Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Terekeme Köylü Kültüründe Holavar Tarzı

Burada Terekemeler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Terekeme Köylü Kültüründe Holavar Tarzı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 01:05

KÖYLÜ KÜLTÜRÜNDE HOLAVAR TARZI

Çağdaş Endüstri toplumlarında Enerji hammadde, pazar, işçi, patron üretim, tüketim ücret ve kar gibi değişkenlerin önemli bir yeri vardır. Müzik, Tiyatro, sinema ve edebiyat gibi sanatsal etkinliklerde, endüstriyel değişkenlere çokça yer verilir. Çağdaş sanatı kavramak için bu değişkenleri tanımak yetmez. .Olayın birde insan boyutu vardır. Sanat bir bakıma insan makina ve doğa etkileşiminin sonucu olarak belirir. Çağdaş edebiyat bir yandan makina ve teknoloji uygarlığının yan ürünleri ve ekolojik sorunları içinde bunalan ve kendine yabancılaşan insanı işlerken. Bir yandanda hızla gelişen bilim kurgu türleri ile insan düşüncesini zorlamaktadır. Bilim kurgu tarzında enerjiye Robotlara ve maki-neye doğa üstü yer verilir. Tanrı bile bir tür enerji sayılır. İnsanları yöneten gelişmiş Robotlardan, bilgisayarlardan ve saybörglerden sözedilir. Enerji tanrı makinayı ve insanları yaratmıştır. Makinayı tasarlayan mühendis ve teknisyen birer teknoloji papazlarıdır bilim kurguda. Bir bakıma geleceğin mitleri oluşmaktadır.

Şimdi günümüzden çok geriler VIII. yüzyıla gidelim. Petrol elektrik ve nükleer enerji bilinmemektedir. Patlarlı motorlar ve buhar tribünleri yoktur.
Azerbeycan ve dağıstan'da Terekemelerin bir kısmı tarıma elverişli alanlarda yerleşik yaşama geçmişlerdir. Köyler ve kentler kurarak çiftçilik yapmaktadırlar. O günün koşulları içinde çiftçi öküz, çift (kotan) boyunduruk, sami, boyunduruk kayışı, araba, nalbant ve demirci gibi değişkenler Te-rekemelerin yaşamındaki önemli motifler olarak belirir Çiftçi için en önemli enerji kaynağı öküz gücüdür. Bir bozkırlı için önemli olan at çiftçinin pek işine yaramaz. At bir hız sembolü olup sürekli hareket halinde olan bozkırlının vazge-çemiyeceği bir varlıktır. Onun gözünde atı silahı ve eşi benzer değerler taşır. Oysa çiftçi yerleşiktir Onun hızdan çok güce ve kuvvete ihtiyacı vardır. Bunuda öküzleri sağlamaktadır. Öküzün ölümü çiftçi için yıkım olup evinden bir cenaze çıkmış gibi üzüntü kaynağı olur. Asırlar geçer tarih Labo-ratuvarında olgunlaşan öküz bir Kült halini alır. Artık edebiyatta onun boynuzlar, Gökdininin kutsal Ay'ına benzer. Kızıl bir öküz milyarlarca yıldan beri iki boynuzu arasında dünyamızı şerefle taşımaktadır. İnsanların töre dışı davranışları karşısında bazan kafasını hafifçe oynatır. O zamanda binlerce insanın öldüğü depremler meydana gelir.

Çiftçi öküzünü boyunduruğa koşar, boyunduruğun düşmemesi içinde Sami adı verilen bir demirle sabitleştirilir, öküzler ve boyunduruk, boyunduruk kayışı ile çifte (kotan) bağlanır.

Çiftçi artık tarlasını sürebilecek hale gelmiştir. Fakat tarla sürmeninde bir kültürü vardır. Sürme işi bir çizgi boyunca devam eder. Aynı çizginin ikinci kez sürülmesi toprağa zarar verir. Sürerken çizgiler arasında çok azda olsa boş sürülmemiş yerlerin kalması (Xerek) hiç istenmiyen bir durumdur. 50 dönümlük bir tarlada toplam bir ve iki dönümlük Xerek'in varlığı hem savurganlık olup hemde çiftçi için son derece ayıptı. Böyle bir tarlanın sahibi köyde alay konusu olurdu. İşte burada karşımıza yeni bir deyişken çıkıyor "Hodak" hodak boyunduruğun ortasına binerek çiftin sürücülüğünü yapan kişidir. Boyunduruktaki yerine oturan hodak dengeyi iyi kurmak zorundadır. Hafif sağa ve sola kayması iyi sonuçlar vermez bu durum ön tekerleklerinden birinin havasının diğerine göre fazla olan otomobile benzer. Böyle durumlarda otomobil bir tarafa çekme yapar şoför direksiyon hakimiyetini kaybedebilir. Hodağında ağırlığını sol öküzün boynuna kaydırması sağdaki hayvanın ileri soldakininse geri gitmesine dene olur. Bir bakıma çift çekme yapar. Tabi bu durum öküzlerden ikisininde güçlerinin denk olması hali için geçerlidir. Bazende Öküzlerden biri diğerine göre daha güçlü olabilir. Bu halde çekmeyi önlemek için hodak ağırlığını güçlü öküzden yana kaydırmak zorunda kalır. Çift sürme olayında hodak yanlız değildir.

Arkada çiftçin sapını tutarak düzgün hareketi kontrol eden birde "çiftçi" bulunur:

Böylece hodak çift, öküz ve çiftçi etkileşiminden bir edebiyat tarzı doğar ki biz buna "hola var" diyoruz.

"Ho" hayvan anlamına gelmektedir "var" ise git demektir. "Ho" ve "Var" heceleri "La" bağlacı ile birleştirilerek Terekeme ağzına ve fonetiğine uydurulmuş olan "hola var" hayvan yürü gibi bir anlam taşır "Ho" kökünden gelen ve çiftçi kültüründe ifade bulan bazı deyiş biçimleri vardır. Örneğin hodak, hayvanlara eşlenirken "oha" "ho ha" "hala" "hay da" gibi sesler çıkar yine iş hayvanlarına "ulak" denir bu sözcük Ho-Lak'ın bozulmuş biçimidir. Burada kullanacağımız "Ho" sözü Altay Şamanhğmda inek ve öküzlere verilen bir isimdir. Bu isim yarı kutsi bir anlam taşımakta ve kurbanlık hayvanlara (inek ve öküz) verilmekte iken zamanla tüm sığır cinsi hayvanlar için kullanılmaya başlanmıştır.

Çift sürme işini Terekeme binlerce yıl aynı tarz devam ettirdi. Bu süreç yöntemi ve tekniği ile Edebiyatta bir "hola var" tarzını doğurdu. Başlangıçta üç heceden meydana geliyordu "ho-la-var" Hodak bu heceleri belli ritimlerle tekrarlıyarak hayvanları kontrol etmeye çalışırdı. Bu ritm ve besteyi hodak yaratmamıştı. Doğal olarak oluşmuştu. Boyunduruk, sami toprak, rüzgar ve öküzün yürürken çıkardığı seslerin ritmi holavarın bestesi sayılırdı. Hodakda ve öküzde bu ritmlere karşı şartlanma meydana gelmişti. Örneğin çift düz bir çizgide giderken aniden kumlu ve çakıllı sert bir yere gelince o çizgi boyunca kotanın ağırlaşması öküzleri alışmadığı bir durumla karşı karşıya bırakırdı. Bu esnada öküzün durmaması için Hodak kesik kesik ho-ho-ho der ve gerekirse elindeki çubukla hayvana vururdu. Bir başka seferdede yumuşak bir toprak katmanına rastlaması sonunda öküz normal olandan daha hızlı hareket ederdi bu durumda çıftçi'nin Xerek yapma ihtimali çoğalırdı. Hodak bunu önlemek için uzun ve giderek yavaşlıyan bir ho çekerdi. Yine gerekirse elindeki çubukla hayvanların burnuna vurarak yavaşlamalarını sağlardı. Olaya analitik yaklaşımla baktığımızda tipik bir şartlı refleks oluşumunu görürüz. Hayvanlar çubuk yar-dımı ile belirli hecelere karşı şartlandırılmıştı.

Günümüzde sirklerde çeşitli gösteriler yapan aslan kaplan, fil ve köpek gibi hayvanlar uzun zaman buna benzer bir şartlı eğitimden geçerler. Bir süre sonra Öküzler hodağın sözcüklerine ve ritmine göre kendiliğinden şartlandıkları için çubuk kullanmaya gerek kalmaz bilinen hecelerinin belli ritimlerle tekrarlanması yeterdi. Hayvanlar bu ritme öylesine akortlu hale gelmişlerdiki. Dinlenmek için öküzler boyunduruktan çözülüp serbest kaldıklarında Hodak onları belki bir kilometrelik uzaktan uzunca bir ho çekerek çağırdımı hayvanlar hemen gelirdi. Buna benzer durum bozkırlıların yaşamında da görülürdü bir bozkırlı süvari, ıslıkla atma ve köpeğine rahatça kumanda edebilirdi.

Benzer gelişimi çobanla koyunları arasındada görebiliriz çobanın ıslığı, kavalı ya da çıkardığı seslere hayvanlar şartlanmıştı. Bu nedenle onbinlerce koyundan oluşan bir sürüyü çok kolay yönetirlerdi. Örneyin sürülerin normal şartlarda sayılması gökten yıldız saymak kadar zor bir işti. Halbuki işini bilen bir çoban belli ritimle çaldığı ıslığı duyan hayvan çiftlenerek onun önünden geçer o da kolayca sayımı gerçekleştirirdi. Bu konuda öyle yetenekli çobanlar vardı ki tüz yiyerek iyice susamış bir sürüyü ırmaktan geçirirken çaldığı ıslık ve gaval nağmeleri ile onları bir damla su içirmeden karşıya geçirmeyi başarırdı. Bunu çoban olmayan birinin yapması imkansız bir şeydi. Yine susamış bir hayvanın ırmağı geçerken su içmemesi mümkün değildi. Bir bakıma mühendislerin makinelere uzaktan kumanda etmesine benziyen bu olayda çobanlar ve hodaklar çiftçilik ve hayvancılık sektörünün vazgeçilmez elemanları idi. İşinde yeterince ihtisaslaşan bir hodak ve çobanın toplumda saygın bir konumu vardı.

Endüstri Sektöründe işinde, uzman bir mühendis gibi zamanla tarım sektöründe de hodak benzer bir konuma ulaştı. Başlangıçta ho-la-var gibi üç hecenin ritmik tekrarlarından oluşan Holavar Türküsü (Mahnı) zamanla Türk halk şiirine benzer bir yapı içinde olgunlaşarak günümüze kadar gelebildi.
Hodaklı ve Öküzlü uzun bir süreç geçiren tarım sektörü gelişen teknolojiden yararlanarak kendisini yenilemek zorunda kaldı. Makinalı tarımın yaşama geçmesi hodak ve öküzün zamanla eski değerini kaybetmesine neden oldu. Bugün tamamen yok olmuş gibidir onlardan sadece Holavarlar kaldı. Şimdi bir kaç gelişmiş Holavar örnekleri yazalım.

Hooooo Hola Hooooo Ala Öküz
Sana kurban olam men
Külgöyde sen yat günde men
Sen yat gaya kölgöyünde
Goy yanam gündemen

Görüldüğü gibi bu örnek hece veznine yaklaşmıştır. Ama bu vezne ilişkin kurallar pek gözükmez. Burada temel kaygı ahenk ve melodidir.

Bu tür:

başlangıçta üç sözcük olan ho-la-var dan heceye geçiş sürecini yansıtmaktadır.
Üç heceli holavar sözcüğü bir bakıma dörtlüğün nakaratı haline gelmiştir, gelişmiş bir holavar türküsü dört mısralık beyitler halinde olup her mısra da dört kelimeden meyadana gelir. Bu tarz zamanla bayati adı verilen halk türkülerinde etkilenmiştir.

Öküz Öküz Can
Öküz Boynu Kızıl gam
Öküz Çek çayır çimennen
Sana can gurban
Öküz Başına men dolnam
Men dönöm men dolanam
Ölme ölme yazığam
Kölgende men dolanam
Öküzün hodakları
Sallanıp dodakları
Tez çekin yer gurtarsın
Gayıtsın hodaxları
Öküzüm geder işe
Gorxaram bağrı şise
Nola bir bulut gele
Göyden yere nem tüşe

Kaynakça
Kitap: KARAPAPAK VE TEREKEMELERİN SİYASİ VE KÜLTÜR TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: Orhan YENİARAS
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TEREKEME KÖYLÜ KÜLTÜRÜNDE HOLAVAR TARZI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 01:06

GARAVELLİ (GÜLDÜRÜ YAZILARI)

Sürekli işi ile meşgul bir Terekeme'nin yanma giderek onu ilgilendirmeyen konularda dakikalarca konuşursanız size şunu diyecektir "eye başıma gara velli okuma" bu cümle yaklaşık olarak saçmalama beni rahat bırak" anlamına gelir. Buradaki "saçma" sözcüğü garavelli'nin tam karşılığını vermeye yetmiyor, saçmalamak ve komikleşmek sözcüklerinin taşıdığı anlamların karışımına denk bir kavram ile karşı karşıyayız Adam "eye başıma garavelli okuma" derken karşısında bulunan kişiye aslında, "boşuna konuşarak komikleşiyorsun ve sözlerin beni ilgilendirmiyor defol git" demek istiyor. "Bana Kara velli okuma" deyimi çağdaş Türkiye Türkçesinde kullanılmaz.' Fakat Dağıstan ve Azerbeycan Türkleri arasında yaygın bir kullanım alanı vardır. Bu yörelerde eylenceye güldürü tarzındaki yazılara "Karavelli" demek bir gelenek haline gelmiştir. Türkiye Türkçesinde Mizah yada Gülmece gibi adlandırmalar Azerbeycan Türkçesinde "Garavelli" olarak tanınmaktadır.
Konularını genellikle yaşamdan alan Terekeme garavellilerinde "Lotu" ve "Keçel" gibi iki önemli tipleme belirgin-leşmiştir.

Ayrıca Padşiha vezir, vezirin oğlu Padişahın kızı kadı ve karısı gibi ikinci ve üçüncü dereceden tiplerde önemli roller üstlenirler. Keçel bizim Anadolu kültüründen tanıdığımız kel oğlana benzer, çok zeki fakat saf görünüşlü bir tip olup Holivut'un Pembe Panteri gibi rastantılar beklenmedik olay"lar ve şans hep ondan yana çalışır. Genellikle onu tanımayan yüksek sosyo ekonomik düzeydeki kişiler yine onun çizdiği rol karşısından açık vererek komik duruma düşerler. Keçel zekası ve kurnazlığı ile olaylara hakim olup diğer kahramanlarla kedinin fare ile oynadığı gibi oynar. Beklenmedik süpriz sonuçlar okuyucu ve dinleyiciye gerilimli anlar yaşatır.
Lotu'ya gelince, hani halk arasında "yüzüne tükürsen yağmur yağdı der" sözleri ile anlatılmak istenen karakter bizim Lotu için söylenmiş gibidir.
Lotular hiç kızmaz, üzülmez arsız hep gülen iğneleyici sözleri ve eleştirileri şaka ve komediye yükleyerek aktardığından kendisini eleştirdiklerinden pek zarar gelmez. Biraz hafif meşrep azıcık kafadan çatlak bir görünüm sergilediğinden genellikle mazur görülürler.

Daruga Moğollar döneminde emrindeki devriye kuvvetlerine komuta edebilen bir vergi memuru olup halkın ekonomik gücüne göre tesbit edilen vergileri toplar. Karşı gelenleri tutuklar. Bu işleri yaparken bazen haksız tasarruflarda bulunan zeki uyanık çıkarcı ve acımasız bir tiptir. Düşünce ve eylemleri birbirine uymayan kadı ve mollalar ile baskıcı vezir ve hükümdarlar Garavellilerin özgün anlatımı içinde yerini alırlar.

Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah'ın nisbeten barış ve bolluk içinde geçen saltanat yıllarında konularını genellikle basit aşk anlatımlarından alan garavelliler ahlaki ve moral bir kaygı taşırlar.

Moğol ve Timurilerin kan gözyaşı ve dehşet dolu yıllarında ise Lotu ve keçelleri ezilen ve yıkılan halkın yanında görüyoruz. Gerçekte böylesi tipler yaşanmamış olabilir. Fakat kamu vicdanı reddettiği davranışları bu kahramanların kişiliklerine yüklerler. Lotu ve keçeller bir bakıma kamu oyunun nabzını yansıtırlar. Bu tür anonim parçalar toplum pisikolojisini analiz etme bakımından önemli özgün birer kültür değerleridir.

Bakarsınız bir dönemde bir keçel veya lotu garip bir çobana zarar vermek isteyen bir darugayı olmayacak maskaralıklarla yumuşatıp kararından vazgeçirir. Bir bakarsınız Timur ve Hülagü gibi acımasız ve sert hükümdarların sofrasına konuk olur. Bir başka yerde divanda, haksız kadı ve yargıcı yerin dibine geçirirler. Bazanda seven iki gencin kavuşmasını sağladığı gibi Toplumların refah ve mutluluk yıllarında kendi çıkarlarını kollayan bencil ve uyanık tipler çizerler.
Türk Kültürü'nün oluşum sürecisnde Garavelliler saçma ve Komedi olmak üzere iki kolda blirginleşmiştir. Her iki öğeninde birlikte işlendiği türler .çok azdır. Saçma Garavelli-lerde en saçmayı bulup söylemek bir hüner sayılmaktaydı. Bu tür parçalar çoğunlukla tapmacalar gibi anonim parçalardır.

GAĞAM'AN AXIRI

Size ne deyim anam sekiz yaşında ya vardı ya yoktu. Ben o yıllarda yirmi yaşlarında olup köyün mallarını otarerdim. O seneler gağam bir axır yaptı, bir axır yaptıki deme getsin Axırımızın iki gabisi varıydı. Biri Doğuda idi biride batıda. Batıdaki Gapısında doğum yapan kısrağımız doğru Gapısmnan çıxana gadar yavru büyüp tay olurdu.

Basit bir garavelli örneği okudunuz.
Bir Garavelli'nin kuruluşunda toplumun ekonomik, kültürel ve siyasi yapısı belirleyici rol oynar.
Hemen her konu ile ilgili Garavelli okunabilir, alışveriş, avcılık, eğtim ve öğretim, ahlak, karı koca, memur ve amir asker ve komutan ilişkileri bazen müstehcen ve erotizme kayan konularda çok çeşitli Garavelliler dizilmiştir. Bazende köy odası ve kahvelerde söz ve saz ustaları en saçma sözü dizme konusunda yarışırlar. Bazı Orta Anadolu türküleride, Kurgu ve içerik olarak Terekeme Garavellilerine benzerler
"Manda Yuva yapmış söyüt dalına Yavrusunu sinek kaptı gördünmü" ile başlayan bu halk türküsü kendine özgü nakaratları ile bir tür orta Anadolu Türkmen Garavellisi sayılabilir.

ETTEN ÜTTEN KEÇEL VE BEN

Etten, ütten Keçel ve men çüte getmiştik. Birden bir sa-tançı geldi.
Etten'e dedim.
— Pulun var mı?
Dedi
— Yok
Ütten'e dedim
— Pulun var mı?
Dedi
— Yok
Keçel'e dedim
— Pulun var mı
Dedi
— Yok

Özüm elimi çivime soktum baktımki delik, ordan bir oyuc hava çıkarıp satançıya verdim oda ma bir yumurtta verdi. Yumurttuyu girdim içinnen bir fil çıktı. Etten, ütten Keçel ve men file jninif uçtuk. Kırk gün sonra fil bir çiçek dalına kondu. Birden bir arı gelip fili yuttu.
Arının karnındaki denizde günlerce yüzdükten sonra karaya çıktık. Karada Kara bir kitaf bulduk. Açtık baktık ki hamisi yalan.
Kitap Kitap Hamisi Hepisi Pul Para Keçel Kel

Özüm: Kendim
Men: Ben
Minif Binip
Satançı: Çerçi, araba ile seyyar satıcılık yapan
Okuduğunuz garavellide saçmalık ve güldürü iki temele öğe olup kimi parçalarda güldürü kimi parçalarda saçmalık ağırlıklıdır. Yukarıdaki parçada saçmalık unsuru ağır basar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TEREKEME KÖYLÜ KÜLTÜRÜNDE HOLAVAR TARZI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 01:08

HİDRİ GÖZ

Bacadan baktım hidri göz Biri keher biri boz Mindım bazun boynuna Sürdüm uruf yoluna Uruf yolu derbeder İçinde meymin gezer Meymini ürküttüler Gulağını gırpıttılar Dağda gezen xocalar Vurdu golumu girdi Golüm Gazanda yaynadı Aşvaz yanımda oynadı Aşvazı yere vurdum Yer mana yemlik verdi Yemliyi Tat'a verdim Tat mana darı vereli Darıyı kuşa verdim Kuş mana ganat verdi Ganattandım uçmaya Hak gapısını açmaya Mennen küçük gardaşdur Hakkın kelamını oxuyur.
Yerleşik yaşama geçmiş Kentli Türk yukarıda örneğini gördü ğümüz Garavellide ise hem saçma lık hemde komedi birlikte kullanılmıştır. Burada düşünceye meydan okuyan bir mantık Paradoksu anlatımın esasını oluşturmuştur.

BAYKUŞ VE TAVUZ KUŞU

Sultan Süleyman Tavuz isimli bir kıza aşık olmuştu. Kızda ona, eğer kuş gagasından bir saray yaptırırsa kendisi ile evlenebileceğini söyler. Bunu Kabul eden Süleyman bütün kuşları çağırtır Fakat Baykuş Bir türlü gelmez. Nihayet bizzat kendisi baykuşun yanına giderek niçin gelmediğini sorar. O da eğer sultanlık yüzüğünü bir saatlığına kendisine verirse geleceğini söyler. Süleyman bu teklifi kabul eder. Baykuş tahta geçer ve sultana seslenerek bir kız için bütün kuşları kırdırmanın akıllıca olmadığını söyler. Kendisinin bir sarayı kuşları kırmadan yapabileceğini anlatır. Sonrada Kuşlara seslenerek herbirinin gagalarından çok az bir parça koparmalarını istemiş höylece Süleymanın sarayı yapılmış fakat Süleymanın sevgili eşi çok güzel olmasına rağmen bacakları çirkin olduğundan utanıyormuş eşinin bunu görmemesi içinde Allaha yalvarmış kendisine kuş etmesi için. Bu günkü Tavuz kuşları böyle meydana gelmiş. Yapraklan ve kanatlan çok güzel olan bu kuşun bacakları pek güzel değildir. Yine Süleyman bu olaydan sonra o güne kadar adı yapalak kuşu olan baykuşa baykuş adını verir Baykuş kuşların beyi anlamına gelir.

PERVANE VE OD

Bir fakir köylü çocuğu şahın kızına aşık olur, bir süre sonra kızda onu sever. Fakat padişah buna razı olmaz diğer yandan kızı vezirde oğluna istemektedir. Birgün kız ve oğlan kaçarlar Fakat kısa bir süre sonra yakalanarak şahın huzuran getirilir. Bu arada vezir bir sihir yaparak oğlanı "od" ateş haline getirir. Bu arada Allaha yalvaran kız he-Pervane olarak odun etrafında dönmeye başlar.

Terekemeler arasında kuşlarla ilgili efsanelerin önemli bir yeri vardır. Efsaneler destanlardan farklıdır. Destanlar çoğunlukla manzum olmakla beraber efsaneler düz yazılardır. Efsanelerde herhangi bir olay hakkında gerçek üstü ve mantık sınırlarını aşan açıklamalar ve anlatımlar sergilenir. Bunlardan bazılarını örnek olarak anlatmaya çalışalım.

YUSUF-NESİF KUŞU

Bir gün Yakup Peygamber oğlu Yusufu bir yere göndermişti. Fakat Yusuf o gün eve gelmeyince meraklanan yakup iki hizmetlisini Yusufa bulmak için günderdi. Yusufu bulmada zorlanan hizmetçiler Allahım sen bize kanat ver kuş olup uçarak Yusufu bulalım demişler. Bunun üzerine bu hizmetliler o gün bu gündür kuş olup Yusufu arıyorlar. Biri Yusuf derken öbürüde Nesif der. Bu yüzden bu kuşlara Yusuf, Nesif kuşu denmektedir.

HÜT HÜT KUŞU

Yusuf ve Nesif adlı iki kardeş atları getirmek için çayıra giderken kızkardeşleri Fatmaya'da sütlaç hazırlamasını ve hemen geleceklerini söylerler. Fakat Yusuf ile Nesif bir türlü geri dönmezler Kardeşlerini arayarak bulamıyan Fatma Allahtan kendisini kuş yapmasını diledi amacı Kardeşlerini aramaktı. Böylece Kuş haline gelen Fatma o gün bu gün der hep kardeşlerini arar ve ibop, gültop, Yusuf Nesif diye seslenirler.

TAPMACALAR (BULMACALAR)

Tapmacalar Türk Sözlü edebiyatının en eski örnekleri arasında sayılır. Tapmacalardaki kurgu ve içeriği toplumların kültürel yapısı belirlediğinden Bir tapmacayı doğru kavrayabilmek için o tapmacanın doğduğu toplumun ve çağın mantalitesini tanımak gerekir. Yerleşik ve bozkır kültürleri çok farklı yapılanma süreçlerini yaşadıklarından bu farklılık sanat ve edebiyatta da kendini göstermiştir. Bozkır kültürüne ilişkin birçok motifleri Terekemeler arasında yaşıyan bulmacalarda görebiliriz. Basit gibi görünen bu bulmacalar binlerce yıllık birikimlerin izlerini taşırlar.
Tapmacalarda söz oyunları teşbih, istiare tezat ve zaman zaman Fantastik anlatımlar önemli bir tutarlar.

Yere düşer ıslanmaz Suya düşer paslanmaz
(Güneş)

Ayağı yoxdu gaçar Ganadı yoxdu uçar
(Rüzgar)

Bozkır kültüründe gökyüzü ve gök cisimleri ile doğa güçlerinin önemli bir yeri vardır. Yukarıdaki bulmacalar güneş ve rüzgar temasını işlemektedir. Yanlız bulmacalarda değil bozkır kültürünü yansıtan diğer edebiyat türlerindede gök kült'ünün derin izlerini görebiliriz.
Bulmacalar genellikle anonim parçalardır. Belki binlerce yıl önce biri tarafından söylenmiş ama bu ilk söyleyeni kimse bilemiyor. Fakat binlerce yıldan beri söylenerek birçok deyişikliğe uğradıktan sonra bize kadar gelen bu sözler kuşkusuz bazı anlam kaymalarınada uğramışlardır. Olaylar ve varlıklar bazı bulmacalarda sembol, mecaz ve benzetmelerle anlatılmaya çalışılır.

Anlatım ve ifade biçimlerinde sembol ve mecazların kullanılmasında, kökleri yontma taş çağına kadar uzanabilen en eski inançların izlerini görürüz. İlkel insan Ay, Gün, rüzgar, toprak ağaçlar, hayvanlar ve otlarında insanlar gibi bilinçli düşünen ve duyan varlıklar olduğuna inanırlardı. Doğa güçlerine tapınma şeklinde beliren bu inanç sistemine Animizm denir. Animistik inançlara göre bir avcı avlanacağı, hayvanın ve kullanacağı silahların ismini açıkça söylüyemezdi. Çünkü yerin dili ve kulağı vardı en ufak bir fısıltıyı rüzgarlar dağlar ve taşlar avlanacak hayvana iletebilirlerdi. Bunun için avcılar sembolle anlatma tarzı denilen yeni bir iletişim şekli geliştirdiler. Böylece yaşama geçen sembol ve benzetme ile anlatım zaman içerisinde gelişerek kimi bulmacalara kaynaklık etmiş oldu. Bu tür anlatımlar bazı devletlerde dış politika aracı olarakta kullanıldı.

Örneğin Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail birbirlerine Çaldıran Savaşı öncesinde hediyeler göndermişlerdi. Bu hediyeler aslında birer sembol olup her biri değişik bir anlama geliyordu. Yavuz, Şah'a misvak kuşak ve aba göndermişti abanı giy kuşağını bağla keyfine bak-sen kim er meydanına çıkmak kim demek istiyordu. Şah'da ona altın bir kutu içinde afyon göndermişti. Yavuz'u afyon olarak beynini uyuşturan birine benzettiğini anlatmak istiyordu.

Sembolle anlatım şeklini, Terekemeler arasında söylenen bazı masallardada görmekteyiz. Bir hükümdar bilge bir danışmanı aracılığı ile komşu devletlerden birinin hükümdarına haber gönderir. "Ya sana gönderdiğim bulmacaları çözer ya da tahtı terkedersin" der gönderilen bulmacaları kimse çözemez sonunda bulunan yaşlı bir ihtiyar bulmacagı getiren bilgenin karşısına çıkar. Bilge yere bir daire çizer ihtiyar ise bir çubukla daireyi ikiye böler bunun üzerine bilge bir avuç darı çıkararak dairenin ortasına kor ihtiyar ise bir horoz getirterek bu darıyı yedirir. Bunun üzerine bilge yere bir soğan kor ihtiyarda bir yumrukla soğanı parçalar. Böylece ikna oldum diyen bilge oradan ayrılır. Herkes merakla ihtiyara bu işin sırrını sorarlar o da. Söyle cevap verir. "Adam yere bir daire çizerek dünyanın kendilerine ait olduğunu söyledi. Bende ikiye bölerek yarısı bizim dedim. O da bir avuç darı çıkardı bu kadar çok askerimiz var dedi bende horozun darıları bitirdiği gibi sizi kırp, bitiririz dedim o bir soğan koydu ortaya dünyaya acılık ve kötülük düşer demek istiyordu. Bende soğanı parçalıyarak düşerse düşsün dedim."
Bundan başka bazı dini ve felsefi olaylara açıklık kazandırmak ve kolay kavranmasını sağlamak için sembolle anlatım yolu seçilir. Doğu Anadolu ve Kafkaslarda çok tutulan Kelime ve Dimde'den alman bir anlatımdan söz etmek istiyorum.

Aslan adamın birini kovalamaya başlar adam kaçarken bir uçurumun kenarına gelir. Bu arada nasılsa uçurumdan aşağı düşer Fakat bir ağaç dalına tutunarak düşmekten kurtulur. Bu sırada siyah ve beyaz iki tane fare adamın tutunduğu ağacın dalını sürekli kemirmeye başlamıştır. Yukarı çıkamaz aslan beklemektedir. Aşağı atlayamaz korkunç uçurum vardır. Fakat bu sırada tutunduğu ağacın üzerinde bir bal peteyi belirir. Adam Bu halde o petekteki balı yemeyi düşünür. Şimdi Bu anlatımdaki sembolleri açmaya çalışalım Adamı kovalıyan aslan eceli, siyah ve beyaz fareler ömürden geçen, gece ve gündüzleri, uçurum ise mezarı balda dünya malını sembolize ederler.

Görüldüğü gibi sembolik anlatımın insan yaşamındaki yeri çok eskilerden başlar. Radyonun televizyonun sinema ve tiyatronun yaygın olmadığı dönemlerde kışlak ve yaylaklarında yaşıyan Terekemeler uzun kış gecelerinde bir araya toplanarak ozanların Türkü ve atışmalarını dinlerlerdi.

Ayrıca çeşitli konularda yapılan tampaca yarışları çok önemsenirlerdi:

1. O nedirki hemeşe gider menzile çatmaz (Dere)
2. O nedirki düzüler, Ayagınnan su içer Başmnan süzülar (Tahıl)

Balaca Menzer Dağlan bezer Gayıdıf geler Obada gezer
(Kuzu)

Kanadı var uçabilmez Guru yerde gaçabilmez
(Balık)

Evimizde bir kişi var Horhor yatışı var
(Kedi)

O toyda durar geder Boynunu vurar geder Bir sürüye girende Gınanı gırar geder
(Kurt)

Uzun uzun ulama Ucuna gıl dolama Geder Hans söyüne Geler bize salama
(Duman)

Tapma dedim Tapış dedim Şahsenem Yapış dedim
(Ekmek)

Horola Hotan ola Olmuya Kotan ola Gırx eyex Gırx buynuz Onu çeken ola
(Çift)

Nefesi var canı yok Cesedi var gani yok
(Körük)

Kucağına alırsan ağlıyar \ Yere goyarsan kiriyer
(Zencir)

Daş hırıldar su ırıldar Tahta çalar Den-oynaşar
(Değirmen)

Bir güzgüm var gabaxlı Dört gırağı sacaxlı
(Göz)

Altı mer mer Üstü mermer İçinde bülbül gezer
(Dil)

O yanıgaya Bu yanı gaya İçinde Sarı maya
(Yumurta)

Tapmacaların kuruluşları incelenirse, teşbih istiare, benzetme ve tezatların yanı sıra fantastik anlatımlarında zaman zaman kullanıldığı görülür. Yine birçok tapmaca bağlama, bayatı mitoloji ve atasözlerinden yararlanılarak kurulmuştur. Bazen birkaç atasözü birleşerek bir tapmacayı oluşturabildikleri gibi bazenden Kurulmuş bir tapmacadan birden fazla atasözü çıkarılabilir. Şimdi atalar sözü ile yalın ilgi kurularak geliştirilen bir kaç tapmaca örneği verelim.

Alemi bezer özü çırpax gezer
(İğne)

Etinden kebap olmaz Ganından kase dolmaz
(Nar)

Bunlar gibi bazı tapmacaların bayatı haline dönüştüğünü bazı hayatı ve melodilerinde tapmaca halinde kurulduğunu görmek mümkündür.
Ezzinem emer hey Belde gumuş kemer hey Göyde medyan görmüşen Yerde gulun emer hey
(Yağış)

Tapmacalar halk edebiyatının çok geniş varyantlı bir türü olup bir bulmacanın bazen yüzlerce vayatını bumak mümkündür. Tapmacaların daha gelişmiş vezinli ve kafiyeli türüne bağlama denilmektedir. Tapmacalar anonim parçalar olmasına karşın bağlamaların yazarı belli olup anonim değildir. Fakat yazarı olmasına karşın bir bağlamanında bazen birçok varyantını bulmak mümkündür. Bağlamalar halk ozanlarının ustalıklarını belirlemede kullandıkları çok önemli bir anlatım biçimidir. Ozan vezin ve kafiyeli sorularını saz ve sözle sormaya başlar. Onun karşısında bulunan başka bir ozan ise aynı vezin ve ölçüde olmak kaydı ile sorulara cevap vermeye çalışır. Yarışmaya bazan üç dört ve daha fazla ozan katılır. Söz eşliğinde süren yarışmada mantıklı ve makul cevap veremiyen veya aynı vezin ve kafiyeli anlatımı sürdüremiyen ozan yarışmadan mağlup olarak çekilir. En sonunda bir ozanın, yarışmanın galibi olarak ustalığını herkese kabul ettirir.
Şimdi bağlama tarzına örnek olarak aşık İzani ile Şenlik arasında geçen ilginç bir atışmayı izliyelim. Karsın Küm-betli (ladi Kars) Köyü'nden yetenekli Ozan İslam bey olayı Dede Korkut Oğuznamelerine özgü bir üslupla akıcı bir destan havası içinde anlatmaktadır.

Erzurumda Cami avlusunda bulunan kimsesiz bir çocuğu vali bey evlatlık alarak büyütür. Çocuk tahsilini bitirince vali babalığı ölür. Bunun soyu belli olmadığından devlet dairelerinde iş bulamaz. Bu nedenle Devlete bir dilekçe ile başvurarak "mademki bana iş verilmedi. Ben ünlü bir ozanım gideceğim her vilayette ya karşıma bir ozan çıkarılsın ya da ozan çıkmadığı zaman devlet bana bin lira ödesin" der devlet İzani'nin isteğini kabul ederek kendisine isteği doğrultusunda bir ferman verir. Olay buraya kadar ve buradan sonrada tam bir destan fantazisi ile gelişir. İzani gittiği heryer-de ozanları mat etmektedir. Bir vilayette karşısına ozan çıkamazsa hükumettende bin Lirasını almaktadır. 19. yüzyılın bin lirası o günün koşullarına göre çok büyük bir paradır.

Konuya Osmanlı devlet teşkilatı açısından bakalım yaklaşık 1910 lu yıllar İttihat ve Terakkinin etkin olduğu bir dönemdir Acaba devlet memuru olmasında sakınca görülen biri devletten böyle bir istekte bulunabilirmi. Yine devlet, kendisine meydan okuyan bir üslûpla bazı şartlar öne sürerek dilekte bulunan birisini ciddiye alırmı. Bu ferman önce Meclis-i Mebusandan geçecek sonrada bakanlar kurulu ve padişahın onayını alacaktır. Bu olayın doğruluğunu belgelere dayandırarak açıklamak zordur. Burada önemli olan olayın doğruluğu değildir. Olay zaten bir efsane miti olma sürecine çoktan girmiştir. Kamu zevki ve vicdanı nazil görmek isterse olay o yönde bir gelişme gösterir bir Köroğlu, bir Nasreddin hoca, bir Yunus, ya da Emrah'tı Türk toplumunda pek çok varyantları gelişmiştir. Adı geçen kahramanların gerçek yaşamlarını doğru tesbit etmek çok zordur. Oysa edebiyatta bunların gerçek kişiliklerinden çok destansı kişilikleri önemlidir. Çünkü toplumun anonim zevki bu kişiliklerde kendini gösterir. Bu nedenle İzani'nin gerçek yaşamından çok kamu vicdanının ona verdiği rol çok önemlidir. İzaninin kişiliğinde kibir, dikbaşlılık gurur ve megalomanı'nın reddedildiğini hoşgörü, alçak gönüllülük ve bilgeligin ise yüceltildiğini görürüz. Şimdi öykümüze kaldığımız yerden devam edelim İzani Tokt'a geldiği zaman 40 tane binanın dumanları tek bir bacadan çıkmakta ve üzerinde "Kavhane Ocağı" yazılmakta olduğunu görür. Bu "Kavhane Ocağı" sözünü bir kağıda yazdıktan sonra onuda bir medile düyümler gittiği her yerde bunu bağlama tarzında sormaya başlar. Gümrü, Bakü, Karabağ, Gence Ahıska ve Tiflis'i dolaştıktan sonra Ermen işgali altındaki Ardahan'a gelir. Burada Ermeni Modo'nun Kahvesine inen İzani yetkililerden karşısına çıkacak ister. Nihayet Şenlik Çıldır'dan getirtilir.
ozan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TEREKEME KÖYLÜ KÜLTÜRÜNDE HOLAVAR TARZI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 01:10

Burada yine bir noktaya deyinmek istiyorum. Ardahan Ermeni işgali altındadır hatta Gümrü, Baku, Gence gibi o yıllarda Osmanlı devletinin egemenlik sınırları dışındaki bölgelerde izani Osmanlı fermanı ile yöreyi ellerinde tutan Rus ve Ermenilere şart öne süremez Çünkü böyle bir ferman olsa bile Ardahan ve Gümrü'de hükümsüz olur. Yukarıdada bahsettiğim gibi şenlik ve izani karşılaşması destanlaşma ve mitleşme sürecine girmiştir. Anlatımda gerçekçilikten çok gerçek üstücülük hakimdir. Davetliler Mado'nun kahvesinde toplanırlar Ermeni, Rus ve Türklerden oluşan kalabalık bir topluluk içinde atışma başlar. Bu karşılaşma bir anda Şenlik ve İzani'yi aşarak bi Ermeni-Türk müsabakasına dönüşür Ermeniler İzani'yi Türkler Şenliği tutmaktadır.

İzani
Seninle iddiaya düştük galtnağaldan gonuşak
Bülbül'un gahrı zimmistan goncu gülden gonuşak
Tarigat-ı Muhammediye dürrü yekta halebi
Ahteri ezber ediben hıfzı dilden gonuşak

Şenlik
Arz edip durduk ruberi erkan yoldan gonuşak
İnci mercan yakut zümrüt gevher-i ladan gonuşak
Mantıki ala nuhsalar
Molla Cemi ferayiz Zikredek gara
Davud'a ilmi haldan gonuşak

Burada ozanlar birbirlerini aynı vezin ve kafiye ile taki-betmek zorundadır. Yine XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doğu Anadolu ve kafkaslarda Ahter ve Kara Davut gibi lügat ve dini içerikli bilgiler kitabını ezbere bilmek bilgece bir hüner sayılırdı. Bir bakıma Ahter ve Karadavut birer bilgelik miti olarak edebiyat tarihimize girmiştir. Şenlik ve İzani bir süre çalıp söyleyerek birbirlerini izledikten sonra sıra bağlamalara gelmişti.


Şenlik
Ehli Kamil olan sözümü seçsin O nice minberdir ayağı yeddi Neden halk olunda ne sebep için Ne yerde gurdular dayağı yeddi

İzani
Ehli Kamil benem sözünü seçim
Keramet minberinin ayağı yeddi
Nurdan halk olundu ol adem için
Kabede kurdular duyağı yeddi

Şenlik
O nedirki sehmi semaya çıktı
Çabalar cesedi canı hiç yoktu
Ateşten dünyaya geldiği hakti
Rengi bir Karar boyuğı yeddi

İzani
Urusya iline salmışam seda
Ardahan şehrini yakacam oda
Bir boncuk düşürdü derya ummana
Araki bulasan biçare şenlik

Atışmalar uzun zaman devam eder aradan yaklaşık bir. hafta geçer.

Şenlik
Muamman bulunsa galan alınır
Askerlerin bölük bölük bölünür
Evvel Kaftır sonu yada bulunur
İnşallah bulmuşam aşık izani

Burada "Kavhane Ocağı" yazısının başharfini şenlik "Kaf' olarak açıklayınca izani biraz aşağıdan alarak

İzani
Çıldır Sancağında aladan ala
İzaniye hasım gelipsen böyle
Eğer bilirisen ismini söyle
Yaradan yar olsan baba şenliği

Şenlik
Daha budur gul
Şenliğin muradı
Nurani pirlerim rüyada dedi
Gavhane ocağı okunur adı
Arayıp bulmuşam aşık izani

Bu parça bitince Durduna'lı Osman ağa İzani'nin atışmaya başlamadan önce tavana astığı mendile düyümlü muammayı açarak okudu "Gavhane Ocağı" yazıyordu.

ÜÇ KARDEŞLER

Üç kardeşler, Terekemeler arasında olduğu gibi diğer Türk boyları arasındada zevk ve ilgi ile dinlenen bir nağıldır. Üç Kardeşler ile Kırgızların ünlü Manas Destanı ve M.O. 668-663 yılları arasında yazılan Sümerlerin Gılgamış destanı arasında içerik ve kuruluş yönünden şaşırtıcı benzerlikler göze çarpar. Nağıldaki yan öğeler zaman zaman bizi Bering Boğazını geçirerek Siyu Kızılderililerine kadar götürür.

Her "Nağıl" gibi Üç Kardeşlere'de saçmalıklarla yüklü bir garavelli ile giriş yapıyoruz:

Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber ve develer tellaliken, ben annemin beşiyini tıngır mıngır salladığım zaman Bir Padişah varmış. Padişahın bahçesinde ise yılda üç elma veren bir Selvi ağacı bulunmaktaydı. Fakat elmalar tam olgunlaşıp yemeli hale gelince çalınırdı. Bu duruma üzülen Padişah elma hırsızlarını yakalamak için üç oğlunu görevlendirir. Kardeşler uygun yerde pusuya yatarak ağacı beklerler.

Bir süre sonra kocaman bir devin elmaları aldığını görürler. Kardeşler devi takibetmeye başlarlar ve devin kör bir kuyudan yer altına geçtiğini görünce kuyuya girerek takibi sürdürmeye, Büyük ve Ortanca kardeşler cesaret edemezler. Fakat küçük kardeş yanlız başına kuyuya girer ve devi takibe başlarken birde ne görsün birbirinden güzel üç kız oturmuş gergef işlemektedir. Padişahın bu en küçük oğluna kızların en küçüğü yardım eder ve devi öldürürler. Daha sonr Kuyunun bulunduğu yere gelerek kızların yukarı çıkartıl-ması sırasında küçük kız delikanlıya, kardeşlerinin kendisini yukarı çekmiyeceklerini söyleyerek ona sihirli bir yüzük verir. Bu yüzüye dokunursa biri siyan biri beyaz iki koçun geleceğini mutlaka beyaz koça binmesi gerektiğini söyler. Olaylar aynen küçük kızın dediği gibi gelişir. Kuyuda bırakılan küçük kardeş, yüzüye dokununca beliriven siyah ve beyaz koçlardan yanlışlıkla siyah olanına biner. Böylece siyah koç binicisini yerin yedi kat altındaki karanlık dünyalara götürür.
Bu dünyada hiç bir zaman güneş doğmazmış burada yaşıyan korkunç bir ejderhaya yılda bir kız kurban edilirmiş. O yıl ise kurban edilme sırası padişahın kızında idi. Kara koçun karanlık dünyaya getirdiği genç ejderhayı öldürerek padişahın kızını kurtarır. Fakat ışıklı dünyaya gitme konusunda padişah kendine yardım etmez.

Genç delikanlı bir raslantı sonucu Zümrüt Anka kuşunun yavrularını yemek isteyen bir canavarı da öldürünce Anka kuşu kendisini ışıklı dünyaya götüreceğine söz verir. Fakat bu yolculuk uzun olduğu için Anka kuşu delikanlıdan kırk parça et ve kırk tulum su ister. Böylece gerekli erzakları da alarak yola çıkarlar çok uzun olan yolculuk sırasında delikanlı bir ara etin bittiğini görünce kendi kalçasından kestiği bir parçayı kuşa verir. Kuş bunun insan eti olduğunu anlayınca eti yemez ve dilinin altında saklar. Nihayet ışıklı dünyaya gelince parçayı delikanlının kalçasına yapıştırıp tükürüğü ile de oğarak kaynamasını sağlar.

Bu nağılın, çeşitli Türk boyları arasında birçok varyatına rastlıyabiliriz şimdi de çeşitli yönlerden üç kardeşlerle büyük bir benzerlik gösteren Manas Destanına bir göz atalım. Destanda Kahraman Er Töstük yedinci kat yerin altındaki karanlık dünyada yetişen kutsal hayat ağacında yuva yapan kara kuşun yavrularını, onu yemek isteyen canavardan kurtarır. Bunun üzerine karakuş kendisini ışıklı dünyaya çıkarmaya söz verir. Yanlız kırk parça et ve suya ihtiyacı olduğunu söyler. Nihayet Er Töstük su ve eti kuşa yükleyerek yola çıkarlar. Bir süre sonra et bitince Er töstük kendi kalçasından kestiği bir parça* eti karakuşa verir fakat kuş bu parçanın insan eti olduğunu anladığı için yemez ve saklar. Işıklı dünyaya gelince eti yerine kaynatır.

Gördüğünüz gibi Hem Üçkardeşler dağılında hemde Manas destanında Kurgu, ve biçim yönünden olduğu kadar içerik yönündende büyük benzerlikler vardır.
Kutsal ağaçlar, ve kuşlar ile yeraltı dünyası gibi Altay Şamanlığının özgün inançları, parçalarda ana tema olarak işlenmiştir. Aynı motifleri ve benzerlikleri M.O. 668'de yazıldığına inandığımız Gılgamış Destanında da görmekteyiz. Gılgamış bir Sümer Kahramanıdır. Gerek destansı motiflerin benzerliği gerekse Türkler gibi son ekli dil kullanmış olmaları sümerlerin Asya Kökenli bir kavim olduğu gerçeğini ortaya kor.

Müneccimler birgün Sümer hükümdarına torununun kendisini mağlubederek tahtı elinden alacağını söylerler. Buna üzülen kıral kızını sıkı bir kontrol altında tutar ve hiç bir erkekle ilişki kurmasına izin vermez. Fakat her şeye rağmen kızın bir erkek arkadaşı ile birlikte olması önlenemez. Nihayet kız bir çocuk dünyaya getirir. Kiralın gazabından korkan kızın nöbetçileri bu çocuğu bir uçurumdan aşağı atarlar. İste tam bu sırada beliren bir kartal çocuk yere düşmeden yetişerek onu kurtarır ve büyütür. Bu çocuk ünlü Kahraman Gılgamıştır.

Bir gün rüzgarın devirdiği bir söyüt ağacı Fırat'ın sularında sürüklenirken Tanrıça İnanana bu ağacı sudan kurtararak bahçesine diker amacı sırası gelince ondan kendine bir taht yaptırmaktır.

Ağaç zamanla gelişerek büyümeye başlar. Bu arada ağacın başında İndigug Kuşu yuva yapıştır. Fakat ağacın kökündede bir yılanın yaşaması Ayrıca kötülükler perisinin ağacın uygun bir yerinde mekan tutması İnanna'yı üzer İnanna bu nedenle Kardeşi Gılgamış'tan yardım ister. Gılgamış ise hem yılanı hemde kötülükler perisini yok eder bu-arada İndigug kuşuda ağacı terkeder. Nihayet İnananna ağaçtan arzu ettiği tahtı yaptırdığı gibi bir davul ve birde tokmak yaptırarak Gılmamış'a hediye eder. Gılgamış, tanrıçanın hediyesi olan bu kutsal davul ve tokmağın kendisine sağladığı uğur ve güç yardımı ile Ereç halkı ile savaşarak onların savaşçılarını öldürür. Kocaları ölen kadınların bedduaları tutar Gılgamış'ın daval ve tokmayı kör kuyuya düşer.

Gılgamış gayet üzgün bir şekilde kör kuyunun başında beklerken arkadaşı Engidu gelerek kör kuyudan kutsal hediyeleri çıkaracağını söyler ve kuyuya iner. Fakat bir türlü geri çıkmayınca Gılgamış doğruca Nippur Kentine giderek büyük tanrı Enil'den yardım ister. Enil bu isteye olumsuz cevap verir. Bunun üzerine Eridu şehirindeki Akıl tanrısı Enki'nin yanma gider. Enki kendisine yardım eder.nihayet Enki'nin emri ile Güneş tanrısı Utu karanlık dünyaya geçebilecek bir tünel açar. Gılgamış giderek Enkidu, davul ve tokmağı ışıklı dünyaya çıkartır. Görüldüğü gibi kutsal ağaçlar, karanlık dünyalar ve kutsal kuşlar hem Gılgamışta, hem Manas'ta hem de Üç kardeşlerde temel motifler olarak belirginleşmiştir. Altay Şamanlığında yerin ve gök'ün yedi kat olduğu ve yerin yedi kat altında ise hiç güneşin doğmadığı karanlık dünyanın bulunduğuna inanılırdı. Benzer inancın M.Ö. VII. yüzyılda Sümerlerde'de yaşadığını görüyoruz. Konuşan dev kuşlar, gökyüzü ve yeraltına seyahat, insan vücudundan parçaların kesilmesi, ölen ve dirilen insanlar gibi doğa üstü anlatımlar o yıllarda pek yadırganmazdı. Çünkü şamanlarda, böyle süper güçlerin olabileceğine ilişkin inançlar çok güçlü idi.

Altay Şamanlığında davul kasnağının kutsal hayat ağacından yapılmış olduğuna inanılırdı. Şamanlıktaki davulun kudsiyeti, bir mit olarak Sümerlerde de yaşanmıştır. Gılgamış'a davul ve tokmağı hediye eden Tanrıça İnananadır. Burada Davul İlah armağanı olabilecek bir kutsallık kazanmıştır. Benzer motifleri şamani inançlara sahip Siyu Kızılderililerinde de görmekteyiz. Bazı Kızılderili kabilelerinde Asya kökenli mitlerin varlığı bu kabilelerin Bering Boğazı yolu ile Asya'dan geldiği inancını doğurmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Terekemeler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir