Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

500 Yıl Barış İçinde Birlikte Yaşadıktan Sonra Ermeni Terörü

Başlangıçlar

Burada Ermeni Tehciri ve Terörist Ülke Ermenistan hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

500 Yıl Barış İçinde Birlikte Yaşadıktan Sonra Ermeni Terörü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 23:59

Beş Yüz Yıl Boyunca Barış İçinde Birlikte Yaşadıktan Sonra Ermeni Terörizmi Başlıyor

Osmanlı İmparatorluğu çok geniş bir alana yayılmıştı. Avrupa'da Makedonya'dan Arnavutluğa, Asya ve Avrupa Türkiyesi'ne, Ortadoğu'dan Kuzey Afrika'ya kadar olan topraklarda yerleşmişti. Yirmi iki farklı milleti kontrolü altında tutuyordu. O milletlerden hiçbiri, çağdaş Türkiye'ye Ermeniler kadar, kin ve nefret duymuyor, intikam duyguları beslemiyor.

Milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu'na Batı Avrupa'dan gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde milli azınlık kalan halkların arasında kilisenin, milliyetçilik tohumu serpmesinin esas sebeplerinden biri, Osmanlı hükümetlerinin onlara dini özgürlük vermesiydi. Her dine ve mezhebe büyük özerklik tanınmıştı. O dönemlerde, Müslümanlar çok güçlü oldukları halde, diğer dinlere inananlar üstünde onları Müslüman yapmak için hiçbir baskı yapmadılar. Bazı ders kitaplarının ve lobi gruplarının dediklerinin aksine, Hıristiyanların ve diğer dinlere mensup olanların zorla Müslüman yapılması için hiçbir baskı olmamış, hiçbir çalışma yapılmamıştır.
Hıristiyanlar Osmanlıların diğer dinden insanlara yönelik saygısı ve hoşgörüsü hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir.

Gerçek şudur:

Osmanlı Devleti imparatorluk içinde yaşayan insanlara, hiçbir müdahalede bulunmadan ibadet özgürlüğü vermiştir. Kendilerini Hıristiyan hisseden bazı kişiler, bu özgürlükten yararlanarak kendi insanları arasında Osmanlı karşıtlığı yapmış, milliyetçi duyguları kabartmışlardır.

Gerçek milliyetçi hareketler on dokuzuncu yüzyıl içinde başlamıştır. İmparatorluğun içinde yaşayan Hıristiyanların çoğu, Osmanlı'nın kendilerine tanındığı özgürlüklerden yararlanarak ekonomik durumlarını düzeltmişler ve siyasi güç kazanmak için can atar hale gelmişlerdi. Siyasi güç demek İmparatorluk dışında olmak demekti.
Osmanlıların inancı, Hıristiyanlardan farklı olduğu için, Osmanlı Müslümanlarının Allah'a karşı oldukları argümanını savunmak kolaydı. Bu yolla, kimin gerçek düşman olduğunu ise, bu dini milliyetçilik kolayca anlatıyordu. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında milyonlarca Müslüman'ın Balkanlar'dan, Güney Rusya'dan ve Rusya'nın yeni eline geçirdiği topraklardan kovulmalarının esas sebebi bu dinsel farklılık oldu. Bilhassa Hıristiyanlar, din yolu ile milliyetçiliği oldukça yaygın hale getirmişlerdi.

Osmanlı topraklarında ayaklanmayı ilk başlatanlar Yunanlılar oldular. Onlar, bulundukları yerlerdeki Müslümanları kitleler halinde öldürüyor ve yerlerinden kovuyorlardı. Bu hareket, Osmanlı imparatorluğunda yaşayan diğer milletler için bir örnek teşkil etti. Yunan Başpiskoposu Germanos, isyana çağıran bir konuşmasında "Hıristiyanlara barış! Konsüllere saygı! Türklere ölüm! " diyordu.

İsyan çok geniş bir alana yayılıyor ve gittikçe daha çok Türk ya öldürülüyor ya da canı çıkıncaya kadar işkenceye maruz kalıyordu. Yunanlılar, Ruslardan yardım bekliyorlardı. Bu yardım gelmeyince, Osmanlılar yönetimi tekrar ellerine aldılar.
İsyan sırasında, kadınları ve çocuklar da kitleler halinde öldürülüyordu. Bütün Türkleri birkaç şehirde toplanmış ve buralarda topluca katledilmişlerdi.

Tripolitza bu konuda şunları yazmaktadır:

Üç gün içinde, vahşilik bütün gaddarlığı ile, zavallı sakinlerin (Türklerin) üzerine yöneltildi. Ne cinsiyet, ne de yaş fark etmiyordu. Öldürmeden önce kadın ve çocuklara işkenceler yapılıyordu. Ölülerin sayısı o kadar çoktu ki, partizan hareketinin lideri Kolokotrones "Kale kapısı tarafından şehre girdiğimde, atımın ayakları bir kere bile yere dokunmadı" diyordu. İki gün sonra her iki cinsiyetten, fakat çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu zavallı Müslümanlar canice öldürüldü ve cesetleri eşya gibi toplanarak yakındaki dağların uçurumlarından atıldı.

Yunanlılar, geçmişteki gibi bağımsız bir Yunanistan kuramamalarının nedeni olarak Türkleri görüyorlardı. Müslümanların soğukkanlılıkla katledilmesi, aslında utanmadan din perdesi altında adalet kılıfı giydirilen bir siyasi hareketti. Osmanlıların isyanı bastırıp yeniden düzeni sağlamasından sonra, 25 bin Türk'ün öldürüldüğü resmen açıklanmıştır. Bu Yunan isyanı, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda ortaya çıkacak yeni isyanların ilk örneğini oluşturdu.

Bundan sonraki isyanlar hep aynı şekilde olacaktı. Yeni bir milli Hıristiyan kimliği oluşturmak için, bölgede yaşayan Türk Müslümanlarını doğrama siyaseti açıkça yürütülecekti. Dinlerarası farklılıkları belirlemek o kadar kolay idi ki, ortadan kaldırma bu esasa bağlanıyordu.

Yunanlı din adamları, katliamların öncüleriydi. Olaylara sıkça piskoposlar ve papazlar liderlik ediyordu. Eğer iş halka kalsaydı, isyanın ne zaman başlayacağı şüphe götürürdü. Yunan Ortodoks kilisesi, Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kurmak ve Büyük Yunanistan'ın sınırlarını, İstanbul (Kontantinopol) şehrini içine alacak şekilde uzatmak hayali ile yaşıyordu.
Ardından, Ermenilerin Bulgarların ve Rusların ayrı ayrı katliamları ve isyanları geldi. Osmanlı İmparatorluğu uzun zamandır dağılma süreci içerisine girmişti ve bu durum, çeşitli milletlere başarı kazanma şansı veriyordu. Geçmişe, dikkatli bir şekilde bakılırsa, eğer Osmanlılar güçlü oldukları dönemlerde, imparatorluk içinde yaşayan halklara kişilik, din, dil ve kültür özgürlüğü vermeseydi, on dokuzuncu yüzyıldaki isyanların asla çıkmayacağını görmek için gözlük takmak gerekmez. Kısacası, Osmanlı İmparatorluğu, başkalarına gösterdiği dinsel saygı ve hoşgörünün kurbanı olmuştur denebilir.

Rus İmparatorluğu 14. yüzyıldan başlayarak Batıya doğru genişlemeye başlamıştır. Büyük Petro döneminde (1689-1725) Müslümanların etkisi oldukça azalmıştı. Ruslar, toprak kazanıp genişledikçe, Osmanlıların yaptığı hatalara düşmediler. Onlar işgal ettikleri topraklardaki halkların farklı dini inançlarına hoşgörü göstermediler. Ruslar, Müslümanlardan aldıkları toprakları Müslümanlardan temizliyorlar ve bu topraklara çeşitli yerlerden getirilmiş Ermeni Hıristiyanları yerleştiriyorlardı. Ermenilerin, daha sonraları "Tarihi Vatan" dedikleri bu topraklara gelip yerleşmeleri, ancak on sekizinci yüzyıldan itibaren gerçekleşmiştir. Halbuki, o topraklarda, Ermenilerden yüzlerce yıl evvel gelen Müslümanlar Ermenilerden çok daha uzun süredir yaşıyordu.
Yerlerinden yurtlarından kovulan ilk Müslüman grubu, Kırım Tatarları oldu. Bu halk ataları itibariyle Türklere dayanıyordu ve bu coğrafyaya MS 1000 ve 1300 yılları arasındaki çeşitli fetihler sonucunda gelmişlerdi. 1774 yılı öncesinde, Osmanlılar, Rusların Kırım'a hakim olduğunu fark etmişti. Hıristiyanlar, gruplar halinde gelerek bu topraklara yerleşmeye başlamışlardı.

Bu hareketlenme, Rusların, batıya doğru genişleme sürecinde, Müslümanları topraklarından uzaklaştırma sürecinin sadece başlangıcıydı. Müslümanları topraklarından zor kullanarak veya baskı uygulayarak kovmak, Rusların resmi devlet politikası haline geldi. Eğer Müslümanlar, topraklarından kendi rızalarıyla çıkıp gitmezlerse, o zaman askeri birlikler harekete geçiyor ve toprakları Müslümanlardan zorla temizliyorlardı. Batı yönünde olan bu tür savaşlardan biri 1821 Yunan isyanı, ikincisi ise 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı idi. Bu savaşların arkasından gelen bir çok savaş daha olacaktı ve Ruslar resmi politikalarını, bu savaşlarda da uygulayacaklardı. Bugün ortaya çıkmış bulunan pek çok sorunun en önemli nedeni Rusların bu resmi politikalarıdır.
Ruslar, her zaman, batıya doğru hareket edip sıcak denizler aradıklarında, Müslümanları topraklarından zorla uzaklaştırıyorlar, eğer bir direnme ile karşılaşırlarsa, Rus politikasının kurallarına uygun olarak Müslümanları soykırıma tabi tutuyorlardı. On dokuzuncu yüzyıl, Balkanlarda, Kafkasya'da ve Anadolu'da yaşayan Müslümanlar için bir terör yüzyılı olmuştur. Baskınlar ve etnik temizlemeler sonucunda, on dokuzuncu yüzyılın başlarında o topraklarda çoğunluk olarak yaşayan Müslümanlar, aynı yüzyılın son çeyreğinde, halkının büyük kısmını yitirerek azınlık durumuna düşmüşlerdir. Bu yüzyıl içinde olan ve Hıristiyan dünyasının her tarafında sık sık gündeme getirilen, Yunanlı, Bulgar ve Ermeni ölümleri hakkında çok şeyler söylenmiş ve yazılmıştır. Yazılmayan ve söylenilmeyen ise, aynı yüzyılda Müslümanların başına gelenlerdir. Bunların kayıpları, bütün Hıristiyan kayıplarından kat kat fazla olmuştur.

Ermenistan'ın kuruluşunu doğru anlayabilmek için, on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında bu bölgede yaşananları iyi ve doğru anlamak gerekir. Tarihi gerçekleri anlamanın başlangıcı olarak, öncelikle terörist devlet Ermenistan'ın nasıl kurulduğu izah edilmelidir.

Tanınmış tarihçi ve yazar Justin McCarthy, şu yazdıkları ile, tarihi gerçekliliği ortaya koymaktadır:

On dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyılın başlarında, Kafkasya ve Doğu Anadolu tarihi, aslında, etnik grupların bölgeye hakim olmak ve bölgeyi tamamen kontrolleri altına almak isteğinden doğan propagandadan ibarettir. Kendi taraftarlarının verdikleri kayıpların sayısını kasten çoğaltan sözde tarihçiler, sanki, karşı tarafın da kayıplar verdiğini bilmiyormuş gibi davranmıştır. Bu doğal olarak basit savaşlann soykırım ya da katliam olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Aksini söylemek, aslında, her iki tarafın da birbirine saldırdığını ve her iki tarafın da kayıpları olduğunu itiraf etmek olacaktı.

Ermenilerin Ruslarla ilişkisi 1700'lü yıllarda başlamıştır. Ermeni Kilisesi görevlileri, Rusların Kafkasya'yı istila etmesini onaylamış ve desteklemiştir.

1790'larda, Ermeni Kilisesi Başpiskoposu Argutinski-Dulgorukov açıkça şunları söylemiştir:

"Ümit ediyorum ki, Ruslar Ermenileri Müslüman boyunduruğundan kurtaracaklardır."

19. yüzyılın başlarında, Anadolu'da, Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Güney Rusya'da yaşayan halkların büyük kısmı Müslümandı. 1923 yılında ise, yalnız Anadolu, Batı Trakya ve Güney Kafkasya'nın bir kısmı Müslüman toprağı olarak kalmıştı. Bu bölgelerde, yüzyıllık bir tarih dilimi içinde milyonlarca Türk ve Müslüman mahvedilmişti.

On dokuzuncu yüzyıldaki Anadolu, Kafkasya ve Balkanlar'ı tam anlayabilmek için, Müslümanların tarihi vatanları olan bu yerlerden kovulmalarını ve bunun sebeplerini, herkes anlamalı ve bundan bir sonuç çıkarmalıdır. Rus emperyalizmi ve Ermeni milliyetçiliğinin temeli burada yatmaktadır.
Şu anda elinizde tarih olarak tuttuklarınızın en üzücü yönü, Müslümanların, insanlığa yaptıkları hizmetlerinin ve kayıplarının bir kenara atılarak yazılmış olmalarıdır.

Justin McCarthy, bu durumu şöyle anlatıyor:

Türk ve Müslümanların kayıpları hakkındaki tarihi belgeler bir kenara bırakıldığı için, onların kayıplarına tarih kitaplarında hiç rast gelmezsiniz. Bulgarların, Ermenilerin ve Yunanlıların soykırımlarını anlatan ders ve tarih kitaplarında, Türklerin de kayıpları olduğuna dair bir işaret bile yoktur... Balkanlar'ın, Kafkasya'nın ve Anadolu'nun tarihi, buraların gerçek sahipleri olan Müslümanlar hakkında hiçbir kayıt yapılmadan kaleme alınmıştır.

Tarih, bazı Ermenilerin 1700'Iü yılların başlarında Rus ordusunu savunduğunu kaydeder. O günden beri Ermeni halkı ve kilisesi, Rusların Kafkasya'yı işgalini desteklemektedir. Rusların Müslüman Osmanlı ile yaptıkları bütün savaşlarda, Ermeniler, Rusların gözü ve kulağı olmuşlardır.
Ruslarla, Osmanlıların yaptıkları bütün savaşlarda, Ermeniler, savaş hatlarını rahatça geçer ve casusluk yaparak Ruslara askeri bilgiler ulaştırırlardı. Ruslara faal olarak destek vermenin suçluluğundan dolayı, Ruslar geri çekilirken Türklerin doğal olarak onları cezalandıracağından korkan binlerce Ermeni, Ruslarla birlikte giderek Anadolu'yu terk ederlerdi. Bu davranış, Birinci Dünya Savaşı dönemine kadar, 1915 yılında işgalci Rus ordusuna faal olarak yardım ettikleri için, Osmanlıların Ermenileri Anadolu'dan göç ettirmesine kadar sürmüştür.

Müslüman Osmanlı Devletini yıkmak maksadı ile Ermeniler 1890 yılından itibaren, devrimci siyasi örgütler kurdular. Bu Ermeni devrimcilerini Ruslar, silah, teçhizat ve para vererek desteklediler.
Bu Ermeni devrimcileri faaliyetlerini Ermeni Kilisesi ile işbirliği içinde sürdürürdü. Kilise merkezlerinden biri İstanbul, diğeri ise Rus Ermenistanı'ndaki Eçmiadzin olmasına rağmen, Ermeni Kilisesi tek bir varlık gibi, Osmanlı-Rus sınırlarını aşmıştı ve dini misyonerler, rahipler ve ideologlar, serbest bir şekilde bu iki dini merkeze gidip gelirlerdi. Kilisenin binalarından yararlanan devrimci din misyonerleri, Güney Kafkasya'daki, Anadolu'daki ve Rus devletindeki devrimciler arasındaki ilişkiyi kolaylıkla sağlarlardı.

Ermeni devrimci hareketinin içinde din adamlarının ve rahiplerin olması, Ermeni benliğinin iki merkezini de birleştirdi:

Kilise ve çağdaş milliyetçilik. Bu birleşme, laik milliyetçiliğine dinsel bir onay verdiği gibi, Ermeni milliyetçiliğine de, Doğu Anadolu'daki Ermeni köylerinde ve kasabalarında kolay anlaşılan, dini bir anlam kazandırdı. Bütün bu yaptıkları yetmezmiş gibi, kilise yöneticileri, devrimcilerin faaliyetlerine yardım ediyorlardı.

Mesela:

Osmanlı-İran sınırının İran tarafında bulunan Derik Manastırı, devrimci Başrahibi (Bagrat Vardapet Tavaklin ya da "Akki") tarafından silah deposuna çevrilmiş ve burası Osmanlı İmparatorluğu'nda dövüşmek için hazırlanan devrimcilerin toplanma ve dağılma merkezi haline getirilmişti.

Bir başkasının topraklarını ele geçirmek için teşkilat kurmak hususunda, Ermeniler, uzun müddet içinde tecrübe kazanmışlardı. Ermeni teşkilatlanma şekli, kendi esaslarını 1860 yılında almıştır. O tarihte, İstanbul'da "Kilikya'nın Yeniden Kurulması" olarak adlandırdıkları amaçla Benevolent Birliği kurulmuştu.

1878 yılında devrimci örgütler kuruldu. Van'da kurulan Kara Ok adındaki teşkilat, ABD'deki Ku-Klux-Klaıı örgütünün tam bir benzeriydi. 1881 yılında, Erzurum'da Anavatanın Koruyucuları örgütü kuruldu. Bu kitabın 11. bölümünde, bu konuyla ilgili kesin bilgiler içeren Rus raporları bulabilirsiniz. Bu raporlarda bir kez daha kanıtlanmaktadır ki, Osmanlı topraklarının bu bölgesindeki Ermeniler teröristten başka bir şey değildirler. Ermeni Partisi, devrimci bir siyasi parti olarak kurulmuştur.

Daha önce Van'da öğretmenlik yapan Mıgırdıç Portakalyan, 1885 yılında Ermeni Gazetesi'ni çıkarmaya başladı. Hemen ardından, birkaç Ermeni gazetesi daha çıkarıldı. Portakalyan'ın öğrencileri arasından sayısız devrimci çıktı.

Varlıklı Ermeniler tarafından, Paris'e eğitim almak için gönderilen gençler tarafından, orada Devrimci Hınçak Partisi kuruldu. Bu gençlerin bir çoğu Marksist teoriyi kendilerine rehber seçmişlerdi. Örgütün kuruluşundan ve dışarıda basılacak yeni gazetenin faaliyete geçmesinden altı öğrenci sorumluydu. Viyana'daki Mehitarist Manastın'ndan destek istediler ve bu desteği aldılar.

Kaynakça
Kitap: ERMENİSTAN: TERÖRİST "HIRİSTİYAN" DEVLETİN SIRLARI
Yazar: Samuel E. Weems
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ermeni Tehciri ve Terörist Ülke Ermenistan

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir