Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Rişvanlı Yöneticiler (Rişvanzadeler)

Burada Rişvan Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Rişvanlı Yöneticiler (Rişvanzadeler)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:22

RİŞVANLI YÖNETİCİLER (RİŞVANZADELER)

Orta ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu bölgeleri, özellikle Karasu-Murat havzaları, daha değişik karakterde derebeylerinin sulta kurduğu yerler olarak dikkati çeker. Bir yönüyle tahıl üretimine, öteki yönüyle konargöçerliğe ve hayvancılığa dayanan bu bölgeler, kent ve kasaba asayişinden ziyade "kır" ve "dağ" güvenliğine muhtaç olduğu için derebeyinin eline daha istekli sarılmıştır. Sözü edilen havzaların bu tür ocakları arasında ilk akla gelenler, Kiğı beyleri, Gülşenzadeler, Şehsuvaroğulları, Sağırzadeler, Gençosmanlar ve Rişvanzadeler idi.

Bu ailelerden bazılarının varlığı, ayanlığın ülke genelinde geçerli olmaya başladığı dönemden daha eskilere dayanmaktadır. Canik'ten Kars, Van, Bitlis, Antep, Maraş ve Malatya'ya uzanan geniş bir kalkan içindeki büyük derebeyi ocaklarının yanı sıra, Tercan, Bayburt, Kemah, Kuruçay, Hınıs, Har-put, Rumkale, Arapkir, Hekimhanı, Deliklitaş, Alacahan, Kangal, Tecer vb. yöreler, temeli XVI. yüzyıla dayanan kadim mütegallibe ailelerinin elindeydi. Bunları XVIII. yüzyıl türedisi derebeyleriyle aynı ayarda görmemelidir. Bu cümleden olarak Rişvanzadeler, gelip geçeni konuklayan; valinin, mutasarrıfın angaryasını çeken; bölge ve aşiret halkını koruyan insanlardı. Rişvan Aşireti'nin bu özelliklerini arşiv belgelerinde de müşahede etmek mümkündür.

Mesela, Nisan başları 1750 (Evahir-i Rebiyülahir 1163) tarihli bir fermanda Osmanlı Sultanı, Rişvanzade Süleyman Paşa'ya:

"... senin ve hanedanmın unvan ve namuslarını sıyanet içün ... " sözleriyle, mensup olduğu aşiretin saygınlığına işaret etmiş olmalıdır.

Doğu Anadolu'nun en ünlü ailelerinden olan Rişvanzadeler, Rişvan konfederasyonu üzerinde mukataa voyvodası; Maraş, Malatya ve Besni malikaneleri mutasarrıfı olarak iki yüz yılı aşkın, kendi bölgelerinde mutlak söz sahibi oldular. Türkmen asıllı bu ocaktan 1650-1850 arasında çoğu mirimiran (beylerbeyi) rütbeli Halil Paşa, Ömer Paşa, Mehmet Paşa, Süleyman Paşa, Abdurrahman Paşa, II. Ömer Paşa , II. Abdurrahman Paşa gibi tanınmış derebeyi paşalar gelip geçti.
Yukarıda adı geçen Rişvanzade paşaların, beylerbeyliği merkezi olan Maraş veya sancak beyliği merkezleri olan Malatya'daki saraylarının yanı sıra, Besni'de de gidip dinlendikleri muhteşem taş konaklarının bulunduğu ifade edilmektedir.

1. Rişvanzade Halil Paşa

Rişvanoğlu Halil Paşa, Osmanlı Devleti'nin taşra teşkilatında Rişvan Aşireti'nden olup, devlet hizmetinde görev alan valilerin ilki olarak gözükmektedir. Halil Bey'in, henüz vali olmadan önce de, aşiret beyi olarak devlete önemli hizmetlerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Cihanbeyli Aşireti'nin iskanıyla ilgili olarak 1691 (H. 1103) yılında gönderilen fermanın, Malatya valisine, voyvodasına ve Rişvanoğlu Halil Bey'e hitaben yazıldığı görülmektedir. Söz konusu fermanın gönderildiği tarihte Halil Bey henüz valilik görevinde değildi. Devletin memuru olmamasına rağmen, padişah fermanına muhatap olması, kendisinin Malatya bölgesinde etkinliğinin olduğu ve Osmanlı yönetimi tarafından ciddi bir muhatap olarak kabul edildiği görülmektedir.

BOA, CD, nr. 14517; 1103 yılında Malatya valisi, voyvodası ve Rişvanoğlu Halil'e gönderilen söz konusu emirde; Taş-ili, Gerger, Kahta, Şure ve Samsat nahiyeleri reayaları Divan-ı Hümayuna başvurarak, Cihanbeyli Aşireti'nden bazı oymakların iskan mahalleri olan Diyarbakır'dan ayrılarak, konargöçer olduklarından, adı geçen nahiyelerde kışlayıp yayladıkları, halkın ekinlerini hayvanlarına yedirip, halka zulüm ve haksızlıklarda bulunmaktadırlar. Bu nedenle Cihanbeyli Aşireti oymaklarını tekrar eski iskan mahallerine döndürülmeleri istenmiştir.

Bu hükümden de anlaşılmaktadır ki, Rişvan Aşireti, XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Malatya sancağında önemli bir güç haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak da XVII. yüzyılın sonlarında (1697) Rişvanoğlu Halil Bey'in Malatya Sancak beyliğine atandığı görülmektedir.

Zira, kendisine 1697 yılı Temmuz ayı başlarında (Evasıtı Zilhicce 1108) gönderilen bir fermanda:

"Malatya sancağı begi Rişvanoğlu Halil dame izzetuhu-ya hüküm ki" diye hitap edilmektedir. Bu hükümde, kendisinin aşireti ile Anadolu'nun Sol Kolu'nda eşkıya takibine memur olduğu bildirilmekteydi. Malatya'dan Erzurum'a kadar olan bölgede bulunan eşkıyanın ortadan kaldırılması istenmiştir. Özellikle Tokat havalisinde hala fesat üzere olan eşkıyanın her ne şekilde olursa olsun yakalanıp haklarından gelinmesini, her nerede türedi eşkıyası tespit edilirse üzerine varıp bölgedeki halkın ve yolcuların güvenliğinin sağlanması talep edilmekteydi.

Rişvanzade Halil Paşa, 1697 yılı Temmuz ayında Malatya Valiliğine atandıktan sonra, kendisine gönderilen bir emirde, aynı yıl yapılan Avusturya Seferi'ne (Sultan II. Mustafa'nın Zenta seferi olmalıdır) 300-400 neferle katılması isteniyordu. Halil Bey'in yaptığı hizmetler Osmanlı Padişahı tarafından takdirle karşılanmış ve kısa süre sonra beylerbeyi rütbesi ile talrif edilerek, 1701'de Maraş eyaleti Mutasarrıflığına atanmıştır.

Maraş Beylerbeyliğine atandığı dönemde, bu bölgede eşkıyalıklarda bulunan Cihanbeyli Aşireti'nden Koyunoğlu İbrahim ve kardeşlerinin ve Keleçorlu Cemaati'nden Kör Kavlu ve kardeşlerinin bertaraf edilmeleriyle uğraşmıştır.
Rişvanzade Halil Paşa, Maraş Valiliği görevinde bulunduğu sırada, kendisinden önceki Maraş valilerinden ve aslen Maraşlı olan Abdurrahim Paşa'nın, Maraşlı olmasından da yararlanarak vilayet halkını kendisi aleyhinde kışkırttığını, Maraş Valiliğini tekrar ele geçirmek için birtakım hilelere başvurduğunu haber aldı. Bunun üzerine Halil Bey, Abdurrahim Paşa'nın Maraş'taki evini bastırıp, kendisini tutuklattırarak, huzuruna getirtmiş, ceza olarak dört yüz değnek vurdurup, o gece boğdurduğu ifade edilmektedir.

Rişvanoğullarının XVII. yüzyıl sonlarından itibaren XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar Malatya ve Maraş başta olmak üzere Adana, Sivas ve Çorum valiliklerinde bulundukları görülmektedir. Rişvan Aşireti ve dolayısıyla beylerinin Osmanlı Devleti nezdinde bu kadar itibar görmelerinin iki ana nedeni olmalıdır. Birincisi, söz konusu aşiretin bölgede büyük bir güç olması sebebiyle, asayiş ve sükünun sağlanmasında bu büyük güce dayanan Rişvanzadelerin yönetimde başarılı olacakları düşüncesidir. İkinci neden ise, Rişvan Aşireti mensupları ve boy beylerinin Osmanlı Devleti'ne karşı herhangi bir isyanda yer almamış olmaları, devlete karşı son derece bağlı ve itaatkar bir tutum içinde bulunmalarıdır. Gerek Şah İsmail döneminde gerekse sonraki dönemlerde Osmanlı yönetiminden memnun olmayıp, Safevi Devleti'ne sığınan Türkmen aşiretleri arasında yer almamış olmaları da, Osmanlı Devleti yöneticilerinin güvenini kazanmalarına sebep teşkil etmiş olmalıdır.

Rişvanoğlu Halil Paşa'nın, Maraş Beylerbeyliği görevinde iken konargöçer Türkmen aşiretlerinin iskanıyla meşgul olduğu anlaşılmaktadır. Mesela, İçel ve Alaiye sancaklarına iskanları kararlaştırılan Yörük taifesinden Kara Hacılu Cemaati'ne bağlı oymaklar, 1701 yılı baharında Yahyalı bölgesine gelerek Köşk, Numan, Özbeg, Süleyman Fakihlu ve Sarıca köyleri ahalilerine çeşitli zulüm ve teaddileri yüzünden köyler halkının yerlerini terk etmelerine yol açmışlardı. Bunun üzerine, Yahyalı nahiyesi halkı kadıya şikayette bulunarak, mezkür oymakların iskan mahalleri olan İçel ve Alaiye'ye nakledilmelerini istiyordu. Kadı, halkın bu şikayetlerini saltanat makamına bildirince, saltanattan Maraş beylerbeyi Rişvanoğlu Halil Paşa, Adana beylerbeyi Mustafa Bey'e ve adı geçen eyaletlerin kadılarına gönderilen 1701 tarihli hükümde, mezkür cemaatlerin gerekli cezalara çarptırılmaları ve iskan mahallerine götürülerek yerleştirilmeleri emredilmiştir.

Yine 1699 yılında Rakka'ya iskanları emredilen ancak, iskan yerlerine gitmeyerek iki üç yıldan beri Develi Ovası'nda sakin bulunan Güngördü, Delili ve Kırıntılı cemaatlerinden 400 kadar eşkıya, Niğde, Bor, Ürgüp, Şucaeddin (Ulukışla), Anduğu (Kaymaklı), Kayı ve Ereğli kazaları etrafında gezerek harman vakti ahalinin mallarını yağmalıyorlar, yol kesip, insanları öldü-rüyorlardı. Karaman ve Niğde mutasarrıfları, Karaman Ereğlisi, Şücaeddin, Bor, Anduğu, Yahyalı, Niğde ve Kayı kadılarının arzları üzerine 1702 Ocak ayında, Maraş beylerbeyi Rişvanoğlu Halil Bey'e gönderilen bir emirle, adı geçen cemaatlerin bulundukları yerlerden kaldırılarak, Ayas İskelesi'nden gemilerle Kıbrıs'a nakledilip, boş ve harabe yerlere iskanları istenmiştir.

Haleb eyaletinin Ravenda nahiyesine yerleştirilecek aşiretlerle ilgili olarak Maraş beylerbeyi Rişvanoğlu Halil Paşa'ya gönderilen 1 Ağustos 1701 (25 Safer 1113) tarihli hükümden sonra yine aynı konuda, Aralık sonları 1701 (Evahir-i Receb 1113) tarihli bir başka hüküm gönderilmiştir. Ancak, 1702 yılına kadar mezkür cemaatlerin yerleşik hayata geçirilemedikleri görülmektedir. Bu nedenle, Maraş eyaleti mutasarrıfı Rişvanoğlu Halil Paşa'ya 9 Mart 1702 (9 Şevval 1113) tarihli bir hükmün daha gönderildiği anlaşılmaktadır.

Halil Paşa'nın, 1711 yılı Haziran ayında vefat ettiği tahmin edilmektedir. Uşşakizade Tarihi'nde, Maraş beylerbeyi Rişvanzade Halil Paşa'nın zorbalık ve taşkınlıklarının artması üzerine, padişah fermanıyla Rakka valisi A'rec Yusuf Paşa tarafından katledildiği ve başının kesilerek saltanat merkezine gönderildiği kaydedilmektedir. Raşid Tarihi'nde ise, Maraş beylerbeyi Rişvanoğlu Halil Paşa, "tagallub ve tuğyan ile şöhret, şan ve paşalık" elde ettiği halde sefere katılmadığından cezalandırılma cihetine gidildiği ifade edilmektedir.

Tespit edilebildiği kadarıyla Halil Paşa'nın, kendisinden sonra Maraş beylerbeyi olan Mehmet Paşa olmak üzere; Osman, Ebubekir, Hüseyin ve Ali adlarında beş oğlu vardı.

Yukarıdaki hükümlerden, Maraş Beylerbeyliği yönetiminin XVIII. yüzyılın hemen başlarından itibaren Rişvanzadelere geçtiği anlaşılmaktadır. Arşiv belgelerinden takip edilebildiği kadarıyla bu tarihten itibaren XVIII. yüzyıl boyunca ilki Halil Paşa olmak üzere, Maraş eyaleti yönetiminin belli aralıklarla Rişvan beylerinin uhdesinde olduğu görülmektedir.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI DEVLETİNDE AŞİRET YÖNETİMİ, Rişvan Aşireti Orneği
Yazar: FARUK SÖYLEMEZ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: RİŞVANLI YÖNETİCİLER (RİŞVANZADELER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:23

2. Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa

Seyyid Mehmed Paşa'nın, Rişvanzade Halil Paşa'nın oğlu olduğu anlaşılmaktadır.76 Rişvanlı yöneticiler içerisinde "sey-yid" unvanıyla anılan idarecilerdendir. Oğlu Süleyman Paşa için de belgelerde aynı unvan kullanılmıştır. Rişvanzade Mehmet Paşa'nın neden böyle bir unvanla anıldığı konusunda herhangi bir bilgi mevcut değildir.'8 Ancak, merkezden gönderilen hükümlerde kendisine "Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa" diye hitap edilmektedir.
Seyyid Mehmet Paşa, başta Adana olmak üzere, Maraş ve Sivas Beylerbeyliği ile Malatya Mutasarrıflığı görevlerinde bulunmuştur. Arşiv belgelerinden tespit edilebildiği kadarıyla Mehmet Paşa'nın bu görevlerinde yaptığı hizmetler ortaya koymaya çalışılacaktır.

a) Adana Beylerbeyliği

Rişvanzade Mehmet Paşa'nın Adana Beylerbeyliğine 1720 yılı başlarında atandığı tahmin edilmektedir. Zira, 1720 yılı Mayıs ayı sonlarında (Evasıt-ı Receb 1132) kendisine "Adana beylerbeyisi Rişvanzade Mehmet Paşa'ya"79 hitabıyla bir hüküm gönderilmişti.

Bu hükümde:

Malta korsanlarından olup, gemisi fırtınaya yakalandığından, Adana sahillerine çıkan kaptan Andrea adlı korsanın, yöredeki ahalice gasp edilen parasının hazine adına almak üzere mübaşir gönderildiğinden bahsedilmektedir. Ancak, tayin edilen mübaşir ve Adana müteselliminin gasıplardan parayı tahsil ettikten sonra, aralarında anlaşarak paranın bir miktarına el koydukları anlaşılmıştır. Bunun üzerine, ikinci bir mübaşir gönderilip, paranın kalan kısmının da ortaya çıkartılması için Mehmet Paşa'ya hüküm gönderilmiştir.

Adana beylerbeyi Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa'ya, Mayıs sonları 1720 (Evasıtı Ramazan 1132)'de gönderilen bir hükümde, Diyarbakır beylerbeyi Osman Paşa'nın kapı kethüdası Yusuf'un çukadarı, Diyarbakır'dan İstanbul'a gelirken, Malatya'nın Hasançelebi mevkiinde eşkıya tarafından yolu kesilerek katledildiği, mallarının ve eşyasının yağmalandığı belirtiliyordu. Mehmet Paşa'dan, bu konuyu araştırıp, suçlular hakkında gereğini yapması isteniyordu.

Rişvanzade Mehmet Paşa'nın Sivas Valiliğinden sonra tekrar Adana Beylerbeyliğine atandığı anlaşılmaktadır. Zira, 1729 yılı Ocak ayı başlarında (Evail-i Cemayiyelahir 1141) Rişvanzade Mehmet Paşa'ya "Adana beylerbeyi" olarak gönderilen bir fermanda, Rakka iskanından kaçıp Adana yöresine gelen aşiretlerin iskan yerlerine döndürülmeleri talep ediliyordu.

Söz konusu hükümde:

Rakka iskanından olan ekrad-ı Türkman taifesi ve Lek reayası, Sarı ve Sepmek Araplarından bazıları iskan bölgelerinden kaçarak Adana eyaleti topraklarına girip, oraları mesken tutmalarıyla, iskan işlerini aksattıkları ifade ediliyordu. Bunun yanı sıra, bulundukları yerlerde kendi hallerinde durmayıp, halka zarar verdikleri de tespit edilmişti. Bu nedenle, bölgenin emniyet ve huzurunun temini ve karışıklığın giderilmesi için mezkür eşkıyadan, Adana'da olanlarının tereddütsüz tutuklanmaları, tek kişi geride kalmamacasına büyük ve küçükbaş hayvanları, bütün mal ve eşyaları çoluk çocuğuyla beraber Adana'dan çıkartılmaları ve yollarda beğendikleri herhangi bir yerde yerleşmemeleri için de kendilerinden güvence olarak dikkate değer rehineler alınması isteniyordu.

Adana valisi Rişvanzade Mehmet Bey'e 1729 yılında, Ada-na'ya ilaveten Musul eyaletinin de verildiğini görmekteyiz. Musul eyaletinin kendi tasarrufuna verilmesi sebebiyle, eyaletteki kadılara ve ileri gelenlerine (ayan-ı vilayete) "imdad-ı hazeriy-yenin" toplanıp, bundan böyle Rişvanzade Mehmet Paşa'ya gönderilmesi konusunda Temmuz başları 1729 (Evail-i Zilhicce 1141) tarihli bir hüküm gönderilmiştir.

b) Maraş Beylerbeyliği

Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa'nın, 1720 yılı sonlarında Adana Valiliğinden Maraş Beylerbeyliğine atandığı anlaşılmak-tadır.85 Zira, 1720 yılı Aralık ayı ortalarında (Evasıt-ı Safer 1133) Rakka valisi Vezir Ali Paşa'ya gönderilen bir fermanda, Rişvan-zade Seyyid Mehmet Paşa'nın bu tarihlerde Maraş valisi olduğu ifade edilmektedir.

Söz konusu fermanda:

müteveffa Riş-vanzade Halil Paşa'nın oğullan Osman, Ebubekir, Hüseyin ve Ali'nin uhdelerinde olan Malatya Voyvodalığının 1714 ve 1715 senelerine ait gelirlerinden toplam 11 yük 3880 akçeyi hazineye ödemedikleri belirtiliyordu. Zimmetlerinde kalan bu para Halil Paşa'nın oğullanndan istendiğinde Osman, kendi hissesine düşen meblağı her yıl düzenli olarak hazineye ödemeyi adet edindiğini, bu nedenle söz konusu yıllara ait kendi hissesine düşen 2 yük 98.470 akçeyi hazineye teslim ettiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine yapılan araştırma sonucunda, Osman'ın hissesini ödediği, kardeşleri Ebubekir, Hüseyin ve Ali'nin zimmetlerinde 8 yük 95.410 akçe kaldığı anlaşıldı. Saltanat makamı, söz konusu şahıslardan bu meblağın tahsil edilmesini, eğer bu defa da ödemekte ağır davranırlarsa Maraş beylerbeyi Rişvanzade Sey-yid Mehmet Paşa tarafından tutuklanarak İstanbul'a gönderilmeleri için emr-i şerif gönderildiği belirtiliyordu. Seyyid Mehmet Paşa, saltanattan kendisine gelen emir üzerine, kalan paranın tamamını kardeşi Ebubekir'den talep etmiş, tahsil edemeyince de Osman ve Ebubekir'i tutuklatmış, asıl borçlu olan kardeşi Ali ve Hüseyin'e dokunmamıştı. Üstelik kardeşleri, hazineye ödenmeyen 8 yük 95.410 akçenin de Osman'ın borcu olduğunu, dolayısıyla Osman'dan istenmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak, daha sonra Ebubekir'in emlak ve eşyası hesaplanmış, kendisinden 1736 kuruş tahsil edilerek hazineye teslim edilmek üzere gönderilmiştir.

Maraş valisi Rişvanzade Mehmet Paşa, İstanbul'a bir mektup göndererek Osman'ın yaptığı teslimat ve Ebubekir'in hazineye teslim edeceği miktardan başka, 6 yük 90.900 akçe zimmeti bulunduğunu bildirdi. Diğer taraftan duruma vakıf olanlardan sorulduğunda, anılan borcun gerçekte Ali'ye ait olduğunu, Ali'nin ise halen Maraş beylerbeyi Seyyid Mehmet Paşa'nın yanında ve Vezir Ahmet Paşa'nın himayesinde olduğu haber alınmıştı. Bunun üzerine, saltanat makamı Vezir Ahmet Paşa'ya bir ferman göndererek, Maraş beylerbeyi Seyyid Mehmet Paşa'yı, kardeşi Ebubekir ve Ali ile birlikte Rakka'ya götürtüp, bahsi geçen paranın kendilerinden talep edilerek, tamamen tahsil edilmesi, şayet vermemekte direnirlerse Rakka Kalesi'ne kapatılarak, gerek kendilerinin, gerekse babaları müteveffa Halil Paşa'nın emval, eşya, davar, büyükbaş hayvanlarına ve mülklerine el koyup, kanun marifetiyle mallarının değeri ile borçları karşılaştırılarak, mübaşir marifetiyle İstanbul'a gönderilmesi istenmiştir.

c) Maraş'a İlaveten Adana Eyaletinin Rişvanzade Mehmet Paşa'nın Uhdesine Verilmesi

1720 yılında Adana Valiliğinden Maraş Beylerbeyliğine atanan Rişvanzade Mehmet Paşa'nın, 1721 yılından itibaren Maraş-la birlikte Adana eyaletinin de uhdesine verildiği görülmektedir. Bu konuda, Adana kadısı ve Adana mütesellimine gönderilen 6 Nisan 1722 (19 Cemaziyelahir 1134) tarihli bir hükümde: Rumi 1133 Mart (M.1721 yılı Mart) ayından itibaren Adana eyaleti ve eyalete bağlı birimlerin Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa'nın uhdesine verildiği belirtilmektedir. Ancak, Mehmet Paşa'nın, Adana mukataasından kendi görevi karşılığı alacağı paradan arta kalan 16.504 kuruşu, Azak Kalesi'nde görevli askerlere göndermesi gerekirken, 10.000 kuruşunu göndermiş, 6504 kuruşu ise kendisinde kalmıştır. Rişvanzade Mehmet Paşa'nm üzerinde kalan bu paranın tahsili için Adana kadısı yetkili kılınmıştır.
Bu durum bize göstermektedir ki, gerektiğinde beylerbeyleri dahi kadı ve mütesellime denetlettirilip, haklarında işlem yapılabilmekteydi.87 Osmanlı Devleti bürokrasisinde kadıya özerk bir yapı verilmiştir. Kadı doğrudan saltanat makamı tarafından atandığı ve sadece Divan-ı Hümayuna karşı sorumlu olduğu için gerektiğinde beylerbeyi, sancak beyi ve diğer mülki amirleri denetleme yetkisi mevcuttu. Devlet, eyaletlerdeki işlerin düzenli olarak yürüyebilmesi için böyle bir denge ve sistem geliştirmiş olmalıdır.

d) Sivas Beylerbeyliği

Rişvanzade Mehmet Paşa'nın 1722 yılında Sivas Beylerbeyliğine atandığı anlaşılmaktadır. Zira, Diyarbakır eyaleti mutasarrıfı olup Revan seraskeri olarak tayin edilen Ahmet Paşa'ya gönderilen 23 Eylül 1723 (22 Zilhicce 1135) tarihli hükümde, İran üzerine yapılan Revan Seferi'ne88 Sivas beylerbeyi Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa ve diğer eyaletlerin beylerbeyi ve alay beylerinin memur edildiği bildirilmektedir.

1723 yılı Ekim ayı başlarında (Evail-i Muharrem 1136) Diyarbakır valisi ve Revan seraskeri Ahmed Paşa'ya gönderilen bir başka fermanda:

Revan Seferi'ne katılacak askerin tedarik edilmesi bağlamında, Çıldır beylerbeyi İshak Paşa, Sivas beylerbeyi Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa, Erzurum ve Çıldır eyaletlerinin hükümet ve elviye mutasarrıfları mükemmel ve müretteb kapıları halkı ile Erzurum, Çıldır, Sivas ve Maraş eyaletlerinin alay beyleri, bütün zaim, erbab-ı tımar; dergah-ı mualla yeniçerileri, cebeci, topçu ve top arabacılarından vesairlerin-den90 tamamının bu sefere katılması isteniyordu.

e) Malatya Sancağı Mutasarrıflığı

Rişvanzade Mehmet Paşa'nın Sivas Valiliğinden sonra, 1729 yılında tekrar Adana Valiliğine atandığı yukarıda ifade edilmişti. İşte, Mehmet Paşa'nın bu ikinci Adana Valiliğinden sonra, 1730 yılında Malatya Mutasarrıflığına atandığı anlaşılmaktadır. Zira, 1731 yılı Şubat ayı sonlarında (Evasıt-ı Şaban 1143) gönderilen bir fermanda, kendisine Malatya sancağı mutasarrıfı olarak hitap edilmekte ve 1730 yılında Osmanlı Devleti'nin İran üzerine açmış olduğu ve halen devam etmekte olan sefere92 katılması istenmekteydi.

Söz konusu fermanda:

Bu sene Bağdat kolundan şark tarafına yapılan sefer-i hümayun için Rişvanzade Mehmet Paşa'dan güzel hizmetler beklendiği, bu sebeple 250 nefer askeriyle tam tekmil olarak ve seçme adamlarıyla, Bağdat valisi ve serasker Ahmet Paşa'nın maiyetine katılması emrediliyordu. Ramazan ayının 13'ü Nevruz günü olduğundan, baharın yaklaştığı ve sefere katılmakta acele edilmesi isteniyordu.

Mehmet Paşa'nın Malatya mutasarrıfı olduğu dönemde, Osmanlı Devleti'nin İranla yaptığı savaşlar devam ediyordu. Şubat sonları 1733 (Evail-i Ramazan 1145)'de Anadolu'daki eyalet ve sancak valilerine ve Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa'ya gönderilen hükümde: Acem taifesinin Kerkük taraflarına saldırması haberlerinin yayılması üzerine, Rişvanza-de Mehmet Paşa'dan, derhal Musul'a giderek Erzurum valisi ve Musul seraskeri Osman Paşa'nın komutasında sefere katılması talep ediliyordu.

Rişvanzade Mehmet Paşa'nın, Malatya sancağını 1733 yılından itibaren, malikane suretinde tasarruf ettiği anlaşılmaktadır. Zira, kendisine 1734 yılı Ocak ayı sonlarında (Evasıt-ı Şaban 1146) gönderilen bir hükümde: "Ber-vech-i malikane Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa'ya" ifadesi ile hitap ediliyordu.

Söz konusu fermanda:

Beylerbeyi rütbesiyle Malatya sancağı Mutasarrıflığı görevini sürdüren Rişvanzade Meh-met Paşa'nın, bu görevde iken Osmanlı Devleti'nin o dönemde İran'a açtığı seferlerde büyük hizmetlerde bulunduğu vurgulanmaktaydı. Devlete olan bu hizmetleri Osmanlı Sultanı I. Mahmud ( 1730-1754) tarafından takdir edilmişti. Bu nedenle, mükafat olarak oğlu "emirü'l ümerai'l-kiram" Süleyman Paşa'nın, I. Mahmud tarafından "beylerbeyi" rütbesiyle Maraş Valiliğine atandığı bildiriliyordu. Padişah, Rişvanzade Mehmet Paşa'dan; bundan böyle de devlete yararlı hizmetlerde bulunmasını istiyordu.
Malatya valisi Rişvanzade Mehmet Paşa, Osmanlı Devleti'nin yabancı ülkelere açtığı seferlerde önemli hizmetlerde bulunduğu gibi, ülkenin iç huzurunun sağlanmasında da çeşitli yararlı faaliyetlerde bulunduğu görülmüştür. Bunun en açık örneklerinden biri; kendisine 1734 yılı Ocak ayı sonlarında (Eva-sıt-ı Şaban 1146) gelen bir hükümde ifade edilmektedir.

Bu hükümde:

Kilis ekradından Okçu İzzedinli Aşireti ile Pazarcık ve Keferdiz nam mahallerde sakin Afşar, Kılıçlı ve Bektaşlı eşkıyasından 70-80 kadar atlı, gruplar halinde Antep çevresinde yolcuları soymakta, eşyalarını yağmalamaktaydılar. Adı geçen eşkıya bununla da yetinmeyip, civardaki köyleri basıp, büyük ve küçükbaş hayvanlarını gasp ettikleri, adam öldürme gibi suçları işledikleri ve her türlü eşkıyalığa cesaret ettikleri ihbar olunmuştu. Bu nedenle, söz konusu eşkıyanın bertaraf edilmesiyle bölge halkı üzerindeki şer ve zararlarının giderilmesi gerekmekteydi. Bu konuda Rişvanzade Mehmet Paşa'dan gerekli hassasiyetin gösterilmesi istendiği gibi kendisine yardımcı olmak üzere Padişah tarafından Maraş mütesellimine, Antep ve Elbistan voyvodalarına da emirler gönderildi.

Sultan III. Ahmed'in saltanatının (1703-1730) son yıllarında ve Sultan I. Mahmud'un saltanatının (1730-1754) ilk yıllarında yukarıda da kısmen değinildiği üzere İranla savaşlar devam ediyordu. Bunu fırsat bilen başıboş leventlerle işbirliği yapan birtakım eşkıya muhtelif zamanlarda isyan çıkarıyorlardı. İşte Batı Anadolu'da meydana gelen isyanlardan biri, 1738 yılında Aydın'da Sanbeyoğlu Mustafa isyanıdır. Sarıbeyoğlu adlı eşkıyanın üzerine asker sevkedilmiş ve yakalanması için Nisan başları 1739 (Evahir-i Zilhicce 1151) tarihli bir ferman, Hüdavendigar sancağı mutasarrıfına, Bursa mollasına, Hüdavendigar sancağının diğer kazalarının kadılarına, kethüda yerlerine, yeniçeri serdarlarına, voyvodalara, ayan-ı vilayete gönderilmiştir. Ayrıca bu fermanın bir sureti; Bağdat, Rakka, Erzurum, Musul valileri ile Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmed'e, mezkür eşkıyanın bertaraf edilmesi konusunda yardımlarının temini için gönderildi.

Yine, mezkür eşkıya ile ilgili olarak 1739 yılı Nisan ayı başlarında (Evahir-i Zilhicce 1151), Adana mütesellimine, eyalet-i mezburede olan kethüda yerlerine,100 yeniçeri serdarlarına, ayan-ı vilayete, darb u harbe kadir il erlerine gönderilen bir hükümde: Sarıbeyoğlu denilen eşkıyanın, idam ve izalesine memur olan askere karşılık veremeyeceğini anladığından ve saklanmış olduğu Honas Kalesi asker tarafından kuşatıldığından dolayı, eşyasını yanına alarak yandaşlarıyla beraber, söz konusu kaleden kaçtığı daha önce bildirilmişti. O sıralarda adı geçen eşkıyanın Bolvadin taraflarına gittiği haber alınmış olup, mezkür eşkıyanın katledilerek belasının ortadan kaldırılması devletin öncelikleri arasında yer almaktaydı. Kendisinin ve yandaşlarının kanlarının helal olduğuna dair fetva-yı şerife verilmiş olup, mal, eşya ve hayvanlarının, onu öldürenlere verileceğine dair padişah tarafından izin verilmiş, bunun gerçekleşmesi için ise mezkür eşkıyanın bertaraf edilmesi gerekiyordu. Bu durum Anadolu'daki bütün vali, hakim ve savaşmaya gücü yeten herkese tekrar tekrar emirler gönderilmek suretiyle bildirildiği ifade edilmektedir. Sarıbeyoğlu'nun yakalanıp, bertaraf edilmesi konusunda gerekli yardımın sağlanması ve çabanın sarf edilmesi için de, bu hükmün bir sureti; Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa'ya ve oğlu Maraş beylerbeyi Süleyman Paşa'ya gönderildi.

Sonuçta Sarıbeyoğlu Mustafa veziriazam Hekimoğlu Ali Paşa'nın gayretiyle ortadan kaldırıldı.
Mehmet Paşa, Malatya mutasarrıfı olduğu dönemde aşiret eşkıyasının bertaraf edilmesi ile de uğraştığı anlaşılmaktadır. Mesela, Malatya kazasının Cubas nahiyesinde sakin İzolu Aşireti'nden Veysioğlu Mustafa, kardeşleri Kör Ömer ve Telli; Mahzaroğullarından Osman ve Süleymanla birlikte 1740 yılında eşkıyalık yaptıklarını, bu yüzden söz konusu eşkıyanın yakalanarak gerekli cezalara çarptırılmaları istenmekteydi. Temmuz ortaları 1744 (Evail-i Cemaziyelahir 1157) tarihli bir hükümden, Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa, İzolu Aşireti'ne mensup Kadıoğlu Kasım ve Aneş ile yedi nefer adamlarını yakalayarak cezalandırmak suretiyle, halka yaptıkları baskı ve zulümleri ortadan kaldırarak, Malatya halkının huzur ve emniyetini sağladığı ve halkın da bundan son derece memnun olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, o dönemden kalma Kadıoğolu Mustafa, Sinanoğlu Mustafa ve Yazıcıoğlu Tosun Ali gibi elebaşıları olan birtakım kılıç artığı eşkıyanın da yakalanarak hak ettikleri cezaya çarptırılmaları isteniyordu.

Sancak beyleri, kendi sancakları dahilinde bulunan yerlerin güvenliğinden sorumlu oldukları gibi, Osmanlı Devleti'nin yabancı devletlerle yaptığı savaşlarda maiyetindeki tımarlı sipahilerle seferlere katılmak ve devlet tarafından kendilerinden istenen hizmetleri ve her türlü lojistik desteği vermek zorunda idiler. İran hükümdarı Nadir Şah'ın Osmanlı Devleti'nin Irak sınırını ihlal etmesi ve Osmanlı Devleti ile İran arasındaki diğer bazı ihtilaflı konular yüzünden gerginleşen ilişkilerin savaşa meyletmesi nedeniyle Osmanlı Sultanı I. Mahmud İran hududunda sefer hazırlıklarına girişti. Bu sefer hazırlıkları bağlamında Sivas'tan getirtilip, Malatya üzerinden Diyarbakır'a gönderilecek topların nakli konusunda 1743 yılı Haziran ayı başlarında (Evasıt-ı Rebiyülahir 1156) Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvan-zade Mehmet Paşa'ya bir ferman gönderilmiştir.

Söz konusu fermanda:

Sivas'tan Diyarbakır'a nakledilmesi emredilen 50 kıta şahi- topun, Sivas beylerbeyi marifetiyle Malatya'ya ulaştırıldığında, bunları çekecek öküzleri ve gerekli diğer levazımatı tamamladıktan sonra, savaşabilecek yeterli sayıda adamlarıyla bizzat Mehmet Paşa başlarında olmak üzere topları Diyarbakır vilayetine ulaştırmak için hareket edecektir. Söz konusu topların Malatya'da bir an bile bekletmeden derhal yola çıkarılması ve yolda da zorunlu olmadıkça asla durulmayarak her halükarda Diyarbakır'a ulaştırıp, bekleyen yetkililere teslimi için gereken gayreti sarf etmesi isteniyordu.

Malatya mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa'nın aşiret eşkıyasının tenkili ile uğraştığı, kendisine 1744 yılı Nisan ayı sonlarında (Evasıtı Rebiyülevvel.1157) gönderilen bir fermandan anlaşılmaktadır. Söz konusu fermanda, Seyyid Mehmet Paşa'dan, Rakka iskanından kaçıp Malatya sancağı Şure-ili kazasına yerleşen Cihanbeyli Aşireti mensuplarının yaptıkları eşkıyalığı bertaraf etmesi talep edilmekteydi. Cihanbeyli Aşireti'nden bir kısım eşkıya, halka yaptıkları eziyetler üzerine Şure-ili halkının birçoğu memleketlerini terk ederek muhtelif yerlere dağılmışlardı. Bu eşkıyadan zarar gören 30-40 kişi de çoluk çocuğuyla İstanbul'a giderek şikayette bulunmuşlardı. Bu nedenle bir an önce eşkıyanın bertaraf edilmesi ve halka verdiği sıkıntıların giderilmesi için gerekli tedbirlerin alınması Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa'dan isteniyordu. Ancak, Cihanbeyli Aşireti eşkıyasının bulundukları Şure-ili kazasından hemen uzaklaştırılmasının pek mümkün olmadığı görüldü.

Zira, 1744 yılı Ağustos ayı sonlarında (Evasıt-ı Recep 1157), Diyarbakır sancak beyi olan Vezir Himmet Paşa, Malatya mutasarrıfı Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa ve Rakka mütesellimine bu konuda gönderilen bir başka emirde:

Rakka iskanından firar edip Malatya'nın Şure-ili kazasına yerleşen Cihanbeyli Aşire-ti'nden Umranlı Cemaati eşkıyası rahat durmayıp, taşkınlıkları her geçen gün artmakta, bu nedenle, kaza halkının durumu giderek kötüleşmekteydi. Halk defalarca Divan-ı Hümayuna şikayetlerde bulunmasına rağmen söz konusu eşkıya bir türlü Şure-ili'nden çıkartılıp asıl iskan yerleri olan Rakka'ya gönderilememişti. Malatya sancak beyi Rişvanzade Mehmet Paşa ile birlikte görevlendirilen serasker Ali Paşa'nın bu görev sırasında ölümü, söz konusu eşkıyanın Rakka'ya nakli işinin ertelenmesine neden oldu. İşte eşkıyanın zulüm ve baskılarından son derece tedirgin ve yönetime kırgın olan Şure-ili halkının huzur ve emniyeti için söz konusu eşkıyanın Şure-ili'nden çıkarılıp Rakka'ya nakledilmesi talep ediliyordu.

Rişvanzade Mehmet Paşa 1746 yılı Eylül ayı sonlarında, halka birtakım haksız muamelelerde bulunduğu ve yöredeki aşiret eşkıyasının ahaliye yaptığı zulümlere göz yumduğu gerekçesiyle Malatya sancağı Mutasarrıflığından alınarak yerine İbrahim Paşa atandı.110 Böylece, Seyyid Mehmet Paşa'nın Malatya Mutasarrıflığı sona erdi.
Rişvanzade Mehmet Paşa'nın Malatya Mutasarrıflığı sona erdikten sonra oğullan Süleyman ve Abdurrahman Paşa'nın, babalarının mutasarrıflıktan alınmasına tepki olarak bazı kanunsuz hareketlere kalkıştıkları görülmektedir. Bu konuda 1747 yılı Nisan ayı başlarında (Evahir-i Rebiyülevvel 1160) Malatya sancağı mutasarrıfı İbrahim Paşa'ya gönderilen bir hükümde, Rişvanzade Süleyman Paşa ve Abdurrahman Bey'in, Malatya sancağının 1746 ve 1747 yıllarına ait mukataa hesaplarının görülmesini engellemek amacıyla Keresli Ali ve Hacı Muhammed adlı eşkıyayı tahrik ettikleri ifade edilmektedir. Söz konusu eşkıya kendi aşiretleri halkı ve şehirli ayak takımıyla birleşerek Vezir İbrahim Paşa'nın kaymakamı ve aynı zamanda mütesellimi olan şahsa öldürmek maksadıyla saldırdılar. Bu saldırıda birkaç günahsız kişi öldürüldü, birkaç kişi de yaralandı.
Rişvanzade Mehmet Paşa'nın; dindar, dürüst; fakir fukarayı ve zayıfları himaye eden bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: RİŞVANLI YÖNETİCİLER (RİŞVANZADELER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:24

3. Rişvanzade I. Ömer Paşa

Ömer Paşa, Rişvanzade Mehmet Paşa'nın oğludur. Babasının Maraş Valiliğinde bulunduğu dönemde, kendisinin de Malatya sancağı Mutasarrıflığına atandığı ve Çorum sancağının da uhdesine verildiği görülmektedir. Maraş beylerbeyi Mehmet Paşa'ya 6 Nisan 1722 (19 Cemaziyelahir 1134) tarihinde gönderilen bir hükümde, Malatya Voyvodalığı mukataaları malikane suretiyle (ber-vech-i malikane) Rişvanoğlu Seyyid Mehmet Paşa'nın oğlu Ömer Bey'e verildiği ifade edilmektedir. Böylece, Malatya sancağı mukataaları ve malikane hazinesi, anılan tarihten itibaren Ömer Bey'in uhdesine geçmiştir.

Rişvanzade Ömer Paşa, Malatya Mutasarrıflığında bulunduğu XVIII. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti'nin İran ile yapmakta olduğu savaşlara, kendi maiyeti halkı ve askerleri ile katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak, 1727 yılı Ocak ayı ortalarında (Evahir-i Cemaziyelevvel 1139) Hüda-vendigar sancağı mutasarrıfı Solak Mehmet Paşa'ya hitaben yazılan bir hüküm, Anadolu'daki birtakım valilerin yanı sıra, Malatya-Çorum sancakları mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'ya da gönderilmiştir.

Söz konusu emirde:

1727 yılının ilkbaharında Bağdat valisi ve Hemedan-İsfahan seraskeri Ahmet Paşa'ya destek olmak üzere asker tedariki için hazırlık yapılması amacıyla, Rakka beylerbeyi Süleyman Bey'e, Sivas beylerbeyi Hamisoğlu Bekir, Kayseri-Niğde sancakları mutasarrıfı İbrahim, Alaiye-Beyşehir sancakları mutasarrıfı İbrahim (beylerbeyilik unvanı verilmiş), Teke sancağı mutasarrıfı Ahmet Bey'e ve Bolu voyvodası olup Kastamonu sancağına mutasarrıf olan İbrahim Bey'e (beylerbeyilik unvanı verilmiş) de gönderilmiştir. Yukarıda zikredilen yöneticilerden gönderecekleri asker sayılan da belirtilmiştir. Bunların yanı sıra ber-vech-i arpalık Malatya ve Çorum sancakları mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'ya 500 nefer seçkin savaşçı ve tam teçhizatlı kapısı halkı ile devlet tarafından yazılması emrolunan 1000 nefer seçkin süvari ile katılması istenmiştir.

Osmanlı Devleti ile İran arasında devam etmekte olan savaşta Bağdat valisi olup, Hemedan-İsfahan seraskerliğine tayin edilen Vezir Ahmet Paşa'nın maiyetine katılmak üzere Malatya ve Çorum sancakları mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'nın da 500 nefer yarar ve güzide tam teçhizatlı kapısı halkıyla Şevval ayı başında Kirmanşah'ta bulunması isteniyordu.

Osmanlı Devleti'nin bu dönemde yaptığı seferler sebebiyle birçok valinin de seferde bulunmasını fırsat bilen levent eşkıyası, Anadolu'nun muhtelif yerlerinde eşkıyalığa başlamışlardı. Söz konusu eşkıyanın bertaraf edilmesi, Anadolu'daki valilerden isteniyordu. Bu konuda devlet merkezinden 1727 yılı Mart ayı ortalarında (Evahiri Receb 1139) Anadolu valisi Mustafa Paşa'ya hitaben yazılan fermanın bir sureti de Çorum ve Malatya sancakları mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'ya gönderilmiştir. Aynı zamanda diğer Anadolu valilerine de gönderilen fermanda; "Bahar mevsiminin gelmesi dolayısı ile birçok eyalet ve sancak valilerinin seferde olmaları hasebiyle, levendat eşkıyasının taşradaki bu yönetim boşluğunu fırsat bilerek huzursuzluk çıkardıkları, halka ve yolculara zarar verdikleri anlaşılmıştır. Rişvanzade Ömer Paşa ve Anadolu'daki diğer valilerden söz konusu eşkıyanın tespit edilerek cezalandırılmaları" istenmekteydi.

İranla devam etmekte olan sefere asker temini maksadıyla 1727 yılı Temmuz ayı başlarında (Evasıt-ı Zilkade 1139) Anadolu valisi Mustafa Paşa'ya hitaben yazılan, bir sureti Çorum ve Malatya sancakları mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'ya gönderilen bir fermanda; "İran seferinde bulunan İsfahan seraskeri Ahmet Paşa'nın yardımına bir an evvel gitmeleri" isteniyordu. Bu konuda daha önce de iki hüküm (Evahir-i Cemaziyelevvel 1139/Ocak ortaları 1727 ve Evahir-i Recep 1139/Mart ortaları 1727) gönderildiği yukarıda belirtilmişti. Aynı konuda bu üçüncü hükmün gönderilmesi, valilerin söz konusu sefere katılmakta ihmalkar davrandıklarını göstermektedir. Zira, Anadolu valisi Mustafa Paşa'ya hitaben yazılan ve birer sureti Anadolu ve Rumeli'deki birçok valiye120 de gönderilen bu sonuncu hükümde, Memur olduğu vech üzere bir gün evvel İsfahan seraskeri Ahmet Paşa'nın yanma varıp, ona katılması için iki konağı bir ederek süratle hareket etmesi, şayet ihmalkar davranırsa hıyanetine hamlolunacağı ve bu sebeple de şiddetle cezalandırılacağını yakinen bilip ona göre davranması şeklinde uyarılmıştır.

4. Rişvanzade I. Süleyman Paşa

Süleyman Paşa, Rişvanzade Mehmet Paşa'nın oğludur.122 Beylerbeyi rütbesi ile Maraş mutasarrıfı olup 1765'de bu görevde iken vefat etmiştir. Süleyman Paşa, II. Ömer Paşa'nın babasıdır. Rişvanzade Halil Paşa'dan sonra Maraş Beylerbeyliğinin belli bir süre; muhtemelen 1706 yılından itibaren Rişvanzadelerin uhdesinden alınarak, İslam Paşa'ya verildiği anlaşılmaktadır.124 1724 yılına gelindiğinde ise Maraş Valiliğinin İbrahim Paşa'nın uhdesinde bulunduğunu görmekteyiz. Maraş Valiliği 1727 yılından itibaren tekrar Rişvanzadelere geçmiş olmalıdır.

Zira, 1727 yılı Mart ayı başlarında (Evasıt-ı Receb 1139) gelen bir hükümde:

Bu yıl yapılacak sefer için Rişvanzade Süleyman Paşa'dan 200 nefer süvari ve 200 nefer piyade askeri ile sefere katılması istenmiştir.
Receplü Afşarı Aşireti'nin Rakka iskanından kaçıp, Kilis ekradı içerisine sığınması üzerine söz konusu aşiretin 1732 yılında tekrar Rakka'ya iskanları hususunda Adana valisi Abdullah Paşa görevlendirildi. Bu iskan hadisesi ile ilgili olarak Antep ahalisinin mahzarları ile birlikte Antep kadısı, Kilis voyvodası ve Rişvanzade Süleyman Paşa arz göndermişlerdi. Rişvanzade Süleyman Paşa'ya "beylerbeyliği" rütbesinin verildiği ve akabinde de Maraş Beylerbeyliğine atandığı, sultan I. Mahmud tarafından Süleyman Paşa'nın babası ve Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Mehmet Paşa'ya 1734 yılı Ocak ayı sonlarında (Evasıt-ı Şaban 1146) gönderilen bir hükümden anlaşılmaktadır.

Maraş beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa'nın gasp ve yağmalama gibi eşkıyalık hareketlerinde bulunan Kılıçlı, Bektaşlı ve Koyunoğlu eşkıyasının tedibi ve gasp ettikleri malları kendilerinden alıp sahiplerine iade etmesi konusunda 1733 yılı Ekim ayı ortalarında (Evail-i Cemaziyelevvel 1146) bir hüküm gelmiştir. Bu hükümde, Süleyman Paşa'nın devlete hizmet konusunda gösterdiği gayret ve hamiyetin padişah tarafından takdir edildiğini, bu nedenle kendisinin "mirimiranlık" rütbesiyle ödüllendirildiği belirtilmektedir. Bunlara ilaveten Rişvanzade Süleyman Paşa'dan yukarıda adı geçen Kılıçlı, Bektaşlı ve Koyunoğlu eşkıyasının bütün erkeklerinin tutuklanıp idam edilmeleri, kadın ve çocuklarının ise Rakka'ya gönderilerek uygun bir yere yerleştirilmeleri konusunda azami gayretin gösterilme. si isteniyordu. Bu konunun halledilmesi özellikle Süleyman Paşa'dan istenmekte ve bu mesele halledilinceye kadar, Halep ve Maraş valilerinin kethüdaları adamlarıyla, Kilis voyvodası ve Köse Bekiroğlu Alo, Çobanoğlu, İfraz hassı voyvodası Hasan, Cerid Aşireti beyi Mirza Fettah ile Okçu İzzeddinli vesair has reayasından savaşabilecek durumda olanlar, Osmanlı padişahının fermanıyla, Süleyman Paşa'nın emrine memur edilmişlerdir.

Maraş valisi Rişvanzade Süleyman Paşa; Antep, Kilis, Antakya, A'zaz ve Suğur kazaları voyvodaları ile aşiret boy beyleri ve kethüdalarına gönderdiği 13 Mart 1734 (7 Şevval 1146) tarihli bir yazıda:

Rişvan Aşireti'nin Bektaşlı Cemaati, Okçu İzzeddinli Aşireti'nin Çerikanlı Cemaati ve Kılıçlı Aşireti'ne mensup haydutların erkeklerinin yakalanarak öldürülmeleri, kadın ve çocuklarının ise iskan edilmeleri konusunda saltanat merkezinden kendisine ciddi bir emir geldiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine, Süleyman Paşa maiyetindeki askerle söz konusu eşkıyanın üzerine yürüdüğünü ancak, bundan haberdar olan eşkıyanın bir kısmının geceleyin kaçtığını, kalanların ise yakalanıp öldürüldüğü belirtilmiştir. Ayrıca bir kısım kadın ve çocuklar da yakalanıp ferman buyrulan iskanın gerçekleştirilmesi için Maraş Kalesi'ne hapsedilmişlerdir. Kaçan eşkıyanın bir bölümünün ise yukarıda adı geçen kazaların sınırlarına girdikleri öğrenilmiştir. Süleyman Paşa, bu eşkıyayı takip etmekte ve yakalanmalarının an meselesi olduğunu belirtmektedir. Bu işin kolaylıkla halledilebilmesi için adı geçen kazaların yöneticileri ve aşiret beylerinin de kendisine yardım ederek eşkıyanın başlarının kesilip İstanbul'a gönderilmesini istemektedir.

Maraş valisi Rişvanzade Süleyman Paşa eşkıya takibi için Maraş'tan Antep'e geldiğinde, Değirmiçem mevkiinde, Antep kadısı tarafından görevlendirilen Mehmet Ağaoğlu Hasan Ağa tarafından Süleyman Paşa'nın huzurunda bir toplantı tertip edildi. Rumkale kazasına bağlı Araban nahiyesinin Karamürsel köyünden olup Haremeyn reayasından Hasanoğlu Muharrem ve arkadaşları söz alarak, On beş yıldır doğu (İran) savaşları ortaya çıktığından beri aşiretlerine mensup haydutların yollara çıkıp, yol kesmek, soygunculuk yapmak, adam öldürmek ve başka birtakım suçlar işlemek suretiyle halka eziyet ettiklerini, bu yüzden Antep çevresindeki köylerde oturan halkın huzursuzluk içinde bulunduğunu ikrar ve kabul ettiler. Bundan böyle bu gibi hareketler baş gösterdiğinde suçluları yakalayıp hükümete teslim edecekleri gibi, Matbah-ı Amireye 5000 kuruş ödeyeceklerini de taahhüt ettiler.

1734 yılında Osmanlı Devleti ile İran arasında devam etmekte olan savaş sürecinde, İran Şahı Tahmasb Kulu Han'ın Bağdat'ı muhasaraya gelmesi üzerine gerekli tedbirlerin alınması amacıyla 1734 yılı Şubat ayı başlarında Halep valisi Abdullah Paşa'ya ve Maraş beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa'ya hüküm gönderilmiştir.
Afşar Aşireti eşkıyasının tedibi konusunda Kayseri sancağı mutasarrıfı Zaralızade Osman'a 1734 yılı Ekim ayı ortalarında (Evasıt-ı Cemaziyelevvel 1147) gönderilen bir hükümde, Afşar Taifesi'nin çoğunluğunun eskiden beri eşkıyalık, yol kesme ve yağmalama gibi halka zarar veren davranışlarıyla ünlü olmaları hasebiyle, kendileri cinayet işlemekten geri durmadıkları yetmiyormuş gibi, içlerine karışıp kendilerine sığınan Kılıçlı ve Bektaşlı eşkıyası ile ittifak ederek halka zarar verdikleri görülmektedir. Bu nedenle, söz konusu cemaatlere mensup eşkıyanın katledilmesi, itaat edenleri ile çocuk ve yaşlılarının Rakka'ya nakledilerek iskan edilmeleri konusunda Maraş beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa'ya daha önce emir gönderilmişti. Ne yazık ki emrine asker de verildiği halde şu ana kadar herhangi bir sonuç alınamamıştır. Süleyman Paşa'nın, bir kısmı kendi aşireti (Bektaşlı Cemaati) nden olan bu şahıslara karşı müsamahakar davrandığı, bu yüzden de bu meselenin halledilmesinde ihmalinin görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, bu sefer söz konusu eşkıyanın bertaraf edilmesi konusundaki hükmün Kayseri sancağı mutasarrıfına gönderildiği tahmin edilmektedir. Osman Paşa'nın, Maraş beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa ile ittifak halinde eşkıyaya karşı hareket etmeleri ve verilen emrin yerine getirilmesi isteniyordu.

Karaman valisi Vezir Mehmet Paşa'ya ve Anadolu'daki diğer valilere, Moskof ve Nemçe Seferi için evaili Receb 1150/ 1737 yılı Ekim ayı sonlarında gönderilen bir hükümle asker isteniyordu. Bu fermanın bir sureti de Maraş beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa'ya gönderilerek, 1000 nefer kapı halkı ile bu sefere katılması talep ediliyordu.

Maraş beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa'ya, eşkıyaya karşı savaşabilecek kabiliyette olan bir cemaatin Alacahan'a yerleştirilmesi için 1734 yılında emir gönderildi. Bunun için Arapkir sancağının erbab-ı tımar olan köylerinden göçebe Atmalı Cemaati seçilmiştir. Bu tarihlerde Maraş beylerbeyi olan Süleyman Paşa'nın 1737 yılından itibaren bir süre Kilis Valiliği görevinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Zira aynı dönemde Maraş valisi Ömer Paşa'dan da bahsedilmektedir. Yine 30 Nisan 1738 tarihli bir kayıtta da Kilis mutasarrıfı olarak Rişvanzade Süleyman Paşa zikredilmektedir. 1742 yılına ait bir belgede ise Maraş valisi olarak Mehmet Paşa'nın adı geçmektedir.

4 Haziran 1747,143 29 Ekim 1747144 ve Mayıs 1748145 tarihli hükümlerde Maraş valisinin İbrahim Paşa olduğu görülmektedir.
Rişvanzade Süleyman Paşa'nın 1740'lı yılların başında Adana Beylerbeyliği görevinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Zira, 1740'lı yıllarda Rakka iskanından kaçıp, gezdikleri yerlerde adam öldürme, yol kesme ve yağmacılık gibi kanunsuz hareketlerle halka çeşitli sıkıntılar veren Receblü Afşarı Aşireti'nin bir türlü uslanmaması üzerine, Adana beylerbeyi Rişvanzade Süleyman Paşa bunlar üzerine memur edildi. Süleyman Paşa'nın kuvvetleri karşısında dayanamayan aşiret mensuplarının her biri bir tarafa dağıldı. Ancak, bunlardan 200'den fazla süvarinin birtakım aşiretler ve Haremeyn mukataaları halkı arasına karışıp gizlendikleri tespit edildi. Saltanat merkezinden Haremeyn evkafı mukataaları aşiretlerinden olan Pehlivanlı ve diğer aşiret boy beylerine 1742 yılı Mayıs ayı başlarında (Evahir-i Safer 1155) gönderilen hükümde, Receblü Afşarı eşkıyası hangi aşiret içerisine gizlenmişse himaye edilmeyip, içlerinden çıkarılarak, götürülüp Rişvanzade Süleyman Paşa'ya teslim edilmeleri isteniyordu.

Maraş Ahkam Defterleri'nde, Maraş beylerbeyi olarak Rişvanzade Süleyman Paşa'ya hitaben iki hükme rastlamaktayız. Birincisi, Aralık ortaları 1743 (Evahir-i Şevval 1156) tarihli Bedirhanlı ve Atmalı aşiretlerinden birtakım şahısların yaptıkları eşkıyalıklar ve bu gibi olayların önlenmesine yönelik hüküm, ikincisi ise, Haziran sonları 1744 (Evasıt-ı Cemaziyelevvel 1157) tarihini taşıyan hükümdür. Bu tarihlerde Malatya sancağı beyi ise Rişvanzade Seyyid Mehmet Paşa idi. Ancak, yine de Süleyman Paşa'nın, 1745 yılında Adıyaman çevresinde etkin bir bey olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Rakka valisine gönderilen bir fermanda, görevli olduğu sancak belirtilmeden Rişvanzade Süleyman Paşa'dan da bahsedilmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: RİŞVANLI YÖNETİCİLER (RİŞVANZADELER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:24

Rişvanzade Süleyman Paşa 1749 yılı Ekim ayı sonlarında Malatya Valiliğine atanmış olmalıdır.151 Zira, Süleyman Paşa'ya 1750 yılı Mart ayı ortalarında (Evail-i Rebiyülahir 1163) gönderilen bir hükümden, Malatya sancağını malikane olarak tasarruf ettiği anlaşılmaktadır. Söz konusu hükümde, Derende kazasının Sivas eyaletine bağlı olduğunu, bu nedenle, Malatya mutasarrıflarının kesinlikle hiçbir şekilde müdahale edemeyecekleri belirtiliyordu. Durum böyle olmakla birlikte, söz konusu kazaya herhangi bir görevle gönderilmemişken, Süleyman Paşa'nın 2000 nefer piyade ve süvari askeriyle Derende kazasına gelip dört gece kaldığı, para ödemeden halktan yiyecek ve yem almasının yanı sıra, Setrek-i Ulya (Yukarı Setrek) köyünden haksız yere 800 kuruşluk mal ve eşya almıştır. Setrek-i Süfla köyüne de 400 kadar asker göndermiş, bu askerler evleri basarak halktan 900 kuruş değerinde eşyalarını zorla almışlardı. Diğer köylerden de alınanlarla birlikte toplam 5620 kuruş toplanmıştır. Bu cümleden olarak, Elbistan kazasına büyük miktarda askerle gidilmiş, kaza halkından parasız olarak üç günlük zahire ve iki atları alınmış, beş on gün burada kalınmıştır. Elbistan halkından zengin olanlar zincire vurulmuş ve ekinleri telef edilmiştir. Derende ve Elbistan kazalarından haksız yere toplam 15.000 kuruş alındığı belirtilmektedir.152 Saltanat makamı, Rişvanzade Süleyman Paşa'dan, kanunlara aykırı olarak halktan alınan bu paranın derhal sahiplerine iade etmesini istiyordu. Şayet iade etmezse, Süleyman Paşa'nın, malikanesi ve Malatya sancağının elinden alınmasıyla yetinilmeyip, padişahın kahr u gazabına uğrayacağı şeklindeki tehdidine muhatap olacağı belirtiliyordu.
Süleyman Paşa'nın Malatya Valiliğinin 1751 yılı sonuna kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.

Rişvanzade Süleyman Paşa'nın 1752 yılında Maraş Beylerbeyliğine atandığı görülmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, Süleyman Paşa, Malatya sancağının elinden alınması ile tehdit edilirken, Maraş Beylerbeyliğine yükseltilmesi, Süleyman Paşa'nın verilen emri yerine getirdiğini, Osmanlı Devleti yöneticilerinin de Rişvanzadelerden vazgeçmediğini göstermektedir.

Süleyman Paşa, Maraş Beylerbeyliği sırasında, Malatya sancağı dahilinde bulunan Elhaslı Aşireti'nden "Kalenderoğlu" namıyla ün salmış olan Ali adındaki eşkıyanın bertaraf edilmesi ile uğraştığı anlaşılmaktadır.

Rişvanzade Süleyman Bey'in 1755 yılında tekrar Malatya Mutasarrıflığına atandığını görmekteyiz. Zira, saltanattan kendisine 1755 yılı Ekim ayı sonlarında gönderilen bir hükümde kendisinden:

"Ber-vech-i malikane Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Süleyman Paşa" olarak bahsedilmektedir. Söz konusu hükümde, Malatya mütesellimi olan Şurelioğlu Mehmed'in, Süleyman Paşa'ya olan mensubiyeti dolayısıyla halka yaptığı haksızlık ve zulümlerle halkın huzur ve emniyetinin kalmadığına işaret edilmektedir. Çünkü, Şurelioğlu Mehmet, Rişvanzade Süleyman Paşa'nın himayesine güvenerek, halk üzerindeki baskı ve zulmünü her geçen gün arttırmaktaydı. Bu yüzden Malatya'da, fakir ve güçsüzlerin büyük haksızlıklara uğradığı; halk, içine düştüğü bu kanunsuzluklara muhalefet etmek maksadıyla şehirde birçok gün dükkanları ve camileri kapalı tuttuğu, bu arada birçok günahsız insanın katledildiği belirtilmektedir. Malatya halkından bu konuda saltanata çok sayıda mahzarın gitmesi üzerine, saltanat makamı Rişvanzade Süleyman Paşa'ya, öncelikle kendi selameti için mütesellimini azlederek tutuklamasını, onun yerine hak-hukuka riayet eden, olumlu ve herkesin beğendiği birini tayin etmesini tavsiye ediyordu. Ancak, bu şekilde halkın teselli olacağı vurgulanmaktaydı. Şurelioğlu cezalandırılmadıkça halkın kalbindeki ateşin sönmeyeceği, bu nedenle Rişvanzade Süleyman Paşa'dan, Şurelioğlu'nun başının kesilmesi isteniyordu. Bununla beraber, Şure-lioğlu Mehmed'in Süleyman Paşa'nın yakını olması hasebiyle, onu sahiplenip, kaçmasına fırsat vermesi durumunda, onun yerine Süleyman Paşa'nın aynı cezaya çarptırılacağı da özellikle belirtiliyordu.

İstanbul'dan gelen bu açık tehditkar emre rağmen, Rişvanzade Süleyman Paşa'nın kendisinden istenenleri yerine getirmediği, bundan istifade eden Şurelioğlu'nun da kaçarak İzolulu Ali Bey'e sığındığı anlaşılmaktadır.

Zira, 1755 yılı Kasım ayı sonlarında (Evahir-i Safer 1169) Sivas valisi Çeneci Abdullah Paşa'ya gönderilen bir hükümde:

Şurelioğlu Mehmet ve İzolulu Ali Bey'in idam edilerek ortadan kaldırılmaları isteniyordu. Malatya mutasarrıfı Rişvanzade Süleyman Paşa'nın, Malatya mütesellimi olan Şurelioğlu'nun Malatya kasabasında çarşılar kapatıp birçok suçsuz insanın ölmesine sebep olduğu halde ortadan kaldırması yönündeki padişah emrini gözardı ettiği gibi Şurelioğlu'nu durumdan haberdar ettirip kaçmasına sebep olmakla, saltanata ihanet edip emre itaatsiz davranmıştır. Bu nedenle, Sivas valisinden, Süleyman Paşa'yı bir şekilde yanına çağırmaya ikna edip cezalandırması, yok eğer bu mümkün olmazsa her ne şekilde olursa olsun idam ederek ortadan kaldırması istenmekteydi.

Osmanlı sultanının gönderdiği emirde, Rişvanzade Süleyman Paşa'ya, Şurelioğlu'nu öldürmediği taktirde "... cedd-i izamımın ervah-ı tayyibeleri hakkı içün anın yerine senin cezan tertib olunacağı yakinen ve cezmen malumun olunduk-dan... " şeklindeki tehtidi açıkça görülmektedir.

Osmanlı Devleti ile Rişvanzadeler arasında bu tür gerginlikler yaşanmasına, padişah tarafından ölümle tehdit edilmelerine ve hatta yukarıda Rişvanzade Süleyman Paşa'nın durumunda görüldüğü gibi haklarında ölüm fermanı çıkarılmasına rağmen, bir müddet sonra durumun düzeldiği, aradaki kırgınlığın giderildiği, hakkında ölüm emri çıkarılan Süleyman Paşa'nın bile yıllarca valilik görevine devam ettiği görülmektedir. Muhtemelen gözdağı niteliğinde gönderilen bu sert emirlerden sonra Rişvanzadelerin, Osmanlı sultanlarının emirlerini yerine getirdikleri ve tekrar devletin güvenini kazandıkları anlaşılmaktadır. Diğer bir husus da; Osmanlı Devleti yöneticileri, bölgede büyük bir şöhrete ve aşiret desteğine sahip olan Rişvanzadeleri karşısına almak istemediklerinden, bazı itaatsiz ve kanunsuz uygulamalarına göz yumdukları da dikkatlerden kaçmamaktadır.

Rişvanzade Süleyman Paşa'nın, 1764 yılına kadar Malatya Mutasarrıflığı devam ettiği, buradan tekrar Maraş Beylerbeyliğine atandığı anlaşılmaktadır. Zira, Süleyman Paşa'nın, Maraş beylerbeyi iken 1765 yılında Besni'ye gittiği bir sırada, orada vefat ettiği anlaşılmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: RİŞVANLI YÖNETİCİLER (RİŞVANZADELER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:25

5. Rişvanzade I. Abdurrahman Paşa

Abdurrahman Paşa, Rişvanzade Mehmet Paşa'nın oğludur. Malatya sancağı Mutasarrıflığına atanmadan önce, Rişvan ve Malatya Voyvodalığı görevinde bulunuyordu. Kardeşi Süleyman Paşa'nın Maraş Beylerbeyliğine atanmasından sonra boşalan Malatya Mutasarrıflığına da 1764 yılında Abdurrahman Paşa'nın atandığı anlaşılmaktadır. Saltanat merkezinden kendisine 1764 yılı Kasım ayı ortalarında (Evahir-i Cemaziyelevvel 1178) gönderilen bir hükümdeki "... hala Malatya sancağı ve Rişvan mukataası mutasarrıfı Rişvanzade Abdurrahman dame ikbaluhuya..." şeklindeki hitaptan Abdurrahman Paşa'nın, Malatya sancağı Mutasarrıflığına yukarıdaki tarihten önce atandığı anlaşılmaktadır.

Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Abdurrahman Paşa'ya 1765 (H. 1179) yılı ortalarında gönderilen bir hükümde:

Rişvan Aşireti'nden Ömeranlı ve Dalyanlı cemaatleri eşkıyası, kapısız levendat eşkıyasıyla birleşerek, Divriği kazasına tabi Hargün Memlehası (Tuzlası)'na ber-vech-i malikane mutasarrıf olan Divriği sakinlerinden Karamahmutoğulları Mustafa ve kardeşlerine baskın düzenleyerek, Mustafa, kardeşi Mahmut ve birkaç adamını katledip, 24.520 kuruş değerindeki bütün mal, eşya ve hayvanlarını gasp etmişlerdir. Saltanat makamı, Sivas valisi Zaralızade Feyzullah Paşa ve Malatya valisi Rişvanzade Abdurrahman Paşa'dan, gasp edilen söz konusu eşya ve paranın eşkıyadan alınarak sahiplerine iade edilmesini talep ediyordu.

Rişvanzadelerin Malatya sancağını tasarruf ettikleri XVIII ve XIX. yüzyıl boyunca genellikle Malatya'ya hemsınır olan Sivas'ın valileriyle çeşitli ihtilaflara düştükleri görülmektedir. Genel olarak bakıldığında aralarındaki bu anlaşmazlıklar, Sivas valilerinin Malatya üzerindeki emellerinden kaynaklandığı görülür. Bunlar, Malatya'nın Rişvanzadelerden alınarak kendi tasarruflarına verilmesini istiyorlardı. Bir başka neden de Malatya ve çevresinde büyük bir nüfuza sahip olan Rişvanzadelerin, saltanat nezdinde güvenilir olmaları, bu nedenle de kendilerine çeşitli ihsanların sunulması, Sivas valilerinin bunu çekememele-rinden mütevellit olarak, Rişvan Aşireti ve Rişvanlı yöneticilere karşı tavır almalarına sebep teşkil etmiş olmalıdır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi Sivas valisi Pehlivan Paşa ile yaşanan anlaşmazlıklardır. İlgili bölümde Pehlivan Paşa ile ilgili örnekler verileceğinden, tekrardan kaçınmak için burada yer verilmeyecektir. İkinci ilginç örnek ise Vezir Feyzullah Paşa'nın. uygulamalarıdır.

1766 yılı Nisan ayı ortalarında (Evail-i Zilkade 1179) Sivas valisi Feyzullah Paşa'ya gönderilen bir hüküm, Feyzullah Pa-şa'nın bu konudaki tutumunu ortaya koymuş olması bakımından önemlidir. Sivas valisi Feyzullah Paşa daha önce saltanata gönderdiği bir yazıda, Rişvan Aşireti içlerine saklanan Barak, Karaşeyhli ve Hacebanlı cemaatleri halkının Kangal, Tonos, Ha-fik-ili, Sivas-ili ve Yıldız-ili kazalarına bağlı köyleri halkının mallarını gasp ettikleri ve halka çeşitli eziyetlerde bulunduklarını belirtmişti. Ancak, Malatya sancağı ve Rişvan mukataası mutasarrıfı Rişvanzade Abdurrahman Paşa tarafından saltanata gönderilen mektupta ise, Feyzullah Paşa'nın kethüdası, kendisine iltica eden Berazi Çerağı Hacı Halil, Baş Bölükbaşısı ve Delibaşısı yukarıda zikredilen aşiret ve cemaatlere saldırıp, suçsuz ve günahsız kırk yedi kişiyi katledip, 30.000 kuruş mal-ı miri akçelerini gasp etmişlerdir. Buna ilaveten, söz konusu cemaatlerin evlerindeki eşyaları yağmalayıp, hayvanlarını sürüp büyük zarar vermişlerdir. Saltanattan Feyzullah Paşa'ya hitaben gelen yazıda, Feyzullah Paşa'nın daha evvel gönderdiği mektupla, Abdurrahman Paşa'nın gönderdiği mektup birbirleriyle çelişmekte ve biri diğerini suçlamaktadır. Saltanat makamı, Feyzullah Paşa'ya işin aslının anlaşıldığını, bu nedenle gereğini yapmasını, inandırıcı olmayan cevaplar vermek yerine, yağmalanan para, eşya ve hayvanları sahiplerine iade etmesini istemektedir. Bunun üzerine Feyzullah Paşa saltanata verdiği cevapta, Rişvan voyvodasından yağmaladıkları elbise ve eşyasını kendisine iade edildiğini, kapısı halkının Rişvan göçerlerinden zorla aldıkları 24 deve ve 103 baş sığırın sahiplerine teslim edildiğini, 18 kese mal-ı miriyi ise boy beyi Servi Mehmet ve adamlarının yağmaladığını belirtmişti. Ancak, Malatya valisinin gönderdiği mektupta ise, Rişvan voyvodası, birkaç nefer aşiret ihtiyarları ile beraber meydana gelen zarar-ziyanları görüşmek üzere Feyzullah Paşa'ya gittiklerinde, Feyzullah Paşa bunları tutuklatıp hapsetfirmiştir. Bununla yetinmeyen Sivas valisi Feyzullah Paşa, Rişvan konargöçerlerinden çok sayıda kişiyi katledip, 100 keseden fazla değerde mal ve eşyasını gasp ettiği gibi, kendi adamları da birçok kimsenin ırzlarına tasallut etmişlerdir. Bu sırada voyvodanın askerleri de yağmaya dalarak, Rişvan göçerlerinin Rumi 1177 (M. 1763/1764) ve Rumi 1178 (M 1764/1765) yıllarına ait tahsil olunan vergileri (mirileri) olan 30.000 kuruşu almışlardır. Söz konusu cemaatin, vergilerini düzenli olarak ödediği bildirilmişti. Durum bu şekilde Rişvanlıların lehine açıklığa kavuştuğunda, söz konusu cemaat mensupları ih-kak-ı hak için Feyzullah Paşa'ya gitmişlerdi. Feyzullah Paşa'nın bunlara karşı vezirliğe yakışmayan davranışlarda bulunması ve saltanat makamına inandırıcı olmayan cevaplarla mektuplar göndermesi hoş karşılanmamıştır.

Saltanat makamı, Sivas valisi Feyzullah Paşa'ya, tekraren ve tekiden gönderdiği emirde, Rişvan göçerlerinden davacı olanların kanun ve nizamlara uygun olarak davalarının görülerek, bunların mallarını yağmalayan ve adamlarını öldürenlerle mahkemeye çıkartılarak, mahkemece kesinleşen para ve eşyalarının gasp edenlerden alınarak sahiplerine iade olunması, katledilenlerin durumlarının da mahkemede görüşülerek, mağdurların razı edilmesine dikkat edilmesi, bunların kan bedelleri için suçlulardan senet alınarak saltanata mübaşir marifetiyle gönderilmesi isteniyordu. Buna ilaveten yine bu konuda Feyzullah Paşa'dan, inadında ısrar etmemesi, gerçeğin ortaya çıkmasına engel olmaması, beyhude cevaplar yazmaktan vazgeçmesi ve bu konuda rehavetten kesinlikle kaçınması (ğayetel-ğaye ittika) istenmekteydi.
Rişvanzade Abdurrahman Paşa, Malatya sancağı Mutasarrıflığı görevinde iken 1768 yılı başlarında Besni'de bir saldırıya uğramıştır. Malatya sancağı mukataası kendisine verildiğinden, devlete ait mukataa bedelini ödemek üzere kendisine mübaşir olarak gönderilen Dergah-ı Ali müteferrikalarından El-hac Mustafa'ya bu ödemeyi yaptığı sırada, Besni müftüsü Hicabi Mehmet Efendi, Besni'de bulunan birtakım eşkıyayı da yanına alıp Abdurrahman Paşa'nın sarayını basarak kendisine saldırmıştır.

Abdurrahman Paşa'nın adamları ile Hicabi Mehmet Efendi'nin yandaşları arasında çıkan çatışma bir gün bir gece devam etmiştir. Çatışmalar sırasında, birçok kişinin malları yağmalandığı gibi, epeyce insan yaralanmış ve suçsuz, günahsız on kişi öldürülmüştür. Padişah tarafından bu konu ile ilgili olarak gönderilen fermanda, Rişvanzade Abdurrahman Paşa'dan büyük bir övgü ile söz edilmesi, saltanat makamının Abdurrahman Paşa'ya verdiği değer açısından dikkate şayandır.

Rakka valisi Vezir Ahmet Paşa'ya 27 Ocak 1768 (7 Ramazan 1181) tarihinde gönderilen bir fermanda:

Malatya mutasarnfı Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın kendi eceliyle vefat ettiğini ve Besni'de bulunan evinin kadı tarafından (marifeti şer'le) mühürlenmesi için Rakka valisi tarafından mübaşir tayin edilerek gönderildiğini, Abdurrahman Paşa'nın vefatında Malatya'da yanında çok az miktarda bulunan malı, kadı tarafından tahrir edilerek defter haline getirilmiş ve bu defter imzalanıp mühürlenerek İstanbul'a gönderilmişti. Söz konusu defter, Başmuhasebe'deki defterle karşılaştırıldığında aslında Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın oldukça yüklü miktarda zimmetinin olduğu anlaşılmıştır. Zira uhdesinde Rişvan ma'a Sakallu, Malatya Voyvodalığı, Arga, Çataltepe mukataası ve Haremeyn mukataalarından Turuş ve ona bağlı mukataalar bulunmaktaydı. Bu yüzden Abdurrahman Bey'in, Besni ve diğer yerlerde olması gereken para, mücevher, kıymetli eşya, emlak, akar, küçük ve büyükbaş hayvan ve başka kendi adına her neyi varsa dikkatlice araştırılması, tespit edilip, defter haline getirilerek saltanata gönderilmesi istenmiştir. Zira Abdurrahman Paşa, Rişvan Aşireti'nin son üç yıllık vergisini toplamıştır. Zimmetinde 123.000 kuruş varken hazineye hiçbir ödemede bulunmamıştır.

Abdurrahman Paşa'nın kardeşi Süleyman Paşa'nın (Kendisinden önceki Malatya valisi Rişvanzade Süleyman Paşa) vefatı üzerine boşalan sancak ve malikaneleri kendisine verilmiş, böylece büyük miktarda para, mücevherat, emlak ve akarları olan muhallefatına sahip olmuş buna mukabil Süleyman Paşa'nın devlete olan borçlarını ödemeyi de taahhüt etmişti.

6. Rişvanzade II. Ömer Paşa

Ömer Paşa, Rişvanzade Süleyman Paşa'nın oğludur. Ahkam Defterleri'nde, Malatya sancağı mutasarrıfı olarak, Rişvan-zade Ömer Paşa'nın ismine 1770 yılı Eylül ortalarından itibaren rastlanmaktadır. 1777 yılı Nisan ayı ortalarından itibaren ise Malatya sancağını malikane suretiyle tasarruf ettiği görülmektedir. Rişvanzade Ömer Paşa'ya "mirimiran (beylerbeyi)" unvanının 1780 yılı Haziran ayı başlarında verildiği anlaşılmaktadır. Ahkam Defterleri'nden tespit edilebildiği kadarıyla, 1788 yılı Ocak ayı sonlarında (Evasıt-ı Rebiyülahir 1202) kendisine hitaben gönderilen hükümde kullanılan "Hala Malatya sancağı mutasarrıfı" ibaresi, Ömer Paşa'nın anılan tarihte Malatya mutasarrıfı olduğunu göstermektedir.

Bu unvanların yanı sıra 1788 yılı Temmuz başlarında (Evail-i Şevval 1202) kendisine gönderilen bir hükümde:

"Mirimiran-ı kiramdan ber-vech-i malikane Malatya sancağı mutasarnfı" hitabı da kullanılmıştır.

Malatya mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'nın 1773 yılında, iştirak (ortaklık) suretiyle uhdesinde beş tane mukataa bulunuyordu. Bunlar; Malatya Voyvodalığı mukataası, bedel-i sancağı Malatya, Rişvan mukataası, karye-i Arga mukatası ve avarız mukataası idi.

Ömer Paşa, Malatya Valiliği görevinde iken, kendisine gönderilen 18 Mart 1781 (22 Rebiyülevvel 1195) tarihli bir hükümde:

Malatya sancağına tabi Kahta kazasının Şiro nahiyesinde bulunan maden için kuyular açılması işinde çalışan madencilere, yöredeki ekrad taifesi gece yansı saldmp harçlık adı altında para ve eşyalannı gasp ettikleri ifade ediliyordu. Yine, Rişvan Ağası olarak tayin edilen şahsın maiyetinde bulunan adamları madende yeniden inşa olunan fırınlarda çalışan madencilere saldırarak para ve eşyalarını yağmaladıkları, Keban ve Ergani madenleri emini Yeğen Mehmet Paşa tarafından bildirilmişti. Ömer Paşa'nın, bildirilen bu tür olaylara karşı herhangi bir tedbir almadığı vurgulanmaktadır. Bunlara ilaveten Akdağ nam mahalde marttan beri kazılan maden kuyularına yakın olan Porga180 köyünden madenciler için zahire satın alınması istenmiş ancak, köylüler Ömer Paşa'nın kendilerini para cezasına çarptırdığını, bu nedenle kesinlikle zahire satmayacaklarını belirtmişlerdir.

Maden emininin adamlarının ve madencilerin kalmaları için Porga köyünde kışın bir orta (oba) kiralanıp buraya iskan edilmişlerdi. Malatya müteselliminin, madencileri buradan kovduğu bildirilmişti. Aslında mütesellimin bu davranışı, Akçadağ ve Arguvan nahiyelerinin Malatya'dan kopartılarak Maadin-i Hümayun Eminliğine bağlanmasına karşı bir tavır olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Rişvanzade Ömer Paşa'nın, daha önce Maadin-i Hümayuna ilhak edilen Arguvan ve Akçadağ nahiyelerinin buradan alınıp başka bir yere bağlanması isteğinin, fayda getirmeyeceği gerekçesiyle yerine getirilmemesi üzerine, kendisinin bizzat Malatya'dan Besni kazasına gidip, Hevidi Aşireti'nden Uzun Hüseyin adlı bir kişiyi Malatya'ya mütesellim olarak ataması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.. Uzun Hüseyin'in Malatya Mütesellimliğine getirilmesinden sonra Maadin-i Hümayunun düzeni bozulmuştur. Bu cümleden olarak, söz konusu mütesellim, Arguvan ve Akçadağ nahiyelerinden birtakım işlerini görmek üzere Malatya'ya giden halktan iki suçsuz kişiyi asmış, madene kömür çeken reayadan altı şahsı hapsetmiş ve altı adet katırlarını almıştır. Aynı şekilde Maadin-i Hümayun reayasından birçok kişiyi öldürmüş, kimisini çeşitli cezalara çarptırdığı ifade edilmiştir. Bu tür kanuna aykırı uygulamalardan dolayı çok verimli olan Şiro Madeni kapanma noktasına gelmiştir. Bu nedenle, hükümet Ömer Paşa'dan bu gibi kanunsuz davranışların bir an önce giderilmesini istiyordu.

Şiro ve tabi madenlerin çevresindeki köylerde meskün bulunan halkın çoğu Ömer Paşa'nın yakınları olduğundan, madenin işletilmesi konusunda Ömer Paşa'nın açık veya gizli herhangi bir muhalefeti tespit edilirse, Malatya sancağı ve mukata-alarının elinden alınacağı belirtilmiştir. Ayrıca, hükümet Riş-vanzade Ömer Paşa'nın, madenlerin imal ve iman konusunda maden eminine yardım etmesini de istiyordu. Ancak, bu hususta 1780 yılı Aralık ayı başlarında Ömer Paşa'ya emir gönderildiği halde, emirlere uyulmadığı gibi, Ömer Paşa'nın açıkça madeni sahiplendiği ve gizli olarak da çevreyi tahrik ederek madenciler üzerine saldırttığı, bu nedenle maden işlerinin durma noktasına geldiği belirtiliyordu.

Rişvanzade Ömer Paşa'ya, müteselimi olan şahsın bundan böyle halka zulüm ve haksızlık gibi kötü davranışlardan kaçınmadığı ve Maden-i Hümayuna müdahaleden vazgeçmediği takdirde idam cezasına çarptırılacağından asla şüphe etmemesi belirtilmiştir.
Şiro ve Porga madenlerinin işlerinin aksaması nedeniyle Ömer Paşa, saltanattan gönderilen fermanda açıkça tehdit edilmiştir. Söz konusu hükümde, kendisine gönderilen emir gereğince hareket etmesi, bundan böyle madenlere herhangi bir şekilde el uzatmaması, maden eminine daima yardım etmesi, madenin imar ve ihyasıyla, işletilmesi ve idaresine gayret ederse ne ala, yok eğer eskiden olduğu gibi inadında ısrar ettiği duyulursa tuğları ve mukataalarının elinden alınacağı gibi uzak bir yere sürgün edilip, bir kalede hapsedileceği bildirilmiştir. Şayet sıhhat ve selametini düşünüyorsa gönderilen emirlerin gereğini yerine getirmesi istenmekteydi.
Yukarıda verilen bilgilerden, Rişvanzade Ömer Paşa'nın mutasarrıfı olduğu Malatya sancağı sınırları dahilinde bulunan Şiro ve Porga madenlerinin kendi tasarrufundan alınmasını bir türlü hazmedemediği, bu nedenle sancağının sınırları dahilinde ancak gelirleri kendisinin olmayan söz konusu madenleri düzenli olarak işletilmesi hususunda herhangi bir gayret göstermek istemediği anlaşılmaktadır.

Rişvanzade Ömer Paşa, madenlerin düzenli olarak işletilmesi ve eşkıyanın tedibi konularında gelen emirleri ilk başlarda gözardı etmiş ise de, uyarılardan sonra söz konusu emirlere uymuş olmalıdır ki Malatya Mutasarrıflığı görevini daha uzun süre sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Ömer Paşa'nın 1783 yılında Maraş Beylerbeyliğine atandığı görülmektedir. Bu atama, Ömer Paşa için bir terfi ve taltiftir. Zira, sancak beyliğinden beylerbeyliğine yükselmiştir. Bununla birlikte hükümet, Ömer Paşa'yı Malatya'dan uzaklaştırmakla madenlere olan müdahalesini de engellemek istemiş olabilir. Gerçi Ömer Paşa'nın 1785 yılı Şubat ayı sonlarında tekrar Malatya Mutasarrıflığına atandığı görülmektedir. 26 Ağustos 1786 tarihli belgeden Rişvanzade Ömer Paşa, beylerbeyi rütbesiyle halen Malatya sancağı mutasarrıfı olarak görevini sürdürdüğü anlaşılmaktadır.

Çukurova'da bulunan Tecirli Aşireti eşkıyası ile Kılıçlı Aşireti eşkıyasından cezalandırılanların dışında kalanlardan kaçıp Tecirli, Rişvan ve Barak aşiretleri içlerinde saklananlar tekrar bir araya gelerek kanunsuz hareketlerde bulunacakları ihtimaline karşı bunların yakalanarak gerekli cezaya çarptırılmaları Adana valisi Çerkeş Hasan Paşa ve Maraş beylerbeyi Rişvanzade Ömer Paşa'dan istenmiştir.

Rişvanzade Ömer Paşa Malatya Mutasarrıflığına ikinci kez atandıktan sonra kendisine gönderilen bir fermanda, Rişvan Aşireti'ne mensup bir kısım eşkıyanın, soydukları İzmir kervanından basedilmektedir. Söz konusu eşkıyanın kervandan gasp ettiği malların bedeli Rişvan Aşireti'nden tahsil edilmiştir. Çünkü Osmanlılarda bazen bir aşirete mensup bir grubun çaldığı veya gasp ettiği bir malın bedeli bütün aşiret fertlerine paylaştırılarak tahsil ediliyordu. Suçsuz olanlar da cezaya ortak ediliyordu. Ancak, bir kısım aşiret mensubu hisselerine düşen parayı vermeye yanaşmamışlardı. Ömer Paşa'dan bu aşiret mensuplarının zimmetlerinde kalan paranın tahsili ve suçluların cezalandırılması konusunda Rakka valisi Seyyid Abdi Paşa'ya yardımcı olması isteniyordu.
Rişvanzade Ömer Paşa'ya yukarıdaki hükmün gönderildiği tarihlerde, yine aynı konu ile ilgili olarak bir başka hüküm gönderildiği görülmektedir. Söz konusu ikinci hükümde, İzmir kervanı soygunun bedeli olarak Rişvan Aşireti'nden tahsil edilen koyun ve develerden halka para karşılığı dağıtılan koyunlardan Malatya sancağına düşen 40 000 adet koyunun 5 000 adedi Malatya merkez kazasında (nefs-i Malatya) dağıtılması kararlaştırılırken, bazı bozguncuların buna engel olmak istedikleri tespit edilmiştir. Saltanattan Ömer Paşa'ya gönderilen fermanda, söz konusu koyunların Malatya'nın merkez kazasında dağıtılarak halktan bedellerinin toplanması konusunda gereken özeni göstermesi isteniyordu.

Rişvan Aşireti eşkıyasının İzmir kervanından gasp ettikleri eşyaya bedel olarak Mendollu Molla Yakupoğlu Kabilesi'ne düşen 50.000 kuruşun ve 1785 ile 1786 yıllarına ait zimmetlerinin tahsili için Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'ya 1786 yılı Temmuz ayı başlarında (Evail-i Ramazan 1200) bir ferman gönderildi. Bu fermanda, Söz konusu kabileden bu para tahsil edilemezse, paranın tahsili ile görevlendirilen Malatya, Maraş ve Bozok mutasarrıflarının kendi mallarından ödeyecekleri belirtilmiştir.

İzmir kervanını yağmalayan Rişvan Aşireti eşkıyasının aldıkları malların bedeli hükümet tarafından Rişvan Aşireti'nin bütün cemaatlerine tevzi edilmişti. Yukarıda da ifade edildiği gibi Rişvan Aşireti'ne tabi Mendollu Cemaati'nin Molla Yaku-poğlu Kabilesi'nin hissesine 50.000 kuruş düşmekteydi. Söz konusu paranın tahsili için bu defa Maraş beylerbeyi Zülkadirzade Ömer Paşa görevlendirildi. Ancak, Mendollu Molla Yaku-poğlu Kabilesi kaçarak Reyhanlı Aşireti'ne sığınmıştı. Zülkadirzade Ömer Paşa, söz konusu kabilenin yollarını kesip bunları sıkıştırınca, Reyhanlı Aşireti halkı paşaya karşılık vererek, paşanın 70 adet katırını, çadır vesair mallarını yağmalayıp, Günbeg nahiyesinin köy ve mezralarını yakıp yıktı. Üstelik Reyhanlı Aşireti "Harameyn reayası" olduklarından dolayı, Ömer Paşa bunlarla muharebeye cesaret edemediğini İstanbul'a bildirdi. İstanbul'dan kendisine gönderilen emre dayanarak çok sayıda asker toplayan vali, söz konusu aşiretin yollarını kesti. Maraş beylerbeyi Ömer Paşa'nın kuvvetlerine karşılık vermeyeceğini anlayan Reyhanlı Aşireti'nin bir kısmı Haruniye nahiyesi taraflarından kaçarak Arslanlı nam mahalle firar ettiler. Diğer bölümü ise Altunlu Köprüsü'nden geçerek Pazarcık nam mahalle gitmişlerdi. Söz konusu paranın tahsili için kendilerine mübaşir gönderildiğinde, Reyhanlı Aşireti reisleri, Mendollu Oymağı' nın bir kısmının Afşar, diğer bir kısmının ise Rişvan içlerine gittiğini ancak, kendi içlerinde 27 hane kaldığını ifade etmişlerdi. Elbistan kazasından gelen ilam ve mahzarlar ile güvenilir şahısların ihbarlarının da Reyhanlı Aşireti ileri gelenlerinin bu ifadelerini doğrulaması üzerine, bu 27 hanenin ellerinde bulunan bütün malları, koyun, deve ve sığırları alınarak 12.000 kuruş değerinde hayvan bu şekilde tahsil edilmiştir. Ayrıca Reyhanlı eşkıyası da Zülkadirzade Ömer Paşa'dan gasp ettikleri 17 adet katırını iade ettiler. Mendollu Molla Yakupoğlu Kabilesi'nden alınan hayvanlar değeri üzerinden Maraş'a bağlı Elbistan kazası halkına dağıtılmış fakat, Elbistan halkı bir kuruş dahi ödememişti. Bu nedenle, Malatya mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa ve Maraş beylerbeyi Zülkadirzade Ömer Paşa, bu hayvanların değeri üzerinden Elbistan halkına dağıtılması hususunda saltanattan hüküm gönderilmesini talep ettiler.

Dergah-ı Ali kapıcıbaşılarından Yeni-il voyvodası Cabbar-zade Süleyman Bey'in takdim ettiği 7 Eylül 1790 (27 Zilhicce 1204) tarihli bir takrirde:

Mirimirandan Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa'nın malikane suretiyle uhdesinde bulunan Rişvan mukataasının yarısının padişah fermanı ile kendisine verildiğini belirtiyordu. Cabbarzade Süleyman Bey'in iddiasına göre, 1787 Mart (R. 1201 Mart) ayından itibaren söz konusu mukataanın yarısı kendisine verilmişti ve 1789 (R. 1203) senesine kadar bu mukataaya ait 45.220,5 kuruşluk alacağı da birikmişti. Bu tartışmalar sürerken, Sultan III. Selim 28 Mart 1789'da tahta cülus etti. Rişvan mukataası, Sultan III. Selim tarafından valide sultan hassı olarak düzenlendi. Cabbarzade üzerinde görünen zimmet de silinerek, Rişvanzade Ömer Paşa'nın zimmetine eklenmesi kararlaştırıldı.

6 Mayıs 1791 (3 Ramazan 1205) tarihli bir maliye kaydına göre; 1203 (M. 1789) Mali yılı Mart ayına kadar Rişvan mukataası, Malatya valisi mirimiran Ömer Paşa'nın uhdesinde iken padişah cülusu ile 1203 (M.1789) yılı Martından itibaren valide sultan haslarına dahil edilmiştir. Rişvanzade Ömer Bey'in uhdesinde olup valide sultan haslarına dahil edilen Rişvan mukataası 1791 yılında Keban-Ergani madenleri emini El-hac Yusuf Ziya Efendi'nin uhdesine verildi. Ancak, 1204 (1790) mali yılına ait mal-ı mirinin tahsili için Yerli Rişvan'dan olan Hısn-ı Mansur halkına beratla Mehmet Ağa mütesellim olarak atanmıştı. Mütesellim Mehmet Ağa, Hısn-ı Mansur'a girdiği sırada, birkaç yıldan beri itaatten çıkıp eşkıyalığa başlayan yerli Rişvan ekradından Türkoğlu Hüseyin ve Kel Hacı Hüseyin, Hısn-ı Mansur kazası merkezi ve köylerindeki halkı kışkırtarak, Hısn-ı Mansur kazasında meskün bulunan ve Malatya muzafatmdan Bazuki, İzolu, Merdisi Kavisi ve Kömür Kavisi aşiretleri ile yerli Rişvan Aşireti'nden olup aynı şekilde Hısn-ı Mansur'da oturan birtakım şahıslarla birlikte saraya saldırıp, şehri ateşe verdiler. Mütesellimin maiyetinde bulunan askerlerle adı geçen aşiretlere mensup eşkıya arasında çıkan çatışmada, mütesellim Mehmet Ağa katledilmiş, adamları idam edilmiş, mal ve eşyaları da yağmalanmıştı. Söz konusu eşkıyanın etkisiz hale getirilmesi için Rakka valisi El-hac İbrahim Paşa ile Rişvanzade Ömer Paşa'ya emir gönderildi. Konunun araştırılması ve gereğinin yapılması amacıyla da Rişvanzade Ömer Paşa, o sırada memuriyeti sebebiyle bulunduğu Keban Madeni'nden kalkarak Hısn-ı Mansur'a geldi. Burada yaptığı araştırma sonucunda adı geçen eşkıyanın, Yerli Rişvan'dan olan Gelerli, Mülükanlı ve Hısn-ı Mansurlu cemaatlerinin içlerine kaçtıklarını tespit etti. Ancak tam bu sırada Rişvanzade Ömer Paşa'nın ölümü üzerine mesele çözüme kavuşturulamadı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: RİŞVANLI YÖNETİCİLER (RİŞVANZADELER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:25

Rişvanzade Ömer Paşa'nın Malatya sancağı mutasarrıfı olarak, Malatya sancağına dahil alanlarda devlete ait madenlerin işletilmesine de yardımcı olmaya çalıştığı görülmektedir. Malatya'nın Kahta kazasına bağlı Şifrin ve Porga köylerinde başlatılan maden arama ve işletme faaliyetleri, buraların Rişvan Aşireti cemaatlerinden olan Mülükanlıların yaylağı olması hasebiyle söz konusu cemaat tarafından engellenmeye çalışılıyordu. Bu konargöçer cemaat mensuplarının madende çalışan memur ve işçileri öldürmekle tehdit etmeleri üzerine madencilik faaliyetleri durma noktasına geldi. Malatya mutasarrıfı Ömer Paşa'nın aynı zamanda Rişvan Aşireti'nin önde gelen beylerinden olması nedeniyle devlet tarafından Mülükanlıları bu hareketlerinden vazgeçirmeye çalışması ve maden işlerinin sağlıklı yürümesi konusunda arabuluculuk yapması istenmişti. Ancak, Ömer Paşa'nın çabalarının bir sonuç vermediği görülmektedir.

Yaylaklarının ellerinden gideceğini düşünen Mülükanlılar bir gece madeni basarak gasp ve yaralama hareketlerinde bulundular. Bunun üzerine madenciler çalışmakta oldukları maden ocaklarını terk ederek kaçtılar. Fakat, Osmanlı Devleti bu verimli madenleri işletmekte kararlıydı. Bu konuda tedbir alınması hususunda 1781 yılında Keban Madeni eminine ve Rişvanzade Ömer Paşa'ya emirler gönderildi. Bu emirlerden sonra olumlu neticeler alındığı görülmektedir.
Malatya sancağına bağlı olan bu madenlerin 7 Eylül 1792'de Maadin-i Hümayun Emanetine bağlandıkları görülmektedir. Kahta ve Porga kazalarında gümüş ve altın madenleri tespit edilmiş ve buralarda hafriyat çalışmalarına başlanmıştı. Zira buralardan alman maden örnekleri Darphane-i Amirede tahlil edildiğinde, bunun çok zengin bir maden olduğu görülünce, bu mahallerde fırınlar inşasına karar verildi. Böylece, genellikle Rişvanzadelerin uhdesinde bulunan Malatya sancağı sınırlan dahilindeki birçok yerde; özellikle de Kahta kazasının köylerinde kıymetli madenlerin bol miktarda bulunması sebebiyle Maadin-i Hümayun Emanetine bağlandığı anlaşılmaktadır.

Maden işletme faaliyetlerinin düzenli olarak yürüyebilmesi için Maadin-i Hümayun emini de bazen Rişvanzade Ömer Paşa'dan kendisine yardımcı olması konusunda ricada bulunuyordu. Mesela, Maadin-i Hümayuna kömür hazırlayıp taşımakla yükümlü olan Parçikanlı Aşireti mensuplarının birkaç yıldan beri bu görevlerini yerine getirmedikleri için Maadin-i Hümayun emini tarafından yerlerinden kaldırılarak Rakka'ya sürülüp iskan edilmeleri ve bunların yerine madene daha fazla kömür verecek reayanın iskan edilmesi kararlaştırıldı. Parçikanlı Aşireti halkı bu uygulamaya karşı direnince, üzerine asker gönderildi. Maden emininin askerine karşı koyamayan aşiret halkı, Murat Nehri'ni geçerek Rişvanzade Ömer Paşa'nın yönetiminde olan Malatya sancağına tabi İzolu köyüne sığındılar. Bunun üzerine Maden emini, Rişvanzade Ömer Paşa'dan, Parçikanlıların İzolu köyünden çıkartılarak Rakka'ya gönderilmelerini talep ediyordu.

Bazı kaynaklarda Rişvanzade Ömer Paşa'nın, Sultan I. Ab-dulhamid (1774-1789) devrinin sonlarında vefat ettiği kabul edilmektedir. Ancak, belgelerden Ömer Paşa'nın 1788 yılından sonra da hayatta olduğu anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak, belgeler incelendiğinde, Ömer Paşa'nın 1791 yılı sonlarında vefat ettiği söylenebilir. Zira 1791 yılına ait bir belgede Ömer Paşa'nın Hısn-ı Mansur kazasındaki birtakım eşkıyanın bertaraf edilmesi amacıyla o sırada bir görev icabı bulunduğu Maadin-i Hümayundan Hısn-ı Mansur'a geldiği ve orada kendi eceliyle vefat ettiği belirtilmektedir. 1792 yılına ait belgelerde ise Riş-vanzade Ömer Paşa için- "müteveffa" ibaresi kullanılmaktadır.

7. Rişvanzade II. Abdurrahman Paşa

Rişvanzade Abdurrahman Paşa, muhtemelen II. Ömer Paşa'nın oğludur. Bağdat'tan getirtilip Besni Kaymakamlığına atandı.206 Böylece devletteki ilk resmi görevi başlamış oldu. 1805 yılı Ağustos ayı sonlarında (Evahir-i Cemaziyelevvel 1220) gönderilen bir hükümden Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın "beylerbeyi" rütbesiyle bu tarihlerde Besni kaymakamı olduğu anlaşılmaktadır.

Abdurrahman Paşa bu görevde iken Malatya sancağının malikane usulüyle kendisine verilmesini, bir başka ifadeyle Malatya sancağı Mutasarrıflığına atanmasını talep etti.208 Saltanat makamı Abdurrahman Paşa'nın bu talebini kabul etti. Malatya sancağının da Besni'ye ilave olarak uhdesine verilmesiyle birlikte Rişvanzade Abdurrahman Paşa, 1813 yılından itibaren Malatya sancağı Mutasarrıflığı ile Besni Kaymakamlığı görevini birlikte yürütmeye başladı.

Zira, 1813 yılında saltanat merkezinden kendisine gönderilen, devlete karşı gelen Köse Mustafa Paşaoğlu Veli Paşa'nın yakalanıp bertaraf edilmesi ile ilgili bir hükümde:

"Ber-vech-i malikane Malatya sancağı mutasarrıfı ve Behisni kaymakamı Rişvanzade Abdurrahman Paşa diye hitap ediliyordu.
Bu arada Sivas eyaleti Valiliğine 1813 baharında Pehlivan Paşa atanmıştı. Pehlivan Paşa Sivas'a gelip görevine başladıktan sonra, Divriği'de devlete isyan etmiş olan ve devlet tarafından takibata uğradığı için aşiret eşkıyalarıyla birlikte bulunan Kösepaşaoğlu Veli Paşa ve diğer eşkıyayı bertaraf etmek üzere Uzunyayla üzerinden Gürün'e, oradan da Darende'ye geldi. Darende'ye vardığında, Malatya mutasarrıfı Abdurrahman Paşa'nın kardeşi bir dilekçeyle kendisine başvurdu ve Pehlivan Paşadan, Hüveydi Aşireti'nden Moro adlı şakinin, bir alay eşkıya ile halen Abdurrahman Paşa'nın yanında olduğunu, bütün işlerin kanun ve nizamlara aykırı olarak yapıldığım, bu nedenle kardeşini bu şakinin elinden kurtarmasını rica etti. Pehlivan Paşa yoluna devam edip Akçadağ'a doğru ilerlerken, Veli Paşa da Akçadağ girişindeki Kurt Lapa Boğazı'na; Şamanlı, Kürne, Kürecik, Keruşağı ve Leventoğlu oymaklarına mensup adamlarını Pehlivan Paşa ile çatışmak üzere topladı. Çıkan çatışmada Pehlivan Paşa eşkıyayı bertaraf etti, Veli Paşa da ortadan kaldırıldı. Pehlivan Paşa eşkıyayı ortadan kaldırıp, işleri yoluna koyduktan sonra Akçadağ'a geçtiği sırada Malatya mutasarrıfı Rişvanzade Abdurrahman Paşa, Pehlivan Paşa'nın yanına gelerek halkın güvenliğinin sağlanması için onu Malatya'ya davet etti. Bu arada, Abdurrahman Paşa'nın Malatya'dan ayrıldığını duyan canı yanmış halk, Moro ve yanındaki eşkıyayı yakalamak istiyordu. Ancak, Moro ve adamları kaçarak canlarını kurtardılar. Moro eşkıyasını elinden kaçıran halk bu öfkeyle yandaşı olan Malatya naibini katletti. Pehlivan Paşa, Moro eşkıyasının yakalanması için civardaki sancak ve kazalara emirler gönderdi. Bu arada Abdurrahman Paşa, Besni müftüsünü katleden iki kişiyi yakalayarak Pehlivan Paşa'ya teslim etti.

Sivas valisi Pehlivan Paşa sadaret makamına sunduğu 1813 tarihli bir arizada, Malatya halkından birçok kimsenin Malatya sancağı mutasarrıfı Rişvanzade Abdurrahman Paşa'dan şikayetçi olduğunu, bu konuda kendisine mahzar sunduklarını, bu sebepten dolayı Malatya sancağının Abdurrahman Paşa'nın uhdesinden alınarak kendisine verilmesini talep etti. Vezaret makamının önceleri Pehlivan Paşa'nın bu talebine pek kulak asmadığı; ancak, Malatya halkının saltanat merkezine yolladıkları mahzarlardan halkın Malatya sancağının Abdurrahman Paşa'dan alınarak Pehlivan Paşa'nın uhdesine verilmelerini istedikleri anlaşılmıştır. Malatya'nın Abdurrahman Paşa'dan alınması sadrazama zahiren uygun görünmekle beraber, Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın uzun zamandan beri Malatya sancağında bulunması nedeniyle Malatya'dan ayrılmayacağının farkındaydı.

Padişahın bu konuda sadrazama verdiği cevapta:

"Malatya sancağı, Rişvanzade Abdurrahman Paşa'ya malikane suretiyle 350 kese muacceleye verilmişti. Abdurrahman Paşa'ya, ödediği bu para iade edildiğinde karşı çıkmayıp Malatya sancağını bırakır ancak, Malatya'yı Sivas valisine vermek ne derece doğrudur? Çünkü Malatya, Maaadin-i Hümayun eminlerinin nüfuz alanındadır. Böyle bir durumda maden işleri durur ve maden eminleri ile Sivas valisi arasında niza eksik olmaz. Üstelik, Malatya Sivas'a uzak bir mesafededir. Sonuç olarak Rişvan-zade Abdurrahman Paşa Malatya'yı yönetemeyecek duruma gelirse, kendisine ödemiş olduğu muacceleyi iade etmek şartıyla Malatya'nın Maadin-i Hümayun eminine verilmesi daha uygun olacaktır" demek suretiyle Sivas valisi Pehlivan Paşa'nın kişisel çıkarı için uygulamaya koymak istediği bu planı akamete uğratmıştır.
Hicaz bölgesi komutanı (sipehsaları) Yusuf Ziya Paşa'nın saltanata gönderdiği ayrıntılı bir yazıdan anlaşıldığına göre; mi-rimirandan Rişvanzade Abdurrahman Paşa'ya Maadin-i Hümayun mülhakatından Malatya sancağı malikane şeklinde verilmişti. Ancak, Abdurrahman Paşa halka zulüm ve haksızlıklarda bulunuyordu. Bunun üzerine daha önce Maadin-i Hüma-yundan ayrılarak Abdurrahman Paşa'ya verilmiş olan Malatya sancağı tekrar Maadin-i Hümayuna dahil edildi. Her ne kadar Yusuf Ziya Paşa tarafından Abdurrahman Paşa'ya böyle davranmaması konusunda tavsiyelerde bulunulmuş ise de bir sonuç alınamamıştı. Abdurrahman Paşa, mal ve eşyasını kethüdası Ahmet ile Milli Timur Paşa'nın yanına göndererek, kendisi de oraya kaçtı. Abdurrahman Paşa'nın Milli Timur'un yanında kalması memlekette karışıklığa sebep olacak ve böylece hakkında şiddetli sonuçlar doğuracak muamele yapılmasını gerektirecekti.

Yusuf Ziya Paşa, Abdurrahman Paşa'nın mirimiranlığmın kaldırılarak uhdesinde bulunan Samsat ve Siverek mukataaları ile diğer mukataalarının elinden alınması ve müzayede ile malikane suretiyle kendisine verilmesini talep ediyordu. Abdurrahman Paşa'nın diğer arazi, emlak ve bütün mal varlığının devlet tarafından el konularak satılması, kendisi ve kethüdasının birer adaya sürülerek iskana tabi tutulması Yusuf Ziya Paşa tarafından sadrazam kanalıyla padişaha arz edildi. Padişahın vezire bu konudaki görüşünü bildirmesini istemesi üzerine vezaret makamı, Yusuf Ziya Paşa'nın bu kanaatlerini zamana göre ve maslahata binaen yazmışsa da bu isteklerini reddetmek veya yalanlamak mümkün değildir. Ancak Abdurrahman Paşa'nın şimdilik beylerbeyliğinin kaldırılarak kethüdası ile birer mahalle sürgün edilmesi ile yetinilmesi, mukataasının elinden alınması, mal ve eşyasının devlet tarafından el konulması gibi hususların ise ertelenmesine karar verilmiştir.

Yukarıdaki ifadelerden, saltanatın Rişvanzade Abdurrahman Paşa'yı mümkün mertebe az bir ceza ile cezalandırmaya gayret gösterdiği anlaşılmaktadır. Zira, yukarıda alınan karar da daha sonra değişikliğe uğramıştır. Abdurrahman Paşa'nın sadece mirimiranlığmın kaldırılması ile iktifa edilmesi ve sürgün edilmesinden vazgeçilmesi kararlaştırılmıştır.

Rişvanzade Abdurrahman Paşa, Besni mutasarrıfı iken (tahminen 1229/ 1814 yılı sonlarında), Besni ve çevresinde halka musallat olan veba (taun) hastalığına yakalanmış ve bu hastalıktan vefat etmiştir. Abdurrahman Paşa'nın ölümünden sonra, Sivas valisi Pehlivan Paşa tarafından memur gönderilerek kadı marifetiyle evini mühürlettiği ifade edilmektedir. Abdurrahman Paşa'nın daha sonra açılan evinde bulunan defterden tasarrufunda bulunan Malatya sancağına bağlı kaza, nahiye, köy ve konargöçer topluluklarından alacakları tespit edilmiştir.

Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın malikane suretiyle tasarruf etmiş olduğu Malatya sancağı dahilinde bulunan kaza, nahiye, köy ve konargöçer cemaatlerden büyük miktarda alacağının olduğu anlaşılmaktadır (bk. Ekler). Abdurrahman Paşa'nın vefat ettiği 1814 yılından geriye doğru üç yıl boyunca alacaklarını tahsil edemediği ve bu alacaklarının birçoğunun da tahsilinin mümkün olmadığı görülmektedir. Buna göre, Hicaz bölgesi komutanı Yusuf Ziya Paşa'nın, Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın halka zulmettiği iddiası biraz mesnetsiz kalmaktadır. Muhtemelen Yusuf Ziya Paşa'nın, Abdurrahman Paşa'nın tasarrufunda bulunan yerleri de kendi uhdesine alma isteği, onu bu tür iddialarla Abdurrahman Paşa'yı yıpratmaya yöneltmiş olmalıdır. Çünkü, Yusuf Ziya Paşa, Abdurrahman Paşa'nın halka karşı yaptığı somut bir haksızlıktan bahsetmemekte, genel ifadelerle onu suçlamaktaydı. Kaldı ki Abdurrahman Paşa'nın tasarrufunda bulunan söz konusu yerlerin halkının çoğunluğu kendisinin de mensubu olduğu Rişvan Aşireti ahalisiydi.

8. Rişvanzade II. Süleyman Paşa

Süleyman Paşa, muhtemelen Rişvanzade Abdurrahman Paşa'nın oğludur. Rişvanzade Süleyman Paşa 1833 yılında Maraş Beylerbeyliği görevinde bulunmaktaydı ve öteden beri Osmanlı Devleti'nin hizmetinde sadık bir dost olarak bu görevi ifa etmekteydi. Rişvanzade Süleyman Paşa'nın, Maraş Valiliğinin 1841 yılma kadar devam ettiği anlaşılmaktadır. 1842 yılında ise bu göreve Vezir Selim Paşa'nın atandığı görülmektedir. Bu tarihten itibaren Maraş Valiliği görevinde Rişvanzadelere rastlanılmamaktadır. Muhtemelen Rişvanzadelerden son Maraş valisi, Süleyman Paşa'dır. Süleyman Paşa 1841 yılında Diyarbakır Valiliğine atanmış, bu göreve giderken Malatya'da vefat etmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Rişvan Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir