Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Rişvan Aşireti'nin Devlet İle İlişkileri

Burada Rişvan Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Rişvan Aşireti'nin Devlet İle İlişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 18:42

Rişvan Aşireti'nin Devlet İle İlişkileri

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'in Haziran 1515'te Dulkadirli Beyliği topraklanyla birlikte Malatya, Kahta ve Hısn-ı Mansur bölgesini de fethedip, Osmanlı topraklarına katmasıyla birlikte, buralarda konargöçer durumda yaşayan Türkmen aşiretleri ile birlikte Rişvan Aşireti de Osmanlı Devleti'nin tebaası arasına dahil oldu. Yavuz Sultan Selim 1519 yılında böl-genin tahririni yaptırınca, o dönemde Kahta'ya bağlı olan Rişvan Aşireti de bu tahrirde sayıldı. Kanuni Sultan Süleyman tarafından Dulkadirli Beyliği'nin 1522 yılında tamamen kaldırılmasıyla birlikte söz konusu bölge "Zülkadriye Beylerbeyliği" olarak Osmanlı Devleti'nin bir eyaleti haline getirildi. Bu idari düzenlemede Kahta bir kaza haline getirilerek Zülkadriye eyaletine bağlanan Malatya sancağına dahil edildi.

XVI. yüzyılın ilk yarısında Malatya sancağı sınırları dahilinde yaylak-kışlak hayatı yaşayan Rişvan Aşireti, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Maraş bölgesinde de Rişvan Aşireti'ne mensup cemaatler görülmeye başlandı. Mesela, 1565 yılında Maraş'ta bulunan Türk cemaatleri arasında, Rişvan Aşireti'nin Bektaşlı, Çakallı, Hamidli ve Rişvan cemaatleri zikredilmiştir. Bu cümleden olarak, Maraş kazasına bağlı Yaylu-yı Sağir ve Ku-yucak köylerinde 1565 yılında Hamidli Cemaati'nin yaşadığı belirtilmektedir. Yine 1578 yılında Maraş'a tabi Elbistan yöresinde ortaya çıkan Şambayatlı Sahte Şah İsmail'in etrafında toplanan Türkmenlerin içerisinde Rişvan Aşireti mensuplarından bazı şahıslar da bulunmaktaydı. Bir kısım Rişvan Aşireti mensubunun, XVI. yüzyıl sonlarında Malatya'da birtakım eşkıyalık olaylarına katıldıkları ve bunların teftiş edilmeleri konusunda Malatya valisine hüküm yazılmıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ise Zülkadriye eyaletinin bütün topraklarına yayıldıkları görülmektedir. İşte Rişvan Aşireti'nin Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri de XVII. ve XVIII. yüzyıllarda belki de başka hiçbir Türk aşiretine nasip olmayacak düzey ve yakınlıkta başlayıp devam etmiştir. Zira bu dönemlerde birçok Rişvan beyinin Maraş, Adana ve Sivas'a vali olarak atandığı görülmektedir. Malatya sancak beylerinin çoğu da Rişvanzadelerden atanmıştır. Bunun yanı sıra yine birçok devlet memurluklarına da Rişvan Aşireti'ne mensup şahısların getirildiği anlaşılmaktadır.

Bütün bunlar, Osmanlı Devleti'nin Rişvan Aşireti'ne büyük önem verdiğini ve bu aşirete güvendiğini göstermektedir. Kısacası, Rişvan Aşireti ile devlet arasında herhangi bir anlaşmazlık veya aşiretin devlete karşı herhangi bir isyanına rastlanmamaktadır. Bu manada aşiret-devlet veya bir başka deyimle tebaa-devlet ilişkileri olumlu olmuştur. Ancak, Rişvan Aşireti ile Osmanlı Devleti'nin mahalli idarecileri arasında, idarecilerin haksız vergi ve tutumları ile aşiret eşkıyasının kanunsuz davranışları yüzünden zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır. Bunlar arşiv belgelerinin elverdiği ölçüde ortaya konmaya çalışılacaktır.

a) Devlet Görevlilerinin Aşiret Mensuplarına Karşı Haksız Tutumları Yüzünden İlişkilerin Bozulması

Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan aşiretler devlet tarafından konulmuş olan ve kanunnamelerde belirtilen vergilerini ödemekle mükellef idiler. Bu konuda aşiretlerin devletle aralarında fazla bir problem yaşandığı söylenemez. Ancak asıl sorun, devletçe konulmuş vergilere ek olarak valilerin veya vergi memurlarının halka yükledikleri kanun dışı vergilerde yaşanıyordu. Bu ek mükellefiyetler aşiretlerin ekonomik açıdan zor duruma düşmelerine neden olduğu için baş kaldırmalarına veya iskan yerlerini terk etmelerine sebep oluyordu ki bu da aşiretlerin devlet tarafından eşkıya olarak görülmesine neden olmaktaydı.
Aşiretlerin eşkıya olarak görülmesi ve devamlı potansiyel bir tehlikeymiş gibi takdim edilmelerinin bir başka sebebi, Osmanlı Devleti'nin üst düzey yönetim kadrolarına devşirme sınıfının hakim olması ve konargöçer Türk zümreyi biraz da böyle göstermek istemeleridir.

Aynı surette diyebiliriz ki:

Selçuklu İmparatorluğu'nun kurulmasında olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, Türkmen asilzadeleri ilk zamanlarda büyük bir rol oynamışlar ise de, bir müddet sonra yerlerini devşirme veya kul vezirlere terk etmek mecburiyetinde kaldıkları için Osmanoğullarından yüz çevirmişlerdir.
Konargöçer aşiretler kan davaları yaşadıkları toprakların verimsizleşmesi, merkezi otoritenin zayıflaması, vergilerin ağırlaşması ve asayişsizlik gibi nedenlerle XVII. yüzyılın sonlarından başlayarak itaatsiz kalabalıklara dönüştüler. Genel bir adla "Rişvan aşiretleri" denilen, kışlakları Güneydoğu'da, yaylakları Uzunyayla'dan Haymana'ya değin Orta Anadolu platosunda olan konargöçerler, bir yandan dayanılması güç bir hayat tarzına katlanırken, diğer yandan da yerleşik halkı ezmeyi alışkanlık edindiler. Devlet ise bozulan göçebe düzenini yeniden kurmak için akılcı önlemler yerine sindirici yöntemleri denemekteydi.

Devlet merkezinden Ankara valisine gönderilen 18 Kasım 1858 (12 Rebiyülahir 1275) tarihli bir yazıda, devlet memurlarının aşiretlerden fazla vergi aldıkları bizzat itiraf edilmektedir. Rişvan Aşireti oymaklarının iskanları sırasında kendilerine 174.840 kuruş vergi konulmuştu. Buna ek olarak bölgede görevlendirilen müdür, katip, tahsildar, kabzımal ve zaptiye maaşla-rı karşılığı olarak da aşiret oymaklarından 60.000 kuruş tahsil edildi. Bazı aşiret reislerinin belirttiklerine göre, yetkililer birkaç yıl zarfında fazladan 1500 keseye yakın akçe almışlardı. Bu paranın bir kısmına vali, bir kısmına defterdar ve birazına da Abdulcabbarzadeler el koymuştu. Hacılar Cemaati'nin yıllık vergisi olan 7500 kuruş ise aşiret müdürü Hüseyin Bey'de kalmıştı.

Maraş sancağında bulunan Çelikanlı Cemaati'nin memur maaşları için ödediği miktardan başka, 1848-1857 yıllarına ait 150.000 kuruşun tahsil olunmak üzere Maraş Mutasarrıflığına yazıldığı, cevaben gelen yazı ve kayıtların tutulduğu defter incelenip durum Meclis-i Valaya havale olunduğunda, durum mecliste görüşülmüş ve daha sonra maliye nazırı ile gerekli değerlendirmeler yapılmıştı.

Varılan karara göre:

Çelikanlı Aşireti'nin normal vergisinden başka müdür, katip vesair memur maaşları için her yıl tahsil olunacak 60.600 kuruş ile ilgili Bozok ve Maraş sancaklarından gelen Çelikanlı Cemaati'nin yıllık vergilerini belirten cetvelde ve muhasebe defterlerinde açıklık bulunmadığı gibi, yıllık vergilerine ilave olarak müdür, katip ve-sair memurların tayini ve maaşlarının Rişvan Aşireti'nden alınacağına dair hazinede de herhangi bir kayıt bulunmadığı maliye nazırından gelen yazıdan anlaşılmıştır. Bu nedenle, vergi dışında memur maaşları için tahsil edilen paraların izinsiz (bila irade) olarak tahsil edildiği, bunun ise kanun ve nizamlara aykırı olduğu ve bundan başka 1500 kese kadar akçenin zulüm alıntısı (me'huzat-ı zulmiye) olarak bazı zevatın zimmetlerinde kaldığı söylenmektedir. Bütün bu hususların açıklığa kavuşması için muhasebe defterlerinin etraflıca incelenmesi ve durumun otaya çıkarılması isteniyordu.

Görüldüğü üzere aşiretin vergisine ilave olarak devlet tarafından atanan memur maaşları adı altında da kanun ve nizamlara aykırı olarak Rişvan Aşireti'nden ek bir vergi alınmış ve bu parayı da yine mahalli yöneticiler kendi zimmetlerine geçirmişlerdir. Aşiretler bu haksız vergiyi ödememekte direndiklerinde ise yöneticiler tarafından saltanat merkezine bunların eşkıyalık yaptıkları gibi birtakım isnatlarda bulunup), üzerlerine asker gönderilmesinin gerekliliğinden bahsederek, onları sindiriyorlardı.

Sivas, Konya ve Ankara çevresinde yaşayan Rişvan Aşireti ileri gelenleri ve muhtarları yıllık vergileri olan 100.000 kuruşu tamamen ödedikleri halde, Esbkeşan kazası müdürü İbrahim Bey'in, tanesi 1500 lira olan 100 adet develerini aldığını, Sivas taraflarına iki aylık bir süre yaylaya geldiklerini ancak, Sivas valisi tarafından kendilerinden sürekli fazladan para talep edildiğini Ankara valisi Vecihi Mehmet Paşa'ya yazdıkları mahzarda belirtmişlerdir. Ankara valisi de saltanata yazdığı arizada bu hususu dile getiriyordu.

Hısn-ı Mansur kasabası civarında yaşayan Rişvan hassı reayasına, Bereketoğlu Yusuf ve kardeşleri musallat olup 15.000 kuruş paralarını aldıkları gibi, halkı da sürekli taciz ediyorlardı. Yanlarına kattıkları iki yüz kadar eşkıya ile iki defa halkın evlerini basıp eşyalarını yağmalamış ve bir kişiyi de katletmişlerdi. Zaten gözlerinden rahatsız olan bu halk252 üzerinde her geçen gün zulümleri artmaktaydı. Rişvan hassı, Hüseyin Kethüda'ya iltizam yoluyla verildikten sonra söz konusu eşkıyanın zulümleri her geçen gün daha da artıyordu. Bu nedenle, Hüseyin Kethüda mezkür hassı, malikane suretiyle almak istediğinde, Riş-van reayası itiraz ederek, Hüseyin Kethüda'nın eşkıyaya hisse verdiğini, tekrar kendisine verilirse, halkın rahat ve huzur göremeyeceğini ifade ettiler. Bunun üzerine, söz konusu hassın veziriazam İbrahim Paşa'nın kethüdası olan Mehmet Paşa'ya verilmesi kararlaştırılmış ve söz konusu eşkıyanın cezalandırılması için padişahın kapıcıbaşılarından Mehmet, mübaşir olarak tayin edilmiş, telhisçi Mehmet de has zabiti olarak görevlendirilmişti. Zabit Mehmet, Hısn-ı Mansur kazasına vardığında, mezkür eşkıyanın fakir halktan zorla aldıkları 3000 kuruş parayı adı geçen zabite rüşvet olarak verdiler. O da doğancıbaşı Hüseyin vasıtasıyla padişahın bu konudaki hükmünü okutmamak suretiyle gözardı etmiş, böylece kendisine verilen görevi yerine getirmediği gibi olayı da örtbas ederek geri dönmüştür.

Bu olayda ilginç olan durum, bir devlet memurunun halka yaptığı zulüm ve haksızlıkları ortadan kaldırmak ve suçluları yakalamak üzere gönderilen, aynı zamanda devlet adına yetkili kılınan bir zabitin, rüşvet karşılığı olayı görmezlikten gelmesi ve aldığı emri yerine getirmemesidir. Bu gibi hususlar şikayet konusu olduğundan belgelere yansıyan olaylardır. O dönemin şartlarında herkes Anadolu'nun bir köşesinden kalkıp İstanbul'a giderek, kendilerine haksızlık yapan yöneticilerini şikayet etme imkan ve gücü de bulamazdı. Bu açıdan, aşiretlerin eşkıyalıkları araştırılırken, sebepler üzerinde hassasiyetle durulması gerekmektedir. Yoksa bazı olayları değerlendirirken yanlış kanaat ve sonuçlara varılabilir. Elbette ki bir kısım yerel yöneticilerin yaptıkları hatalar devlete mal edilemez ve yine onların hataları aşiretlerin yaptıkları eşkıyalıkları mazur göstermez. Zaten, aşiretlerden kaynaklanan uygunsuz davranışları da aşağıda örneklerle ortaya konmaya çalışılacaktır.
Mahalli yöneticilerin aşiretlere haksızlıkları bazen de bizzat onlara zor kullanarak mallarını ve paralarını gasp etme şeklinde olabiliyordu.

Mesela, Rişvan, Çakallı ve Bazuki aşiretleri İstanbul'a bir adamları vasıtasıyla yaptıkları bir şikayette:

Samsat beyi ve emini Sultan Ahmet'in adamları, subaşılan ve mübaşirleri, yukarıda adı geçen aşiret mensuplarına: "Üzerlerinizde mal-ı miri vardır" diye evlerini basıp, hatunlarının boyunlarında ve ellerinde bulunan altın ve incileri alarak, bazılarını hapsedip kendilerine işkence yaptıkları ifade edilmektedir. Söz konusu aşiret reayasından Kasım, Osman, Halil ve Mustafa adlı kişileri hapse atıp, kanunlara göre yargılamaları gerekirken tam tersine yargılama yapılmaksızın kendilerine haksızlık edip, kimisinin de hanımını hapsedip kendilerine tecavüz ettikleri belirtilmektedir. Bunun akabinde yine aynı aşiretler, tekrar Samsat beyi Sultan Ahmet'ten şikayetçi olmuşlardır. Bu seferki şikayetlerinin sebebi ise, Sultan Ahmet ve adamları aşiretlere; "Neden bizi şikayet ettiniz?" deyip tekrar kendilerine eziyet edip, yukarıda sayılan haksızlıkları tekrarlamışlardır.

Rişvan Aşireti'nin Mahyanlı Oymağı'ndan Haliloğlu Mehmet İki Kapılı Han yakınlarında, Sukuttavil (Uzunçarşı)'de 7 Kasım 1735 günü, Mısır'ın Kahire yeniçerilerinden biri tarafından öldürüldü. Mehmet'in mirasçıları, şehir halkından kan bedeli isteyip karışıklıklar çıkardılar. Bunun üzerine bilgin, esnaf ve eşraf, halktan para toplayarak öldürülen Mehmet'in yakınlarına bir miktar para vermiş ve bu konuda yaptıkları masraflar da karşılanmıştır.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI DEVLETİNDE AŞİRET YÖNETİMİ, Rişvan Aşireti Orneği
Yazar: FARUK SÖYLEMEZ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Rişvan Aşireti'nin Devlet İle İlişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 18:44

Yöneticilerin reayaya yaptıkları haksızlıklara bir örnek de Konya ve Paşadağı'nda bulunan Rişvan Aşireti'nin iskanı ile ilgilidir. İskanla görevlendirilen Halim Bey ile Cihanbeyli Aşireti müdürü Alişan Bey, Rişvan Aşireti'den haksız yere para almışlardı. İskan memuru Halim Bey, Cihanbeyli Aşireti müdürü Alişan Bey ve Alişan Bey'in akrabalarından Türkanlı Aşireti müdürü Ahmed Efendi ile Cemil Osman ve Kubadoğlu Mustafa'nın Rişvanlılara yaptıkları bu haksızlık, devlet tarafından gönderilen özel bir görevli tarafından tespit edilmiştir. Bu memurların suçlarının sabit olması üzerine, Halim Bey ve Alişan Bey'in tenzil-i rütbe edildikleri gibi, nail oldukları "nişan-ı aliler" de ellerinden alınmıştır. Buna ilaveten, Halim Bey süresiz olarak Sivas'a, Alişan Bey ise Tokat'a sürgün edilmiştir. Alişan Bey'in akrabalarından suçu sabit olanların durumlarına göre eyalet sınırları dahilinde belirli yerlere sürülmelerine karar verilmiştir. Cihanbeyli Aşireti Müdürlüğünün kaldırılarak kaymakamlığa dönüştürülmesi ve kaymakamlığına da Rikab-ı Hümayun kapıcıbaşılarından Ali Ağa'nın atanması hususu Meclisi Valada görüşülerek karara başlanmış ve gereği yerine getirilmiştir.

Yukarıda verdiğimiz örneklerde de görüleceği üzere gerek aşiretlerin bağlı bulundukları yöneticiler olsun, gerekse aşiretleri iskan etmekle görevlendirilen memurlar olsun devletin gücünü kullanmak suretiyle özellikle aşiretlerden kanunlara aykırı olarak zorla para almaları söz konusudur. Zaten konargöçer aşiretler iskan edildiklerinde, koyunculuğu bırakmak zorunda olduklarından kendilerine yeni bir iş bularak geçimlerini sağlamak zorunda idiler. Yaylacılıktan başka herhangi bir mesleği olmayan bu unsurlar kendilerine uygun bir geçim kaynağı bulmak için çeşitli güçlüklerle karşılaşmakta idiler. Aslında, iskan memurlarının konargöçerleri iskana ikna etmeleri, bu konuda onlara çeşitli kolaylıklar sağlamaları ve devletin şefkat elini uzatmaları gerekirken, tam tersine kendi şahsi çıkarları uğruna aşiretlerle devlet arasında soğukluğa sebep oldukları görülmektedir. Yoksa, bu Türkmen aşiretlerin Osmanlı Devleti ile herhangi bir sorunları bulunmamaktaydı. Hatta yöneticiler aşiretlere şefkatle yaklaştıklarında, aşiret mensuplarının da her türlü hizmet ve fedakarlığa hazır olduklarını göstermişlerdir.

Buna bir örnek olmak üzere, saltanattan Konya Valiliğine gönderilen bir yazıda:

Konya eyaletine bağlı Rişvan Aşireti halkı, ellerinde bulunan yüz elli bin kuruşu devlete faizle borç olarak vermişti. Aşiret mensuplarının bu paranın 22.460 kuruşunu devlete hizmet olmak üzere Hazine'ye bağışladıkları belirtilmiştir.

b) Bazı Aşiret Mensuplarının Yaptıkları

Eşkıyalık Yüzünden İlişkilerin Bozulması


Yukarıda bir kısım mahalli yöneticilerin aşiretlere yaptıkları haksızlıklar örneklerle ortaya konmaya çalışıldı. Aşiret-devlet ilişkilerinin bozulmasında aşiret eşkıyası denilen birtakım kişilerin taşkınlıkları da sebep oluyordu. Bu davranışları hem kendi aşiretlerini hem de devleti zaman zaman zor durumda bırakmıştır.
Hısn-ı Mansur kazası valide sultan haslarına dahil iken 1790 yılında Keban ve Ergani Madenleri emini Yusuf Ziya Efendi'nin uhdesine verilmişti. Yusuf Ziya Efendi de Hısn-ı Mansur'da meskün Yerli Rişvan halkı üzerinde kalan 1788 ve 1789 yıllarına ait vergi bakayalarını toplamak üzere Mehmet Ağa'yı mütesellimlik göreviyle Hısn-ı Mansur'a gönderdi. Mehmet Ağa, Hısn-ı Mansur'a geldiğinde, Yerli Rişvan halkından Tür-koğlu Hüseyin ve Kel Hacı Hüseyin, Malatya'ya tabi Bazuki, İzolu, Merdisi Kavisi, Kömür Kavisi aşiretlerine mensup birtakım şahıslarla birlikte Mehmet Ağa'yı katledip adamlarını idam ederek, mallarını yağmaladılar. Rişvan Aşireti'ne mensup bu iki şahıs ve yandaşlarının bu taşkınlıklarından, Hısn-ı Mansur'da bulunan Rişvan boy beyleri ve ileri gelenleri de şikayetçi idiler.

Bağdat eski kadısı Yekdestzade Seyyid Mahmud Efendi, karısı Fatma ve kızları Faize ve Fatma Zehra ile 1784 yılı yaz aylarında Bağdat'a yolculuk yaparlarken, Alacahan yakınlarında Rişvan eşkıyasının saldırısına uğradılar. Saz konusu eşkıya, Yekdestzade Mahmud Efendi'yi öldürüp mallarını da yağmala-dı.260 Aynı eşkıya, 1785'te Alacahan'da İzmir kervanını soymuş-tur. Kervan soygunundan sorumlu tutulan Akçadağ'da sakin Mülükanlı Hacı Musul ve cemaatinden, gasp ettikleri mallara karşılık yüklü bir tazminat istenmiştir.

Halep valisi Abdi Paşa, 15 Aralık 1784 (2 Safer 1199) tarihli bir yazısında, Rumkale yakınlarında; Nizip-Mizar yolunda Rişvan Aşireti'ne mensup birtakım eşkıyanın başıboş dolaştığı haber alınmış, kendisine bağlı kuvvetler Hayam köyünde eşkıyanın yollarını tutmuş, ele geçirilen 12 eşkıya ve 3 aşiret ileri geleninin başları kesilmek suretiyle cezalandırıldıklarını ifade etmektedir.

Bu olayın ertesi günü, birkaç aşiret ihtiyarı, Rumkale voyvodası Şerif Bey vasıtasıyla Halep valisine anlaşma teklif ettiler. Vali, bu teklifi reddettiği gibi, üzerlerine asker göndermiştir. Çıkan çarpışmada, Alibeyoğlu Veli Yusuf Ağa'nın başı kesilmiş ve 13 adamı da katledilmiştir. Bunun üzerine aşiret halkı evlerini buradan kaldırıp Rumkale yakınlarındaki Karadağ eteklerine götürmüşlerdir. Bunun ertesi günü Abdi Paşa, askerlerini tekrar aşiret üzerine göndererek yarım saat mesafedeki Meyle Lebs denilen yere konuşlandırarak, kendisi de bir buçuk saat berideki bir mevkie yerleşti. Aşiret kuvvetleri ile kethüdanın kuvvetleri arasında beş saat süren bir çatışma meydana geldi. Vali de kuvvetleri ile kethüdanın yardımına gidince, aşiret kuvvetleri mağlup olarak çekilmek zorunda kaldılar. Bu çatışmada aşiretten önde gelen beş kişinin başı kesilmiş, eşkıyanın elebaşısı olan Benamlı Mahmut Ağa sağ olarak ele geçirilmiştir. Söz konusu çatışmada toplam 40 kadar kişi öldürülmüş ve birçok eşkıya da yaralanmıştı. Beri tarafta, Halep valisi maiyetine verilen Rişvanzade ve Maraş mutasarrıfı bu durumu yakından izliyordu. Abdi Paşa, kapıcılar kethüdasını Rişvanzade'ye, Birün ağalarından Osman Paşa'nın kethüdası Mehmet Ağa'yı da Maraş mutasarrıfına göndererek eşkıyayı imha planını bildirdi.

Abdi Paşa'nın planına göre:

Rişvanzade, eşkıyanın önünü kesecek, Maraş mutasarrıfı ise sol tarafını tutacak, kendisi de eşkıyayı arkadan takip edeceğini, sağ taraflarının ise Fırat Nehri ile çevrili bulunduğunu, bu suretle eşkıyayı mağlup edeceklerdi. Halep valisi Abdi Paşa bu imha planını uygulayacağı sırada, Rakka valisi ile Milli Timur iskanbaşısı kendisine bir yazı göndererek, söz konusu aşiretin Rakka'ya geçirilip orada iskan edileceğini bildirdi. Bu husus aşiret tarafından da öğrenilince, fırsatı ganimet bilerek Karakabak tarafına kaçıp Araban Ovası'ndaki Elifhisar mevkiinde bir dereye sığındılar.

Görüldüğü üzere söz konusu aşiret ile ilgili olarak iki Osmanlı valisinin iki farklı uygulaması mevcuttur. Halep valisi Abdi Paşa, Rişvan Aşireti'ni tamamen yok etme planı uygularken, Rakka valisi bunların Rakka'ya getirilip iskan edilmeleri gerektiğini savunuyordu. Bu örnekte de görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti daima aşiretlere şefkatle yaklaşıyor ancak, bir kısım vali ve devlet memurları çeşitli sebeplerle çok katı davrana-biliyorlardı. Kaldı ki bu örnekte Rişvan Aşireti'nin somut olarak işlediği bir suçtan bahsedilmemesine karşın, Halep valisinin bu kadar sert tedbirlere başvurması ve adeta bölgesindeki Rişvan Aşireti mensuplarını imha edercesine harekete geçmesi pek de anlaşılır bir durum değildir.

Maadin-i Hümayun emini Salih Paşa saltanata gönderdiği 3 Eylül 1827 (11 Safer 1243) tarihli yazısında:

Rişvan Aşireti'nden Dalyanlı Cemaati'nin itaat altına alınması esnasında meydana gelen çatışmalardan ve bu çatışmanın sonuçlarından bahsediyordu. Salih Paşa, Malatya çevresinde çadırlarda yaşayan Rişvan Aşireti'ne tabi Rümiyanlı Cemaati'nin itaat altına alındığını, daha sonra da, bir süreden beri itaatten çıkıp eşkıyalığa başlayan Dalyanlı Cemaati üzerine varıldığını belirtiyordu.

Salih Paşa'nın ifadesine göre:

Dalyanlı Cemaati, yaylaktan kışlağına dönerken yolculara zarar veriyordu. Bu cümleden olarak, Tokat'tan gelen 15 yük bez kervanını yağmaladıkları haberini alan Maadin-i Hümayun emini adı geçen aşiret üzerine yürümeye karar verdi. Ancak, bu aşiret diğer aşiretlere benzemiyordu. Zira hem sayı olarak kalabalıktı hem de çatışmalarda sonuna kadar direnen bir yapıdaydı. Bu bakımdan, üzerlerine çok sayıda askerle gitmek gerekmekteydi. Dalyanlı Cemaati, Hekimhan'dan Sultansuyu ve Gözene'ye kadar 15 saat takip edildi ve büyük çatışmadan sonra aşiret mensupları mağlup olarak ve perişan bir şekilde çoluk çocuğunu, hayvanlarını ve mallarını bırakarak kaçtılar. Bu takip ve çatışmalar sonunda cemaat halkından bir kısmı öldürüldü, birçoğu da yaralı oldukları halde Sultansuyu'nu geçerek kurtulmaya çalıştılar. Geride bıraktıkları büyük miktardaki malları ve çok sayıda koyun ve deve gibi hayvanları asker tarafından yağmalandı. Aşiret eşkıyasının kervandan gasp ettiği mal ve hayvanlar alınarak sahiplerine teslim edildi.

Askerin, Rişvan Aşireti'nden yağmaladığı hayvanlardan başka 16.000 baş koyun, keçi ve kuzu, 100 deve ve hesapsız mal elde edilmişti. Maadin-i Hümayun emini Salih Paşa, gönderdiği bir mektupta, Dalyanlı Aşireti'nden aldıkları koyun, keçi ve kuzuların akıbeti hakkında da bilgi veriyordu. Sonuç olarak Salih Paşa, Dalyanlı Aşireti ileri gelenlerinden öldürülen 65 kişinin kesik başlarını Çifte Tatarı vasıtasıyla İstanbul'a gönderdiğini belirtmekteydi.

Salih Paşa'nın Dalyanlı Cemaati'nden bir kısım eşkıyanın yaptığı soygunlara karşılık, haksız olarak bütün cemaati imha harekatına giriştiği görülmektedir. Üstelik, bir Osmanlı valisinin maiyetinde bulunan askerin yine Osmanlı Devleti tebaasından olan bir aşiretten yağmaladıkları mallardan "ganimet" olarak bahsetmesi de düşündürücüdür.

Yukarıdaki örnekte Salih Paşa'nın Rişvan Aşireti'ni itaat altına almak için uyguladığı metodun aksine o yıllarda uyan ve ikna metodunu kullanmak suretiyle kimsenin burnu kanamadan, kimseye haksızlık ve zulüm yapılmadan ve malları yağmalanmadan aşiret eşkıyasının itaat altına alındığını, bunun sonucunda devlet-halk kaynaşmasını sağlayan Reşit Paşa gibi valiler de vardı.

Maadin-i Hümayuna, 1833 yılında atanan Reşit Paşa'nın, aşiretlerin tedibi konusundaki tavırları yukarıdaki örneklerden farklıdır:

Sivas ve çevresinde yaşayan Rişvan Aşireti'ne mensup birtakım kişilerin bu bölgede halka zarar verdikleri, özellikle de yolculara verdikleri sıkıntının uzun zamandan beri devam ettiği anlaşılmıştı. Maadin-i Hümayun emininin tespitlerine göre, bu durumun böyle devam etmesinde aşiret eşkıyası kadar bölgedeki zabitlerin de kabahati bulunmaktaydı. Aşirete mensup şahıslar herhangi bir suç işlediklerinde mağdurlarla birlikte mahkemeye çıkanlıp cezalarının mahkeme tarafından verilmesi gerekirken, hemen tutuklanıp mahkeme edilmeden hapse atılıyorlardı. Bunun akabinde de zabitler kendilerinden yüklüce rüşvet (akçe ve buğçe) alıp serbest bırakıyorlardı. Bu tür eşkıya bölgedeki yetkililerden böyle uygulamalar göre geldikleri için yaptıklarının yanlarına kaldığını görünce, köyleri bu şekilde yağmalamaya ve insanlara zarar vermeye devam ediyorlardı.

Ancak Reşit Paşa, bunların davalarının görülmesi için kendilerine bir naip tayin etmiş, aynca aşirete bir Rişvan Ağası da atamıştır. Aşiret mensuplarından, halktan zorla aldıkları eşya, hayvan ve para karşılığı olarak şimdilik bir iki bin keselik akçe, eşya ve hayvan alınarak sahiplerine iade edildi. Bunların yavaş yavaş alışmaları için üzerlerine hemen varılması uygun görülmemekteydi. İleride bunlarla yüz yüze gelinip görüşülecek, kimseye kötü bir niyet beslemediklerini ve hiç kimseden akçe (rüşvet) almak niyetinde olmadıklarını, sadece rahat durmayan kişilerin kulaklarını çekmek, asayişi sağlamak ve bu suretle halkın rahat ve huzurunu temin etme amacında olduklarını belirtiyordu. Aşiret mensupları, Reşit Paşa'nın bu samimi niyetini anladıklarında kendiliğinden itaat ettiler. Elbette ki bu da yeterli olmayacaktı. Meselenin kesin çözümü, bunların uygun bir yere iskan edilmeleriydi.
Rişvan Aşireti, bölgenin en kalabalık aşireti idi. Bu sebepten dolayı öncelikle bu aşiretin düzene sokulması gerekmekteydi.

Maadin-i Hümayun emini Reşit Paşa bu amaçla Rişvan'nın bütün boy beyleri, oymak kethüdaları ve ihtiyarlarını huzuruna davet ederek kendilerini:

"Siz konuştuğunuzda daima Müslümanlıktan dem vurursunuz ancak, Osmanlı Devleti'ne herhangi bir faydanız olmadığı gibi memleketin köylerini tahrip edip fakir fukaraya zarar vermektesiniz. Böyle Müslümanlık olmaz. Eğer bundan sonra devlet-i aliyyeye sadakat, şer-i şerife riayet ve hürmet edip, diğer İslam ehli gibi hareket ederseniz ne güzel, etmediğiniz takdirde üzerinize varıp çoluk çocuğunuzla sizi vurmaya ve bu şekilde sizi terbiye etmeye mecburum..." şeklinde nasihat yollu bazı sözlerle uyarmış ve devlete ödedikleri vergiden başka fazladan bir kuruş istemediğini bildirmişti. Hatta, söz konusu aşiret ileri gelenlerinin, Reşit Paşa'nın hizmetine karşılık olarak takdim ettikleri 100.000 kuruşu da kabul etmeyerek kendilerine iade etmiştir. Reşit Paşa, Rişvan Aşireti'nin kendi içinde olan yaramaz ve haydutları çıkarıp barındırmamaları ve kendilerine sığman başka aşiret mensuplarını da gizlemeyerek içlerinden çıkarmalarını talep ediyordu. Bu cümleden olarak, bir süredir Türkanlı Aşireti'nden 80-90 kadar hane eşkıya takımını içlerinde barındırmakta olan Rişvan Aşireti'ne, bunları çoluk çocuklarıyla beraber bağlı bulundukları Gümüşkan Madeni emini Abdurrahman Bey'e teslim etmelerini tembih etmiştir.
Maadin-i Hümayun valisi Reşit Paşa'nın Rişvan Aşireti'ne bu olumlu ve önyargısız yaklaşımına aşiretin de aynı şekilde karşılık verdiğini görmekteyiz.

Rişvan Aşireti'nden on altı cemaatin bey ve kethüdaları, Maadin-i Hümayun eminine 11 maddelik bir mahzar gönderip eşkıyaya karşı bundan sonraki tutum ve davranışları hakkında gerekli hassasiyeti göstereceklerine dair söz vererek şu taahhütlerde bulunmuşlardır:

1. Rişvan Aşireti içerisinde ne kadar şöhretli haydut ve eşkıya var ise yakalanıp valiye gönderilecek çünkü, vali merhamet göstererek eşkıyanın kul hakkı dışındaki devletin hakkını affetme büyüklüğünü göstermiştir.

2. Aşiretlerine mensup eşkıya, valinin huzuruna çıkarılacak, aşiretlerinin içine karışan başka aşiretlere mensup eşkıya da çıkarılıp tart edilecek, bundan sonra herkesin kendi aşireti içerisinde bulunması sağlanacak ve kimse Rişvan aşireti içerisine kabul edilmeyecektir.

3. Rişvan Aşireti mensupları tarafından halktan çalınan ve halen mevcut olan mal ve eşya mahkemece ispat edildiğinde sahiplerine geri verilecek, mevcut olmayan mal ve eşya ise sahipleri tarafından ispat edilirse ve şayet iki seneyi geçmemişse, sahiplerine bedeli verilecek; fakat, iki yıl geçmişse herhangi bir bedel ödenmeyecektir.

4. Bundan böyle aşiret davaları, voyvodaları ile devletçe atanacak hakim tarafından kanunlar çerçevesinde görülecektir.

5. Şayet vali veya mütesellimler tarafından aşiretten asker istenirse, Anadolu'da nereye ve ne kadar asker talep edilirse, derhal asker tertip edilip gönderilecektir.

6. Rişvan Aşireti içinde bulunan 80 kadar Türkanlı Aşireti'ne mensup hane derhal çıkartılıp, Gümüşkan Madeni emini Abdurrahman Bey'e götürülüp teslim edilecektir.

7. Aşiret beyleri ve ihtiyarları her ne zaman vali tarafından çağrılırsa, derhal gideceklerdir.

8. Maadin-i Hümayun valisi hizmetinde bulunmak üzere gerek aşiret beyleri gerekse ihtiyarlarından, evladı olanlar evlatlarını, olmayanlar birer kardeşlerini veya akrabalarından birer kişiyi göndereceklerdir.

9. Bundan böyle yaylaktan kışlağa, kışlaktan yaylağa gidiş-gelişlerde yerleşik halktan bir kişinin bir tek keçisi bile telef olur veya çalınırsa, o bir keçi yerine on keçi verilecektir.

10. Rişvan Aşireti'nden olan herhangi bir oymaktan edep dışı herhangi bir davranış meydana gelirse, böyle bir harekete cesaret eden kim olursa olsun oymak kethüdası ve kabilesi marifetiyle o şahıs buldurularak güvenlik kuvvetlerine teslim edilecektir.

11. Aşiret içerisinde herhangi birine bir dava açılıp mahkemeye çağırılırsa, ister zengin olsun ister fakir, her kim olursa olsun derhal gönderilecektir.
Yukarıda 11 madde halinde sıralanan hususlar Rişvan Aşireti bey ve kethüdaları tarafından kabul edilmiş ve gereğince hareket edileceği, eğer buna aykırı herhangi bir hareket olursa çoluk çocuklarıyla beraber esir olmayı ve bütün mallarının yağma olunmasına rıza gösterdiklerini taahhüt etmişlerdir.
Rişvan Aşireti'ne mensup bazı şahıs ve cemaatlerin yaptıkları eşkıyalıklar bir tarafa bırakılırsa, bu aşiretin karıştığı olayların çoğunlukla yer yurt bulmakla ilgili olduğu görülmektedir.

Bu konuda Necdet Sakaoğlu'nun tespiti şöyledir:

Sivas'ın Divriği kazasında 1730-1780 yılları arasında meydana gelen aşiret olaylarına bakıldığında, iki ayrı amacın yattığı görülmektedir. Birincisi, Kuzey Suriye'den Bağdat Caddesi, Hekimhanı, Alacahan üzerinden Divriği'ye kadar uzanan mıntıkada meydana gelen hadiselerdir ki bunlar Rişvanlıların yaylak-kışlak bulmak amacıyla sebebiyet verdiği olaylardır. XVIII. yüzyıl başında ortaya çıkan ve bölgeye yakınlığından dolayı Divriği'yi daha fazla tehdit eden ikinci hareket ise, Munzur dağlarından kaynaklanan, Karasu Vadisi ile dağ geçitlerinden sarkan Dersimlilerin, terör ve talan amacıyla çıkardıkları olaylar olduğu görülür.

Konargöçer Rişvan Taifesi'nden Benamlı Oymağı'nın, Divriği halkına verdikleri zararlar Divriği kadısı Mustafa tarafından İstanbul'a bildirildi. Buna göre, söz konusu oymak halkının on seneden beri Divriği topraklarına konmakta olduğunu, yerleşik halkın ekinlerini telef edip, sürülerini götürdüklerini, bu yüzden köylerin perişanlığa yüz tuttuğunu ifade ediyordu. Ayrıca, bu oymağa mensup bazı çetelerin yolları kestiklerini, öl-dürme ve soygun benzeri zulümlerinin sona ermediğini anlatarak, haklarından gelinmesi için saltanattan emir çıkarılmasını istiyordu. Bu örnekte de görüldüğü gibi, aşiret mensuplarının Divriği halkına verdikleri somut zarar, sürülerinin ekinleri yaymasıdır.

Bazen de, birtakım aşiretlerin yaptığı uygunsuz davranışların, mahalli yöneticiler tarafından bilerek veya bilmeyerek merkeze verilen yanlış bilgi sonucu başka aşiretlere mal edildiği görülmektedir.

Meclis-i Valaya sunulan 3 Muharrem 1270/6 Ekim 1853 tarihli bir yazıda:

Afşar Aşireti firarilerinden Zamantı kazasına yerleştirilenler ile, Rişvan, Ceritli, Maraş'a tabi Tacirli, Kırıntılı ve Lek aşiretleri tarafından birtakım suçların işlendiği şikayet konusu oldu. Ancak mesele, Meclis-i Valada görüşüldükten sonra yapılan araştırmada, yukarıda adı geçen aşiretlerin yaptıkları rivayet edilen eşkıyalıkların bu aşiretler tarafından işlenmediği, söz konusu uygunsuzlukların Adana'ya tabi Cerit, Tacirli ve Bozdoğan aşiretleri tarafından yapıldığı anlaşıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Rişvan Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir