Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

XIX. Yüzyılda Türkmenler'de Dinsel Yapı

Burada Hazar Ötesi Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

XIX. Yüzyılda Türkmenler'de Dinsel Yapı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 19:04

Dinsel Yapı

Türkmenler'de herşey yaşamın bir parçasıydı. Bu nedenden din, bir gereklilik olmaktan ziyade yaşama olan uygunluğu ölçüsünden Türkmenlerce benimseniyordu. A.Vambery'nin "din, din tarafından aldatılıyordu" gibi sözleri bu yapıdan ileri gelse gerek. Zira, Türkmenlerin dinsel hayatıyla din olarak kabul ettikleri İslam inancı arasında uygunsuzluk, farklılık bariz bir şekilde dikkate çarpıyordu.

Türkmenler, İslam dininin Sünni mezhebinin Hanefi koluna dahildiler. Ama yaşam tarzları, dini algılayışları dolayısıyla "din" kavramı Türkmenler tarafından birçok yönden erozyona uğratılmıştır. Bunun birtakım nedenleri vardır. En önemli neden İslamiyetin Orta Asya'da yayılmaya başladığı sırada Türkler'i ve Türkmenler'in ataları olan Oğuzların bu dini ne şekilde algıladıklarına ve kabul ettiklerine bağlıdır.

Türkler'in, aynı zamanda Türkmenler'in İslam'ı kabul ettikleri konusunda çeşitli görüşler mevcuttur. Olaylara, İslam dininin tek tanrı inancı, adalet anlayışı ve diğer yönlerden bakarak Türkler'in de öteden beri aynı duygulara yakın olması ölçüsünde değerlendiren Osman Turan ve Hakkı Dursun Yıldız, konuya İslami açıdan yaklaşmışlardır. Turgut Akpınar'ın açıklamaları ise biraz daha tarafsızdır. Müellif, İslamiyet'i kabul eden Türklerin siyasal, dinsel, kültürel ve sosyal durumlarını ortaya çıkararak bunlar üzerinde bir yaklaşım sergilemek eylemindedir. Bir diğer görüş ise Erdoğan Aydın'a aittir. E. Aydın'ın açıklamaları Marksist ideoloji perspektifinden meseleye yaklaştığı için bir anlamda, Türkmen tarihçiliğinde Sovyet tarihçilerinin tavırlarını hatırlatmaktadır.

Türkmenler'in dinsel konumlarını göz önüne alırsak, Türklerin İslamiyete girişi gibi zor ve araştırılması problematik nitelikler içeren bir meselede Ahmet Yaşar Ocak'ın ortaya koyduğu görüşlere taraf çıkarak birkaç hususa değinmeye çalışacağız. A. Yaşar Ocak'a göre, "Türklerin İslam yorumunu, Orta Asya'dan Balhanlar'a kadar uzanan geniş coğrafya ve tarihsel süreç içerisinde birbiriyle eş zamanlı ve paralel olarak gelişen, biri Sünni (ortodoks), diğeri gayri Sünni (heterodoks) İslam yorumu olmak üzere başlıca iki paralel süreçte takip etmek, tarihsel bir zorunluluktur; çünkü bu zorunluluk tarihsel sürecin zamanımıza kadar aynen bu şekilde cereyan etmesinden ileri gelmektedir".

Müellif, Türkler-deki Sünni (Ortodoks) İslam anlayışının yayılmasının nedenlerini üç görüşte açıklamaktadır:

"... Karahanlılar'dan Osmanlılar'a kadar hemen bütün Türk devletlerinin ve bu devletlerdeki çoğunluk yerleşik halkın Sünni İslamı resmen kabul etmelerinin bizce çok muhtemel olarak üç tarihsel sebebi vardır:

a) ... İlk Müslüman Türk devletlerinin, onların meydana çıkmasından az bir zaman önce her bakımdan güçlü bir şekilde Sünni İslam'ın yerleştiği Maveraünnehr yörüngesinde kurulmuş olmalarıdır.

b) ... Sünni İslam'ın, yaklaşık üç yüz yıllık gelişmiş ve kurumlaşmış bir siyaset geleneğine, zamanına göre hayli sistematik ve gelişmiş bir hukuk düzenine ve epeyce işlenmiş yazılı bir teolojiye sahip bulunması, kısaca çağın bir Müslüman devletinin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yapılanma imkanını sunabilmesidir.

c)... Müslümanlığı henüz kabul etmiş bu Türk devletlerinin, büyük bir çoğunluğu Sünni Müslümanlığa mensup diğer İslam devletleri arasında ve özellikle Abbasi hilafeti nezdinde meşrutiyet kazanma ve saygınlık edinme endişelerini hesaba katmak icab eder".

A. Y. Ocak, bunların dışında Orta Asya Türklerinin İslam içinde takip ettikleri mezheplerin ayrıcalıklı konumuna da değinmektedir. Neden Türkler arasında Sünni İslam'ın önemli bir inanç mezhebi olan Eşarilik değil de Matüridilik, yahut Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik gibi fıkhi mezhepler değil de daha çok Hanefilik yaygınlaşmıştır? Bu soru bizim konumuz açısından da önemlidir.

Müellife göre bunun açıklaması şu olmalıdır:

"Eşarilik, Malikilik, Şafilik ve Hanbelilik benzeri, daha çok nakli (kitap ve sünnet kaynaklı nassları) temel olan Sünni mezheplere kıyasla, Hanefilik ve Matüridilik gibi, gerek inanç, gerek siyaset, gerekse hukuk alanında Sünni İslam'ın daha rasyonel bir temele oturan ve bölgesel zorunlulukları dikkate alan yorumları, Orta Asya'dan Balhanlar'a kadar hemen bütün Türk dünyasının yerleşik kesimleri için daha pragmatik ve pratik olduğu, dolayısıyla dünyevi bir niteliğe sahip bulunduğu için tercih edilen bir konum kazanmış olabilir".

Büyük Türk İmparatorlukları dışında (Selçuklular ve Osmanlılar) diğer Türk devletleri, özellikle de Orta Asya Türk toplumlarının İslam anlayışında önemli ölçüde kaymalar olmuştur. Bu Türk toplumları kendi geleneksel hayat ve din anlayışlarını İslama katarak heterodoks İslam, yani gayri Sünni İslam adı verilen bir İslam yorumu ve anlayışı gerçekleştirmişlerdir. XVIII. ve XIX. yüzyıl Türkmenlerin dini inançlarında ve yaşamlarında ağır basan İslamın bu heterodoks yorumudur. Tarz olarak belki Türkmenler Sünni mezhebinin Hanefilik ve Matüridilik özellikleri içinde yeralsalar da, algılama, inanç ve değerler bakımından güçlü bir gelenek altından heterodoks İslam anlayışına yönelmişlerdir.

Hetorodoks İslam'ın oluşumunu A. Y. Ocak şöyle değerlendiriyor:

"Bu hetorodoks İslam, göçebe Türkler arasında dışarıdan getirilmedi; veya o zamanki İslam dünyasında mevcut birtakım heterodoks mezhepler gibi, yıllar yılı süren teolojik tartışmaların sonucu oluşmadı. Bu heterodoks İslam yorumu, zaten önceki dinlerin vasıtasıyla alışmış bulundukları mistik kültür üzerine yine mistik bir nitelikle gelen İslam'ın geniş çapta, eski dinlerin kalıntılarıyla - bunları mitolojik şifahi gelenekler halinde saklayan sosyokültürel bir zeminde - birleşerek değişime uğramasıyla zaman içinde meydana geldi. Bu heterodoks İslam yorumunun en dikkat çekici yanı, Türkler arasında İslam'dan önce mevcut olmuş bulunan bazı dinlerin kalıntılarını İslam kavramları içinde birleştiren ve yoğuran bir senkretizm (bağdaştırmacılık) olmasıydı"

Türk toplumlarının mistik, mitolojik içeriklerle zenginleşmiş inançlar taşıdıklarını biliyoruz. Şamanizm bunlara bir örnektir. Orta Çağ başlarında Türkmen olarak adlandırılan Oğuzlar ve Kartuklar bu türden inaçları benimsemektelerdi. XVIII. ve XIX. yüzyıl Türkmen toplumunda Şamanist denilebilecek büyücülük, bakşı, ozan gibi geleneğin varlığı bunu yansıtmaktaydı. Peki bu eski mistik inançla İslam'ın mistik yapısı ne tür bir gelişim sonucunda birleşmiştir?

A. Y. Ocak bu sorunun yanıtına şöyle cevap vermektedir:

"mistik nitelikli hetrodoks İslam'ı göçebe Türk toplulukları içine, Ahmed-i Yesevi'den daha önce ve onun zamanında yaşamış olup isimlerini bilmediğimiz, ama tıpkı onun gibi Horasan Melametiyye mektebinden yetişme Sufiler başarıyla yaydılar.

Kaynakça
Kitap: HAZAR ÖTESİ TÜRKMENLERİ
Yazar: EKBER N. NECEF ve AHMET ANNABERDlYEV
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: XIX. Yüzyılda Türkmenler'de Dinsel Yapı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 19:04

"...Ahmed-i Yesevi ve özellikle halifelerinden Çin Türkistan'ı, Maveraünnehr ve Harezm gibi, Orta Asya'nın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk toplulukları arasında hetrodoks bir nitelik kazanmış olan bu İslam yorumunu yerleştirmede oynadıkları rol, belki Türk tarihindeki en önemli olaylardan biridir. Eski geleneksel kalıplarla ifade edilmek ve yorumlanmak durumundaki bu mistik hetrodoks İslam, bu sufi propagandacılar sayesinde çok tabii olarak eski atalar kültü ve Budizm'den kalan aziz kültür üstüne bina edilen güçlü bir evliya kültü etrafında kurumsallaşarak gelişti ve Türk Halk İslamı'nın - Sünni kesimi de dahil olmak üzere - ana karakteristiğini yarattı"

İşte, XVIII. ve XIX. yüzyılda Türkmenlerin'in İslam olarak benimsedikleri ve A.Vambery'nin "dinin, din tarafından aldatıldığı" olarak açıkladığı "öteki din veya dini aldatan din" Türk Halk İslamı'nın karakteristiğini yansıtmaktaydı. A. Vambery'inin açıklaması Türkmenler'deki hetorodoks İslam anlayışının yapısını açıklamakta büyük önem taşımaktadır. Ona göre, "Adet, yani gelenek dinle 300 yıllık birlikte olmasına rağmen çok fazla yıpranmamıştı. İslamiyetin ve mollaların yasakladığı çoğu adetler ilk dönemlerde olduğu gibi güçlerini muhafaza etmişler. İslam, sadece Türkmenler'de değil, genelde Orta Asya'daki bütün konar göçerlerde sadece eski dinin rengini (şeklini) değiştirmiştir. Onlar için eskiden Güneş, ateş ve doğanın diğer olaylarındaki mana ne ise şimdi Allah, Muhammed olmuştur; yaşam aynı kalmış ve konargöçer iki bin yıl önce ne ise şimdi de odur".

A. Vambery'nin bu görüşlerini doğrulayacak birçok kaynak bulunmaktadır. Türkmenler'in geleneksel inançlarının İslamileşmesi ve İslam içinde korunarak devam ettirilmesini gösteren en somut olay mezar kültürüdür. Cenaze ayini, gömme ve mezarlıklara duyulan saygı XVIII. ve XIX. yüzyıl Türkmen toplumunda, sanki eski Türk toplumlarındakinin tıpkı aynısıdır. Bu benzerlik o derecede yakındır ki, İslami hiçbir nitelik taşıdığı dahi söylenemez, bir farkla molla ve okunan Kur'an sureleri mezar kültürüne işlenmiş İslami motiflerdir.

A. Vambery, Türkmenler'deki mezar kültürünü şöyle açıklıyor:

"Bir yıl boyunca her gün ölünün öldüğü vakitte çadırda toplanıp ağlıyorlar. Hatta çok ilginçtir ki bu arada yapmakta olduktan işlerine, yani silahın temizlenmesi, yünün arınması ve aşındırılması veya örülmesi gibi faaliyetlerini devam ettiriyorlar". A.Vambery'nin sunduğu bu bilginin eski Türk geleneğindeki ölü gömme merasimlerindeki ayin, davranışlara göre mukayese edersek temelde aynı oldukları kanısına varırız.
Eski Türk mezar kültürüyle aynı özellikleri içeren bir diğer dini husus ise kutsal kabul edilen ölünün gümüldüğü yer üzerinde yapılan tepelerdir.

A.Vambery, tepelerin oluşumunu şöyle açıklıyor:

"Ünlü bir batır (yani bahadır, yiğit, mert bir kimse) öldüğünde mezarı üzerinde "Yoska" adıyla tepe yapılmaktadır. Her bir tümen merasime katılarak mezarın üzerine en az 7 kürek kum atmalıdır. Bu tepeler 20-30 fut (bir çeşit uzunluk ölçüsü) yüksekliğinde ve 60 fut genişliğindedir. Düzlük alanlarda bu tepeler hemen göze çarpmaktadır. Türkmenler bu tepelere ölenin ismiyle hitap ediyorlar". Bir tür anıtkabir görünümünde olan bu tepeler, yani "yoska"lar Hunlardan beri Türk kültürünün en önemli yapıdan konumundadır. İslam dinini kabul ettikten sonra oluşan türbi/türbe kültü, eski Türklerdeki "Yoska", tepe mezar kültürü doğrultusunda gelişmiş, Türklerin dinsel hayatında kendine belli bir yer edinmiştir. Türkmenler'deki kabire duyulan saygı bunun eski Türklerden kalan tarihi bir simgesidir.

Türkmenler bakşılara, büyücülere, aksaçlılara büyük saygı göstermelerine karşılık mollalara aynı saygıyı duymazlardı. Onlara göre, mollalar en yalancı, sahtekar kimselerdir. A.Vambery'e göre, "Mollalar önce dindar takılıyor, fakat keselerini doldurunca da hemen ortadan kayboluyorlar"

Yine A. Vambery mollalara duyulan saygısızlığı şöyle bir anektotla antalmaktadır:

Gümüştepe'de iki Türkmen mollaların parasını çalıyorlar.

Onları şeriat ile korkutmak istendiğinde, hırsızların cevabı şu oluyor:

Şeriat nedir ki? Herkesin kendi şeriatı var! Senin şeriatın (mollaya) dilin, benim şeriatım ise kılıcım; ve benim canım nasıl istiyorsa onu öyle sallıyorum". Bu komik, ama gelenekçilik anlayışı bakımından büyük önem taşıyan olay sonrasında A. Vambery, Kokandlı Molla Esad'ın dilinden gösterdikleri davranışlara Türkmenleri "dünyanın en büyük kafirleri" olarak tanıtı-yor. Oysa, bozkırda dinin kendisi yaşamın bir parçası haline gelmiştir ve Türkmenlerin bu tavırları oldukça normal karşılanmalıydı.

N. -Muravyev, Türkmenler'in namaz kıldığını, birtakım İslami geleneklere uyduklarını, ancak Şia'lardan aşırı seviyede nefret ettiklerini söylemektedir:

"Sünniler (Türkmenler) namaz esnasında ellerini önlerinde tutarken, Şii'ler ellerini ayn ayrı yanda tutuyorlar. Hiveliler diyorlar ki "inançsızların ellerini ayrı tutmasının sebebi dindaşlarının elbiselerini kanlanyla kirletmemek içindir, çünkü onların (Sünnilerin) elleri kıpkırmızı (kanlı) olduğundandır". Türkmenler, Hristiyanlardan daha çok Şii'lerden nefret ediyorlar. Her bir Fars esiri Sünniliği öğrenmek ve esir kalmak zorundadır. Bu Ali'ye inandığından dolayı ondan alman bir intikamdır". N. Muravyev'in açıklaması Safevi ve Afşarların saldırıları sonucunda Türkmenlerde oluşan Şia düşmanlığının durumunu aydınlatmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Hazar Ötesi Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir