Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Amerikalı Amiral: Ermeni İddialarının "Tamamen Uydurma"

Tuğamiral Mark Bristol

Burada Ermeni Tehciri ve Terörist Ülke Ermenistan hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Amerikalı Amiral: Ermeni İddialarının "Tamamen Uydurma"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 00:12

Amerikalı Amiral Ermeni İddialarının "Tamamen Uydurma" Olduğunu Söylüyor

Ermenilerin Maddi Zararlar Hakkındaki Taleplerini Dinleyen Barış Konferansı Onlara Hiçbir Şey Vermedi


Paris Barış Konferansı 28 Haziran 1919 tarihinde sona erdi. Konferansın Sonuç Bildirgesi, Versay Anlaşması olarak bilinir. Konferans'ta Avrupa'yla ilgili sorunlar görüşüldü ve Milletler Cemiyeti kurulması kararı alındı. Anlaşmanın Osmanlı Devleti'yle ilgili hükümleri bulunmuyordu. Bu mesele başka bir zaman çözülmek üzere ertelendi.

Konferansta katılımcı olarak kabul edilmeyen Ermenistan, buna rağmen konferans çalışmalarına her konuda müdahale etmeye çalışıyor, kendilerini dinleyen herkesten bir şeyler kapabilmek için çaba harcıyordu.

Özellikle şu konularda Müttefiklerin isteklerini dikkate almaması, Ermenilerin ciddi rahatsızlığına sebep oluyordu:

1. Ermenistan Cumhuriyeti'nin tanınması,
2. Türkiye Ermenistanı'ndan Müslümanların çıkarılması ve yerlerine
göçmen Ermenilerin yerleştirilmesi,
3. Türkiye Ermenistanı'nm askeri işgalinin üstlenilmesi,
4. Ermenistan'ın derhal bir manda olarak kabul edilmesi
Tüm bu istekler Paris'te ya reddediliyor ya da isteklere kararsız yanıtlar veriliyordu.

Bütün bu zaman zarfında ise, paralı Ermeni ajanları, Hıristiyan dünyasından para yardımı alabilmek için taraftar toplamaya çalışıyordu:

İngiltere, Fransa, İtalya, İsviçre, Danimarka ve özellikle ABD'deki Ermeni kuruluşları, Ermenilerin, Paris Barış Konferansına sundukları istekleri destekliyorlardı. Bağımsız Ermenistan için Amerika Komitesi, Erivan'daki hükümetin fiili olarak tanınması için binlerce imza toplamıştı. Barış Konferansı başlar başlamaz yüzlerce Amerikan papazının kişisel ricaları ile 25 valinin Ermenistan'ın "kendi tarihi sınırları" içinde yeniden kurulmasına dair ümit besledikleri, konferansa katılanların dikkatine sunuldu. 1919 yılının Nisan ayına gelindiğinde, Paris'teki Amerikan delegelerinin bir kaç danışmanı, Ermenistan'a yirmi milyon dolar kredi verilmesi teklifini kabul eder hale gelmişti, (s. 293)

Bu, yukarıda bahsedilenleri hiçbir bedel ödemeden kazanmak isteyen Ermenilerin Amerikan Hıristiyanlarının güçlü sevgi duygularıyla nasıl oynadığının güzel bir örneğidir.

Bir din adamının oğlu olan Başkan Wilson, bu Ermeni masallarının etkisi altındaydı. Ermeni ajanlarının Wilson ile ilişkileri hakkında Hovanisyan şunları söylüyor:

Başkan, hiç şüphesiz ki, kendisine müracaat eden otuz eyalet yöneticisinin Ermeni hükümetinin fiilen tanınması isteklerinden oldukça etkilenmişti, öylece cesur Ermeni Hıristiyan milletinin temsilcileri kendi meselelerinin tartışıldığı barış konferansına taraf olarak katılabilecekti, (s. 294)
Bu Hovanisyan'ın yarı-gerçeklere ne kadar itibar ettiğinin bir başka örneğidir. Esas gerçek şudur; 8 Ocak 1918 günü Başkan Wilson, Kongre'de yaptığı bir konuşmada, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra barış arayışlarında ABD'nin amaçları ve hedeflerinden bahsetti.

Bu konuşmasında yardım edilmesi gereken birkaç milletin adını da verdi:

Rusya, Belçika, Fransa, İtalya, Avusturya, Macaristan, Romanya, Sırbistan ve Polonya. Başkan konuşmasında Ermenistan'dan hiç söz etmedi.

Başkan'ın barış hakkında söyledikleri aynen şöyledir:

Dolayısıyla, bu savaşta istediklerimiz kesinlikle kendimize mahsus değildir. Tek istediğimiz, dünyada, huzur ve güvenin sağlanmasıdır. Böylece herkes kendi hayatını yaşayabilecek, kendi devletini kurabilecek, saldırılar karşısında kendilerini koruyabilecek ve adalet içinde yaşayabilecek ve kendi kanunlarını belirleyebilecektir.

Dünyanın bütün halkları bu sorunda hemfikirdir ve kendi adımıza söyleyebiliriz ki, başka ülkelere adil davranmazsak, bize de adil davranılmaz. Bu yüzden, dünyanın barış programı aynı zamanda bizim de programımızdır ve uygulanması mümkün olan tek programdır.

Sonra, Başkan Kongre'ye Wilson Prensipleri olarak tanınan 14 maddelik Dünya Barışı teklifini sundu. Bu teklif içindeki 12. madde Osmanlı Devletini ilgilendiriyordu.

Mevcut Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk kısımlarına egemenlik verilmeli, halen Türk hakimiyeti altında bulunan diğer milletlere muhtar bir gelişmeyi gerçekleştirmek üzere teminat sağlanmalı ve Boğazlar milletlerarası bir garanti altında bütün milletlerin ticari seyriseferine açık tutulmalıdır.
Bu beyanat, Ermenilerin Wilson'un vaat ettiği ve kendilerinin de alacağını iddia ettiklerinden tamamıyla farklıdır.

Ermeniler ve bağımsızlık isteyen diğer milletler için Wilson sadece şunları söylemişti:

"Yaşam güvenliği ve haklarına müdahale edilmeyen bir özerklik fırsatı". Ermenistan'ın böyle bir fırsatı vardı.
Başkan,Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan diğer milletlere yalnızca "Yaşam güvenliği ve haklarına müdahale edilmeyen bir özerklik fırsatı" vaat etmişti, o kadar. Ermeniler bunu ve daha fazlasını da kazandılar, fakat, Gürcistan ve Azerbaycan'ın aynı haklara sahip olabilmesini inkar ettiler.

Hıristiyan yöneticiler, daha çok insani yardım istediler ve bunu aldılar. Amerikalıların, Ermenistan'a yaptığı insanı yardımlar yıl boyu sürdü. Aslında özel yardım kuruluşları, bu küçük ülkeyi paraya boğdular. Aynı yılın sonbaharına gelmeden, Amerikan Sosyal Yardım Yönetimi'nin Ermenistan'a yaptığı yiyecek, içecek ve giysi yardımı 50 bin tondan fazlaydı. Halbuki, çok daha kötü koşullarda olan, çok daha fazla can ve mal kaybına uğramış Müslümanlar bu ölçüde yardım almak bir yana, hatırlanmıyordu bile.
Hatta hiçbir yardım malzemesini elden kaçırmamak için bir Ermeni devlet görevlisi, "Avrupa'daki Amerikan Seferberlik Kuvvetleri'nin depolarında bulunan çeşitli yardım malzemeleri ve eşyaları sigorta ettirmek istemiş, ancak uluslararası tanımanın eksikliği ve dış kredilerin azlığından Ermenistan, bu hakkı elde edememişti." (s. 294)

Hovanisyan "Güney Kafkasya'da beş yüz binden fazla göçmen toplanmıştı" (s. 295) diyor. Başka bir yerde ise, Arap topraklarında da çok yüksek sayıda Ermeni göçmeni olduğunu söylüyor. Kendi kitabının başlarında ise "Türkiye'nin savaş cephelerinin arkasında zorunlu göçe tabi tutulan Hıristiyan Ermenilerin sayısı tahminen bir milyondu" diye yazıyor. Çok basit bir hesaplamayla, Ermenilerin hayalgücünü bile hesaba katsak, Türklerin bugünkü Ermeni lobisinin iddia ettiği gibi 1.5 milyon Ermeniyi katletmesinin mümkün olmadığı görülebilir.

Hovanisyan, Türklerin 1915 yılında çok fazla Ermeni öldürmesinin mümkün olmadığını gösteren başka bir neden daha ekliyor:

Osmanlı İmparatorluğu'nun çok önceden yenilmiş olmasına rağmen, Türkiye Ermenistanı celladın eli altında inlemeye devam ediyor ve mülteci yığınlarının köylerine göre dönmeleri engellendiği için sınır boylarında açlık ve hastalıktan ölüp gidiyor, sayısız Hıristiyan kadın ve çocuk haremlerde esir olarak tutuluyorlardı, (s.295)

Tarafsız bir tarihçi "celladın eli altında inlemeye devam ediyor" gibi sözleri nasıl kullanabilir? Açıktır ki, Hovanisyan bu ifadelerle tarihin yeni ve farklı bir açıklamasını yapmak ve böylece doğduğu vatanı Ermenistan'ı temize çıkarmak istemektedir.
Yüzbinlerce Ermeni, gerçekten de, açlık ve hastalıktan öldü. Bu konuda bir kuşku yok. Peki neden?

Tarih şu gerçeği kaydetmiştir:

Bu insanların çoğu, diktatör liderleıinin peşinden ıssız topraklara doğru sürüklenmiş ve bu hatalarının korkunç bedelini ödemiştir. O sıralarda aynı topraklar üzerinde yaşayan ve Osmanlı'ya sadakatlarını devam ettiren diğerleri, mesela Kürtler, aynı kaderi paylaşmamışlardır. Bu yüzden, Türkleri cellat diye adlandırmak boş ve anlamsızdır. "Celladın eli altında inlemeye devam ediyorlar" yerine "Açgözlü Ermeni diktatör liderlerin eli altında inlemeye devam ediyorlar" daha doğru bir ifade olacaktır.
Hovanisyan "sayısız Hıristiyan kadın ve çocuk, haremlerde esir olarak tutuluyorlardı" diye feryat etmektedir. Bu sözler de, tamamen boş ve anlamsızdır. Hovanisyan kendi yazdığı dört ciltlik kitaplarının hiçbir yerinde, bu haremden bahsetmiyor. Ne ad var, ne adres, hiçbir şey yok. Hiçbir isim veremez, çünkü, onun dediği gibi bir yer hiç olmamıştır.

1919 yılının Temmuz ortalarında ABD Donanması'ndan Tuğamiral Mark Bristol, Doğu Akdeniz'deki ABD Deniz Kuvvetlerinin Komutanı olarak tayin edildi. Karargahı İstanbul'daydı.

Mareşal Sir Henry Hughes Wilson ise Versay Barış Anlaşması'nda belirlenen Yüksek Savaş Konseyi'nde İngiltere'nin Daimi Temsilcisiydi. 1918 başlarında, İmparatorluk Orduları Genelkurmay Başkanı olmuştu.
Bu iki tarafsız askeri komutan, hiçbir bedel ödemeden topraklara sahip olmak isteyen ve bu yüzden bu bedelin başka ülkeler tarafından kendi adlarına karşılanması gerektiğini düşenen Ermenileri yüksek sesle eleştirecektir.
Hovanisyan, bir dipnotunda, Henri P. Beers'ın 1943 yılında yayınlanmış ABD'nin Donanması Türk Sularında 1914-1924 kitabına göndermeler yap-maktadır.

Dipnotta şöyle söylenmektedir:

Bristol, Ermeni isteklerini en çok eleştiren ve ABD kontrolünde bir Ermeni mandası fikrine en çok karşı çıkan insanların başında geliyordu. Telgrafları ve kişisel mektupları ile ülke yönetimi ve Kongre'nin önemli üyeleri üzerinde, Ortadoğu'da görev yapan tüm ABD'lilerden daha fazla etkili oluyor ve Ermeni isteklerine uymayan kararlar alınmasını sağlıyordu. Amiral Bristol, aynı zamanda, Türkiye ile ABD arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkilerin ilişkilerinin normalleşmesi ve gelişmesinde de büyük katkısı oldu. Türkiye'de odunu adını taşıyan sokaklar, meydanlar, okullar ve başka kurumlar bulunmaktadır, (s. 298)
Bu yazar, İstanbul'da, onun adını taşıyan Bristol Hastanesini bizzat görmüştür. Orası aynı zamanda Amerikan Hastanesi olarak da bilinir.

ABD arşivlerindeki Bristol belgeleriyle ilgili şu dipnot da bulunmaktadır:

Bristol, "kendilerini ya da başkalarını yönetemeyi becerebildiklerini gösteren bir geçmişe sahip olmayan halk" olarak tanımladığı Ermenilere layık olmadıkları değeri veren "aşın duygusal kuramcıları" sık sık eleştirirdi.

Ermeni sığınmacılarının anavatanlarına geri gönderilmesi yolundaki çığırtkanlıkların siyasi manevradan başka bir şey olmadığı şeklindeki düşüncelerini de şu raporla kanıtlardı:

Ermenistan Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Hatisyan'la yapılan görüşmede bazı gerçekler ortaya konmuştu. Bunlardan ilki, Rusya Ermenilerinin, ülkelerinde mülteci konumunda olan Türkiye Ermenilerinin anavatanları olan Türkiye'ye geri gönderilmesini istemelerinin gerçek nedeninin, geri dönmemeleri durumunda "Türkiye Ermenistanı" olarak adlandırdıkları bölgedeki kontrolü yitirecekleri endişesi olduğuydu. Bu düşünce tarzından açık olarak görülmektedir ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı için önemli olan Rusya ya da Türkiye Ermenilerinin yaşadığı sıkıntılar ve içinde bulundukları açlık değil, siyasal durumdur. Sorulan bir soruya verdiği yanıtta, açık bir yekilde ortaya çıkmıştır ki, sorun yalnız Türkiye Ermenilerinin Türkiye'ye geri dönmesi olsaydı, çözüm çok kolaydı. Esas sorun, Ermenilerin siyasi tutkularıydı, (s. 299)

Başka bir ifadeyle, eğer Ermenilerin hepsi zorunlu göç sırasında ölüp gitseydi, bırak ölsünler derlerdi; çünkü, Ermenilerin "bitmek tükenmek bilmeyen siyasi ve coğrafi tutkuları" Ermeni vatandaşlarının "hayatlarından" çok daha önemliydi. Elbette, kendi kendini Ermenistan Cumhurbaşkanı ilan etmiş bu insan için Ermenilerin, ABD ordularının desteği ve koruması altında, Türklerin üzerlerine zorla saldırtılması durumunda yaşanabilecek sıkıntıların bir önemi yoktu. Her şey bir tarafa, Ermeniler, esas sorumluluğun başka bir devlet tarafından sütlenilmesini istemekteydi.

Bu utanılasi bir şeydir, çünkü Ermeni diktatör lider, Müttefiklere resmen şöyle demektedir:

"... Bu Ermenileri alın ve onları Osmanlı topraklarına geri götürün. Bu süreçte bir kısmının öldürülmesi durumunda, bırakın ölsünler, siz bunu hiç umursamayın."

Amiral Bristol, Ermeni iddialarını "aşağılayıcı" olarak nitelemiştir, barış görüşmelerini yürüten Amerikan Komisyonuna gönderdiği resmi raporlarda şunları yapmaktadır:

Bristol, kesinlikle Ermeni iddialarının karşısında yer alır ve milli kimlik anlamında "Ermenistan" diye bir şey olmadığı konusunda ısrar eder. Ermeni liderlerinin göçmen sorununu kendi siyasi amaçları için kullanmaya çalıştıklarını vurgulayan Amiral, Osmanlı yetkililerinin onayını almadan, Türkiye Ermenilerinin yurtlarına geri dönmesini içeren her tür planı açıkça kınıyordu. Türk kontrolü ve Amiral şöyle bir inancını da ifade ediyordu; "Türkiye'nin kontrolünün veya harekatın denetiminin tek olası alternatifi bölgenin tüm Müttefiklerin içinde yer alacağı bir askeri güç tarafından işgali olabilirdi ki, bu seçenek de en olmayacak ihtimaldi, (s. 299)
Amiral Mark Lembert Bristol, 1919 yılından 1927 yılına kadar, Türkiye sularındaki ABD Donanmasının Komutanı ve Türkiye ABD Yüksek Temsilcisi olarak görev yapmıştır. Onun, bu dönemle ilgili verdiği raporlar, Kongre Kütüphanesi el yazmaları bölümünde saklanmaktadır. Bristol'un, Amerika Dış Görevliler Kurulu Sekreteri Doktor James L. Barton'a yazdığı 28 Mart 1921 tarihli mektubundan bir bölüme göz atalım. Hovanisyan, Kongre kütüphanesinin el yazmaları bölümünde bulunan bu mektuptan dört ciltlik tarih kitabında hiç bahsetmemektedir.

Gördüğüm kadarıyla, Türklerin Kafkasya'da binlerce Ermeniyi katlettiklerini söyleyen pek çok rapor, ABD'de serbest bir şekilde dolaşmaktadır. Bu tip raporlar bazen o kadar çok tekrarlanıyor ki, tepem atıyor. Ortadoğu'ya Yardım Komitesi'ne pek çok Amerikan vatandaşından ve Yarrovv'dan gelen raporlar, Ermenilerin bildirdiklerinin kesinlikle uydurma olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ABD'de, doğruluğu ispatlanamayan bu tür sahte ve uydurma raporlar nefret uyandırmakta ve Ermenilere iyilikten çok kötülükleri dokanmaktadır. Ermenileri bu tür şeyler yapmamaları konusunda ikna etmeliyiz diye düşünüyorum. Yalnızca yanlış bir yol olduğu için değil, aynı zamanda kendi kendilerine zarar verdikleri için. Kars'ta ve Aleksandropol'da görev yapmış Yardım komitesi çalışanları ve Yarrow gibilerinin raporlarının yanı sıra benim kendi istihbarat subaylarımdan aldığım raporlardan biliyorum ki, Ermeni raporları doğruyu yansıtmamaktadır. Sizin ve Ortadoğu Komitesi'nin, bu tür sahte raporların elden ele dolaşmasını engelleyecek bir şeyler yapma imkanı var mı?

31 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma Türkiye ile ilgiliydi. Anlaşmaya göre, "İç Asya vilayetlerinde, Müttefiklerin yeterli gücü bulunmadığından, Osmanlı ordusunun acilen silah bırakması" öngörülüyordu. "Türkiye Ermenistanı Rusya'ya giden su yollan üzerinde değildi. Mondros Ateşkes Anlaşmasındaki bu temel zayıflık Ermenistan savunucuları tarafından derhal fark edildi. Meclis üyeleri, Türkiye Ermenistanı'ndaki Osmanlı ordusunun acilen ve tamamen silah bırakması çağrısında bulundular ve gerekli görülürse bölgenin askeri işgalinin bile söz konusu olabileceğini savundular."

Anlaşılan vergi verenin Ermeni dilencileri değil de Müttefik ülkelerinin kendi halkları olduğu unutulmuş. Savaşın bir an önce bitmesini, askerlerin sağ salim evlerine dönmesini ve savaş giderlerinin azaltılmasını istemek için her türlü geçerli sebebe sahiplerdi. Ermeniler, Müttefiklerin bu tutumunu eleştirmeye günümüzde bile devam etmektedir. Ermeniler, kendi devletlerini kurmak için gerekli olan harcamaların tümünün Müttefiklerin vergi gelirleriyle yapılmasını ve talep ettikleri her şeyin kendilerine verilmesini istemekle yetinmiyor, silahlı müdahale için Müttefiklerin kendi çocuklarını savaşmaya göndermelerini de istiyorlardı.
Ortadoğu'daki Müttefik Kuvvetleri arasında en güçlüsü İngilte-re'ninkiydi. Fakat, bunların da sayısı azaltılmıştı ve haddinden fazla yorgundular. İmparatorluk Orduları Genel Kurmay Başkanı Sir Henry Wilson, askerlerinin vatanlarına dönmesi için çabalıyordu.
İngiltere, Fransa ve ABD'nin savaş gemileri Smirna* sularına gönderilmişti.

Görevleri şöyle belirlenmişti:

"İtalyan Donanması'nın da farkına vardığı üzere, yerli Hıristiyan halkı yeniden başlayan Türk zulmüne karşı korumak için Yunan askerlerinin Smirna'ya çıkmasına yardımcı olmak" (s. 308)

Sorun şuradaydı; Osmanlı toprakları üzerinde Yunanlıların da kendi emelleri vardı ve onlar da Türkiye'yi işgal etmek için "Hıristiyanları koruma" bahanesinden yararlanmak istiyorlardı. İtalyanlar da, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden yararlanmak ve kendileri için bir kısım toprak koparmak düşüncesindeydiler.
Ermenilerin gerçekleştirdiği tek başarı hikayesi, Hıristiyan ülkelerindeki paralı ajanlarının çalışmalarıydı. Ermenilerin özel ilgi gruplarının hazırladığı iddialı belgeler ve önergeler bir sel gibi İngiltere Hükümetine akıyordu.

İngiltere Kilisesi yönetimine gönderilen bir dilekçede şöyle yazmaktaydı:

Zavallı Ermenistan üzerindeki Türk despot yönetiminin devam etme olasılığıyla ilgili dedikodular kulağımıza geliyor ve dehşete düşüyoruz. Sizin yüksek ululuğunuzdan istirham ediyoruz ki, bu affedilmez hatadan geri dönülmesi için Anglikan Kiliseleri elinden geleni yapsınlar. Kiliselerimizin itibarı ve Müttefik demokrasileri, Ermenistan'ın Türk hakimiyetinden kayıtsız-şartsız kurtulmasını ve kendi halkına iade edilmesini istemektedir." (s. 309)

ABD'deki Ermeni ajanlarının çalışmaları da aynı derecede başarılıydı:

Bağımsız Ermenistan için Amerika Komitesi'nin girişimi ile, bir kardinal, 85 piskopos, 20 bin rahip, 40 eyalet valisi ve 250 Kolej ve Üniversite Başkanı, Wilson'a (ABD Başkanı) Karadeniz ile Akdeniz arasında uzanan bağımsız bir Ermenistan kurulmasına yardım etmesi, Erivan Hükümetini tanıması ve gerekli her şekilde Ermenistan'ı koruması için başvuruda bulundular, (s. 309-310)
Basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, bu, Amerika'nın dış politikasını etkilemek etmek için, ABD'de yabancı bir ülke (Ermenistan'ın) tarafından yürütülen büyük bir kampanya idi. Bugün de ABD içinde Ermenistan'ın yönettiği ve yönlendirdiği benzer kampanyalar günümüzde de sürmektedir.

Bu kampanyanın başarılı olduğunu görebiliyoruz:

ABD'nin yardım ettiği ülkeler arasında adam başı en çok yardımın düytüğü ülke Ermenistan'dır. Amerika'da Ermenistan'ı savunan grupların herbiri resmi bir şekilde araştırılmalı ve bu örgütlerin Ermenistan'dan ne kadar para aldıkları ve ABD'nin dış politikasına etki etmek için bu küçük ülkeden ne tür talimatlar verdiği ortaya çıkarılmalıdır. Bizim ülkemizde, herhangi bir yabancı ülkenin özel yardım grupları kurması ve onların masraflarını karşılaması doğru değildir ve bu tür işlere dur denilmelidir.

1919 yılının Mayıs ayında "İtalyan askerleri Küçük Asya'nın güney sahillerinde ilerlemeye başladığı sırada, Paris'te, Türkiye ile ilişkilerin yavaş yavaş yumuşatılması şeklinde, henüz zayıf ama oldukça önemli bir resmi görüş dillendirilmeye başlandı." (s. 312)
Müttefiklerin Barış Konferansı, Ermenilerin hak iddia ettikleri topraklar üzerinde bir manda yönetimi kurulması istemini reddetti. Daha doğrusu, Bunun yerine, Barış Konferansı'nın katılımcıları, ABD'nin temsilcisi Albay W. N. Haskell'i Ermenistan'da Baş Temsilci gibi hareket etmesine karar verdiler.

Albay Haskell, Herbert Hoover'ın Romanya'ya yardım operasyonunu yöneten isimdi. Hovanisyan, bu tayine, kendisinin ve Ermenilerin tepkisini şu şekilde ifade etti:

Böylelikle Barış Konferansı, Ermenistan'a özgürlük, bağımsızlık, belirlenmiş sınırlar ve güvenli gelecek vermek yerine, Ermenistan'a danışman ve denetmen göreviyle bir sürekli temsilci göndermiş oldu. (s. 339)

Hovanisyan, Ermeni iddialarının reddedilmesi hakkında şunları da söylemektedir:

...Ermenistan'ın altın değerindeki fırsatının elinden kaymasını çaresizce izlemişlerdi. Müttefik devletlerin yöneticileri bir daha, bu şekilde bir resmi organda birleşmeyecekler ve Ermeni temsilcilerinin çalışmalarını tek bir noktada odaklaması mümkün olmayacaktı. Aksine, Ermeniler artık dünya liderlerini, dağların, kanalların ve okyanusların üzerinden izleyebileceklerdir. Müttefiklerin Ermeni taleplerine bakışı cesaret kırıcıydı. Savaşın içinde yer almış bir ülke olmasına rağmen, Ermenistan fiili olarak da resmi olarak da tanınmamıştı. Bu yüzden ona, Paris Karış Konferansı'nda diğer devletler gibi temsil hakkı verilmemişti. Dünyanın büyük güçleri, Türkiye Ermenistanı'nı işgal etmek istemediği gibi bu işi görmek için Ermeni ordusunun istediği silah ve malzeme yardımını da yapmadı. (s. 339)

Başka türlü söylermek gerekirse, Paris Barış Konferansı'nda ve sonraki konferanslarda Müttefikler, Ermeni isteklerini tek tek değerlendirmeye tabi tutuyor, bu isteklerin hiçbir dayanağının olmadığı sonucuna vararak reddediyordu. Ermeniler, kendilerinin yirminci asrın ilk soykırımının kurbanı olduklarını iddia ediyorlardı. Aslında bu, yirminci yüzyılın ilk "büyük sahtekarlığıydı.
1915 yılında Ermenilere verilmiş zararlarla ilgili olarak "sokırım" iddialarını Müttefikler, 1948 yılında bir kez daha gözden geçirmişlerdir. İncelemelerin ardından bu tür iddialar Müttefikler tarafından temelsiz bulunmuştur. Dünyada Ermenilerin yaşadığı topraklarda barışın hiçbir zaman sağlanamamasının esas nedeni, Ermenilerin her zaman ateşle oynamalarıdır. Ermenistan hala, yoksul, etrafı karalarla kaplı, küçük, dilenci bir terörist ülke olmaya devam etmektedir. Hıristiyanların kendisine yaptığı yardımları faranti altına almak için Türk ve Müslüman karşıtı propagandasını ısrarla devam ettiren Ermenistan aslında saldırgan bir ülkedir ve Müslümanlara yönelik etnik temizlik operasyonlarının finansmanını kendisine gönderilen Hıristiyan yardımlarıyla sağlamaktadır.

Ermenilerin bu etnik temizlik operasyonları, bazen diğer Hıristiyan halklara karşı bile yönelmektedir:

Komşusu Gürcistan'a olduğu gibi...

Kaynakça
Kitap: ERMENİSTAN: TERÖRİST "HIRİSTİYAN" DEVLETİN SIRLARI
Yazar: Samuel E. Weems
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ermeni Tehciri ve Terörist Ülke Ermenistan

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron