hamas parmağı olduğu şüphesini güçlendiren faktörler olarak sunulmuş.

6. Komite, İsrail ve Türkiye’nin Gazze organizasyonundan aylar öncesinden haberdar olduğu ve olası istenmeyen sonuçları engellemek amacıyla zaman zaman Yunanistan, Amerika Birleşik Devletleri, Mısır, İngiltere gibi ülkelerin de katkıları ile yoğun diplomasi trafiğine girdiklerini işaret ederek bu durumu her iki tarafın sorunun çözülmesi adına iyi niyetli olduklarının bir kanıtı olarak kabul ettiğini belirtmiş. Ancak çeşitli seviye ve platformlarda sürdürülen bu diplomatik girişimlerin sonucu hakkında taraflar heyete farklı görüşler bildirmiş.

7. Ankara, seferin Türk organizatörlerini ‘gerekirse’ rotalarını Mısır’ın Al-Arish limanına çevirmeleri konusunda ikna ettiğini savunurken, Tel-Aviv bunun gerçekleri yansıtmadığını Türkiye’nin kendilerine organizatörlerin rota değişkliğini kesin bir dille red ettiklerini ilettiğini iddia etmiş. Burada dikkat çeken ayrıntı Türk komisyonu tarafından heyete sunulan liman kayıtlarında gemilerin variş noktası olarak Gazze limanın olması. Yine benzer şekilde İsrail donanmasının gemiler ile yaptığı görüşmelerde eylemcilerin istikametlerinin Gazze olduğu ve İsrail donanmasının kendilerine müdahale etme hakkı olmadığı yolundaki tekrar ettikleri beyanları Türk tarafının Al-Arish iddiasını zayıflatıyor. Bunun dışında İsrail’in gemilere telsiz mesajı ile Ashdod limanına yanaşarak yardım malzemelerini indirme seçeneğini sunduğu fakat bunun kabul edilmediği raporda anlatılmış.

8. Komite daha sonra ayrı bir başlık altında detaylı değerlendireceğim üzere İsrail’in yardım filosuna uluslarası sularda askeri müdahalesini meşru kabul etmekle beraber müdahale tarz ve sürecini eleştirmiş.

9. Palmer ve Uribe iki tarafın müdahalenin kronolojik gelişimi üzerinde verdikleri bilgilerin örtüştüğünü temel farklılıkların İsrail askerlerinin operasyonun ilk aşamasında öldürücü silah kullanıp kullanmadığı ile gemiden gelen direnişin şekli ve dozajı hakkında olduğunu belirtmişler. Sonuç olarak ise abluka bölgesine bu kadar uzak bir mesafede son uyarı yapılmadan orantısız güç kullanıldığı (örneğin 308 el ateş edilmesi) ve gereğinden şiddetli bir müdahalede bulunulduğu kararına varmışlar.

Bu görüşlerini gemiye çıkmadan önce ‘caydırıcı bir güç gösterisi’ yapılarak direnişcilerin cesaretinin kırılabileceği fikri ile desteklemişler.

10. Direnişin boyutu belli olduktan sonra mevcut şartlar altında bir durum değerlendirmesi sonucunda olışturulacak yeni bir operasyon planı ile can kaybının en alt seviyeye indirilebileceği kanaatine vardıklarını, ölü ve yaralı sayısının kabul edilemez olduğunu ve İsrail’in öne sürdüğü mazeretlerin geçersizliğinin altını çizmişler.

11. Komite her iki taraftan gelen adli raporlar sonrasında öldürülenlerin en azından bir kısmının savunmasız iken kasten öldürüldüğü kanısına vardığını, olay sonrasında yolculara ‘kötü davranıldığı’, uluslararası kurallara ve İsrail yasalarına uyulmadığı, psikolojik baskı yapıldığı iddiaları karşısında İsrail’in verdiği bilgilerin yetersiz ve çelişkili olduğunu belirtilmiş.

Açık bir şekilde görüldüğü üzere Palmer Raporu buraya kadar büyük oranda Türk tezine daha yakın bir porte çiziyor. Herşeyden önemlisi her iki ülkenin yöneteceği bir fon bünyesinde İsrail’in tazminat ödemesi gerektiğini söylüyor. Peki, iktidar neden bu durumdan memnun olmadı? Çünkü, İsrail tarafının da savunduğu üzere ne IHH ile diğer organizatörlerin ne de iktidarın amacı Gazze’ye yardım götürmek değildi. Amaç ilk başından beri Hamas kontrolündeki Gazze’ye uygulanan abluka hakkında bir kamuoyu oluşturmak ve bu ablukayı delmek idi.

‘Türk’ basınında yer alan haberlerin aksine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un paneli oluşturma fikrine İsrail başında hiç sıcak bakmıyordu. Çünkü, Türk tarafının da heyete sunduğu raporda yer verdiği üzere BM İnsan Hakları Yüksey Komisyonu, BM İnsan Hakları Konseyi ve Uluslarası Kızıl Haç Komitesi’nin abluka konusunda İsrail aleyhinde söylem ve kararları vardı.

İşte, Türk tarafını şaşırtan ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ı öfkelendiren büyük ölçüde beklediklerinin aksine heyetin Gazze deniz ablukasını ‘meşru bir güvenlik önlemi’ olarak değerlendirmesi ve bundan dolayı gemilere yapılan müdahaleyi, biçimini ve şiddetini eleştirse bile legal sayması oldu. Yoksa yukarıda gördüğümüz üzere Türkiye’nin özür ve tazminat talebi Palmer Komitesi tarafından kabul görmüş ve dillendirilmiş. Dolayısı ile mevzunun Gazze ablukasını delmek ve Hamas’ı desteklemekten ibaret olduğu, tazminat, özür söylemlerinin ise sadece kamuoyu desteği almak için ortaya atılan bir söylem olduğu açıkca ortaya çıkmış oldu.

Bu gerçeğin netleşmesinin ardından malum medya unsurları devreye girdi. Raporun içeriği halka doğru anlatılmadı, savaş tamtamları çalınmaya başlandı ve son günlerde iğrenç seviyelere ulaşan anti-Semitizm kampanyası TV ve gazetelerden cerahat halinde fışkırmaya başladı.

Bu süreçteki sayısız dezenformasyon çalışmaları ve halkı yanlış bilgilendirme örneklerinden biri HaberTürk yazarı Amberin Zaman’ın 6 Eylül tarihli yazısı. Zaman, köşesinde aynen şu cümleleri kullanıyor “[…] rapor, İsrail’in özür dilemesi gerektiği şeklinde herhangi bir çağrı içermiyor.” Oysa örneğin raporun altıncı sayfasında genelinde kullanılan diplomatik dil ile örtüşen biçimde aynen şu ifade geçiyor:

“İsrail tarafı uygun bir açıklama ile yaşanan olaylar ve sonuçları nedeni ile üzüntülerini bildirmelidir.”

Ayrıca komisyon raporun 74’üncü sayfasında bunun yapılmasına önem verdiğinin altını çiziyor.

Benzer şekilde yine kamuoyumuzu yanıltıcı bir biçimde Netanyahu’nun özür dilemek istemediği yolunda yayınlar yapıldı. Oysa Netanyahu raporun açıklanmasının geciktirilmesini isteyerek ülkesindeki şahinleri ikna etmek için zaman kazanmak arzusunda idi. Zaten raporu New York Times vasıtası ile sızdıranlar Netanyahu’nun elini zayıflatmak isteyen bu şahinler oldu. Nitekim başta Başbakan olmak üzere Türkiye tarafından dillendirilen aşırı söylemlerin de bir sonucu olarak Netanyahu köşeye sıkışmış oldu ve tavrını sertleştirmek zorunda kaldı.

Nitekim, yakın zamanda Başbakan’ın Davutoğlu ile birlikte Suriye’yi ‘iç meselemiz’ haline getirmesi gibi bugün Hüseyin Çelik Gazze abluka ve ambargosunu ‘milli meselemiz’ ilan ediverdi. Bizler kendileri gibi ‘stratejik derinliğe’ sahip olmadığımız için anlamıyor olabiliriz ama bu açıklamayı yaparken kendisine sormak isterdim “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne uygulanan ambargoya karşı bugüne kadar ne yaptınız?” diye.

Belki de büyük Türk düşünürü ve değerli milletvekilimiz Hakan Şükür’ün dediği gibi “biz bilmeyiz, büyüklerimiz bilir” demeli ve bu işlere hiç kafa yormamalıyız.

Ancak ortada yaşamını yitiren, yaralanan, işkence gören insanlar, onların yakınları ve bir kez daha çubuğun ucundaki havuç ile bir yerlere yönlendirilen, canbaza baktırılan, aldatılan ve sonu belli olmayan maceralara doğru hızla sürüklenen Türk milleti varken susmaya gönül razı olmuyor işte.

Allah sonumuzu hayır etsin…

K. Murat YILDIZ
twitter: @kmyildiz
Odatv.com
09.09.2011 11:36


http://www.odatv.com/n.php?n=odatv-o-ra ... 0909111200
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Güncel Haberler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir