Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Anadolu'da Sahte Şah İsmail İsyanı

Burada Kızılbaş Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Anadolu'da Sahte Şah İsmail İsyanı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Nis 2011, 20:42

ANADOLU'DA SAHTE ŞAH İSMAİL İSYANI

1.Giriş


Safevi Devleti'nin 1502 yılında Şah İsmail tarafından kurulmasıyla birlikte, Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yaşayan ve Osmanlı vatandaşı olan Anadolu'daki Türkmenler üzerinde siyasi, kültürel ve dini etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bunun bir sonucu olarak Anadolu'daki Sünni inanca sahip Türkmenlerin, Şia mezhebine yönelmelerine neden olmuş ve bazı bölgelerde bir "şah" hayranlığının doğmasına sebep olmuştur. Osmanlı ülkesinde böyle bir zemin oluştuğunda ise, bu inanca sahip olan insanlar, Osmanlı Devleti aleyhine istismar edilmeye başlanmıştır. Kendi bölgelerinde şöhret bulan bazı kimseler, birtakım menfaatler elde etmek için ortaya çıkıp, Osmanlı idaresine baş kaldırmışlardır. Kendilerine bu isyanlarda taraftar bulmak için de, halkın dini inancını kullanmışlardır. XVI. yüzyılda meydana gelen bu tür hareketlerden biri de, Maraş Eyaleti'nde yaşayan Şambayat Türkmenlerine mensup bir şahsın, Boz-Ok'ta ortaya çıkarak, Safevi hükümdarı II. Şah İsmail olduğu iddiasıyla, Osmanlı Devleti'ne isyana kalkışmasıdır. Osmanlı Devleti topraklarında meydana gelen bu tür isyanların genellikle Orta Anadolu'da ortaya çıkması, bölgenin sosyo-ekonomik düzeyinin düşüklüğü nedeniyle, burada daha çabuk sarsılabilir, konargöçer halkın yaşamasından kaynaklanmış olmalıdır. Zira tarihte bu tür istismarlar hep gelir düzeyi düşük ve yeterli oranda bilinçli olmayan zümreler üzerinden yapılmıştır. Dini bilgisi zayıf olan halk, kendisine İslamiyet adına sunulan her şeye inanmak ve bu tür faaliyetlerde bulunanların peşinden gitmek durumundaydı.

Selçuklu ve Osmanlı gibi Sünni Türk-İslam devletlerinde, Şii-Batıni kaynaklı isyanların meydana gelmesinde rol oynayan Şii zümrelerin şuuraltı durumlarına da bakmak gerekmektedir. Zira Şiilere göre: Hz. Ali'nin ilk halife olması gerekirken, bu hakkı diğer halifeler tarafından gasp edilmiş ve onların gözünde diğer üç halife ve dolayısıyla mevcut iktidarlar gasıp ve zalim duruma düşmüşlerdir. Halifelik, Hz. Ali'nin hakkı ve ondan da çocuklarına geçmesi icap ederken, kendisinden sonra çocuklarına geçmemiş ve onlar hep muhalefette kalmışlardır. Yine bu cümleden olarak; Hz Hüseyin'in, devrin hükümeti tarafından katledilmiş olması, onların halk nazarında mazlum duruma düşmelerine ve taraftar bulmalarına sebep teşkil etmiştir. Bu nedenle Şii-Batıni düşüncelere sahip topluluklar, bulundukları devlette kendilerine yönelik en ufak bir haksızlık yapıldığında, mevcut iktidara karşı bir husumet ve isyan durumuna geçmekten geri durmamışlardır.

Şayet devlet kendi vatandaşlarına milli kültürünü yeterince tanıtıp benimsetemezse, halkın dış kökenli fikir ve kültürlere yönelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Molla Kabız olayıdır. Kabız'ın ortaya attığı iddialara, hem de saltanat merkezi olan İstanbul'da bir çok Müslüman Osmanlı vatandaşının inanması ve yapılan duruşmada Rumeli ve Anadolu kadıaskerlerinin dahi Kabız'a cevap verecek ve onun fikirlerini çürütecek kadar ilmi yeterliğe sahip olmamaları, Osmanlı Devlet adamlarının bu konuları ihmal ettiklerini ortaya koymaktadır.

Ana konumuzu teşkil eden Şambayatlı Sahte Şah İsmail'in isyanı ve bu isyanın bastırılması hadisesini ortaya koymadan önce, Safevi Devleti'nin kuruluşundan, Safevi hükümdarı II. Şah İsmail'in ölümü ve sonrasında İran topraklarında ortaya çıkan ve kendilerinin (II.) Şah İsmail olduklarını iddia eden "Sahte Şah İs-mailler"den kısaca bahsetmek, konumuzun daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır.

2. II. Şah İsmail'in Öldürülmesine Kadar Safevilerin Türkmenlere Yönelik Faaliyetleri

Başlangıçta tamamen dini mahiyette bir tarikat kuran Erdebil Sofileri, Şeyh Safiyuddin'in torunu Sultan Hoca Ali zamanında açıkça Şiiliğe temayül ederek İran, Irak, Suriye ve Anadolu'daki zümreler ve özellikle Türkmen aşiretleri arasında taraftar toplamağa çalıştılar. Hoca Ali'nin Erdebil Tekkesi'ne bağlı müritler bulmasının nedenlerini dedesi Şeyh Safiyuddin döneminden itibaren gelişen olaylarda aramak gerekir.

Safevi tarikatının kurucusu Şeyh Safiyüddin (1252-1334), 1276 yılında Hazar Denizinin güney kıyılarındaki Geylan'da Şeyh Zahid-i Geylani'nin yanına varmış ve Şeyh Zahid'in ölümünden sonra da kızı Bibi Fatma ile evlenerek, onun şeyhlik postuna oturmuştur. Şeyh Safiyuddin, zamanla bölgede halkın teveccühünü kazanmış ve özellikle İlhanlıların Veziri Reşideddin, oğlu Erdebil valisi Mir Ahmed ve İran'da hüküm süren Moğol hanı Olcaytu gibi yöneticiler kendisine büyük hürmet göstermişlerdir. Şeyh Safiyuddin'den sonra Erdebil'de Şeyhliğe geçen oğlu Sadreddin (1334-1392), torunu Hoca Ali (1392-1429) ve Hoca Ali'nin oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447) dönemlerinde, şöhretleri bölge dışına çıkarak Osmanlı padişahlarının saraylarına kadar ulaşmıştı. Bu nedenle Osmanlı padişahları da Erdebil'e "çerağ akçesi" adı altında her yıl hediyeler göndermişlerdir.

Şeyh Safiyüddin'in torunu Hoca Ali'nin Anadolu'da özellikle de Teke, Hamit ve Karamanoğulları gibi Türk beyliklerinde birçok müritlerinin olduğu belirtilmektedir. Bunun sebebine gelince: Timur, 1402 yılında Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'le yaptığı Ankara Savaşı'ndan dönerken, Şeyh Hoca Ali'yi Erdebil Tekkesi'nde ziyaret etmiş ve Hoca Ali'ye saygısının bir göstergesi olarak, köyleriyle birlikte Erdebil'i Safevilere vakıf olarak bağışlamıştı. Daha sonra Timur, Hoca Ali'ye başka ne gibi bir hizmette bulunabileceğini sormuş, Hoca Ali de başka herhangi bir ihtiyacının olmadığını, ancak Anadolu'dan beraberinde getirdiği Türk esirlerini serbest bırakmasını istemiştir. Bunun üzerine sayıları yaklaşık 30 bin olan bu esirler, Timur'un emriyle serbest bırakılarak Şeyh Hoca Ali'ye teslim edildiler. Bu Türkmenler de, şükran borcu olarak Safevi Tarikatı'na bağlandılar. Daha sonra bunların çoğu Anadolu'ya döndüler; orada kalanlar ise Erdebil de bir mahalleye yerleştirildiler.

Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmed'in hükümdar olmasıyla birlikte gayri-Türk devşirme unsurlara devlet yönetiminde yer verirken, Safevi Devleti özellikle Şah Tahmasb döneminde, Türkmenlere devlet idaresinde çeşitli görevler vermiştir.9 Safevi Devleti'nin kuruluş ve gelişmesini başarmasının ve Osmanlı ülkesindeki Türkmenler üzerinde etkili olmasının sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir. Bu nedenle Osmanlı idaresinden memnun olmayan bazı Türkmen aşiretlerinin İran'daki bu tarikata yöneldikleri görülmektedir. Daha Şeyh Safiyüddin devrinden itibaren, Erdebil Tekkesi'ni ziyaret edenler arasında Anadolu'dan gidenler dikkat çekiyordu. Yukarıda da ifade edildiği gibi, özellikle Hoca Ali'nin, Timur'un Anadolu'dan alıp götürdüğü esirleri serbest bıraktırması, Anadolu Kızılbaşları arasında Safevi muhabbetinin kuvvetle yerleşmesine sebep oldu.

Hoca Ali'nin torunu Şeyh Cüneyd, Safevi Tarikatı'nı dini bir devlet haline getirdi Devletinin hakimiyet sahasını genişletmek için de, çeşitli yerleri dolaşarak propaganda faaliyetlerini el altından sürdürmek niyetinde idi. Bu amaçla ilk önce Osmanlı topraklarına yöneldi. Zira orada Safevi Tarikatı'na bağlı olan zümreler vardı ve bunlar kendisi için fikirlerinin yayılmasında bir zemin oluşturabilirdi.

Anadolu'ya yerleşmek isteyen Şeyh Cüneyd, Erdebil'den ayrılarak Konya'ya gitmek üzere Osmanlı topraklarından geçerken, Osmanlı sultanı II. Murad'a bir seccade, Kur'an ve bir tespihten oluşan hediyeler gönderdi. Sultan Murad bunun karşılığında Şeyh Cüneyd'e verilmek üzere hediyeleri getiren müride 200 duka altın ve müritle beraber gelen dervişlere de 1000'er akçe verdi.

Şeyh Cüneyd hediyeleri gönderirken, Osmanlı Sultanından dua ve ibadet yapabilmesi için, Kurtbeli'nde ikamet etmesine müsaade etmesini istedi. Fakat Sultan II. Murad, Şeyh Cüneyd'in asıl maksadını anladığından, Osmanlı topraklarında kalması konusunda kendisine olumlu bir cevap vermedi. Bunun üzerine Osmanlı topraklarını terk ederek Konya'ya giden Şeyh Cüneyd, burada kendisinin Hz. Ali'nin soyundan geldiğini iddia ederek15 Batıni düşüncelerini yaymaya başladı. Buna tepki gösteren Karaman Bey'inden de yüz bulamayınca, güneye yönelerek, o devirde Memlüklü toprağı olan Kilis ve Musa Dağı'na gitti. Ancak Memlüklü Sultanı Çakmak (1438-1453) da, onun üzerine bir birlik göndererek, kendisini Kuzey Suriye'den çıkarttı. Neticede Osmanlı, Karaman ve Memlüklülerden yüz bulamayan Şeyh Cüneyd, Canik'e gitmiş ve orada Trabzon Rum İmparatorluğu'nu ele geçirme ve o bölgede kendi devletini kurma planları yapmıştı. Samsun'da yaptığı bu planı uygulamaya koymak amacıyla 1456 yılında Trabzon'a saldırdı. Uzun süre uğraştıysa da kaleye girmeye muvaffak olamadı ve Trabzon'u almaktan ümidini keserek, Diyarbakır'da bulunan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitti. Şeyh Cüneyd, Uzun Hasan'ın teveccühünü kazanarak Akkoyunlu ülkesinde geniş çaplı propaganda faaliyetinde bulundu. Bu arada Uzun Hasan'la, belki de ortak düşmanları olan Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah'a karşı birleşen ve Uzun Hasan'ın güvenini kazanmayı başaran Şeyh Cüneyd, 1458 yılında Uzun Hasan'ın kız kardeşi Hatice Begüm'le evlendi. Üç yıl Diyarbakır'da kaldıktan sonra Erdebil'e gitti. Ancak, kendisini sevmeyen ve kıskanan amcası Cafer, onu Erdebil dışına çıkarttı. Bunun üzerine şeyh Cüneyd silahlı müritlerini yanına alarak, kuzeydeki Çerkeslere karşı savaşmaya gitti. Elbrus dağlarındaki Karasu vadisinde Şirvan Şah'la, 4 Mart 1460 tarihinde yaptığı muharebede öldürüldü. Uzun Hasan, Şeyh Cüneyd'in Şirvan Şah ile yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine, Cüneyd'in oğlu Haydar'ı Erdebil'de iktidara getirip, kızı Marta (Alemşah Begüm)20 ile evlendirdi. Haydar'ın bu evlilikten: Sultan Ali, İsmail (doğumu: 17 temmuz 1487) ve İbrahim adlarında üç oğlu dünyaya geldi.

Haydar müritlerine savaş tatbikatları yaptırıyordu. Bu arada onlara: ok atma, mızrak ve kılıç kullanma gibi savaş usullerini öğretiyor; çeşitli savaş malzemeleri imal ederek tekkesini adeta bir silah deposu haline getiriyordu. Şeyh Haydar, müritlerine on iki dilimli kırmızı serpuş giydirdi. Bu tarihten itibaren "Kızılbaş" ismi Şii düşüncelere sahip olanlar için genel bir terim olarak kullanılmaya başlandı. Şeyh Haydar'ın, 9 temmuz 1488 tarihinde Elburz Dağı eteğindeki Dartanat Köyü yakınında, Şirvanşah'a karşı yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine23 yerine en büyük oğlu Sultan Ali geçti. Sultan Ali döneminde Akkoyunlu Devleti tamamen zayıflamış, Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub'un 24 aralık 1490'da24 ölümünden sonra, Safeviler'in Akkoyunlu Devleti üzerindeki nüfuzları iyice artmıştı. Sultan Ali'nin Akkoyunlularla 1494'te yaptığı savaşta öldürülmesi25 üzerine Erdebil Ta-rikatı'nın başına kardeşi İsmail geçti. 1498 yılına gelindiğinde Akkoyunlu Devleti çökmekte, onun yerine Safevi Devleti'nin temelleri atılmakta idi.

Timur'un Anadolu'dan esir olarak götürüp, o dönemde Erdebil Şeyhi olan Şeyh Safiyüddin'in torunu Hoca Ali'ye (1392-1429) teslim ettiği Türkmenlerin Erdebil'e yerleştirildikleri yukarıda ifade edilmişti. Anadolu'dan getirilen bu Türkmenler Erdebil'de "Rumlu" ismiyle ayrı bir mahallede oturmaktaydılar. İşte bunların çocukları XV-XVII. asır Kızılbaş kabilelerinin en kuvvetlisini teşkil etti-ler.26 Bunlar başta olmak üzere, Anadolu kökenli Ustaclu, Karamanlı, Tekelü, Bayat ve Varsaklar, Şah İsmail'in faaliyeti neticesinde siyasi bir kuruluş halini alan Safevi Devleti'nin, savaşan güçleri ve beyleri olarak büyük bir nüfuz kazandılar. Şah İsmail'in davetine Anadolu Türkmenleri ve özellikle de Teke ve Hamideli sakinlerinin büyük bir hevesle icabet etmelerinde bunların da büyük rolü vardı.
Osmanlı ülkesinde, Şah İsmail taraftarı ve onun adına faaliyetlerde bulunan Kızılbaşların artması, Osmanlı Devleti için büyük bir tehlike oluşturmaya başlamıştı. Bu cümleden olarak, Sultan II. Bayezid Arnavutluk Seferi sırasında Manastır'dan Pirlepe'ye giderken, derin ve dar bir geçitte, Haziran 1492'de meczup bir dervişin suikastına maruz kaldı. Suikast, muhafızlar tarafından engellendi ve suikastçı derhal öldürüldü. Tehlikenin büyüklüğünü sezen Sultan II. Bayezid, Teke ve Hamideli'ndeki Kızılbaşların çoğunu Rumeli yakasına sürgün etti; sınırda bulunan ümeraya, hiçbir sofinin Anadolu tarafına geçirilmemesi konusunda ciddi uyarılarda bulundu. Fakat Safevi yanlısı Kızılbaşların arzettiği tehlike, gittikçe dozunu arttırarak devam etti ve şehzadelerin saltanat mücadeleleri sırasında meydana gelen Şah Kulu isyanı ile bir felaket halini aldı.29 Zaten Şahkulu, isyan edip Şah İsmail adına Osmanlı Devleti'ni ele geçirmek için fırsat kolluyordu.30 Tam bu sırada Yavuz Sultan Selim'in, babası II. Bayezid'e baş kaldırması ve Sultan II. Bayezid'in hastalığı sebebiyle devlet işlerini vezirlere bırakmış olması31, Şahkulu'na isyan fırsatı vermiş oldu.

3. Osmanlı Devleti'nin Kızılbaşlığa Bakışı ve Safevi Yayılmasına Karşı Aldığı tedbirler

Çaldıran zaferi, Safevi Devleti'nin Anadolu üzerindeki Kızılbaş emellerine büyük bir darbe indirmesine rağmen, Osmanlı ülkesindeki propaganda faaliyetleri ve özellikle de konargöçer unsurlara yönelik tahrikleri sona ermedi. Osmanlı Devleti'ni zaman zaman sıkıntılara sokan: Kanuni devrindeki Baba Zünnun, bir Kızılbaş halifesi olan Veli Halife ve Kalender isyanları gibi, Sahte Şah İsmail olayı da Şambayat Türkmenlerine mensup bir şahsın liderliğinde meydana gelen isyan hareketidir.

Osmanlı Devlet yöneticileri, bu olayların önlenmesine yönelik olarak çoğu zaman bu ayaklanma hareketleriyle bölgenin sosyo-ekonomik rahatsızlıkları arasında bir ilgi kurarak iyileştirici tedbirler alma yoluna gitmemiş, aksine bu bölge halkı ve Türkmen aşiretlerinin şer kaynağı ve bulundukları bölgelerin de eşkıya üreten bir yer olduğu kanaatiyle, bunların tedip edilmeleri gerektiği düşüncesine sahip olmuş ve bu yönde zorlayıcı tedbirlere başvurmuştur. XVI. yüzyılda Anadolu'da yaşayan göçebe, yarı-göçebe ve bazı yerleşik halkın maruz kaldığı sosyal ve iktisadi sıkıntılarla, mahalli yöneticilerin baskı ve kötü yönetimleri, bu zümrelerin devlete karşı isyan hareketlerine katılmalarına neden oluyordu. Şah İsmail adına hareket eden Şahkulu, Boz-Oklu Celal, Şah Veli ve bunlardan daha kapsamlı bir hareket olan Şah Kalender isyanlarının temelinde hep bu çarpıklıklar yatmaktadır. Nitekim Sultan II. Bayezid döneminde, Teke-ili'nden İran'a sığınan Türkmenlerin reislerine Sultan Bayezid'e neden isyan ettiklerini soran Şah İsmail'e şu anlamda bir cevap vermişlerdir. "Bayezid Han yaşlı ve hasta bir kişi olduğundan yönetim görevini yerine getiremez olmuş ve devlet işlerini vezirlerine teslim etmiştir. Bu durum ise memlekette karışıklığa neden olmuş ve halk perişan duruma düşmüştür. Nihayet yapılan zulümlere dayanamayıp isyan yoluna sapmışlardır." Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, Safevilere taraftar olan Türkmenler, Şiiliğin inanç esaslarını bilen, benimseyen ve bu uğurda Sünni bir devlet olan Osmanlıya karşı mücadele etmek istediklerinden değil, Osmanlı Devleti yönetim kademelerinde bulunan devşirme sınıfının, Türk köylü ve özellikle konargöçer reayaya karşı adaletsiz ve baskıcı tutumlarından kaynaklanmıştır. Sultan III. Murad döneminde isyancılara karşı tehdit ve öldürme siyasetinden vazgeçilmiş ise de, İran'a düzenlenecek sefer öncesinde, bir süre bu sulhçu politikadan vazgeçilip, tekrar asıp kesme siyasetine dönülmüştür. Sahte Şah İsmail isyanının bastırılması da tam bu döneme rastlamaktadır.
Şah Tahmasb elli dört yıllık saltanatı sonunda iyice yaşlanmış ve devlet yönetiminde bir boşluk doğmuştu. Bu boşluktan faydalanan Gürcü, Çerkes ve Türkmenler arasında bir rekabet başlamıştı. Şah Tahmasb, oğullarından Haydar Mirza'yı veliaht ilan etmişse de komutanlarından Ustaclıoğlu Hüseyin Bey, şehzade Behram'ın tahta geçmesini istiyordu. Fakat Haydar'ın Gürcü olan annesi bir an önce oğlunu tahta geçirmek için Şah Tamasb'ı zehirletmiş ve oğlu Haydar'ı Şah ilan etmişti. Buna karşı Sünni olan Türkmenler, özellikle de Afşarlar ayaklanmışlar, Şah İsmail'in Çerkes karısından olan ve ana baba bir ablası Perihan'ın da gayretiyle, 25 yıldan beri Alamut Kalesi'nde tutuklu bulunan II. Şah İsmail'i getirerek hükümdar ilan etmişlerdi. II. Şah İsmail 1576 yılında Safevi Devleti tahtına geçince Sünni olduğunu açıkladı. Zira İran tahtını ele geçirmesinde Sünni olan Afşar Türkmen Aşireti'nin büyük rolü olmuştu. Şah İsmail Ehl-i Sünnet mezhebini tercih edince Şii mezhebinden birçok komutan ve devlet adamını ortadan kaldırmış, Safevi hanedanından on beş şehzadeyi de öldürtmüş, sadece kör ve deli olan Muhammed Hudabende'yi sağ bırakmıştı. II. Şah İsmail, saltanatının başından itibaren Türkmenlerin desteğini almış, onlarla kaynaştığı için ölümünden sonra da İran ve Anadolu'daki Türkmenler arasında bir Şah İsmail sevgisinin doğmasına yol açmıştır. Böylece Türkmenler üzerinde etkili olmuş, saltanatının başından beri Anadolu Kızılbaşları üzerindeki tahriklerini gittikçe arttırmış ve Osmanlının sınır beylerini Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmaya devam etmiştir.

Safevi Devleti ile bizzat savaşa girişmeden önce, Yavuz Sultan Selim'in yaptığı gibi Sultan III. Murad devrinde de, Osmanlı hükümetinin Kızılbaş takibatını şiddetlendirdiği açık bir şekilde görülmektedir. II. Şah İsmail'in Anadolu Kızılbaşlarını tahrik hususunda gösterdiği faaliyetin bir neticesi olarak ortaya çıkan birtakım belirtiler bu takibatın yapılmasını gerekli kılmıştır. Yapılan sıkı teftişler neticesinde münferit şahıslar ve gruplara ait olaylar istisna edilirse, Bağdat ve Zülkadriye'de Kızılbaşların çokluğu, buna mukabil Kırşehir'dekilerin İran'la anlaşmalı olmadıkları ve fakat Rum (Sivas) Eyaleti'nin muhtelif kazalarında Kızılbaş halifelerinin kaynaştığı, nüzur ve sadakat toplanıp İran'a mütemadiyen adamlar gidip geldiği anlaşılmaktadır.

Osmanlı Sultanları, ilk başlarda kendileri de Erdebil Tekkesi'ne nüzur gönderdikleri halde, daha sonraları Anadolu'daki Kızılbaş tehlikesinin büyümesi üzerine bundan vazgeçmişlerdir. Sultan II. Murad Erdebil Tekkesi'nin başında bulunan Şeyh Cüneyd'e, Sultan II. Bayezid Antalya'nın Elmalı Köyü'nde faaliyetlerini sürdüren Şahkulu'na (Osmanlı Devletine başkaldırması ile birlikte Osmanlı kaynaklarında kendisinden Şeytankulu olarak bahsedilir) para göndermişlerdir. Ancak halktan nüzur ve sadaka gönderenler ise takibata uğramıştır.46 Bu konuda bu tür çelişkilerin de yaşandığı görülmektedir.

Daha sonraki dönemlerde para gönderme işinin tersine döndüğünü görmekteyiz. Bir başka ifadeyle, İran Şahları Osmanlı tebaasının sempatisini kazanmak amacıyla, fakirlere dağıtılmak amacıyla para gönderdikleri anlaşılmaktadır. Mesela 17 şevval 975 (15 Nisan 1568) tarihli bir mühimme kaydına göre; Kanuni Sultan Süleyman'ın ruhuna bağışlanmak üzere İran Şahı tarafından Osmanlı Devleti'ndeki fakir halka dağıtılması için bir miktar para gönderildiği ve bu paranın dağıtılması için de Osmanlı Sultanı II. Selim'den izin istendiği anlaşılmaktadır. Ancak Sultan II. Selim, vezir Piyale Paşa'ya gönderdiği fermanda, Ehl-i Sünnet olan tebaasının İran'dan gelen bu sadakaya temayül etmedikleri anlaşıldığından, şayet İran şahının dağıtacak parası varsa, bunu kendi ülkesindeki fakirlere dağıtmasının uygun olacağından bahisle bu paranın Osmanlı ülkesinde dağıtılması talebini reddetmiştir.

Bütün bu karışıklıkların temel etkenlerini, İran'dan gönderilen Kızılbaş halifelerin Anadolu Kızılbaşları arasında yaptığı tahriklerde aramak gerekir. Halifelerin yalnız nüzur ve sadakat toplamak, şifahi telkinler yapmakla kalmayıp Kızılbaş akaidini muhtevi kitaplar getirip dağıttıkları da anlaşılmaktadır.

4. Safevi Devleti'nde Ortaya Çıkan Sahte Şah İsmailler

Safevi hükümdarı II. Şah İsmail'in ölümünden sonra Anadolu'da olduğu gibi İran'da da sahte Şah İsmailler ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki 1580 yılında Kûh-Gilû'da bulunan Lur kavmi arasına bir kalender dervişi gelerek kendisinin Şah İsmail olduğunu ve öldürülenin kendisine benzeyen bir köle olduğunu söylemiştir. Kendisinin asıl Şah (II.) İsmail olduğunu söyleyerek Lurlardan büyük bir taraftar kitlesi toplamağa muvaffak olmuştur. Bu sahte Şah İsmail, başına topladığı Lurlarla birlikte bölgede hakim durumda bulunan Afşarların üzerine yürümüştür. Kûh-Gilû'da babası Halil Han'nın yerine vekalet eden Rüstem Bey'i öldürüp, Afşarları perişan etmiştir. Bunun üzerine Halil Han, Sahte Şah İsmail'le çarpışmak üzere Kûh Gilû'ye gelmiş ancak Lurların attıkları taşlardan biri başına isabet etmiş ve ölümüne sebep olmuştur. Durumun ciddiyetini anlayan İran Şahı Muhammed, Halil Han'ın yeğeni İskender Bey'i Kûh Gilû'ye vali olarak atamış ve Fars beylerbeyi Zülkadirli Emet Han'a da İskender Bey'e yardım etmesini emretmiştir. Durak Halife komutasındaki Zülkadir kuvvetleri 1581'de Afşarlarla birleştiler ve birlikte Şah İsmail kuvvetlerine saldırdılar. Yanında az sayıda adamı kalmış olan Sahte Şah İsmail yakalanıp öldürüldü.

İran'daki Sahte Şah İsmaillerin ikincisi yine Luristan'da ortaya çıkmış ve başına 10 bin kadar adam toplamıştı. Bu sahte Şah İsmail, Tekeli Hüseyin Sultan tarafından yakalanarak Kazvine gönderildi. Üçüncü Sahte Şah İsmail Taliş'te oryaya çıktı; ancak çok geçmeden Erdebil'de öldürüldü. Dördüncü Sahte şah İsmail ise Gurlular arasından çıktı. Ferah Valisi Hüseyin Sultan ve onun arkasından kardeşi Ali Han Sultan'ı öldürerek Horasan Afşarlarını perişan etmişti. Ferah Valisi olarak atanan Hüseyin ve Ali Han sultanların akrabası Yegen Sultan, Sahte İsmail'i ortadan kaldırma çarelerini aradığı bir sırada, bu iddiada bulunan şahsın gerçek Şah İsmail olmadığı anlaşılınca, kendi taraftarları tarafından öldürüldü.
İran'da ortaya çıkan Sahte şah İsmailler, Anadolu'dakinden sonra ortaya çıktıkları için onun bir taklidi niteliğindedirler.

5. Anadolu'da Sahte Şah İsmail

Safevi hükümdarı II. Şah İsmail'in ölümünden sonra, İran'da ortaya çıkan sahte Şah İsmaillerin yanı sıra Anadolu'da da; Maraş ve Orta Anadolu'da İran şahlarının ve özellikle de yukarıda belirttiğimiz gibi II. Şah İsmail'in, Anadolu Türkmen aşiretleri üzerindeki etkisinin ve bu bölgedeki halifeleri vasıtasıyla yaptığı faaliyetlerin bir sonucu olarak, bilhassa konargöçer halk arasında Batıni fikirlerin bir hayli yayıldığı görülmektedir. Anadolu Türkmenlerine yönelik olan bu yoğun Şiileştirme faaliyetinin bir sonucu olarak da, bu bölgede bulunan Şam-Bayat Türkmenleri arasında bir şahıs ortaya çıkmış ve "Ben Şah İsmail'im" deyip halkı etrafında toplamaya başlamıştır.

II. Şah İsmail'in Türkiye Kızılbaşları arasındaki son ve tipik tezahürü, Şah'ın ölümünden bir sene sonra, Maraş çevresinde bulunan Şam-Bayat Türkmenleri arasında ortaya çıkan bir düzmece "Şah İsmail" fitnesidir. Serdar Lala Mustafa Paşa, çıktığı Gürcistan ve Şirvan seferi için İstanbul'dan hareket edip Sivas'a geldiğinde, Zülkadriye Beylerbeyisi ve Elbistan Kadısı serdara müracaat ederek: Şam-Bayadı Türkmenleri arasında birisinin ortaya çıkıp "Ben Şah İsmail'im" diye bazı eşkıyayı başına topladığı; Sultan Korusu ve Arslantaş Mevkiinde "bu sevda ile nice şenaatler" edip sonra Boz-Ok'ta Kızılbaş halifesiyle müttefikan Hacı Bektaş ocağında kurbanlar kesip meşhur asi ve şaki Ebu Rişoğlu'yla haberleşip, Hısn-ı Mansur Alay-beyinin çayırını basarak cebren atlarını alıp, nüfus katletmekten hali olmadığını, fesadının gittikçe arttığını ve isyanının genişlemek istidadında olduğunu arz ettiler. Bu müracaat üzerine Mustafa Paşa, Türkmen Sancağı beyi Şah Murad Bey'e, Boz-Ok Mirlivası Çerkes Bey'e ve muhafazaya memur Rum Defter Kethüdası Mahmud'a hükümler gönderip, mezkur şaki ve taifesini mahkemeye davet etmelerini, şayet gelmeyip isyanda direnirlerse kanlarının helal olduğunu ve haklarından gelinmesi gerektiğini bildirmiştir. Boz-Ok Sancağı'nın, Boybeyli Yaylası'nda kendisini ziyaret edenlere "işte Şah İsmail budur" diye takdim edilen ve Şam-Bayat Türkmenlerinden olan bu şahıs, halkın kafasını Şii-Batıni fikirlerle doldurup yoldan çıkarmaya çalışırken, Boz-Ok Sancak beyinin kuvvetleri tarafından basılmıştır. Kendisi ve bir kısım yandaşları kaçmayı başarırken, Köse Yunus adında bir Kızılbaş halifesi yakalanmıştır. Bunun verdiği bilgilere göre: Şah İsmail Acem Vilayeti'nden gelip, kendisinin Şah İsmail olduğunu söyleyerek 1577 kışını Amik Ovası'nda geçirdikten sonra Yeni-İl Türkmenlerine tabi Kemerli ve Pehlivanlı cemaatleriyle yaylaya çıkmıştır. Köse Yunus, Şah İsmail adıyla ortaya çıkan bu şahsın kişisel özellikleri hakkında da bilgiler vermiştir. Bu bilgilere göre: Sahte Şah'ın, Farsça konuşan, orta boylu, köse sakallı ve uzun saçlı biri olduğu anlaşılmaktadır.

Arşiv belgelerinde ilk defa 2 Cemaziyelevvel 986 (7 Temmuz 1578) tarihli bir mühimme kaydında Sahte Şah İsmail olayına rastlamaktayız. Söz konusu kayıtta: Elbistan Kazası'nın Sultan Korusu mevkiinde Şam-Bayadı Türkmen taifesine mensup bir şahıs, Şah İsmail olduğu iddiasıyla ortaya çıkarak birtakım insanları kendisine inandırmıştı. Şambayatlı Sahte Şah İsmail ve yanındakiler, Elbistan köylerine dağılarak, iki yüz kadar atlı taraftar bulmuşlardı. Bu eşkıya takımı, geceleri bir araya toplanıp yöre halkına çeşitli sıkıntılar vermekte; Elbistan civardaki yolları keserek yolcuların eşya ve paralarını gasp etmekteydiler. Durumdan son derece rahatsız olan halk, Kaza'nın ileri gelenleri aracılığıyla Elbistan Kadısı'na şikayette bulunmuşlardı. Olayın ciddiyet ve vehametini kavrayan Kadı, durumu bir mektupla saltanata bildirdi.

Sahte Şah İsmail'in etrafında toplanan bu eşkıya grubu, bir yandan kanunsuz ve uygunsuz hareketlerde bulunarak halkı taciz ederken, diğer yandan kendilerine taraftar bulmak amacıyla yöre halkının dini duygularını istismar etmekten de geri kalmıyorlardı. Bu amaçla Elbistan yakınlarında bulunan Ashab-ı Kehf'e giderek kurbanlar kesiyorlardı. Yine aynı amaçla Boz-Ok'ta bulunan Kızılbaş halifesinin yanına gidip, burada da kurbanlar kestikleri, oradan Hacı Bektaş'a varıp

yine kurbanlar keserek halkı yanlarına çekmeye çalıştıkları ve halk arasında zararlı görüşlerini yayarak fitneye sebep oldukları anlaşılmaktadır. Elbistan'da ortaya çıkan Şam-Bayatlı Sahte Şah İsmail'in, beraberindeki eşkıya ile bölgede yaptığı yağma ve gasp gibi kanunsuz hareketleri, Maraş Beylerbeyi Ahmed Paşa'nın saltanata gönderdiği bir mektuptan öğreniyoruz. Buna göre adı geçen eşkıya grubu Elbistan'a gidip gelmekte olan yolcuların üzerlerine saldırarak, yanlarında bulunan bütün eşya ve paralarını gasp etmekteydiler. Sahte Şah İsmail'in bu gibi soygunculuk ve tacizlerinden çaresiz kalan halkın, durumu Ahmed Paşa'ya şikayet etmesi üzerine, Ahmed Paşa derhal eşkıya üzerine asker sevk etmiş, askerin takibatı sonunda eşkıyanın bir kısmı ele geçirilerek bertaraf edilmiştir. Buna rağmen Elbistan halkı, askerin bölgeden geri çekilmesi durumunda, buraların korumasız kalacağı ve eşkıyanın doğacak emniyet boşluğundan yararlanarak buralara tekrar gelip halkı taciz edecekleri yönündeki korku ve endişelerini ifade etmişlerdir.

Bunun üzerine Saltanat makamı, Türkmen Sancağı beyinden kendi muhafız takımını o bölgede görevlendirmesini talep etmiştir. Elbistan'da bırakılacak bu askerler, hem o bölgelerin emniyet ve güvenini sağlayacak hem de, devlete ait vergilerin toplanmasına yardımcı olacaktır. Türkmen Sancağı Beyi Murat Bey'e bu emir gönderilirken, Sahte Şah İsmail ve yandaşlarıyla Boz-Ok'ta bulunan Kızılbaş halifesi adına hareket edenlerin yakalanıp bertaraf edilmeleri için de Boz-Ok Beyi Çerkes Bey'e, Antep Beyi ve Kırşehir Beyi Memi Şah Bey'e emirler gönderilmiştir. Gönderilen bu hükümlerde; Osmanlı sultanı, Şah İsmail'in yandaşları olan eşkıyadan dolayı asayişin bozulduğunu, bu nedenle bölgede halkın huzur ve emniyetinin sağlanması, hiç kimsenin malına ve canına zarar gelmemesi için tedbir alınmasını istemektedir. Aynı zamanda mahalli yöneticilerin, yöredeki konargöçer Türkmenler ve Yeni-İl obalarıyla birlikte hareket ederek, Şah İsmail denen eşkıyanın üzerine giderek, kendisi ve yanındakilerin etkisiz hale getirilmesi konusunda azami gayretin gösterilmesi de istenmektedir. Devletin bu konuyu çok ciddiye aldığı muhakkaktır. Bunların yakalanarak gerekli cezaya çarptırılmaları, diğer eşkıyaya da ibret olması açısından son derece önemlidir. Ancak eşkıyaya karşı bütün bu tedbirler alınırken, masum halka herhangi bir zararın dokunmaması için gerekli özenin gösterilmesi de istenmektedir.

Osmanlı Devleti'nin gerekli tedbirleri almasına ve bölgelerdeki valilerin bütün gayretlerine rağmen, Sahte Şah İsmail ve adamlarının yakalanmaları mümkün olamamıştır. Ancak Osmanlı Devleti bu bölücü eşkıyanın peşini bırakmak niyetinde değildi. Bu cümleden olarak, Malatya Sancağı beyine gönderilen bir hükümde; Şah İsmail adına hareket eden bu müfsidin üzerine askeri kuvvetlerin gön-derilerek, her nerede ise ele geçirilmesi, bunun için de ne yapılması ve hangi yola başvurulması gerekiyorsa öyle yapılması talep ediliyordu. Bu meselenin mühim olduğu ve bu konuda katiyen ihmal gösterilmemesi de isteniyordu. Bu arada Sahte Şah İsmail'in hala Boz-Ok bölgesinde olduğu ve halkı Şiiliğe yönlendirerek kendi taraftarlarını çoğaltıp, Osmanlı Devleti'ne isyan hareketini sürdürdüğü anla

şıldığından, Osmanlı Padişahı, Boz-Ok beyini bir fermanla durumdan haberdar etmiş ve Boz-Ok bölgesinde saklanarak gizlice faaliyetlerine devam eden bu bölücü eşkıyanın her nerede ise bulunup hapsedilmesini istemiştir. Ayrıca Boz-Ok'ta bulunan Kızılbaş halifesi yandaşlarının tespit edilerek, bunlara da fırsat verilmeyip, gerekli cezalara çarptırılmaları isteniyordu.

Sahte Şah İsmail Boz-Ok bölgesinde gizliden gizliye faaliyetlerini sürdürürken, Maraş eyaletindeki adamları da boş durmuyordu. Maraş'a bağlı Antep ile Birecik arasında Ra'ab köyünde oturan Süleyman adındaki bir şahıs, Şam-Bayatlı Sahte Şah İsmail'e destek olmak amacıyla 40-50 kadar atlı toplayarak, Boz-Ok'taki Sahte Şah İsmail'e yardıma gitmek üzere iken, durum devlet tarafından haber a-lınmış ve üzerine asker sevk edilince, topladığı atlı adamları dağıtıp, kendisi de ortadan kaybolmuştur. Süleyman adlı bu eşkıyanın da kolaylıkla ele geçirilmesi mümkün olamayacağından, bu konuda Antep Beyi'ne gelen 25 Şaban 989 (24 Eylül 1581) tarihli emirde, hangi yolla olursa olsun bu şahsın yakalanarak hapsedilmesi isteniyordu.

Malatya Sancak beyine gelen bir fermandan, bu bölgedeki konargöçer aşiretlerden Sahte Şah İsmail'e sadaka ve nezir gönderildiği anlaşılmaktadır. Buna göre Malatya Sancağına tabi, İzolu, Rişvan, Eşkanlu, Solaklu, Şeyh Hüseyinlü, Soydanlu, Eğribüklü, Adaklu, Kalaçaklu, Beziki, Çakallu, Mihriman, Karasaz ve Kömürlü adlı cematlerin Şah İsmail adına ortaya çıkan bu şahsa nezir gönderdikleri, yakalanarak İstanbul'a gönderilen ve Sahte şah İsmail taraftarı olan Mehmet adındaki şahsın itirafı ile anlaşılmıştır. Adı geçen Mehmet; Şah İsmail'e nezir gönderenlerin kimler olduğunu bildiğini söylemesi üzerine, tutuklu olarak Malatya tarafına gönderilmiştir.

Osmanlı Sultanı, Malatya Kadısı'na bir ferman göndererek, yakalanıp Malatya'ya gönderilen Mehmet adlı şahsın vereceği bilgilerin de yardımıyla, yörede Sahte Şah İsmail'e taraftar olup devlete karşı gelenlerin ve Şahte Şah İsmail'e sadaka ve nezir göndermeye devam eden şahısların araştırılıp soruşturularak tespit edilmesi, bu konuda yapılacak mahkemede suçları sabit görülen asilerin gerekli cezalara çarptırılmaları istenmiştir. Ancak bu meselede suçsuz olanlara kesinlikle herhangi bir zarar verilmemesi de ayrıca tembih edilmiştir.

Şam-Bayatlı Şah İsmail, Boz-Ok ile Malatya arasındaki bölgede yerleşik halk ve konargöçer Türkmen aşiretlerinin yardımlarını temin ederek, taraftar sayısını arttırmaya ve faaliyet sahasını genişletmeye çalışıyordu. Kendisinin ileriye dönük daha büyük planları vardı. Şah, bu planları uygulamaya koymak üzere harekete geçerken, Osmanlı Devleti yetkilileri meselenin önemi ve vahametinin farkında olarak gerekli önlemleri alıyorlardı. Sahte Şah ve adamları her yerde takip ediliyor ve nerede oldukları ve ne yaptıkları ile ilgili istihbarat toplanıyordu. Nitekim Osmanlı devlet yöneticilerinin bu ısrarlı takibi sonucu, Şah'ın veziri Han Piri ele geçirildi. Han Piri konuşturularak, Şambayatlı Şah İsmail'in faaliyetleri ve ileriye dönük planları kendisinden öğrenildi. Han Piri'nin ifadesine göre: Şam-Bayatlı Sahte Şah İsmail, Boz-Ok'tan üç yüz Türkmen ile Adana (?) adlı köyden hareketle, göçer Türkmen Obası'ndan, Çopuroğlu Obası'na varıp, orada birkaç gün kaldıktan sonra, oradan ayrılarak Arguvan'a gitmiştir. Arguvan'da kaldığı sürede önce İmam Kulu'nun yanına varmış daha sonra oradan ayrılarak Bozanoğlu Mahmud'un evine misafir olmuştur. Arguvan'dan kalkarak Adalı adlı köye gitmiş, orada Solaklı Şah Velioğlu Ali'nin evinde beş gün kalmıştır. Şah İsmail burada kaldığı sürede, Malatya çevresinde konargöçer hayatı yaşayan Rişvan, Bazuki ve Cihanbeyli aşiretlerinden bazı kişiler ile Elmal, Çermik, Bozan, Mezrum ve Boyalıca köylerinden ve Arguvan Nahiyesi'nden bazı taraftarlarıyla beraber ve Tahirbeyoğullarından da altı kişiyi de yanına alarak, Solaklı, Şeyh Haletli, Havili cemaatleriyle, Solaklı obalarından çıkarak, önce Malatya'yı yağmalayıp, oradan Arapkir Kazası'na varıp onu da yağmaladıktan sonra Maraş'a varmak ve orayı da yağmaladıktan sonra Karamanı ele geçirmek niyeti ile yetmiş seksen kişiyi toplayıp, Kara Hamza ve Şeyh Hasan obalarını basarak yağmalamıştır. Daha sonra Elmalı Köyü yakınlarında planlarını faaliyete geçirmek üzere silahlı adam toplamakta iken, Malatya Kadısının adamlarından Abdi Kethüda, askeri kuvvetlerle Şah ve adamlarının üzerine gelerek aralarında büyük bir çatışma çıkmış ve çatışma sonunda Sahte Şah'ın adamlarından bir kısmı öldürülmüş, kalanları ise her biri bir tarafa dağılmıştır. Şah İsmail'in sağ kurtulan adamlarından biri kaçarak İskanlı Obası'na varmış ve orada bulunan Şah'ın adamlarına "kaçın, başınızın çaresine bakın" deyince orada bulunanların her biri bir tarafa kaçmıştır. Sahte Şah İsmail'in, devlet kuvvetleriyle çatışmaya girmesi ve asıl niyetinin de anlaşılması üzerine, yanına topladığı Rişvanlılar kendisini terk ederek, başka bir tarafa gitmişlerdir. Şambayatlı Sahte Şah ise yanında kalan taraftarlarıyla Fırat Nehrini geçip, Siverek'e doğru kaçmıştır.85 Şah İsmail adına ortaya çıkan bu şahsın araştırılarak, nereye gittiği tespit edilip ele geçirilmesi devlet tarafından istenmişse de bu tarihten sonra izine rastlanamamıştır. Anlaşılan Osmanlı Devleti'ne karşı giriştiği bu isyan hareketinde başarılı olamayacağı ve yöre halkının da kendisinin asıl maksadını anladıklarının farkına varması üzerine, bu hareketinden vazgeçip, meçhul bir yerde gizlenerek izini kaybettirmiştir.

6. Sonuç

İran'da kurulan Safevi Devleti'nin, Osmanlı vatandaşları üzerindeki sosyokültürel etkisinin bu kadar fazla olmasını dini, iktisadi, idari ve sosyal sebeplerin yanı sıra sosyo-psikolojik bir takım nedenlere de bağlamak gerekmektedir. Timur'un elinden Türkmenleri Hoca Ali'nin kurtarması, onların kendilerini Safevi tarikatına bir nevi "can borçlu" hissetmelerine vesile olmuştur. Bu Türkmen aşiretleri, mensubu oldukları Türk milletinin hasletlerinden olan vefa duygusu ile hareket ederek, bu borcun ödenmesi bağlamında kendilerini Safevi Devleti'ne adamışlardır.

Osmanlı padişahları, Fatih Sultan Mehmet'in saltanata geçişiyle birlikte devlet yönetiminde Türk kökenli olmayan devşirmelere devlet yönetiminde yer vermişlerdir. Bu devşirme yöneticilerin Türkmenlere karşı vergi ve benzeri konularda adaletsiz davranmaları, buna karşılık İran Şahlarının, özellikle de Şah Tahmasb' ın devlet idaresinde Türkmenlere görev vermesi, Türkmenlerin Osmanlı Devleti'nden yüz çevirerek Safevi Devletine yönelmelerine sebep olmuştur.
Safevilerin bilhassa bilimsel olarak dini eğitim almamış, atadan dededen duyarak Müslümanlığı yaşamaya çalışan konargöçer halk zümreleri üzerinde, adeta şahıslarla bire bir görüşerek, dini duyguları istismar edici propagandalar yaparlarken, buna mukabil Osmanlı Devlet adamlarının aynı metotla olaylara yaklaşmaması, halkın sosyo-psikolojik durumunu, kültür düzeyini ve beklentilerini dikkate almayarak, halkın bu memnuniyetsizliklerinin sürekli Osmanlıya karşı bir isyan hareketiymiş ve böyle davranan zümrelerin de eşkıya olduğu mantığı ile hareket etmesi, devletin kendi vatandaşlarıyla yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu durum, kitlelerin Batıni tehlikesine karşı korunup, kazanılması yerine, dışlanmasına sebep ve Safevilerin saflarına itilmesine neden olmuştur. Böylece sadece Erdebil'de kalan Türkmenlerin değil, aynı zamanda Anadolu'da bulunan akrabaları arasında da Safevi Devletine ve İran şahlarına karşı bir hayranlık duygusu uyanmıştır. Bu durum ise Osmanlının rakibi ve düşmanı olan Safevilerin güçlenmesine ve Osmanlı ülkesinde yüzyıllar boyu sıkıntı çıkarmalarına zemin oluşturmuştur.

Şambayatlı Sahte Şah İsmail olayında da görüldüğü üzere, Osmanlı Devle-ti'nin kurucu unsuru olan Türk halkının bir kenara itilerek, onun yerine ikame edilen devşirme sınıfının da kendi çıkarlarını koruma pahasına bu ana unsuru ihmal etmeleri ve çeşitli baskı ve haksızlıklara maruz bırakmaları sonucunda, bunların kendi devletlerine yabancılaşmalarına ve başka bir devletin çıkarlarına hizmet etmelerine sebep olmuştur. Anadolu'da meydana gelen bu tür isyanların, dini bir hareketmiş gibi görünmesine rağmen, idari, iktisadi, sosyal, kültürel ve psikolojik birtakım nedenlere dayandığı anlaşılmaktadır.

Kaynakça
Kitap: ANADOLU'DA SAHTE ŞAH İSMAİL İSYANI
Yazar: Faruk SÖYLEMEZ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Alevi-Kızılbaş Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir