Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti Aşiret Yönetimi

Burada Rişvan Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Devleti Aşiret Yönetimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 18:19

Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yaşayan Türk aşiretlerinin, Anadolu'nun fethiyle birlikte Orta Asya'dan buralara göç eden Türk boylarının birer kolu oldukları bilinen bir gerçektir. Yüzyıllarca süren bu göç hareketiyle beraber muhtelif Türk boy ve aşiretleri, Anadolu'nun Türkleşmesini sağladılar. İşte Türk konar-göçer toplulukları ve bu bağlamda Rişvan Aşireti'ni etraflıca inceleyebilmek, Türklerin Anadolu'ya gelip buraları yurt tutmaları sürecini ortaya koymakla mümkündür.
Anadolu'ya Türk akınları özellikle, Doğu Anadolu ile Kafkasya'da yurt tutma çabaları İslamiyet'ten çok daha eski tarihlere inmektedir. M.0.1000-500 yılları arasında Karadeniz'in kuzeyindeki Kıpçak Bozkırı, Asya kökenli milletlerin yerleştikleri alan olmuştur. Bunların çoğu Saka Türkleridir.

Kafkasya üzerinden Azerbaycan ve Anadolu'ya yapılan diğer bir Türk akını da Hun Türklerinin 395 tarihli Anadolu seferidir. Don Nehri bölgesindeki Hun boyları, Erzurum üzerinden Karasu-Fırat Vadisi boyunca Malatya ve Çukurova'ya kadar inmişler, Urfa, Antakya, Sür şehirlerini kuşatmış ve Kudüs yakınlarına ulaşmışlardı. Bundan üç yıl sonra 398 senesinde Anadolu'ya ikinci bir Hun seferi gerçekleşmiştir. İkinci büyük göç dalgası 466 tarihlerinde meydana geldi. Avrupa Hunlarına bağlı Ağaçeri Türk boyları Azerbaycan ve Doğu Anadolu'ya yerleştiler. Bu Ağaçerilerin bir kısmı 1180-1412 yılları arasında Halep ve Şam taraflarına göç etmişlerdi.

Abbasiler zamanında da, Emeviler'de olduğu gibi Anadolu'nun fethine büyük önem verildi. Abbasi halifesi Mehdi, hilafeti döneminde (775-785) Fergana, Esbicab, Belh, Harezm, Herat ve Semerkand gibi Horasan şehirlerinin halkından olan İranlı ve Türklerden pek çok ahaliyi Anadolu'ya gönderdi. Gerek bu suretle gerekse kendi isteği ile gelen Türkler Tarsus, Misis, Adana, Maraş, Malatya, Diyarbakır, Silvan (Meyyaiarikin), Ahlat, Malazgirt ve Erzurum şehirlerine yerleştiler. Bu suretle Anadolu'nun güney ve doğu bölgeleri kısmen de olsa Maveraunnehir Türkleri tarafından iskan olunmuştu.

Halife Mehdi'nin halefleri; Harun Reşid (786-809), Memun (813-833) ve Mutasım (833-842) dönemlerinde de Abbasi ordusundaki Türklerin sayısı arttırıldı. Mutasım devrinde Türkler, halifenin esas ordusunu teşkil ediyorlardı. Anadolu seferlerine memur edilen komutanlar da tabii olarak Türk beylerinden oluşuyordu. Halife Mütevekkil döneminde (847-861) Arap askerler terhis edilerek, devletin bütün ordusu Türklerden oluşturuldu. Türk beyleri bulundukları bölgelerde halife adına hükümet idaresine el koydular. Böylece Anadolu'nun güneyine yerleşen Türkler, zahiren halifeye bağlı ancak, buraların idaresinde bağımsız idiler. Bundan sonra da özellikle Horasan ve Türkistan'dan sürekli olarak Türk göçleri devam etmiştir.

Böylece, Anadolu'nun doğu ve güney bölgelerinde hiçbir zaman Türk nüfusu azalmadı. Bu suğur (uc) şehirleri artık Türk beylerin yönetiminde idi. Bu dönemden itibaren Türk komutanlar iki asır boyunca Bizans İmparatorluğu'nun hakimiyetinde bulunan Orta Anadolu'ya sürekli olarak akınlarda bulunuyorlardı.
Anadolu'nun kesin olarak Türkleşmesi Selçuklular döneminde olmuştur. Malazgirt Zaferi'nden önce de Türkmenler Anadolu'ya doğru akın ediyordu. Çok kalabalık bir Oğuz kitlesi 1047'de Türkistan'dan Nişapur'a gelerek orada bulunan Büyük Selçuklu beylerinden İbrahim Yinal'dan yer ve yurt istediklerinde, İbrahim Yinal, onları Bizans'a karşı savaşmak üzere Anadolu'ya gönderdi. Büyük bir Türkmen halkı 1059'da ilk defa Sivas'a varıp surları bulunmayan şehri işgal etmiş; bu kitlenin bir kısmı Malatya bölgesine girmiş ve karşılarına hiçbir kuvvet çıkmamıştı.7 Türkmenlerin aileleri ve sürüleriyle yoğunlaşan bu göçleri her yıl biraz daha artıyordu. Antakya havalisini 1064 yılında istila ettiler. Orta Anadolu'ya yayılan Türkler 1067 yılında Kızılırmak Vadisi'ni takip ederek Kayseri'yi fethettiler. Böylece Malazgirt Zaferi'nden önce Orta Asya'dan batıya doğru akın eden Oğuz Türkleri, Selçuklu komutanlarının da desteği ile 1048'de Erzurum, 1057'de Malatya, 1059'da Sivas, 1064'te
Kars, 1067'de Kayseri, Niksar ve Konya, 1068'de Amuriyye ve 1069'da Honas'ı fethettiler.

Türkler, Malazgirt Zaferi'ne kadar Anadolu'ya çeşitli akınlar düzenleyip, muhtelif yerlerde yurt tutmaya çalışmışlarsa da kendilerini fazla emniyette görmüyorlardı. Malazgirt Zaferi'nden sonra Bizans'ın gücü kırılınca, Türkmenler Anadolu'da daha rahat yerleşmeye başladılar. Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın 1075'te İznik'i fethedip Türkiye Selçuklu Devleti'ni kurması ile birlikte Türkmenlerin Anadolu'ya gelmesi ve burada yurt tutması daha da hız kazandı. Anadolu, bu ilk Türkleşme devrinden sonra da Türkistan'dan sürekli olarak Türk göçlerine sahne oldu. Bu göçlerin en önemlilerinden birisi de Türkmenlerin, Moğol istilası önünden kaçarak Anadolu'ya sığınmaları ile olmuştur.

Malazgirt Zaferi (26 Ağustos 1071) ile Anadolu'nun kapılarını aralayan Selçuklu Türkleri, Karamıkbeli/Mriokefalon Zaferi (17 Eylül 1176) ile de hakimiyetlerini tesis ettiler. Türk fetih hareketi 1071-1085 yılları arasında o kadar hızlı bir şekilde devam ediyordu ki Türkler kısa bir sürede Ege ve Marmara kıyılarına ulaştılar.
XII. yüzyılın birinci yarısında Maveraunnehir'de iki kalabalık göçebe topluluk olan Oğuzlar ve Karluklar yaşıyordu. Bunlar Orta Asya'dan buraya sıkıştırmalar sonucu gelmişlerdi. Bu baskılar yüzünden Avşar, Salur, Yıva ve diğer bazı boylara mensup oymakların Batı ve Güneybatı İran (Huzistan ve Şehri-zor bölgeleri) ile Anadolu'ya göç ettikleri anlaşılmaktadır.

Selçuklu sultanı Sancar'ın 1141 yılında Karahitaylara karşı Katvan'da giriştiği bir meydan muharebesinde mağlup olması üzerine Türkistan Karahitayların eline geçti. Buradaki Oğuz Türkleri Horasan, Afganistan İran, Irak ve Azerbaycan taraflarına, nihayet Anadolu'ya doğru ilerlediler. Bu istila ve sarsıntılar dolayısıyla göçebelerin yanı sıra Türkistan'ın yerleşik halkı da Karahitaylardan kaçarak İslam dünyasının muhtelif yerlerine dağıldılar. Türk boylarının, Türkistan'dan Anadolu ve diğer İslam ülkelerine akın etmelerinin bir nedeni de XIII. asrın başlarında meydana gelen Moğol istilasıdır. Moğollar, istilaları ile Asya'yı altüst ederlerken, Orta Asya halkı ve özellikle göçebeler onların önünden kaçarak başta Anadolu olmak üzere birçok İslam ülkelerine sığmıyor, nihayet onlar da yine Türkiye'ye geliyorlardı. Bu dönemde Maveraunnehir, Horasan ve Azerbaycan'da yaşayan Türkmenler de Moğol istilasının önünden kaçarak Anadolu'ya geldiler.

X. asrın ortalarından XI. asrın ortalarına kadar Selçukluları takip ederek Müslüman Oğuzların ve Türkmenlerin İslam ülkelerine göçleri gittikçe artıyordu. Selçuklular, Oğuzların bu göçlerini hep "nüfus kesafeti, otlak darlığı ve hayvan çokluğu" sebepleri ile izah etmişlerdir. Müslüman Türkler, bu akınları ile Anadolu sınırlarına dayanırken, Peçenekler, Uzlar ve Kuman (Kıpçak)lar da Balkanlara iniyorlardı. Abbasiler devrinde Türkler birkaç asır kadar hilafet ordularını teşkil ederek sık sık Anadolu'ya sefer ve fetih hareketlerine girişmişlerdi. Ancak X. yüzyılda Abbasi Halifeliği zayıflayınca, Haçlı saldırıları başlamış; Bizans, kuzeyde Azerbaycan'a, güneyde Suriye ve Irak'a doğru ilerlemeyi başarmıştı. Bu dönemde Haçlılara karşı savaşmak üzere Horasan ve Maveraunnehir'den gönüllüler Anadolu'ya geliyordu. İşte bunlar arasında giderek artan sayıda Müslüman Türk de Anadolu'ya gelmişti.

Selçuklu Devleti'nin kuruluşu sıralarında Oğuz kabileleri, feodal Türk siyasi anlayışına (töreye) göre, kendi beyleri idaresinde müstakil hareket ediyor; kendi geçimlerini sağlamak ve yerleşecek bir yurt bulmak ihtiyacı ile Müslüman beldelerini istila ve yağma ediyorlardı. Sultan Tuğrul, hem asayişi sağlamak, Müslüman ülkeleri ve ahalisini korumak hem de eski Türk kağanları gibi soydaşlarına yurt temin etmek için zorluklarla karşılaşıyor ve Türkmenleri Anadolu'ya sevk etmek için uğraşıyordu.
Malazgirt Zaferi'nden sonra Doğu Anadolu'da kurulan Saltuklular, Mengücekler, Ahlat-Şahlar, Artuklular vb. Türk beyliklerinin her biri kurulduğu bölgelerin Türkleşmesini sağlamışlardır.

Orta Anadolu, Selçuklu hanedanından Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın idaresinde bir devlet olarak yükselirken Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kuzey Suriye ve Musul-Kerkük bölgesi, Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı atabeklikler halinde birer yarı bağımsız devlet haline geldiler. Bu Türkmen reisleri, kendilerine bağlı Türkmen topluluklarını, hakim oldukları bölgede iskana tabi tutarak, kısa zamanda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bir Türk yurdu olmasını sağlamışlardır. Türkmenler bilhassa Kutalmış oğullarının idaresinde olarak Anadolu'ya yayıldılar. Anayurttan İran'a gelen Türkmen grupları daha sonra buradan Anadolu'ya geçiyorlardı.
Büyük bir Türkmen kitlesi 1185 yılında Güneydoğu Anadolu'ya gelip yerleşmişti. Bu Türkmenler genellikle Musul, Rak-ka ve Urfa dolaylarında kışlamakta idiler. Bunlar, bu bölgeye Horasan'dan gelmişlerdi. Harzemşahlar'dan Sultan Şah, 1173 yılında Oğuzların yoğun olarak meskün bulunduğu Serahs'ı ele geçirmesi üzerine Merv ve Serahs bölgesinde kalabalık halde yaşayan Oğuzlar dağılmışlardı. İşte Güneydoğu Anadolu'daki bu Türkmenler, dağılan Horasan Oğuzlarının bir koludur.

XI-XIII. yüzyıllar arasında Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya büyük kitleler halinde göç eden Türklerin önemli bir kısmını Oğuz veya Türkmen adıyla bilinen göçebeler teşkil ediyordu. İşte Osmanlıların Anadolu'dan devraldığı halkın önemli bir kesimini etnik bakımdan Türkmenlere mensup olan konargöçerler meydana getirmekteydi.

Osmanlı Devleti bünyesinde konargöçer hayatı yaşayan Türk aşiretleri, bir kısım mensuplarının birtakım kanunsuz davranışlarından dolayı bütün aşiretlerin eşkıya olarak telakki edilmesi ve böyle yansıtılması, Türk tarihindeki gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü, Türklerde konargöçer olmak bir başka ifadeyle "aşiret mensubu" olmak, yerleşik olmaktan çok daha üstün vasıflara sahip olmak anlamına geliyordu.

İbrahim Kafesoğlu, konargöçer ile yerleşik olma farkını şu şekilde ifade etmektedir:

"Yerleşik kültür hiç olmazsa kuruluş devresinde, yalnız dar manada bir ailenin ihtiyacını karşılayacak ölçüde belirli bir toprak parçasını işlemekle yetinmiş iken, bozkırlının kültürü, aile efradından başka 100 binlerce hayvan ve geniş otlakları göz önünde tutmak zarureti yüzünden daha başlangıçta yaygınlık vasfına bürünmüştür.
Yerleşik insan, elindeki küçük arazinin sağladığı imkanlarla sınırlı kalmak mecburiyeti karşısında bir nevi tevekküle bağlanırken, bozkırlı sürülerin karnını doyurmak için yeni otlaklar peşinde iklimden iklime koştuğundan dünyayı dar gören bir tip halinde gelişmiştir.
Ekonomik vasıtayı değerlendirme bakımından yerleşik insan daha çok oturmaya, atıl kalmaya mahküm bulunurken, boz-kırlı, daima hareketli bir yaşayışın takipçisi olmak durumuna girmiştir."

Atlı göçebe kültürün, yani konar-göçerlik, yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Orta Asya Türklerinde üstün bir meziyet olarak kabul edildiği gibi, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da bey olmanın şartı sayılıyordu.

Yazıcızade Ali'den nakledilen bir rivayete göre Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey evlatlarına:

"Olmasın ki oturak olasız ki beylik, Türkmenlik ve Yörüklük edenlerde kalur" şeklindeki öğüdü sık sık tekrarlamak suretiyle dinamik bir yapıya sahip olan Türk milletinin, bu sayede "köylü" durumuna düşmeden, konup göçerek sahip oldukları bu değerleri korumalarını tavsiye ediyordu. Konar-göçerlik, Türklerde aynı zamanda hürriyet ve istiklali korumanın da gereği olarak görülüyordu. Mesela, Bilge Kağan, kayınbabasına bir şehir tesis ederek halkıyla birlikte bu şehirde yaşayacağını bildirdi. Bunun üzerine kayınbabası:

"Şehirde ve köyde yaşamak bizim işimize gelmez, şimdiye kadar hür ve müstakil kalmamız göçebelik sayesindedir. Göçebe olduğumuz içindir ki istediğimiz zaman Çin'e akın ve çapul yaparız. Çinliler durumdan haberdar olup, seferberlik ilan edinceye kadar biz aile çadırlarımızla beraber Çinlilerin yetişemeyeceği uzak ülkelere çekilmiş bulunuruz. Bu suretle Çinliler isterlerse beş yüz binlik, hatta bir milyonluk askerle üzerimize gelsin, bize hiçbir şey yapamaz" demesi üzerine Bilge Kağan şehir kurmaktan vazgeçmiştir.

Hunlar'dan Selçuklulara kadar olan dönemde muhtelif zamanlarda Anadolu ve İslam ülkelerine gelip yerleşen ve özellikle Abbasi ordularında asker olarak görev alan çok sayıda Türk unsurun zamanla bulundukları bölgelerde yer yurt sahibi oldukları bilinmektedir. Bunun yanı sıra Malazgirt Zaferi öncesi ve sonrasındaki süreçte, yukarıda ifade edildiği gibi Türkmenlerin yoğun bir şekilde Anadolu'ya akın ettikleri ve zamanla Anadolu'nun her tarafında yurt tuttukları bilinen bir gerçektir. Bilindiği kadarıyla Osmanlı Devleti'nin kuruluşu sırasında beyliklerini kaybeden bir kısım Türkmenlerin Akkoyunlular'a sığınması ve Safevi Devleti'nin kurulması aşamasında Osmanlı yönetiminden memnun olmayan birtakım Türk aşiretlerinin Safevilere iltihak etmesi ile daha sonra Timur'un Anadolu Seferi'nden dönerken beraberinde götürdüğü ve Erdebil'de Safevi şeyhi olan Hoca Ali'nin tavassutu ile serbest bıraktığı 30 000 kadar Türkmenin dışında Anadolu'dan Asya'ya doğru tersine bir akış da olmamıştır. Bu durumda kitleler halinde Horasan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan başlamak üzere yoğun bir Türkmen göçüne sahne olan Anadolu toprakları bu Türkmenlere yurt olmuştur. Ancak daha Anadolu'ya gelmeden önce Fars ve Arap kültürleriyle tanışan Türkler, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin de bu milletlerin Arapça ve Farsça'yı benimsemeleri sonucunda konargöçer hayatı yaşayan Türkmenlerden, özellikle Arap ve Fars sınırlarına yakın bölgelerde bulunanlar bu dillerin dolayısıyla da kültürlerin yoğun baskılarına maruz kalmışlardır. Bunun sonucunda, okuryazar olmayan konargöçer Türk aşiretleri bu dillerden aldıkları çok sayıda kelimeyi günlük hayatta kullanmaya başlayınca birbirlerini anlamayacak duruma gelmişlerdir. Başlı başına birer araştırma konusu olan konargöçer Türk aşiretlerinin her biti kültürel yönden incelendiklerinde, her şeye rağmen temel kültürel yapının değişmediği görülecektir. Bu cümleden olarak, araştırma konumuz olan Rişvan Aşireti'nin şahıs ve yer adları olsun, Türklerde konargöçer hayata konu olan at, koyun ve kurt vb. hayvanlarla ilgili anlayış ve koyunlardan elde edilen ürünlerin değerlendirilmesi gibi birçok konuda bazı Arapça ve Farsça eşya ve hayvan isimleri istisna edilirse, Türk kültür değerlerini muhafaza ettikleri açıkça görülür.

Anadolu'nun ve dolayısıyla Rişvan Aşireti'nin konargöçer hayatı yaşadığı Malatya ve çevresinin tarihi süreç içerisinde sürekli olarak Orta Asya, Türkistan ve Horasan'dan Türk göçlerine sahne olduğunu ve zamanla buraların nasıl Türkleştiklerini ortaya koyduktan sonra, Yörük, Türkmen ve Aşiret kavramlarına da açıklık getirmek suretiyle, araştırma konumuz olan Rişvan'ın hangi gruba dahil olduğu tespit edilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı döneminde konargöçerler genellikle Türkmen ve Yörük adıyla bilinirdi. Bu adlandırmalar çoğu zaman etnik bir durumu ifade etmekten ziyade, onların yaşayış tarzlarını göstermek için kullanılmıştır.
Yörük kavramının "Yüregir" den geldiğini ileri sürenler olduğu gibi kelimenin Türkçedeki "Yürümek" mastarından türetildiğini ifade edenler de bulunmaktadır. Yörük tabiri, ancak Anadolu'nun Kızılırmak'tan itibaren batısında kalan yerlerindeki halk arasında kullanılıyordu. Kızılırmak'ın doğu ve güneyinde kalan Anadolu bölgelerinde bu tabir şimdiye kadar bilinmiyordu. Bu bölgenin halkı göçer-ev, aşiret ve hatta bazen de kavmi bir ad olarak Türkmen kavramları ile ifade ediliyordu. Aşiret kelimesi bir kavram olarak son zamanlarda Orta ve Batı Anadolu'da da yaygın olarak kullanılmaktadır. Şimdi bu tabir, hemen bütün Anadolu'da bilhassa halk arasında hem çoğul (aşair) olarak hem de tekil (aşiret) olarak konargöçer anlamında kullanılmaktadır. Osmanlı devrinde Anadolu'daki konargöçer zümreler için daha ziyade "aşiret" tabiri kullanılmaktaydı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI DEVLETİNDE AŞİRET YÖNETİMİ, Rişvan Aşireti Orneği
Yazar: FARUK SÖYLEMEZ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı Devleti Aşiret Yönetimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 18:20

XV. ve XVI. yüzyıllarda Kızılırmak'tan itibaren doğu ve güneyde yaşayan aşiretler, Türkmen kavmi adını muhafaza ettikleri halde, mezkür ırmağın batısındakiler bunu unutmuşlardır. Bunlar XV. asırdan itibaren hiçbir zaman Türkmen adıyla isimlendirilmemişlerdir. Bu nedenle Yörük kavramı yalnız bu batıdaki konargöçer zümreler için genel bir ad olarak kullanılmış ve bu adla Türkmenlerden ayrı olarak mütalaa edilmişlerdir. Ancak, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren Orta ve Batı Anadolu bölgelerinde Türkmen adıyla vasıflanan teşekküller görünmeye başlanmıştır ki bunların doğudan gelmiş göçebe aşiretler olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu dönemde Bozuluş, Yeni-il ve Halep Türkmenleri ile bir kısım Dulkadirli oymakları Orta ve Batı Anadolu'ya gitmişlerdir. Rişvan Aşireti'nin de aynı dönemde bir kısım oymakları Orta Anadolu'ya doğru kayarken, diğer bazı oymaklarının Batı Anadolu'da; Manisa, İzmir, Aydın ve Denizli'de yurt tuttukları görülmektedir. Genellikle ayrı anlamlarda ve farklı bölgelerdeki konargöçer topluluklara verilen farklı adları temsil ettikleri kanaati hakim olmakla beraber Yazıcızade Ali, Yörük ve Türkmen kavramlarının aynı anlamda olduğunu belirtmiş ve bu iki kavramın "oturak" karşılığı olduğunu ifade etmiştir.

Türkmen illeri genellikle boy ve taife adını taşıyan teşekküllerden meydana gelmişlerdir. XVI. asrın başlarında boy ve taifeler boy beyleri tarafından idare olunuyordu. Boylar, Tahrir Defterleri'nde cemaat olarak adlandırılan oymaklara ayrılmıştır. Bu oymakların başında da kethüda denilen oymak başıları vardı.

Aşiretlerin gerek idari teşkilata tabi tutulanları ve gerek bunun haricinde kalanları mali bakımdan genellikle padişah ve ailesine bağlanmıştır. Mesela, Karacakoyunlu, Menteşe, Kütahya, Hamit ve Teke sancaklarında yaşayan Yörükler, padişah hasları raiyyeti idiler. Atçekenler ise II. Selim'e kadar şehzade hasları arasında yer alıyorlardı. Halep Türkmenleri valide sultanların haslarını teşkil ediyorlardı. Rişvan Aşireti halkı da Halep Türkmenleri gibi genellikle valide sultan hasları arasında yer alıyorlardı. Bunlar XVI. asırda bulundukları Malatya çevresinde valide hassı reayası oldukları gibi, XVIII. yüzyılda Denizli'de bulunan Rişvan Aşireti oymaklarının da valide sultan haslarını teşkil ettikleri anlaşılmaktadır.

Rişvan adının ne suretle bu konargöçer aşirete verildiğine dair kesin bir bilgi mevcut olmamakla beraber, bu adın söz konusu aşiretin bir boy beyinin adından aldığı muhtemeldir. Bu boy beyi adının zamanla bir hanedan adını aldığı tahmin edilmektedir. Diğer birçok Türk boyu arasında da adını boy beyinden alanlar mevcuttur. Mesela, Karakoyunlu hükümdar ailesinin kabile adı Baranı (Baranlu)'dir.,h Faruk Sümer, bu adın büyük bir ihtimalle kişi adı olabileceğini ve bu ailenin mensup olduğu kabilenin bilahare bu adla anılageldiğııni ileri sürmektedir.

Rişvan için Sicill-i Osmani'deki:

"Rişvan Paşazade taşra hanedanlarından olup, Halil, Süleyman ve Ömer gibi adamlar yetiştirmiştir. Bazıları asr-ı sabıkada idi" şeklindeki bir kayıttan, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda olduğu gibi, XVI. asırda da önemli devlet adamları yetiştiren bir hanedan olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bahsettiği Halil, Süleyman ve Ömer paşalar ile arşiv belgelerinden tespit ettiğimiz Mehmet, II. Ömer ve Abdurrahman paşalar da bu hanedana mensup beylerbeyliği, sancak beyliği ve mutasarrıflık yapmış, Osmanlı taşra teşkilatının önemli yöneticileriydi. Rişvan konargöçer aşiretinin özelliklerinden dolayı da bu adı almış olması düşünülebilir. Rişvan teriminin sözlük anlamından hareketle bir sonuca ulaşmamız ihtimal dahilindedir.

Muhtemelen Rişvan:

Arapça'daki, "irşa" kökünden gelmekte olup; hızlı koşan ve iyi silah kullanan bir grup anlamına gelmektedir. Rişvan, kelime anlamı olarak her neyi ifade ederse etsin, bu aşiretin köklü bir yapıya sahip olduğu, Yavuz Sultan Selim'in Malatya ve Kahta'yı fethinden sonra yapılan 1519 yılı tahririnden itibaren, Tahrir Defterleri'nde yer aldığı görülmektedir. Bu nedenle XVI. yüzyıldan önce de Kahta çevresinde konargöçer hayatı yaşadıklarını tahmin etmek zor değildir. Bu aşiretin yetiştirdiği beylerin yüzyıllarca başta Malatya ve Maraş olmak üzere; Adana, Sivas ve Çorum'da valilik yaptıkları arşiv belgelerinde açıkça görülmektedir.
Rişvan Taifesi'nin XVI. yüzyıl başlarında, yaylak-kışlak hayatı yaşadığı bölgenin sosyal durumu, bize söz konusu aşiretin de mensubiyeti hakkında bir fikir verecektir. Malatya ve Adıyaman (Hısn-ı Mansur), İslam dünyası ile Bizans İmparatorluğu arasındaki önemli suğur şehirlerindendir. XI. asırdan itibaren Horasan ve Türkistan'dan bu şehirlere çok sayıda gazi geliyordu ki bunların çoğu Türklerden oluşuyordu.

Yavuz Sultan Selim, Suriye ve Mısır'ın fethinden sonra Suriye'de yaptırdığı tahrirde, bölgedeki konargöçer tebaayı da tahrir ettirmişti. Bu cümleden olarak, Halep Türkmenlerini de bir sancak ittihaz etmesi, söz konusu bölgede Osmanlıların bu eski devirlerinden çok daha önceki dönemlerde de Halep'e kadar Hatay da dahil olmak üzere Güney Anadolu'nun Türk halkıyla meskün olduğu anlaşılmaktadır.
Tahrir Defterleri'nde kayıtlı yer adlarının büyük çoğunluğunun Türkçe olması ve sık sık Oğuz boylarının adlarını taşıyan köy ve mezralara rastlanması da, söz konusu bölgenin XVI. yüzyıldan çok daha önce kesif bir Türk nüfusu ile meskün bulunduğunu belgelemektedir.
XVII. yüzyılda bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi, Kahta'nın Kömür Dağı eteğinde bağlı bahçeli eski tip evleri olan bir kasaba olduğunu ve halkının hep Türkmen olduğunu ifade etmektedir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi Rişvan Aşireti'nin, XVI. yüzyılda ve büyük bir ihtimalle çok daha önceden de yoğun bir Türk nüfusuyla meskün olan bu bölgede yaşadığı düşünülürse ve bunun yanı sıra aşiretin şahıs ve cemaat adlarının büyük çoğunluğunun Türkçe olduğu göz önüne alınırsa söz konusu konar-göçer aşiretin Türk boylarından birine mensup olduğu anlaşılabilir. Esasen Türk oldukları halde zamanla çeşitli nedenlerle dillerini unutmuş, lakin asıllarının Türk olduğu hatırasını muhafaza etmiş birtakım Türk oymaklarının mevcudiyeti bilindiği için, bunun münferit bir hadise olmadığı söylenebilir.

Bunun yanı sıra söz konusu aşiretin yaşayış tarzları, örf, adet, gelenek-görenek, dini inanış ve yaşayış, keçe, halı, kilim heybe, yastık gibi koyunculuğa dayalı el dokumaları gibi daha birçok yönleri ile, kısaca kültürel yapıları bir bütün olarak incelendiğinde bu tezin gerçekliği kolayca anlaşılacaktır. Bu görüşümüzü destekleyecek pek çok belge ve bilgi araştırmanın ilgili bölümlerinde ortaya konulacaktır.

Rişvan Aşireti'nin göçebelik tarzı Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar bütün Türk aşiretlerinde olagelen göçebelik hayatı ile uygunluk göstermektedir. Türklerde göçebelik, kışlak ile yaylak arasında, mevsimden mevsime konup göçen bir şekilde vuku bulmuştur. Orta Asya Türklerinde; mesela, Türkmen, Özbek ve Kırgızlarda bu şekilde yarı göçebelik (semi nomadism) yaygın olduğu gibi Osmanlı Anadolu'sunda da aynı şekilde cereyan ettiği görülmektedir. Osmanlı, daha aşiret düzeyinde iken Selçuklu Devleti tarafından Batı Anadolu'da kendisine yurt verildiğinde, Söğüt ve Domaniç kışlağı ve yaylağı arasında konup göçüyordu. Osmanlı dört yüz çadırlık bir aşiretten beyliğe, daha sonra da yaptığı fetihlerle genişleyip devlete dönüştüğünde ise, bu defa kendi bünyesine aldığı Türk aşiretleri de aynı şekilde yaylak-kışlak hayatı yaşıyorlardı. Bu aşiretlerden biri olan Rişvan konargöçerleri de XVI. yüzyılda Malatya sancağı sınırları dahilinde bulunuyor ve Kahta kışlağı ile Sürgü yaylağı arasında konup göçüyordu. Zamanla Orta Anadolu'ya doğru yayıldıklarında da Maraş ve güneyinde bulunan kışlakları ile Uzunyayla arasında konargöçer hayatı yaşıyorlardı. Daha kuzey ve batıya doğru ilerlediklerinde de durum değişmemiştir. Mesela, Kışları Konya ve Ankara çevresinde kışlarken, yazları Çiçekdağı'nda yaylıyorlardı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sonuç itibariyle Rişvan Aşireti, Orta Asya ve Anadolu'daki diğer Türkmenler gibi yaylak-kışlak hayatı yaşayan, yarı yaylacı (semi nomad) bir konargöçer topluluk idi.

Türklerde aşiretler baharda yaylaya göçtüklerinde, ailenin bütün fertleri yaylaya gitmezdi. Erkekler tarla işleriyle uğraşmak zorunda olduklarından yaylalara daha ziyade kadın, çocuk ve çobanlar çıkarlardı. Bu sebep, yayla yerlerinin mümkün olduğu kadar köy yakınlarında seçilmesine amil olmuştur. Böylece kadın ve çocukların bir kısmı ailenin gıda dışındaki diğer ihtiyaçlarını karşılayacak parayı temin etmek üzere koyunlarından elde ettikleri bu ürünlerin bir kısmını şehir pazarlarına götürüp satarlarken, yağ, çökelek ve peynir gibi ürünlerden geriye kalan kısmını ise kışın kendileri tüketmek üzere biriktiriyorlardı. İşte kadın ve çobanlar bu amaçla yaylada kalırken erkekler de ailenin tüketeceği, bilhassa unluk buğday ve darı ile bakliyat ve sebze yetiştirmek üzere kışlak yakınlarındaki mezralarda ziraat yaparlardı. Orta Asya'da, Kırgız Türklerinde durum böyle olduğu gibi Anadolu Türkmenlerinde de mesela, Malatya-Adıyaman arasındaki bölgede konargöçer hayatı yaşayan Rişvan Aşireti mensuplarında da aynı şekilde günümüze kadar devam etmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı Devleti Aşiret Yönetimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:27

Rişvan Aşireti, XVI. yüzyıl başlarında Malatya sancağı sınırları dahilinde; Kahta kazasında kışlak, Sürgü ve Bulam köyleri arasındaki yaylalarda yaylak hayatı yaşıyordu. XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kahta kazasının bir kısım nahiyeleri ile Hısn-ı Mansur (Adıyaman) kazasının bazı mezralarına yarı yerleşik (semi sedanter) duruma geçerek hayvancılığın yanı sıra ziraatle de uğraşmaya başladıkları görülmektedir.
XVII. yüzyılda Maraş eyaletinde yayılma gösteren aşiret, Maraş çevresindeki ovalarda kışlayıp Uzunyayla'da yaylamakta idi. XVIII. yüzyıldan itibaren bir yandan kuzey yönünde ilerleyerek Kastamonu'ya kadar gitmiş, diğer taraftan batı istikametinde konup göçerek Batı Anadolu'da; Denizli, Manisa ve İzmir'e kadar yayılma göstermiştir. Nihayet Rişvan Aşireti mensuplarının Rumeli'de; Edirne, Varna ve Silistre sancaklarına kadar gidip yerleştikleri anlaşılmaktadır. Rişvan Aşireti'ne mensup oymaklar yerleştikleri yerlerde kendi adlarını taşıyan köyler kurdukları da görülmektedir. Oymak adlarının yanı sıra bugün Güney ve Orta Anadolu'da Rişvan adıyla da köyler mevcuttur.

Rişvan Aşireti'ne tabi oymaklar, bulundukları sahalarda koyunculuğun yanı sıra devlete çeşitli hizmetlerde de bulunmuşlardır. Osmanlı Devleti'nin işlettiği madenlere kömür taşıyıcılığı, şahin yetiştiriciliği, ok üretimi ve kürecilik gibi hizmetlerine mukabil avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiyeden muaf tutulmuşlardır. Bu gibi hizmetlerde görev almayan ve koyunculukla uğraşan oymaklar ise kanunnamelerde belirtilen vergilerini ödüyorlardı.
Genellikle XVI. yüzyıl başlarında mirliva hasları reayası olan Rişvan halkı, XVI. asrın ikinci yarısından itibaren şehzade haslarına dahil edilmişlerdir. XVIII yüzyıldan itibaren ise genellikle valide sultan hasları arasında yer almışlardır. Söz konusu haslar, mukataa şeklinde iltizama verildiklerinde, "Rişvan mukataası" olarak ifade ediliyorlardı. Bu cümleden olarak, vergilerin düzenli toplanması ve asayişin temini maksadıyla bu konar-göçer zümrelere devlet tarafından bir görevli atanıyordu ki buna "Rişvan voyvodası" denilmekte idi. Batı Anadolu'daki Rişvanlıların ise "Mukataa Yörükleri" olarak valide sultan hasları arasında yer aldıkları görülmektedir.
XVII. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı Devleti özellikle, Rusya ve İran'a karşı giriştiği seferlerde asker ihtiyacının karşılanması amacıyla diğer Türk aşiretlerinin yanı sıra, Rişvan Aşireti'nden de asker temin ediyordu. Aynı dönemlerde Anadolu'nun muhtelif yerlerinde meydana gelen isyanların bastırılmasında da söz konusu aşiret kuvvetlerinden faydalanıldığı anlaşılmaktadır.

Rişvan Aşireti'nden bazı oymakların veya bu oymaklara mensup bir kısım şahısların muhtelif yerlerde adam öldürme, kervan soyma, yağmalama, hırsızlık ve yerleşik halkın ekinlerini yayma gibi kanun ve nizamlara aykırı davranışlarda bulundukları bilinmektedir. Ancak, Rişvan Aşireti, hiçbir dönemde devlete karşı herhangi bir isyana kalkışmadığı gibi, bir isyanın içerisinde de yer almamıştır. Bu manada, Osmanlı Devleti yöneticileri ile aralarında genellikle bir işbirliği ve dayanışma olduğu görülmektedir.

Rişvan Aşireti boy beyleri kendi aşireti halkı tarafından liyakat esasına göre seçiliyordu ve seçilen boy beyi devlet tarafından atanıyordu. Aşiret boy beyleri veya cemaat kethüdalarının, aşiret halkına haksızlık ve eziyetlerde bulunmaları halinde aşiret ileri gelenleri ve ihtiyarlarının devlete başvurarak, bu yöneticilerinden memnun olmadıklarını, bu nedenle beyliklerinin iptal edilerek onların yerine yeniden seçtikleri beylerinin atanmasını talep ettikleri görülmektedir. Böylece Rişvan Aşireti mensuplarının, Orta Asya Türk geleneğine bağlı olarak boy beylerini seçimle tayin ettikleri görülmektedir..
Bu araştırmada varılan en önemli sonuçlardan birisi de, Rişvan Aşireti'ne mensup beylerin, asırlarca Osmanlı Devleti'nin eyalet teşkilatında üst düzey yöneticilik görevlerinde bulunmuş olmalarıdır. Bu cümleden olarak, XVII. yüzyıl sonlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar Malatya mutasarrıflığı, XVIII. yüzyılda belirli dönemlerde Maraş, Adana ve Sivas beylerbeyliği, bir dönem de Çorum mutasarrıflığı yaptıkları görülmektedir.

Rişvanzadeler diye anılan aşiret beylerinin gerek yöneticilik yaptıkları eyalet, sancak ve kazalarda, gerekse boy beyliği görevlerinde bulundukları mahallerde yönetimi altındaki halka genellikle şefkat ve merhametle muamele ettikleri, halka zulmetmedikleri ve ekonomik olarak da halkı istismar etmedikleri görülmektedir. Rişvan beylerinin, "Kul hizmet etmekle bey olur" Türk atasözünü kendilerine prensip edindikleri, konaklarının kapıları ve sofralarının misafir, yolcu ve yoksula daima açık olduğu anlaşılmaktadır. Aşiret mensupları, beylerini seçerken "liyakat ve hizmet" esasını göz önünde bulunduruyorlardı. Zaten akrabalık bağları ile birbirlerine bağlı olan konargöçer toplulukların kendilerinden olmayan ve aşiret içerisinde saygınlığı ile temayüz etmemiş bir şahsın yönetimine girmeleri mümkün değildi. Kendilerinin seçip başlarına bey yaptıkları şahıstan, hizmet beklemeleri de en tabii hakları olmalıydı.
Osmanlı Devleti'nde, ikinci Viyana Seferi'nden sonra devam eden sürekli savaşlar nedeniyle bütçede meydana gelen açıkları kapatmak amacıyla ihtiyaç duyulan sıcak paranın temini maksadıyla malikane sistemine geçildi. Bu şekilde mukataaların malikane suretinde iltizama verilmeye başlanmasından sonra, XVIII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar

Malatya sancağı malikane suretinde (ber-vech-i malikane) Rişvanzadelerin uhdesine verildi. Zira, mukataa gelirlerinin düzenli toplanabilmesi, bölgede büyük bir aşiret desteğine sahip olan Rişvanzadeler sayesinde mümkün olabiliyordu. Bunun yanı sıra malikane sistemi, Rişvanzadeleri bölgede daha da güçlendirdiği gibi, devlete ait vergi gelirlerinin düzenli olarak hazineye girmesini de sağlıyordu. Aynı zamanda, Osmanlı Devleti ile Rişvan beylerinin daha da yakınlaşmasına vesile oluyordu.
Sonuç olarak, Osmanlı Devled sınırları dahilinde; Halep'ten, Varna'ya, Malatya'dan İzmir'e kadar geniş bir coğrafyaya dağılan Rişvan Aşireti'nin, başta Tahrir Defterleri olmak üzere muhtelif arşiv malzemesinin taranması suretiyle, sosyal, ekonomik ve idari yapısı ile iskanını ortaya koymak çok uzun ve yorucu bir çalışmayı gerektirmiştir. Ancak, söz konusu aşiret ile ilgili varılan ve yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız sonuçlar, böyle bir araştırmanın son derece gerekli olduğunu göstermiştir. Buradan hareketle, bugün çoğunluğu Türkiye topraklan üzerinde yaşayan ve bir kısmı da Osmanlı Devleti'nin dağılması ile birlikte Türkiye dışında kalan sahalarda varlıklarını sürdüren diğer Türk aşiretleri ile ilgili de arşivlere dayalı çalışmalar yapılmasının, Türkiye'nin sosyal, iktisadi ve idari tarihine önemli katkılar sağlayacağı açıktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Rişvan Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir