Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Dersim'in Türklüğünü Oluşturan Kimlik Yapısı Ve İnanişlari

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Dersim'in Türklüğünü Oluşturan Kimlik Yapısı Ve İnanişlari

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:19

DERSİM'İN KÜLTÜRÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLAR

Bilinmektedir ki bir toplumun kültürü; onun gerçek kimliğini ortaya koyan en önemli veridir. Bu yüzden Dersim bölgesinin milli kimliği; onun kültüründe saklıdır.
Kültür; insanın hem manevi yönünü (ruhsal tepkilerini; duygularını, inancını) kapsar hem de gündelik yaşamda kullandığı ve geçmişte ürettiği bütün maddi öğeleri içine alır. Bir toplumda geçerli olan ve aynı zamanda da gelenek halinde sürüp giden her türlü duygu, düşünce, sanat, yaşam öğeleri ve dil, kültürü oluşturur.
Dersim bölgesinde elde ettiğimiz verileri inceleyince; burasının, Anadolu'nun pek çok yerinden çok daha fazla Türk olduğunu görmekteyiz. Çünkü; dağı taşı, suyu/pınarı, ağacı, göğü, güneşi-ayı ile ve cemi-cemaati ile Dersim; Kızılbaşlığın ana merkezlerinden birisi olarak yaşamıştır. Buna karşın "Kürtçü Kürdistancı" kadrolar, Tunceli bölgesinin Kürt olduğunu iddia etmekteler. Buna da bölgede konuşulan dilin, Türkçe değil Kürtçe olduğu iddiasını dayanak yapıyorlar.
Öncelikle belirtelim ki bölgede konuşulan üç ayrı dil vardır. Bunlardan birisi Türkçe olup oldukça yaygındır. İkincisi Kürtçe'dir ki bu Kurmanci diye bilinir. Üçüncü dil ise Zazaca'dır.

Kürtçüler; Zazaca'yı da Kürtçe gösterseler de bu dil yapısı ile Güneydoğu'da konuşulan dilin bir ilgisi yoktur.
Zazaca'nın Kurmançça'dan farklı olduğunu bölgeyi inceleyen İngiliz uzmanlar da tespit etmişlerdir.
Zazaların bir bölümünün de Kürtler gibi Şafii inancını kabul etmeleri; Zazalar ile Kürtleri aynı göstermek için bir fırsat kabul edilmiştir.
Ayrıca; Tunceli bölgesi, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın dışındadır. Tarihte sınırları pek de belli olmayan Kürdistan coğrafyası; Türkiye'nin İran sınırından ötelere denk düşmektedir. En önemlisi de Tunceli kültürü ile Kürt kültürünün bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu gerçeği Kürtler ile ilgili araştırma yapan herkes görmüş ve yazmıştır.
Tunceli ile ilgili kültür öğelerinden bazılarının izlenmesi bile; bölgenin Türk kimliğini yansıtan bir coğrafya olduğunu ortaya koyacaktır.

Mezar Taşlarında Türk Damgaları

Mezar taşları, toplulukların ruhsal kimliklerini gösteren çok önemli belgelerdir. Bir mezarlığa bakarak; orasının hangi millete ait olduğunu kolayca tespit edebilirsiniz. Bu nedenle Dersim'de bulunan eski mezarlar; o bölgenin milli kimliğini gösterirler.

Dersim bölgesi ile buranın batıdaki uzantısı Koçgiri alanlarında, mezar taşlarının koç biçiminde ya da koçbaşı biçiminde dikildiği görülüyor. Karakoyunlu ve Akkoyunlu (Bayındırlılar) Türklerinin İran'da ve Doğu Anadolu'da yerleştiklerini; devletler kurduklarını; bunların koyun-koç sembollerini mezar taşlarına işlediklerini biliyoruz. Koç biçimli veya koçbaşı biçimli sembollerin Türkler tarafından kullanılması binlerce yıl eskiye gitmektedir. Hun Türklerinde koç, en makbul kurban sayılıyordu. At ve koç heykelleri mezar taşı olarak dikiliyordu. Altaylar-da VIII. ve X. yüzyıllara ait bir mezarda erkeğin yanında at, kadının yanında da koç bulunmuştur. Değişik Türk halkları koç-başını çeşitli eşyalarına süs olarak işlemişlerdir. Kırgız, Oğuzlar, Avar, Karakalpak, Çuvaş, Bulgar Türk halkları gibi...

Altaylar'dan Anadolu'ya uzanan geniş Türk coğrafyasındaki bu geleneği dağlık Tunceli ve Bingöl bölgelerinde de aynen aynen görmekteyiz:

"Bingöl dağlarının eteklerinde kurulan bütün köylerin mezarlarında, eskiden yapılmış koç heykelleri vardır. Bu heykellerin Varto, Hınıs, Karlıova ve Şuşar bölgelerine yerleşen Ak ve Karakoyunlu oymaklarına ait olduğu sanılmaktadır. Varto ilçesinde bu heykeller en faza Aleviliği kabul eden halkın köylerinde ve Bingöllerin yamacında olan Kuzik (Görgü), Caneseran (Dağcılar), Şaman (Taşlı yayla), Siğiren (Dik tepeler), Köşkar (Yarlısu), Keçan (Seki), Gülükler köylerinde göze çarpar. Bu koç heykellerinin göğüs ve yanlarında at, kılıç, kargı resimleri kabartma şeklinde yapılmıştır."

Bu koç biçimli heykellerin Tunceli bölgesinde çok daha eski dönemi temsil ettiğini tespit etmiş bulunuyoruz. Çünkü bu koç biçimli mezar taşlarının üstüne aynı zamanda güneş piktog-ramları da işlenmiştir. Bu sembol; Gök Tanrı inancının açıkça işaretidir. Mezar taşında (Bengütaş) bulunan Güneş sembolü, ölünün Gök Tanrı'nın yarlıgamasına (esirgemesine) bırakıldığını; ruhunun Gök Tanrı'ya çıkmasının istendiğini gösterir. Bu mezar taşlarına konulan Gün-Ay piktogramları; Tunceli yöresinin Türk kültürünü en ilk dönemlerine yaraşır biçimde yaşattığının kanıtıdır. İngiliz Misyoner H. Riggs'in 1911 yılında Dersim'deki incelemeleri de bölgedeki mezar taşlarında yoğun biçimde koyun fi-gürünün bulunduğunu gösteriyor. Sünni kesimin de bu durumu utanılacak (putçuluk, RZ) saydığı anlaşılıyor.

Zazaları, Kıpçakların torunu sayan araştırmacılar; Koç heykellerini koyun totemli Türk boylarından daha eskiye odaklamaktadır:

"Anadolu'da koç heykelli mezar taşları Zazalardan önce Kıpçak (Kuman) Türkleri ile bölgede görülmeye başlanmıştır. Özellikle Karadeniz Bölgesi'nin Kıpçaklar tarafından yurt tutulduğunu ve burada birçok koç heykelli mezar taşı bıraktığını biliyoruz. Hatta koç heykelli mezar taşlarına Karadeniz'de (Bilhassa Rize) halk tarafından "Kıpçak mezarı" adı verilmektedir. Ayrıca Erzurum'un Tortum İlçesi'ne bağlı Pehlivanlı beldesinde Kıpçak Türklerine ait 13 adet Koç heykelli mezar taşı bulunmuştur"

Resim
Tunceli'de Şeyh Hasanlı Aşireti'ne ait eski Türklerdeki Gün-Ay damgası taşıyan koç heykelli mezar taşı

Milattan öncesinden başlayarak Dersim coğrafyasına ulaşan değişik Türk halkları olmuştur. Bunların önemlileri şunlardır:

- İskitler: MÖ 7. yy'da devletleşen İskitler; MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda Kafkaslar üzerinden aşarak Orta Anadolu'ya kadar uzanmışlardır.

- Hunlar (Ağaçeri kolu): MS 396'dan başlayarak değişik tarihlerde Doğu Anadolu'yu hatta Suriye'yi bile istila etmişlerdir. Ağaçeriler Bizans'la anlaşmalı olarak buralardan başlayarak Toroslara kadar yerleşmişlerdir.

- Sabırlar: 516'da Kafkaslar üzerinden bu bölgelere ve Orta Anadolu'ya kadar uzanmışlardır.

- Hazarlar (Batı Gök Türkleri): 7. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Hazar Türkleri Kafkasya üzerinden güneye inmişler ve bölgede etkili olmuşlardır.

- Kıpçaklar (Kumanlar): 10. yy Bizans askeri olarak Doğu Anadolu'da yer aldılar. Bunlar daha sonra da bu bölgere indiler ve Karadeniz hattına yerleştiler. Beyaz tenli, yeşil gözlü, sarı veya kumral Türkler, işte bu Kıpçakların torunlarıdır. MÖ bölgeye inen İskitler de Sarı ve esmer diye iki gruba ayrılmışlardır.

- Guzlar (Oğuzlar): 11. yy'dan başlayarak büyük kütleler halinde geldiler. Büyük Selçukluların bölgeyi ele geçirmesinden sonra Türk boyları dalga dalga gelerek Doğu Anadolu'da çoğunluğu ele geçirdiler. Oğuz boyları; 16. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Asya'dan Anadolu'ya akmayı sürdürdüler. Bunların önderlerine de Horasan Erenleri deniliyordu. Horasan erenleri; Alevilerde; en ulu yol büyükleri olarak kabul edilir ve Anadolu'nun Kızılbaş önderleri; kendilerini Horasan erenlerinin devamı sayarlar.
Bu yüzdendir ki Dersim Zazaları; kendilerini Kürt değil Horasan soyundan (Türk) saymışlardır. Özellikle okumamış ve geleneksel eğitimle (Alevilik okulu) yetişmiş olan geniş halk tabakaları böyle düşünmektedir.

- Karakoyunlular-Akkoyunlular: 14. yüzyıldan itibaren İran ve Irak hattında devlet kuran bu Türk boyları 63 da Dersim'de çok etkili olmuşlardır. Bunların; bölge nüfusuna kuvvetli biçimde hakim oldukları devam eden kültürel benzerlikten de anlaşılmaktadır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz:

Zazaların kökeni üzerinde farklı görüşler olsa bile; bölgeye son gelen Kızılbaş Türkmenler; Dersim'i Türkleştirmiştir.
Tunceli mezar taşlarında görülen diğer bir olgu da kün-ay piktogramıdır. İslami dönemde bile bazı mezar taşlarının üst kısımlarında; güneş simgesinin yalınlaştırılmış biçimi olan yıldız işlenmiştir. Davut Yıldızı biçimindeki bu yıldızlar; sadece Dersim'de değil; Niksar'daki Danişmentli Türklerinin mezarlığında da bol bol görülmektedir. Eski Türklerdeki Kün-Ay sembolünün bir devamı olan bu çizim; Dersim'in ruhunun Türk olduğunu gösteren başka bir örnektir.
Bu sembollerden gün (kün) Güneş'i, ay da Ay'ı gösterir. Ta ön Türklerden Chou Türklerinde (MÖ 1. bin, Kuzey Çin) Güneş ve Ay tanrıları gösteren bu sembollerin Dersim bölgesinde mezar taşlarında karşımıza çıkmış olması; buradaki inancın reddedilemez biçimde eski Türk inancının devamı olduğunu göstermektedir. Yani Gök tanrı inancı, Türkler arasında en fazla Dersim bölgesinde yaşamıştır ve hala da yer yer bu inanış sürmektedir.

Güneş ve ay inanışının Dersim ve Bingöl Alevilerinde çok önemli bir yer tuttuğunu geçen yüzyıldaki saptamalar da ortaya koymaktadır:

"Doğu illerindeki boy ve kabileler ayrı ayrı birçok inanlara katılmışlardı. Bunlardan bazıları, güneş doğarken sala-vat getirir ve omzunu öperlerdi. Ay ve güneş karşısında dua ve ibadet edilirdi. Bilhassa Aleviler ay Ali'nin, güneş Muhammed'in nurudur; derlerdi. Ay ve güneşin, yıldızların ve eşref saatinin insanlar ve insan hayatı üzerindeki tesirine herkes inanırdı (...)

İngiliz Misyoner Riggs de 1911'de bu konuda şöyle yazmaktadır:

"Seyit Mustafa . . . .Güneş'in tüm yaşamın kaynağı olduğunu, bu nedenle her sabah doğa.ı güneşe saygı gösterdiklerini söyledi."
Bu geleneğin en az 3 bin sene eskiye giden bir Türk tapınma biçimi olduğunu; Hun tarihi açıkça gösteriyor.

Şu alıntı Hunları değil de sanki Tuncelileri anlatıyor gibidir:


"Hunlar; her yıl ilkbaharda bir defa, atalarına, gökyüzüne, yeryüzüne ve ruhlara kurban keserlerdi. Yabgu (hakan); her gün iki kez olmak üzere; sabahleyin doğan güneşe, akşamleyin ise aya karşı saygısını sunardı."
Hemen belirtelim ki buradaki güneşin Zerdüştizmdeki ateşle ilgisi yoktur.

Güneş:

Gök Tanrı'yı; Ay ise Yer altı Tanrısı'nı temsil eder. İkisi birden "Gün-Ay sembolü"nü oluşturur ve evreni temsil ederler.

Dersim-Bingöl Alevilerinin Güneş'i ve Ay'ı kutsamaları; eski Türk Tanrıları'na bağlılığın devam ettiğinin belgesidir. Bu bağlılık bütün Alevilerde "Ay Ali Gün Muhammet" biçiminde İslami bir kılık altında devam ettirilmiştir.

Kaynakça
Kitap: DERSİM İSYANLARI VE SEYİT RİZA GERÇEĞİ
Yazar: Rıza Zelyut
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM'İN TÜRKLÜĞÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:20

Kök Türk Yemini Dersim'de

Bu inanışın somut biçimini Seyit Rızanın torunu R. Polat bir anlatımında yakalamaktayız. R. Polat; Alişer'e ilişkin anıların bir yerinde şunları söylemektedir:

Alişer, Koçkirilidir. Koçkiri de Türk Devleti'nin bandırası (egemenliği) altına giriyor. Alişer ve adamları bu yenilgiden sonra Dersime geliyorlar. Seyid Rıza, Keçeli'de kendilerine yer veriyor. Seyid Rıza bakıyor ki, Alişer yiğit ve akıllı bir insandır, beraber çalışıyorlar.
Alişer savaş hazırlıklarını yapmak üzere Rusya'ya gitmek istiyor. Nasıl oluyorsa Hain Rehber bu işin haberini alıyor. Adamlarını toplayarak Alişer'in izini sürüyor.

Ovacık taraflarında, Munzur Baba ırmağı kıyısındaki bir köyden Mursae Sev Khali adında bir Dewrescemalız (Derviş Cemalli, olmalı, RZ) bana şunları anlattı:

"Bir gün Hain Rehber ve adamları gelip bize misafir oldular. Hepsi de silahlıydılar. Yemeklerini yiyip yattılar. Alişer, o sıralar Alte Mağarası'nda kalıyordu. Alte Mağarası Sultan baba (Tuzik Dağı) tarafındadır. Sabahleyin Alte Mağarasına gitmek iizere yola koyulduklarında, Hain Rehber, bazı adamlarını öncü gönderdi. O, Zeynel'le geride kaldılar. Ben o zamanlar yaşça küçük olmama rağmen, Hain Rehber'le Zeynel, yola koyulmadan aralarında geçen şu konuşmaya şahit oldum.

Zeynel dedi ki:

"Alişer, benim ikrarımdır (kirvemdir). Ben, sizinle gelemem."

Bunu üzerine Hain Rehber şöyle söyledi:

"Sen bizimle gelmek zorundasın!"

Birbirleriyle bir hayli uğraştılar. Zeynel, Hain Rehber'den yakasını kurtaramayacağını anlayınca şöyle söyledi:

"Bana yemin et! De ki; 'Yukarıda mavi gök, aşağıda kutsal yer şahidimizdir. Allah, bu yapacağımız işin günahı ve nıöbalini bu dünyada da, o dünyada da benden sorsun!' Sen bana böyle yemin içersen gelirim seninle."

Hain Rehber, Zeynel'e:

"Yukarıda mavi gök, aşağıda kutsal yer şahidimizdir. Bu işin günahını ve nıöbalini Allah, bu dünyada da, o dünyada da yalnız benden sorsun." diye yemin ettikten sonra, Alişer'in kirvesi olan Zeynel ikna oldu. Alte Mağarasına doğru Alişer'i öldürmek üzere yola koyulup gittiler." Yukarıda anlatılan olaydaki yemin metni; Dersimlilerin Türklerdeki Gök Tanrı inancını 1930'larda hala yaşattıklarını gösteriyor. Bilindiği üzere; gök, Türklerde kutsaldır ve Güneş Tanrı ile aynı anlama sahiptir. Mavi Gök'ü şahit tutmak; Allah üzerine yemin etmektir ki bu da Mavi Gök'ün Allah sayıldığını gösterir.
Yine kutsal yer kavramı da Türk din inancının temel direklerinden birisidir.

Türklerde evren; yer-yürüstü (gök) ile yeraltından oluşmuş bir bütün kabul edilmiştir. Mavi Gök, Gök Tanrı'dır. Bunun isimlerinden birisi Ulgen'dir.
Yer ise, yer ve yer altı ruhlarını kapsar. Bunun adı da Kayra (Kara) Han'dır. Kutsal yer üzerine yemin etmek de Kara Han'a yemin etmektir. Bu gelenek; 8. yüzyılda Orhon ırmağı kıyılarına dikilen Türk yazıtlarında pek parlak biçimde yansımıştır. Bu olaydaki yemin töreni ile Bilge Kağan'ın 1300 sene önceki seslenişi birbirine son derece benzemektedir. Bunun için Bilge Kağan Yazıtı'nın okunması yeterli olacaktır.

Çelebi Cemalettin ve Dersim

Dersim kültürünü ve inanışını anlamak için faydalanacağımız çok önemli bir bilgi, Baytar Nuri'nin kitabında yer alıyor. Bu bilgi; Çelebi Cemalettin Efendi'nin Dersim bölgesine yaptığı çağrı gezisiyle ilgilidir.
Birinci Dünya Savaşı başlayınca; Osmanlı Devleti, Alevilerden de alaylar oluşturup bu askerleri Doğu cephesinde Ruslara karşı kullanmayı planlamıştır.

Sonrasını Baytar Nuri şöyle anlatıyor:

"1915 yılının yaz mevsiminde Rusların büyük kuvvetlerle Erzurum cephesinden taarruza geçmeleri üzerine, Enver Paşa, Dersim aşiret reislerini Sağır oğlu vali Sabit bey vasıtasıyla Elaziz'e davet etmişti, fakat Dersimliler bu davete icabet etmemişlerdi.

Talat ve Enver paşalar Elaziz'e yetiştiklerinde, Batı Dersim aşiretlerinin reislerinden olup, kurnazlığı ve siyasi hilebazlığı ile maruf Kango oğlu Mehmet ve Zeyno oğlu Meço gibi bazı menfaatperest kimseler, Vali Sabit'in mütemadi ısrarları üzerine Elaziz merkezine gitmişler ve başkumandan Enver ve sadrazam Talat'la Batı Dersim adına bir mülakat yapmışlardı. Bu mülakatta Dersimlilerin büyük kuvvetler teşkilatlandırarak harbe iştirak etmeleri teklif edilmişti.

Bu teklif karşısında Kangooğlu Memet:

"Paşam, Dersimliler Alevidirler, Hacı Bektaş evlatlarından Çelebi Cemalettin efendiye hürmetleri vardır, şu halde, emir buyurup da mumaileyhi cihada sevk ederseniz bütün Dersimliler onunla harbe iştirak ederler ve biz dahi mahcup olmayız, hem de paşalarımız memnun kalmış olurlar. Harp için biz kendi aşiretlerimize söz anlatamayacağımız gibi, diğer Dersim aşiretlerine ve hususu ile Seyit Rıza'ya hiç sözümüz geçmez. Yalınız şahsen bize emir buyuruyorsanız, iradenizi yerine getirmeğe hazırız." demişti. Paşalar bu sözü yerinde bulmuşlar ve ağalara külliytli paralar vermişlerdi. Bir müddet sonra, aldığı emir üzerine Cemalettin efendi büyük bir debdebe ile Kırşehirden yola çıkmış ve Sivas vilayetine gelmişti. Burada etrafına topladığı Alevilerden alaylar teşkil, fahri subaylar tayin ve Dersim'in Seyitlik bakımından Mürşiti olup Koçhisar ilçesinin Yalıncak köyünde oturan Ağoçanlı Seyit Aziz'e uğramış ve mumaileyhi beraber alarak Koçkiri aşiretlerini ziyaret etmişti.
Koçkirliler, Alişer efendinin Rusya'ya iltica ederek Kürt davası uğrunda çalışması yüzünden kendilerinin Türkiye hükümeti nazarında iyi gözle görünmediklerini ve aşiret reislerinin ordu tarafından tarassut ve şüphe altında bulunduklarını, bu sebeple ilk önce Dersim aşiretlerinin harbe iştirakinin temininden sonra Koçkirlilerin dahi peyderpey harbe iştirak edeceklerinden şüphe olmadığını Şeyh efendiye iblağ ve onu kandırarak Erzincan'a yolcu etmişlerdi.
Ben o sırada Erzincan merkezinde subay idim, menzil müfettişliği Kurmay Kaymakamı Ali Rıza, beni ordu emriyle Çelebi Cemalettin efendiye müşavir tayin etmişti.
Çelebi efendinin kapısında saltanat arabaları, hususi nöbetçiler, yaverler ve kumandanlara yakışır debdebeli bir daire de vardı. Ziyaretçiler arasında Alaman Kurmayından bazı kumandanların vücudu dikkat nazarı çekiyordu.
Çelebi efendi siyasi toplantılara devam etmekte iken, kendisi ile beraber Erzincan'a gelmiş olan Seyit Aziz de ayrıca mahalleler içinde dolaşarak alevi çoğunluğu olan yerlerde toplantılar yapıyor ve Tarikata ilgili va'z ve irşadatta bulunarak Pençe-Tarik akidesini ileri sürüyordu, halkı Pençe-i Al-i Aba remzine davet ediyordu. Bu sebeple halk iki kısma ayrılarak, bir kısmı Seyit Aziz'in akidesini kabul ve diğer kısımda kesin olarak reddediyor, itirazlar yapıyordu.

Bu olaylar sırasında Çelebi beni istemiş ve şöyle demişti:

"İşittiğime göre, Kiştim denilen köyde Mar adlı bir evliya varmış, Kürtler bu evliyaya t alıyorlarmış. Şu halde ben askeri kumandana söyledim, yarın size bir askeri müfreze verilecek, Seyit Aziz de sizinle gelecek, siz bu müfreze ile Aziz'i, Kürtlerin tecavüzünden korumak ödevindesiniz. Söz konusu olan evliya bir ağaç parçasından başka bir şey olmadığını duydum, işte Aziz efendi Tarik adlı bu ağaç parçasını yakacaktır.
Ben bu teklife karşılık olarak, "Teklif buyurduğunuz bu ödevi ne yazık ki üzerime alamıyacağım ve yapamıyacağını" dedim.

Sebebini sordu, kendisine gözümle gördügüm olayları şu suretle anlattım:

"Efendim; bu mıntıkadaki Kürtler her yıl Ocak ayı sonunda üç gün Hıdır orucu tutarlar, geçen yıl aynı mevsimde Balaban aşiret reisi Gül ağa beni davet ederek, kendi köyü olan Hinzori yakınındaki Kiştim köyüne götürdü. Her yıl binlerce Kürtler bu köyde Mar dedikleri evliyanın evinde aynı günde büyük bir toplantı yaptıklarından, Gül ağa ile biz de toplantı yerine gittik. Büyük bir oda ortasında, büyük ve eski bir direk vardı, bu direkte yeşil sargıya sarılı bir asa asılmış ve asanın sargıdan dışarıda kalan kısmı büyük bir yılanbaşı şeklinde görünüyordu. Buna herkes Kiştim Mart yani Kiştim evliyası diyorlardı. Sözü geçen oda o derece geniş idi ki, bir iki bin kişi içine sığabilirdi. Buraya toplanan halk, bir taraftan eninli seslerle Kuday'a yalvarıyor ve bir taraftan Mar'a karşı huşu ile inkiyat ediyorlardı.

Genel bir ağlayış baş gösterdi, ben dahi bu umumi heyecan ve heybetten ağlamaktan kendimi alamamıştım. Cemaat birikmişti, Marı çıkarmağa yetkili aileden çarpık, yarı kötürüm bir zat ortaya gelerek direkte asılı sargıdan Mar'ı ya Allah diyerek çıkarmış ve yarı ayakla, yarı yerde secdeye gelerek Mar'ı insanlar üzerine uzatmağa ve günahlarına tövbe ettirmeğe tevcih ettirmişti. Şeyhin elindeki Mar, bazen uzanıyor, bazen kısalıyor ve bazen münhani vaziyetler alıyor, cemaatı heyecana getiriyor ve bazen de sahibini yerlere deviriyor ve şeyhin feryadı asumana çıkıyordu. Binlerce halkın manevi kuvvetinin tam bir merkezde birleştiği bu anda, ben artık kendimden geçmiştim, Gül ağanın elini tutmuş, karanlık geceden ve bu karanlık içinde nur fışkıran şiddetli ateşten, halkın coşkun vaveylasından şiddetli bir heyecana kapılmıştım. Böylece saatlar geçti; yüzlerce kurban kesildi, Mar tekrar yerine kondu tekrar Allah'a yalvarmalar oldu ve toplantı dağıldı. Bu toplantıya iştirak eden aşiretler arasında pek çok uzaklardan gelenlerde vardı.
Ertesi gün Gül ağadan ayrıldım Erzincana geldim. Şu izahatım gösleriyorki, Kiştim Marını kırmak ve yakmak aşiretlerin iğbirar ve husumetine sebep olacağı gibi, büyük bir isyan alevlendirmesi de melhuzdur. Ve aşiretler de benden nefret ederler, beni mazur görmenizi rica ederim." dedim.

Çelebi efendi derin derin düşündükten sonra, bu bapta Aziz efendi ile danışık yapacağını ve sonucunu bana bildireceğini söyledi. Ertesi gün beni Kiştim'e gitmekten affetmişti.
Çelebi efendiyle aramızda geçen bu muhavereden aşiretler haber almış ve mumaileyhi bana Kiştim Marı'nı tahrip emrini vermeğe teşvik edenin Aziz olduğu bilinmişti. Bu sebeple Çelebi efendiye karşı beslenen saygı sarsılmıştı. Zaten bu sıralarda Dersimliler, Rus ordularının galip geleceğini anlamış olduklarından, harbe iştirak etmemek ve Rusların gazabını tahrik eylememek için, Çelebi efendiye mazeretler göstermek yolunu tutmuşlardı."

Dersimlilerin; kendisine yardımcı olmayacaklarını ve Kürtçülük peşinde koştuklarını anlayan Çelebi Cemalettin Efendi, Baytar Nuri'ye şunları söylemiştir:

"Asırlarca evvel, ceddim Haci Bektaş-ı-Veli, Dersim mıntıkasına vaaz ve nasihat edici bazı kimseler göndermişti, bu zatlar ceddimin verdiği talimat dairesinde hareket etmişler ve Dersim aşiretlerini ceddim Haci Bektaş-ı Veli'ye bağlamaya çalışmışlardı. Fakat bu zatların ölümünden sonra bunların evlatları her nedense zaman geçerek ceddimi unutmuşlar, tamamen Kürt olmuşlar, kendi rey ve arzularına uygun ve akıl ve mantık dışında bir din icat etmişler ve Dersimlileri de bu prensiplerine sürüklemişlerdir. Tekkede bir bahçemiz var, (Kırşehirde Haci Bektaş tekkesi, ben yılda ancak bir kere bu bahçeye çıkabilirim. Bu defa çıktığımda bir rüya gördüm, rüyamda ceddim bana göründü ve dedi ki, 'Sevdiklerimin ve hassaten Dersim müritlerimin başında bir kara bulut görünmektedir, size emrediyorum, gidiniz kendilerini irşad ediniz, ileride hükümetin kendilerine, bir fenalık yapması tehlikesi vardır, harbe iştirak ederek bu suizandan kurtulsunlar.' İşte, ben buraya bu enire göre konağımdan çıkıp geldim. Şimdi, hem Dersimlileri cihada iştirak ettirerek maruz kaldıkları tehlikeden kurtarmak ve hem de, bazı cahil Seyit ve dedeler vasıtasıyla adet edindikleri tarikatı ıslaha ve kendilerini doğru yola sevk etmek isterim, bu sebeple, maiyetimdeki bir iki alay mürit ve muhibbammla ben daha ileriye ve hatta harp cephesine kadar gidiyorum, ceddimin batini emirlerine göre kendilerimde davet ediyorum, ben kendilerine yazmışını, siz dahi yazınız ve hatla Dersime kadar gidiniz." dedi.

Çelebi efendi, yukarıdaki sözlerine ilaveten milli haklara ilgili Kürt isteklerinin ecnebi talırikatıyla vuku bulduğuna işaret ederek, Kürtlerin her ne isteği varsa bunu harbin sonunda ileri sürebileceklerini nasihat etmeği de unutmadı. Seyit Aziz'i Sivasa geri gönderdiğini sözlerine ekledi.
Bir müddet sonra Çelebi Efendi alaylarla Erzurum'a hareket etti."

Çelebi Cemalettin Efendi o sıralarda kalp rahatsızlığı çekiyordu ve evinden dışarı bile çıkacak durumda değildi. Zaten; 23 Aralık 1919 gecesi; Mustafa Kemal'i Sivas'tan Ankara'ya dönerken konağında misafir etmiş; ilk Meclis'e de seçilmiş ama bu görevini doğrudan yapamamıştır ve kısa bir sonra da vefat etmiştir.
Bu çalışmada ortaya koyduğumuz gibi Cemalettin Çelebi'nin rüyası çıkmış; önce onun öğüdünü dinlemeyen Koçkırı Alevileri daha sonra da Dersimliler felaketle karşılaşmışlardır.
Dersimli Baytar Nuri'nin her cümlede Kürt göstermeye çabaladığı aşiretlerden burada adı geçen Balaban boyunun gerçek bir Oğuz boyu olduğunu Osmanlı kaynaklan açıkça gösteriyor. Balabanlar, Türklerin kuş totemlerinden balaban kuşunu kendilerinin ataları kabul eden bir koldur. Bu kolun bağlı olduğu üst Oğuz boyu Beğdili boyudur. Beğdilililer Kuzey Suriye Türkmenleri veya Şamlu Türkmenler olarak kayıt altına alınmışlardır. 13. yüzyılda yaşayan büyük tarihçi Reşidüddin, Beğdili Türkmenlerini, padişah çıkaran Oğuz boylarından birisi olarak kabul etmektedir.

Beğdililer, Kızılbaş idiler ve bunlar 1501'de devlet kuran Şah İsmail ile birlikte savaşmışlardır. Yani; Osmanlı Devleti'nin düşman gördüğü boylardan birisi de Beğdililer ve alt kolu Balabanlar idiler. Kızılbaş Türkmen olan bu boylar; 1514 Çaldıran savaşından sonra hayatta kalabilmek için bölgenin dağlık alanlarına doğru çekilmişlerdi.
Elbette ki aşiret reisini ve halkı kandırarak Kürdistan projesi için kullanmaya çabalayan o dönemin ajitatörleri; kendi geçmişini bilmeyen bu insanları ve kitleleri kandırarak Kürtçü yapmışlardır. Dersim trajedisinin altında yatan acı gerçeklerden birisi budur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM'İN TÜRKLÜĞÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:20

Türklerde Ejder (Evren) İnanışı

Baytar Nuri'nin kitabında ayrıntılı biçimde anlattığı Kiştim Mar'ı, anlaşılıyor ki Kiştim'de bulunan yılanbaşlı bir asadır. Anadolu'daki Alevilere özgü bir ibadet olan cemde bu asaya tarik de denilir. Asa veya tarikin diğer bir adı da "Erkatı Çubuğu" dur. ibadetin yürütüldüğü değnek anlamına gelir ki Alaca Değnek de denildiği olmuştur.
Anlaşılıyor ki Dersim'de asa, bir evliya gibi kutsal sayılmaktadır. Asanın, Alevilerin ocak geleneği ile iç içe olduğu bilinen bir olgudur. Kızılbaşların din töreni olan cemde; müsahip (kardeş) haline gelen iki aile görgüden geçer. Yaş, kültür, zihniyet, biraz da maddi yönden birbirine denk iki aile müsahip olmak için anlaşır. Bu iş; eski Türklerdeki kan kardeşliğinin yol kardeşliği biçiminde sürdürülmesidir. Anlaşan iki aile, görgü ceminde ayrıntılı bir törenden sonra görülür ve kardeş haline gelirler. Topluluğun önünde yürütülen bu tören sırasında erkekler önde, kadınlar çapraz biçimde onların arkasında; dedenin önünde diz üstü secdeye varırlar. Dede oturduğu koç postunda Hakk'ı temsil etmektedir. Dede dua okuduktan sonra kutsal asayı alır ve görülenlerin görgüsünü tamamlamak üzere; bunların sırtlarına üçer kez hafifçe vurur.
Sözü edilen asa; kayın ağacından yapılan ve bez bir kılıf içinde saklanan bir metre kadar uzunluğunda değenektir. Bu sopanın Musa'nın asası gibi kutsal olduğu; gücünün bulunduğu kabul edilir.

Araştırmalar göstermektedir ki kayın ağacı Türklerde eskiden en kutsal ağaçlardandı. Bilindiği gibi Şamanist Türklerde, Budizmin de etkisiyle doğada ruh olduğu inancı yaygındı. Ağaçlar, insan gibi ruh taşırlar; bundan insanlar bile doğabilirdi. Türk destanlarına yansıyan bu olgunun dışında Mişar denilen Türk halkı; atasını "mişe" yani meşe ağacı sayan bir topluluktu. Bu Mişarlar'ın Rumlarca Agathiros denilen ve bugün Ağaçeri diye söylenen Hun halkı olduğunu; Anadolu'nun doğusundan tutunuz da güneyinden kuzeydoğusuna kadar bütün dağlık alanlarda görüldüğünü de dikkate aldığımızda, kutsal ağaç inancının Anadolu'yu doldurduğunu anlanz. Dersim bölgesi de Ağaçerilerin Kafkaslar üzerinden güneye inerken geçtikleri ve Bizans Devleti zamanında yerleştikleri alanlardan birisidir.

Ağaç hele ulu ağaçlar; bütün Alevilerin gözünde olduğu gibi Dersim-Bingöl Alevilerinin gözünde de kutlu sayılmaktadır:

"Yüce dağların uçlarına, asırlık ağaçlara, şehitlere, bir yerden akan sayısız pınarlara saygı gösterilir, bunlara "gerçekler ve erenler durağı" denilirdi. "

İşin çok daha ilginç yanı şudur:

İskit Türklerinin ve Ağaçerilerin ortaya çıkışını anlatan efsaneye göre; Herkül, yarı yılan bir kızla yatmış, ondan üç çocuk olmuştur. Bunlardan birisi İskit; birisi Ağaçeri birisi de Gelon yani Yılan'dır. Bu Yılan/Gelon boyu İtil-Ural Türkleri (Başkurtlar) arasında halen yaşamaktadır. Bugün bile Alevi Türkmenler ağacı kutsal bilirler ve ona bez bağlayarak oradaki kutsal ruhtan yardım dilenirler. Bu çaputla yer altı Tanrısı ile bağlantıya geçilmiş sayılır.
Niksar bölgesinde; örneğin benim doğduğum Ormancık'ta halen bu gelenek sürmektedir. Örneğin sakızlık denilen ulu ağaçlar asla kesilmedi, kesilmiyor. Bu ağaçlardan bir dal kesenin başına büyük bir felaketin geleceğine inanılır. Bu ağaçların sadece kurumuş dallan o da yere düşmüş olursa, yalnızca orada pişirilen kurbanın ateşinde yakılabilir.
Kızılbaşlar içinde; asanın kutsallığı yaygındır. Sadece Hacı Bektaş'ta oturan Bektaşi Çelebileri, görgüde tarik kullanmazlar; onun yerine üç kez açık elleriyle (pençe ile) vururlar. Çelebilerde bu ele "Pençe-i Al-i Aba", yani Ehlibeyt Eli denilir. Ehlibeyt'in, 5 (penç) kişiden oluşması; elin 5 dalının bulunması ile uyuşturul-muştur. Elin içinde Allah ve göz sembollerinin bulunduğu da inanışlardan birisidir.

Anadolu ve Balkanlar'daki Alevilerden bir kısmı Hacı Bektaş Veli evladı olan Çelebilere bağlıdır. Bunlar cemde görgüyü el vurarak tamamlarlar. Geri kalan ocaklarda ise dedeler; görgüyü tarik veya asa kullanarak tamamlarlar. Pek bilinmez ama Aleviler evvelden tarikçiler ve pençeciler diye ikiye ayrılmışlardı. Okumuş Çelebiler; tariki (asayı) batıl kabul ediyorlardı. Bu yüzden de ocaklar arasında gizli bir çekişme bulunuyordu. Özellikle Şah İsmail geleneğinden gelen ve Anadolu'daki Alevilerin çoğunluğunu oluşturan militan Kızılbaşlar; bu tarik geleneğine bağlı idiler...
Halen kırsal alandaki cemlerde tarik kullanılır. Bu gelenek ağacın kutsallığının devam ettirilmesinden başka bir şey değildir.

Yılan Nereden Çıktı?

Belli ki Dersim'deki Kiştim Marı denilen asanın baş tarafı yılan kafası biçiminde yontulmuştur.
Yılan; ta Hunlar ve Göktürkler zamanından beri kutsal ruhu, özellikle su ve yer altı ruhlarını temsil eden simgelerden birisidir. Bu konunun ayrıntılarını Prof. Emel Esin; "Evren" ve yine "Ejder Takının Kozmik Simgeciliği ve Türk Simgeciliğinde Kötülükten Koruyan Maske" isimli makalelerinde göstermiştir.

Örneğin inanışa göre; çift başlı ejder (evren) kötülüklerden korurdu. 732 yılında büyük Türk alpı Kül Tigin adına dikilen anıtta, çift başlı ejder (evren) moncuku(boncuk/dünya) ağzına almış biçimde çizilmiştir. Evren kabartması; Selçuklu sanatında bol bol görülür. Bu süsleme biçimi ile örneğin evlerin, sarayların kötü ruhlardan korunduğuna inanılırdı. Yılan gövdesinin üstüne baş olarak arslan, pars, hatta kuşbaşının yerleştirildiği görülür ki bu kavramı daha da kuvvetlendirmek amacı taşır. Evrene insan başı eklenerek yaratılan Şahmaran efsanesini de ayrıca hatırlamak gerekir.

Yılanın kutsallığı, erenlerin öykülerine (menakıpnamelere) de yansımıştır. Yılanı kamçı eden eren (evliya) motifi sık sık karşımıza çıkmaktadır ve Hacı Bektaş Veli menakıpnamesine de kuvvetle girmiştir. Unutulmasın ki Hacı Bektaş Veli ile Kırşehir'de sık sık görüşen ve özel söyleşiler yapan en önemli erenin adı da Ahi Evren'dir. Evren'in kutsal ve koruyucu ruh olması nedeniyle isim olarak kullanılması da doğal gözükmektedir.
Türk erenlerin gezginleri; Anadolu'da yuf borusu çalarak dolaşırlardı. Bu boruların ağzı da yılanbaşı biçiminde hazırlanırdı. Yılanbaşlı boruların ön Türk sayılan Junglar tarafından da kullanıldığı biliniyor. Orta Asya'nın demirciliğini yapan Türkler; kılıçların, palaların, hatta bıçakların kabzasını yılanbaşı biçiminde yapıp suya batırıyorlardı. Demire tapımı da simgeleyen bir tür tören idi bu işlem. Halen, demirci ustaları, bıçaklara, yılan ağzı biçiminde biten saplar da takmaktadırlar. Yılan yer altı ruhunu da temsil ettiğinden kimi yerlerde Türk mezar taşlarına bu evren çizimleri eklenmiştir.

Yukarıda özetlediğim bilgiler de göstermektedir ki, Baytar Nuri'nin ayrıntılı biçimde anlattığı Kiştim Man; Türk kültüründeki kutsal (ata/ruh taşıyan) ağaç inancı ile kutsal (ata) sayılan yılan (evren) kavramının iç içe geçirildiği bir semboldür. Bu sembol İslami bir görüntü ile bölgedeki Alevilerin cemlerine tarik (asa) olarak aktarılmıştır. Yılan başlı olmasa bile asa geleneği Alevi cemlerinde bugün de yaşatılmaktadır. Baytar Nuri; bunu Dersim'le sınırla sayarak Kürtlere özgü gibi göstermeye kalkışıyor. Halbuki Balkanlar da dahil bütün Türk Aleviliğinde bu gelenek kuvvetle yaşamaktadır. Böyle bir inanç Kürtler de dahil olmak üzere; Sünni İslam dünyasında açıkça sapıklık görülmüştür. Bu yüzden de Aleviler tarafından gizlenmiştir. Gerçek Kürtlerin yaşadığı alanlarda böyle bir inanç da görgü de olmamıştır.
Baytar Nuri'nin Kürtçülük adına verdiği bu bilgi Dersim bölgesinin ruhunun en derinden Türk ruhu ve inancı olduğunu göstermesi bakımından son derece kıymetlidir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM'İN TÜRKLÜĞÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:21

Türk Ozanı Kürtçü Alişer

Bugün Tunceli gerçeğini doğru anlayabilmek için Alişer (Alişir: Aslan Ali) ismi ile Dersim ayaklanmalarında rol alan kişiyi tanımakta büyük yarar vardır. Onun hikayesi; bugün bazı Tuncelili için ders olacak niteliktedir.

Alişer; Dersimli Alevileri Kürtleştirmek için çok çabalayan ve onları sürekli ayaklanma içinde tutan isimlerin başında gelmektedir. Baytar Nuri; onu Seyit Rıza ile hemen hemen aynı yaşta sayıyor. Bu bilginin doğru olması gerekir. 1937'de başı kesilerek öldürülen Alişer'in 1860'larda doğduğu anlaşılıyor.

Baytar Nuri onu şöyle anlatıyor:

"Dersim'in Şeyh Hasananı aşiretinin çocuğudur. Koçkirinin Ümraniye (İmranlı) nahiyesindeki çiftliklerinde doğmuş, tahsilini Sivas'ta ikmal etmiştir. Fıtri zekası, kuvvetli mantık ve muhakemesi ve olağanüstü natıkasıyla son derece şöhret kazanmış bir Kürt şairidir.
Sultan Hamit devrinde, Koçkiri aşiretleri reislerinden Mustafa beyin katibi olmuştur. (...) Mustafa paşanın mevkiini oğulları Alişan ve Haydar Beyler işgal etmişlerdir.
Mustafa paşanın vefatından sonra, Alişer; merhumun büyük oğlu Alişan beye vasi tayin edilmiş ve bu sebeple de, umum Koçkiri aşiretleri üzerinde büyük bir nüfuza malik olmuştur. Alişer, bu nüfuzunu kelimenin bütün manasıyla, Kürtlük ve Kürdistan İstiklali davası uğrunda kullanmış ve bu maksatla Dersim aşiretleri arasında kuvvetli bir birlik yaratmağa muvaffak olmuştur, Alişer, kendi akrabasından Zarife adında bir kızla evlenmiştir (...) Alişer, Kürtce birçok milli şiirler tanzim etmiş ve bu şiirleri pek güzel çaldığı sazla halka teganni ederek (... ) bir Kürt edibi olmuştur.

Alişer, 1914 Cihan Harbi'nde, Kürdistan istiklalini temin maksadıyla Rus ordusuna iltihak etmişti. Koçkiri, Sivas, Malatya ve Dersim mıntıkalarının Kürt mümessili sıfatıyla, Rus himayesi altında muhtar bir Kürdistaıı İdaresi kurulması için çalışmıştır. Rusların Erzincan'ı işgali sırasında, Alişer bir askeri müfreze ile Ovacık ilçe merkezine gelmiş ve orada Türk idaresini lağvederek bir Kürt idaresi kurmuştu. Bu başarı, Rus ordularının Dersimle irtibat noktalarını emniyet altına almıştı. Zaten bu devirde Dersim tamamen müstakil bir idare tesis edebilmişti.

Ne yazık ki, Rus orduları, çekilmeye başlamış ve bu sebeple Alişer onlardan ayrılmağa ve Dersim'e dönerek burada kalmaya mecbur olmuştu. (...) 1335 H. yılında İstanbul Kürdistan Teali Cemiyeti'ne bir mazbata göndererek, Koçkiri ve Dersim Kürtlerinin Cemiyete bağlılıklarını bildiriyor ve aynı zamanda her tarafla bu Cemiyete şubeler kuruyordu.
1336 H. Yılının (1919) ilkbaharında, Dersime geliyor ve «Sevr» muahedesi mucibince Kürdistan'ın muhtariyetinin tastiki hususunda Dersimlilerle birlikte Ankara hükümetine telgraflar yağdırıyordu.(... ) Koçkiri savaşlarına bilfiil iştirak etmiş ve bu yüzden ölüm cezasına mahkum olmuş olduğundan, artık Ovacık mıntıkasını ikametgah ittihaz etmişti. (... ) 1937 Dersim harbında, Seyit Rıza ile işbirliği yapmış ve sözle, kalemle ve fiilen Dersimlilerin maneviyatını takviyeye ve umumi birliği perçinlemeğe çalışmıştır.(...)" İmranlı'nın Ağız kır köyünde doğan Alişer; kendisini Kürt sansa bile; o aşağıdaki şiirden de anlaşılacağı gibi çok başarılı bir Türk halk ozanıdır. Baytar Nuri'nin de belirttiği gibi o; bağlamasıyla çalan ve söyleyen birisidir. Bağlama da Türklere özgü bir sazdır ve tıpkı asa (tarik) gibi kutsal kabul edilir.
Alişer'in elde edilebilen şiirleri, gerçekten de çok başarılıdır. Türk Halk Edebiyatı'nın halk ozanları (halk aşıkları) dalına giren bu şiirler; geleneksel Türk şiirinin tam bir devamıdır.

İşte onun Dersim'le ilgili olan tanınmış şiiri:

Gönül gel gezelim Dersim dağını,
Ne hoş memlekettir Eli Dersimin,
Seyran eyliyelim Sultan Bağını,
Ne hoş çiçekler var gülü Dersimin.

Nice padişahlar geldi cihana,
Bunu almak için düştü gümana,
Her birin bir çeşit attı bir yana,
Kesilmedi kalıt kili Dersimin.

Arslaıılar yurdudur tilkiler girmez,
Gerçekler sırrıdır akıllar ermez,
Kürdistan gülüdür zalimler dermez,
Onlara bağlıdır yolu Dersimin.

Kürdistan eline kim ki bulaşır,
İmdada kavuşur hemen ulaşır,
Coşa gelip şimşek gibi sataşır,
Etrafları yıkar seli Dersimin.

Kahramanı çoktur kılınç takınır,
Bütün Kürdistana yardım tokunur,
Havariçler yedi devlet sakınır,
Allah'tandır kavi beli Dersimin.

Aşayiri cömert hakkın rahına,
Munzur dağı durmuş kıblegahına,
Tujik dağı derler onun şahına,
Atılır topları beli Dersimin.

Taki'nin Kürt Ahmet çedd-i alası,
Seidan Şeyh Hasan ondan binası,
Şükür, hakka geçmiş onun duası,
Cümleye üstündür eli Dersimin. (Alişer)

Görüldüğü gibi; kendisini Kürt sanan ve Kürdistan için canını ortaya koyan Alişer'in şiiri has Türkçe bir şiirdir. Çünkü o; bölge halkının dilini kullanıyordu ve kendisini de ancak Türkçe söyleyerek anlatabiliyordu. O Kürtçülük propagandasını bile Türkçe ile yaparken ne kadar derin bir çelişki içinde olduğunun elbette ki farkında değildi.
Alişer Koçgiri isyanı sırasında da "Koçgiri başladı harbe" diye başlayan bir koçaklamayı bestelemiş; sazıyla çalıp çağırmaya başlamıştı.
Bunun gibi başka şiirleri olan bu Türk oğlu; Kürtçülük akımına kapılmış; devletle savaşmış; hatta Ruslarla işbirliği yaparak ülkesine ihanet etmiş birisi olarak öldü gitti. Onun trajedisi, aslında bugün başka bazı gençlerin tavrında devam ediyor. Maalesef, Tunceli'deki Türk kökenli bazı insanlar kendilerini Kürt sanıyor ve içlerinden çok az da olsa birileri çıkıp Kürdistan davası için can veriyorlar.

Has bir Türk halk ozanı olan Alişer'in içine iteklendiği aldanıştan doğru sonuçlar çıkartılırsa; Tunceli; Türkiye'nin geleceğinde çok saygın bir kültür bölgesi olarak yer alacaktır. Çünkü; bu bölge bugün de öz Türk kültürünün en temiz biçimde yaşatıldığı alanlardan birisidir.
Naşit Hakkı Uluğ'un Tunceli'de yaptığı incelemelerde tespit ettiği gibi, Alişer; tam bir Alevi ozanı gibi çok değerli nefesler de söylemiştir. Bu nefesler; tam anlamıyla Türk Aleviliğinin ürünü olan deyişlerin benzeridir.

İşte onlardan birisi şudur:

Bismillah diyelim Hak'tan inayet,
Ta ezel mazharı ihsanı Dersim.
Muhammet Mustafa, Şalı-ı Velayet,
On iki İmam'tn lisanı Dersim.

Ceddimiz, Şeyh Hasan,
Şah-ı Horasan Himmeti bizlere olmuş sayeban.
İkilik perdesin atalım heman,
Birlik makamıdır zamanı Dersim...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM'İN TÜRKLÜĞÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:21

Kürtleştirme Yalanları

Alişer gibi; Dersimli Baytar Nuri de öz Türk Kalan boyunun çocuğu iken kendisini Kürt kabul etmiş; müthiş bir Kürtçülük propagandası yürütmüştür. O; Kürtçülük propagandası yapabilmek için, tarihsel gerçekleri hiç çekinmeden çarpıtmaktadır.

Baytar Nuri, Kürtleri büyük ve önemli bir halk gösterebilmek için Ortadoğu'daki önemli isimleri, akımları Kürt göstermeye çabalamaktadır.
Örneğin; tarihte böyle bir bölge oluşmamış iken Horasan'ın bir yerine "Horasan Kürdistanı" diyebilmektedir. Böyle diyen birisi elbette ki Emevi Devleti'ni yıkan büyük kumandan Eba Müslim Horasani'yi de Kürt sayacaktır ki öyle yapmaktadır.
Müthiş bir Türk düşmanı olan ve kitabını "İntikam, intikam!" çığlıkları ile bitiren bu kişi; işi öyle ileri götürmektedir ki Dersim'de etkili olan Türkmen ulusu Hacı Bektaş Veli'yi de Arap göstererek 74 Türklerle bağını kesmeye çabalamaktadır.
Daha da ilginç olanı; Anadolu'daki Kızılbaş Türkleri, Kızılbaş Kürt gibi göstermeye kalkışmaktadır.

Şu yazdıklarına bakar mısınız:

"Dersim aşiretleri arasında Bektaşi ve Şialiğa nisbeten Horasan Aleviliği üstünlüğünü muhafaza etti. Bu hal Yavuz Sultan Selim zamanına kadar devam ederek, bu devirde, bu akide müntesibi Kürtlere Kızılbaş denildi. Şialık, İran akidesine pek yakın olması hasebiyle, Safavilere taraftar bulunmaları göz önünde tutularak, birçok Kürter -Dersim'in dağlık kısmı müstesna —Yavuz'un imhasına uğradılar."

Anadolu'da Çaldıran Savaşı'na giden Yavuz'un yok ettiği Kızılbaş Türkmenleri bile Kürt göstermeye çabalayan Baytar Nuri'nin gerçekleri hiç çekinmeden çarpıtması; aslında Kürtçüler arasında bir gelenek olmuştur. PKK ideologları da aynen Baytar Nuri'nin yaptığı gibi Kürt milleti yaratmak adına Orta-doğu kültürlerini Kürt gösterme yoluna gitmişler ve buna kendi yandaşlarını da inandırmışlardır. Tunceli bölgesinin Kürt olduğuna inanan insanlar; bu çarpıtmanın yanılttığı kişiler olarak ortada durmaktadırlar.
Dersimli Nuri; Dersim bölgesindeki tarihi sembolik kişileri Kürt göstermek için olmayacak çarpıtmalara yapar.

Bir Türk ereni olduğu çok iyi bilinen Saru Saltuk'u bile Kürt göstermek için şunları yazıyor:

"Sarı Saltık. Bir kabile haline gelmiştir. Bu kabilenin ceddi sayılan Saltık'ın türbesi, Sarı Saltık dağmdadır. Sar kelimesi Med-Mar dilinde dağ demektir ve Saltık bu dağ üzerinde medfun bulunması hasebiyle, bu evliyaya izafeten, Kürt dilindeki izafet usulüyle, dağa Sarı Saltık yani Saltığın dağı denilmiştir. Buradaki sarı kelimesi, Türkçede bir renk ifade eden sarı sıfatı sanılmamalıdır. Bir Kürt evliyası olan bu Saltığın sülalesine Kürtler Seyit derler. Zaza dilini mükemmel bilirler, Kürt olduklarını dahi hiç gizlemezler. Bunlar aşiretlerden maddeten yardım görürler, silahsızdırlar. Bu kabile mensuplarında Kürt milliyet mefkuresi çok kuvvetlidir. Kürdistan Teali Cemiyeti üyelerinden Miralay Halil, bu kabile evlatlarından idi. Ayni aşiretin mümtaz evlatlarından olan Molla Hıdır, Balkan harbi esnasında İstanbul'a gelerek burada Kürdistan Muhibban Cemiyeti adında bir cemiyet kurmuş ve Kürtlük davası hakkında umumi efkarı tenvire çalışmıştı. İstanbul'daki bütün Kürtler bu cemiyete iştirak etmişlerdi."

Gerçekten de Kürtçülük çalışmaları sonucunda; bazı Türk boylan kendilerini zaman içinde Kürt saymışlar; bunların reisleri de Kürtçülük çalışmalarının içinde etkin rol oynamışlardır. Bu durum; Kürtçülerin; Alevi/Kızılbaş Türkleri oldukça kolay kandırıp erittiklerini göstermektedir.
Aynı olay, son yıllarda Tunceli bölgesinde yeniden görülmeye başlanmıştır. Buradaki Türk kökenli insanlardan bazıları; kendilerini Kürt saymaya başlayarak Kürtçü/Kürdistancı projeye siyasi destek vermeye başlamışlardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM'İN TÜRKLÜĞÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:27

BÖLGENİN KÜLTÜREL KİMLİĞİYLE İLGİLİ 80 YIL ÖNCE SAPTANANLAR

1925 yılında Dersim bölgesine giderek orada bilimsel çalışmalar yapan Naşit Hakkı Uluğ; bu bölge ile ilgili çok değerli saptamalar yapmıştır. Onun gözlemleri ve aktardığı bilgiler, bugün de Tunceli hattında varlığını sürdürmektedir. Naşit Hakkı Uluğ'un saptamalarına 75 biz, ekler yaparak; bölge kültürünün ne kadar canlı bir Türk kimliğini yaşattığını göstereceğiz.
"Dojikbaba bugün Dersim coğrafyasında 2.890 metre yüksekliğinde bir dağın adıdır, bir adı da Sultanbaba'dır; bu dağ, Dersim in mihraplarından biridir. En mukaddes tepesi ve Dersimlinin devlet kuvvetleri karşısında tırmanıp kurtulduğu yerlerdendir. Orada Sultanbaba'dan yardım umulur ve Dojikbaba'ya sığınanlar ona tırmanamayan devlet kuvvetlerinin elinden daima kurtulurdu.

Dojik kelimesinin, kulağınızda bıraktığı etkiyi tarttınız mı? Bunun Tacik, kelimesinin bir bozuntusu olduğunu düşünemez misiniz? Tarihte Tacik sözünün, Müslümanlığın Orta Asya'ya doğru ilerlemesi sırasında meydana çıktığını biliyoruz. Bir millet kast edilmeyerek -herhangi bir milletten olursa olsun- Müslümanlığı kabul etmiş olanlara, eski dinlerini muhafaza edenler tarafından Tacik adının verildiğini görüyoruz. Harzem diyarı, Arapların Müslümanlığı ilk yaydıkları Türk çevresidir. Celalettin de Müslümanlığı kabul eden bir Türk sülalesinin mensubu sıfatıyla, eski dinlerinde kalan tebaası tarafından böyle bir isimle adlanmıştı. Celalettin'in anası Türkan Hatun, Şaman dinine mensup Kıpçaklara dayanırdı; ordusunun safları arasında bulunan Kıpçaklar, sultanlarına din bakımından "Tacik Sultan" diyorlardı ve bu yüzden Sultanbaba'nın bir adı da Dersim dilinde bozularak "Dojikbaba", "Dojik Sultan" oldu, Ermenilerin Müslümanlara Tacik dediklerini hatırlatmak da bu yoldaki düşüncemizi aydınlatabilir. Bu civarda Tacik adını taşıyan köyler vardır; Hozat'ın Tir köyünün adı da Tacekrek'tir, sonradan bir ek almıştır.

Dersim vicdanının bu kutsal babası kimdir? Dersimli, niçin bu yüksek tepeye Celalettin Harzemşah'ın adını koymuştur? Tarih nakleder ki, Diyarbakır taraflarında büsbütün ezilen ve elindeki kuvveti dağıtan talihsiz Harzemşah, dağlara sığınmış ve burada öldürülmüştür. Onun izi üzerinde koşan ve kendilerine sığınacak yer arayan Harzemli askerler de bu dağlara tırmanmışlar, çevre kabilelerden evlenmişler ve burası yeni yurtlan olmuştur. Celalettin Harzemşah'ın komutanlarının arasında Saruhan ve Kırhan adlarına rastlanır. Bunlar hükümdarlarını kaybettikten sonra Suriye'yi altüst etmişler ve fakat Suriye hükümdarlarının ittifakı karşısında dayanamamışlardır. Kumandanları öldürülmüş olan askerler ya bu dağlara kaçmışlar, ya Selçukluların himayesine sığınmışlar veyahut da kendilerini kovalayan Moğolların arasına karışmışlardır. Bugünün Kırhanlıları, o Kırhan'ın kabileleri ve bu aşiretin arasında yaşayan Saruhanlılar da Saruhan'ın maiyeti kabileleridir.
Harzemşah, Dersimlinin vicdanında o kadar derin bir yer alır ki, "Allah, Muhammed ve Ali" üçlemesinden başka Dersim inanının diğer bir üçlemesini ifade eden "Ali, Hızır ve Munzur" efsanesindeki Hızır'ın Celalettin Harzemşah olduğunu söyleyenler de vardır.

Kıymetli bir incelemeci, tarih öğretmeni Talha, bu Sultan Hızır üzerinde durmuş ve Pertek'in Zive köyünde Sultan Hızır'ın kim olduğunu 110 yaşlarında bir ihtiyardan sorunca:

"Dedemiz Horasanlı Seyit Ahmet Yesevi'dir, oğlu Hasan Dede aşiretiyle Irak'a göçmüş... Abbasi halifesi, dedeye yer vermiş. Kendisi Hicaz'ı, Mısır'ı dolaşmış, oraları beğenmemiş, kalkmış Anadolu'ya geçmiş, Konya Selçukluları'ndan Alaeddin'e biat etmiş. Alaeddin kız kardeşini Şeyh Hasan'a vermiş ve aşireti de Malatya taraflarına yollamış. Yavuz'un gününe kadar Malatya'da oturan bu aşiret sonra Dersim'e kaçmış... Hasan Dede yolda ölmüş, Keban madeninin Şeyh Hasan köyüne gömmüşler. Dedenin Hasan ve Seyit adlı oğulları aşiretleriyle Dersim'e gelmişler, Hasan Hozat civarında kalmış, Seyit de kabilesini almış, Ovacık taraflarına gitmiş, Hasan'ın Karaballı, Abbas, Kırık ve Ferhat adlı dört oğlu olmuş, bunlardan bu adlan alan aşiretler türemiş... Seyit'in Koç, Kal, Kaf isminde üç çocuğu olmuş... Koç'un Şanı ve Resik; Kalın Bal, Abbas, Persirn, Geçel; Kafin da Beyt, Bezger, Maksud adlı çocukları doğmuş. Altı yedi asır içinde bugün bu adlarla anılan aşiretler türemiş... "

Horasanlı-Kureyşanlı

"Kureyşanlı aşiretinden Seyitlere rastladım. Dersim'in hemen her tarafına yayılmış olan bu aşiret bir Seyit ocağıdır. Vaktiyle bizim Of kazası her tarafa nasıl hoca, Akseki nasıl kadı yetiştirdiyse, o da Dersim'in Seyit ihtiyacını karşılayan kabilelerden biri olmuştur, cerrar yetiştirir. Yoğunlukları doğuda olmak üzere batıya doğru yayılmışlardır. Dersim'in içine girip de bunların nasıl konuştuklarını kulaklarıyla duyanlar, Horasanlı kelimesinin kolaylıkla Koresanlı ve zamanla kendi akıllarınca bir de Peygambere yakınlık şerefi(!) yüklemek isteyenlerin ağzında Kureyşanlı olmuş olduğunu anlarlar; bunların yanı başında Karsan, Karşan ve Harsan adlarına rastlanır. Bu aşiretten hatırlı bir Seyit, "Biz Kurayşanlıyız, Peygamber soyundanız" dedikten sonra; "Dedemiz Horasan'dan gelmedir" sözünü de ilave etmeyi unutmadı."

Koresin Aşireti

Doğu Anadolu'da incelemeler yapmaya çok meraklı olan Çarlık araştırmacıları, Doğunun sayılı aşiretlerinden biri olan Şikak aşiretinin de Türk olduğunu söylerler. Esasen Şikaklı Semiko İsmail de asıllarının Türk olduğunu ifade ederdi. Bu aşiret, komşusu "Koresin" adlı bir aşireti içerisine alıp eritmeye uğraşmıştı. Koresin adının Horasan'dan hiç farkı var mı? Bugün kanun dev-rinde, eski baskısını yapamayan Şikaklıların elinden yakalarını kurtarınca, kılığını bile değiştirip milli kimliği ile meydana çıkan Koresinliler, bu Horasan çocuklarının ad ve varlıkları, Kureyşanlıların aslı hakkında bir başka misal oluşturmaz mı?...
Avrupa tarihçilerinin Harzemlilere "Kurasmen" dediklerini de hatırlatmak faydalıdır.

Dersim'in Fesatçıları Bile "Horasanlıyız" Diyorlar

Koçgirli Alişir, 18 yıldır, Dersim'de yaşıyor ve Seyit Rızanın etrafındaki eşkıyalık birliğine akıl hocalığı ediyordu. Dersim'de aşiret ve eşkıyalık rejiminin düşünen kafası olan bu Alişir, 65 yaşlarında Kafat mağaralarında gene Dersim rejiminin elinde can verdi; rakibi bir aşiret ağası tarafından öldürüldü.

Dersim'de eşkıyalığı yaşatmak için şiirler yazan ve bu şiirleri yıkılan Dersim bilincine dayanak oluşturan Alişir bakınız ne diyordu:

Bismillah diyelim Hak'tan inayet,
Ta ezel mazhart ihsan Dersim.
Muhammet Mustafa, Şah-ı Velayet,
On iki İmattı'ın lisanı Dersim.

Ceddimiz, Şeyh Hasan,
Şah-ı Horasan Himmeti bizlere olmuş sayeban.
İkilik perdesin atalım heman,
Birlik makamıdır zamanı Dersim...

Gene Alişir, Dersim zihniyetini yaşatmak için yazdığı diğer bir şiirinde, bütün Dersim'i soy olarak Horasanlı Şeyh Ahmet Yesevi'ye bağlıyor ve diyordu ki:

Bihamdillah ezel ahd-ı rahmanız, Silsile-i Ahmet,
Şalı-ı Merdan'ız...
Havariçten dûruz, has Müslümanız.
Güruh-u naciyiz, ayn-ı irfanız...

Alişir, ritmini Bektaşi nefeslerinden aldığı şiirlerinde, Dersim haydutluğu için manevi dayanaklar yaratmaya uğraşmış, bütün ömrü boyunca bir gün bile bizim gibi düşünmemiş ve bizim gibi inanmamış bir insandır. Böyle azılı bir haydudun Dersim'in aslı üzerinde bizimle buluşması çok dikkate değer değil midir? Alişir bir başka şiirinde Dersim'i tasvir ediyor, Dersim eşkıyasını yüreklendiriyor ve fakat Dersim'in bütün varlığını gene Sultanbaba denen Harzemli Celalettin'e ve kendi aslını da Horasanlı Ahmet Yesevi'ye bağladıktan sonra, bugün Dersimlilerin naklettikleri ve türeyişlerine esas olarak gösterdikleri Ahmet Yesevi'nin torunu Seydan ve Şeyh Hasan soykütüğünü (?) doğruluyor. Şiirde geçen Takı adı, Alişir'in mahlasıdır. (...)
Dersim dini, türü kendine özgü bir insanlar alaşımıdır; her tabiat hadisesi, her hatıra Dersimli'nin dar kafası ve zayıf vicdanı üzerinde etkisini yapar. İlk insanların inanlarından tutunuz da, bugüne kadar gelip geçen bütün inançlardan birer nebze, Dersim dininin içinde toplanmıştır. Güneşten itibaren bütün tabiat kuvvet ve hadiseleri Dersimli için mukaddestir. Yüksek dağlara, bağrından su fışkıran kayalara, bol gölge veren asırlık ağaçlara, geceleri yol gösteren yıldızlara, aya ve akarsulara taparlar. Güya bütün bu varlıklar, dedelerinin ruhlarının değişime uğramış şekilleri ve onların mucizelerinin eseridir. Bu esas putların yavrucukları birçok totemler de vardır. Bir yıkık duvardan, bir eski pabuca kadar inen bu totemler sayısızdır, Seyitler için ticaret vasıtasıdır.

Dağ Türkleri, bulunduğu köyden görünen en yüksek tepeyi kendisine mihrap saymıştır. Doğudan güneş doğdukça ilkönce ışığı elbette yüksek bir dağın doruğuna vurur. O köyden görünen o ışıklı nokta, Dersimli için mukaddestir; her sabah güneş oraya vurunca, bir eli göğsünde ve diğer eli çenesinde olarak eğilir. Bu tapış yabancılar için daima gizli kalmalıdır, sorarsanız inkar ederler.
Animizm, naturizm ve nihayet Türklerin orijinal dini olan Şamanizm bugünkü Dersim vicdanında en derin izleriyle yaşıyor.
Dersim'in dağını ve deresini gezerken bütün bu inanların birer ifadesi olan efsaneleri duyarsınız... Dersim'in şamanları olan Seyitler bunları ağızdan ağıza bugüne kadar yaşatmışlardır.
Bugün Dersim halkının dini, kütüklere Müslüman ve mezhebi de Caferi olarak geçer. Bugünkü Aleviliğin, Ali'nin Muhammed'e halef olması lazım geldiği esasından doğduğunu söylemiştik. Ali'den sonra muhtelif imamlara geçen bu hak, en son esrarengiz bir surette kaybolan Mehdi'de kalmıştır. Aleviler, dünyanın sonunda bu Mehdinin tekrar meydana çıkacağına inanırlar. Bu mezhebin kendisine mahsus dini merasimi, namazı ve orucu vardır."

Yukarıda verilen bilgiler; Anadolu Aleviliği dediğimiz ve bir ucu ta Romanya'ya kadar uzanan Kızılbaşlığın anlatımından başka şey değildir. Yani; bu bilgileri Kızılbaşlığın kollarından hem Ocakzadelerde; hem de Çelebilerde ortak olarak bulabilmekteyiz.

Araştırmacı seyitlerle ilgili olarak da şunları yazmıştır:

"Bugün Dersim'de din ve mezhep vecibeleri, aşiret hayatını ve ağalarla Seyitlerin tahakkümlerini devam ettirmek ihtirasının bir vasıtası olmaktan başka bir şey değildir. Seyit denen cahil, tembel, haris bir sürü, bu dinin kamlarıdır, tıpkı Altaylar'daki Türk kabileleri arasındaki kamlar gibi okuma yazma bilmeyen, kulaktan dolma birtakım şiirler ezberlemiş, sihirbazlık, hekimlik ve çalgıcılık gibi sanatları kendisinde toplamış kimselerden meydana gelmiştir. Halkın bu halde kalmasında Dersim seyidinin çok etkisi olmuştur. Tıpkı Orta Asya'daki Şaman dininde olduğu gibi, sazla, sözle halkı etkileri altında bulunduran bu kamlar, aralarında yaşadıkları insanlar İslam olduk dedikten sonra da yeni dinin rahipliğini üzerlerine almışlardır.
Tarihin karanlığından bugüne kadar ne çeşit insanlar insanlığın aklına girip çıkmış ise, bunların hemen hepsinin döküntülerine bugün Dersim de rastlanır.
Vaktiyle Türk kamlarının okuduğu ağıtlarda Türk milletinin yiğitliği, savaş kahramanlıkları ve yurdun güzelliği naklonulurdu. Fakat bugün Dersim'de bu kamlar, Hüseyin'e ve onların evlatlarına ait kahramanlıklar ve eşkıya reislerinin yiğitlikleriyle kısıtlı kalan türkü ve nefeslerden başka bir şey bilmezler. Türk'ün eski hatıraları cahil seyidin elinde sönüp gitmiştir."

Araştırmacı Uluğ'un aşağılayıcı yorumunu bir kenara bırakırsak; geride kalan bilgiler bugün, dede dediğimiz Alevi din adamlarının anlatımından başka şey değildir. 1930'larda dedelerin bu tür görüntüleri ve işlevleri sadece Tunceli ile sınırlı değildi ve bütün Anadolu'da durum üç aşağı beş yukarı böyle idi. Elbette ki Dersim'deki Seyitler, derebeylik gücü ile Seyitlik gücünü birleştirip bir siyasi otorite haline gelip Anadolu'daki diğer Ocakzadelerden farklı bir konuma yükselmişlerdi. İşte sorun tam da bu yeni yapının sömürücü bir kimlik kazanmasından dolayı büyüyor ve çözümü mümkün olmuyordu.

Araştırmacı Uluğ'un bölgedeki seyitlerle ilgili gözlemleri şöyle devam ediyor:

Dilenme ve Aforoz


"Seyit, güya Peygamber sülalesindendir, kutsaldır. Ona silah atılmaz, el kaldırılmaz. İki ateşin arasına girdiği zaman ateş kesilir. İşte bu ayrıcalıklı ve kerametli sınıf Dersim'in imamıdır.
Dini merasime reislik hakkı Seyitlerindir. Bir Seyit bir eve girince oraya hayır ve bereket giriyor demektir, hane halkının musibet ve felaketlerden uzak kalması için Seyit dualar eder, öğütler verir, nefesler okur ve hayatı zaten darlık içinde geçen Dersim marabalarından ne koparırsa koparır ve ayrılır.

Seyidin evden eli boş çıkması ihtimali pek azdır; seyidin memnuniyetsizliğini çekmek çok tehlikelidir:

Beddua almak ve yarın ahrette Hızır'ın şefaatinden mahrum olmaktan başka da, hayatta iken aforoz edilmek tehlikesi varsa buralarda verilmiştir. Atalara inanma ve bağlanma terbiyesi ve bunun altında aşiret hayatının sürdürülmesi yolları ve esasları burada öğretilmiştir.
Bu toplantılarda çalgı çalan, bir tür oynayan Seyitler merasim sonunda el, ayak ve omuzlarını halka öptürürler ve buna karşılık Seyit de kendi "taliplerini, kadın ve erkek ayırmaksızın kucaklar ve öper.
Seyitlerin hepsi aynı derecede değildir; gösterdikleri keramet, edindikleri servet ve nüfuza göre dereceler almışlardır. Bunların mertebeleri türlü türlü sınıflandırmaya tabidir. Birinci derecede Hacı Bektaş, ikinci derecede Aguiçen, üçüncü derecede Seyit Sabunlar, dördüncü derecede Baba Mansurlar, en sonra da Kureyşanlılar bulunan bir sınıflandırma, bu mertebelerin en ünlüsüdür. Her Seyit kendi mertebe-sinden üstün olan Seyitin müridi sayılır."

Yukarıda Dersim bölgesi için verilen bilgiler Kızılbaş ocaklarda aynen geçerlidir. Yalnız; yazar; bu öpüşme işini duymuş ama anlayamamıştır. Sözünü ettiği öpüşme değil; cemde halka halinde bulunan canların (kişiler) birbirlerinden razı olduklarını gösteren niyazlaşmadır. Razılığı ifade eden bu tür öpüşme; aynı halkada olanlarla sınırlıdır. Erkekler; önde bir veya iki halka halinde otururlar; kadınlar ise onların arkasındadır. Erkeklere yakın olarak da yaşlı kadınlar otururlar. Zaten; erkekler erkeklerle, bacılar da bacılarla niyazlaşırlar. Bir tür barışma eylemi olan bu törende; erkeğin kadınla niyazlaşması söz konusu değildir. Kadın-erkek birlikteliğinde bir temastan söz edilemez.

Yazar, Tunceli'yi anlatırken sanki Antalya dağlarındaki Abdal Musa Dergahı'na yakın coğrafyayı anlatır gibidir:

"Bir eylül gününün sıcağında Ovacık ovasının ham yollarını aştık, Munzur suyunun kaynağının bulunduğu Ziya-ret köyüne gittik. Ziyaret köyü Munzur sıradağlarının dibindedir. Bu köyün birkaç yüz metre batısında bir kayalığın dibindeki kaynaklardan -halk göze diyor- buz gibi, tatlı bir su fışkırır. Dersim'in kutsal suyu Munzur burada doğar. Ziyaret'in suyundan kana kana içtik. Ulu bir meşe ve dört ceviz ağacı bu kızgın kayaların dibinde geniş bir gölgelik yapıyor. Buranın adı "Ziyaret 'tir, Dersimlinin en yüce mihrabı burasıdır. Kurbanlar burada kesilir, adaklar burada adanır. Antlar burada içilir, devlete karşı ayaklanmalardan önce işin sonu muvaffakiyetle taçlansın diye burada dualar edilirdi. Bu köy halkı bu Ziyaret yerini kullanırlar, o yüzden hayli fayda görürlerdi.

(...) Ali'nin Munzur olarak belirdiği bu mihrabın önünde, bu suyu içerek edilen antlardan bir daha dönülmez-miş... Bu kutsal su onların kanını karıştırır ve tutulan iş muhakkak muvaffakiyetle sona erermiş.

Köylüler, geçen yıl asılan doğu Dersim'in haydut başısı Seyit Rızanın da evvelki yıl yakalanmadan önce buraya gelip kurban kestiğini ve avenesiyle antlaştığını biraz zorlayınca söylediler.
Ziyaretin başında aşiretler arasında içilen antlarla Oniki İmam'ın başına yemin edilirmiş... Ve Oniki İmamı temsil için ağalar birbirine on ikişer kuruş verirlermiş... Yahut da bu soğuk havuzun karşısında karşılıklı on iki taş atarlarmış...

Nihayet bu merasim birbirine hasım olan aşiret ağalarının birbirinin yemeğini yemek suretiyle karşılıklı itimatlarını doğrulamaları ile biter ve üç taş atarak antlarını şu sözlerle katmerleştirirlermiş:

"Andımı bozarsam karım boş olsun."

Yukarıda aktarılan bilgiler, eski Türklerde temel ruhlar sayılan "yir-sub" yani yer ve su ruhları ile ilgili olup çok dikkate değerdir. Suyun çıktığı yer (göze/kaynak/pınar) kutsal sayılır. Çünkü burası su ruhunun bulunduğu yer kabul edilir. Bu kutsal ruhtan yardım dilenir. Bir iş yapılacağında; bir söz verildiğinde, dönmemek için o kutsal su (ruh) adına ant içilir ve su ruhu tanık sayılır. Bu Türk geleneği Orta Asya'nın sonsuz steplerinden ve ulu dağlarından olduğu gibi Dersim bölgesine aktarılmıştır. Yir-sub inancı; Dersim kültürünün temel dokusunu oluşturmuştur.

Bugün de Munzur ırmağı su ruhunu temsil eden kutsal bir su gibi kabul edilmektedir. Tunceli'deki Kürtçüler bile aynı inanışı taşımaktadırlar.
Tunceli kültürünün Türk Aleviliğinin bir parçası olduğunu gösteren ayrıntılar, aynı kaynakta bol bol ortaya konuluyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM'İN TÜRKLÜĞÜNÜ OLUŞTURAN KİMLİK YAPISI VE İNANIŞLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:28

Yürüyen Duvar

Mazgirt'in 20 kilometre doğusunda Muhundi nahiyesi vardır. Bu nahiye orada bulunan yıkık bir duvarın hatırası yüzünden eski Dersim'in en meşhur ziyaret yerlerinden biri idi. Burada bir de türbe vardı, halk cuma geceleri buraya toplanır, kurban keser, birtakım dualar okurlardı.

Muhundi'nin efsanesi şu:

"Baba Mansur'un iki oğlu varmış, biri Düzgün, öteki Zel... Bir gün Alaettin Paşa, Baba Mansur'dan bir mucize istemiş. O da yanına dört kişi alarak kızgın bir firma girmiş ve fırın söndükten sonra müritleriyle birlikte sağ salim çıkmış."
Fırına atılıp oradan sapasağlam çıkma öyküsü; büyük ocaklardan birisi olan Hubyar ocağının piri olan Hubyar Baba için de anlatılmaktadır. Oğuz/Türkmen boylarının ortak öyküsü bu bölgeye Mansur Baba adıyla yansıtılmış gözükmektedir.
"Bir de Kureyş baba varmış, o da vahşi bir ayıya binmiş ve bileğine bir yılan dolamış, onunla ayıyı kamçılayarak yürütmüş. O sırada bir duvar yapmakla meşgul olan Baba Mansur, bir metre yüksekliğinde ve altmış santim genişliğinde olan duvara binerek Baba Kureyş'e doğru yürümüş... Kureyş baba, bu büyük mucize (!) karşısında hayran olmuş, sen taş duvara can verdin, diyerek koşmuş Mansur'un elini öpmüş... "

Bu rivayet; daha önce yaşamış ulu babalarla ilişkili olarak anlatılmıştır. Hacı Bektaş Velayetnamesi'nde Seyyid Mahmud Hayrani, aslana binip yılanı kamçı ederek Hacı Bektaş Veliyi ziyarete gider. Hacı Bektaş Veli de oturduğu kayayı yürüterek onu karşılar. Elvan Çelebi'nin Baba İlyas Horasani ve sonrasını anlattığı Menakıbu'l Kudsiyye isimli eserinde ise, aslana binip yılanı kamçı yapan Seyyid Ahmed-i Kebir-i Rıfai'dir. Bindiği duvarı yürüterek onu karşılayan ata ise Dede Garkın'dır. Sarı Saltık'ın anlatıldığı Saltukname'de ise, Karaca Ahmed Sultanın Hacı Bektaş'a karşı aslana binip yılanı da kamçı yaparak gittiği ve Hacı Bektaş'ın onu duvar yürüterek karşıladığı görülür. Bu inanca uygun olarak İstanbul'daki Karaca Ahmed Sultan Türbesi'nde şu beyit yazılıdır; "Yürüten cansız duvarı Hacı Bektaş Veli/Bindin aslana Gazanfer Karaca Ahmed Veli"
"Muhundi duvarı, Baba Mansur soyundan açıkgöz bir seyide tapuluydu. Seyit bununla halkı soyardı. Geçen sene devlet bu duvarı yıktırdı, halkın vicdanını ve kesesini bu kara hatıranın baskısından kurtardı.

Yoksa gene bu duvarın dibine ekmeğini zor tedarik eden yüzlerce Dersimli toplanacak ve şöyle hazin bir hadise devam edip gidecekti:

Baba Mansur evladından olduğunu iddia eden bir Seyit, bu duvarın dibine oturacak, rehber eline sazını alacak ve yola yeni girecek olan genç bunların önünde diz çökecek...

Bu acemi eline yağlı bir çörek alacak, pirin önüne gidip eğilecek, sag ayağının başparmağını sol ayağının başparmağı üzerine koyacak, pir:

-Allah Allah... Niyazı nur ola... Şah zuhur ola... Gönüller bir ola... Ya hak Muhammed, Ali'nin katarından ayrılmaya... İmam Hüseyin defterine yazmış ola!

Diye bağıracak, genç pirin ayağını öpecek ve diğer misafirler de aynı şeyi yaparak dizüstü oturacaklar ve sonra pir tekrar haykıracak:

-Edebi erkan, nümunei nişan!..
Rehber saz çalmaya başlayacak, birtakım nefesler okuyacak...

Oniki İmam methedilecek, secdeye kapanılacak, Muhammed'in göğe çıkışını taklit maksadıyla bir kadınla bir erkek üç defa ayakta dönecekler, ondan sonra hazır bulunanlara su dağıtılacak:

-Saka Hüseyin Cenııetmekan, ya İmam Hüseyin, diye haykırılacak...
Muhundi ayini böylelikle bitecek.

Pir bağıracak:

-Bir kuş geldi batına, sıra geldi kahve ile tütüne... Bundan sonra eğlenceler ve cem ayini yapılarak merasim son bulacak idi..."

Yukarıda anlatılan olay, küçük bir cem töreninden başka bir şey değildir. Dersim yöresinde icra edilen bu cem ile Batı'daki Türkmen Alevilerin cemi arasında hiçbir fark yoktur. Ocak geleneğine bağlı Kızılbaşlar; bu türlü bir cemi bilirler.

Düzgün Baba

Efsaneye göre, Düzgün Baba, Baba Mansur'un oğullarından biridir. Bugün Nazimiye civarında Düzgün Babanın tepesindeki bir ziyaret yerinin adıdır. Düzgün, bir kış gecesi bu dağın başına çıkmış ve burada Ali'ye kavuşmuş... Bu baba, Dersim inancında namusluluğun, doğruluğun ve ardında sadakatin simgesidir.

Büyük antlar burada veya buna doğrularak da içilirdi. Düzgün Baba doğudadır. Dersim'in karanlık yörelerine hayli uzaktır, buna rağmen kurbanını bu babaya adayanlar için oraya kadar gitmek külfetinden kurtaracak bir kapı açık bırakılmıştır; Dersimli köyüne civar tepelerden birine çıkar, 2 880 metre yüksekliğindeki bu dağa bakarak kurbanını keser... Etini o civarın Seyitlerine takdim eder.
Kışın, evden çıkılamayacak kadar soğuk günlerinde evde de kurban kesilebilir, o zaman güneşin batması beklenir, mum veya petrole batırılmış paçavraların ışığında koyun boğazlanır. Bu esnada Düzgün Baba istikametine yönelmek kafidir.
Nazimiye-Mazgirt yolu üzerinde büyükçe bir kaya buranın ünlü sunağıdır. Ali'nin kılıcıyla parçaladığı bu kayanın önünde her zaman taze kan lekesine rastlanır. Zavallı Dersimli kazancını böyle yerlere döker."

Ziyaret edip önünde eğildiğim, dua edip medet dilediğim Düzgün Baba; Anadolu'nun pek çok yerinde olduğu gibi; eski Türk inanışının yaşatıldığı bir alandır. Bilindiği üzere yüksek dağların tepeleri; kutsal ruhların toplandığı bir mekan kabul edilmektedir. Doğu Asya'dan Güneydoğu Avrupa'ya kadar Türklerin yayıldığı her yerde bu gelenek görülmüştür. Bugün, Altınoluk İlçesi'ndeki Sarı Kız Tepesi de tıpkı Düzgün Baba gibi kutsal bir kişiliğin simgesi yapılmıştır. Burada da kurbanlar kesilmekte dilekler dilenmektedir.
Türklerin ataları; Türkistan ve Sibirya coğrafyasında da dağ doruklarına kaya resimleri bile çizerek burada bulunduklarına inandıkları ruhlarla bağlantı kurmak istemişlerdir. Bu tür yüz binlerce kaya resmi bulunmaktadır. Umulur ki Tunceli bölgesinde yapılacak ayrıntılı bir inceleme ile bu bölgede de eski Türklerin kaya resimlerinin devamları ortaya çıksın.

Bir İki Efsane Daha

Pülümür'ün bugün bir Hacılar köyü vardır. Bu köyün adı eskiden Bahçecik idi. Buranın halkı Pir Sultan adını alan Sivas'ın Hanos köyünden gelme Haydar adlı bir Kızılbaş babanın torunlarıdır. Bu köyün baştan aşağı Seyit olan halkı Kerbela'ya hacca gidip geleli, köyün adı Bahçecik Hacılara dönmüştür. Bunların da ünlü bir totemi var. Pir Sultan, Horasan'dan gelirken büyük bir direk getirmiş. Bu direk, büyücek bir yapının bütün ağırlığı üzerinde olmasına rağmen bir yere dayanmadan havada dururmuş... Baba İsmail ailesi bu direği bir gelir kaynağı olarak kullanırdı."
Görüldüğü gibi 7 Ulular'dan Pir Sultan Abdal; Dersim'de ocak başı gibi kabul edilmektedir. Bu Türkmen ulusunun torunlarının seyit kabul edilmeleri de aslında eski şaman geleneğinin seyitlik biçiminde İslami bir giysi altında sürdürülmesinden ibarettir. Dersim ruhunun öz Türk oluşunun kanıtlarından sadece birisidir bu.

"Pertek-Hozat yolunun kenarında Barkini köyünde bir mezar var... Birçok kerametler göstermiş olan "Karadonlu Canbaba" burada yatar, bu da hem Horasanlı ve hem de İmam Hüseyin'in torunudur. Buna Dersimliler Ağuiçen derler. Babanın harap mezarına-, hayat ve kazancım adayan Dersimli, Barkini Seyitlerinin sadık bir haraç vericisidir."

Bu bilgi de Dersim'in Hacı Bektaş Veli geleneği tarafından kuşatılmış olduğunu göstermeye yeter. Karadonlu Can Baba da Vilayetname'de gösterildiği gibi Hacı Bektaş Veli'nin öğrencilerindendir. Onun Kara Pirbat diye bilindiği; Divriği civarında yattığı da söylenmektedir. Yatırı nerede olursa olsun; Türkmen babalarının makam olarak Dersim'de temsil edildiğini bu söylenceler ortaya koymaktadır.

Üfürükten Dispansere

Sarı Saltık, Hozat'ın kuzeyinde 2.275 metre yüksekliğinde bir tepenin adıdır, burada harap bir çatının altında "Sarı İsmail Sultan" denen bir babanın kemikleri varmış. Sarı İsmail öldüğü vakit dokuz tabuttan baş göstermiş... Rumeli'de, Bulgaristan'da Sveti Nikola diye anılan ve adına yortu yapılan, Dobrice ve Besa-rabya'daki Gagavuz Türkleri arasında kutsal bir şahsiyet olarak tanınan, oralarda da mezarı olduğu iddia edilen Sarı Saltık, güya hayatının son günlerini Dersim'e vermiş ve bu tepenin başına gömülmüştür. Biraz ötede Karaca köyünde oturan Seyitler, biz Sarı İsmail'in torunlarındanız derler. Sarı Saltık mezarı iyi bir sermaye, hiç bakım istemeyen ve çok getiren bir gelir kaynağıydı. Dersim'in göz ve ağız hastalıklarının uzman hekimi vaktiyle Sarı Saltık'ın postuna oturan Karaçalı'ydı, şimdi bu halk Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığının Hozat dispanserine koşuyor."

Sarı Saltuk da Vilayetname'de anlatılan erenlerdendir. O; efsane değil, tarihi bir kişiliktir. Dersim bölgesinde, Türk kültürünün kuşatmasını göstermesi açısından ilginçtir. Onun yatırı orada değilse bile makamı oradadır. Bu temsili varlık; zaman içinde hakiki varlık gibi benimsenmiştir.

Yukarıda verilen bilgiyi ayıklamak için şunu da bilmek gerekir:

Sarı Saltık ile Sarı İsmail ayrı ayrı şahsiyetlerdir. Sarı İsmail de Vilayetname'de geçmektedir ve Hacı Bektaş Veli'nin kutlu adamlarından birisidir. İşte bunun çocuklarının Dersim'de bulunuyor olmaları da gösteriyor ki bölge insanı; ruhen ve kültür olarak da Türktür.
"Kırmil'de de bir türbe vardı, burası da Şeyh Hasanlar koluna mensup aşiretler için kutsal bir yerdi. Burada Kara Süleyman yatardı; bu mezarı doğu Dersim'in en zorba seyidi Seyit Rıza beklerdi. Burası güya onun atasının mezarıydı. Dersim'in karanlık vicdanında bir ur olarak yaşayan Seyit Rıza, geçen yıl yüzlerce ailenin ocağını söndürdükten ve birçok kardeş kanı içtikten sonra Elazığ'da darağacında hayatını tamamladı.
Bir de Derviş Cemal vardır, Hozat'a iki saatlik Seyit Cemaller köyünü güya bu kurmuştur. Bu köy kuru çıplak bir meşelik iken bu dedenin mucizesiyle yemyeşil olmuştur, kendilerini bununla ilişkilendirenler Dersim'in en ünlü Seyitleridir."

Vilayetname incelendiğinde görülecektir ki babalara/atalara kışın ağaca yaprak açtırmak, meyve verdirmek türünden mucizeler yüklemek; Oğuz geleneğinin bir parçasıdır...
"Celalettin Harzemşah'ın mezarı olduğu ileri sürülen Zeve köyündeki Sultan Hızır Türbesi de bir bakımdan rezalethanedir. Çocuğu olmayan zavallılar buraya gelir ve günlerce sürünürler. Sara illetine tutulanları da Zeve Seyitleri okurlar."

1231 dolaylarında bu bölgede şehit edildiği sanılan bu Türk büyüğünün yattığı yerin kutsallaştırıldığı anlaşılıyor. Baba/dede/ata yatırından şifa umma tavrı; ata kültüne bağlı bir gelenek olarak sadece Kızılbaş Türklerin değil Hanefi Türklerin de inandığı bir gelenektir. Bugün bile "baba" yatırları ziyaret edilerek oralarda dilek tutulmaktadır. Eskiden İstanbul'daki Karaca Ahmet Sultan Türbesi'ne sara hastalan ve ruh sağlığı bozuk olanlar getirilip şifa dilenirdi. Tokat- Turhal'daki Keçeci Baba türbesi de aynı biçimde psikolojik sorunları olanların götürülüp bağlandığı ve bir gece tutulduğu tekkelerden birisi olmuştu. Bugün bile yer yer bu gelenek devam ettirilmektedir. Niksar'da Danişmendliler Devleti'ni kuran (10827-1092?) Danişmend Gazi'nin mezarı da oradaki Aleviler tarafından ocak (kısırlık ocağı) kabul edilmiş; kutsanmıştır. Tunceli'de görülen bu olgu; Şamanist/Budist geleneğinin bir yansımasından başka şey değildir ve 2010 yılında İstanbul gibi küresel bir kentin göbeğinde bile yaşamaktadır.
"Kendisine böyle bir mezar tedarik edemeyen babalar eline eski bir pabuç veya tahta parçası geçirerek ona mukaddes bir kimlik vermişler ve onunla geçinmişlerdir.

Karaca köyünde Seyit Kasım'ın evindeki bir çift pabuca şöyle bir kimlik verilmiştir:

Sarı Saltık'ın torunlarından Seyit Nesim-in bu pabuçları ne mucizeler yaratmış neler, bunu ayağına geçiren Seyit için Dersim, evinin bahçesi kadar küçülürmüş; Seyit bununla bir yerden bir yere zıplarmış... "

Bugün bile Kızılbaş Türkler; dedelerin böyle kerametler gösterdiklerine inanırlar. Tokat yöresinde görgü yapan Şah İbrahim Ocağı'na bağlı dedelerin de kaynayan kurban kazanına kollarını sokarak oradan et çıkardıkları; bunu inançsız gördükleri taliplerin ağzına tıktıkları anlatıla gelmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir