Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Hakimiyetinde Haleb

Burada Haleb Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Hakimiyetinde Haleb

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Ara 2010, 16:31

Haleb'in Osmanlı Hakimiyetine Geçişi

Osmanlılarla Mısır, Suriye, Elcezire, Güney-Anadolu ve Hicaz'a sahip olan Memlüklu sultanları arasındaki münasebetler 14. yüzyılın ikinci yansından itibaren dostane bir şekilde başlamıştı. O tarihlerde küçük bir beylik olan Osmanlılar'ın Rumeli'deki başarılan ve İslam sınırlarını genişletmeleri Memlüklu devleti tarafından memnunlukla takip olunuyor ve her fırsattan istifade edilerek İslam alemindeki konumları sebebiyle Memlüklu sultanları ile muhabereye devam ediliyordu.

Fakat, Memlüklular'ın Malatya valisi Mintaş'ın isyanı üzerine Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin'i geçen Malatya'nın, Burhaneddin'den sonra Yıldırım Bayezid tarafından alınması, Osmanlı-Memlüklu münasebetlerinin ilk defa bozulmasına sebep oldu. İki taraf arasında bir süre devam eden soğukluk, herhangi bir çatışmaya yol açmadan, Çelebi Mehmed tarafından giderildi. Çelebi Mehmed ve II. Murad'ın padişahlıkları devrinde devam eden bu dostane münasebetler, Hicaz su yolları ve Dulkadir toprakları meseleleri yüzünden Fatih devrinde yeniden bozuldu.
Fatih, hacıların şikayetleri üzerine, hacılar için büyük sıkıntılara sebep olan su yollarını tamir ettirmek üzere birtakım ustaları görevlendirdiği gibi Mısır naib ve hakimlerine de bunlara yardım etmeleri hususunda mektuplar yolladı. Fatih'in bu davranışını içişlerine bir müdahale ve kendilerine karşı yapılmış bir hakaret olarak değerlendiren Memlük sultanı, teklifi geri çevirdi68. Öte yandan, Osmanlılarla anlaşmazlık halinde bulunan Karamanoğlu Pir Ahmed, Memlüklu sultanına elçi ve mektup göndererek, Fatih'in su yollan bahanesiyle Mekke sultanına yüklerle flori gönderdiğini ve onu Mısır'a karşı isyana teşvik ettiğini yazması, bu rahatsızlığı daha da arttırdı.

Bununla beraber, öteden beri Osmanlılarla Memlüklular arasında bir anlaşmazlık konusu olan Dulkadir toprakları meselesi de gün geçtikçe kritik bir hal alıyordu. Fatih'in bu beyliğin topraklarını ele geçirmek istemesi, iki devlet arasındaki ilişkileri iyice gerginleştirdi. Artık Osmanlı padişahının Mısır'a yürüyeceğinden endişe etmeye başlayan Kayıtbay, savaş için gerekli hazırlıkları yapmaya başladı. Fatih, takriben 500 gemi ve pek çok asker tedarik ederek 29 Nisan 1481'de, hasta olmasına rağmen, Üsküdar'a geçti. Doğuya doğru hareket eden Osmanlı padişahı, Gebze yakınlarına geldiği vakit hastalığının artması sebebiyle 3 Mart 1481'de öldü. Onun nereye gittiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, seferin Mısır üzerine olacağı kuvvetle muhtemeldir.

Fatih Sultan Mehmed'in ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Bayezid döneminde de Osmanlı-Memlüklu münasebetleri gerginleşmeye devam etti. Memlüklu Sultanı, Fatih'in ölümünden dolayı taziyede bulunmamış ve Bayezid'in cülüsunu da tebrik etmemişti. Ayrıca, Osmanlı tahtı için Bayezid ile mücadele eden kardeşi Cem Sultanı ona karşı desteklemeleri ve Dulkadir meselesinin devam etmesi, her iki taraf arasında savaşı kaçınılmaz kılmıştı. Nihayet 1485 yılında başlayan ve 1490 yılına kadar beş sene devam eden Osmanlı-Memlüklu savaşları Osmanlı kuvvetlerinin mağlubiyeti ile sonuçlandı ve 1490'da yapılan bir antlaşmayla sağlanan barış dönemi Yavuz Sultan Selim'in saltanatına kadar devam etti.
Safevi hükümdarı Şah İsmail 'i Çaldıran da ağır bir mağlubiyete uğratan Yavuz Sultan Selim, Memlüklu meselesini de kesin bir sonuca bağlamak istiyordu. Öte taraftan Ümit Burnu'nun keşfinden sonra Hint Okyanusu'nda ve Kızıl Deniz sahillerinde etkili olmayan başlayan Portekizliler'in faaliyetleri, Memlüklular'ı olduğu kadar Osmanlılar'ı da rahatsız ediyordu. Hint Okyanusu'nda giderek büyüyen ve Hicaz'daki kutsal şehirleri (Mekke ve Medine) tehdit eden Portekiz tehlikesine karşı tarafsız kalamayan II. Bayezid ve ondan sonra Yavuz Sultan Selim bu hususta Memlüklular'a yardımda dahi bulunmuşlardı. Fakat, Memlüklular'ın Portekizlilere karşı yeterince etkili olamaması, Osmanlılar'ın Mısır'ı alıp Kızıldeniz'de emniyeti sağlamak istemelerini artık kaçınılmaz bir vazife haline getirmiştir. Bu niyetini gizli tutmak isteyen Yavuz Sultan Selim yapacağı harekatını İran üzerine tevcih edecekmiş gibi gösteriyor, Memlüklu Sultanı Kansu Gavn ye hürmetkarane mektup ile birlikte kıymetli hediyeler de göndererek onu gafil avlamak istiyordu. Memlüklu sultanı, Selim'in gönderdiği namelerden memnun olmakla beraber her ihtimale karşı o da mukabil tedbirler alıyordu.

Safevilerle Memlüklular'ın ittifaklarının kendilerini zor bir duruma düşüreceğini iyi bilen Osmanlı padişahı, Memlüklu sultanını iğfal için gönderdiği mektuplardan başka, halifeye ve nüfuzlu Memlüklu beylerine de en kıymetli hediyeler göndererek onları da avlamış ve Safevilerle Memlüklular arasındaki ittifak gayretlerini boşa çıkartmıştır.
Yavuz Sultan Selim, kışı Edirne'de geçirdikten sonra 1516 yılı ilkbaharında Vezir-i azam Sinan Paşa''yı kırk bin kişilik bir kuvvetle Maraş üzerinden Fırat tarafına şevketti. Bu sefer, görünüşte Safeviler üzerine yapılıyordu ve bu hususa dair Gavri'ye de bir mektup yazılmıştı. Sinan Paşa, Kayseri'de toplanan kuvvetleri de alarak Maraş ve Malatya üzerinden Diyarbakır'a doğru gidecek ve yolda bir engelleme ile karşılaşırsa durumu derhal padişaha bildirecekti.
Sinan Paşa, Fırat'ı geçip Diyarbakır'a gitmeye memur olduğunu sınırdaki Memlüklu beylerine bildirdi ve Fırat'ı geçmek üzere müsaade istedi. Suriye sınırına kuvvet göndermiş olan Memlüklu kumandanları Sinan Paşa'nın teklifini sert bir dille reddettiler. Sinan Paşa'nın Memlüklu sınırlarına gelmesi üzerine Kansu Gavri de 50 bin kişilik bir kuvvetle Şam'a gelmiş ve Mısır'da yerine kardeşinin oğlu Tomanbay'ı bırakmıştı.

Sinan Paşa bütün vaziyeti padişaha arzetti. Zaten Memlüklular'a savaş açmak için fırsat kollayan Osmanlı hükümdarı, durumu ulema ve devlet adamlarıyla müşavere ettikten sonra, Kansu Gavri'nin Şah İsmail ile ittifak yapmasını vesile yaparak Memlüklularla savaşa karar verdi.

Varılmış olan kararı ve kendisinin hemen yola çıkacağını Vezir-i azam Sinan Paşa'ya bildiren Padişah, gerçek maksadının Memlüklular tarafından hala bilinmediğini kabul ederek, seferin İran için olduğunu duyulmaya devam etti ve bu maksatla Rumeli Kadıaskeri Zeyrekzade Molla Rükniddin ile Karaca Paşa'yı elçilikle Memlüklu sultanına gönderdi. 4 Haziran 1516'da yola çıkan bu zatlar Gavri'ye birçok hediye ile birlikte, padişahın bir mektubunu da götürdüler. Bu arada oğlu Süleyman kendisine vekalet etmek üzere Edirne'de bırakan ve Piri Paşa'yı da İstanbul muhafızlığına tayin eden Padişah, 5 Haziran 1516'da İstanbul'dan Üsküdar'a geçti.

Padişahın Elbistan'a varmasından biraz önce yani 11 Temmuz 1516'da Haleb'e gelmiş olan Gavri, Osmanlı elçileri ile burada görüştü. Elçiler, önce iyi karşılayan Gavri, Dulkadiroğulları'na ait yerlerin işgalinden dolayı müteessir olarak onlara ağır sözler söyledikten sonra hapsetti. Fakat, Osmanlı ordusunun yaklaştığı haberi üzerine Gavri, bu elçileri serbest bırakarak hediyelerle beraber geri gönderdiği gibi kendisi de, barış yapmak amacıyla, Moğolbay Devadar ismindeki bir emirini elçilikle görevlendirdi.
Osmanlı elçileri padişah Bucakdere'de iken orduya yetiştiler ve başlarından geçenleri anlattılar. Bu duruma çok sinirlenen Yavüz, Gayri'nin elçilikle gönderdiği Moğolbay'ı derhal zincire vurdurarak öldürülmesini emretti. Ancak vezirlerin araya girmesiyle Moğolbay ölümden kurtulabildi. Fakat, padişah, Memlüklu elçisinin saç ve sakalını tıraş ettirdikten som a onu bir topal eşeğe bindirerek geri gönderdi ve bu elçi vasıtasıyla Gavri'ye gönderdiği haberde kendisinin savaş meydanında karşısına çıkmasını istedi.

Osmanlı ordusu Antep'e yaklaştığında Memlüklular'ın Antep valisi Yunus Bey Osmanlı padişahına itaatini arzederek Haleb'e kadar Osmanlı ordusuna rehberlik etti. Bu sırada Kansu Gavri de, yanında halife de olduğu halde, bütün ordusuyla Haleb'den çıkarak Merc-i Dabık'a. geldi ve karargahını orada kurdu. Nihayet, beklenen savaş 24 Ağustos 1516'da başladı. Osmanlı ordusunun sağ kolunda Anadolu beylerbeyi Zeynel Paşa, sol kolunda Rumeli beylerbeyi Küçük Sinan Paşa ve merkezde Padişah ile topçular bulunuyordu. Memlüklular'ın ise, sağ kolunda Haleb naibi Hayır Bey, sol kolunda Şam naibi Sibay ve merkezinde de Sultan Gavri yer alıyordu.

Savaşın başlaması ile birlikte önce Memlüklular'ın sağ kol kumandanı Hayır Bey bozulup Haleb'e ve oradan da Şam'a doğru kaçtı. Memlüklu ordusu beş altı saat gibi kısa bir zaman içinde perişan edildi. Gavri, Silahtar Emir Timur'un ikazı üzerine Haleb'e kaçmak istedi ise de üzüntüden nüzül isabet ederek öldü. Bu zaferi müteakip Osmanlı kuvvetleri Haleb, Hama, Hums ve Şam'ı süratle ele geçirdiler.

28 Ağustos 1516'da Haleb'e gelen Yavuz Sultan Selim'i Halebliler şehir dışında karşılayarak ona itaat ve bağlılıklarını arzettiler ve şehirlerinin yağma edilmemesini rica ettiler. Otağını Haleb'in karşısında bulunan Gökmeydan'da kuran Padişah, burada Haleb'in anahtarlarını teslim aldıktan sonra onların ricasını kabul ederek şehrin yağmalanmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını sağladı.

Bundan sonra, Haleb'in idaresini Karaca Paşa'ya, defterdarlığını Abdullah Paşa-zade Abdulkerim Çelebi'ye ve kadılığını da Çölmekçizade Kemal Çelebi' ye tevcih buyuran Yavuz Sultan Selim91, ertesi yıl Tomanbay idaresindeki Memlüklu ordusunu Ridaniye'de ikinci kez mağlup ederek bu devletin bütün topraklarını ele geçirdiği gibi, Memlüklu devletini de ortadan kaldırmış oldu.

Kaynakça
Kitap: 17. YÜZYILDA HALEB EYALETİ VE TÜRKMENLERİ
Yazar: Enver ÇAKAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı Hakimiyetinde Haleb

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Ara 2010, 16:33

Osmanlı Hakimiyetinde Haleb

Haleb, Osmanlı hakimiyetine geçtikten kısa bir müddet sonra Şam beylerbeyiliğine bağlı bir sancak olarak teşkilatlandırıldı. 1520 yılında Yavuz Sultan Selim'in ölümünü ve oğlu I. Süleyman'ın (Kanuni) tahta geçmesini fırsat bilen Şam beylerbeyi Canbirdi Gazali, istiklal davasıyla harekete geçince bölgedeki istikrar da bozuldu. Gazali'nin maksadı önce Şam ve civarını ele geçirmek, ardından da hakimiyetini Mısır'a kadar uzatıp Memlük sultanlığını tekrar canlandırmaktı.

Bu arada etrafına Osmanlı idaresinden memnun olmayan Memlük beylerini ve Araplar'ı toplayarak bir ordu kuran Gazali, Rodos şövalyelerinden aldığı destekle Beyrut ve Trablusşam gibi kıyı şeridindeki yerleri ele geçirdikten sonra 1 Kasım 1520'de Haleb'i de kuşattı. İsyan haberinin merkeze ulaşması üzerine, Osmanlı hükümdarı, üçüncü vezir Ferhad Paşa ile Anadolu, Karaman ve Sivas eyaletleri timarlı sipahilerini ve kapıkulu efradından 4 bin yeniçeriyi Gazali'ye karşı gönderdi ve Dükadır beyi Şehsuvar oğlu Ali Bey'i de yardıma memur etti.
Ferhad Paşa bölgeye ulaşmadan önce harekete geçen Şehsuvar oğlu Ali Bey, 1 Şubat 1521 de Gazali'yi bozup Haleb'i kurtardıktan sonra, Haleb sancakbeyi Ahmed Bey ile birlik olup onu ikinci bir muharebede tekrar mağlup etti ve bunu müteakip yetişen Ferhad Paşa kuvvetleri de beraber olmak üzere son bir çarpışmada yine mağlup edilen Gazali'nin başı kesilerek İstanbul'a yollandı. Bu hadiseden sonra Şam beylerbeyiliğine Aya5 Paşa getirilirken, Kudüs, Gazze ve Safed sancakları da ifraz edilerek her birine sancakbeyi tayin edildi.
Gazali isyanından sonraki dönemde, Haleb Osmanlı yönetimi sayesinde büyük bir istikrara kavuştu. Bağdat'ın alınması ve Hint Deniz Seferleri sayesinde doğu ticaret yollarının daha faal bir hale getirilmesi Haleb ticaretinin de zenginleşmesine sebep oldu. Bu sayede Haleb şehrinde sanayi ve ticarette önemli gelişmeler meydana gelirken yapılan yeni tesisler sayesinde şehrin fiziki görünümünde de önemli değişiklikler oldu.
Bu zamanda Lazkiye ve Trablusşam, Haleb ve Fırat yolu aracılığıyla, Doğu ile çok geniş ticari ilişkilerde bulunuyordu ve Batı tacirleri baharat ve diğer kıymetli maddeleri almak için hep bu limanlara geliyorlardı.

Coğrafi Keşifler neticesinde ticaret yollarının Akdeniz'den Okyanus'a kaymış olması bile, 16. yüzyılın sonlarına kadar Haleb pazarlarını fazla etkileyememişti. Bilakis, bu yüzyılın sonlarına doğru, İran ipeği yanında Hürmüz ve Basra yolu ile gelen Hint malları ve bu arada pamuklu dokumalar ithalatı sayesinde Haleb'de ticaret daha da gelişmişti. Fakat, Haleb ticaretinde yaşanan bu gelişmenin 16. yüzyılın sonlarına doğru önemli oranda durduğu anlaşılmaktadır. Bu durgunluğun en mühim sebebi ise 15821583 yıllarında Doğu Akdeniz ticaretinde yaşanan bunalımdır. Ayrıca, 12 yıl kadar süren Osmanlı-İran savaşlarının (1584-1590) da bu ticaretin yavaşlamasında çok önemli bir rolü olmuştur. Nitekim, 1582 yılında Haleb'den gönderilen bir mektupta artık iş hacminin darıldığından ve sonuca varan işlerin de felaket durumda olduğundan söz edilmekte; hatta bir başka mektupta 1583'te tüccarların artık kar etmek yerine zararla geri döndüklerinden bahsedilmektedir. Bu felaket durum sadece Haleb için değil aynı zamanda Doğu Akdeniz'deki Mısır limanları için de söz konusudur. Haleb ticaretinde yaşanan bu durgunluk, Türk-İran ve Türk-Portekiz savaşlarının sona ermesi neticesinde, ancak 1590'lardan itibaren düzelmeye başlamıştır.

Haleb'de özellikle 16. yüzyılın ikinci yansında görülen baş döndürücü gelişmeye paralel olarak, şehirde ardarda dört büyük külliye yapılmış ve bu sayede şehir (Medine) alanı yarım yüz yıl içerisinde iki katına çıkmıştır.

Bu yapılardan ilki, 1544 yılında Haleb valilerindeni Hüsrev Pcşa'nın yaptırdığı imaret olup, burası camii ile birlikte 4 veya 5 hektarlık bir alanı kaplamakta ve iş hanları ile pek çok dükkanı ihtiva etmekteydi. İkinci önemli yapı ise, 1555'te Adiliye Camii etrafında yaptırılmış olan Dıkakinzade Mehmed Paşa külliyesi idi. Bu külliye 4 çarşı ve üç büyük hanı (bunlardan biri olan el-Ulabiyye 5.550 m2'lik alanıyla Haleb'in en geniş hanlarından biri idi) içeriyordu ki, külliyenin toplam alanı üç hektardı. Üçüncü önemli yapı; 1574'de yapılan İbrahim Han-zade Mehmed Paşa külliyesi olup, Gümrük Hanı'nı ve içinde 344 dükkan bulunan iki çarşıyı ihtiva ediyordu ve bu külliyenin toplam alanı da 8 bin metrekare idi. Haleb'de 16. yüzyılda yapılan son önemli eser ise 1583'te yaptırılmış olan ve bir cami ile iki çarşı ve bir kaysariyeyi barındıran Behram Paşa külliyesidir.

Bu yeni yapıların hepsi, eskiden Memlüklar tarafından yapılanlarla birlikte, şehrin ticari kalbinde yer alıyordu. Bu ticari çekirdek, hepsi bitişik bir çatının altında yer alan, dükkanlar, atölyeler, camiler, hamarrar ve kervansaraylarla dolu, birbirine bağlı sokaklarıyla bir kilometre karenin üzerinde bir alandan oluşuyordu. Kenti ziyaret eden herkes Haleb çarşısı karşısında şaşkınlık ve hayranlık duyuyor, onu sadece İstanbul'u! ünlü Kapalı Çarşısının geçebileceğini düşünüyordu.

16. yüzyılda Haleb'in ticari açıdan önemini kavrayan sadece Osmanlılar değildi. Venedikliler 1545'te Şam'dan Trablusşam'a naklettikleri konsoloslarını 1548'de Haleb'e gönderdiler. Bu hareket, Doğu Hint Adaları'ndan gelen karabiber ve diğer baharatların Şam'ı öne çıkaran Kızıldeniz geçişinden ziyade, artık Basra Körfezi-Fırat Nehri rotasını izlediğini göstermektedir. Ayrıca, ipek ticareti de Haleb pazarlarının cazibesini arttıran başka önemli bir faktördü. Avrupalılar için özellikle Hazar Denizi kıyısındaki Gilan bölgesinden gelen ipek çok değerli olmakla birlikte, Anadolu'nun uzak bölgelerinden gelen yerel üretim ipeği de aranan mallar arasında yer almaktaydı. Yerel dokumacılar İran ipeği için Avrupalı tüccarla rekabete girmek yerine Bursa ve Tokat ipeğini tercih ediyorlardı. Halebli dokumacıların Anadolu'dan gelen ipeğe yüksek fiyatlar ödemesi İstanbul ve Bursa gibi imparatorluğun diğer ipek dokuma merkezlerinde sık sık malzeme sorunu yaşanmasına sebep oluyordu. Ayrıca, Kuzeybatı Avrupa'da yerel tekstil üretiminin 16. yüzyıldan itibaren artış göstermesi Avrupa'da ipek talebini yükseltti ve bundan dolayı Haleb ipek pazarı bu zamanda daha da çekici bir hale geldi.

Haleb şehri, baharat ve ipek ticaretinden başka, deri, kumaş ve sabun sanayiinde de imparatorluk içerisinde önemli bir mevkiye sahipti. Nitekim, 19. yüzyıl seyyahlarından olan Barbie du Bocage Haleb'de yedi sabunhane olduğundan bahsetmektedir ki imal edilen sabunlar "Sabun Çarşısı"nda pazarlanıyordu ve başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun başka bölgelerine de ihraç ediliyordu. Ayrıca Tavernier de Haleb'de ipekli kumaşlar, keçikılı şallar ve dericilikte kullanılan palamutun yanı sıra sabun ve diğer mallar ticaretinin çok yoğun olarak yapıldığını ve bu malların dünyanın her tarafına sevk edildiğini, buna bağlı olarak da şehirde çok sayıda Fransız, İtalyan, İngiliz ve Hollandalı tacirler ile bu milletlerin menfaatlerini koruyan konsoloslarının olduğunu söylemektedir.

Öte taraftan, Osmanlı iktisadi hayatında ve bölge güvendiğinin sağlanmasında önemli bir rol üslenmiş olan Haleb'in 16. yüzyılın ortalarında bir eyalet olarak teşkilatlandınldığı da görülmektedir. Kanuni Sultan Süleyman, İran seferi sırasında Haleb'e geldiğinde, Sadrazam Rüstem Paşa'nın da tavsiyesi üzerine, Haleb'in eyalet merkezi yapılmasına ve buraya bir beylerbeyi tayin edilerek bölgede göçebe Arapların sebep olduğu fesat ve zulmün önlenmesine karar verilmiştir. Bunun için de o zaman Malatya sancakbeyliği görevinde bulunan Osman Bey 18 Muharrem 956 (16 Şubat 1549) tarihinde Haleb eyaletinin ilk beylerbeyi olarak tayin edilmiştir. Hatta, yine bu maksatla Haleb'in güneyindeki Ma'arra (Ma'arratü'n-Nu'ınan) müstakil sancak yapılarak buraya da bir sancakbeyi tayin edilmiştir.

Haleb beylerbeyiliğinin teşkilinden sonra düzenlenmiş olan ilk sancak tevcih defterinde, 1550 yılında, Osman Paşa yönetimindeki Haleb beylerbeyiliğinin (Vilayet-i Haleb) Adana, A'zaz ve Kilis, Balis, Birecik, Haleb, Hama, Hums, Ma'arra ve Selemiye olmak üzere 9 sancaktan meydana geldiği görülmektedir. Fakat, bundan sonraki yıllarda yeni sancakların da teşkil edilmesi sebebiyle eyaletin sancak sayısında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Nitekim, 1576-1584 yılları arasında Haleb beylerbeyiliği Adana, Antakya, Balis, Birecik, Cebele, Ekrad ve Kilis, Haleb (Paşa sancağı), Hama, Ma'arra, Matah, Selemiye, Suhne ve Tayyibe, Surüc, Türkman-ı Haleb ve 'Üzeyr olmak üzere 15 sancaktan meydana geliyordu.

Haleb'in Akdeniz'e kıyısı olmadığından şehrin buraya açılan en önemli kapısı önceleri Trablusşam limanı idi. Fakat, bu limanın Haleb'den uzak olması (eşek veya deveyle 8 gün) ve yöneticilerinden kaynaklanan olumsuzluklar Avrupalıları pek hissettirmeden gemilerini demirlemek için İskenderun'daki körfezi kullanmaya teşvik etti. Sahilinin sivrisineklerle dolu bir bataklık olmasına rağmen, körfeze Haleb'den katırla yolculuk sadece 3 veya 4 gün sürüyordu. Ayrıca, yol güzergahında bulunan Antakya şehri de konaklamak için oldukça uygundu ve yağmacılara karşı koruma sağlıyordu. İskenderun'un sahip olduğu diğer bir avantaj da doğrudan Haleb valilerinin yönetim bölgesi içinde olmasıydı. Hükümetin aksi yöndeki emirlerine rağmen, bu valiler Avrupalıların mallarını körfezde boşaltmalarına göz yumuyorlardı. Böylece Avrupa'dan yapılan ithalattan İskenderun ve Haleb'de olmak üzere iki kez gümrük vergisi alabiliyorlardı. 1590 civarlarında Avrupalılar Haleb'le yaptıkları ticarette liman olarak neredeyse sadece İskenderun'u kullanıyorlardı. Fakat, burada bir gümrük merkezinin kurulabilmesi 1593'te mümkün olabildi ve bundan zarar gören Trablusşam yöneticilerinin şikayetleri sebebiyle, İskenderun'daki gümrük merkezi birkaç defa kapatılma tehlikesiyle karşı kasrşıya kaldı. Ancak, Avrupalıların baskıları neticesinde bu gümrük merkezi 1612'de yeniden çalışmaya başladı.

Haleb şehri 17. yüzyılda da iktisadi ve fiziki açılardan büyümeye devam etti. Nitekim, Haleb valilerinden İpşir Paşa tarafından 1653-1654'e doğru şehirde büyük bir külliye inşa edildi. Kuzey varoşunun içinde, Hıristiyan Cüdeyde mahallesinin sınırında 0,6 hektarlık açık bir alan üzerinde kurulan bu külliye bir küçük cami, bir han, üç kaysariye, bir kumaş boyama atölyesi, bir kahvehane ve bir sebil ile dükkanları ihtiva ediyordu. Şehircilik açısından bu külliyenin yapımı, kuzey varoşundaki bu kesimin gelişimini düzenli bir hale getirdi ve varoşun en dış uzantılarındaki konut alanlarına yokluğunu hissettikleri önemli bir iktisadi faaliyet merkezini sağladı. Bundan başka, 1681'de, daha sonra başvezir olacak olan Vali Kara Mustafa Paşa Haleblilerin sonradan onun onuruna Hanü'l-Vezir olarak adlandırdıkları bir kervansaray vakfetti. Merkez çarşının dışında yer alan bu kervansaray, özellikle İran'dan gelen tüccara hizmet vermesi için kurulmuştu. Burası, çoğu kişi tarafından Haleb'deki Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneği olarak kabul edilmektedir.

Öte taraftan, 17. yüzyıla girildiğinde Haleb'in refahını tehdit eden iki önemli olay meydana geldi. Bunlardan birincisi Kürt aşireti reisi Canbulatoğlu Ali'nin isyanı olup, bu olay aşağıda ayrı başlık altında incelenecektir. Haleb'i tehdit eden ikinci önemli hadise ise İran Şahı Abbas'ın Osmanlı devleti için büyük önem arzeden ipek gelirinden onu mahrum etmek istemesidir. Şah Abbas Osmanlılarla olan rekabetinde İran ipeğini de bir silah olarak kullanmak istiyor ve bu maksatla ipek ticareti rotasını başka yöne kaydırmaya çalışıyordu. Abbas, kendi hükümetlerinden Akdeniz için değil de Basra Körfezi için ticari imtiyaz almış olan İngiliz East India Şirketi ve Felemenk VOC (Vereenidge Oost-Indische Compagnie) gibi Avrupalı şirketlerce de teşvik ediliyordu. Bu şirketlerin hissedarları, İran ipek ticaretinin Hint Okyanusu ticaret alanının bir parçası olmasında yarar gördüklerinden bu ticaretin Akdeniz'den Basra Körfezi'ne yönelmesini istiyorlardı. Onların bu çabalarına İngiliz Levant Şirketi ve Felemenk Directie van den Levantschen Handel en de Navigatie op de Middellandsche Zee gibi küçük şirketlerin karşı çıkmasına rağmen 1619'dan Şah Abbas'ın öldüğü 1629 yılına kadar olan on yıllık zaman diliminde İran ipeğinin çok az bir kısmı Haleb'e ulaşabildi. Haleb'deki ipek ticareti dramatik bir biçimde azalınca Avrupalılar kentteki ticari faaliyetlerini sona erdirmeyi dahi düşündüler. Özellikle Fransızlar İran ipeği yerine Lübnan ham ipeğini kullanmayı düşündüklerinden birçok Fransız ticari kuruluşu, acentelerini, hedefledikleri kaynağa daha yakın olmak için Sayda ve Trablusşam'a taşıdılar. Hemen hemen sadece İngilizler sabırla Haleb'de kalmaya devam ettiler. Fakat, Şah Abbas'ın ölümüyle birlikte, büyük ölçüde İranlı tüccarların isteği doğrultusunda, ticaret eski kanallarından akmaya başladı ve Haleb yeniden İran ipeğinin en önemli pazarı haline geldi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Haleb Sancağı ve Haleb Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir