Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Atatürk'ün Baba Tarafı Soyu: Kızıl Oğuz/Kocacık Yörükleri

Burada Atatürk'ün Soyu, Kızıl Oğuz(Kocacık) ve Konyar Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz. Ayrıca Karaman ve Rumeli Türkmenleri hakkındada bilgiler bulabilirsiniz.

Atatürk'ün Baba Tarafı Soyu: Kızıl Oğuz/Kocacık Yörükleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 20:55

KIZIL OĞUZ YAHUT KOCACIK YÖRÜĞÜ OLARAK ATATÜRK'ÜN BABA AİLESİ

Atatürk'ün soyu ile ilgili elimizdeki en sağlam bilgiler öncelikle kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıklarıdır. İkinci olarak, kendisini ve ailesini tanıyan Hacı Mehmet Somer gibi, kimi çocukluk arkadaşlarının verdiği bilgilerdir.

Mustafa Kemal dahil aile fertlerinde kuvvetli bir "Yörük, Türkmen olma" bilinci vardır: Makbule Hanım, E. B. Şapolyo'nun sorduğu "babanız nerelidir?" sorusuna şu cevabı vermiştir:

"Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk'e 'Yörük nedir?' diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi." Yine Şapolyo'nun Ruşen Eşref Ünaydın'dan naklettiğine göre, "Atatürk, çok kere benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenlerdendir derlerdi."

Atatürk'ün baba soyu ile ilgili önemli bilgileri verenlerden birisi de M. Kemal'in Selanik'te mahalle ve okul arkadaşı, eski Milletvekillerinden Hacı Mehmet Somer Bey'dir.

Somer'e göre; "Atatürk'ün ataları hakkında benim bildiğim şunlar:

Atatürk'ün ataları Anadolu'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik'in ihtiyarlarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yarı adamlardır. Bunların hepsi Yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların kıyafetleri Anadolu Türkmenlerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır."

Atatürk'ün babasını ve dedesi "Kızıl Hafız Ahmet"i tanıyan Eski Aydın Milletvekili Tahsin San Bey ve Eski Umumi Müfettiş ve Milletvekili Tahsin Uzer'den Kılıç Ali'nin ve Tahsin San Bey'den E. B. Şapolyo'nun naklettiği bilgiler de, Atatürk'ün baba soyunun "Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş olan Yörüklerden"olduğunu göstermektedir.

Yukarıda da değinildiği gibi, Atatürk'ün baba soyu. Konya/Karaman'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşti. Aile sonradan Selanik'e göç etti. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı "kızıl" lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan "Kocacık"ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan "Kızıl-Oğuz" yahut "Kocacık Yörükleri Türkmenleri"nden gelmektedir.

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK'ÜN SOYU KIZIL OĞUZLAR VE KONYAKLAR
Yazar: Ali GÜLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 20:56

ATATÜRK'ÜN DEDESİNİN KÖYÜ KOCACIK

A. Coğrafi Konumu


İşte Atatürk'ün dedelerinin Anadolu'dan gelerek yerleştikleri Osmanlı Devleti Döneminde Manastır (Bitola, Bitolji) Vilayeti'ne bağlı dört sancaktan biri olan "Debre-i Bala" (Debre, Debır, Debar, Debresko, Debarsko, Debarskoj)'nın merkezi, bugün Batı Makedonya'daki Debre şehridir. Ali Rıza Efendi'nin babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi'nin doğduğu "Kocacık" nahiyesi de şimdi Jupa Bölgesi'nde yine aynı isimle anılan bir köydür.

1912 yılına kadar varlığını "nahiye merkezi" olarak sürdüren Kocacık, günümüzde Yukarı Jupa Belediyesi'ne bağlıdır. Makedonya'nın batı kesiminde yer alan Kocacık'ın kuzeyinde Debre, Güneyinde Struga ile Ohri, doğusunda Kırçova, batısında ise Arnavutluk yer almaktadır. Kocacık matematik konum olarak 41-42 derece kuzey enlemi (paraleli) ile 20-21 derece doğu boylamı (meridyeni) arasında bulunmaktadır. Debre'nin güneydoğusunda yer alan Kocacık, denizden 1080 m. Yüksekliktedir. Stogova Dağı'nın "Kocacık Yaylası" adı verilen bölümünün batı eteklerinde kurulmuştur.
Kocacık, bağlı olduğu Debre'ye 18 km., buna karşılık batı kesiminden Arnavutluk sınırına uzaklığı yaklaşık 8 km. kadardır. Struga'ya 45, Ohri (Ohrid)'ye 60. Kırçova 50, Manastır (Bitola)'a ise yaklaşık 150 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Debre üzerinden Arnavutluk'a uzaklığı ise 24 km. kadardır.

Yedi mahalle ve on dört köyden oluşan Kocacık, kendisine bağlı köylerin dışında, merkez yerleşim bölgesi olarak; Bireştani, Koçişta ve Novak Köyleri arasında, kuzey ve kuzeybatı doğrultusunda uzanır. Kocacık merkezinin sınırları kuzeyde Koçişta Köyü, güneyde Ela (Eğla, Evla) Köyü, güneydoğuda Novak Köyü, batıda ise Osolnisa Köyü topraklan ile çevrilidir. Kuzeybatısında ise Bireştani Köyü yer almaktadır.

Bu sınırlar içinde Kocacık'a ait Bireştani Köyü ile Kocacık arasındaki kaleye "Kocacık Kalesi", tarlalara "Kolibalar", Yukarı Mahalle'nin üstündeki kıraç alanlara "Güronluk", Hamzaoğlu Mahallesi ile Bılato (Plato) Mahallesi arasındaki küçük koruya "Tatar Korisi", Bılato Mahallesi altındaki çukur alana "Gollük", Gollüğü çevreleyen yüksekçe düzlüğe "Laçeler", kuzeybatı sınırında yer alan mezarlığa "Büyük Şehitlik" (Erenler Mezarlığı), Burada yer alan açık alan ile kalenin üzerindeki düzlüğe "Namazlık" (Namazgah), köyün yer aldığı yaylaya "Kocacık Yayalası" (Bara Yaylası, Jupa Yaylası) ve yaylanın doruk noktasına "Büyük Doruk", Bu yayladaki akarsuya "Suğk Dere", bu suyun üst kısmına da "Üç Yutun" adı verilmektedir.

Kendi sınırları içinde bir şerit halinde uzanan Kocacık toprakları tarlalar, çayırlar, kırlar, otlaklar, kıraç alanlar, taşlıklar ve küçük ormanlardan oluşmaktadır. Kocacık merkez yerleşim bölgesinin çevresinde kendisine bağlı alanda; "Koçişta, Novak, Elessa Yaylaları" ile Novak Köyü'nün üstünde bir geçiş yeri olan "Demir Kapı" ve "Şahbaz Çayırı", Koçişta Köyü'nün bulunduğu yamaçta bir yer adı olan "Mialets ve Dip Kirez", Osolnisa Köyü'nün altında bulunan "Karataş ve Aktaş" adlı kayalar, Kocacık'ın karşısında yer alan "Krostes" adlı bayır, Kocacık ile Ela (Evla) Köyü arasında "Uşisa" geçidi yer almaktadır.

Kocacık yerleşim bölgesine ait olmayan ama Kocacık'ı çevreleyen sınır konumundaki Makedonlara ait yerler ise; "Luçişta Yaylası, Broştisa Yaylası, Büyük Meydanisa, Lokva Yaylası, Kaneş Yaylası, Istırna Milaçe Yaylası, Kara Orman, Gariyer ve Gıradişti Köyleri" adlarıyla anılmaktadır.
Bunlardan başka doğal kayalıklardan bazıları; Kocacık merkezinde "Kocacık Kalası", Koçişta Köyü'nde "Kabataş", Bireştani Köyü'nde "İpektaş" (İpekkaya), Pranlik Köyü'nde "Karakaya", Novak Köyü'nde "Urlok Taşı" adlarını taşımaktadır.

Akarsuları bakımından zengin olan Kocacık'ta kuzeyde Koçişta ile Kocacık arasında "Golostina Deresi" geçmekte, bu dere kuzey batıda "Bireştani Deresi" adını almaktadır. Hıristiyan halk ise eski bir Yunanlı göçebe kabilesi olan "Lağ Kabilesi"nin adını vermekte, dereye "Lağ Deresi" demektedir. Güneyde Kocacık ile Ela (Evla) Köyü arasında "Ossoy Deresi" akmakta, buna "Raven Deresi" de denmekte ve bu dereye güneydoğuda Novak ile Kocacık arasından akan "Demirkapı Deresi" karışmaktadır. Elessa Köyü'nün üstünden akan ve köyün tarlalarını sulayan akarsuya da "Kara Dere" denilmektedir.

"Kocacık" Adı, Mahalle Ve Köyleri

N. Kartal, konuyla ilgili önemli eserinde, hem söylencelere göre hem de bilimsel araştırmalara göre geniş bir değerlendirme yaptıktan sonra "Kocacık" adının "Kocacenk"ten geldiğini iddia etmektedir: "Bu bilgilerden anlaşılacağı gibi; 'Kocacık' adı, aslında Türkler ile İskender Bey arasında yapılan savaştan, bu savaşa verilen 'Büyük Savaş' anlamında 'Kocacenk' adından gelmektedir." Kanaatimizce bu değerlendirme doğru değildir.

Kocacık'ın adı, Rumeli'nin çok değişik yerlerine ve bu arada bu bölgeye de yerleşen "Kocacık Türkmenleri"nden gelmektedir. Anadolu ve Rumeli'de sıkça gördüğümüz üzere Kocacık Türkleri yerleştikleri bu bölgeye boy adlarını vermişlerdir. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde ortaya konulduğu gibi, önceleri başlarında hakkında tarihi bilgimiz bulunmayan Hamza Bey'den dolayı "Koca Hamza Yörükleri" olarak anılan bu Yörükler, sonradan bulundukları yerlerde çoğunlukla "Kocacıklar" olarak anılmaya devam etmişlerdir. Tarihi, resmi kayıtları da kendi isimleri ile tutulmuştur. Nitekim, Kocacık içindeki bir mahalle adının "Hamzaoğlu Mahallesi" olması da bu görüşümüzü desteklemektedir. Hamza Bey'in hatırası burada yaşatılmıştır.

Kocacık, yedi mahalleden oluşan büyük bir yerleşim merkezidir. Bunlar, Yukarı Mahalle, Aşağı Mahalle, Taşlı Mahalle, Hamzaoğlu Mahallesi, Bilato Mahallesi, Yatürez Mahallesi, Kırasta Mahallesi'dir.
Kocacık, kuruluşundan XVI. yüzyılın ikinci yarısının başlangıcına (1568 yılının Mart ayı) kadar varlığını kasaba olarak sürdürmüş, 1863'ten sonra ise köy statüsüne tabi tutulmuş ve 1912 yılına kadar nahiye (bucak) merkezi olarak varlığını devam ettirmiştir. Mesela 1907'de Manastır Vilayeti'ne bağlı beş sancak bulunmaktadır. Bunlar; Manastır, Serfıce (2. sınıf) Debre (2. Sınıf) İlbasan (3. Sınıf) Görice (3. Sınıf) sancaklarıdır. Kocacık, Debre Sancağının kazalarından ve aynı zamanda kaza merkezi de olan Debre-i Bala kazasına bağlı 20 köylü bir nahiyedir.
O dönemde yönetim bakımından Kocacık Nahiyesine bağlı köylerin sayısı toplam 14'tür. Bu köylerden 7 tanesinin halkını Türkler oluşturmakta, anadil olarak Türkçe konuşulmaktadır.

Köylerden 1 tanesi anadili Makedonca'yı bırakarak Türkçe konuşmaya yönelmiştir. Geriye kalan köylerden 3 tanesinin halkı Makedonca konuşan Müslümanlardan, 1 tanesinin halkı Makedonca konuşan Müslüman ve Hıristiyanlardan, 1 tanesi de Makedonca ve Arnavutça konuşan Müslüman halktan, diğer 1 tanesi ise Makedonca konuşan Hıristiyan halktan oluşmaktadır. Bunların dışında Kocacık nahiyesine bağlı olmadıkları halde ekonomik yönden Kocacık ile ilişkisini sürdüren 3 köy daha vardır. Bu köylerden 2'sinin halkını Makedonca konuşan Müslümanlar (Torbeşler), 1'inin halkını da Makedonca konuşan Hıristiyanlar oluşturmaktadır.

Halkı Türk olan ve Türkçe konuşan Kocacık köyleri ve yaşayan nüfus durumları şu şekildedir: Ela Köyü: XX. yüzyılın sonunda 130; 1954'te 76 Türk'ün yaşadığı bu köyde 1957"deki göçlerden sonra kimse kalmamıştır. Köy camisi ve minaresi ile üç adet konut halen ayaktadır. Elessa Köyü: Kocacık'ın en büyük köyü olan Elessa'da XX. yüzyılın sonunda 550; 1954'te 633 Türk nüfus yamaktaydı. Göçlere rağmen halen 40'ı aşkın konutta Türkler yaşamaktadır. Novak Köyü: Kocacık'ın büyük köylerinden biri olan Novak'ta, XX. yüzyılın sonunda 600'den fazla; 1954 yılında ise 778 Türk yaşıyorken, göçlerden sonra nüfus azalmıştır. Bugün 60 konutluk bir aile grubu yaşamaktadır. Dılgaş Köyü: XX. yüzyılın sonunda 100 kadar; 1954'te ise 221 Türk'ün yaşadığı Dılgaş'tan bütün aileler göç ettiği için, bugün köy tamamen boşalmış bulunmaktadır."Bireştani Köyü: XX. yüzyılın sonunda 300'den fazla; 1954'te ise 15 sülaleden 48 aile içinde 259 Türk'ün yaşadığı köyde, bugün sadece 15'i aşkın konutluk bir Türk nüfusu yaşamaktadır. Osolnisa Köyü: XX. yüzyılda 200; 1954 yılında toplam 73 Türk'ün yaşadığı köyde; 1955'teki son göçten sonra nüfus hemen hemen tamamen yok olmuştur. Günümüzde sadece bir aile yaşamaktadır. Pralenik Köyü: XX. yüzyılın başlarında 250, 1954'te ise toplam 134 Türk'ün yaşadığı köy; 1957'deki son göçten sonra tamamen boşalmıştır. Günümüzde yaşayan yoktur. Koçişta Köyü: XX. yüzyılın sonlarında 180 Hıristiyan ile 175 Türk'ün yaşadığı köyde, günümüzde kimse kalmamıştır. Sadece bir konut ayaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 20:57

Türkler Tarafından Fethi Ve Türk Kimliğinin Şekillenmesi

Kocacık yerleşim bölgesinin Türk tarihi ile ilişkisi Türklerin Rumeli'ye geçişi ile başlar. Kocacık'ın tarihi, bir bakıma Manastır'dan Üskiip'e uzanan Manastır, Ohri, Gostivar, Pirlepe, Kırçova, Debre, Üsküp Türklerinin tarihidir. Çünkü bu kentlerin Türk halkı aynı kökenlidir.
Yazılı kaynaklar Kocacık'taki Türk egemenliğinin 1448— 1912 yılları arasında sürdüğünü yazar. Bu duruma göre Kocacık'taki Türk egemenliği 464 yıl sürmüş demektir. Nitekim Kocacık'ın "Büyük Şehitlik"inde Numan Kartal tarafından yapılan incelemelerde mezar taşlarının en eskilerinin Rumi 900-905 tarihlerini taşıması da bunu göstermektedir. Bu tarihten daha önce ölenlerin başlarına tarihsiz taşların konduğu düşünülürse bu yargının doğruluğu anlaşılır.

Kaynaklara göre Türklerden önce yörenin halkını yerli Makedonyalılar ile "Malisorlar" teşkil ediyordu. III. yüzyıla dek Malisorlarla birlikte yaşayan Makedonyalılar, aynı yüzyılda güney ülkelerine akınlar yapan İslavların (Slavlar) saldırılarına uğradılar. Bu saldırılara dayanamayan Makedonyalıların bir bölümü Arnavutluk dağlarına çekildiler ve oralarda kendilerine yakın buldukları toplumlar içinde eridiler. VII. yüzyılda Sırplar, Arnavutluk'un kuzey kısmını zaptettiler. Zaptettikleri bu kısmı da 1360 yılına dek Sırp İmparatorluğu'nun güney tarafında yaşayan vilayetler haline getirdiler. Bu dönemde Arnavutluk'ta Arnavutlar arasında da derlenip toparlanma yoluna gidildi. Önce Arnavutlar, 1257-1258 yıllarında Bizans'a karşı ayaklandılar. Ardından 1272 tarihinde "Cari d'Anjo'yu" Arnavutluk kralı ilan ettiler. Bundan sonra Arnavutluk ile Osmanlı Türkleri arasında çatışmalar biçiminde ilişkiler görüldü. Bu dönemin ardından 1405 yılında doğan Kruja Prensi Gjen Kastriota'nın oğlu Gjergj Kastriot (İskender Bey), kendini yetiştirip güçlü bir yönetici olduktan sonra 1440 yılında Debre Sancakbeyi seçildi.
İskender Bey'in Debre Sancakbeyi seçilmesiyle birlikte Kocacık'ta Türk tarihi başlamış oldu. Çünkü, Türklerle İskender Bey'in Kocacık yöresindeki savaşları, İskender Bey'in Sancakbeyi seçilmesinden sonra oldu.

İskender Bey'in Türklerin saldırılarına pek elverişli olmayan kuzey ve merkezi Arnavutluk'a bağlı Aşağı Debre ile Yukarı Debre'de malikaneleri (çiftlikleri ve geniş toprakları) ile şatoları vardı. Bu topraklardan biri de Kocacık idi. Kocacık, doğal yapısı ile o günün koşullarında ordulara yeterli hareket olanağı vermediğinden dolayı özellikle İskender Bey tarafından bir yerleşim birimi olarak seçilmişti. Kuzeyden güneye giden yolların geçit yerinde bulunması, doğal yapıdan dolayı kolay korunma olanağının olması da Kocacık ve Kocacık Kala'sının (Kalesinin) önemini arttırmış, İskender Bey'in buraya yerleşmesinin nedeni olmuştu.
Osmanlı Türkleri bu yerin önemini kavramakta gecikmedi. Çünkü, Üsküp yönünden gelip Debre üzerinde güneye ve Arnavutluk'un içerlerine doğru akınlarda bulunacak olan Osmanlı kuvvetlerinin İskender Bey'i devreden çıkarıp buradan geçmesi bir zorunluluktu. Bu nedenle Kocacık'ın alınması gerekiyordu. Hatta Balkanların içlerine doğru yapılacak akınlarla İskender Bey, bir engel teşkil ediyordu, bu nedenle de Kocacık'ın alınması bir zorunluluk oluyordu.
Bu gerçeği gören Sultan II. Murad, hiç tereddüt etmedi, Kocacık'a akın emrini verdi. Kocacık'a ilk akının oluşunu Aşıkpaşaoğlu söyle anlatır: "Hünkar bir gün: Kocacık Hisarına sefer edelim dedi. İsa Beğ'i öncü gönderdi." Bu akınlar sırasında ilk çarpışmalar Kocacık ile Ela Köyü arasında bulunan "Uşisa" sırtlarında oldu. Bu savaşta, Aşıkpaşaoğlu'nun deyişiyle akıncıların çoğu "gaza niyeti diye şehit oldular. Ancak, hayli yerler dahi fetholdu." Bu fethin tarihi Hicri 846 (Miladi: 12 Mayıs 1442-30 Nisan 1443) yılıdır.

Ancak İskender Bey rahat durmadı. Türklerle İskender Bey arasında tam beş kez savaş yapıldı. Bu savaşlar 1443-1448 yılları arasında oldu. Savaşlar sırasıyla bugünkü Kocacık ile Ela Köyü arasında bulunan Uşisa sırtlarında, Kocacık Kala'sı altındaki "Karakol" mevkiinde, Osolnisa Köyü yanında, Beşevler (Bireştani) Köyü altında ve Kocacık'ın "Erenler" denilen ve "Büyük Şehitlik" adı da verilen yerinde oldu. Bu savaş yerlerinde şehitliklere bakıldığında Uşisa sırtlarındaki şehitlikte 150'yi, Karakol mevkiindeki şehitlikte 300'ü, Osolnisa altındaki şehitlikte 500'ü aşkın şehidin yattığı kolayca farkedilebilir. Hatta bir çarpışma yeri olan Uşisa sırtlarındaki şehitlerin düştükleri yönde gömüldükleri, baş taraflarının çeşitli yönlerde oluşundan anlaşılır.
Öncü güçlerin çatışmasından, diğer bir deyişle pek büyük olmayan birliklerin savaşmasından meydana geldiği anlaşılan bu savaşların tümünü İskender Bey'in kazanması ününe ün katmasına neden olmuştur.
İskender Bey, kazandığı bu zaferleri "Hıristiyanlığın Müslümanlığa karşı galibiyeti" şeklinde nitelendirmiş ve savaşların yapıldığı Kocacık yerine kutsal yer gözüyle bakmıştır. İskender Bey, bu zaferleriyle Osmanlıya karşı Hıristiyanlığın olduğu kadar Avrupa'nın ve Avrupalıların da koruyucusu durumuna gelmiştir. Bir yazarımızın dediği gibi; "İskender Bey'i evrensel ve ünlü bir şahsiyet haline getiren nedenlerin başında, II. Murat ve II. Mehmet gibi iki büyük ve güçlü Osmanlı padişahına mukavemet etmesi ve o zamanların dini ve jeopolitik durumuna göre, Hıristiyan Avrupa'yı koruyan kalkan gibi nitelenıuesidir. Onun hakkında yazılan sayısız eserler, kendisini Hıristiyanlığın ve Avrupa medeniyetinin kurtarıcısı olarak göstermiştir."

İskender Bey'in bu yörede Türklerle yaptığı son büyük savaş, "Erenler" ya da "Büyük Şehitlik" denilen Kocacık Kale'si anındaki büyük düzlükte Hicri 851, Miladi 19 Mart 1447 ile 6 Mart 1448 tarihleri arasında yapılmış ve savaş Türklerin kesin zaferi ile sonuçlanmıştır.
Önceki akınların her defasında İskender Bey'in başarı kazanması Sultan II. Murad'ı kızdırmış, onda yenilgilerin intikamını almak istediğini doğurmuştur. Bu nedenle kumandanlarından İsa Bey'i İskender Bey'in üzerine göndermiş, ardından kendisi Kocacık'a gelerek bizzat ordunun başına geçmiştir. Bu savaşın büyük ve kanlı olduğunu, Kocacık'taki "Büyük Şehitlik'te" yatan üç bini aşkın şehit mezarı da göstermektedir. Zaten, Türk ordularına İsa Bey'in kumanda etmesi, ardından II. Murad'ın Kocacık'a gelip, ordunun başına geçmesi ve zaferin ardından kışı Kocacık Kala'sında geçirmesi de savaşın büyük ordu birlikleri arasında yapıldığını ve çok çetin geçtiğini kanıtlamaktadır.

Hatta tarihçiler:

"bu sırada Sultan Murad, Arnavutluk'a gidip, Arnavutluk sınırına yakın yerde bulunan bugünkü Kocacık'ı fethetti" diyerek bir bakıma Sultan II. Murad'ı "Kocacık Fatihi" olarak da göstermişlerdir.

Bu fetih sırasında Kocacıklılar, yaşlıların deyişine göre Anadolu'nun Konya-Karaman bölgesi ile Aydın ve Söke yöresinden gelen atlılar olarak "Konyarlar" (Hudut Gazileri, Akıncılar) adıyla İsa Bey komutasında savaşlara katıldılar. Çok çetin geçen savaş sırasında üç binden fazlası şehadet şerbetini içti, bu nedenle bu savaşa "Kocaceng" denildi. Bugün bile ayakta duran ve üç binden fazla şehidin yattığı yer olan "Erenler" (Büyük Şehitlik), çetin geçen "Kocaceng'in" (Büyük Savaş'ın) anısını yüzyılların ötesinden günümüze dek yaşatan ve Tanrı'ya ulaşanları ölümsüzleştiren canlı anıt olarak yaşamaktadır. Sultan II. Murad, savaş sonrası yiğitlik gösteren bu Akıncı Türklerinin sağ kalanlarına savaş yöresini tımar olarak vermiş, onlar da buraya yerleşerek Kocacık'ta Türk yerleşim bölgesini meydana getirmişlerdir.

Kocacıklılar, birçok Türkler gibi, yeni yerleştikleri yere kolayca uyma, iyi ve güzeli alma ve de devamlılık (continuateur) yeteneği sonucu yeni yerleşim yerlerine yerleşmekte güçlük çekmediler. Çünkü; tümü hayvancılık, ustalık, tarım gibi işlerle uğraşıyordu. Kocacık'ın güzel yaylaları, az da olsa tarıma elverişli toprakları ile iklimi uğraşları yönünden kendilerine elverişli geliyordu. Bu durum Osmanlı Devleti'nin politikasına da uygun düşüyordu. Osmanlı Devleti'ne göre Kocacık'a yerleşen Türkler, hem devletin ileri bir karakolu görevini görecek hem de çevredeki Hıristiyanları Müslümanlaştırmakta etkin bir rol oynayacaktı. Nitekim, öyle de oldu. Devrin hükümdarı Sultan II. Murad, akınlarla bulunduğu Arnavutluk'a karşı Kocacık Hisarı'nı ileri bir karakol ve konaklama yeri olarak kullandı. Öte yandan çevrede bulunan Hıristiyan köylerden "Büyük Papranik", "Ufak Papranik", "Jitnenik" (Jitnelik), "Balanisa" köyleri ile "Broştisa Köyü"nün bir bölümü XVI. yüzyılın ilk yarısında kendi dinleri olan Hıristiyanlığı terkettiler, buna karşın Müslümanlığı kabul ettiler. Hatta, "Koçişta Köyü"nde kimi Makedonlar dinleriyle birlikte dillerini de terkettiler. Müslümanlığın yanı sıra anadil olarak Türkçe'yi benimsediler. Zaman içinde kendilerini Türk saydıklarından Balkan Savaşı'nın ardından Türkiye'ye geç ettiler. Müslümanlığı kabul eden Makedonlar, Türklerin tüm gelenek ve göreneklerini de aldılar. Günümüzde kendilerine "Bizler Makedonca konuşan Torbeşleriz" demektedirler. Kendilerine "Türk" değil de "Torbeş" demelerinin nedeni ise; diğer Arnavut ve Türk gibi yöre halkının bu deyimi kullanması ve Türklerin Müslümanlığı kabul eden Makedonları Türk saymamasıdır. Bunların bir kısmı Kocacıktılar, 1912'den sonra Türkiye'ye göçtüler. Türkiye'de kendilerine 'Kocacık Türklerindeniz" dediler ve Makedonca'yı bırakıp iirkçe'yi anadil olarak seçtiler. Ancak çoğunluğu anayurt aydıkları Yugoslavya'nın Makedonya bölümünde kaldılar.

Kocacıklıların birbirlerine saygının sınırsızlığı içinde, kavga ve dövüşten uzak yaşamalarını mutluluk içinde 1912 yılına dek sürdürdüler. İlk kurulduğunda küçük bir yerleşim birimi olan Kocacık, belgelere göre 1568'in Mart ayında kasaba haline getirildi. 1863 yılına dek kasaba olarak yaşayan Kocacık, bu tarihten sonra köy statüsüne tabi tutuldu ve Debre İlçesi'ne bağlı bir nahiye merkezi olarak varlığını XX. yüzyılın ilk yarısına kadar sürdürdü.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 20:58

D. II. Meşrutiyet Ve Anadolu'ya Göç

Kocacık; okulları, yönetim binaları ve Pazar yeri ile gerçekten tam bir kasaba görünümdeydi. Türklerin gelişinden 1912 yılına dek yaklaşık 500 yıllık zaman süreci içinde Kocacık'ta her Cuma günü pazar kuruluyordu. Bu durum Kocacık'a ayrı bir değer kazandırıyor, diğer yöre halkıyla aralarında ekonomik ve sosyal bağların kurulmasını sağlıyordu. Kuşkusuz bu durum Kocacıklıların mutlu yaşamalarına katkıda bulunuyordu. Osmanlı ülkesinde olan isyanlar, Avrupa'daki kargaşalıklar; ulaşım zorlukları; onları kendi aralarındaki derin bağlılık nedeniyle olumsuz yönde pek etkilemedi. Ancak 1789 Fransız İhtilali'nin getirdiği "hürriyet, vatan, millet" düşüncesi Balkanları bir yangın gibi sardıktan sonra rahatları bozuldu. Silahı eline kapan dağa çıktı. Bunlara Osmanlıların bozulan ordusundaki Yeniçeri artıkları da katıldı. Kocacıklılar bu artıklara "Dayılar" diyordu. Hıristiyan çetelerle birlikte bu artıkların yaptıkları gün geçtikçe çekilmez bir hal alıyordu. Tüm Kocacıklılar, silah elde geceleri nöbet tutarak kendilerini korumaya çalışıyordu. Bu dönemde çeteler, geceleri mahalle aralarında "çorbacı, garda... " diye bağırarak geziyorlar, ne olduğunu öğrenmek amacıyla kapıya çıkanları yakalayıp kurşuna diziyorlar ya da boğazına dek diri diri toprağa gömüp taşlamak yoluyla öldürüyorlardı. Çoğu kez güpegündüz evleri basıyor yiyecek istiyor, yedikten sonra da süngüsünü çıkarıp sofray çakıyor ve "getirin bakalım diş kirası şu kadar sarı lirayı" gibi insa ölçülerini aşan isteklerde bulunuyorlardı. İstenen paray getirmeyenlerin küçük çocuklarını havaya atıp karnına süngüy' geçirmekten çekinmiyordu. Hatta. 1913 yılının bir bayram gününde Elessa Camisi'nde bayram namazını kılan kırk Türk'ü günahsız oldukları halde acımasızca kurşuna dizdiklerini yaşlı Kocacıklılar gözyaşları içinde anlatmaktadırlar.
Hıristiyan çeteler ile "Dayılar" denilen ordu bozuntuları çeteler; sözde milliyetçilik adına, Osmanlı'dan öc alırcasına Kocacık Türklerine acımasızca eziyetler yapmaktan çekinmiyordu. Ancak, çetelerin dışında kalan yörenin Hıristiyan halkı bu yağma, talan ve gaddarlığa katılmıyor, ama kaba güce karşı koyma cesaretini de kendilerinde bulamıyordu.
Bu kargaşalıklar içinde "Arnavut Birliği" yolunda çalışmalar da yapılıyordu. 1 Nisan 1878'de oluşan "Arnavut İttihadı" ile 10 Haziran 1878 Prizren İttihad Kongresi, 1881'deki Debre gizli toplantısı ile 1883 "teki Kuzey Arnavutluk'taki Arnavutlar arası birleşmeler gibi çalışmalar iyi komşulukların ve dinsel birliğin sonucu Kocacıklıları olumsuz yönde etkilemedi.

Bu koşullar içinde 1908 İkinci Meşrutiyet öncesine gelindi. Ülkedeki karışıklığı gidermek için "Hürriyet ve Terakki" gibi partiler kuruluyor; Enver, Talat, Cemal Paşalar birer kurtarıcı olarak ortaya çıkıyordu. Bunlara bağlı olarak bir de "Makedonya Komitesi" kuruluyordu. Bu komitenin kuruluşunda Kocacıklılar da etkin rol oynadı. Çünkü Kocacaklıların da bir bölümü kurtuluşu Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde görüyordu.

Kurulan Makedonya Komitesi Resneli Binbaşı Niyazi Bey, Ohrili Eyüp Sabri Bey ile Kocacıklı Hafız Rakip (Rakip Hoca) ve diğer önde gelen Makedonyalı kişilerden oluşuyordu. Bunların amacı hürriyet fikrini Makedonya ve Balkanlar'a yaymak, karşı güçleri etkisiz hale getirmek ve Abdülhamid'in tahttan indirilmesine yardım etmekti. 1907 yılının çetin geçen günlerinde Resneli Niyazi Bey ve arkadaşlarının çekindikleri iki eşkiyadan biri Debre yöresinin ünlü çetesi "Bilal Çelo", diğer "Preseçonlı Çolak Emin" idi. Bilal Çelo, pusuya düşürülerek yaptıklarını hayatı ile ödedikten sonra, Çolak Emin, güçsüz kaldığını anladı ve kurtuluşu Anadolu'ya kaçmakta buldu. Makedonya komitesi böylece rahatladı ve 1908 yılında Abdülhamid'i tahttan indirmekte üzerine düşen görevi yerine getirmiş oldu. Abdülhamit, yaşlı Kocacıklıların anlattığına göre, bir kısım Türklerin; "Yaşasın hürriyet", Hıristiyanların; "Babamız gitti, şaşırdı millet." Haykırışları içinde tahttan indirildi. Muhafızlığına yine bir Kocacıklı getirildi. Bu, Cumhuriyet'in ilk yıllarında üç dönem Kütahya milletvekilliği yapan Topçu Albayı Rasim Bey'di.

Abdülhamid'in tahttan indirilişinin ardından geçen kısa bir süre, Makedonya'da ortamın durulmayacağını gösterdi. Avrupa'da olanlar. Balkanları saran milliyetçilik fikirleri dünyanın evrensel bir savaşa doğru sürüklendiğini gösteriyordu. Bu durum Kocacıklıları olumsuz yönde etkiledi. İkinci Meşrutiyet'in hemen ardından çıkan 1911 Balkan Savaşı, Kocacıklıların umudunu iyice kırdı, yarınlarına olan güvenlerini sarstı. Bulundukları yöre peşpeşe Sırp, İtalyan, Bulgar işgaline uğradı. Ellerindeki mal ve mülkler özellikle Bulgarlar tarafından alındı. Varlığın doruğundaki Kocacıklılar birden yokluğun çukuruna diişüverdiler. Yokluk ve açlık içinde savaşın getirdiği zorlukları göğüslemek zorunda kaldılar. Çıkan kolera salgınları içinde bir kısmı hayatlarını kaybetti. Sonunda kendilerine yeni bir yurt aramaya koyuldular. Böylece 1912 yılından itibaren eski anayurtlarına, Anadolu'ya göçmeye başladılar.
Kocacıklıların bir bölümü geçim sıkıntısı nedeniyle XIX. yüzyılın ikinci yarısında Manastır, Ohri, Gostivar, Pirlepe, Üskiip, Selanik, Selanik'in Gelemeri kasabasının Senceli Köyü ve Debre gibi yörelere göçmüştü. Savaşın getirdiği sıkıntılar nedeniyle büyük bir bölümü de 1912-1925 yılları arasında Anadolu'ya göçtüler. Gelenler, Anadolu halkı ile birlikte Kurtuluş Savaşı'nın sıkıntılarına yeni bir gelecek özlemi içinde katlandılar ve savaşta büyük yararlılıklar gösterdiler.

Kurtuluş Savaşı'na katılanların başında Kocacıklı Tümgeneral Akif Erdemgil gelmektedir. Akif Paşa, Albay rütbesiyle katıldığı Kurtuluş Savaşı'nı desteklemişlerdir. Kurtuluş Savaşt'nın ardından herkes gibi Kocacıklılar da Türkiye'nin çeşitli yerlerine yerleşerek kendilerine yeni bir yaşam yolunu seçmişlerdir.
Kocacık'ta kalanlardan bir kısmı da 1925-1956 yılları arasında parça parça Türkiye'ye geldiler. Gelenler, yurdumuzun özellikle İzmit (Kocaeli), Adapazarı, Akyazı, Karabıçak Köyü, Adapazarı'nın Serdivan (Sardoğan) Köyü, İzmit'in Akmeşe Nahiyesi, İstanbul'un Fatih-Beşiktaş-Eyüp semtleri. Bursa, İnegöl, İnegöl'ün Cerrah Köyü, Ankara, İzmir, Menemen, Tekirdağ, Muratlı, Muratlı'nın Sırt (Yeşildere) Köyü, İsparta, Manisa ve Manisa'nın Koldere Köyü, Bergama gibi yerlere yerleştiler. Böylece 500 yıla yakın bir süre önce, Anadolu'dan istekle ve Osmanlı Devleti'nin öncü gücü olduklarının bilinciyle gittikleri Makedonya'da, Anadolu Türklüğünü onur ve gururla temsil ettikten sonra iç burukluğu içinde asıl kaynaklarına, Anadolu'ya döndüler. Balkanlar'a gidiş bir büyük göç idi, dönüş de büyük bir göç oldu. Şu kadar ki, Balkanlar'a gidiş güç olmanın doğal sonucuydu. Anadolu'ya dönüş bir yıkılışın kanıtıydı.

Numan Kartal'ın tespitlerine göre, XIX. yüzyılın sonunda yaklaşık 500 konut ve 3000'e yakın nüfustan oluşan Kocacık'ta, 1978 yılında sadece 14 konut kalmış bulunmaktaydı. Boş kalan konutlar zamanın yıpratıcı etkisine dayanamayarak yıkılmış, bir zamanlar kuşlar gibi şen olan yedi mahallelik Kocacık, yakın zamana dek ıssız anılar yığınına döniişüvermiştir. 1980 yılından başlayarak günümüze kadar geçen zaman içinde ise çevre köylerden Kocacık'a gelip yerleşenler olmuş, 2000 yılında yerleşenlerin sayısı 35 konuta ulaşmıştır.
Kocacık'ın özbeöz Türklerden oluşan köyleri de aynı durumdan kurtulamamıştır. Köylerde yaşayanlar zaman zaman kafileler halinde Türkiye'ye göçmüşler, bir zamanların yaşam dolu köylerinin sessiz anılar yığınına dönüşmesine neden olmuşlardır. Bu köylerden bazılarında bir konut kalmış, Ela gibi kimi köylerin tarihteki varlığı ise ancak zamana karşı direniş gösterebilen ve mavi gökyüzüne doğru göğü delercesine yükselen cami minareleriyle kanıtlanabilir duruma gelmiştir. Ama o minarelerin bile dökülen sıvaları, sökülen taşları her gün o köylerdeki Türk varlığından bir parça daha götürmekte ve doğanın geri çevrilemez yasası köylerdeki Türk varlığının izlerini silmek için sanki zamanla yarış etmektedir.
Köyler içinde göçler olmasına karşın varlığını sadece "Novak" ve "Elessa" köyleri koruyabilmiş, kabarık nüfusuyla günümüze dek yaşayabilmiştir. Köylerin en küçüğünün 1912 yılında 30, en büyüğünün 200'ü aşkın konuttan oluştuğu düşünülürse, Kocacık'ın mahalle ve köylerinden nasıl büyük bir nüfusun Anadolu'ya göçmüş olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 20:59

E. Günümüzde Kocacık Ve Atatürk Hakkında Anlatılanlar

Köy Katipliği yapan İbrahim Özsoy'a göre; bugün Kocacık'ta 200 kadar Türk yaşamakta, civardaki dört köyde de aynı sayıda Türk bulunmaktadır. Novak Köyü'ndeki Türk nüfusu ise 1260 kişidir. Bu köyde bulunan ve eğitim dili Türkçe olan dört yıllık ilk okullarda, 475 Türk çocuğu öğrenim görüyor. Yine bu okullarda 33 öğretmen görev yapıyor. En büyük okul N. Zekeriya İlkokulu olup, sekiz yıllık eğitim vermektedir. Diğer köylerde beşinci sınıfa geçen çocuklar bu okula gelmektedirler.
1993 yılında gazeteci Altan Araslı, Kocacık Köyü'ne giderek, burada Atatürk'ün1odedesinin evi olduğunu belirttiği bir evin resmini yayınlamıştır.

"Atatürk'ün Büyükbabasının Evini Bulduk, Atamız Yörük Türkmeni" başlığı ile verilen haberde, Kocacıklarla yapılan konuşmalar da göstermektedir ki, Atatürk'ün baba soyu hakkında nakledilen bilgiler doğrudur ve bunlar köydeki yaşlı insanlar tarafından halâ canlı bir şekilde hatırlanıp, anlatılmaktadır. Ayrıca, bugün yaşayan Kocacık Köylülerinde de "Yörük Türkmen ve Oğuz olma bilinci" vardır.

Aras'linin Üsküp'te görüştüğü Kocacıklı Numan Kartal anlatıyor:

"Ali Rıza Efendi, Manastır Vilayeti'nin, Debreibala Sancağı'na bağlı Kocacık'ta dünyaya geldi. Kocacık'ın nüfusu tamamen Türk. Hepsi de Yörük Türkmenleri. Anadolu'dan geldiler. Bizler, Müslüman Oğuzların Türkmen boyundanız. Atatürk'ün büyükbabası, İşkodyalılar ailesinden, babaannesi ise Golalar ailesinden gelmektedir. İşkodyalılar, İşkodya'dan, Kocacık'a gelip yerleşen akıncı Türklerinin adıdır. Golalar ise 'hudut gazileri' anlamını taşımaktadır. Dedesi, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nden, babaannesi ise Yukarı Mahallesindendir. Ayşe Hanım, Taşlı Mahallesi'ne gelin gelmiştir. Kırmızı Hafız Mehmet Efendi, Çınarlı Mahallesi'nde İlkokul öğretmenliği yapmış. Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nin üst tarafında bir yokuş vardır. Önünde küçücük bir derecik akar. Bu nedenle oraya Dere Mahallesi de denir. İşte Ata'nın büyükbabasının evi oradadır. Kocacık'tan temelli göç ettikleri zaman, evlerini Etem Malik'lere satmışlar. Malik'in oğul Hayrettin İzmit'te oturmaktadır."

Yine Üsküp'te yaşayan Kocacıklardan Murat Ağa Altan Araslı'ya şu bilgileri vermiştir:

"Atatürk'ün dedesinin adı Kırmızı Hafız Ahmet Efendi'dir. Lakapları böyle. Ama, asıl hafız olan kardeşi Mehmet Efendi'dir. Babaannesinin adı da Ayşe Hanım'dır. Daha sonraları Ahmet Efendi'ye 'firari' denmeye başlamış. Firari, Rumeli'de 'gurbetçi', 'gurbete çıkan' anlamına gelmektedir. Yalnız, Selanik'te vuku bulan bir olayla da bağlantılıdır. Kocacık'ın toprağı münbit değildir. Olanakları da kısıtlıdır. Bu nedenle, Ahmet Efendi, Yukarı Mahalle'den Feyzullah Pehlivan ve Taşlı Mahallesin'den Fazlı Ağa ile birlikte Selanik'e çalışmaya gitmişler. 1876 yılının Mayıs ayında bir gün yolda bir olaya tanık olmuşlar..."

Murat Ağa sonra doğruluğu şüpheli bir olayı anlatarak sözlerine son vermektedir. Murat Ağa'nın burada verdiği tarih de yanlıştır. Çünkü, Atatürk'ün babasının yaklaşık olarak 1839'da Selanik'te doğduğunu bildiğimize göre, aile zaten bahsedilen tarihlerde Selanik'e taşınalı epeyce olmuş olmalıdır. Nitekim, Araslı'nın verdiği bilgilere göre, Ahmet Efendi'nin Kocacık'tan 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi)'nden otuz yıl kadar önce taşındığını; köyden ilk ayrılanın da Mustafa Kemal'in Büyük Amcası Kızıl Hafız Mehmet Efendi olduğunu köylüler anlatmaktadırlar.
Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü bir diğer Kocacıklı da Kocacık'ın Yukarı Mahallesinden, Dolakar Ailesi'nden, Behlül ve Hatice Kızı Maksude Yıldız'dır.

Maksude Yıldız anlatıyor:

'Harekat Ordusu'nun istanbul'a yürüyüşü tüm Balkanlar'da büyük heyecan yaratmıştı... Harekat Ordusu'nun faaliyetleri en güncel konuydu. Mensupları da meşhur olmuştu. Şevket Paşa'nın yaverinin Kocacıklı olduğunu öğrendik. Kimdir, neyin nesidir derken. Kırmızı Hafız Ahmet Efendi'nin torunu, Ali Rıza'nın oğlu Mustafa Kemal olduğunu söylediler."

Gazeteci Altan Aıaslı, Üsküp'teki bu Kocacıklılar'dan bu bilgileri aldıktan sonra, Birlik Gazetesi (Üsküp'te Türklerin yayınladıkları gazetedir)'nden Remzi Canova ile birlikte Rumeli'nin meşhur Kaz Dağları'nı, Maya Dağları'ııı tırmana tırmana sarp bir dağ köyü olan Kocacık'ta dört saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaşıyorlar. Burada kendilerine Köylülerden İsmail Yahya Atatürk'ün dedesinin evini gösteriyor. Onlar geçmişi konuşurlarken gelen yaşlı bir nine söze giriyor ve "evladım doğrudur, onların eviydi" diyerek İsmail Yahya'nın sözlerini onaylıyor.
Atatürk'ün Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi'ye ait olduğu iddia edilen ve 1978 yılında yıkık temelleri Numan Kartal tarafından tespit edilen "Atatürk'ün Dede Evi"nin yerine bir "Atatürk Kültür Evi" yapılması gündeme gelmiştir. Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Namık Kemal Zeybek'in öncü girişimi, Kültür Bakanı Sayın İstemihan Talay, Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdür Sayın Mehmet Özel, kendisi de Manastır göçmeni olan İzmir Milletvekili Sayın Kemal Vatan ve Makedonya Cumhuriyeti'nde Türk milli kültürünü ve Atatürk'ü yaşatma yolunda durup dinlenmeden çalışan Türkiye'nin Manastır Fahri Konsolosu Sayın Mithat Cemal (Manastır'da yaşayan Türklerden)'in destekleri ile "Kocacık'ta Atatürk Evi Yapalım Büyük Şehitliği Onaralım Kampanyası" ile; Atatürk'ün Dedesinin evinin yerinde bir kültür evi yapılması gündeme gelmiştir. İki ülkenin Kültür Bakanlıkları projenin yapımına birlikte destek vererek başlamış bulunmaktadırlar.

Altan Araslı'dan sonra ikinci defa Kocacık Köyü'nü bizlere tanıtan iki gazeteci Ali Öz ve Sayra Öz'dür. Eylül 1999'da Star Gazetesi'nde yayınlanan haberdeki bilgiler şu şekildedir:

"Kocacık, Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey'in köyü... 'Atalarımız sultana isyan ettikleri için Konya/Karaman'dan alınıp bu dağın tepesine getirilmişler' diye anlatıyorlar tarihlerini. Kocacık ve diğer Türk köyleri hep kendi aralarında evlenmişler ve sadece Türkçe konuşuşlar. Şimdi de Türk televizyonlarını izliyorlar. Çocukların isimleri Şevki, Ayşe, Halil.... Atatürk'ün ailesine Sarı Mustafalar denirmiş buralarda. Amca sülalesinden en son akrabası da 1956'da Adapazarı'na göç edince aileden hiç kimse kalmamış köyde... Ama Sarı Mustafaları unutmamışlar. Hele Mustafa Kemal'i... Onun sevgisi hep yüreklerinde...
Sonraki durağımız Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey'in köyü Kocacık...

Aşağıda Kara Dirin Nehri nazlı nazlı akarken dağlara doğru ilerliyoruz. Manzara güzel ama köy bir türlü ortalarda yok. 1 saat, 2 saat, derken 3 saat sonra ağaçlar yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Zirveye yaklaşıyoruz. Ve nihayet yolda birkaç koyunla beraber kızıl kıvırcık saçlı dünya güzeli küçük bir kız ile karşılaşıyoruz... Adı Naze. Kendisine Türkçe hitap edince, önce şaşırıp, bizimle konuşmuyor, daha sonra İstanbul'dan geldiğimizi, Kocacık Köyü'nü aradığımızı söyleyince heyecandan ağlamaya başlıyor.... Köyü işaret ediyor eliyle... Hemen oradaki toprak yoldan saptıktan bir dakika sonra kendimizi bir Türk ailesinin evinde buluyoruz. Burası Yukarı Mahalle'ymiş. Kezban Hanım, Türkiye'den bir gün önce gelmiş gibi. Çok temiz bir Türkçe ile bizi buyur ettikten sonra, kahve ikram ediyor.
Öğretmen Hayrullah Adem'e köyü çok zor bulduğumuzu, neden bu kadar uzak bir yerde yaşadıklarını sorduğumuzda, 'bu köy ahalisi yüzyıllar boyunca hiç kimseyle karışmamış gerçek Türk soyudur. Atalarımız sultana karşı isyan ettikleri için Konya/Karaman'dan alınıp bu dağın tepesine getirilmişler' diye özetliyor durumu. Tüm bu Türk köyleri hep kendi aralarında evlenmişler ve sadece Türkçe konuşmuşlar. Şimdi de Türkçe televizyon izliyorlar. Atatürk'ün babasının evini sorduğumuzda Aşağı Mahalle'de olduğunu ancak evin çok yıllar önceden yıkılmış olduğunu öğreniyoruz. Bu civardaki bütün Türk köyleri, Kocacık'a bağlı. Novak, bu köylerin en büyüğü. Ziyaret etmeye karar veriyoruz. Köye girerken önce 'Mustafa Kemal Atatürk Sağlık Ocağı'nı ve bir adım ilerde de 'Necati Zekeriya İlkokulu'nu görüyoruz. Necati Zekeriya, Makedon topraklarında yaşamış çok ünlü bir Türk ozanı.

Novak Köyü'nün en yaşlısı Şemsi Hasan Bey; yaşı 80... Tito'yu Atatürk'e benzetiyor. Şemsi Bey'den öğrendiğimize göre Atatürk'ün ailesine Sarı Mustafalar denirmiş. Babasının ismi Ali Rıza, babaannesinin ismi Hatice'ymiş. Şu anda Atatürk'ün yakın ailesinden hiç kimse kalmamış. Amca sülalesinden en son akrabasının en son akrabasının adı Mustafa'ymış ve 1956'da Adapazarı'na göç etmiş ve orada 1970'lerde vefat etmiş. Şemsi Hasan Bey gerçek bir Atatürk hayranı.

Söylediklerinin aynen yazılmasını istedi, biz de yazıyoruz:

'Televizyona bakıyorum, çok taş atıyorlar Atatürk'e. Atatürk olmasaydı Yugoslavya bizi ezerdi. Be onları çok ayıplıyorum. Buradaki Türkler hiç razı değil bu konuşmalara. Akıllarını başlarına toplasınlar, Atatürk olmasaydı Türk milleti olmazdı. Gazi için neden böyle kötü şeyler söylerler?"

Kocacık Köyü'ne giden ve burası ile ilgili yazılan en iyi tanıtım yazılarından birini Sayın Namık Kemal Zeybek'in başkanlığında Köyü ziyaret eden "Yeni Avrasya Dergisi Ekibi" hazırlanmış bulunmaktadır. Yukarıda bazı bölümlerinden yararlandığımız bu yazının bir önemli özelliği de; köydeki Türk Kültürü, Yörük-Türkmen Kültürü ile ilgili kültür unsurlarına dikkatlerimizin çekilmiş olmasıdır.

Adı geçen Dergi'nin Eylül 2000 sayısında yayınlanan yazının içerdiği ve ekibin gözlemleri şu şekildedir:

"...Biz Atatürk'ün yakın akrabalarının yaşadıkları yeri merak ettik ve Makedonya'nın batısındaki bir dağ köyü olan Kocacık'a gittik.
Bir zamanlar Osmanlı Devleti'nin sınırları içindeki Manastır Vilayeti'ne bağlı olan Kocacık Nahiyesi, günümüzde Makedonya'nın Debre Şehri yakınlarında. Jupa Belediyesi ne bağlı, şirin bir dağ köyü. Ulaşımın zor bir yerde olması, onun bu saflığını korumasını sağlamış.

Yeni Avrasya ekibi bu güzel heyecanı yaşamak için her türlü engeli aşıp Kocacık Köyü'ne ulaştı. Debre'de yediğimiz gevrek ve lor peynirli bürekin' (böreğin) tadı damağımızda, kuzeybatı istikametine doğru çıkıyoruz. Sağımızda Radika İrmaklarının birleştiği küçük bir göl var. Sol tarafımızda ise yemyeşil bir dağ yamacı... Arka arkaya hepsi de Yörüklerin yaşadığı dört köyün içinden geçiyoruz. Pala bıyıklı erkekler, başörtülü kadınlar el sallıyor. Türkçe selam veriyorlar. Namaz vakti camilerden yükselen ezan seslerini duyuyoruz. Nihayet Kocacık Kalesi de denilen doruk seçilmeye başladı. Bayır yukarı çıkarken büyük bir mezarlıktan geçiyoruz. Halâ heybetli gözüken bu mezar taşları, büyük bir Türk şehitliğinde olduğumuzu anlatıyor. Hırvatisyan Arnavut Georgi Kastriyola'nın ayaklanmasını bastırmak (1447-48) ve Makedonya'ya geçmesini engellemek için çarpışırken şehit düşen kahraman Türk askerleri yatıyor burada. Şehitlerimizi anıp ilerliyoruz. Biraz ilerde karşımıza çıkan gence sorduk. Atatürk'ün Köyü nerede?

Cevabı kesin ve yalındı:

'Ahancık şu dağın arkasında.' O dağın arkasına geçtik, yeşillikler içinde saf ve temiz bir Türk köyü bulduk. İçi dışı güzel, güler yüzlü insanlar. Hepsi de 'biz Atatürk'ün torunlarıyız' diyorlar. Gülistan Emin, derede çamaşırını yıkamış evine dönüyordu. Gruptaki bayanları evine davet edip, gelinlikten kalma çeyizlerini gösterdi. Çocukları Fikret ve Erdoğan; biri Almanya'da diğeri İtalya'da çalışıyor, evlerine emek parası yolluyorlar. Köylerde evler birbirinden uzak, bahçeler içinde yerleşmişler. İlkokul öğretmeni Selim Maksut bize eşlik ediyor. Makedonya'daki Kültür Müşavirimiz Şakir İlyasoğulları çocukları toplayıp, 'Çanakkale içinde aynalı çarşı" şarkısını söyletti. İçlerinden birisi sanki Atatürk'ün çocukluk hali... Sarışın, mavi gözlü İdris de bunun farkında zaten. Hepsi Atatürk'ü ezbere biliyorlar.
Öğretmen Selim Maksut bizi evine davet etti. Geleneksel Türk konukseverliği ile ikramlarda bulunduğu tertemiz evine. Her taraf halılar, danteller ve kanaviçelerle süslü.

Bize kısa bir tanıtım yapmayı da ihmal etmedi:

Kocacık halkının Konya'dan geldiğini, çok eski tarihlerde köyün adının "Kocacenk' olduğunu, hatta bir ara köye 'Konyacık' denildiğini dahi anlattı. Civarda yaşayan insanlar da burada yaşayanları 'Konyarlar' olarak tanıyormuş. Köy yakınlarındaki büyük çarpışmadan dolayı köyün adının bir ara Kocacenk, daha sonra da Kocacık olarak anıldığını anlattı. Makedonya resmi adı da aynı imiş. Türkçe yazıldığı gibi Kocacık. Evin gelini Gülcan, milli kıyafetlerini giyip bizi ağırladı. Ardından Yörük evinde ayran içmeden olmaz dediler. Ayranlardan sonra da evin kızı Şekeriye'nin hazırladığı Türk kahvelerini içtik. İkram, ikram üstüne, kendi evimiz gibi sıcak olan bu dost evinde içimiz kıpır kıpır. Bir an önce dışarı çıkıp Atatürk'ün dedesi ve babasının evinin bulunduğu yere gitmek istiyoruz. Heyecanımız doruk noktada. Onu yetiştiren, bizlere armağan eden bu topraklarda olmak çok büyük haz veriyor bizlere.
Kocacık üç mahalleden oluşuyor. Aşağı Mahalle, Taşlı Mahalle ve Blato (Bataklık) Mahalle. Ali Rıza Bey'in evi, Taşlı Mahallede. Ne yazık ki, ev yıkılmış ve yıkıntı üzerinde taş yığını duruyor. İçimiz parçalanıyor, bir garip oluyoruz. Ata evi ayakta dursaydı da biz de Kırmızı Hafız Ahmet Efendilerin yaşadığı, Ali Rıza Beyin oyun oynadığı mekanı görseydik diyoruz. Namık Kemal Zeybek Bey duygulanıyor. Onu evden geriye kalan taşların arasında yalnız bırakıyor, uzaktan resimlerini çekiyoruz...
Kocacıklıların maddi durumları iyi değil. Hayvancılık yaparak geçimlerini sağlıyorlar. Hepsi köylerinde yapacak bir 'Atatürk Evi'nin özlemini duyuyor, mezar taşları bile kaybolmaya başlayan 'Büyük Şehitlik'in onarılmasını bekliyorlar. Bugüne kadar, Türkiye'den bir girişimi beklemişler. Sadece evin inşasını değil, onu görmek üzere köylerini ziyaret edecek kişileri de bekliyorlar. Atalarını, Atatürk'ü yetiştiren toprakları ve çevreyi görmek isteyen Türkleri bekliyorlar."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 21:00

ALİ RIZA EFENDİ'NİN HAYATI

Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi, Selanik'te 1839 yılında doğdu. Selanik'te Abdi Hafız Mektebi'nde okuduğunu ve Vakıflar İdaresi'nde "ikinci katip" olarak memuriyet yaptığını bildiğimiz Ali Rıza Efendi, sonradan Rüsumat İdaresi'ne girmiş ve "Gümrük Memurluğu" görevlerinde bulunmuştur.
Ali Rıza Efendi'nin gümrük muhafaza memurluğu görevi, Selanik yakınlarında, Olimpos Dağı eteklerinde bulunan Katerin Kazası'na bağlı Papazköprüsü (Çayağzı)'nde idi. Selanik ile bütün civarının ve hatta İstanbul'un odun ve odunkömürü ihtiyacını temin eden bu bölgede bir kaç yıl görev yaptıktan sonra Rüsumat'tan da ayrılır. Ayrılmasında, bu bölgede asayişin gittikçe bozulması ve Rum çetelerinin devamlı baskınlarla huzuru bozmaları rol oynamıştır. O yıllarda yeni evli olan Ali Rıza Efendi, eşini bu karışık ortamdan kurtarmak istemiştir. Onun buradaki görevinin 1870'lerden itibaren 1880-1881 yıllarına kadar devam ettiği biliniyor. Bu tarihlere göre Ali Rıza Efendi, evlendiği tarihlerde ve Mustafa Kemal doğduğu sıralarda Çayağzı'ndaki bu görevde idi. Nitekim, Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal'in doğduğu günlerden bahsederken, "O zamanlar Ali Rıza Efendi'nin memuriyeti Selanik civarında Çayağzı 'nda idi, bazı geceler eve gelmiyordu" der.

1935 yılında ele geçirilen ve Ali Rıza Efendi'ye ait olduğu tespit edilen bir fotoğrafla ilgili olarak yapılan araştırmalar sonucu, onun 1876-1877 yıllarında Selanik'teki "Asakir-i Milliye Taburu'nda "Birinci Mülazım", Üsteğmen rütbesiyle görev yaptığını öğreniyoruz. Mensubu olduğu "Selanik Asakir-i Milliye Taburu" 1876 Osmanlı-Sırp Savaşının başladığı günlerde Şura-yı Devlet Başkanı olan Midhat Paşa'nın teşebbüsleri ile kurulmuş "gönüllü taburlardan biridir. Halktan gönüllülerin iştiraki ile orduya yardımcı olacak böyle bir kuvvetin teşkili fikrini ön safta destekleyenler arasında Namık Kemal ile Ziya Paşa da vardır.

İlk hareket İstanbul'da başladıktan sonra, Selanik'te memurlardan ve halktan yazılan gönüllüler " Millet Askeri" adı altında bir tabur kurmak ve savaşa hazırlanabilmek için hükümetten silah istemişlerdir. Başarılı bir eğitim yapan bu taburun İstanbul'a getirilmesinin halkı teşvik edeceği düşünülmüş ve Ali Rıza Efendi'nin de bulunduğu tabur, Orhaniye Zırhlısı ile 24 Aralık 1876'da payitahta varmıştır. Büyük törenle karşılanan tabur, Midhat Paşa önünde resmi geçit yapmış ve Süleymaniye Kışlası'nda misafir edilmiştir. Ali Rıza Efendi bu taburun ikinci bölüğünde Üsteğmendir. Ali Rıza Efendi, Selanik Islahhane Mahallesi'nde, Emir Bostan'da ve Numan Paşa Camii avlusunda "Asakir-i Milliye"ye askeri talimler yaptırmıştır. Bu tabur sonradan II. Abdülhamit tarafından, daha 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nin sonucu alınmadan lağvedilmiştir.

Ali Rıza Efendi, 1881'den sonra Rüsumat İdaresi'ndeki görevinden ayrılır. Kereste ticaretine atılır. Atatürk'ün çocukluk arkadaşı ve babasını tanıyan Kütahya Milletvekili Hacı Mehmet Somer'in anlattığına göre, Ali Rıza Efendi'nin kereste ticaretine atılmasında, Çayağzı'nda iken tanıştığı ve iyi paralar kazandıklarını gördüğü tüccarlar etkili olmuştu. Elindeki bir miktar parayı koyarak ve Cafer Efendi ile ortaklık kurarak ticaret hayatına atılan Ali Rıza Efendi, önceleri iyi para kazanıyordu. Fakat sonradan işleri bozuldu. Buna sebep olan da yine haraç isteyen "Rum eşkıyalar" idi.

Hacı Mehmet Somer bu durumu şu şekilde anlatıyor:

"Ali Rıza Efendi kereste ticaretine varını yoğunu vermişti. ilk zamanlarda büyük başarılar gösteren bu teşebbüs, Katerin 'in ezeli belası olan eşkiyaların hırslarını tahrik etti. Ali Rıza Efendi 'yi para göndermesi için tehdit ettiler. Şayet para göndermezse, kerestelerini yakacaklarını bildirdiler. Bu sebeple orman mıntıkasına gitmek, işlerini kontrol etmek mümkün olmuyordu. işlenmiş keresteleri sahile nakletmeğe korkuyordu. Çünkü bu keresteler eşkiyalar için rehine mahiyetinde idi. Nihayet Ali Rıza Efendi'den ümit ettikleri para gelmeyince, bütün keresteleri yaktılar. işçileri de tehdit ettiler. işçiler de dağılıp gittiler. Bunun üzerine Ali Rıza Efendi, yangından mal kaçırır gibi, mümkün olabileni kurtarmaya çalıştı.
"Buradaki eşkiyaların hepsi siyasi çetelerdi. 1298 (1883) tarihinde Teselya 'nın Yunanistan'a terkedilmesiyle, Yunan hududu Katerin Kazası'na ve Olimpos dağlarına dayanmakta idi. Bütün mesele bundan ileri geliyordu. 1877 Rus harbinden sonra Makedonya çetelerle dolmuş, artık buralardaki Türklere rahat kalmamıştı. Bu siyasi çeteler yüzünden Ali Rıza Efendi'nin ticareti de bozuldu."
Makbule Hanım da , babasının işlerinin Rum eşkiyaların faaliyetleri sonucunda bozulduğundan bahsettikten sonra, onun "tuz ticaretine başladığını ve mağazasında bulunan tuzların toptan eridiğini, bu işten de ziyan gördüğünü, tekrar memuriyete geçmek istediğini, bunda da muvaffak olamadığını" anlatır.
Memuriyetten ayrıldıktan sonra giriştiği her ticari faaliyet bu şekilde başarısızlıkla sonuçlanan Ali Rıza Efendi, bu olaylardan çok etkilenmiş ve büyük bir moral çöküntüsü içinde hayata küsmüş ve ağır bir hastalığa yakalanmıştır.

Zübeyde Hanım anılarında bu gelişmeleri şöyle anlatmaktadır:

"Merhumun, son günlerinde işinin fena gitmesinden çok müteessir oldu. Kendisini salıverdi. Daha sonra da derviş-meşrep bir hal alarak eridi gitti. Kocamın hastalığı büyüdü, artık yaşamazdı." Makbule Hanım'ın ifadelerine göre Ali Rıza Efendi, "işlerinin kötü gitmesinden çok müteessir oldu... Nihayet barsak veremine tutuldu. Üç sene hastalık çektikten sonra vefat etti... "

Ali Rıza Efendi'nin ölümü ile ilgili olarak değişik tarihler verilmektedir. Mustafa Kemal hatıralarında, tarih vermeden, "...Şemsi Efendi Mektebi'ne kaydedildim. Az zaman sonra babam vefat etti" demektedir. Kız kardeşi Makbule Hanım ise anılarında, kendisinin doğduğu günlerde (1885), babasının hastalığının başladığını, işine gidemediğini ve ilk yaşını doldurduğunda da hastalığın çok ağırlaştığını ve en küçük kız kardeşi Naciye (doğumu: 1889) kırk günlük iken babasının vefat ettiğini anlatır.

Bu durumda Ali Rıza Efendi'nin ölümünün 1899 veya 1990'ın ilk aylarına rastlaması gerekir. Mustafa Kemal de o sırada dokuzuncu yaşının içindedir. Ve Şemsi Efendi Okulu'nun üçüncü sınıfındadır. Afet İnan, "Mustafa, daha ilkokul çağında babadan yetim kalmıştır" derken; Ali Fuat Cebesoy da, "babası öldüğünde Mustafa Kemal'in 9-10yaşlarında olduğunu" yazmaktadır."

Bütün bu anılardan elde edilen bilgilere rağmen, Faik Reşit Unat, Ali Rıza Efendi'nin 28 Kasım 1893 tarihinde öldüğünü belirtmektedir. F. R. Unat, belgeyi yayınlamadan, bu tarih ile ilgili olarak, Makbule Hanım'a ilk kocasından ayrıldıktan sonra babasından aylık bağlanmasına ait dosyadaki belgeleri kaynak göstermektedir." Mustafa Kemal'in Manastır Askeri Lisesi'ne girişi olan 13 Mart 1896 tarihinden geriye doğru gelindiği zaman, Askeri Rüştiye, Mülkiye Rüştiyesi ve çiftlikte geçirdiği yaklaşık dört buçuk aylık süre dikkate alınınca; Faik Reşit Unat'ın belirlediği tarihin doğru olması ihtimali yüksektir. Bu nedenle, Ali Rıza Efendi'nin ölümünü 1893 yılı kabul edersek, kendisi 54, babasının vefatında Mustafa Kemal 12 yaşında olmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 21:14

Osmanlı Devleti döneminde Rumeli, coğrafi anlamda Balkanların önemli bir bölümünü oluşturan Makedonya ve nihayet bugünkü Makedonya Cumhuriyeti toprakları yaklaşık olarak beş yüz yıl Türk varlığına sahne olmuştur. Türkler bölgeyi sadece yönetmemişler; tehcir ve iskan politika ve uygulamaları ile büyük bir Türk nüfusunu buraya yönlendirerek, bir anlamda kültürel bir kimlik kazandırmışlardır. Osmanlı Devletinin çözülme ve dağılma sürecine bağlı olarak ters yönde gerçekleşen göçlerle, bölgedeki Türk nüfusu neredeyse yok denecek kadar azalmıştır. Fakat, özellikle Makedonya Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk nüfusu ve Türk hakimiyetinin izlerini taşıyan eserler ile etnolojik malzeme, Türkiye ile bu ülke arasında adeta bir barış ve işbirliği köprüsü oluşturmaktadır. Bu köprünün en önemli durağı Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi'nin köyü Kocacık ve Kocacıklılardır.

Kocacık'ta bugün yaşayanların yukarıda geniş olarak verdiğimiz (bazısı da çelişkili) anlatımlarını ve belgelerdeki bilgileri değerlendirdiğimiz zaman Atatürk'ün baba soyu ile ilgili şu sonucu ortaya koymak mümkündür:

Mevcut bilgiler göre Atatürk'ün baba soyu Konya/Karaman'dan göçürülerek Makedonya'ya gelmişlerdir. Zaten Kocacık'ta yaşayanlar da bu bilgileri halen anlatmakta, kendilerinin Karaman'dan geldiklerini söylemektedirler. Manastır Vilayeti'ne bağlı Debre-i Bala Sancağı'nın Kocacık Nahiyesi (Köyü)'ne yerleşen aile takriben 1830'larda Selanik'te göçmüştür.

Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi Selanik'te takriben 1839'da dünyaya gelmiştir. Babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi'dir. Annesi, Ayşe Hanım'dır. Kızıl Hafız Ahmet Efendi'nin Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi isminde bir erkek, bir de Nimeti Hanım isminde bayan iki kardeşi vardır. Atatürk'ün baba soyu, büyük amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi tarafından devam etmiş ve günümüzde kadar ulaşmıştır. Bunun oğlu Salih Efendi ve ikinci eşi Müberra Hanımdan devam eden aile, torunlarla yedinci kuşağa ulaşmış bulunuyor. Belgelerden Atatürk'ün Müberra Hanım'a "Yenge" şeklinde hitap ettiğini biliyoruz. Bunların beş çocuğundan birisi olan Necati Erbatur, 28 Eylül 1927'de Dolmabahçe Sarayı'nda nişanlanmış; diğer çocukları Vüsat Erbatur'un kızı Nesrin Hanım ile Feridun Söğütligil'in nikahları 2 Ekim 1937'de Park Otel'de yapılmış ve Atatürk bu nikah törenine katılmıştır.

Atatürk'ün anne soyu da "Konyarlar" olarak adlandırılan Yörük, Türkmenlere mensuptur. Eldeki mevcut bilgilere göre aile, 1466'larda Karaman'dan gelerek Vodina Sancağı'na bağlı Sarıgöl'e (Kayalar) yerleşmiş; sonra Selanik yakınlarındaki Lankaza (Lankaza)'ya göçmüş, Zübeyde Hanım 1857'de burada dünyaya gelmiştir. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın babası Sofu-zade Feyzullah Efendi üç defa evlenmiştir. İsimlerini bilemediğimiz diğer iki eşi bir tarafa bırakılacak olursa, Zübeyde Hanım'la birlikte Hasan Ağa ve Hüseyin Ağa, Feyzullah Efendi'nin üçüncü eşi Ayşe (Aişe) Hanım'dan dünyaya gelmişlerdir. Aile, Hasan Ağa'nın kızı 1898 (1314) doğumlu Hatice (Sümer) tarafından devam etmektedir. Araştırmacı Numan Kartal, 1982 yılında Hatice Sümer hanımla Bursa'daki evinde oğlu ve gelini (ikisi de halen sağ) ile birlikte görüşmüştür.

Şu halde, bazen açık, bazen de üstü örtülü bir şekilde çeşitli şüpheler oluşturulmaya çalışılsa da; Mustafa Kemal Atatürk soyca Türk'tür. Atatürk'ün yetiştiği aile ortamı da, Türk milli kültür değerleri ile yoğrulmuştur. Ailesi, bugün orta halli bir Türk ailesi hangi kültürel değerlere dayanıyorsa aynı değerlere bağlıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:14

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:14

Resim

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN BABA TARAFI SOYU: KIZIL OĞUZ/KOCACIK YÖRÜKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:14

Resim
Atatürk'ün Dedesinin Evinin Yeri
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Atatürk'ün Soyu, Kızıl Oğuz(Kocacık) ve Konyar Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir