Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Maraş Eshab-ı Kehf Dulkadirli Vakıfları

Burada Maraş Sancağı ve Dulkadirli Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Maraş Eshab-ı Kehf Dulkadirli Vakıfları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 22:02

MARAŞ ESHAB-I KEHF DULKADİRLİ VAKIFLARI

A - ESHAB-I KEHF


Her milletin tarihinde maddi ve manevi kahramanları vardır. İnsanlar bazen geçmişleri ile iftihar etmek için efsanevi kahramanlar uydurdukları gibi, bazen de var olan kahramanlarını mübalağalar ile büyüttükleri görülmüştür. Bunların yanında gerçek çehreleri gün yüzüne çıkmamış, eksik ya da yanlışlarla karışık olarak tanıtılmış kahramanlar da vardır. Eshab-ı Kehf de bu gruptan olsa gerektir.
Kelime anlamı itibariyle Türkçe'de mağara arkadaşları anlamına gelen Eshab-ı Kehf, iki kelimeden oluşan Arapça bir tamlamadır. Eshab kelimesi, sahip kelimesinin çoğuludur. Arkadaşlar anlamına gelmektedir. Kehf kelimesi ise, dağda bulunan geniş mağara anlamına gelmektedir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı da İn'dir. Şu halde Eshab-ı Kehf tamlaması, mağara arkadaşları, mağara yaranı ve mağara dostları anlamına gelmektedir. Terim olarak da, zamanın idarecisinin zulmünden kaçarak bir mağaraya sığınan ve Kur'an'a göre, mağarada 309 yıl uyuyup, Allah'ın izni ile uyandıktan sonra, tekrar vefat eden inançlı gençleri ve köpeklerini ifade etmektedir. Bu terimin yüklendiği anlamlar, tarih boyunca Hıristiyan ve İslam dünyasında Eshab-ı Kehf konusunu canlı tutmuştur. Önemine binaen Kur'an'ın bir suresine de Kehf adı verilmiş ve sürenin on sekiz ayeti (9-26 arası)'nda Eshab-ı Kehf olayına yer verilmiştir. Bu nedenle konuyu Hıristiyanlık ve İslamiyet açısından incelemek faydalı olacaktır.

Eshab-ı Kehfin hayat hikayeleri, çeşitli kaynaklarda değişik şekillerde anlatılmaktadır. Ancak bu farklılık, esasda değil teferruattadır. Mesela bir kaynakta gençlerin devrin kralının akrabası oldukları kaydedilmekte iken, bir diğerinde kralın danışmanları oldukları görüşüne yer verilmektedir. Yine bir başka hikayede ise, gençlerin şehrin ileri gelenlerinden oldukları ifade edilmektedir.570 Bu nedenle mümkün olduğu kadar çok sayıda tarihçi ve müfessir tarafından nakledilen ve genel olarak Hıristiyanlarca da kabul edilen, Eshab-ı Kehf hikayesini burada esas alarak yeri geldikçe ayrı bölümlerde bazı farklılıklara da işaret edilecektir.

Eshab-ı Kehf hakkında anlatılan ve en çok kabul gören hikayeye göre, Hz. İsa'dan sonra, Hıristiyanlar arasında hatalar çoğalmıştı. Özellikle krallar putlara tapar ve onlara kurban keser hale gelmişlerdi. Tabii olarak yöneticiler halkın da kendileri gibi yaşamalarını istiyorlardı. Bu krallardan biri olan Dakyanus, ülkesini dolaşarak halkı putlara tapmaya ve onlara kurban kesmeye zorluyordu. Halkın bir kısmı onun dediklerini yapıyor, bir kısmı da izzetle ölümü tercih ediyordu. Buna karşılık Dakyanus da öldürülenlerin cesetlerini kale kapılarına veya duvarlarına astırarak halka gözdağı veriyordu.

Yukarıda zikredilen durumu gören Rum eşrafından bir kaç genç ya da başka bir rivayete göre, temiz kalpli bir kaç kişi, bu yıllarda şiddetli bir korku ve hüzün içinde Allah'a ibadet ediyor ve şöyle dua ediyorlardı. Ey Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize şu durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla. Nihayet sıra bu temiz kalpli dindar insanlara geldi. Dakyanus'un adamları gençleri kralın huzuruna götürdüler. Kral bunlara hitaben, sizi, bu putlara kurban kesmekten ve onlara tapmaktan alıkoyan nedir? bu şehrin halkını kendinize neden örnek almıyorsunuz. Siz ya bu insanlar gibi ilahlarımıza kurban kesip onlara taparsınız ya da ölümü tercih edersiniz dedi. Gençlerden biri bu esnada kiralın önünde ayağa kalkarak, Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir. Biz ondan başkasına ilah demeyiz. Yoksa hakikatten uzaklaşmış oluruz. Şu bizim kavmimiz Allah'dan başka tanrılar edindiler bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler ya, öyle ise, Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim var mı? dedi.

Bu sözlerden sonra kral, gençlerin biraz daha düşünmelerini isteyerek şehirden ayrıldı. Sonra birisi madem ki siz onlardan ve onların ilahlarından uzaklaştınız. O halde bir mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın dedi. Gençler bu olay üzerine evlerine giderek bir miktar yiyecek oldular ve Bencilus Dağı'ndaki mağaraya sığındılar. Yolda giderken bir çoban ve köpeği de kendilerine katılarak o da mağaraya sığındı.
Gençler mağaraya yerleştikten sonra, sadece namaz, oruç, tespih ve tahmid ile meşgul olmaya başladılar. Nafakalarını ise, içlerinden Yemliha adlı genç temin ediyordu. Yemliha tebdil-i kıyafet ederek şehre gidiyor ve yiyeceklerle birlikte bir takım haberler de alarak mağaraya dönüyordu.

Yemliha, şehre indiği bir gün, Dakyanus'un şehre döndüğünü ve halkı putlara kurban kesmeye zorladığını duydu. Bu durumu arkadaşlarına haber verdi. Gençler, Allah'a dua etmeye başladılar. Yemliha, arkadaşlarına hitaben, Ey kardeşler! Başlarınızı kaldırınız.
Rabbinize itaat ve tevekkül ediniz dedi. Arkadaşları da Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize şu durumdan bir kurtuluş yolu hazırla.., diyerek dua etmeye başladılar. Daha sonra güneş batmak üzere idi ki, Allah onlara bir uyku verdi ve uyudular. Orada güneş doğduğu zaman mağaranın sağma meylederdi. Batarken de yine bunlara dokunmadan batardı. Ayrıca uzun süre bir taraflarına yatmalarından dolayı, o tarafları ağrımasın diye, zaman zaman diğer taraflarına döndürülüyorlardı. Bu arada gençlerin mağarada olduklarını haber alan Dakyanus, adamları ile birlikte mağaranın ağzına geldi. Ancak içlerine düşen bir korku ile mağaranın içine giremediler. Sadece içeride bulunanların ölmelerini sağlamak için, mağaranın ağzını taşlar ile ördürerek kapattırdılar. Bu esnada da yine şehrin ileri gelenlerinden olan, ancak Allah'a inandıklarını gizleyen iki kişi, gelecek nesillerin anlamaları için, Eshab-ı Kehf in durumunu bakır bir levhaya yazarak duvar tamamlanmadan önce mağaranın içine attılar.

Dakyanus'dan sonra gelen krallar ve halk Allah inancını kabul etmişti. Ancak bu defa da öldükten sonra insanların ruh ve cesetleri ile birlikte dirilip dirilmeyecekleri konusunda anlaşmazlıklara düşmüşlerdi. İşte tam bu esnada, 309 yıldan beri uyumakta olan Eshab-ı Kehf de Allah tarafından uyandırılmışlardı. Uyanan gençler, hiç bir şeyden habersiz olarak normal uykularından uyanmış gibi, kalkıp namaza durdular. Daha sonra ne kadar uyuduklarını birbirlerine sormaya başladılar. Ancak aralarında anlaşamayınca bu konuyu Allah'a havale ettiler.
Yukarıdaki olaydan sonra, Eshab-ı Kehf, arkadaşları olan Yemliha'yı tekrar şehre gönderdiler Yemliha, halkın ve kralın tevhid dinini kabul ettiğini anlayıncaya kadar başından geçen bir çok olaydan sonra, mağaraya geri döndü. Bu arada halk ve kral, bu durum insanların öldükten sonra dirileceğine en büyük delildir, diyerek mağaranın ağzına kadar geldiler. Halkın kendilerine doğru geldiklerini gören gençler, korkularından hemen ibadet etmeye başladılar. Ancak daha önce uyudukları yerlere yönelince vefat ettiler.

Daha sonra mağaradan içeri girenler bakırdan bir sanduka bularak halkın huzurunda açtılar. Bu sandukadan, daha önce adı geçen bakır levha (rakim) çıkmıştı. Bunun üzerine şehrin hükümdarı, mağaranın ağzını tekrar ördürdü ve üzerine de bir ibadethane yaptırdı.

Eshab-ı Kehf in ne zaman yaşadığı konu ile ilgili eserlerde bir çok tartışmaya sebep olmuştur. Bazı müellifler, Eshab-ı Kehf in Hz. İsa (AS)'dan önce yaşadığını ve Hz. İsa'nın kavmine bunların hikayelerini anlattığını iddia etmektedirler. Ancak bu görüş fazla itibar görmemiştir." Hakim olan görüşe göre, bu gençler Hz. İsa'dan sonra yaşamışlardır. Hz. İsa'nın dinine mensup olan bir topluluk zamanla zalim bir hükümdar tarafından zorla dinin esaslarından uzaklaştırılmıştır. Bu hükümdarın ise, Dakyanus veya Dekyanus olduğu kesin gibidir. Ancak onun hüküm sürdüğü devrin kesin tarihi verilememektedir.

Konu ile ilgili hikaye anlatılırken Eshab-ı Kehf in yaşadığı zamanla ilgili olarak iki tarih üzerinde durulmuştur. Bir rivayete göre, M.S. 298 yılında uyuyan Eshab-ı Kehf, 150 yıl sonra, M.S. 448 senesinde uyanmışlardır. Diğer bir rivayete göre de 251 'den 448'e kadar tam olarak 197 sene uyumuşlardır. Görüldüğü üzere, burada iki tarih üzerinde durulmaktadır. Ancak Eshab-ı Kehfin Hıristiyanlar tarafından ileri sürülen uyuma müddetleri ile ilgili fikirlerden ikisi de Kur'an'da zikredilen ve İslam alimleri tarafından nakledilen bilgilere uymamaktadır.

Kur'an'da Eshab-ı Kehfin mağarada ne kadar kaldıkları üzerinde durulurken onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar ve buna 9 yıl daha ilave etmişlerdir denmektedir. Müfessirler bu ayeti tefsir ederken, güneş yılına göre, 300 yıl; kameri takvimine göre, 309 yıl uyuduklarının ifade edilmek istendiğine işaret etmişlerdir. Burada belirtilen sürenin beyan-ı ilahi olup olmadığı hususunda da müfessirler değişik fikirler ileri sürmüşlerdir. Bir fikre göre Kur'an, bunların mağarada 309 yıl kaldıklarını açıkça belirtmektedir. Diğer bir fikre göre ise, Kur'an, burada bir süre belirtmemiş, bu hususta söylenen sözleri nakletmiştir. Hatta Allah'ın bu hususta son sözü kendine bıraktığına, bu nedenle de aynı ayette Allah ne kadar kaldıklarını daha iyi bilir dendiğine dikkat çekmişlerdir. Bu fikri savunanlar burada belirtilen sürenin mescid yapalım diyenlerin sözü olabileceği ihtimali üzerinde de durmuşlardır. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır da yukarıdaki görüşleri naklettikten sonra; Nasara'nın müşrik Romalılara galebe ile meydana çıkmaları miladın 4. asrının başında vaki olduğuna göre, o zamana kadar 300 küsur sene durmuşlar demektir. Bu suretle, 309 bu müddeti açıklığa kavuşturmak için ifade edilmiştir... demektedir. Buradan anlaşıldığına göre, Eshab-ı Kehfin başından geçen olay, M.S. 2. yüzyılın başlarında meydana gelmiştir. Ancak bu hususta kesin tarih vermek mümkün değildir. Devrin hükümdarı Dakyanus'un krallık dönemi hususunda ise, değişik tarihler verilmektedir. Bu olayın tarihi olarak genelde 249-251 yılları gösterilmektedir. Bu tarih Hrıstiyan kaynaklarına en azından mağaraya çekiliş tarihleri olarak uymaktadır. Ancak başlangıç tarihinin 250 kabul edilmesi ve 309 yıl orada kaldıkları kabul edildiği taktirde, uyanışları 559 yılına tevafuk etmektedir. Bu da diğer tarihi bilgilerle çakışmaktadır. Çünkü, Eshab-ı Kehfin uyandıkları zamanın hükümdarı Teyezosis'in 401-450'lili yıllarda krallık yaptığı bilinmektedir. Bu taktirde Hamdi Yazır'ın yaptığı tahmin doğrudur. Yani Eshab-ı Kehfin 2. yüzyılın başlarında mağaraya çekilmiş olmaları ihtimali kuvvetlidir.

Eshab-ı Kehfin adları ve sayıları hakkında da çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bir rivayete göre, bunların sayısı sekizdir, dokuzuncusu ise, köpekleri Kıtmirdir. Bu rivayete göre, Eshab-ı Kehfin isimleri; Makselmina, Mahşelmina, Temliha (Yemliha), Mertunas, Keştunas, Bironos, Dimos, Kalos ve Kıtmir (Köpekleredir.589 İbn-i İshak'a göre de Eshab-ı Kehfin sayıları sekizdir, dokuzuncusu köpekleridir.

Bu müellif onların isimlerini:

Meksemlina, Mahsemlina, Yemliha, Martus, Kesutunis, Bironis, Resmunis, Batunis, Kalus şeklinde sıralamaktadır.

Hz. Ali tarafından gelen bir rivayete göre, Eshab-ı Kehfin sayıları yedi idi. Köpekleri ile sekiz adet oldukları bildirilmektedir. Bu rivayette Eshab-ı Kehfin isimleri ve görevleri şöyle sıralanmaktadır. Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş'dan ilk üçü hükümdarın sağ kol danışmanları; son üçü de sol kol danışmanları idiler. Bunların yanlarına aldıkları çobanın adı Kefeştatayyuş ve köpeğinin adı da Kıtmir idi. Abdullah bin Abbas tarafından gelen bir rivayete göre, Hz. Abdullah (r.a.), ayetteki, onlar hakkında bilgisi olan çok azdır kısmını okuduktan sonra, İşte ben o az kişilerdenim demiş ve isim vermeden Eshab-ı Kehfin yedi kişi olduklarını, sekizincisinin ise, köpekleri olduğunu belirtmiştir.

Kanaatimizce ikinci rivayet daha isabetli görülmektedir. Zira meal ve tefsirlerde Kehf suresinin 22. ayetinde yedidir, sekizincisi köpekleridir ifadesinin Müslümanlar tarafından söylendiği belirtilmekte, hatta bizzat Hz.Muhammed (s.a.v.)'in, Hz. Cebrail'den bu sayıyı haber verdiği belirtilmektedir.

Eshab-ı Kehfin yaşadığı şehir ve sığındıkları mağara ile ilgili olarak, olayın meydana gelmesinden bir süre sonrasında başlayan ihtilaflar günümüze kadar sürmüştür. Bunlardan sadece birinin doğru olduğu düşünülürse, bu fikirlerde bir ayıklama yapmak gerektiği açıktır.

Kaynakça
Kitap: MARAŞ VAKIFLARI (DULKADİRLİ VE OSMANLI DÖNEMİ)
Yazar: Yaşar BAŞ, Rahmi TEKİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MARAŞ ESHAB-I KEHF DULKADİRLİ VAKIFLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 22:02

Eshab-ı Kehf mağarasının yeri ile ilgili fikirlerin uzayıp gitmesinin çeşitli sebepleri vardır. Kısaca özetlemek gerekirse, geçmişten günümüze kadar Eshab-ı Kehf mağarasının farklı yerlerde gösterilmesi, dini ve tarihi özelliği olan mağaraya halkın yakın olmak ve sahiplenmek isteği tarif edilen mağaraların biri birine benzemesi ve bazı hissi yaklaşımlar bu olaya neden olmaktadır. Esasen bu konu, tarihi ve dini özelliği itibarıyla yüzde yüz çözülecek olsa bile, sonuç olarak pek bir şey değişecek gibi değildir. İnsanların inanışı, bu mağaraların kültürel birer miras oluşu, bir kısmının üzerinde tarihi eserlerin bulunması, bazı dini ve kültürel duygu ve ihtiyaçların buralarda giderilmesi, tarihi birer hatıra olmaları ve benzeri nedenlerle Eshab-ı Kehf mağarası olarak gösterilmekte olan yerler, bulundukları devrin şartlarına göre, konumlarını devam ettirecekleri gibi, yerleri ile ilgili olarak ileri sürülen fikirlerin de devam edip gideceği muhakkaktır. Esasen Eshab-ı Kehfin yerinin nerede olduğunu bilmek insanlar üzerine farz olsaydı. Allah onu kitabında mutlaka zikrederdi ifadesini kullanan İbn-i Kesir'in düşüncesi dikkate alınacak olur ise, önemli olan şeyin Eshab-ı Kehf olayının tarihi ve dini yönünü değerlendirmek olduğu anlaşılacaktır.
Yukarıda belirtildiği üzere, dünyanın bir çok ülkesinde Eshab-ı Kehf mağarasının bulunduğu iddia edilmektedir. Nitekim İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Şam, Afganistan ve Doğu Türkistan'ın da dahil bulunduğu 33 yerde Eshab-ı Kehf mağarasının bulunduğu bildirilmektedir. Yine buralarda bulunduğu bildirilen mağaralarda bulunan cesetlerin sayıları, mağaraların konumu ve üzerlerinde yapılan binalar ile ilgili olarak, bazı farklılıklarla beraber birbirinin benzeri olan iddialar ileri sürülmektedir. Ancak Eshab-ı Kehfin Tarsus'da ya da Afşin'de olduğunu bildiren tarihi kayıtlar ve buradaki mağaraların konumu yanında diğer fikirler çok zayıf kalmaktadır. Yani bu konuda asıl fikirler Afşin ve Tarsus üzerinde yoğunluk kazanmaktadır. Bu gerçeğe karşılık, Hıristiyanlar yedi uyuyanlar dedikleri Eshab-ı Kehfin Efes'te bulunduğu fikri üzerinde ısrar ederler. Hıristiyanlara göre, Efes'te bulunan Eshab-ı Kehfin kalıntıları, bulundukları yerden alınarak Marsilya'ya nakledilmiştir. Nakil esnasında kullanılan büyük taş sandık ise, Marsilya'daki Sent Viktor Kilisesindedir. 528'de Suriye piskoposu Jean de Serağ'ın bir hikaye şekline soktuğu bu destan, sonradan Greguar Dülos tarafından Süryanice'den Latince'ye tercüme ve teksir edilmiştir.

Afşin ve Tarsus'daki mağaralar ile ilgili tartışmalar ise Müslümanlar tarafından kabul görmektedir. Bu tartışmalar; mağaraların konumu, Kur'an ayetlerine uygunluğu, bulundukları dağın adı, üzerlerinde vakıf eserler kurulmuş olup olmamaları, bulundukları şehirlerin eski adı ve tarihi geçmişi, bu merkezlerin hangisinin Eshab-ı Kehfin köyü olduğu, kaynaklarda gösterilen yerin hangisi olup olmadığına dair başlıklar altında toplanmaktadır. Bu konu, ne yazık ki zaman zaman ilmi değeri olmayan hissi yaklaşımlarla da açıklanabilmektedir. Tabii bu başlıklar altında toplanabilecek olan tartışmalar, Eshab-ı Kehfin bulunduğu yeri ortaya çıkarmak için yapılmaktadır. Ancak burada sadece esas konumuz olan Afşin'deki Eshab-ı Kehf mağarası ve üzerindeki vakıflar ile bir kaç noktaya kısaca işaret edilerek geçilecektir.
Afşin'in bilinen en eski adı Arabissos ya da Arabsus şeklinde geçmektedir. Bu ad daha çok Bizanslılar ve Selçuklular döneminde kullanılmıştır. Ancak kesin olarak belirlenemeyen bir dönemden sonra Afşin, Efsus adı ile tanınmaya başlamıştır. Bu dönemin Selçukluların son zamanlarına rastlaması muhtemeldir. Ad değişikliğinin nasıl bir etki ile değiştiği bilinmemektedir. Kaynaklarda Eshab-ı Kehfin köyünün Efsus adı ile tanıtılması ve Afşin'de bulunan mağaranın Eshab-ı Kehfin mağarası olduğunun düşünülmesi nedeni ile bu ad verilmiş olabilir. Nitekim Selçuklular ve Dulkadirliler zamanında buraya yapılan binalar ve vakıflar ile, onların bu bölgeye önem vermeleri bu durumu akla getirmektedir. Yalnız aynı dönemde Tarsus'daki mağara üzerine de vakıfların yapılmış olduğu dikkati çekmektedir.

Üzerinde vakıflarla ilgili araştırmalar yaptığımız Tapu Tahrir Defterleri'nde Afşin'in adı Efsus ve Yarpuz adları ile kaydedilmiştir. Aynı defterlerde burada Eshab-ı Kehfin makamı olduğu da kayıtlıdır. Benzeri bilgiler, Osmanlı yıllıkları olan vilayet salnamelerinde de bulunmaktadır. Mesela Elbistan'ın ve Tarsus'un ayrı ayrı birer kaza merkezi olarak Haleb Vilayeti'ne bağlı olduğu yıllarda hazırlanan 1285/1868 tarihli vilayet salnamesinde, Efsus Nahiyesinde Eshab-ı Kehfin... makam-ı alileri ve Tarsus civarında Eshab-ı Kehfin... merakid-i şerifeleri vardır denilmektedir. Konu ile ilgili benzer fikirler tarih ve tefsir kaynaklarında bir çok yönleri ile ele alınmıştır. Ancak konumuzun sadece vakıflar ile ilgili olması ve bu kısma ayrılabilecek satırların azlığı nedeniyle araştırmamızın sınırlarını aşmamak için bu kadarını yeterli görerek Eshab-ı Kehfin vakıfları ile ilgili kısma geçiyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MARAŞ ESHAB-I KEHF DULKADİRLİ VAKIFLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 22:04

B - ESHAB-I KEHF VAKIFLARI VE TARİHİ GELİŞİMİ

1-Eshab-Kehf Vakıflarının Kuruluşu


Etrafındaki temel kalıntıları ve diğer bazı işaretlere binaen, Eshab-ı Kehf mağarası üzerinde ve çevresinde ilk defa Bizanslılar tarafından dini mahiyette bazı eserlerin yapıldığı bilinmektedir.
Eshab-ı Kehfin bulunduğu bölge, Selçukluların fethinden sonra da önemini korumuştur. Bizans devrinde olduğu gibi, bu dönemde de Eshab-ı Kehf mağarası çevresinde dini, sosyal ve eğitime yönelik vakıflar kurulmuş ve vakıf eserler inşa edilmiştir. Ancak bu gelişmelerden en önemlisi Selçukluların Maraş Emiri (Valisi) Nüsretüddin Hasan tarafından gerçekleştirilmiştir. Nüsretüddin Hasan Bey, vakıf eserlerin ele alındığı bölümde görüleceği üzere, burada bir cami, bir kervansaray ve bir ribattan oluşan muazzam bir külliye inşa ettirmiş; kendisi ve zamanındaki Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad tarafından, buraya vakıf gelirleri tahsis edilmiştir.

Dulkadir Beyliği zamanında Eshab-ı Kehf vakıflarına dokunulmamıştır. Dulkadir Beylerinden Süleyman Bey, burada bir buk'a (zaviye, orta dereceli okul) yaptırmıştır. Alaüddevle Bey ise, babasının yıkılmış olan buk'ası ile birlikte bazı ilave ve değişikliliklerle buradaki kervansaray (medrese, misafirhane) ve mescidi tamir ettirerek yeniden faaliyete geçirmiş ve vakıf gelirleri tahsis etmiştir. Mescidin önünde bulunan Çardak (küçük mescid) da vakıf eserlerin incelendiği kısımda izah edildiği üzere, Osmanlılar zamanında yaptırılmıştır.

2-Eshab-ı Kehf de Kurulan Hayri Vakıflar

a-Eshab-ı Kehf Camii


Yukarıda izah edildiği üzere cami, Selçuklular zamanında uzun süre Maraş Valiliği yapmış olan Nüsretüddin Hasan Bey tarafından, daha önce Eshab-ı Kehf mağarası üzerine kurulmuş olan bir Bizans kilisesinin kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Camiin kapısı üzerinde Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad ile Maraş emiri Nüsretüddin Hasan adına 630/1233 tarihli üç satırlık bir kitabe mevcuttur. Kitabe, mescidin 1320/1902 yılındaki tamiri esnasında duvarın içinde bulunmuş ve yeniden inşa edilen kapısının üzerine konulmuştur. Fakat Faruk Sümer'in de dikkati çektiği üzere, kitabede cami adı geçmemekte, inşa edilen şeyin bir ribat olduğu ifade edilmektedir. Ribatın tekke, zaviye, buk'a, sınır boylarında mücahitlerin kaldıkları uç karakolu ya da kervansaray anlamına geldiği ve burada bu vasıflara uyan başka bir yapı olmadığı göz önünde tutulursa, kitabenin Eshab-ı Kehf külliyesini oluşturan kervansaray (ribat, medrese), yani bu gün misafirhane olarak adlandırılan tesise ait olduğunu kabul etmek gerekiyor. Konu medresenin incelendiği bölümde daha geniş olarak değerlendirilecektir. Ancak bu bilgiler ışığında ulaşılan sonuca göre, ilk yapılış tarihi bilinmeyen camiin Nüsretüddin Hasan tarafından ribat (zaviye, buk'a) ve kervansarayın yaptırıldığı yıllarda inşa edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Alaüddevle Bey de bu camii, 1500 yılından önceki yıllarda yeniden yaptırmıştır. Çünkü vakfiyesi 906/1500 tarihini taşımaktadır. Camiin Alaüddevle Bey'in hanımı olan Rüstem Bey'in kızı Şems Hatun tarafından ya da onun adına Alaüddevle Bey tarafından yeniden yaptırılmış olması ihtimali daha kuvvetlidir. Camiin yanında bulunan ve bu gün Çardak adı ile bilinen kısımda, onun adına yazılmış 905/Mart 1499 tarihli bir mescid kitabesi mevcuttur. Bu kitabe muhtemelen camiye aittir. Şems Hatun adına yaptırılan camiye Alaüddevle Bey'de vakıflar tahsis etmiştir. Nitekim 906/1500 tarihli vakfiyede de ihya edilen eserin bir kubbe, başka bir yerde de mescid olduğu ifade edilmektedir. Bu ifadeler de camii göstermektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan sonra, Eshab-ı Kehf Camii'nin planı ve yapısı hakkında da bilgi vermek yerinde olacaktır. Eshab-ı Kehf Camii, aynı adla bilinen mağaranın hemen önüne yapılmıştır. Kaynaklarda ve araştırma eserlerin bir kısmında mescid olarak tanıtılan cami; daha sonraki tamirler nedeni ile harici şeklini değiştirmiş olmasına rağmen, içi ilk yapıldığı devre has yapı özelliğini hala korumakta ve Selçukluların ulu camileri tipini andıran bir plana sahip olduğunu göstermektedir. Mihrabın önündeki kubbe, şeklini değiştirmiş olmakla beraber, sütunlara dayanan kemerleri ilk hallerini korumaktadırlar. Ayrıca camiin mağaranın şekline uydurulmasındaki maharette ve onunla münasebetinde en küçük bir değişiklik dahi sezilmemektedir. Eshab-ı Kehf külliyesini oluşturan diğer iki asli eserin kuzeyinde bulunan cami; esas cami bölümü ve kutsal mağara bölümünden oluşmaktadır. Camii bölümüne doğudaki bir kapıdan girilerek son cemaat mahalline gelinir. Burası üç mermer direk üzerine kurulmuştur. Direklerin ölçüleri birbirinden farklıdır ve daha eski bir yapıya aittirler. Yine bu bölümün ikisi kuzeyde, biri doğuda olmak üzere, üç geniş ve uzun penceresi vardır. Bölümün kemerleri ve tonoz kısmı tuğla ile örtülmüştür.

Camiin esas bölümünü oluşturan ikinci kısmı, yarım daire şeklindeki bir kubbe ile örtülüdür. Mihrabı, minberi ve duvarlarının kayda değer bir hususiyetleri yoktur, bu kısmın doğuya açılan üç penceresi vardır.
Camii ile ilgili bilgi verirken, onun bitişik olduğu mağara kısmını da cami ile birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü yukarıda ifade edildiği üzere, bu iki birimin birbirinin şekline uygunluğu ve birbiri ile olan münasebetleri nedeni ile bunları ayrı düşünmek imkansız gibidir.
Eshab-ı Kehfin makamını oluşturan mağara kısmı kutsal mağara ve önündeki ibadet yeri olmak üzere, iki kısma ayrılmıştır. Mağaranın batı yönündeki uç kısmında bir kaynak suyu vardır. Kaynağın dışında kalan mağara tarafı dörtgen şeklindedir. Bu kısmın önünde ikinci bir bölüm vardır. Burası da dörtgen şeklindedir. Burada da yine mağara kısmında bulunan bir ibadet yerine ulaşılır. İbadet yerinin kemer ve tonozları tuğla ile, duvarları ise, moloz taş ile inşa edilmiştir. Mağara tarafındaki duvarın üzerinde, halkın vaftiz taşı adını verdiği mermer bir mihrab bulunmaktadır. Burası Bizans devrinde kilise olarak kullanılmıştır. Kuzeye açılan bir pencere ile aydınlatılması ve havalandırılması sağlanmıştır.

Tahrirler esnasında mağarada Kur'an okumakla görevli cüz han-ı türbe-i şerif olan kimselerden de bahsedilmektedir. 1527'de bu görevi Habib oğlu Abdullah'ın yaptığı kayıtlıdır.

Tahrirler esnasında ve sonraki yıllarda camiin görevlileri hakkında da bir kaç belgeye rastlamaktayız. 1525 yılında camiin hatibi Yusuf oğlu Mevlana Taceddin; Müezzini Abdülaziz oğlu Mevlana Ali idi.6i: 1527 yılında hatipliği Tahir Hacı oğlu Bum Hayır, müezzinliği Ahmed oğlu Ömer, 1563'de ise, camiin hatipliğini Aydoğmuş oğlu Mevlana Ümmet, imamlığını da kardeşi Ali Fakih yapmakta idiler.

Vakfiyelerde ve tahrirler esnasında Eshab-ı Kehf Külliyesi'ni oluşturan tesislerin vakıfları hakkında da bilgi verilmektedir. Ancak bu bilgiler genellikle Eshab-ı Kehf vakfı adına kaydedilmiş, hangi tesisin hangi vakıf gelirine sahip olduğu ve hangi tesiste hangi görevlilerin hizmet ettiği tam bir açıklıkla kaydedilmemiş, her tesisin durumunun ayrı ayrı değerlendirilmesine yarayacak bilgi verilmemiştir. Mesela, 1525 yılına ait tahrir kaydında Çoban Pınarı denilen yerin mahsulünden cami müezzinine senede 75 akçe verildiği, 1563 yılı tahririnde Efsus'un vakıf gelirinin yansı ve Ağcasu (Aksu) Mezrası vakıf gelirinin Eshab-ı Kehf Camii ve Zaviyesi'ne ait olduğu zikredilmiştir. Ancak bu kadarlık bilgi ile tüm gelirlerin hangi tesise ait olduğunu tespit etmek imkansızdır. Bu nedenle tesislerin gelirleri ayrı ayrı ele alınmadan Eshab-ı Kehfin vakıf gelirleri bölümünde değerlendirilmiştir.
Eshab-ı Kehf Camii'nin 1100-1106/1689-1695 yılları arasındaki senelik bedeli, yani gelir gider durumu 12960 akçe idi/'17 XIX. yüzyıla ait kayıtlarda külliyeyi oluşturan tesislerin gelirleri ve sair durumu da yine topluca kaydedilmiş açıklayıcı bilgi verilmemiştir.

b- Eshab-ı Kehf Medresesi

Önceki kısımda izah edildiği üzere, Selçukluların Maraş Valisi Nüsretüddin Hasan, Eshab-ı Kehf makamının bulunduğu yerde, bir ribat, bir cami ve bir kervansaray (han medrese) yaptırmıştır. Selçuklulardan sonra bölgede bir beylik kuran Dulkadir oğulları, Nüsretüddin Hasan Bey'in vakıflarını yenileyerek tamir ettirmişler ve yeni tesisler ilave etmişlerdir. Ancak Alaüddevle Bey'in eskiden burada bulunan bir cami ve medrese ile daha önce babası Süleyman Bey'in aynı yerde yaptırmış olduğu Buk'a'yı yeniden tamir ederek faaliyete geçirmesi, külliyenin günümüze kadar ayakta kalmasını sağlamıştır. Nitekim bu gün de külliyeden günümüze bir cami, bir ribat (zaviye, buk'a) ve kervansaray (ribat, medrese, misafirhane) kalmıştır. Aşağıda ve ilgili bölümlerde de izah edileceği üzere, bu eserler Alaüddevle Bey'in 906/1500 tarihli vakfiyesinde ihya ettiğini bildirdiği buk'a, medrese ve mescide karşılık gelmektedir.

Alaüddevle Bey'in tamir ettiği medresenin yeri ve tarihi bilinmediğine şu anda mevcut olan kervansarayın değişik yapı özelliği ile handan ziyade medreseyi andırdığına ve medrese olarak kullanılmış olabileceğine dair fikirler ileri sürülmüştür.

906/1500 ve 916/1510 tarihli vakfiyelerine göre, Alaüddevle Bey, burada bir buk'a bir mescid ve bir medreseyi yeniden ihya ederek bu tesislere vakıf gelirleri tahsis etmiştir. Medrese de külliyenin diğer tesisleri ile birlikte vakfa dahildir. Külliyenin diğer tesisleri ayakta durduğuna göre, çok özel bir gelişmenin haricinde, medresenin de yıkılmamış olması gerekiyor. Çünkü vakfa dahil olan medresenin diğer tesislerle birlikte korunacağı ve ihtiyaca cevap verir halde tutulacağı muhakkaktır. Tarihi bilgiler ve mevcut durum da bunu doğrular niteliktedir. Mesela, elimizdeki bir kaç belgeye göre medrese, 1077¬1258/1666-1842 yılları arasında ve bu tarihlerden bir süre sonrasına kadar faaliyette olduğu bilinmektedir.

Medresenin uzun süre faaliyette olduğu tespit edildikten sonra, bu defa onun nerede olduğu düşünülebilir. Yukarıdaki bilgiler göz önünde tutulacak olursa, medresenin burada şu anda mevcut olan tesislerden birisi olması gerekiyor. Eshab-ı Kehf Camii'nin ele alındığı kısımda izah edildiği üzere, bu tesislerden medrese olmaya en elverişli olanı ise, bazı kaynaklarda kervansaray (ribat, han) olarak gösterilen ve şu anda misafirhane olarak bilinen kısım olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, medresenin yerinin belli olmadığına dair fikirlere de cevap verilmiş olmaktadır.

Medresenin misafirhane olarak bilinen kervansarayda faaliyet gösterdiğine dair bir çok işaretler vardır. Camiin ele alındığı bölümde, kapısı üzerinde bulunan kitabenin esas olarak bir ribat (kervansaray)'a ait olduğu izah edilmişti. Bu durumda kitabenin, şu andaki misafirhaneye ait olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Külliyenin tarihi seyri ve mevcut durumu da böyle bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Bu sonuca göre, medrese, kitabede de ifade edildiği üzere, ilk defa 630/1233 tarihinde yaptırılmıştır. Alaüddevle Bey ise, 1500'Iü yıllardan önce burayı bazı ilavelerle tamir ederek faaliyete geçirmiştir. Çünkü vakfiyesi 906/1500 yılma aittir.

Tarihi bilgiler ve şu anda misafirhane olarak bilinen tesisin özelliği göz önünde tutulacak olursa, bu eserin ilk defa 630/1233 yılında Maraş valisi Nüsretüddin Hasan tarafından, gelen geçen yolcuları ağırlamak üzere, bir kervansaray olarak inşa edildiği, Alaüddevle Bey'in de vakfıyesindeki ifadesi ile, burayı yeniden ihya ettiği, yani bazı ilave ve değişikliklerle tamir ederek faaliyete geçirdiği anlaşılmaktadır. Ancak bu ilave sonucunda eser tam olarak eski özelliğini kaybetmemiştir. Ama hem bir kervansaray hem de bir medresenin organlarını barındıran bir yapı görünümünü almıştır. Nitekim Tahsin Özgüç ve Mahmud Akok'da kervansarayın bir handan ziyade bir medreseyi andırdığını, eserin anayola sapa bir yere, dini maksatla yani mukaddes mahalli aileleri ile ziyaret edip orada bir müddet kalan insanların ikametine tahsis edilmiş bir anıt olduğunu, planı ile Selçuklu kervansaraylarından ayrıldığını, kendine has yeni bir tipi temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Refet Yinanç da bu duruma binaen kervansarayın medrese olarak kullanılmış olabileceğini ileri sürmekle doğru bir tespitte bulunmuştur. Osman Turan ise, kervansarayı ribat olarak adlandırmakla 630/1233 tarihli kitabeye uygun bir tespitte bulunmuştur. Bu duruma göre, Alaüddevle Bey, ribatı tamir ederek medrese halinde kullanılacak bir hale getirmiştir. Ancak eserin eskiden kervansaray olarak kullanıldığını gösteren bazı izler silinmemiştir. Burasının medrese olarak kullanıldığını gösteren 1079/1668 tarihli bir buyrulduda, medresenin müderrisi Hüseyin'in görevini terk etmesi üzerine, öğrencilerin de medreseyi terk ettiği ve medresenin sahipsiz kalması nedeni ile günden güne tahrib edildiği, yıkılmaya yüz tuttuğu ve misafirlerin de burayı mesken olarak kullanmaya başladıkları ifade edilmektedir.

Medrese (Kervansaray), yapısı ve planı ile yolculara ve idarecilerine mahsus revaksız odaları, tonozları, kemerler, küçük kapılan, yapı tekniği, açık bir avlu etrafındaki dikdörtgen planı ve hanın sağ tarafı boyunca uzanan ahırı ile Selçuklu kervansaraylarından ayrılan bir yapı özelliğini göstermektedir. Medrese'de hayvanlar için bir ahırın bulunması da eskiden ahırları olan kervansarayın, Alaüddevle Bey tarafından bir medrese haline getirilmesi neticesinde eski yapıdan bir kısmının aynen bırakılmış olduğundan kaynaklanmaktadır.

1947 öncesi pek harap bir durumda olduğu söylenen medrese (han, misafirhane), bu tarihte tamir edilirken taç kapısı yeniden yapılmıştır. Taç kapının çerçevesinde süslemelerin bulunmaması bu husus ile ilgilidir. Kapı girişinin sağında bir oda vardır. Bu adadan L şeklinde kapalı ve geniş ayn bir bölmeye girilir. Bazı araştırıcılar burasının bir ahır olduğunu iddia etmişlerdir. Sağda bulunan bir kapıdan da başka bir odaya girilir. Giriş avluya açılır burada karşılıklı eyvan ve odalar görülür. Girişin tam karşısında da bir eyvan vardır. Bu eyvandan bir kapı ile sağ ve soldaki odalara girilir. Araştırıcıların ahır dedikleri kısma gelince, burası uzun bir tonozla örtülüdür ve kemerler ile altı kısma ayrılmıştır. Doğu tarafına düşen duvarlarda üç büyük çıkıntı vardır. Yapının bütünü kesme taşlarla yapılmıştır.

Belgelerde medresede görev yapanlar hakkında da bazı bilgiler verilmiştir. 1525'de Hasan oğlu Mevlana Alaaddin, 1527'de Hacı Sadık oğlu Mevlana Şemseddin, 1563'de ise, Abdülaziz oğlu Mevlana Ali Fakih, Muhyiddin oğlu Yakub Halife ve kardeşi Yusuf un Eshab-ı Kehf Medresesi'nde müderrislik yapmakta idiler. Bu tarihte buk'a da faaliyette idi. Ancak bu müderrislerin hangisi buk'a da görev yaptığı kaydedilmemiştir. 1079/1668 yılı öncesinde ise, Hüseyin adlı birisi burada müderrislik yapmaktaydı. Ancak görevi bırakarak bulunduğu yeri terk etmesi nedeni ile yerine ulemadan Ali Efendi tayin edilmiştir. 1145-1166/1732-1753 yılları esnasında medresenin müderrisleri Mehmed Zeki ve Ahmed idi. Bu göreve 19 Rebiulevvel 1238/4 Aralık 1822'de Mehmed Vehbi, 17 R 1258/28 Mayıs 1842'de Seyyid Mehmed ve Seyyid Ali efendiler tayin edilmişlerdir.

Medresenin görevlilerine ve gelirlerine zaman zaman müdahaleler yapıldığı dikkati çekmektedir. 1080/1669'da müderrislik yapan Ali Efendi'ye medresenin eski müderrisi Hüseyin'in müdahalesi ve 1137/î724'de medresenin vakfından olan Parsama köyünün malikane hissesinin gelirini tasarruf eden vakfın mütevellisi Osman'a yapılan müdahale bunlardan ikisidir.

Asırlar boyunca hayatiyetini sürdüren medresenin zaman zaman tamir edildiği bilinmektedir. Ancak bu konu kaynaklarda yeterli bir şekilde ele alınmadığından külliyenin tarihi gelişiminin genel olarak değerlendirildiği bölümde incelenmiştir.
Vakfın gelir gider durumu cami ve zaviyede olduğu gibi, Eshab-ı Kehf Vakfı içinde topluca gösterilmiştir. Ancak medreseye ait olan vakıflardan bazıları adı ile belirtilerek diğerlerinden ayrılmıştır. 906/1500 tarihli vakfiyeye göre, Alaüddevle Bey, Eshab-ı Kehf medresesi müderrisi için üç bin dirhem gümüş para, yılda sekiz ölçek buğday, müderris yardımcısına, üç bin dirhem gümüş para, müderrisin harap evini tamir etmek için dört bin dirhem gümüş, Harabiye Emirliği'nden her sene sekiz

ölçek tahıl ve müderris yardımcısı için bin dirhem para vakfetmiştir. 3 Mart 1672 tarihli bir buyrulduya göre, Eshab-ı Kehf Zaviyesi ve Buk'ası'nın yarım hisselik gelirini medresenin müderrisi Ali Efendi, diğer yarısını da hizmetkarlar kullanmaktaydılar. Medresenin vakıflarından biri de Kayseri'nin Koramaz nahiyesine bağlı Parsama köyünün malikane hissesidir. Bu hisseyi tasarruf eden müderrislerden Mehmed Zeki ve Ahmed'in; vakfın diğer hisselerini de ellerine geçirmek istemeleri sebebi ile anlaşmazlıklar çıkmıştır.Şahruh Bey'in vakfiyesine göre, Parsama Köyü malikane hissesinin yarısı, medresenin müderrisleri, talebeleri ve sair ihtiyaçları için vakfedilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MARAŞ ESHAB-I KEHF DULKADİRLİ VAKIFLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 22:04

c -Eshab-ı Kehf Zaviyesi

Eshab-ı Kehf Camii ile bu günkü misafirhane arasında bulunmaktadır. Kapısının girişi üzerindeki kitabede eserin, ilk defa Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus zamanında Maraş Valisi Nüsretüddin Hasan Bey tarafından, 612/1215 tarihinde bir ribat (zaviye, buk'a, kervansaray)u'l-mübarek olarak yaptırıldığı kayıtlıdır. Bazı araştırıcılar kitabeye uygun olarak eseri; çile hane, ribat ve Ribatu'l-mübarek şeklinde tanımlamışlardır. Bu ifade ise, eserin ilk yapıldığı Selçuklular döneminde uç gazilerinin, mücahitlerin ve dervişlerin sınır boylarında ikamet ve ibadet ettikleri uç karakolu, müstahkem mevki ve zaviye anlamına gelmektedir. Ancak özellikle Dulkadir Beyliği'nin son döneminden itibaren ribatların askeri önemi azalarak içlerinde dervişlerin ve tarikat erbabının barındığı dini ve sosyal görünümü ağırlık kazanan yapılar haline gelmişlerdir. Ayrıca benzeri eserler için, ribat terimi yerine buk'a ve daha sonra da zaviye teriminin kullanılması tercih edilmiştir. Bu ifadeler ise, birbirine yakın anlamları taşımaktadırlar.

Yukarıdaki bilgiler göz önünde tutulacak olursa, bu gün zaviye olarak bilinen eser kendisinin yerinde inşa edilmiş olan eski binanın kalıntıları üzerine kurulan buk'anın devamı olmalıdır. Çünkü 906/1500 tarihli vakfiyesine göre, Alaüddevle Bey, babası Süleyman Bey'in Eshab-ı Kehf deki buk'ası ile birlikte, aynı yerdeki bir medrese ve bir mescidi tamir ederek faaliyete geçirmiştir. Bu üç eserden medrese ve mescidin yeri ve kimliği bilindiğine göre, buk'ada bu gün zaviye olarak adlandırılan bina olmalıdır. Belirtilen tarihlerde buk'a kelimesinin zaviye ya da orta dereceli okul anlamına kullanılmış olması da bu fikri desteklemektedir. Hatta Eshab-ı Kehf Zaviyesi ile ilgili Osmanlı belgelerinde de buk'a ve zaviye kelimesinin birbirinin yerine kullanıldığı görülmektedir. Mesela, 1563 tarihli tahrir kayıtlarından birinde Eshab-ı Kehf Buk'ası ve Camii Vakfı'ndan bahsedilmektedir. Halbuki her ikisi de aynı vakfı göstermektedir. Ancak buk'anın özellikle Osmanlının ilk zamanlarında hem zaviye hem de düşük dereceli medrese ya da bu günkü karşılığı ile ilk okul ve üniversite arasında kalan eğitim müessesesi yerine kullanıldığı da bilinmektedir.Nitekim 1563 yılı tahriri esnasında cami, medrese ve zaviyenin faaliyette olduğu bir esnada buk'anın da ayrıca kaydedildiği ve Eshab-ı Kehf merkezinde görevli olan müderrislerin sayısının üçe çıktığı görülmektedir. Bu gelişme, Eshab-ı Kehf de ikamet edenlerin sayısının artmasına binaen, zaviye kısmında veya medresenin bir bölümünde yukarıdaki çerçeve içinde kalan derslerin verilmeye başlandığını akla getirmektedir. Zaviyenin kuruluşundan beri alt katındaki büyük bölmeler de zaman zaman eğitim için kullanılmış olabilir.

Zaviye, planı itibarı ile kapısı, mihrabiyesi ve çile odaları arasındaki mihrabı, Selçuklu tezyinat sanatının en güzel örneklerindendir. Tonozlarla örtülen uzun salonları çok önemli birer plan arz eden çile odaları ve diğer bölümleri ile Anadolu'da görülmeyen ve bu güne kadar korunamayan yeni bir tipi temsil etmektedir. Zaviyenin duvarları ikinci kata kadar kesme taşlarla yapılmıştır. İkinci katı tuğla ile örülmüştür ve hemen hemen tamamı ile yeniden inşa edilmiştir. Yapının zemininin içi kısmı da kesme taşlar ile inşa edilmiştir. Kemerler ve tonozların tümü yontma taştandır.

Zaviyenin taç kapısı yapının güneyinde bulunmaktadır. Sivri kemerin içindeki istalaktitleri, çerçevesinde düzenli oymalar şeklindeki motifleri, sivri kemer ve üstündeki mermer kitabe arasında bezenmiş gülcükler ile diğer Selçuklu taç kapılarından farksız bir güzelliğe ve çekiciliğe sahiptir.

Zaviyenin iç kısmına gelince, taç kapıdan girildiğinde sağda her biri on sekiz metre uzunluğunda iki geniş bölme bulunmaktadır. Bu bölmeler tonozlu olup birbirine sivri kemerlerle bağlıdır. Her iki bölmenin kuzeyde birer küçük kapıları vardır. Doğu duvarına bitişik olan ikinci bölmenin sivri kemerli üç penceresi olup ortadaki diğerlerine nazaran daha büyüktür. Bu bölmenin altında, giriş kısmının pek yakınında merdivenle inilen ve kapıdan girilen üçüncü bir bölme daha vardır. Bu bölmenin uzunluğu 17 metre, eni 2, 5 metre ve yüksekliği de 2, 65 metredir. Tonozlu olan alt bölmenin dört penceresi vardır.

Yine taç kapıdan girildiğinde sol tarafta ise, çile hane ve mescid kısımları yer almaktadırlar. Çile hane, geniş bir aralık ile ona açılan dört hücreden müteşekkildir. Hücrelerin genişlikleri birbirinden farklıdır. Ananeye göre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi bazı tanınmış zatlar bu çile hanede kalmışlardı ve burada muhtelif tarikatların zaviyeleri bulunmaktaydı. mescid kısmı ise, geniş bir kemerle birinci bölmeden ayrılmaktadır, mihrabı oldukça süslemelidir. Mihrabın solundaki eyvandan küçük bir odaya girilir. Zaviyenin ikinci katı geniş bir sofa ile buraya açılan altı odadan müteşekkildir. Odalar muhtelif büyüklükte olup tavanları yüksek, ferah ve manzaralıdır. Bu katın mütevellilere ve ailelerine ayrılmış olması muhtemeldir.

Zaviyede görev yapan şahıslar hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Selçuklular zamanında zaviyenin idaresi burada şubesi bulunan Kadiri tarikatı zaviyesin şeyhi tarafından yapılmaktaydı. Dulkadir Beyliği dönemi hakkında ise, bu konuda bir bilgiye sahip değiliz. Bölgenin Osmanlıların eline geçmesinden sonra 1527'de zaviyenin eski şeyhi Habib oğlu Habib idi. O tarihte ise, Yusuf fakih oğlu Taceddin Halifeydi. Zaviyenin tevliyeti 29 C. 1086/20 Ekim 1675'ken önce Süleyman'a bu tarihten sonra Mustafa'ya, evasıt Za. 1087/14-24 Ocak 1677'den itibaren Seyyid Mustafa'ya verilmiştir. Bu zatlar, Alaüddevle Bey'in kendisine yurtluk olarak Çoban Pınarı adlı araziyi verdiği ve vakıflarının tevliyetine tayin ettiği Seyyid Şeyh Hüseyin el-Hüseyin et-Tirmizi'nin nesebinden gelen kimselerdir. Bu durumları belgelerle de sabittir. Nitekim 3 S. 1166/10 Aralık 1752 tarihinde zaviyenin tevliyetini yapmakta olan Seyyid Yahya, Seyyid Osman, Seyyid Ömer ve Seyyid Ahmed'in, Efsus (Afşin) sakinlerinden Seyyid Şeyh Hüseyin el-Hüseyni el-Tirmizi'nin torunlarından olmaları nedeni ile zaviyenin tevliyetinin vakfedenin şartlarına uygun olarak üç yüz seneden beri bunların elinde olduğu belirtilmiştir.

Zaman zaman bu zaviyeye müdahaleler de yapıldığı dikkati çekmektedir. Bu müdahaleler vakfın idaresini elinde bulunduran sülaleye ve vakıf gelirlerine yönelik olarak gelişmiştir. Bunlardan en dikkati çekeni de Eshab-ı Kehf medresesi müderrislerinden Mehmed Zeki ile Ahmed'in müdahaleleri olmuştur. Yıllar boyunca süren anlaşmazlık nihayet 1143/1730'da yapılan muhakeme sonunda, müderrisler için men-i müdahale kararı verilmiş, ancak bu zatlar, uydurma bir vakfiye düzenleyerek aynı faaliyetlerine devam etmişlerdir. Mesele, 1166/1753 yılında çözüme kavuşturulmuştur.

Zaviyenin gelirleri de topluca Eshab-ı Kehf vakfı içinde gösterilmiştir. Bununla birlikte Nişanid (Başüstü) köyünün çift vergisi karşılığında halkın zaviyeye odun getirmeleri Efsus'dan elde edilen vergi gelirinin yansı (Cami ve Zaviye'ye) ve Ağcasu (Aksu) mezrasının gelirinin zaviyeye ait oldukları bilinmektedir. 1105/1694 tarihinde ise, 1440 akçelik gelir gideri vardı. 24 N. 1088/20 Ekim 1677 tarihli bir buyrulduya göre, zaviyenin hububat gelirinin yansı, daha sonra medreseye tahsis edilmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MARAŞ ESHAB-I KEHF DULKADİRLİ VAKIFLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 22:07

d - Çardak (mescid)

Ali Paşa Çardağı ya da Çardak adı ile bilinen tesis, Eshab-ı Kehf Camii'nin doğusunda ve cami avlusunun bitişiğinde bulunan bir ek yapıdan ibarettir. Bu kısma ait iki kitabe bulunmaktadır. Bunlardan birincisinde Alaüddevle Bey'in hanımı Şems Hatun'un adı geçmektedir. Ancak cami (mescid)'in incelendiği bölümde izah edildiği üzere, bu kitabenin camiye ait olması ihtimali kuvvetlidir. İkinci kitabe, bugünkü yapının güney duvarında bulunmaktadır. Dört satırlık kitabede hiç bir farklı yoruma imkan bırakmayan kesin ifadeler ile yapının Kanuni Sultan Süleyman devrinde, yeni bir mescid olarak altındaki üç odası ile birlikte, Dulkadir Beyi Ali Bey'in, Kaba Naib olarak bilinen en önemli vezirlerinden merhum Minnet Çelebi'nin ruhu için yeni bina ve imar edildiği ve evahir-i Z. 937/14 Haziran 1531'de tamamlanmış olduğu bildirilmektedir. Kitabeden anlaşıldığına göre, yapının üstü mescid olarak yapılmış ve arkasındaki camiin ek bir bölümü haline getirilmiştir.

Yapının kimler tarafından yaptırıldığı kaydedilmemiştir. Ancak Minnet Çelebi'nin yakın akrabalarından biri tarafından yaptırılmış olabilir. Kitabedeki ifadeler, burasının Minnet Çelebi ya da Şems Hatun tarafından yaptırılması ihtimalini de ortadan kaldırmaktadır. Çünkü kitabede verilen bilgiler, yapıyı tarif etmekte, yeni bir mescid olduğunu, yeni bina ve imar edildiğini, kimin zamanında ve hangi tarihte yapıldığını açıkça izah etmektedir. Buna karşılık, daha önce burada bulunduğu bildirilen Şems Hatun'a ait kitabedeki bilgiler, esasen üzerinde kendi kitabesi bulunmayan cami (mescid)'e daha çok uymaktadır. Çünkü kitabede yeni bina edilmekten bahsedilmemekte, var olan bir kubbenin tamir edildiği belirtilmektedir. Kubbe deyimi ve diğer ifadeler, Şems Hatun'un zamanı, Alaüddevle'nin buradaki eserleri tamir ettiği ve vakıflar tahsis ettiği düşünülür ise, daha çok camiye uymaktadır.

Çardak kısmı, arazinin meyilli olması nedeni ile vadiye uçmuştur. Ancak 1969-1970 yıllarında aslına uygun olarak yenilenmiştir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış olan bu kısım, muhtemelen ziyaretçilerin çoğalması üzerine, üstünün mescid, altının misafirhane, geçici dinlenme ve ibadet etme yeri ve benzeri şekilde çok yönlü kullanılmak üzere inşa edilmiştir.

Eshab-ı Kehf külliyesindeki zaviyenin kuzeyinde camiin doğusunda yer alan ve arazi meylinden dolayı üstü camiin avlusunu teşkil eden bu ilave kısım, her katta üç oda olacak şekilde iki katlı olarak düzenlenmiş ve boyutları farklı olan kesme taşlardan yapılmıştır.

Binanın alt katma yuvarlak kemerli basık bir kapıdan girilmektedir. Kapının kemer formuna uygun şekilde uzayan beşik tonoz ile örtülü bir koridor baştan başa uzamaktadır Bu koridora yan yana sıralanmış alttaki üç hücrenin kapıları açılmaktadır.

Üst kata, yandaki camiye çıkış merdivenleri ile ulaşılmaktadır Bir teras şeklindeki üst katın hücrelerinin arası bölünmemiştir. Doğuya bakan bu üst kısmın örtüsü bilinmediğinden restorasyon sonrasında da üzeri açık bırakılmıştır. Binanın içinde ve dışında bir bezeme unsuruna rastlanmamaktadır.

Yapının Osmanlılar zamanında tamiri görevlileri, ve gelirleri hakkında bir bilgiye rastlamadık. Vakıf gelirlerinden buraya da harcama yapılmış olması ve külliyenin tamiri esnasında zaman zaman burasının da tamir edilmiş olması gerekir.

3 - Eshab-ı Kehf Külliyesi'nin Geçirdiği Tamirler

Eshab-ı Kehf Külliyesi'ni oluşturan vakıf eserlerin zaman zaman tamir edildikleri muhakkaktır. Cami kısmının bilinen ilk tamiri, 739/1338 tarihinde yapılmıştır. Bu yıllarda külliyenin diğer tesisleri de tamir edilmiş olabilir. Alaüddevle Bey ise, bir tamirden ziyade 1500 yılından önceki yıllarda eski kalıntılar üzerine bazı ilaveler yaparak külliyeyi yeniden inşa etmiştir. Camiin önüne sonradan eklenmiş olan Çardak kısmının duvarında, daha önceleri Alaüddevle Bey'in Hanımı Şems Hatun'un adına 905/ 1500 tarihli bir kitabenin bulunması ve 906/1501 tarihli vakfiyede Alaüddevle'nin mescid (cami)'i ihya ettiğinin ifade edilmesi, bu tarihlerin doğruluğunu ve mescidin Şems Hatun'un adına ihya edildiğini göstermektedir.

Külliyenin Osmanlılar tarafından yapılan tamiratı ile ilgili bir bilgiye ulaşamadık. Çardak kısmının 937/1530 yılında inşası esnasında diğer bölümler de tamir edilmiş olabilir. Külliyenin bilinen son tamiratı, 1320/1902682 ve 1328/1910 yıllarında yapılmıştır. Cumhuriyet devrinde de 1947684 ve 1959-1960 yıllarında yeniden tamir edilmiştir. Vadiye uçmuş olan Çardak kısmı ise, 1969-1970 yıllarında restore edilerek yenilenmiştir.

4 -Eshab-ı Kehf Vakıflarında Görev Yapan Şahıslar (Osmanlılar Zamanı)

Dulkadir Beyliği ve Osmanlılar zamanında Eshab-ı Kehf Külliyesi'nin idarecilik, şeyhlik ve benzeri görevlerini, 724/1324 yılından beri Emir Hüsameddin b. Seyyid Hüseyin el Hüseyni et- Tirmizi'nin ahfadından olanlar yerine getirmekteydi68 Dulkadir oğlu Alaüddevle Bey'in Cerid ve Boynu Yoğunlu cemaatlerinden tayin ettiği hizmetkarlar ise, bu başlık altındaki inceleme konumuz dışındadır. Çünkü Alaüddevle Bey, bu cemaatlerin ödemekle yükümlü oldukları vergilerini Eshab-ı Kehf e vakfetmiş, Eshab-ı Kehfin ikinci derecede kalan hizmetlerini yerine getirmeleri karşılığında bu vergileri kendilerinden almamayı taahhüd etmiştir. Bizim inceleyeceğimiz göreviler ise, aşağıda görüleceği üzere, vakfın dağılmasına kadar, Seyyid Hüseyin el Hüseyni'nin soyundan olup vakfın mütevellilik ve zaviyedarlık görevini yerine getiren görevliler ile bu görevlilerin dışında benzeri işleri yerine getiren ve Osmanlılar zamanında Eshab-ı Kehfin merkezinde külliyenin ikamete mahsus bölümlerinde oturmakta olan kimselerdi Ancak Efsus (Afşin)'un merkezinde ikamet edenler de vardı. Bunlar külliyenin cami, medrese ve zaviyesinde görevlendirilen müderris, hatib, müezzin, mütevelli, zaviye şeyhi ve benzeri görevleri yerine getiren kimselerdi.
1525 yılında Eshab-ı Kehf Külliyesi'nde; müderris olarak Hasan oğlu Alaaddin, Hatib olarak Yusuf oğlu Taceddin, müezzin olarak Abdülaziz oğlu Ali, nazır-ı evkaf olarak Seyyid Mehmed oğlu Seyyid Ahmed burada görev yapmaktaydılar ve aynı yerde ikamet etmekteydiler. Nazır-ı evkaf, vakfın mütevellisi tarafından kendisine ödenen dört akçelik yevmiye ile burada görev yapmakta idi.688 Ancak vakıfta bu şekilde görevli olan kimseleri bunlardan ibaret saymamak gerekir.

1527 yılı tahrir kayıtlarına göre, vakıf görevlilerinin sayısında artış olmuştu. Bu mahalde müderris olarak Hoca Sadık Şemseddin, İmam Abduşşems oğlu Ümmet, çerağdar, ferraş, cüz han, şeyh-i atik Habib oğlu Habib, zaviye şeyhi Yusuf fakih oğlu Taceddin Halife, Yusuf Fakih oğullarından Mahmud, Ahmed, Lütfullah ve Mustafa adlarım taşıyan muhassıllar ve müezzin Ahmed oğlu Ömer görev yapmaktaydı. Ayrıca bunların ve burada ikamet eden vergi nüfusunun dışında, daha önce külliyede görev yapmış olan Çerağdar Abdülaziz oğlu Ali, Ferraş Abdülaziz oğlu Hamza, eski hatiplerden Abuşşems oğlu Himmet de burada ikamet etmekteydi. Eskiden hatiplik yapmış olan Abuşşems oğlu Ümmet ise, 1527 yılında burada imamlık yapmaktaydı. Adı geçen görevlerde bulunan son üç şahsa daha önce haksız bir şekilde müdahale yapılarak görevleri ellerinden alınmıştı. Yine bu tarihte camiin bir hatibi ve medresenin müderrisi Efsus'da ikamet etmekteydi.
1527 yılında tutulan tahrir kayıtlarında, Eshab-ı Kehf vakıflarından elde edilen gelirin sarf edildiği yerler ve daha çok cami kısmında bulunan görevliler ve aldıkları yevmiyelerle ilgili geniş bilgiler bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre, vakfın tevliyeti için günde 4 akçe, mescidin harcamalarına karşılık olmak üzere, günde 2 akçe ve ayrıca Haleb Kilesi ile 30 kile buğday; kitabet ve siyanet için bulunulan mahallin halkından olması şartı ile günde iki akçe; hitabet ve imamet görevi için ikisine birlikte 3 akçe; çerağdar, müezzin ve ferraştan her birine bir akçe; cüz okuyana iki akçe yevmiye verilmekteydi. Ayrıca vakfın sade yağ ihtiyacı için bir akçe ayrılmıştır.

1563 yılında Eshab-ı Kehfin bulunduğu mahalde Abdülaziz oğlu Ali Fakih, Muhyiddin oğlu Yakub Halife ve Muhyiddin oğlu Yusuf adlarını taşıyan üç müderris ile hatib, Aydoğmuş oğlu Ümmet; imam, Aydoğmuş oğlu Ali Fakih ve Aydoğmuş oğlu Mehmed, İbrahim oğlu Memi, Memi oğlu Hayreddin adlarını taşıyan muhassıllar ikamet etmekte idiler. Bunlarla beraber 11'i mücerred, toplam 33 vergi nüfusu ikamet etmekteydi. Kars-ı Maraş (Kadirli) Kadısı da burada ikamet etmekteydi.

Bölgede yapılan ilk üç tahrirden sonra, vakıf ve vakıf görevlileri hakkında çok az bilgi vardır. 1233/1818 tarihli bir buyrulduya göre, bu tarihte vakıf gelirlerinin tevliyetini Hüseyin Seyyid Ahmed oğlu Seyyid Mustafa, Seyyid Mustafa oğlu Seyyid İbrahim ve Seyyid Ömer oğlu Seyyid Osman adlı şahıslar yapmaktaydı.

XIX. yüzyılda Eshab-ı Kehf Vakıflarının idaresi, Haremeyn vakıflarına bağlı olarak idare edilmekteydi. 1266-1273/1850-1857 yıllarına ait vakıf tahrir defterinde, Eshab-ı Kehf vakıflarında görevli olan müderris Seyyid Ali ve mütevelli vekili Seyyid Mehmed'in adı kaydedilmiştir. 1276/1860'da vakıf gelirlerinin tevliyeti, Hasan adlı bir zatın tasarrufundaydı. 1 27 8/1861'de mütevelli sayısı üçe çıkmıştır. Defter kaydında, Seyyid Mehmed, Seyyid Hüseyin ve Seyyid Halil'in burada mütevelli oldukları kaydedilmiştir. 1279/1862 yılına ait vakıf kaydında ise, vakfın adı geçmemektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MARAŞ ESHAB-I KEHF DULKADİRLİ VAKIFLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 22:08

5-Eshab-ı Kehf Vakıfları'nın Gelirleri

a -Selçuklular Zamanında Vakıf Gelirleri


Önceki kısımlarda Selçukluların Maraş Valisi Nüsretüddin Hasan Bey'in Eshab-ı Kehf makamının bulunduğu mevkide tesisler inşa ettiği ifade edilmişti. Bir çok araştırıcılar tarafından, bu tesislerin harap olmaması, görevlilerin iaşesi ve ziyaretçilere yapılan harcamaların karşılanması amacıyla Nüsretüddin Hasan Bey'in Atlas Yazısı (Efsus) adı ile bilinen köy ve ekinliklerin bir çoğunu vakfettiği ifade edilmektedir. Bölgenin Osmanlılar tarafından fethinden sonra, 1525 yılında yapılan ilk tahriri esnasında tutulan bir kayda göre, Eshab-ı Kehfe tahsis edilen vakıf gelirlerini Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad vakfedip serbestlik şekli üzere kullanılmasını şart koşmuştur. Dulkadir Beyleri zamanında bunların vakfıyeti devam etmiştir. Alaüddevle ve Ali Beyler de gelirlerin devamını sağlayan takarrür nameler vermişlerdir. Bu durum, 1525 yılında mevcut olan bilir kişiler ile memleketin ileri gelen resmi ve mahalli görevlileri tarafından tasdik edilerek tahrir defterine kayıt olunmuştur. Bu kayıtlardan Nüsretüddin Hasan Bey'in kurmuş olduğu söylenen vakıfların, Selçuklu sultanlarının izni ile ve onların adına kurulmuş oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim adı geçen belgede, Atlas Yazısı adı ile bilinen bölgenin, I.Alaaddin Keykubad tarafından Eshab-ı Kehf e vakfedildiğinin zikredilmesi de bunu göstermektedir.

b -Dulkadir Beyliği Zamanında Vakıf Gelirleri

Önceki kısımda Dulkadir oğulları tarafından Eshab-ı Kehf vakıflarının korunduğu belirtilmişti. Ancak Alaüddevle Bey zamanına gelinceye kadar bu vakıflar hakkında geniş bilgiye sahip değiliz.

Alaüddevle Bey, I.Alaaddin Keykubad'ın vakıflarını bazı ilave ve değişikliklerle aynen devam ettirmiştir. Onun zamanında oğlu Şahruh Bey tarafından da Eshab-ı Kehf e vakıflar yapılmıştır.

Alaüddevle Bey'in 906/1500 ve 916/1510 tarihli vakfiyelerine göre, Pınarbaşı (Kaya Pınar), Nişanid (Başüstü), Efsus'un yarısı, Sevin-i Sağir (Küçük Sevin), Sevin-i Kebir (Büyük Sevin) ve Resul Hacılı köyleri ile Çanakçı Avşar Mezrası; Cerid, Boynu Yoğunlu, Ebu Leyli cemaatlerinin vergi geliri ve Eshab-ı Kehfin bazar vergisi (Bac-ı Bazarı), Alaüddevle Bey tarafından Eshab-ı Kehfe vakıf geliri olarak tahsis edilmiştir. Alaüddevle Bey'in oğlu Şahruh Bey de 1492'de Kayseri'nin Parsama köyünü Eshab-ı Kehf Medresesi'nin müderrislerine, talebe ve sair ihtiyaçlarına vakfetmiştir. /0° Ali Bey ve Osmanlılar zamanında da vakıflara dokunulmamış ve vakıf araziler üzerinde yeni köyler, mezralar kurularak ya da benzeri faaliyetler yapılarak vakıf gelirleri korunmaya ve artırılmaya çalışılmıştır.

c - Osmanlılar Zamanında Vakıf Gelirleri

ca - XVI. Yüzyıl Tahrir Defterlerine Göre Vakıf Gelirleri


Bölgenin Osmanlılar tarafından fethinden sonra, XVI. yüzyıl boyunca üç defa tahriri yapılmıştır. Eshab-ı Kehf vakıflarını oluşturan köy, mezra, yaylak, cemaat ve sairinin toplam gelirleri, 1525 yılında yapılan tahrir esnasında 38125 akçe; 1527 yılında yapılan tahrir esnasında 72589 akçe ve 500 kile buğday; 1563 yılında yapılan tahrir esnasında 44616 akçe idi. Aynı vakıfların idari durumu ve vakıf görevlileri ekler kısmında tablolar halinde gösterilmiştir.

aa)-Köyler

Çağılğan Köyü:


Vakıf araziler üzerinde ve Dulkadir Beyi Ali Bey zamanında kurulmuş bir köydür. 1525 yılında köyde dördü mücerred, toplam 12 vergi nüfusu vardı. Yıllık'geliri 1465 akçe idi.
1527 yılında yapılan tahrir kayıtlarından birinde, köyün daha önceki tahrirde Eshab-ı Kehf Vakfı içinde yazıldığı ve halkın ödemesi gereken çift vergisini elden getirerek Eshab-ı Kehf e teslim ettikleri, diğer vergi ve öşürlerini de toprak sahibi (sahib-i arz)'ne verdikleri kaydedilmiştir. Ancak 1527 yılında yapılan tahrirde köy Hüdaverdi'nin tımarı olarak kaydedilmiştir. Daha sonraki yıllarda da vakıf olarak gözükmemektedir.

Çoban Pınarı (Emirli) Köyü:

Alaüddevle Bey'in 1500 ve 1510 tarihli vakfiyelerinde adı geçmemektedir. Eshab-ı Kehfin yakınında bulunmaktadır. Tahrir kayıtlarına göre, burası hiç kimsenin ikamet etmediği boş ve bakımsız bir arazi iken, Alaüddevle Bey tarafından Seyyid Hüseyin el-Hüseyni'ye yurdluk olarak verilmiş ve mahsulünden Eshab-ı Kehf Camii'nin müezzini olan kimseye yıllık 75 Halebi akçe vermesi şart koşulmuştu. Seyyid Hüseyni de mülk arazisini ihya ve imar ederek çocukları ile birlikte bu bölgeye yerleşmiş ve köyün vergi gelirini Eshab-ı Kehf e vakfetmişti.

1525 yılında yapılan tahrir esnasında Sevin-i Kebir köyüne bağlı olan Çoban Pınarı, çoğunluğu Seyyid Hüseyin'in soyundan olan kimselerin ikamet ettiği bir mezra idi. Burada bir cabi, bir mütevelli dışında 9 vergi hanesi vardı. Seyyid Hüseyin'in soyundan olan kimselerden vergi alınmazdı. Aileden Halil oğlu Mehmed mezranın vakıf gelirini toplamakla görevli idi. Yani cibayet görevine tasarruf etmekteydi. Emir Hasan oğlu Seyyid Hüseyin de 10 akçelik yevmiye ile vakıf mezranın idaresi ile ilgili işleri, yani tevliyet görevini yürütmekteydi. Mezranın yıllık geliri 620 akçe idi. Bu gelir, köydeki bir değirmen ve tahıldan elde edilen vergi geliri idi.

1527 yılı tahrir kayıtlarına göre, köy halini alan bölgenin, 5 sadat, 3 mücered(bekar), 6 evli vergi nüfusu vardı. Sadattan ikisi muhassıl, biri mücerredi:

Kendilerinden vergi alınmazdı. Bunların dışında, Seyyid Hüseyin oğlu Seyyid Hasan, vakıf köyün tevliyetine seçilmişti, kardeşi Muhammed de vakfın katibi idi. 1527 yılı tahrir kayıtları esnasında, aslında Eshab-ı Kehfin vakfı olan köyün Bektut-zade adına yurt olarak verilmiş olduğunu gösteren bir hüccet getirildiği, ancak vakıf yerin yurdluk olarak verilmesinin İslam hukukuna uygun olup olmadığının alimlerden sorulması gerektiği belirtilmiştir. Bu tarihte vakfın yıllık 1190 akçelik geliri olduğu zikredilmiştir.

1563 yılında Çoban Pınarı köyünün 8 vergi nüfusu ve 433 akçe geliri vardı. Çoban Pınarı suyunun kenarındaki 13 değirmenin de 300 akçe geliri vardı. Alaüddevle Bey'in hanımı Şems Hatun adına kurulmuş olan bir değirmen ile birlikte, köyde 15 değirmen vardı. Bu kayıtlara bakılırsa, köyün çevre köylere göre, merkezi bir konumda olduğu anlaşılmaktadır.

Efsus (Afşin) Köyü:

Vakfiyelerde ve tahrir defterlerinde, köyün yarısının Eshab-ı Kehfin, diğer yarısının da Afşin'deki Deve Baba Zaviyesi'nin vakfı olduğu kaydedilmiştir. Burada ikamet edenler, her yıl Eshab-ı Kehf Külliyesi'ne 16 ('içli ?) odun getirmekle görevlilerdi. Serbestlik şekli üzere vakfa hizmet ederler, buna karşılık avarız ve nüzul vergisi ödemezlerdi.

1525 yılında köyde, bir imam, bir yaşlı ve bir muhassıl vardı. Bunlar, resmi görevli oldukları için vergi vermezlerdi. Köyün 29'u mücerred olmak üzere, toplam 112 vergi nüfusu vardı. Yıllık geliri 19585 akçeydi. Bu gelire, köydeki 6 değirmenin 240 akçelik geliri de dahildi. Bu tarihte, Sevin-i Sağir, Aşık Kilisesi, ve Çanakçı mezraları da köye bağlı idiler.

Ancak bu mezralar köyden ayrılmışlardır.
1527 yılında köyde bir hatib, bir imam, bir müderris, üç muhassıl ve bir ahi tabbahan (derici) vardı Ayrıca 47'si mücerred olmak üzere köyün toplam 236 vergi nüfusu vardı. Köydeki değirmenler ile birlikte toplam geliri 23892 akçe idi. Köyün vergi nüfusundan da anlaşılacağı üzere, bu tarihte köyün nüfusu çok artmıştı, bu nedenle köy iki mahalleye taksim edilmiş ve Deve Baba Zaviyesi'nin bulunduğu kısım, Deve Baba Zaviyesi Mahallesi adı ile ayrıca tahriri yapılmıştır. Adı geçen zaviyenin şeyhi dışında mahallenin 31 vergi nüfusu vardı. Bunlardan 13'ü mücerredi. Geliri ise, 1218 akçe idi. Eshab-ı Kehfin hizmetkarları olan cemaatlerde buraya kaydolunmuştu.

1563 yılında köyde bir müderris, bir zaviyedar bir şeyh-zade ve bir muhassıl vardı. Bunlar Deve Baba Zaviyesi'nde görevli idiler. Köyün vergi nüfusu 294 kişiydi. Yıllık geliri 18552 akçe idi. Bu tarihte daha önceki tahrirlerde köyün üzerine kaydedilmiş olan 6 değirmen 9'a yükselmişti. Toplam gelirleri 360 akçe idi. Bunlardan biri Eshab-ı Kehfin vakfıydı. Bunların dışında, köydeki boyahanenin 3855 akçe geliri vardı. Değirmenlerin ve boyahanenin geliri, köyün toplam vakıf gelirleri içine dahildi.

Eshab-ı Kehf Merkezi:

Tahrir kayıtlarında Eshab-ı Kehf Külliyesi'nin bulunduğu merkez, nefs-i Eshab-ı Kehf şeklinde tanımlanmış ve tahrirleri bağımsız olarak yapılmıştır. Bu nedenle Eshab-ı Kehf merkezini de ayrı olarak ve burada incelemeyi uygun gördük.
1525 yılında burada bir müderris, bir hatib, bir müezzin ve bir nazır-ı vakıf bulunmaktaydı. Ayrıca 13 vergi hanesi ikamet etmekte idi. Ancak bunlardan bu tarihte vergi alınıp alınmadığı kaydedilmemiştir. Sadece 350 akçe, bac-ı bazar vergisi adı ile geliri vardı.

1527 yılında burada bulunan görevlilerin sayılarının arttığı görülmektedir. Bu tarihte, külliyede görevli olan bir şeyh, bir cüz han, bir imam, bir ferraş, bir çerağdar, bir müezzin ve bir muhassıl burada ikamet etmekteydi. Ayrıca üçü bekar dokuz vergi nüfusu vardı. Geliri 235 akçe idi. Bu tarihte burasının adına kaydedilmiş olan gelirlerde artma olmuştur.'11 Eshab-ı Kehf bazar vergisi (bac-ı bazar) ile birlikte kasaplar ve sebzecilerden 1600 akçe, boyahaneden 800 akçe, Elbistan'a tabi Hatun Mezrası'nda bulunan bir değirmenden 360 akçe, Elbistan'da bulunan Ali Bey Hamamı'ndan 120 akçe, ekmek, döğme ve tarhana yapımı için 500 kilelik tahıl, çırak(?) mahsulü olarak 1500 akçe, resm-i kil adı ile 1000 akçelik vergi geliri, Eshab-ı Kehf adına kaydedilmiştir. Bu gelirlerden yukarıda adı geçen görevlilerin maaşı ödenmekte ve külliyenin diğer ihtiyaçları karşılanmaktaydı. Ancak bunlar, ayrı bir kısımda incelendiğinden burada kaydedilmemiştir.

1563 yılında, burada üç müderris, bir hatib, üç muhassıl bir imam ikamet etmekteydi. Müderrislerin ve muhassılların artmasından vakfın büyüyerek işlerinin arttığı anlaşılmaktadır. Yukarıdaki görevliler ve onların çocukları dışında burada üçü mücerred 14 vergi nüfusu ve toplam 33 nefer vardı. Geliri 215 akçe idi.

Kaya Pınar (Pınarbaşı) Köyü:

Vakfiyelerde Pınarbaşı Köyü adı ile kaydedilmiştir. 1525 yılında altı hane vergi nüfusu ve 3200 akçe vakıf geliri vardı. Bu tarihte kendisine bağlı olan Naib Hasan, Arab Yurdu ve Ovacık Ardıç ekinlikleri daha sonra başka köylere bağlanmışlardır.7'5 Bu köyü Ali Bey Zaviyesi'nin içinde bulunduğu, Elbistan'a bağlı aynı adlı köyle karıştırmamak gerekir. Gerger köyünün yanında bulunan Pınarbaşı köyünün, 1527 yılında üçü mücerred, 15 vergi hanesi ve 4660 akçe geliri vardı. Annııd Alanı mezrası da buraya bağlıydı. 1563 yılında ikisi mücerred 18 vergi hanesi vardı. Ancak tahrir esnasında Eshab-ı Kehf vakfı olduğu kaydedilmemiştir. Bu tarihte geliri 3172 akçe idi.

Kışlacık Köyü:

Vakfiyelerde adı geçmemektedir. Sonradan kurulmuş bir köydür. 1525 yılında Sevin-i Kebir köyüne bağlı bir mezra idi. Dört vergi nüfusu vardı. Burada oturan Veli oğlu Resul köyün vakıf gelirlerini toplamakla görevli idi. Yukarıda kaydedilen vergi nüfusu avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiyeden muaf tutulmuşlardı. Alaüddevle ve Ali Bey'den aldıkları takarrür name (berat)'ler gereğince bu şekilde devam etmekte idiler. Köyün yıllık geliri ise, 740 akçe idi. 1527 yılında ikisi mücered olmak üzere, toplam 8 vergi nüfusu ve 1629 akçe geliri vardı. 1563 yılında ise, yedi vergi nüfusu ve 550 akçe geliri vardı.

Nişanid (Başüstü) Köyü:

Vakfiyelerde ve tahrir defterlerinde Eshab-ı Kehfin vakfı olarak kaydedilmiştir. Burada ikamet edenler, ödemeleri gereken çift vergisi karşılığında Eshab-ı Kehf Külliyesi'nin odun ihtiyacını karşılarlardı. Bununla birlikte külliyenin diğer hizmetlerini de yerine getirirlerdi. Kendilerinden yemiş öşrü adı ile bir vergi alınmaktaydı. Eshab-ı Kehfe yaptıkları hizmetlere karşılık avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiye vergisi ödemezlerdi. 1527 tarihli tahrir kaydına göre, çift vergisi karşılığında, getirdikleri odunları Eshab-ı Kehf Zaviyesi'ne verirlerdi. Köyün gelirinin tamamı vakıftı.

1525 yılında köyde bir imam, bir muhassıl bulunmaktaydı. Ayrıca 14'ü mücerred olmak üzere, 48 vergi nüfusu vardı. Yıllık geliri 5238 akçe idi. 1 527 yılında 83 vergi nüfusu ve 12238 akçe geliri vardı. Bu gelir, kendisine bağlı olan Sarıkaya, Arab Yurdu ve Aşık Kilisesi mezralarının geliri ile birlikte toplam 13878 akçeye ulaşmaktaydı. Ancak daha sonra mezralar bu köyden ayrılmıştır. 1563 yılında 110 vergi nüfusu ve 5645 akçe geliri vardı. Bu devrede, nüfusu artmasına karşılık, geliri 1525 yılındaki seviyesine düşmüştür.

Sevin-i Kebir (Büyük Sevin) Köyü:

Vakfiyelerde ve tahrir kayıtlarında aynı adla geçmektedir. 1525 yılında 13'ü mücerred, toplam 35 vergi nüfusu, üç bekar muhassılı ve 2970 akçe geliri vardı. 1527 yılında burada bir imam ve 14'ü mücerred, toplam 56 vergi nüfusu ve 6172 akçe geliri vardı. Bu gelirin malikane hissesi ve diğer vergileri vakıftı. Divani hissesi ise, Hamza'nın tımarı idi. Bu tarihte, Naib Hasan, Çanakçı ve Ovacık Ardıç mezraları da bu köye bağlıydı. 1563 yılında köyün 86 vergi nüfusu 3111 akçe geliri vardı. Ancak bu gelirin Eshab-ı Kehfin vakfı olduğu kaydedilmemiştir.

bb)-Mezralar (Ekinlikler)

Ağcasu (Aksu) Mezrası:


Vakfiyelerde ve ilk iki tahrirde kayıtlı değildir. 1563 yılı tahrir defterinde, Eshab-ı Kehf Buk'ası ve camiinin vakfı olarak kaydedilmiştir. Vakıf arazi üzerinde sonradan kurulmuş bir mezra olsa gerektir. Adı geçen tarihte Norşun Köyüne bağlıydı ve 1440 akçe geliri vardı.

Arab Yurdu Mezrası:

Vakfiyelerde adı geçmemektedir. 1525 yılında Kaya Pınar köyüne bağlı bir mezraydı. 160 akçe geliri vardı. Sevinli cemaatinin ekinliği idi. 1 527 yılında Nişanid köyünün ekinliği idi. 360 akçe geliri vardı. 1563 yılında Kışlacık köyüne bağlıydı. Sevinli cemaatının ekinliği idi. Bu devrede, 160 akçe geliri vardı.

Aşık Kilisesi Mezrası:

Eshab-ı Kehf mezralarının hemen bütününde olduğu gibi, vakıf arazi üzerine sonradan kurulmuştu. 1525 yılında Efsus köyüne bağlıydı. 1985 akçe geliri vardı. 1527 yılında Nişanid köyüne bağlıydı. 1280 akçe geliri vardı. Bedir Kendi yanında bulunan mezra, hariçten gelen Yörükler tarafından ekinlik olarak kullanılmaktaydı. 1563 yılında köy olarak kaydedilmişti. Üçü mücerred olmak üzere, 16 vergi nüfusu vardı. 1426 akçe de geliri vardı.

Armud Alanı Mezrası:

1525 yılında yapılan tahrir esnasında deftere kaydedilmemiş (haric-i ez defter)tir. 1527 yılında Kaya Pınar köyüne bağlıydı. Eshab-ı Kehfin yakınında bulunmaktaydı. Hariçten gelen Ali Kaya ve Emir Danyal tarafından ekilip biçilmekteydi. 272 akçe geliri vardı. Taht-ı Karlan yaylağı da buraya bağlıydı. 1563 yılında Kerevin (Dokuztay) köyüne bağlı ve tımar olarak kaydedilmiş olan aynı adlı bir mezraya rastlanmaktadır. Ancak 1527 yılında köy olarak kaydedilen Armud Alanı'na tekabül ettiğine dair bir işaret yoktur.

Belviran Mezrası:

Efsus'a bağlıydı ve aynı köyün ekinliğiydi. Sadece 1527 yılı tahrir kayıtlarında Eshab-ı Kehfin vakfı olarak kaydedilmişti. O tarihte 280 akçe geliri vardı.

Çanakçı Avşarı Mezrası:

Alaüddevle Bey vakfiyelerinde Çanakçı Avşarı Mezrası şeklinde kaydedilmiştir. Tahrirlerde ise, Çanakçı adı ile kaydedilmiştir. 1525 yılında Efsus'a bağlıydı. 400 akçe geliri vardı. 1527 yılında Sevin-i Kebir'e bağlıydı. Çağlayan halkının ekinliğiydi. 560 akçe geliri vardı. 1563 yılında Kışlacık köyüne bağlıydı. 518 akçe geliri vardı. Bu devrede Resul Hacılı yaylakları da mezranın adına kaydedilmişti.

Kara Kaya Mezrası:

Seyyid Hüseyin el-Hüseyni'nin ahfadının ekinliğidir. Onların izni dışında burasının ziraatına kimse karışamazdı. Yani onlann tasarrufundaydı. 1525 yılında Sevin-i Kebir köyüne bağlıydı. Eshab-ı Kehfin hizmetkarları da bu mezrada bulunmaktaydılar. Yıllık geliri ise, 120 akçe idi. Çoban Pınarı köyünün yanında bulunan mezra, 1527 yılında bu köye bağlıydı. Hariçten gelen kimseler tarafından ekilip biçilirdi. 280 akçe yıllık geliri vardı. Araziyi ekip biçenler, vakıf sahibine öşür verirlerdi. Aynı yıla ait tahrir kaydında mezranın vakıf durumunun İslam hukukuna uygun olup olmadığının ulemadan sorulması istenmiştir. 1563 yılında Kışlacık köyüne bağlı olup 332 akçe geliri vardı.

Naib Hasan Mezrası:

1525 yılında Kaya Pınar köyüne bağlıydı. Sevinli cemaatinin ekinliğiydi. 390 akçe geliri vardı. 1527 yılında Büyük Sevin köyüne bağlıydı. Bu tahrir esnasında, eski tahrir kaydında gelirinin 1/3'nün Eshab-ı Kehf vakfı olarak kaydedilmiş olduğu belirtilmiştir. 1527 yılında, mezranın tamamen Eshab-ı Kehf vakfı olmasının uygun olacağı kaydedilmiştir. Bu devrede geliri 1280 akçeydi ve bu gelirin vakıf hissesi 420 akçe idi. 1563 yılında Peder köyüne kaydedilmişti. 1527'deki statüsü devam etmekteydi. Bu nedenle mezranın gelirinin 1/3'ü olan 242 akçenin Eshab-ı Kehf vakfı olarak kaydedildiği görülmektedir.

Ovacık Ardıç Mezrası:

1525 yılında Kaya Pınar köyüne bağlıydı. Çağılğanlı cemaatinin ekinliğiydi. Yıllık 240 akçe geliri vardı. 1527 yılında Sevin-i Kebir köyüne bağlıydı. Aynı köyün ekinliği olarak kullanılmaktaydı. Yıllık geliri 950 akçeydi. 1 563 yılında Kışlacık köyüne bağlı olan mezra yine Çağılğanlı cemaatinin ekinliği idi. Yıllık geliri 240 akçeydi. Bu devirde Eshab-ı Kehf hizmetkarları olan cemaatler de mezraya bağlıydılar.

Sarı Kaya Mezrası:

1527 yılında Nişanid köyüne bağlı olup, ayını köyün ekinliği olarak kullanılmaktaydı. Diğer vakıf kayıtlarında adı geçmektedir.

Sevin-i Sağir (Küçük Sevin) Mezrası:

Alaüddevle Bey'in vakfiyelerinde köy olarak kaydedilmiştir. 1525 yılında Efsus köyüne bağlıydı. Sevinli halkının ekinliğiydi. Yıllık geliri 462 akçeydi. 1527 yılında köy olarak kaydedilmişti. Bu tarihte dördü bekar olmak üzere, toplam 12 vergi nüfusu vardı. Yıllık geliri 1648 akçeydi. Gelirin 350 akçelik malikane hissesi vakıf, divani hissesi ve diğer vergileri tımar olarak kaydedilmişti. 1563 ydında Sevin-i Kebir köyüne bağlıydı. Daha önce olduğu gibi, tahıl gelirinin yansı vakıf, diğer yansı ile vergilerden elde edilen gelir de tımar olarak kaydedilmişti. Bu devirde yıllık gelirin 178 akçesi, Eshab-ı Kehfin vakıf hissesine tekabül etmekteydi. Geri kalan 218 akçesi ve diğer vergileri tımar olarak kaydedilmişti. "

cc)-Yaylaklar

Resul Hacılı Yaylakları:


Alaüddevle Bey'in vakfiyelerinde, Eshab-ı Kehf Külliyesi'nin vakıf geliri olarak Resul Hacılı adlı bir köyün adı geçmektedir. Ancak tahrirler esnasında, böyle bir köyün adına rastlanmamakta, Resul Hacılı yaylaklarından bahsedilmektedir. Bu yaylaklar, vakfiyelerde köy olarak kaydedilmiş olan yaylaklardır. Ancak zamanla tenhalaşmış, köy olmaktan çıkmışlardır. 1525 yılında yaylaklardan vakıf geliri alınmadığı, ancak buralan ekenlerin Çukur Pınar sipahisine 40 akçe vergi verdikleri kaydedilmiştir. Bu ifadeler göz önünde tutulacak olursa yeni teşkil edilen yaylakların bu devrede belli bir gelir seviyesine ulaştıkları anlaşılmaktadır.
Resul Hacılı yaylakları, 1525 yılında Sevin-i Kebir köyünün, Kışlacık mezrasına bağlıydılar. 1527 yılında tutulan kayıtlarda kendileri ile ilgili bir kayda rastlayamadık. Ancak bu yaylaklardan Sanca Eyne Beyi Çiftliği'nin, Çoban Pınan köyüne kaydedildiği görülmektedir. 1563 yılında ise, yaylakların bütünü Kışlacık köyünün Çanakçı mezrasına kaydedilmişlerdir.

1525 yılında yaylakların adına bir gelir kaydedilmemiş, sadece Sarıca Eyne Beyi Çiftliği'nin 200 akçe geliri olduğu zikredilmiştir. Aşık Kilisesi mezrasının yanında bulunan çiftliğin 1527 yılında 460 akçe geliri vardı. Hariçten gelenler tarafından ekilip biçilmekteydi.

1563 yılında yaylaklar, Kışlacık köyünün Çanakçı mezrasına bağlıydı. Bu tarihte Çukur Pınar yaylağı kaydedilmemiştir. Onun haricinde, 1525 yılında mevcut olan Ağca Pınar, İnal Ağaç ve Urğacık yaylaklarından her birinin 50 akçe, Sarıca Eyne Beyi Çiftliği'nin 200 akçe geliri vardı.

Taht-ı Karlan Yaylağı:

1527 yılında tutulan tahrir kaydında adı geçmektedir. Bu tarihte Kaya Pınar köyünün Armud Alanı mezrasına bağlıydı. Sarıca Eyne Beyi Çiftliği'nin yanında bulunan yaylağın, sade yağ imalinden elde edilen yıllık 100 akçe vergi geliri vardı.

dd)-Eshab-ı Kehf Hizmetkarları (Cemaatler)

Eshab-ı Kehf Külliyesi'nin hizmetkarları olan cemaatler, adı geçen mahalde bedenen hizmet etmek veya külliyenin sair ihtiyaçlarını karşılamakla görevliydiler. Görevlerini ihmal ederlerse değiştirilirlerdi. Yaptıkları hizmetin karşılığında kendilerinden avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiye vergisi alınmazdı. Bu şekilde devam ettikleri müddetçe görevleri ile ilgili olarak kendilerine kimse karışamazdı. Eshab-ı Kehfe hizmet etmekle yükümlü olan bu cemaatlerden Boynu Yoğunlu cemaatı dışında kalan Ağca Koyunlu, Cerid ve Sarı Baş cemaatleri yaptıkları hizmetler ve ödedikleri vergilerin dışında, her sene, sütlerinden faydalanılması için, 40 keçiyi Eshab-ı Kehf Külliyesi'ne teslim ederler, süt mevsimi geçince geri alırlardı. Esasen bu üç cemaatten ikisi Cerid cemaatinin oymaklarındandı. 1525 yılına ait icmal defterinde bu üç cemaat, bir kabul edilerek Cerid adı ile kaydedilmiş, ancak bu cemaatin geliri belirtilmemiştir. Ancak daha sonra gelişerek ayrılmışlar ve ayrı bir cemaat olarak kaydedilmişlerdir. 1525 yılında Cerid cemaatine bağlı olan bu taifelerden 11 taife, toplam 42 kişilik hizmetkarlarıyla Eshab-ı Kehfin bulunduğu mahalde hizmet etmekteydiler. Buna karşılık, kendilerinden salgun, bac, adet-i çeri, ağnam ve benzeri vergiler alınmazdı. Belirtilen cemaatlerin tamamı, Sevin-i Kebir köyünün Kara Kaya mezrasına
bağlıydılar. Daha sonra, 1527 yılında Efsus'un Belviran mezrasına, 1563 yılında ise, Kışlacık köyünün Ovacık Ardıç mezrasına bağlanmışlardır.

Alaüddevle Bey'in vakfiyelerinde, Eshab-ı Kehfe hizmet etmekle görevli oldukları zikredilen cemaatler arasında, Ebu Leyli adını taşıyan bir cemaatin de kayıtlı olduğu görülmektedir. Ancak tahrir kayıtlan arasında, bu cemaatin adı geçmemektedir. Aşağıda Eshab-ı Kehf görevlileri olarak tarihi kayıtlarda adı geçen cemaatler hakkında bilgi verilmiştir.

Ağca Koyunlu Cemaati:

1525 yılında cemaatin dört farklı ailesi ya da oymağına mensup olan toplam 15 kişi, Eshab-ı Kehf Külliyesi'nde çeşitli hizmetleri yerine getirmekle görevliydiler. Bu tarihte bu cemaat Cerid cemaatine kaydedilmiş ve kendisine aynca bir vergi kaydedilmemiştir.

1527 yılında cemaatin adı Ağca Koyunlu taifesinden Aymalar cemaati şeklinde kaydedilerek, 1525 yılında Ağca Koyunlu adı ile kaydedilmiş olan cemaatten hangi ailenin ya da oymağın Eshab-ı Kehfe hizmet etmekle görevli olduğuna açıklık getirilmiştir. Bu tarihte, cemaate mensup, üçü mücerred, toplam 15 hane ve bir pir-i fani vardı. Cemaatin yıllık geliri 781 akçeydi. Bu gelir, 1563 yılında 269 akçeydi. Cemaate mensup yedisi mücened, toplam 13 vergi hanesi mevcuttu.

Boynu Yoğunlu Cemaati:

Alaüddevle Bey'in vakfiyelerinde Eshab-ı Kehf vakfı olarak kaydedilmiş olan iki cemaatten biridir. 1525 yılı tahriri esnasında tutulan kayda göre, cemaat Eshab-ı Kehfe hizmet etmeleri karşılığında, örfi vergi ve avarız vergisi ödemezlerdi. Kendilerinden alınan diğer vergiler de bedel-i ayende (gelen giden misafirlere harcanmak üzere alınan) vergisi adıyla Eshab-ı Kehf vakfı olarak kaydedilmişti. Cemaate mensup olan Durali oğlu Hamid Bey'in elinde, bu durumun devamını sağlayacak şekilde Alaüddevle Bey, Ali Bey ve Osmanlı sultanlan tarafından verilmiş olan mukarrer nameler vardı. Tahrir esnasında da aynı şekil üzere kaydedilmişti. 1525 yılında cemaate mensup olan altı vergi hanesi Eshab-ı Kehf e hizmet etmekle görevli idiler. Bu devirde cemaatten her hangi bir vergi alınmamaktaydı. 1527 yılında geliri 222 akçeydi. Cemaatin ikisi mücerred, toplam dokuz vergi hanesi vardı. 1563 yılında ise, biri mücerred muhassıl ve dördü mücerred olmak üzere, toplam 21 vergi nüfusu ve 461 akçe geliri vardı.

Cerid Cemaati:

Yukarıda ifade edildiği üzere, aslında Ağca Koyunlu ve Sarıbaş cemaatleri de bu cemaate bağlıydı. Ancak daha sonra, bu cemaatler Cerid cemaatinden ayrılmışlardır. Bu halleriyle bazen hepsi bir cemaat gibi kabul edilmişler, bazen de hangi aileye ya da taifeye ait olduklarını göstermek üzere, ayrı ayrı kaydedilmişlerdir.

1525 tarihinde, Ağca Koyunlu ve Sarıbaş cemaatleri haricinde, Cerid cemaatine bağlı altı taifeden 22 vergi nüfusu Eshab-ı Kehfe hizmet etmekle görevliydi. Bu tarihe ait icmal defterinde Ağca Koyunlu ve Sarıbaş cemaatleri, ayrıca kaydedilmeden, Cerid cemaatine bağlı olan 42 kişinin Eshab-ı Kehfe hizmet ettikleri kaydedilmişlerdir. Buna göre, bu iki cemaate mensup olan 20 kişinin o tarihte Eshab-ı Kehf e hizmet ettikleri anlaşılmaktadır.

1527 yılındaki kayıtlara göre, Cerid taifesinin Kabaklar cemaati Eshab-ı Kehfe hizmet etmekle görevliydi. Bu tarihte cemaate mensup 17'si mücerred 65 vergi nüfusu bulunuyordu, yıllık geliri. 8925 akçeydi. 1563 yılında iki yerde cemaatin adı kaydedilmiştir. Bu ikisinin toplam vergi nüfusu, 25'i mücerred olmak üzere, 72 adetti. Gelirlerinin toplamı 1675 akçeydi.

Sarıbaş Cemaati:

Tahrir kayıtlarında Döngelenli taifesine bağlı olduğu bildirilmektedir. 1525 yılında cemaatin beş vergi nüfusu vardı. Biri imam, biri mücerred olmak üzere, toplam dokuz vergi nüfusu vardı. Yıllık geliri 735 akçeydi. Bu tahrir kaydında üç kişinin lakabının Sarıbaş şeklinde kaydedilmiş olması, cemaatin yeni bir cemaat olarak Cerid cemaatinden ayrıldığının bir işareti olabilir. Cemaatin 1563 yılında ikisi mücerred, 12 vergi nüfusu vardı. Yıllık geliri 292 akçeydi.

cb- XIX. Yüzyıl Vakıf Defterlerine Göre Vakıf Gelirleri

Önceki kısımda ifade edildiği üzere, XVI. yüzyıl boyunca üç tahrir esnasında Eshab-ı Kehfin vakıf gelirleri hakkında geniş bilgi verilmiştir. Ancak bu devreden sonra, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda aynı yeterlilikte bilgiler kaydedilmemiş, genellikle Eshab-ı Kehfin makamı çevresinde bulunan vakıf eserlerin, yani medrese zaviye ve camiin gelirleri, gelirlere yapılan müdahaleler ve vakıf görevlileri hakkında çok kısıtlı bilgilere yer verilmiştir. Bu kayıtlarda vakıf gelirlerinin nerelerden elde edildiği belirtilmemiştir.

XIX. yüzyılda da yukarıda izah edilen durumda fazla bir değişme olmamıştır. Bu arada her devirde olduğu gibi, bu devirde de vakıf gelirlerine haksız müdahaleler yapılmıştır. 1222/1807 tarihli bir buyrulduya göre o tarihte Elbistan Voyvodası, Eshab-ı Kehf vakfına müdahale etmekte olduğundan bu durumun önlenmesi istenmişti. Buna benzer müdahaleler sonucunda da vakıf gelirleri zamanla bozularak ortadan kalkmıştır.

1266-1273/1850-1857 yılları arasında, Elbistan ve Eshab-ı Kehf vakıflarının gelir gider durumlarını gösteren vakıf defterine göre, 12701273/1854-1857 yılları arasında, Eshab-ı Kehf vakıfları, Haremeyn vakıfları idaresine bağlıydı. Vakfın dört yıllık toplam gelir ve gider miktarı 16299 kuruş 20 paraydı. Bu tarihler arasında vakfın gelirlerinden, 14277 kuruş mütevelli, müderris, zaviyedar gibi görevlilere; 1618 kuruşu ayrıca maaş olarak; 404 kuruş 20 parası ise, muhasebe harcı olarak harcanmıştı. Vakfın adet-i ağnam gelirinden 1850-1860 yılları arasında toplam 2750 kuruşunun vakıf görevlilerine ödendiğini bildiren bir kayıt vesilesi ile Eshab-ı Kehf vakfının adı da kaydedilmiştir. Ancak daha sonra bu bilgilerde tutarsızlık olduğu belirtilerek Elbistan ve Eshab-ı Kehf vakıflarının durumu yeniden tespit edilmiştir.

1279/1863 yılında vakıfların tespiti yenilenmiştir. Ancak bu tespitte vakfın adı mevcut değildir. Evkaf Nezareti'nin 1327/1909 tarihli bütçesinin kayıtları arasında adı geçen vakfın, o tarihteki yıllık bedeli 4951 kuruştu. Bundan dört yıl sonra, 1331/1913 tarihli bir iradenin ekinde kayıtlı olan Maraş Sancağı'na ait vakıfların bulunduğu listede vakfın adı mevcut değildir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Maraş Sancağı ve Dulkadirli Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir