Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

XVIII. Yüzyılda İç İskan Meselesini Doğuran Sebepler, Meskun

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

XVIII. Yüzyılda İç İskan Meselesini Doğuran Sebepler, Meskun

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Ara 2010, 03:53

XVIII. YÜZYILDA İÇ İSKAN MESELESİNİ DOĞURAN SEBEPLER, MESKUN YERLERİN BOŞALMASI

XVI. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda devlet için büyük bir problem halini alan iç karışıklıklar, uzun harp yıllarının bir neticesi olarak kendini göstermektedir. Kısa aralıklarla meydana gelen ve uzun süren savaşların getirdiği mali külfet, halkın ödeme gücünü aşan vergilerle kapatılmaya çalışılmış ; memleket içinde devlet otoritesinin zayıflamasiyle meydana gelen şakavet harekeden, yerleşik ahalinin daha emin olarak gördükleri yerlere göç etmelerine ve birçok meskûn yerin harap olmasına sebep olmuştur. Bu durum, ekonomisi ziraate dayanan devletin, zirai gelirinin azalması demektir. Bu sebeple devlet, yeni bir iskan meselesiyle karşı karşıya kalmış, zirai ürünlerin arttırılması amacı ile, XVII. yüzyılın iskan politikası olarak tezahür eden "Harap ve sahipsiz yerlere oymakların yerleştirilerek yeniden ziraate açılması" şeklinde bir siyaset takip etmek lüzumunu duymuştur. Bundan dolayı devlet, konar-göçerleri bu gibi yerlere yerleştirmeye teşebbüs ettiği gibi, sınırların gerilemesiyle, içe doğru göç eden insan kütlelerini de yerleştirmek durumunda kalmıştır.

Meskûn yerlerin boşalması ve büyük bir problem halini alan iç iskanı gerektiren sebepler, genel olarak dört ana grupda toplanabilir:

1- Uzun savaşlar sebebiyle meydana gelen iktisadi buhranlar (Vergilerin arttırılması,yeni vergilerin ihdası):

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, XVIII. yüzyılın iskan meselesinde en önemli rolü, XVII. yüzyıl sonlarında yapılan uzun savaşların oynadığı görül-mektedir. XVII. yüzyıl sonlannda Osmanlı Devleti'nin Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venedik ile giriştiği savaş acı bir şekilde sonuçlanmıştır. 16 yıl süren (1683-1699) bu büyük savaş, Osmanlı Devleti'ni maddi ve manevi kayıplara uğratmış; toprak kayıplarının yanısıra memleketin idari, mali iktisadi, adli ve içtimai bakımdan nizamı, bozulmuştur. Büyük ümidlerle girilmesine rağmen ilk defa toprak kaybına ve imparatorluğun mutaarrız durumdan çıkarak, müdafi duruma geçmesine sebep olmuştur. Yapılan bu savaşların bir sonucu olarak da, Anadolu'da yer yer karışıklıklar çıkmış, iç nizam bozulmuştur. Devletin bu karışıklıkları önlemek için uzun bir mücadeleye girişmesi, mali durumun da bozulmasına ve sıkıntılara düşmesine zemin hazırlamıştır. Gerek bu çabaların, gerekse savaşların getirdiği mali külfet yüzünden vergiler arttırılmış ve yeni vergiler ihdas edilmiştir. Bu vergilerin başında halktan fevkalade hallerde alınan "İmdad-i Seferiyye" ile, daha önceleri hrıstiyan reaya için alım-satımı serbest olan, şaraba konan "Rüsûm-i harar" zikredilebilir.

XVII. yüzyılın sonlarından itibaren olmak üzre devlet ekonomisinin bozulması, bazı iç ihtiyaç maddelerinin dışarıdan sağlanmasına yol açmıştır. Bu sayede bir kısım paranın yurt dışına çıkması, mali istikrarsızlığın daha da büyümesiyle neticelenmiştir. Bu şekilde ekonomik ve idari bakımdan ortaya çıkan meseleler, XVIII. yüzyılda devletin nizamı üzerinde daha da tesirli olmaya başlamıştır ki, bu yüzyılın başında meydana gelen ve devleti uzun süre meşgul eden Feyzullah Efendi Vak'ası203, buna bir misal teşkil eder.
III. Ahmed devrinde mali istikrarın sağlanması yolunda bir siyaset takip edilerek bu hususta çalışmalar yapıldı204. Bu siyasete Çorlulu Ali Paşa'nın sadareti (1706-1710) sırasında başlamış ve Nevşehirli Damad İbrahim Paşa'nın sadaretinde de kısmen devam edilmiştir.

Bu mali siyaset, devletin gelirini arttırmak için yeni kaynaklar bulmak ve masrafları kısmak şeklinde özetlenebilir. Sadrazam Çorlulu Ali Paşa, bir takım mali ve iktisadi ıslahata giriştiği gibi, savaş sırasında vergi yükü altında ezilen halk üzerinden fevkalade hallerde alınan vergileri kaldırmış, savaş sahası olan Belgrad ve Tamışvar bölgeleri halkının da, bazı yıllara ait cizye vergilerini affederek, askeri alanda da bazı ıslahatlara girişmiştir. Bunun yanısıra, daha önce de muhtelif defalar tatbik edilen maaşlar meselesi dolayısiyle kadroların kontrolüne başlanmıştır. Birçok kadro sahipleri öldüğü halde, bazı kimseler tarafından, yaşıyormuş gibi gösterilmekte idi ki, 1715'de Kapıkulu askerleri arasında yapılan bir yoklamada, bu şekilde olduğu tesbit edilmiş önemli sayıda kadro iptal edilerek tasarruf imkanı hasıl olmuştur. Bu kabilden olarak, 1718 yılının ilk altı ayında aynı şekilde, diğer memuriyetlerden de birçok boş kadro iptal edilmiş, ayrıca, bazı memuriyet maaşlarında da indirim yapılmıştır. 1720 yılında, yapılan bu tasarruflar sayesinde yılda 10 yük 53.675 kuruş 12 akça tasarruf sağlanmıştır ki, bu miktar, o zaman için büyük bir meblağ olarak kabûl edilebilir.

Aynı zamanda mukataaların dağıtım sisteminde ve vergilerin toplanması hususunda da yapılan değişiklikler sayesinde hazineye giren gelir miktarı çoğalmıştır. Hatta 1721 yılında, uzun zamandan beri görülmeyen bütçe fazlalığı gerçekleştirilmiştir. Yapılan bu mali ıslahata mukabil İstanbul'un imarına, Kağıthane'de yeni binaların inşasına başlanmış, birçok eğlence yerleri tesis edilmiştir, bu durum bilhassa, bütün çabalara rağmen düzenli bir para piyasası sağlanamıyan esnaf arasında ve vergi yükü altında ezilen halk ile çıkarlarına dokunulmuş asker arasında hoşnutsuzluklar ortaya çıkarmış buna bağlı olarak da büyük tepkilere yol açmıştır.

Az bir müddet sonra başlıyan İran Seferi dolayısiyle, reaya üzerine yeniden seferi vergiler konması, onları müşkül duruma düşürmüştü. Ayrıca 1724'de Rusya üzerine muhtemel bir sefer sebebiyle İmdad-ı seferiyye adıyla halktan para toplanmaya başlanmıştır. Oysa hazine 1721'den beri iyi bir durumdaydı ve böyle bir vergiye ihtiyaç duyulmamakta idi; kaldı ki bu sefer de yapılmamıştır.

Bu yeni vergi talepleri Anadolu'nun bir kısım yerlerindeki köylerde büyük nüfus dalgalanmaları meydana getirmiştir. Konulan vergileri ödeyemeyecek duruma gelen birçok yerlerde, köylerde oturanların yerlerini terkederek, Anadolu'nun büyük şehirlerine göç ettiği dikkati çekmektedir. Bu durum memleket içinde nizamın daha da bozulmasına yol açmıştır. Göç edilen şehirler arasında başta başkent İstanbul gelmekteydi. Bu sebeple İstanbul'da zamanla bir işsizler grubu ortaya çıkmıştır. Hükümet, bu göçe sebep olan şartları ortadan kaldırmak yerine, gelenlere engel olup yurdlarına geri çevirmek şeklinde hareket etmiştir. Mesela, hükümetin, bir kısmı göç etmiş köyün vergisini kalanlardan alması, diğerlerinin de yerlerini terketmesine sebep olmaktaydı. Fakat devletin iç göçü önleme teşebbüsü başarılı olamamıştır. Bu şekilde göçler, bazı köylerin boşalmasına ve şehirlerde bir problem halini alan fazla nüfus birikimine yol açmıştır. Halbuki Iran seferinin başlangıcında bu durumun ortaya çıkması, gelecek yıllar için tehlikeli sonuçlar verebilirdi. Hükümet, seferi vergileri, Iran seferinin ilk devresinde de almaktan vazgeçmedi; ancak 1727'de yapılan Hemedan Antlaşmasından sonra kaldırdı.

27 Temmuz 1730'da iran seferi için hazırlıklar yapıldığı sırada, XVIII. yüzyıl Osmanlı Tarihi'nin belli-başlı olayları arasında yer alan Patrona isyanı vuku' bulmuştur. İsyanın bastırılmasından sonra ikinci Iran seferi başladı. Bunun arkasından da Avusturya ve Rusya ile savaş yapıldı. Bütün bu savaş ve isyanlar Osmanlı Devleti'ni mali ve idari bakımdan biraz daha çökertmekten başka bir işe yaramamıştır.

I. Mahmud'un 1754'de vefat etmesinden sonra, yerine, kardeşi III. Osman (1754-1757),onu takiben de III.Ahmed'in oğlu III.Mustafa tahta geçmiş (30 Ekim 1757), mali ve idari ıslahatlara girişilmiştir. III. Mustafa çeşitli mali tedbirlerle hazineyi zenginleştirirken, diğer tarafdan da saray masraflarında yeni düzenlemeler ve kısıtlamalar yapmıştır. Bu sırada memlekette kullanılan çeşitli para cinsleri karışıklık meydana getiriyordu. Bu sebeple pi-yasadaki altın ve gümüş paraların değerleri düzenlendi. Fakat yapılan bütün çalışmalara rağmen istenilen başarı sağlanamadı. Bilhassa has ve zeametlerin bazan bir yıl içinde, birkaç defa el değiştirmesi yüzünden vergi yükü daha da artmakta idi. Bu sebeple bazı bölgelerden yeniden iç göçler meydana geldi. Köylerden şehir ve kasabalara yönelen bu nüfus hareketi neticesinde o bölgelerdeki ekili topraklar azaldı; bunun sonucu olarak da zirai mahsûller gelirinde büyük bir düşme meydana geldi.

Yeni vergi talepleri, diğer yerlerde olduğu gibi, Kıbrıs'da da büyük tep-kilere yol açmış ve isyana sebep olmuştur. 1763-1764 senelerinde, ada nüfusunun çoğalması ve mahsûlatın artması bahane edilerek, Kıbrıs varidatına önce 30.000 kuruş, bunun hemen arkasından da (1764-65) Sadrazam Bahir Mustafa Paşa tarafından yapılan 40.000 kuruşluk zam eklenince, Kıbrıs halkı tahammül edemez hale gelmiş ve isyan etmiştir. İsyan ancak 1766 Eylül' ünde bastırılabildi ve konulan vergiler de kaldırıldı.
Osmanlı Devleti'nin bu iç meseleleri gün geçtikçe önemini arttırırken, 1768'de meydana gelen Osmanlı-Rus savaşı, büyük bir felaketle neticelenmiştir. Kaybedilen topraklar yanında, savaş alanı olan bölgelerden bir kısım ahalinin de yerlerini terkederek daha emin olan iç kısımlara kaçtıkları görülmüştür.

Rus savaşı, memleketi hem maddi hem manevi felakete sürüklemiş, bu savaş için Osmanlı hazinesinden 200.000 kese yaldız altını sarfedilmiştir. Bu savaşın getirdiği mali külfet ve sınırlarda alınacak yeni tedbirler sebebi ile halk üzerine " imdad-ı Seferiyye" adlı vergi yeniden konmuştur. Savaştan hemen sonra Mısır, Akka ve Mora'da isyanlar çıkmış, Anadolu ve Rumeli her bakımdan harab olmuştur. Bunların yanısıra, devlet idaresinde önemli bir yeri olan ayanlık müessesesi de bozulmuş, ayanlar külliyetli miktarda para almaları karşılığında vali buyurulduları ile tayin edilmeğe başlanmıştır. Bu sebeple ayanlar verdikleri parayı çıkarmak amacı ile, halkı himaye etmek yerine ezmeğe başlamışlardı. Hatta, 1787 savaşından sonra daha da şımarmışlar, hükümet içinde ayrı bir hükümet gibi hareket ederek devlet nüfuz ve haysiyetini çiğnemişlerdir. Gerek devletin koyduğu vergiler, gerekse ayan gibi bazı idarecilerin zorla aldıkları paralar halkın ödeme gücünü aştığından, yerlerini terketmelerine sebep olmuştur.

2- Çeşitli iç karışıklıkların (isyanlar, eşkıyalık hareketleri) ortaya çıkardığı durum:

Osmanlı Tarih terminolojisinde Celalilik şeklinde ifade edilen ve 1596'da Celali Fetreti devriyle esas hüviyetini bulan hareketler, göç meselesinin belli-başlı sebepleri arasında yer alır. Bu devirden itibaren aralıklı olarak XVIII. yüzyıl ikinci yansına (1775) kadar devam eden bu hareketler, memleket içinde halkın yerlerini terketmelerine yol açmıştır ki, mesela bu sebeple Ankara'nın Bacı kazasında 38 köyden 33 ünün, 1604 de yine Ankara'nın, Haymana kazasına tabi 36 köyün tamamen boşaldığı görülmektedir. Bu şekilde pek çok mamur kasaba ve köy harap olmuştur. Hele uzun savaşların devletin mali gücünü yok etmesi, bunun etkisiyle reaya üzerine yeni vergiler konması ve eski vergilerin arttırılması, onları iktisaden zayıf düşürmüş, buna şakilerin baskıları da eklenince, halkın kolayca yerlerini terk-etmeleri durumu ortaya çıkmıştır. Bu yüzden çiftini çubuğunu terkeden ahali (Çiftbozan), büyük şehirlere göç etmeğe başlamıştır. Bu şekilde bir kısım halk başka sancaklara gittiği gibi, Amasya'dan Ankara ve Kırşehir'e, Bozok (Yozgat)'dan Ankara'ya gelenler olmuştur. Yine aynı sebepten Güney-Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye'de bir çok köy bu şekilde sahipsiz ve terkedilmiş bir durumda harap olmuştur. Te'lifıni 1598'de tamamladığı "Künhü'l-ahbar'ında, Mustafa ali celali asilerinin yaptıkları zararlar hakkında geniş bilgi vermiştir, iktisadi bakımdan bünyesi zayıf köyler, ahalisi tarafından boşaltıldığı halde, zengin köylerin hatta kasabaların etrafı birer palanga ile çevrilmiştir. Celali isyanlarının birinci devresinde Anadolu, Sivas, Halep, Şam, Urfa, Diyarbekir, Erzurum, Van ve Musul Eyaletleri harap olmuş bulunuyordu. Ayrıca, XVII. yüzyıl tarihçilerinden Katib Çelebi de, 1624-1635 tarihleri arasında dolaştığı Osmanlı ülkelerinin çoğunun harab olduğunu beyan etmiştir. Halkın bu şekilde yerlerini terketmesi karşısında devlet, onlan tekrar eski yerlerine yerleştirme teşebbüsüne girişmiştir. Yine, vatanlarını terkederek İstanbul'a göçen ahali ve reayaya müsaade edilmemesi için de emirler verilmiştir.

Osmanlı Kanunnamelerinde bu şekilde yerlerini terkeden ahalinin 10 yıl içinde yakalandıkları zaman, eski yerlerine iade edilmesi hükmü gereğince, pek çok kişi tekrar eski yerlerine zorla yerleştirildiler. Hatta 1634-35 yıllarında 40 yıldan beri yerlerini terketmiş olan ahalinin eski yerlerine nakledilmesi için, devrin sadrazamı Bayram Paşa'ya emir verilmiştir.

Gerek savaşların tesiri, gerekse devlet teşkilatının bozulması sebebiyle Anadolu'da yer yer karışıklıklar çıkmış, valiler gönderilen emir ve fermanları dinlemiyerek devlet otoritesinin zayıflamasına yol açmışlardır. Savaşların devamı süresince vilayetlerle gereği gibi ilgilenilememesinden dolayı köylü eşkıya elinde kalmış, levend, sekban, sarıca gibi silahlı şaki gruplarının etkisiyle çiftlerini bozalarak yerlerini terketmelerine, hatta bir kısım köy halkının da şehir ve kasabalara göç etmelerine veya levend olarak bir tarafa kapılanıp soygunculuğa başlamalarına yol açmıştır.

XVII.yüzyılda devletin doğu ve batı yönlerde yaptığı savaşlar ve son takatini zorlayarak eldeki askerlerini sınır boylarına sürmesi, ayrıca, ordunun ihtiyacı olan parayı sağlamak için yeni vergilerin ihdası, halkın ödeme gücünü aşmış, çift ve çubuğunu terkedenlerden bazıları da bu şaki gruplarına katılmıştır. XVII.yüzyılda, saruca-sekban adı altında şekavet hareketlerinde bulunan bu gruplar, iç düzenin tamamen bozulmasına sebep olmuşlardır. 1684 yılından sonra saruca-sekban bölükleri bütün Anadolu'yu kaplamıştır, idarecilerin kapu-halkını teşkil eden saruca-sekbanlar, bağlı oldukları kimse vefat ettiği zaman, ya başka bir paşanın yanına giriyorlar veya kendi başlarına buyruk olarak başı-boş hareket ediyorlardı. Bunların tehlikesi karşısında 1688'de Anadolu'nun her yerinde saruca-sekbanların imhası için bir nevi seferberlik olan nefiriam emri verildi; bu hususta şeyhülislamın fetvası dahi alındı. Kısa bir müddet içinde tamamen imha edilmelerine rağmen, sonraları yeniden ortaya çıktılar. Hatta, 1696'da aleyhlerine yeni bir ferman alınmıştır. XVIII. yüzyılda Levend ismini alan bu kalabalık şaki grupları, iskan merkezlerindeki her türlü emniyeti ortadan kaldırarak, iş ve ticaret hayatını olumsuz yönde etkilediler. Bu sebeple birçok köy boşalmış, ahalisi, büyük ve emniyetli köy ve kasabalara, hatta şehirlere gitmek zorunda kalmıştır. Bu sebepten 1719 yılında Anadolu'da yeniden karışıklıklar çıkaran levendlerin ortadan kaldırılması için tekrar bazı teşebbüslerde bulunulmuştur. 1720 yılında da bu kabil ıslahata devam edilmiş, Anadolu vilayetlerinde bozulmuş olan idari nizamın sağlanması için bir takım tedbirler alınmıştır. Buna rağmen levendlerin bu halleri, Küçük Kaynarca Andlaşması'na kadar devam etti. Andlaşmanın imzalanmasından sonra ise, yapılan ikazları dinlemeyen levendler, verilen fetva ve emir gereğince 1775'de imha edilerek ortadan tamamen kaldırılmışlardır.

Celalilerin XVII ve XVIII. asırlarda Anadolu'da meydana getirdikleri asayişsizlik yanında, XVIII. yüzyılda çıkan isyanlardan da bahsetmek yerinde olacaktır. Her biri, gerek vergi adaletsizliği, gerekse idari otoritenin zaafı neticesi olsun, memleket için büyük zararlarla sonuçlanmıştır. Bu isyanların belli başlıları olarak, 1727-1728'deki İzmir isyanı, Kıbrıs'da vergilerin arttırılması sebebiyle patlak veren ve 1764 de başlayıp, ancak 1766 eylülünde bastırılabilen Kıbrıs isyanı, aynı şekilde Mısır, Akka ve Mora'daki isyanlar sayılabilir.

İç karışıklıkların önemli sebeplerinden biri de, konar-göçer aşiretlerin, yaylak ve kışlaklarına gidip gelirlerken yerleşik ahalinin ekinlerine zarar vermeleridir. Genel olarak XVII. yüzyılda başlayan ve devlet idaresinin bozulmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan konar-göçerlerin şekavete başlamaları, onların daha bu yüzyıldan itibaren yerleştirilmeleri lüzumunu ortaya çıkarmıştır. Bununla beraber bu kabil hadiseler XVIII. yüzyılda da bütün şiddetiyle devam etmiş, konar-göçerlerin şekavetlerinin önlenmesi ve onların iskanı meselesi, bu yüzyılın iskan politikası olarak imparatorluğu en çok meşgul eden problemler arasında yer almıştır. Şekavetlerinden dolayı, Rakka ve Kıbrıs'a sürgün edilen bir kısım aşiretler ise, iskan mahallerinden kaçarak şekavete devam etmişlerdi.

Konar-göçerlerin yaylak-kışlak hareketleri mevsimlere bağlı olup, bunlar devlet tarafından gönderilen yaylak ve kışlaklarına gidip gelirken, kimsenin ekinlerine, malına ve canına zarar vermiyeceklerine dair taahhüdde bulunuyorlardı. Buna rağmen zaman zaman tayin edilen güzergahlarının dışına çıkmaları, onların yerleşik ahaliye pek çok zarar vermelerine sebep olmuştur. Mesela, Mamalu, Cerid ve Pehlivanlı cemaatleri Sivas taraflarındaki yaylaklara tecavüz ederek, ahalinin mallarını ve hayvanlarını yağmalamışlardı. Bu sebepten, cezalandırılmaları için Sivas Beylerbeyi Süleyman Paşa'ya 1701 yılında emir gönderilmiştir. Bu kabil olayların XVIII. yüzyıl sonlarında da devam ettiği dikkati çekmektedir. Nitekim 1786 yıllarından itibaren Hıdır, Dayılı, Erkekli, Kızıl-Şeyhlü, Koca Yusuflu, Tatarlu ve Saçı Karalu cemaatleri, Akşehir yakınlarındaki yaylaklarına gidip-gelmeleri esnasında, kendilerine katılan eşkıya gurupları ile birlikte köylere büyük zararlar vermişlerdir. Yapılan şikayet üzerine itaat altına alınmaları için teşebbüse geçilmişti. Bu kabilden olmak üzere 1799 yılında Kaçarlı cemaati de, yaylakları olan Ahurdağı'nı terkederek, Karahisar-ı sahib sancağında Sencanlı kazası dahiline gelmiş ve ahalinin mahsulatına büyük zararları olmuştu.

işte buna benzer olaylar sonucu konar-göçerlerin iskana tabi tutuldukları görülmektedir. Bununla beraber yerleşik hayata intibak edemeyerek şekavete devam etmeleri, halkın yerlerini terketmelerine yol açmıştır ki, bunun neticesi olarak Anadolu, yerlerini terkedip sağda solda dolaşan gurupların mahalli haline gelmiştir. Bu bakımdan XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti, iskan açısından büyük bir problemle karşı karşıya bulunmakta idi.

3- Devlete yeni gelir kaynakları elde etmek gayesi ile harap ve boş alanların ziraate açılması meselesi:

XVI. asır sonlarından itibaren başlayan ve XVII. ve XVIII. yüzyıllarda da devam eden içtimai buhranlar, halkın yerlerini terkedip, daha emin olarak gördükleri yerlere göç etmelerine sebep olmuştur. Bu durum, birçok kasaba ve köyün harap olmasına yol açmış; bir çok ekili alan kullanılmaz hale gelmiş, devlet zirai mahsûlatın azalması karşısında düştüğü sıkıntıdan ve gelecekteki daha büyük felaketlerden haklı olarak endişe etmiştir. Osmanlı kanunnamelerinde, raiyyetin, zulum ile bile olsa, yerlerini terketmelerine müsaade edilmemekte idi. Buna rağmen reayanın, çeşitli iç karışıklıkların etkisiyle, yerlerini terkettikleri ve büyük şehirlere göç ettikleri, gerçek mana-da firar ettikleri görülmüştür. Harap ve boş bir halde bulunan köylerin hemen hemen tamamının timar ve zeamet köyleri oldukları düşünülürse, devletin bu husustaki endişelerinin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkar. Gerek vergi bakımından, gerekse memleketin zirai durumu bakımından vahim sonuçlar doğurması ihtimalinden dolayı, göç edenlerden, 10 yılı geçirmemiş olanların eski yerlerine derhal iade edilip, iskanlarına teşebbüs edildiği gibi, XVIII. yüzyıl başlarından itibaren, Anadolu'da henüz iskan edilmemiş bulunan Türk aşiretlerinin, ziraate daha müsaid bölgelere yerleştirilmesi için de bazı teşebüslerde bulunulmuştur.

Hükümet, boş ve harap yerlerin şenlendirilmesine bir çare bulmak, yani buraları imar etmek, kanuni tabiriyle şen ve abadan eylemek için bazı tedbirler almak ihtiyacını duymuştur. Buraların raiyyetsiz-ahalisiz-oluşu sebebiyle harap ve ziraat yapılamadığı için, vilayet idarelerine, dolayısiyle hükümete gelir getirmemekte idi. Bu sebeple bu gibi köyler, defterde tayin edilen vergileri vermek, buralara başka yerlerden ahali getirip şen ve abadan etmek, ziraate açmak şartlariyle, isteyen kimselere verilmeye başlandı. Birkaç asrın kötü izlerini taşıyan bu harap ve boş köylere, yerleştirilecek en uygun kişiler olarak da konar-göçerler seçildi.

Mesela 1719 tarihli bir hükümde, Türkmen taifesinden raiyyet rüsûmu alındığı gibi, Yörüklerden de aynı rüsûmun alınması hakkında Adana, Karaman, Sis, İç-İl, Maraş, Tarsus ve Kars (Kadirli) beylerine birer yazı gönderilmiş, ayrıca bölgelerinde yaşayan aşiretlerin harap ve boş köylere, çiftliklere yerleştirilmesi, bunların her yıl Yeni-il voyvodasına bir miktar para vermeleri de emredilmişti. Böylece buraların mamur hale geleceği, şekavatlerin ve başı-boş hallerin de önleneceği bildirilmiştir. Aynı şekilde 1727 yılında Nevşehir civarında harabe köylere, bir takım cemaatler yerleştirilerek buraların şenlendirilmesine ve mamur bir duruma getirilmesine çalışılmıştır.

Bu şekilde harap ve sahipsiz yerlere ahali yerleştirilerek oraların yeniden ziraate açılması teşebbüsleri, bazı aşiretlerin şakavetlerinden dolayı aksamalar göstermiştir, işte bu sebeple hükümet, bu şekildeki aşiretleri sürgün mahalli olarak seçilen Rakka veya Kıbrıs'a sevketmiştir. Hatta, aşiretlerin şekavetlerinin önlenmesi hakkında Cerid, Tacirlü (Tecirlü), Afşar, Kılıçlu ve Bektaşlu boy beyilerine, kethüdalarına vesair torunlarına emirler göndermiştir.

XVIII. yüzyıl başlarından itibaren aşiretlerin, ileride de bahsedeceğimiz üzere, yeni kurulan mamurelere (kasaba, köy, derbend, han) iskan edildikleri de görülmektedir. Yeni yapılan ve onarılan yerlere, beklenen gayenin gerçekleşmesi için Orta Anadolu şehirlerindeki başı-boş ahali iskan olunmuş-tur. Mesela, 1712'de, Haleb Eyaleti'nde Murad Paşa Köprüsü'ne (Cisr-i Murad Paşa), 1720'de Ulukışla ile Çiftehan arasındaki Maraş hanı'na, Alaşehir ile Ilgın arasında bulunan ve bir kasaba şeklinde yeniden inşa olunan Arkıd hanı'na, ayrıca, 1727'de Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın doğduğu köyde inşa ettirilen kasabaya (Nevşehir), Sivas eyaleti'nde Alaca-han ile Ulaş arasındaki boş topraklara başı-boş aşiretler ve ahali yerleştirilerek mamur bir hale getirilmiştir.

4- Yapılan savaşlar sebebiyle özellikle hudud bölgelerinden içe doğru olan insan akını ( muhaceret):

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve genişleme devirlerinde Rumeli'de fethedilen yeni topraklara Anadolu'dan Türk toplulukları nakledilerek, birçok yeni kasabalar ve yerleşme merkezleri kurulmuş, buraları Türk dini ve kültür eserleriyle donatılmıştır. Ancak, XVII. yüzyıl sonlarından itibaren, özellikle XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin Avrupa'da toprak kaybına uğraması, başlangıçtakinin aksine olarak, içe dönük bir iskan meselesinin doğmasına sebep oldu. Savaşta maddi kayıplara uğrayan devlet, sulh yapıldıktan sonra da o zamana kadar asla karşılaşmamış olduğu, gittikçe büyüyen ve birbirini takip eden göçmen dalgalarının, imparatorluğun geri kalan kısımlarına yerleştirilmesi meselesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Osmanlı Devleti'nin dört cephede başarısız savaşlar yaptığı yıllarda (1683-1699), elde bulunan toprakların düşman eline geçmesi ile, geri çekilen askeri birliklerin ardından, o topraklarda oturan şehir ve kasabalardaki Müslüman ve Türk ahali de, iç kısımlara doğru akın etmeye koyuldular. Bu savaş sonunda Üsküp ve civarından kaçan bir kısım halk, Sofya ve Serez yönüne göç etmeye başlamışlardı. Ancak, Fazıl Mustafa Paşa'nın sadarete gelmesiyle (25 Ekim 1689), bu durum düzeltilerek Rumeli hristiyan şakilerden temizlendi ve halk tekrar eski yerlerine yerleştirildi. Hatta sadrazam, Belgrad'ı zabtından sonra dönerken Yagodina kasabasında hemen hiç kimsenin kalmadığını görmüş, yapılan tahkik sonucunda, Osmanlı birliklerinin son iki yıl içinde kasabaya çok sık uğramış olmalarından dolayı, halkın emniyyet hissini kaybedip, ellerinde kendi ihtiyaçları için mahsûl kalmayınca kasabayı terk ettikleri anlaşılmıştı. Bunun üzerine, kasabaya dönmeleri için onları manen ve maddeten memnun etmek lüzumunu duymuş ve bu fikrini gerçekleştirmiştir.

1723'de başlayan Iran savaşları da, imparatorluğun doğu sınırlarında bir takım iskan problemlerinin doğmasına sebep olmuştur. Ez-cümle Revan'ın fethi sırasında, Revan nahiyelerinden Sürmeli vesaireden 80, Şuregel, Abaran ve diğerlerinden de 226 adet köy halkı, evlad u iyalleri ve eşyalariyle Bayezid ve çevresi ile Kars eyaleti kazalarına geçici olarak yerleştirilmiştir. Savaş alanı içinde kalan esas yurdlarının harap olması dolayısiyle onların eski yerlerine nakledilmeleri uzamış, bunun üzerine ahalinin müracaatları sonunda, harap yerlerin iman şartıyla eski yerlerine yerleştirilmeleri hakkında ferman çıkmıştır (1138/1725).

1774'de, Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşmasından 284 sonra ise, Kırım'ın Rusya eline düşmesi ve ahaliye yapılan baskılar neticesinde, bu baskıya dayanamıyan ve deniz kıyılarında, iskelelerde, limanlarda oturan binlerce aile, 1785-1788 yıllarında Anadolu'ya ve Bal-kanlardaki Osmanlı ülkelerine göç etmek zorunda kalmıştır. Bu ilk göçlerden sonra Ruslar, Kırım'da kolonileştirme programı uygulamaya başladı ve Kırım'ı terkeden ahalinin topraklarını prenslerle yüksek rütbeli ruslara dağıttı.
1789-1790 senelerinde göç akını en şiddetli ve en acıklı safhalarına ulaştı. 1800 senesine kadar süren bu durum sonunda, 500.000 kişiye yakın bir kitlenin yurdlarını terkederek Anadolu ve Rumeli'deki Osmanlı topraklarına göç ettiği tesbit edilmiştir. Yollarda çekilen zahmet, hastalık ve çeşitli ölümler sebebiyle, Osmanlı resmi kayıtlarında bu sayı 300.000 olarak görülmektedir. Kırım Köy İhtiyarlar Meclisi'nin istatistiklerine göre ise bu sayı 1797 senesine kadar 300.000 in üzerinde idi.

Bu şekilde Kırım'daki ve Osmanlı idaresinden çıkan Güneydoğu Avrupa memleketlerindeki Müslüman halk, sınırların gerisine çekilmek üzere yerlerini terkederek büyük bir göç hareketinin doğmasına yol açmışlardır. Devletin, gerçekte bunları yerleştirmek için boş topraklar bulması pek zor olmasa gerektir. Ancak, iktisadi durumlarını nizama sokmak, yaşayışlarına uygun yerleri tesbit etmek gibi meseleler, zaten büyük bir problem olan konar-göçerlerin ve şekavet unsurlarının yerleştirilmesi ile birlikte, devlet için önemli bir gaile olmuştur. Bilhassa XIX. yüzyılda büyük çapta görülen muhaceret hareketi, XVIII. asır sonralarına kadar devletin hiç karşılaşmadığı bir mesele olarak tezahür eder. Bu sebeple 5 Ocak 1860 da muhaceret meselesinin halli amacı ile ilk göçmen komisyonu kurulmuştur.

Kaynakça
Kitap: XVIII YÜZYILDA OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN İSKaN SİYASETİ VE AŞİRETLERİN YERLEŞTİRİLMESİ
Yazar: Yusuf Halaçoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir