Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Gök Türkler Devrinde Şehircilik

Burada Göktürk İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Gök Türkler Devrinde Şehircilik

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:47

GÖK TÜRKLER DEVRİNDE ŞEHİRCİLİK

Araştırmaların bugünkü durumuna göre, Türklerin şehir kurmaları ile ilgili bilgiler VIII. yüzyıldan daha geriye gitmiyor. Anılan yüzyıldan önce Türkler'in Orta Asya'nın herhangi bir yöresinde şehir kurmuş olmaları tabii mümkündür. Ancak bu hususta kuvvetli delillere sahip değiliz.

A — Doğu Gök Türkleri'nde Şehircilik:

551 yılında kurulan Gök Türk (<Kök Türük) devletinin kısa bir zaman içinde Çin şeddinden Hazar Denizi'ne kadar uzanan büyük bir imparatorluk haline geldiği malumdur. Bu imparatorluk, hududları, teşkilatı, ulaştığı medeniyet seviyesi, Türk soyunun yayılması, haleflerine bıraktığı köklü gelenekler, kısaca her bakımdan o zamana kadar Orta Asya'da kurulmuş devletlerin, şüphesiz, en büyüğü ve en ehemmiyetlisi idi. Fakat bu büyük imparatorluk 582 yılında birbirine hasım iki devlete ayrıldı. Anlaşıldığına veya sanıldığına göre, her iki kağanlığı birbirinden ayıran hudut, Büyük Altaylar'dan başlayıp Hami'nin doğu veya kuzeyindeki dağlardan geçmekte idi. Bu durumda VI. yüzyıl ile VII. yüzyılın birinci yarısında Doğu Türk imparatorluğu ülkesinde Türkler tarafından iskan edilmiş herhangi bir şehrin varlığından söz etmek pek mümkün değil gibi görünüyor; fakat herhalde kesin birşey de söylenemez.

Doğu Gök Türk kağanları Orhun ırmağının kaynağına yakın yerdeki Ötüken yöresinde yaşıyorlardı. Burası anlaşıldığına göre, ormanlık, sulak, çayırlık, bir kelime ile hoş bir yöre idi. Bilge Kağan'ın Ötüken'i devlet idare etmek (ve hatta belki de tabii güzellikleri) bakımından en uygun yer saydığını biliyoruz. Adı geçen kağan "budununa" yani milletine öğütlerde bulunurken, "Ötüken ormanında oturursan ve kervan (arkış) gönderirsen hiç sıkın-tın olmaz ve hakimiyeti (yahut devleti) ebediyyen elinde tutacaksın" diyor. Yine diğer bir yerde Bilge Kağan: "Türk kağan'ı Ötüken ormanında oturur ise ülkede sıkıntı (bun) olmaz diyerek Ötüken'in Türk devleti ve "Türk budunu" için taşıdığı ehemmiyeti belirtiyor. Diğer bir yerde de Bilge Kağan: "bunca yerlere ordu şevkettim, Ötüken ormanından daha güzel bir yöre, ülkeyi idare edecek daha iyi bir yer görmedim" diyor ve Ötüken'i "ıduk" yani kutsal bir yer olarak vasıflandırıyor. Orta Asya'nın en eski imparatorluğunu kurmuş olan Hunlar'ın devlet merkezlerinin de bu yörede olduğunu bildiğimiz gibi, Gök Türk kağanlarının yerini almış olan Uygur kağanları ile bazı Moğol "kaanları"da Orhun yöresinde yani aynı yerde oturmuşlar ve hatta orada şehirler kurmuşlardır. Bu vakıalar Bilge Kağan'ın Ötüken ile ilgili sözlerinde ne kadar haklı olduğunu açıkça meydana koyuyor. Çok doğuda oturan Moğollar'ın devlet merkezi olarak batıdaki Orhun bölgesini seçmeleri dikkate değer olup bunda, hemen her şeyde olduğu üzere Türk geleneklerinin tesiri belki söz konusu olmakla beraber, bu husus daha ziyade o yörenin stratejik ve ticaret bakımlarından taşıdığı ehemmiyet ve tabii güzelliği ile ilgilidir.

Çin, genişliği, zenginliği, kuvveti, yüksek ve parlak medeniyeti ile komşularının gıptasını çekiyor, hatta gözlerini kamaştırıyordu. Bu münasebetle bazı Gök Türk kağanlarının Çin'e ve Çinliler'e karşı derin bir hayranlık duydukları görülür. Bu kağanlar bu duygularının tesiri ile ve şüphesiz ülkelerini zengin, istikrarlı ve kuvvetli bir duruma getirmek için, Çin'in birçok veya her şeyi ile taklit edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bunlardan biri, bütün imparatorluğun tek hükümdarı T'a-po Kağan (572 - 580) yüz-bin atlıya sahib olduğu halde, öyle bir Çin hayranı idi ki, Çin'de doğmadığına esef ettiğini gizlemiyordu. T'a-po tutsak Çinli bir rahibin telkini ile Çin'in kuvvet ve zenginliğinin Buda dininin ilkelerine riayet edilmesinden ileri geldiğine inanarak bu dine girmiş, hatta bir de mabet inşa ettirip, Çin imparatorundan Buda dinine ait bazı kitaplar istemişti. Onun bu dinin emirlerini tamamen yerine getirdiği bildiriliyor. Yine bu kağanlardan bir diğeri, Şa polyo (Cha-po-lio = Scha-po-lüe, 581-587), Çin imparatoruna gönderdiği bir mektupta Çin adetlerini almak istediğini, fakat kendi milletinin gelenek ve görenekleri çok köklü olduğu için henüz buna cesaret edemediğini bildiriyorduu. Çin kaynaklarından elde edilen bilgilerden oniki hayvanlı takvimin ilk defa onun zamanında kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu takvimi Türkler'in Çinliler'den aldıkları ile ilgili görüş, şimdi çok daha fazla bir kuvvet kazanmıştır. K'i-min Kağan da (ölümü: 608) Şa-po-lyo'nun görüşünü paylaşıyor ve işe onun gibi kıyafet ve saç şeklinin değiştirilmesi ile başlamak istiyordu. K'i-min, milletinin kıyafetini kaldırıp yerine Çinliler'inkini almak ve hatta "asil Çin milletinin her şeyini taklit etmek istediğini" metbuu Çin imparatoruna ifade etmişti. Ancak imparator, K'i-min Kağan'ın bu fikrine katılmıyordu. Kağan' ın ısrarlı istekleri karşısında ona: "kıyafet değiştirmek neye yarar! Öyle hareket ediniz ki milletiniz iyi ve şefkatli olsun, merhametli, uysal ve beğenilen davranışlarda bulunsun" cevabını yazmak zorunda kalmıştı. Bununla beraber imparator K'i-min Kağan'ı takdir ediyor, hatta onun bazı düşüncelerini de paylaşıyordu. Filhakika K'i-min Kağan çadır hayatını bırakıp şehir kurarak milletini evlerde oturtmak istiyordu. Onun bu arzusunda samimi olduğunu anlayan Çin imparatoru, K'i-min Kağan için sınır eyaletlerinden birinde (Wan-şou-şu) bir şehir kurulmasını emretmişti. Fakat K'i-min bu esnada öldü (608). işte, bugünkü bilgilerimize göre (ve eğer yanılmıyorsam) çadır hayatını bırakıp şehirde oturmak isteyen ilk Türk hükümdarı K'i-min Kağan'dır.

K'i-min Kağan'ın oğlu ve haleflerinden Hie-li Kağan ise babasının aksine atalarının gururlu ruhunu taşıyan bir hükümdardı. O, bir taraftan Çinliler'in entrikaları ve diğer taraftan birbirini takip eden kıdık, açlık ve başka sebepler yüzünden tutsak alınıp Çin'e götürülünce, imparator ona saray hizmetçileri nazırının konağını tahsis etmişti. Fakat esasen tutsaklık yüzünden pek mahzun olan Hie-li Kağan'a bu konak bir zindan gibi geldi; belki şehir hayatını da sevmediğinden konağın bahçesine kurdurduğu bir otağda yaşadı. Buna rağmen şeref ve haysiyet sahibi, gerçek bir "kağan" olduğundan ne bu otağ hayatı, ne de imparatorun teskin, teselli ve memnun edici gibi görünen teklifleri, duyduğu derin üzüntüyü hafifletebildi; gittikçe artan teessürü dört yıl sonra ölümüne sebep oldu17. Fakat bu, şerefli bir ölümdü.

Gök Türk kağanlarının taşıdıkları bu gayeleri uygulamaya koyamamalarının asıl sebebi bize göre, milletlerinden ve bilhassa onların halk kitlesinden (kara kamağ budun) gelecek tepkilerden korkmalarıdır. "Türk budunu" atalarından gelen bütün geleneklere bağlı olup, yabancılara ait bu gibi şeylerin alınmasından hoşlanmıyordu. Nitekim uğranılan başarısızlıkların ve çıkan karışıklıkların ataların koydukları törelere riayet edilmemesinden ileri geldiğini görüp söyleyen Türk prensleri de vardı.

Yukarıda adları geçen Türk kağanlarından takriben yüzkırk yıl sonra "budununu" çok seven yüksek duygu ve düşünceler ile dolu, büyük hatib Bilge Kağan'ın da Buda dinini kabul etmek ve şehir kurup orada oturmak düşüncesinde olduğunu biliyoruz. Fakat onun, selefleri gibi, kıyafet, saç şekli ve diğer geleneklerin değiştirilmesini düşündüğünü gösteren herhangi bir delil veya işarete sahip değiliz. Bilindiği gibi, Çin'de doğmuş, Çin terbiyesi almış ve çince bilen Vezir Tonyukuk: "biz Çinliler'in yüzde biri kadarız. Bir şehir kurup oturursak orada düşman bizi yok eder. Halbuki eski hayatımızı sürdürürsek zayıf olduğumuz zamanlarda çekilir, güçlü olduğumuz zamanlarda da ilerleriz. Buda dinine gelince, bu din insana alçak gönüllülük, yumuşaklık telkin etmekle savaşçıların (Türkler'in) mizaç ve karakterine uymaz" sözleri ile damadının yani Bilge Kağan'ın arzularını uygulamasına mani olmuş-tur. Vakıalar, Vezir Tonyukuk'un mütalaasını teyid eder görünmüyor. Zira nice Türk topluluklarının, sürekli bir şekilde göçebe hayat geçirmelerine rağmen, siyasi ve kavmi varlıklarını koruyamadıklarını biliyoruz.

Bizzat Gök Türkler yerleşik veya tam yerleşik hayata geçmedikleri halde Bilge Kağan'ın 734 yılındaki ölümünden 10 yıl sonra siyasi varlıklarını ve az sonra da kavmi varlıklarını kaybettiler. Öyle ki bu büyük kavim doğrudan doğruya halef bırakmadan yok olup gitti. Buna karşılık şehir hayatına geçen ve ilk önce Mani ve sonra da Buda dinine giren Uygurlar siyasi varlıklarım XIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürdükleri gibi, sonra bilhassa Çağatay ve Özbek uluslarının oluşmalarında pek mühim roller oynadılar. Hatta yine az sayıda olmamak üzere Iran ve Anadolu'ya da geldiler. Uygur beylerinden Eretne (ölümü: 1352) Orta Anadolu'da bir devlet kurdu. Bu büyük Uygur Türk'ü şimdi Kayseri'deki türbesinde (Köşk Medrese) yatmaktadır. Gök Türkler yazıları olan bir "budun" idiler. Hanedan mensupları arasında Yolluğ Tigin gibi yazı yazmasını, resim ve süslemeler yapmasını, türbe inşa etmesini bilen şehzadeler vardı. Yine Gök Türkler'in çiftçilik yaptıklarım ve ticarete de ehemmiyet verdiklerini biliyoruz. Bütün bunlar ile onlar tam yerleşik hayata çok yaklaşmış idiler. Tonyukuk engel olmasa idi, Buda dinine girmek belki pek kolay olmazdı amma şehir kurulmasında ve şehir hayatına geçilmesinde önemli güçlükler ile karşılaşılmazdı. Herhalde Ötüken'de bazı yapılar vardı. Ötüken'in adının XI. yüzyılda çok uzakta yaşayan Türk alimi Kaşgarlı Mahmud'a ulaşması pek dikkate değer olup bu, ününün devam etmesi, abideleri ve diğer binalarının -dikkat ve alaka çekici yıkıntılar halinde de olsa- varlıklarını sürdürmekte olmaları ile izah edilebilir. Ötüken şüphesiz bir çok tahribata uğramıştı.

Buna rağmen adı XI. yüzyılda çok uzaklarda duyula-biliyordu. Halbuki, aşağıda göreceğimiz, Uygur kağanlarının ünlü şehirleri, Ordu Balık'ın adını Kaşgarlı Mahmud'un eserinde göremiyoruz. Gök Türkler, umumiyetle çadırlarda yaşayan fakat yazısı olan, takvim kullanan bir budun! Bu, pek dikkate değer. Acaba daha önce yaşamış böyle bir kavim var mı? Ben pek bilmiyorum.

Bilge Kağan XX. yüzyılın düşüncelerine sahip bir hükümdar gibi konuşuyor ve:

"Türk budun üçün tün (gece) udumadım (uyumadım), küntüz olurmadım (oturmadım). İnim (küçük kardeşim) Köl Tigin birle iki şad birle ölü yitü kazgandım" diyor.

Bilge Tonyukuk da kendi kitabesinde:

"Türk Bilge Kağan Türük sir budunuğ, Oğuz budunuğ igidü olurur (besleyip oturuyor) sözleri ile kağanın vazifesini güzelce yapmakta olduğunu bildiriyor. Halbuki İslam müellifleri "reaya (yani halk) Tanrının hükümdarlara vediası (emaneti) dır'" demişlerdir.

Orhun kitabelerinde devletin kuruluşu anlatılırken:

"şehirdekiler dağa çıkmışlar, dağdakiler inmişler" denilmektedir.

Burada gerçekten bir şehir kasdediliyorsa, bu şehir nerede idi? Bu hususta kesin bir şey söylemek belki mümkün görülmemekle beraber, bu "balık"ın Çin'in sınır şehirlerinden biri olması muhtemeldir. Yine kitabelerde Bilge Kağan devrinde (716-734) Toğu Balık adı geçiyor. Anlaşıldığına göre, bu şehir, yani Toğu Balık, Tula kıyısında, Tokuz (> Dokuz) Oğuzlar'ın yurdunda veya ona yakın bir yerde bulunuyordu. Kitabelerde Oğuz savaşları (716-718 yılları) anlatılırken ilk önce Toğu Balık'da savaşıldığı sonra atlar yüzdürülerek Tula ırmağının geçildiği söyleniyor. Dokuz Oğuzlar'a ait olması da muhtemel bulunan Toğu Balık hakkında başka hiç bir bilgiye sahib değiliz. Cengiz Han'ın oğlu Ögedey Kaan devrinde Kara Kurum'a iki fersah mesafede (1 fersah 5,5-6 km.) Tuzgu Baliğ vardı. Bu ad, adı geçen Kaaan'ın orada bir tepenin ucunda yaptırdığı bir köşke şehirden (Kara Kurum) hediye şeklinde yiyecek ve içecek (tuzgu) getirildiği için verilmiş görünüyor. Yine Oğuz savaşları esnasında "Amga kurgan" adı geçiyor. Bir de Karluklar'ın ülkesinde bir kurgan vardı. Bilge Kağan'ın kitabesinde Beş Balık üzerine yapılan bir seferden söz ediliyor. Çin kaynaklarında Pei-ting denilen bu şehrin Türkçe ad taşıması, orada Türk unsurunun yaşamaya başlamış olmasından ileri gelebilir. Esasen Beş Balık bölgesinde VIII. yüzyılda Bilge Kağan'ın "oğuşum budun" yani akrabam olan kavim dediği Basmıllar'ın oturduklarını biliyoruz. Şunu da ilave etmeliyim ki "balık" sözü, şüphesiz, Türkler'in şehirle hiç olmaz ise o zamanlarda yakın ilişkileri olduğunu gösteren mühim bir delildir.

Kaynakça
Kitap: ESKİ TÜRKLERDE ŞEHİRCİLİK
Yazar: FARUK SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: GÖK TÜRKLER DEVRİNDE ŞEHİRCİLİK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:50

B — Batı Gök Türkleri'nde Şehircilik:

Batı Gök Türkleri'nde kağanların ilk zamanlarda çok defa ili vadisi ile Isığ Göl (<Isig Köl) kıyılarında oturdukları anlaşılıyor. Bu devirde Çin kaynaklarının küçük kağan ünvanını verdikleri bir prens (her halde yabgu ünvanını taşıyordu), Taş Kend'in kuzeyinde oturarak ülkenin batı bölgelerini idare ediyor, yine Çinliler'in küçük kağan ünvanı ile andıkları diğer bir prens de, (ünvanı: belki şad) Kuça'nın kuzeyinde oturarak ülkenin doğu kesimini yönetiyordu. Daha doğrusu bunlar imparatorluğa bağlı doğuda, güney ve güneydoğuda bulunan yerli şehir devletlerinin hareketlerini gözlüyorlardı. Mamafih bütün bu yerli şehir devletlerinde kağanların "tudun" ünvanlı yüksek memurları da bulunuyordu. Tudunlar bir taraftan kır allan kontrol altında tutarlarken diğer taraftan da kağanlığa ait vergilerin toplanmasına nezaret ediyorlardı. Sonra kağanların idare merkezlerinin Isığ Göl'ün batısındaki Çu ırmağı kıyılarına nakledildiği görülüyor. 630 yılında Çinli Rahib Hüen-Çang, T'ong Şe-Hu (= Yabgu) Kağan'la bu ırmağın ağzına yakın yerde Su-yeh, yani Suyab şehri civarında karşılaşmıştı. Bu tarihlerden itibaren Moğol devrine kadar bütün devletlerin hükümet merkezlerini bu aşağı Çu teşkil etmiştir.

Batı Gök Türk kağanları, müteaddit şehirlere sahib olmaları bakımından, şüphesiz, talihli idiler. Gerçekten VII. yüzyılın birinci yarısında Batı Gök Türk kağanlarının ülkesinde birçok şehir görülmektedir. Ayrıca doğuda, güney ve batıda birçok yerli şehir devletleri vardı. Bu şehir devletlerinin Batı Gök Türk kağanlığına bağlılıkları, kağanların kuvvetli ve zayıf şahsiyetler olmalarına göre değişiyordu. VII. yüzyılın birinci yansında Batı Gök Türk ülkesindeki şehirler hakkında bir fikir edinmek için 630 yılında buradan geçen Çinli Rahib Hüen-Çang'ın verdiği bilgilerden bahsetmek yerinde olacaktır.

Hüen-Çang 629 yılında Çin'in Kansu eyaletinden Hindistan'ı ziyaret etmek üzere Doğu Türkistan'a geldiğinde burada bir takım şehirler görmüştü: I-Gu (Komul= Hami), Kao-Ç'ang (Koçu = Kara Hoca), A-Ki-Ni (Yenk'i = Karaşar) Kiu-Çi (Kuça) ve Poh-Loh-Kia (Ak Su). Bölgenin en güçlü kiralı Kao-Ç'ang yani Ko-çu'da oturuyordu. I- Gu şehri de Koçu kıratlığına tabi idi. Hüen Çang, I- Gu'ya gelinceye kadar geçtiği çöl kesiminde beş kule görmüştü ki, bunlar yolun güvenliğini sağlayan askeri karakollardı. Koçu kiralı Batı Gök Türk kağanı T'ong Şe-Hu Kağan'ın tabilerinden biri olduğu gibi, aynı zamanda kağan'ın dünürü bulunuyordu. Hüen-Çang Koçu kıralının ricası üzerine, hiç de istemediği halde, Kağan'ın yaptırdığı bir budist mabedini (sutupa) ziyaret etti. Rahib A-Ki-Ni (Yen-K'i = Karaşar) kırallığı topraklarındaki çok yüksek ve pek uzun In-şan (dağı)'ın geçerken bu dağın zengin gümüş madenleri ihtiva ettiğini gördü. Bu madenler kağanlara ait olup, kağanlar çıkarılan gümüşten akça kestiriyorlardı; seyyah dağın batısında bir yerde çok tüccar cesedi ile karşılaştı. Meslektaşlarından geceleyin gizlice ayrılan bu haris tacirler haydutlar tarafından öldürülmüş ve malları yağmalanmıştı. A-Ki-Ni şehri bir ırmak üzerinde kurulmuştu. Şehrin hakimi rahibi saygı ile karşılamış ve onu sarayına davet etmişti. Buradan yoluna devam eden Hüen-Çang, epeyce bir mesafe katettikten sonra Kiu-Çi (Kuça) şehrine geldi. Bu şehrin kiralından da saygı ve yakınlık gördü. Ku-ça da mamur bir şehir idi. Kuçalılar'ın ney ve gitar çalmakta bütün komşularından daha mahir olduklarını söyleyen Hüen-Çang, onların aynı zamanda ahlak ve karekterce de iyi insanlar idikleri-ni yazıyor ve bu yörede pek güzel "Şen" atları yetiştirildiğini de ifade ediyor. Hülasa olarak, Çinli rahibin verdiği bilgilerden Doğu Türkistan'da gelişmiş bir şehir hayatının geçirildiği anlaşılıyor. Bu şehirlerde yaşayan toplulukların yazıları vardı; hepsi veya büyük ekseriyeti samimi Budist idiler. Onun için Hüen-Çang bu bölgeden geçerken pek çok manastır görmüştü. Ancak Çinli rahib şehirlerdeki halkın Türk olduklarını veya aralarında Türkler'in de yaşadıklarını söylemediği gibi, bu meselede başka delillere de sahib değiliz.

Hüen-Çang, sonra meşakkat ile dolu bir yolculuk geçirip Isığ Göl'ün batısında, Çu ırmağının ağzına yakın bir yerde bulunan (Su-yeh = Suyab) şehrine geldi (630 yılı başları). Rahibin şehrin çevresini üç, üçbuçuk kilometre olarak tahmin ettiği bildiriliyor. Bu, Suyab'ın küçük bir şehir olmadığını gösterir. Rahib başka ülkelerden gelen tacirlerin burada toplandıklarını da kaydediyor. Bundan Suyab'ın hareketli bir ticaret şehri olduğu ve orada geniş çapta alış veriş yapıldığı anlaşılıyor. Yine ona göre Suyab'ın pek verimli olan toprağında bilhassa darı ve üzüm yetiştiriliyordu. Suyab halkının yünlü kumaşlardan yapılmış elbiseler giydiğini de kaydeden Hüen-Çang, Suyab'a gelirken şehrin yakınında T'ong Şe-Hu Kağan ile karşılaşmıştı. Kağan o zaman kudretinin doruğunda bulunuyor, hakimiyeti Ceyhun'un güneyindeki topraklara kadar uzanıyor, oğlu "yabgu" ünvanı ile merkezi Kunduz olan Toharistan'ı idare ediyordu. T'ong Şe-Hu Kağan Çinli rahibi güler yüzle karşıladı.

Kağan bu esnada ava çıkmaya hazırlanıyordu; üzerinde yeşil satenden bir kaftan vardı:

saçlarının hepsi görünüyordu. On ayak uzunluğunda bir ipekli parçası alnını birkaç defa sardıktan sonra arkaya sarkıyordu. Maiyyetini teşkil eden ikiyüz kişinin saçları ise örgülü olup bunlar gümüş işlemeli elbiseler giymişlerdi. Rahib Kağan'a refakat eden askeri birliklerin atlara ve develere (?) bindiklerini görmüştü. Bunların ellerinde mızraklar, bayraklar ve yaylar bulunuyordu. Onlar ince kumaştan elbiseler ve kürkler giymişlerdi.

Hüen-Çang sözlerine devam ederek diyor ki:

"bu askerlerin dizisi o kadar uzun idi ki, dizinin sonunu görmek mümkün olmuyordu. Sonra avdan dönen Kağan şehrin yakınındaki karargahında (ordu) muhteşem bir toy verdi. Kağan'ın çadırı altın çiçekler ile bezenmiş büyük ve geniş bir otağ olup göz kamaştırıyordu. Takuvan denilen ve altın işlemeli elbiseler giyen saray memurları kumaş geçirilmiş hasırlar üzerinde iki dizi halinde oturmuşlardı. Kağan'ın muhafızları da saray memurlarının arkasında ayakta duruyorlardı. "Bunlar her ne kadar barbar insanlar iseler de kağan ve maiyyeti saygı ve hayranlık uyandırmakta idiler.

Türkler ateşe taptıklarından odundan yapılmış sandalya kullanmazlar; çünkü ateşin odunda bulunduğuna inanırlar. Bu sebeple kumaş geçirilmiş iki kat hasır veya deriden yapılmış yaygılar sererler". Kağan üstadı (yani rahibi) demirden yapılmış, üzerine hasır ve yastıklar konmuş bir koltuğa oturttu. Kağan ise tahtında oturuyordu. Bu toya Koçu ve Çin elçileri de çağırılıp Kağan'a takdim edildiler; getirdikleri armağanlar Kağan'a gösterildi. Kağan armağanların her birini ayrı ayrı yakından gördükden sonra memnuniyetini belirtti. Bundan sonra elçilere şarap sunulmasını emretti. Bu sırada çalgı takımı da musiki parçaları çalıyordu. Kağan, devlet erkanı ve elçiler birlikte içiyorlardı. Kadehler boşalınca dol-duruluyordu. Üstada da üzüm şarabı ikram ediliyordu. Çalgı takımı ise gürültülü havalan ile otağın her tarafını dolduruyordu. "Bu musiki her ne kadar Barbar musikisi ise de, kulağa hoş geliyor, kalbe genişlik ve neş'e veriyordu." Az sonra başka yemekler getirildi. Haşlanmış veya kızartılmış etler konukların önüne yığılıyordu. Üstada ise hususi surette hazırlanmış yemekler sunulmuştu. Bunlar pirinç pastası, kaymak, süt, kurabiyeler, bal gömeci, türlü üzümler ve başka yiyecekler idiler. Yemek bittikten sonra Kağan yeniden şarabı devrettirdi. Kağan "yükündükten" sonra üstat'dan Buda dininin ilkeleri hakkında bilgi vermesini rica etti. O da verdi. Kağan üstadın "on fazilet" ile diğer hususlarda verdiği bilgilerden pek memnun kaldı."

Hüen-Çang'ın Hindistan seyahatına dair talebeleri tarafından yazılan hatıratından nakledilen bu bilgiler kültür tarihimiz bakımlarından son derecede mühimdir. Bir defa Çinli rahibi misafir ederek ağırlayan T'ong Şe-Hu Kağan'ın karargahının (ordu=orda) muhtemel olarak Suyab'ın pek yakınında veya yanında olduğunu öğreniyoruz. Batı Gök Türkleri'nden sonra onların ülkeleri üzerinde kurulan Türk devletlerinin hükümet merkezlerinin aynı yerde bulunduğu aşağıda görülecektir. Hüen-Çang'ın anlattıkları, eski Türk kağanlarının karargahlarını daha yakından tanımamıza yardım ediyor. Diğer kaynaklarda da teyid edildiği gibi, bu karargahlar yerleşik hayat geçiren büyük kral ve imparatorların saray-lan gibi gösterişli, yani ihtişam verici, teşkilatlı, içinde çok sayıda memur ve müstahdem kadrosu, muhafız birlikleri ile türlü değerli eşya ve yiyecekleri bulunan saraylardır. Umumi vasıfları ile aradaki fark, birinin taşınabilir olmasıdır.

Kağan'ın elçilere şarap sundurması, elçilerin getirdikleri haber ve hediyeler karşısında duyduğu memnuniyetin bir ifadesidir. Bu gelenek uzun asırlar arasında devam edip gelmiştir. Türk hükümdarlarının daha sonraları da davranışlarından hoşnut kaldıkları hanedan mensubları ile beylerine içki sundurmakta ve hatta bazan bizzat sunmakta olduklarını biliyoruz.

Şölen esnasında bir çalgı takımının musiki parçaları çalmasına da belki, Türk geleneklerinden biri gözü ile bakılabilir. 1432 yılında Milano elçisi Edirne'de II. Murad'ın sarayında kendisi için verilen bir ziyafette yemek yerken az ileride ozanlar, gür sesleri ile kopuzları eşliğinde Türkler'in atalarının kahramanlıklarına dair destanlar okuyorlardı. Türkler'in eti bilhassa haşlanmış olarak yemekten hoşlandıkları ve eti en fazla bu tarzda yedikleri de bilinmektedir.

T'ong-Şe-Hu Kağan, Hüen-Çang'ı Hindistan'a gitmekten vazgeçirmeye çalıştı; ona bu ülkenin sıcağına dayanamıyacağını söyledi; Hindliler'in kara derili olup çıplak dolaştıklarını, edebe riayet etmediklerini söyledikten sonra:

"onlar asla ziyaretinize layık insanlar değillerdir" dedi. Fakat üstat kararından dönmedi. Bunun üzerine Kağan rahibin yanma bir çok dil bilen bir kılavuz katıp satenden bir kaftan ve elli parça ipekli kumaş hediye ettikten sonra, maiyyeti ile beş kilometre yol giderek onu uğurladı. Eski Türk hükümdarlarının hangi dinden olursa olsun din adamlarına karşı samimi bir saygı gösterdikleri bilinmektedir. Bu da bilhassa kendi dinleri ile ilgili bazı inançlardan ileri geliyor. Yol giderek konuğu uğurlamanın da son zamanlara kadar devam edip gelen eski bir gelenek olduğu malumdur.

Hüen-Çang Suyab'dan ayrılıp batı yönünde giderken çoğunun adlarını vermediği bir çok şehir gördü. Bu şehirler reisler tarafından idare ediliyor ve Kağan'a bağlı bulunuyorlardı. Bu şehirlerin halkı Su-li yani Soğd (= Suğdak) idiler. Bunların otuz iki harfli bir alfabeleri, dillerine dair lügat kitabları ve edebiyatları olduğunu söyliyen Hüen-Çang, Soğdlar'ın çiftçilik ve ticaret ile geçindiklerini de belirtir.

Yine batıya doğru 200 km. giden Hüen-Çang, Ping-Yu (Bin Pınar = Bin Göl) adlı yere geldi. Rahip burada bir çok pınarlar, gölcükler, yüksek ve yaprakları enli ağaçlardan oluşan ormanlar gördü.

O bu münasebetle diyor ki:

"baharın, türlü çiçekler bu yöreyi süslü bir halı haline getirir." Bin Göl (Pınar) Batı Gök Türk kağanlarının yaylaklarından biri idi. Rahib Bin Göl'de pek çok geyik olduğunu bunlardan bir çoğunun boynunda çanlar ve halkaların görüldüğünü ve bunların avlanmalarının Kağan tarafından şiddetle yasaklandığım bildiriyor. Bu husus, Kaşgarlı'nın bahsettiği bir gelenekle ilgilidir. Bu müellife göre, bir hayvan, sahibi tarafından yünü kırkılmayarak, sütü sağılmayarak, yük vurulma-yarak korunur. Bu, adak olarak yapılır. Böyle hayvana "ıduk" denilir. Iduk, mübarek demektir. Anlaşıldığına göre Bin Göl'deki boyunlarına çan takılmış geyikler de ıduk idiler. Bin Göl'ün şimdiki Evliya Ata'nın yetmiş beş kilometre doğusunda bulunduğu tahmin edilmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: GÖK TÜRKLER DEVRİNDE ŞEHİRCİLİK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 22:50

Yetmiş, yetmişbeş kilometre (140-150'li) batıya gittikden sonra Talosse (yani meşhur Talaş, Taraz = Evliya Ata civarında idi) şehrine gelen Hüen-Çang, Talas'ın çevresinin sekiz - dokuz kilometre olduğunu ve komşu ülkelerin tacirlerinin burada toplandıkları ve şehrin mahsullerinin Suyab'ınki gibi olduğunu bildiriyor. Rahib Talas'ın beş kilometre güneyinde gayr-ı meskun bir şehir görmüştür. Hüen-Çang halkının Çinli olup, Türkler'in evvelce bunları başka bir yere naklettiklerini, fakat bir kısmının tekrar buraya dönüp geldiklerini, bu Çinliler'in dillerini ve geleneklerini korumakla beraber Türk kıyafeti ile dolaştıklarını söylüyor. Anlaşıldığına göre bu Çinliler savaş tutsakları olup, yöreyi şenlendirmek yani imar etmek maksadı ile yerleştirilmişlerdi. Türkler'in bu gaye ile daha bazı kasaba ve şehir kurmuş olmaları muhtemeldir. Moğolistan'da yapılan arkeolojik araştırmalar, Hunlar'ın (Hieng-nu) tutsak Çinli çiftçi ve zanaatkarlar için kasaba, hisar, köy gibi yerleşme merkezleri kurdukları görüşünü verdirmiştir. VII. yüzyılda İranlılar Bizans şehirlerinden göçürdükleri halkı ülkelerinin içlerine götürüp yerleştiriyorlardı. Bunlar İran'da dokuma sanayiini geliştirdiler. Selçuklular'ın da Anadolu'da düşman topraklarındaki Hıristiyan halkı göçürüp kendi ülkelerinde yerleştirdiklerini, ziraat aletleri, tohumluk verilerek onların bir kaç yıl da vergiden muaf tutulduklarını biliyoruz. Bu gibi göçürmeler, işaret edildiği gibi, daha ziyade, toprakları imar etmek, yani eski bir deyim ile şenlendirmek gayesi ile yapılıyordu.

Hüen-Çang, yüz kilometre güney batıya gidince Peh-Sui yani İsficab şehrine geldi. Rahip bu şehrin çevresinin üç, üçbuçuk kilometre olduğunu söylemekle beraber toprağının Talas'ınkinden daha verimli olduğunu da ifade ediyor. İsficab'dan yüz kilometre daha güney batıya giden Hüen-Çang, Kong-yu şehrine erişti. Rahib'e göre, burası bir düzlükte kurulmuş olup sulak ağaçlık, bağlı bahçeli bir şehirdir. Kong-yu'nun XI. yüzyıldaki Kencağ olduğu tahmin edilmiştir. Hüen-Çang 20-30 kilometre daha giderek Nuçe-Kien şehrine gelmiştir. Bu şehir İslam kaynaklarında geçen, Şaş (Taş Kend) bölgesindeki Nuçekeş şehridir. Bu şehir ve yöresinin pek mamur olduğunu söyleyen Çinli rahib buradan Çe-Si yani Şaş (Taş Kend) bölgesine varıyor. Rahip mahsulleri bakımından Nu-çekeş'ten farksız olan Çe-Si yani Şaş (Taş Kend) bölgesinde her-birinin başında ayrı bir hükümdar görülen on kadar şehir olduğunu ve bu hükümdarların Türkler'e tabi bulunduklarını kaydediyor.
Hüen-Çang bundan sonra Fergana ile Semerkand ve Buhara şehirlerinin bulunduğu Mavera ün-nehr'e giriyor ve buralar hakkında da mühim bilgiler veriyor ki, bunlar konumuzun dışında kalmaktadır.

Doğrudan doğruya Batı Gök Türk kağanlarının idaresi altında bulunan Türk ülkesinde, şüphesiz, Hüen-Çang'ın adlarını zikretmediği daha bir çok şehir, kasaba ve köy mevcut idi. Fakat bu husus ne olursa olsun, Çinli rahip bağlı bahçeli ve sulak şehirleri bulunan ve halkı da çiftçilik ve ticaret ile uğraşan mamur bir ülkeden geçmişti. Türkler'in şehirlerde daha ziyade asker ve idareci olarak yaşadıklarını söylemeliyiz. Buna hayret etmemelidir. Çünkü Türkler yerleşik hayata geçtikleri, şehirlerde oturdukları takdirde siyasi hakimiyetlerini kaybedeceklerine, hatta varlıklarını koruyamıyacaklarına inanıyorlardı. Vezir Tonyukuk'un bunu açıkça ifade ettiği yukarıda görülmüştü. XI. yüzyılda Göçebe Oğuzlar şehirlerde yaşayan eldaşlarını hor ve hakir görüyorlar, yani küçümsüyorlar ve bu yüzden onlara Yatuk (tembel) diyorlar, Yatuklar'a mücadele etmeyen, savaş gücünü yitirmiş insanlar gözü ile bakıyorlardı. XIV. yüzyılda, Yakın Doğu Moğollar'ı arasında, Moğol'un şehirlerde oturmamasıyle ilgili, "Cengiz Han'ın yasasına dayandırılan" kuvvetli bir inanç yaygındı.

XV. yüzyılda Ak-Koyunlu devleti kurucusu Kara Yülük Osman Bey'in, oğullarına:

"sakın oturak yaşayışa geçmeyiniz, çünkü beylik ve hakimlik Yörüklük ve Türkmenlik hayatı geçirmekle olur" sözlerini sık, sık söylediği bildirilir. Buradaki yörüklük ve türkmenlik sözleri ile göçebe hayat tarzı kastedilmiştir.

Fakat T'ong-Şe-Hu Kağan, Çinli rahibin gitmesinden bir kaç ay sonra amcası tarafından öldürüldü (630 yılında). Halbuki adı geçen Kağan kardeşinin yerine 618 yılında hükümdar olduktan sonra giriştiği seferler sonucunda hakimiyetini batıda ve güneyde genişletmiş ve devletinin sınırlarını Koçu bölgesinden Hindistan kapılarına kadar uzatmıştı. Oğlu yabgu ünvanı ile merkezi Kunduz olan ve güney hududu İndus ırmağına kadar giden Toharistan valiliğinde bulunuyordu. T'ong-Şe-Hu Kağan batıdaki şehir devletlerinin kırallarma ünvanlar verdiği gibi, onlara "tudunlar" (burada komiserler) göndermişti. Yukarıda da kaydedildiği üzere tudunlar kıralların hareketlerini gözetlemek ve kağanlığa aid vergilerin tahsili işleri ile vazifelendirilmişlerdi. Koçu ve Kuça şehirlerinin kırallarının da adı geçen Kağan'ın tabileri arasında yer aldıkları biliniyor. Çin imparatoru da T'ong-Şe-Hu Kağan ile dostluk andlaşması yapmış ve hatta bir prenses göndermeği de kabul etmişti. Çin imparatorunun bu fedakarlığı (!) yani Batı Gök Türk kağanına bir prenses vermeğe rıza göstermesi, Doğu Gök Türk hükümdarı Hie-li Kağan'ın hücumlarına karşı onun yardımını sağlamak gayesi ile ilgili idi. Fakat T'ong-Şe-Hu Kağan maalesef tebaasına karşı adil davranmamıştı. O derecedeki tebaası ondan nefret etmişti. Bu yüzden Karluklar'ın çoğu ona karşı ayaklandıkları gibi, Hie-li Kağan da bir çok defa asker göndererek T'ong-Şe-Hu Kağan'ın ülkesinde yağma ve tahribat yaptırmıştı. İşte bu olaylardan faydalanan T'ong-Şe-Hu Kağan'ın amcası yukarıda söylediğimiz gibi, yeğenini öldürerek iktidarı eline geçirdi. (630 yılı). Bu gibi hadiselerin - Gök Türk hanedanının tarihinde sık sık vu-kubulduğu bir gerçektir. Fakat yeğenini öldürmesini bilen yeni kağan kuvvetli bir şahsiyet olduğunu gösteremedi. Bu yüzden On Oklar'ın iki kolu, yani Tu-Lu ile Nu-Şe-Piler arasında, iki tarafı da bitkin bir durumda bırakan bir mücadele baş gösterdi. 657 yılında Batı Gök Türkleri, birliklerini ve kudretlerini kaybettiler ve bu yüzden Çin'in üstünlüğünü tanımak zorunda kaldılar. Nihayet Tu-Lu koluna mensup Türgiş boyunun beyi U-Çe-Le, 699'da hakimiyetini bütün On Oklar üzerine tanıtmak başarısını gösterebildi.

Yukarıda görüldüğü üzere T'ong-Şe-Hu Kağan'ın büyük karargahı Suyab yakınlarında idi; Yazın Talas'ın 75 kilometre doğusundaki Bin Göl'e gidiyordu. Selefi olan ağabeyi Şe-Koey Ka-ğan'ın yazlık karargahı ise Kuça'nın San-mi dağında bulunuyordu.

Türgiş boyuna mensub ilk kağanlar şehir hayatına daha yakın ilgi göstermişler ve son kağanlar da Suyab şehrinde oturarak devletlerini oradan idare etmeye başlamışlardır. Buna göre şehirlerde oturarak devletlerini oradan idare etmeye başlayan ilk Türk hükümdarları Türgiş kağanları olsalar gerektir. İlk Türgiş kağanı U-Çe-Le'nin karargahı evvelce Suyab'(çincesi: Soey-Şe = Su-Şe)in epeyce kuzey - doğusunda bulunuyordu. U-Çe-le tedricen Su-yab' yöresini fethederek karargahını oraya nakletti. Suyab vadisi Büyük Karargah (her halde = Uluğ Ordu) Kong-yue şehri ve ili ırmağı da küçük karargah adları ile anıldılar. U-Çe-le'nin ölümünden (706 yılı) sonra yerine geçen kardeşi Sou-Ko38 ve onun halefi ünlü Su-lu kağanlar da aynı yerlerde oturdular. Fakat, görmüş olduğumuz gibi, Taberİ Su-lu Kağan'ın 119 (737) yılında Ne-vaket'de bulunduğunu kaydediyor. Su-lu Kağan'ın 737 yılında öldürülmesi üzerine büyük beylerden Tu-Mo-Çe (yahut (Tu-mo- Tu), Su-lu Kağan'ın oğlunu (T'ou-Ho-sien Kou (Çuo = Çor-) Su-yab şehrinde kağan ilan edip Bağa Tarkan'a karşı mücadeleye girişti. Bu esnada Kara Türgişler'in kağanı da Talaş şehrinde oturuyordu. Tu-Mo-Şe, Kara Türgişler'in kağanı ile birleşerek Bağa Tarkan'ı bozguna uğrattılar. Fakat Çin imparatoru, Bağa Tarkan'ın ricası üzerine yardıma karar verdi. Bağa Tarkan, Çin generali ve Şaş (Taş Kend) beyi, Suyab şehrinde oturan Su-lu Kağan'ın oğluna hücum edib onu yendiler. Su-lu Kağan'ın oğlu şehirden kaçtı ise de yakalanıp küçük kardeşi ile birlikte Çin'e gönderildiler. Talaş şehrinde oturan Kara Türgişler'in kağanının hayatına ise son verildi. Çinliler Türgiş hanedanından birini kağan yaptılar (A-Ş-Na Hin). Bu kağan da Kiu-lan = Kulan Talas'ın doğusunda bir şehir) şehrinde adı geçen Bağa Tarkan tarafından öl-dürüldü. Fakat bir habere göre kendisi de 744 yılında aynı akibete uğratıldı. Çinliler Kara Türgişler'in başına I- li-ti-mi-şe Ku-tu-lu Pikia (İl Etmiş Kutluğ Bilge) Kağan ünvanları ile bir Türgiş prensini tahta çıkardılar (744). Çinliler 751 yılında Müslümanlar'a karşı Talaş meydan muhaberesini kaybederek askeri kuvvetlerini geri çektikleri halde Batı Türkleri kendilerini topar-layamadılar. Birbirlerine karşı acımasız düşman olan Sarı ve Kara Türgişler'in ayrı ayrı kağanları vardı. Sarı Türgişler'in kağanı Suyab'da, Kara Türgişler'inki de Talaş şehirlerinde oturuyorlardı. Her iki kolun kağanları zayıf şahsiyetler idiler. On Oklar da bitkin bir duruma düşmüşlerdi. O derecedeki doğuda Uygurlar'a karşı yaptıkları mücadeleyi kaybedip batıya göç etmek zorunda kalan Karluklar, 766 yılında Suyab'ı ele geçirib Türgiş devletine son vermek başarısını gösterdiler.

Batı Gök Türk kağanlığı ülkesinde yazı ve edebiyatları olan bir çok kavimler yaşıyorlardı. Bundan başka pek çok ülkenin iktisadi hayatı için mühim olan Çin kara ticaret yolu Gök Türk ülkesinden geçiyordu. Fazla olarak Batı Türkleri iki asırdan fazla, yani oldukça uzun bir zaman hüküm sürmüşler yani siyasi varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bütün bunlara rağmen Batı Gök Türkleri'nden bize kayda değer kültür hatıraları gelmemiştir. Buna gerçekten hayret edilir. Doğu Gök Türklerine gelince, onlar ülkelerinin kuytu bir yerde bulunması, çok sert coğrafi şartlara ve diğer mahrumiyetlere rağmen yazılarını ve edebiyatlarını geliştirip onlar ile anıt kabirler meydana getirmişler, ticarete ehemmiyet vermişler, şehirler kurmayı düşünmüşlerdir. Onların halefleri Uygurlar ise şehir kurmuşlar, Mani dinini kabul etmişler, ikinci bir alfabe kullanmışlardır. Onlar Mani dinini ve ikinci yazılarını batılı bir kavim olan Suğdak (Soğd) lar'dan almışlardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Gök-Türk İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron