Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmenleri İskan Projesi

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkmenleri İskan Projesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:46

TÜRKMENLERİ İSKAN PROJESİ

Asr-ı hazırda ilmi bir mahiyet alan iskan meselesi yeni ihdas edilmiş bir şey değildi. Bu meseleye kurun-ı ulada bile tesadüf olunur.
On sekizinci, on dokuzuncu asırlarda ise pek vasi bir sahada tatbik edilmiş olan bu mesele, ilmi bir surette nazar-ı itibara alınmamışdı. İskandan maksat ne olduğu ancak on dokuzuncu asrın sonlarına doğru nazar-ı dikkati celp etmiş ve yirminci asrın bir kaç senesi içinde de, bir ilim şeklinde de na-zar-ı itibara alınmış idi.
İskanın yeni bir şekilde nazar-ı itibara alınması, Amerika sermayesinin daha karlı bir iş bulması ihtiyacından başlıyordu. Amerika'nın hali arazisine Avrupa'dan muhacir celp etmiş ve bu muhacirlerle, tevhit-i faaliyet ederek fazla kazanmak için celp edilen muhacirlerin, usuli bir surette iskan ve istismarı düşünüldü.
Bu teşebbüs, gayet sarih bir surette gösteriyor ki, meselenin esasını iskan değil, cerr-i menfaat teşkil ediyor. Amerika sermayedarları, bu suretle intifayı daha karlı addetmişlerdi.

Bilahare, beynelmilel bir ehemmiyet kesbeden iskan meselesiyle, her hükümet alakadar olmaya ve aynı zamanda, her hükümet kendine göre iskan usulü kabul ve tatbik etmeye başladı. Hükümetler ve milletler arasında mevcut sermayelerin, bilmecburiye telahukundan dolayı iskan meselesi, beynelmilel bir şekil aldı. İskan meselesi, ilmi bir şekil aldıktan ve bu sahada bir çok tetkik ve tecrübeler yapıldıktan sonra, iskan edilecek ahalinin memleketin gaye-i iktisadiyesine istinat ettirilebilmesi ve bu hayatı takip edebilecek insanların tedariki meselesi gibi, yeni bir safhaya girdi. Bu yeni şekil aynı zamanda, Türkiye aşiretlerinin iskanı meselesiyle alakadardır. Çünkü bu yeni usulün asıl ruhunu teşkil eden (işe yarar) insan bulmak meselesinin şekl-i temadisi de, (insana göre iş)den ibarettir. Buna binaen iskan-ı aşair meselesi de, ayrı bir safhaya ait bulunmuyor demektir ve bu münasebet gerek Kürt, gerek Arap aşiretlerinin iskanları meselesinde de mevcut olduğundan, burada amik bir surette tetkik olunmalıdır.

İnsandan kazanmak meselesi, mücerret bir halde tetebbu olunamaz Çünkü dünyadaki bütün milletlerin, birer devlet teşkilatına malik oldukları görülüyor. Ve her devlet, hemen umumiyetle asri bir hayata girmiş bulunuyor. Bu devletler, henüz asri teşkilattan mahrum bulunan insanları idareleri altına almışlardır ki, Çin gibi mühim bir istisna bile, asri devletlerin muvazene-i iktisadilerine ittiba etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ne uruk-ı aliye ve ne de uruk-ı safileye mensup akvam, bu mecburiyetten kurtulamamıştır. Devletler doğrudan doğruya içtimai birer müessese oldukları için, idarelerindeki insanları da bu içtimai hayatın menfaatine hadim bir surette istihdam ederler. Muhitlerin ve harislerin tehalüfı devletlerin dahilindeki insan kitlelerini, ekseriya yekdiğerine zıt içtimai hayatlar haline getirmiştir. Böyle mütearız içtimai heyetlerin ise, gerek faaliyet ve gerekse menfaatlerinde ise, müteakis istikametler mevcuttur. Ve bunlar, uzun bir istikbal için tevhit edilemezler. Bu cihet, iskan meselesinde, her devletin tamamıyla ayrı bir gaye takip etmesini istilzam eyler. Binaenaleyh (insandan kazanmak) meselesini de, ayrıca tetkik etmek icap eder. Yalnız bu meseleyi her hükümetin şekl-i hususiyesi tarzında mütalaa etmek pek uzun olur ve aynı zamanda bu mevzu için o kadar faydalı olmaz. Belki mütebariz usulleri izah etmek daha doğru olabilir. Buna binaendir ki, usullerin her devletteki müşabih noktalarını bir yere cem edeceğiz. Bu su-retler, iskan mesailinde umumi kaideler vazedilebilecektir.

İskan meselesi üç esasa istinat eder:

1- Araziye nispetle insandan kazanmak.
2- Sanayiye nispetle insandan kazanmak.
3- Madene nispetle insandan kazanmak. Bu üç usul, ayrı ayrı teşkilata ve neticelere tabidir. Binaeneleyh ayrı ayrı tetkikleri lazımdır.

Sanayi kapitalizmi Türkiye'nin üç meşhur ovasını işletecektir. Bu üç meşhur ova için, ayrı ayrı usuller takip edilmelidir.

Irak Ovası

Müstemleke usulune aittir. Buna binaen burada hukuk-ı medeniyeye malik olan Türkmenler iskan edilemez. Sonra ikinci ve üçüncü ovayı teşkil eden Adana ve Konya Ovalan ise, iskana müsait bulunuyor. Lakin Adana Ovasının müstemleke şeklinde idaresinden daha fazla istifade imkanı vardır. Binaenaleyh bu ovanın da Irak usulüne raptı teklif olunabilir. Lakin Türkmen aşiretlerinin ekseriyetle buralarda kalmalan nazar-ı itibara alınacağından, meseleyi ceffe'l-kalem halletmek gayri mümkündür. Zaten bu havalinin havası da, iskana o kadar müsait değildir. Mamafih havanın ıslahı da kabildir. Zaten Türk hükümeti de, bu havaliye fazlaca ehemmiyet vermektedir. Buna binaen meselenin kapitalizm esasına muvafık bir surette halli için, müşkülat-ı taliyeye maruz kalınacaktır. Fakat bu müşkülatın adem-ı tevalisi daha ziyade istifadeyi mucipdir. Esasen bu havalinin istikbali de, Türk hükümetinin nokta-ı nazarına muvafık edebilecek bir şekilde olacaktır. Havali-i mezkure, Bahr-ı Sefıd'deki Anadolu sahillerinin en müsait limanını teşkil etmektedir. Liman ve büyük ihracat, birdenbire havalinin hem müstahsil ve hem de müstehlik nüfusunu tezyit edecektir. Şimdi yapılacak ihtiyatların gayr-i malum bir atide zir ü zeber olacağını kabul etmek lazımdır. Bu bapta istinat edilecek bir nazariye de mevcuttur. Büyük ihracat limanları daima kendi havalisinin nüfusunu tezyit eder.

Ancak bu havalinin o kadar vasi ve derin bulunmaması ve liman sahili ile muvazi bir tulde olmaması ise tezayüd- i nüfusun en büyük bir amili addolunabilir. Binaenaleyh Adana Ovası tezayüd-i nüfusu icap ettirecek bir vaziyettedir. Bu suretle burada Irak usulünü takip etmemek daha muvafık düşer gibi bir iddia da varit olabilir.

Bittabi ikinci usul de, bu havali insanının hukuk-ı meşru-ası hükmündedir. Bu halk Türk'tür ve hükümetin gerek hukuk-ı siyasiye ve gerek hukuk-ı mülkiyesiyle müşterektir. Buna binaen bu havalide Türkmenlerin iskanları kabildir. Bununla beraber buralarda sakin, şehir halkının itikadı ile Türkmenlerin itikatları arasında büyük bir fark vardır. Şehir ahalisi, İslam ve Sünnidir. Bura Türkmenleri ise ekseriyetle Kızılbaştırlar. Lakin yazın buralara hemen hemen bir çok karışık kitleler gelir. Bunların hepsini de Kızılbaş addetmek mümkün değildir. Mamafih, buralarda esaslı bir surette yerleşmiş olan Türkmenlerin, Kızılbaş oldukları meydanda bir keyfiyettir. Bunların böyle kalmaları ise hiçbir zaman tecviz edilemez. Bunlar behemehal, Kızılbaşlık itikadını terk etmelidirler. Bu mesele, şeytaniyat bahsinde de uzun uzadıya izah edilmişdi. Bu havali ise, bunların iskanları için pek ziyade müsaittir. Çünkü gerek bu havalideki faaliyet-i iktisadiye, gerek nüfusun tezayüdü ihtimali, Türkmenleri hem daha ziyade hayat-ı hakikiyenin ameli kısmıyla işgal edecek ve hem de tesalüp başlayacaktır. Bu hal, Türk halkının menafiine tevafuk etmek-tedir. Bunun üzerine bu havalide iskan edilecek olan Türkmenlerin, iskan teşkilatını tespit etmek iktiza eder. Bittabi burada da kapitalizm menafiini esas ittihaz etmek mecburiyetindeyiz.

Haritaya bir göz gezdirildiği taktirde Adana Ovasının:

36-38 arz 33-31 tul dairelerinde== itibar-ı azami olduğu ve Göksu, Seyhan, Ceyhan nehirlerinin munsablarıyla men-balarının kısm-ı ulyasına kadar da temadi ettiği görülür.

Arz dairelerine nazaran, arazinin yaz mevsimi için pek ziyade hararetli olduğu meydandadır. Ancak, arazinin üç büyük nehir havzasında bulunması yaz mevsimindeki harareti biraz tadil eder. Buna binaen yazın da buralarda oturmak ciheti temin edilebilir. Fakat bazı taraflarda hararetin derece-i şiddeti ovanın her cihetini iskana salih olmak kabiliyetinden mahrum etmiştir. Belki Mısır'da olduğu gibi ovanın karşısında bir takım köyler tesisi mümkündür. Buralarda vücuda getirilecek olan vasi pamuk tarlaları da böyle köyler tarafından idare edilebilecektir. Kapitalizmin takip ettiği vasi arazi sisteminin iki safhası da Adana Ovasında mevcuttur. Ancak bunun ikinci safhası daha ehemmiyetlidir. Buradaki halk, hukuk-ı medeni-yeye maliktir. Buna binaen bu tarlaların akibeti de, bu halka intikal etmek olacaktır. Bu ise kapitalizm esasıyla kabil değildir. Bunun içindir ki, bu havalide sanayinin inkişafı ihtimali derpiş edilmiş idi. Çünkü köylünün hukuk-ı mülkiyesi tahakkuk eder etmez, sermayedarlar müstehlik makamına kaim olacaklardır. Halbuki bunlar bu havalideki sermayeleri için başka zamanlar bulamayacaklarından veyahut böyle sahaların bulunması pek güç olduğunda bu havalideki mevat-ı ibtidai-yeyi bizzat istihlak ederek sanayi cihetiyle müstahsil olmak gayesini takipte muztar kalacaklardır. Bu netice sıhhate pek karib bir ihtimal suretinde mevzuubahis olabilir. Bunun içindir ki evvela bu havali işletilmeli ve buralarda hukuk-ı tasarrufıye iddiaları terakki ettikçe Irak usul idaresine müşabih bir yol takip edilmelidir.

Aynı zamanda burada sermayedarların Türkmenleri iskan etmeleri de bir mecburiyet hükmünü alıyor. Ancak, Türkiye'nin arazisi henüz bir şekil almadığı gibi nüfusu da şekl-i sabit almış değildir, gerek burada ve gerek diğer mahallerdeki iskanların tanzimi için Türkiye arazisini bilmek lazımdır.
Bu arazi Türkiye'de muhtelif şekillerde bulunuyor. Bu şekiller Avrupa'nın hiç bir mahallinde yoktur. Bunları da birer birer tetkik etmek icap eder. Zaten bu araziden istifade tarikiyle de Türkmenleri iskan etmek ciheti, nazar-ı itibara alınmalıdır.

Arazi-i mezkure, şu kısımlara taksim edilmiştir:

1- Arazi-i Memluke
2- Arazi-i Mevkufe
3- Arazi-i Miriye
4- Arazi-i Metruke
5- Arazi-i Mevat
6- Çiftlik Arazisi

Mamafih, henüz bütün bu arazinin vasat ve taksimatını muntazam rakamlarla kestirmek mümkün değildir. Ancak arazi-i mevkufe hakkında sarih bir fikre malik bulunuyoruz. Türk hükümetinin tahminine nazaran, Anadolu arazisinin %'ü arazi-i mevkufeden ibarettir.

Arazi-i mevat ise, hemen hemen arazi-i umumiyenin V2 ini teşkil etmektedir. Ve bununla Arazi-i metruke de karıştırılmaktadır. Mamafih arazi-i metrukenin ayrı bir hususiyeti vardır. Bunların bir kısmı işletildiği halde, mühim bir kısmı da haliyle terk edilmiş ve arazi-i mevat aidadına dahil olmuştur.

Bu arazi dahilinde yaşayan nüfus ber-veçh-i atidir:

MilletlerBir Milyon Üzerinde Kıymet Kesafet
Türkler9,234,5
Araplar10,238,5
Kürtler2,13,8
Çerkesler0,20,8
Ermeniler1,35,0
Rumlar 3,011,5
Yahudiler0,52,0
Keldaniler0,20,8
Levantenler0,62,3
Toplam27,4100,7"


Türkler 34,5 kesafet nispeti de sırf mutavattın Türklere aittir. Türkmenler bu yekune dahil olmadığı gibi Türk kesafeti Çerkeş, Yahudi, Levanten ve Keldanilerle tevhit etmek icap eder.

Aynı zamanda Rumların da 1/5'ini Türk yekununa ithal icap eder. Çünkü Rumların bir kısmı Karamanlıdır. Bunlar, umumiyet itibariyle Türkçe görüşürler ve Rumcayı bilmezler. Aynı zamanda, Karamanlı olmayan bir takım Anadolu Rumları da vardır ki, Türkçe'den gayri bir lisanı ne söylerler ve ne de okurlar. Bunlar Anadolu'ya dahilmiş bulunuyorlar. Mamafih bunların kesafet-i nüfusdan ümit edilecek bütün menafıi temin edebilecekleri de kabul edilmelidir. Bu menafi hükümetin kuvve-i iradiyesini teşkil edecek olan ve vahdet-i idareden ibarettir.

Bu suretle de atideki netice meydana gelir:

KesafetNüfus
41,4 2,310,7 0.6
Toplam43,711,3


Bu yekune Türkmenleri de ithal ettiğimiz taktirde atideki şekil tahsil edilir:

KesafetNüfus
43,711,3
152,3
Toplam 58,713,6


Aynı zamanda, Türkiye'de Kürtlerin de Türkler gibi aynı mukadderata malik bulundukları itiraz kabul etmez. Bu hakikattir. Bu mesele bütün müdekkikler tarafından da Türkiye lehine olmak üzere halledilmiştir. Binaenaleyh bu kitleyi de Türkiye yekununa ithal etmek icap etmektedir.

KesafetNüfus
58,7 13,6
3,8 2
Toplam 62,5 15,6


Halbuki buna mukabil kalan kitle ise:

Kesafet Nüfus 3,45 10,2


Arap'tan ibarettir. Ermeni ve Rum kitlelerinin ehemmiyeti sırf ameli ve ticaridir. Buna mukabil, Türkiye'nin kuva-yı iktisadiyesi daha yüksek bulunuyor. Arapların Türk idare-i meşrutası dahilinde bir çok tefevvuk iddialarına imkan görülememektedir. Türkiye de Türk idaresi, en esaslı bir kuvvettir ve bu hal Kürt arazisinin taksiminde ve mesail-i içtimaiyede de daima Türk zihniyetinin hakim bulunacağını gösterir. Buna binaen Türklere verilecek imtiyazlar hiçbir şeyi de tehlikeye duçar olamaz. Belki bu imtiyazların daha ziyade temin-i menfaat etmesi düşünülür. Ve istirdatları hesap edilemez. Bu halde, Türkiye'nin Türk'ten başka milletlerine ehemmiyet atfetmeyerek Türkmenleri iskan etmesi mümkündür.

Adana'daki Türkmenler arasında Ermeni köyleri bulunur. Ermeniler, Adana Ovalarının köylerindeki dağ, orman eteklerinde köylerini tesis etmişlerdir. Bunlar bu ovaların işletilmesinde en ziyade istifade edeceklerdir. Çünkü kendi arazileri de, bu ovalara karışmaktadır. Halbuki Ermenilerin, Türkiye de hukuk-ı mülkiyeleri esaslı değildir. Buna binaen bunlara istinat edecek olan istihsalatın akibetinden emin olmanın imkanı bulunmadığı gibi, bunların bu mevkileri işgal eylemeleri de, Türkmenlerin istikballerini tehlikeye ilka edecektir. Buna binaen bunların işgal etmekte oldukları köyleri, tahliye ettirmek ve yahut köylerine sülüsan-ı ekseriyeti teşkil edecek derecede Türkmenleri iskan eylemek lazımdır. Bu suretle hem Türkmenler için hayat-ı ziraiyede birer muayyen saha bulunmuş olur ve hem de köylerin mukadderatına Türkmenler sahip olur. Türkmenlerin hayat-ı istihsali de, hareket etmelerini temin edecektir. Yani tarlaların hukuk-ı tasarrufıyesi meselesi uzak bir istikbale ait farz olunabilir. Türkmenler halihazırda böyle bir iddiada bulunamazlar. Hükümet de böyle bir teklifi serdedemez. Zira bunların temdini de icap etmektedir. Temdin ise ancak hayat-ı ameliye ile ülfet etmekle mümkün olabilir. Buna binaen Türkmenlerin uzun müddet kapitalist idaresinde kalmaları iktiza eder.

Asr-ı hazıra tetabuk bahisinde zikr ettiğimiz gibi, bunların bir takım iktisadi cemiyetler halinde tevhit edilmeleri de lazımdır. Ancak bu cemiyetlerin şekilleri de kapitalizme muhalif olmamalıdır. Daha doğrusu bu cemiyetler, sermayedarların idare-i aliyelerinde olmalı ve yalnız köy dahilinde yetişti-rilebilen mevad-ı istihsaliyeye ait bulunmalıdır. Sonra köylünün iaşesi için tefrik edilecek olan ve aynı zamanda bir aile servetini teşkil eyleyecek bulunan hububat içinde bu kabil cemiyetlerin faaliyetinden istifade edilebilir. Yalnız bu cemiyetlerde grev hakkı mevcut olmamalı ve saya iştirakleri mecbur olmalıdır.
İskan meselesi çadır üzerinden olmalı ve iskan edilecek her çadır halkı köyün bir hanesini teşkil etmelidir. Filhakika köylü aileleri daha kesir olur. Lakin, halihazırda bunları teksir etmek imkan haricindedir. Bunun için mevcut ile iktifa etmek zaruridir.

Hususi teşkilatı icap ettiren şey, buralarda iskan edilecek olan Türkmenlerin, birer köylü gibi değil belki birer amele köylü ailesi gibi, nazar-ı itibara alınması mecburiyetidir. Burada saik-i mecburi olması ve sermayedarın da, bütün usulleri tatbik edebilmesi lazımdır. Bu mesele derhal köylü ailelerinin hukukunu ihdas eder. Çünkü nefsi için çalışmayacak olan fertlerin bir takım ihtiyacat-ı zaruriyesi vardır. Bu ihtiyaçlar gıda ve servet değildir. Belki vazifesine devam edememek ci-hetleridir. Bunlara mazeret-i meşrua namı verilebilir. Fakat, bu mazeretler mukavelelerde zımnen zikr edilmiş addolunabilir. Bu mazeretlerin hepsi de sermaye ile alakadardır. Ve sermaye bunları düşünmek mecburiyetindedir. Bu mazeretler ber-veçh-i ati şekillerden ibarettir.

1- Her nevi hastalıklar.
2- Her nevi kazalar.

2.1- İşe devama müsait olan kazalar.
2.2- İşe devama gayr-i müsait kazalar.

3- Kadınların lohusalık zamanlan.
4- Kadınların gebelik devirleri.
5- Genç kızlarla genç erkeklerin izdivaç zamanlan.
6- Çocuklann tahsilleri.
7- Tahsile gayr-i müsait çocuklara bakma.
Bu yedi mazeret, amelenin yevmi faaliyetine nakisa verebilir. Buna binaen, akdedilecek mukavelelerde bunların nazarı itibara alınması ve fennen kabil-i icra olacak şekle kalbedil-meleri lazımdır. Bununla beraber bu amelenin bilhassa adat-ı hususiyesi, nazar-ı itibara alınmamalıdır. Amelenin hayat-ı faaliyetini tanzim hususunda daima ilmi esaslara istinat edilmelidir ki, yeni yeni vakalarla mukavelelerin tashihi icap etmesin!...

Bu mazeret-i meşrua maddeleri iki sınıfa taksim olunabilir:

1- Himaye kısmı.
2- İdare kısmı.

Himaye kısmı için, bir "muavenet cemiyeti" tesis edilir. Bu cemiyet hastalık, kaza ve kadınlarla iştigal eder. Cemiyetin bütün sermayesi de, müessese tarafından temin olunmalıdır. Zaten hasta olan amele müesseseden yevmiyesini alacaktı. Buna binaen muavenet cemiyetinden fazla bir şey almıyor. İdare kısmı için teşkil edilecek cemiyet ise, çocuklarla iştigal edecektir. Çocukların himayesi için amelenin kadın kısmının bir kısmını serbest bırakmak lazımdır.
Şüphesiz bu cemiyetlerin teşkilatı da, pek dakik mesail-den madut olabilir. Olduğu için ayrı ayrı nazar-ı itibara alınması icap eyler. Himaye cemiyeti esas itibariyle müesseseye ait olabilir. Ancak müessesenin himaye dolayısıyla vazedeceği sermaye miktarının cinsini hesap etmek lazımdır. Müessese burada yalnız kendi menfaatini değil, belki amelenin menfaatini de düşünecektir. Bilhassa burada iskan edilecek olan Türkmenlerin, memleketin harekat-ı siyasiyesiyle münasebet-tar olacakları dahil-i hesap edileceğinden Türkmenlerin hu-kuk-ı amele meselesine müsait bir safha-i tekamül takip ettirilmesi bir mecburiyet hükmündedir. Bu suretle, amele hukukunun nazar-ı itibara alınması müessesenin istikbaliyle alakadar bir keyfiyettir.

Mesele bu şekle ifrağ edilince, atideki usullerle himaye sandığının parasını temin mümkün olur:

1- Yevmiye haricindeki sermayenin masarifat-ı umumiye faslında.
2- Senevi varidattan.
3- Herkese verilen yevmiyelerden.

Bu üç madde münderecatını izah etmek lazımdır. Çünkü buradaki şekiller yalnız (hukuk-ı say) kavaninindeki maddeden ibarettir. Bizim nokta-i nazarımıza göre tefsirleri de şu neticeleri hasıl eder. Birincisi, sermayenin vazedildiği zaman, himaye meselesi için bir miktar sermaye ayırmak ve badehu, bu sermayeyi işleterek tezyit etmek ve himaye mesailini de, bu sermayenin miktarına göre tanzim eylemek
İkincisi, tefsire muhtaç bir keyfiyet değildir. Çünkü her seneki varidatın bir kısmı himaye sandığına ayrılır. Ve bittabi, her seneki tecrübelerde tefrik edilecek miktarın ihtiyacı temin edebilecek bir halde olmasına dikkat edilir. Yalnız, mezkur senelik miktarın maktu olmaması lazımdır. Fakat henüz Türkiye'de, bu meseleler malum olmadığı için, bir çok cemiyetlerin bu usul-i tefsire müracaat ettikleri görülüyor. Filvaki, bu sermayedar için faydalıdır. Lakin istikbali temin etmek isteyen müessese-i maliyeler bu usulü terviç edemezler. Çünkü, gerek amelenin hayatı ve gerek memleketin mesail-i iktisadiye mütehassısları bu cihetleri münakaşa edeceklerdir. Bunu dahil-i hesap etmelidir.
Üçüncüsü, yevmiyeler üzerinden himaye sandığını temin etmek meselesidir ki, pek ziyade münakaşalar tevlit etmiştir.
Bu usul, amelenin yevmiyelerinden bir miktar kat ederek himaye sandığı sermayesini teminden ibarettir.

Burada himaye sandığı sermayesini müessese değil, belki amele temin ediyor ve bunun taraftarları diyorlar ki:

"Himaye sandığı doğrudan doğruya amelenin yevmi faaliyetiyle alakadar bir meseledir. Buna binaen bu sandığın sermayesini de amelenin yevmiyesinden vazetmek kadar doğru bir keyfiyet olamaz. Çünkü, amelenin işlemediği günleri mukaveleye veyahut müessesenin hesabatına zemmetmek mümkün değildir. Bunlar ne malumdur ve ne de malum olabilir. Halbuki hesabata dahil olabilecek bir madde için vuzuh ve sarahat lazımdır."

Bu iddia, bir nazariyenin tervici halindedir. Fakat hiçbir zaman muvafık maslahat addedilemez.
Üç madde de nazar-ı itibara alınınca, bunlardan ancak ikincisinin Türkmen iskan himaye sandığı ile alakadar olduğu iddia olunabilir. Çünkü bu aşiretlerin iskan halinde, ne gibi himayelere muhtaç olacaklarını tasrih etmek adimüT-imkandır. Buna binaen bunların himaye sandığı için, umumi bir sermayenin vazma imkan olamaz. Üçüncü madde ise, bu amelenin yeni bir safhayı hayata geçmesi, fazla himayeye muhtaç olması ve bu yeni hayatta müstakar bir ruh temin edebilmesi gibi, noktaları muhit olmadığı için şayan-ı kabul değildir. Ancak ikincisini müsait buluyoruz. Fakat bu nevi amele için, kafi addeylemez. İşte Türkmenler arasında, bu hissin istikrarına çalışmak lazımdır. Mademki bunların gaye-i iskanları temliki ferdiye müntiç olacaktır. O halde, ihzar etmeleri icap eder. Halbuki ikinci usul-i himaye, sermayedar tarafından tesis edilmiş olduğundan, idaresiyle de, sermayedar alakadardır. Bu şekildeki himaye sandığı amelenin mazeret-i meşrua hasebiyle çalışmadığı günlerde de aldığı yevmiyelerin bu suretler istimalinden başka bir şey değildir. Amele bunun himaye sandığı olduğunu bu himaye sandığının cemiyet için ne gibi faydalar tevlit eylediğini ve bunun lüzum-ı mübremiyetini anlayacak bir halde değildir. Mesele, bu köylü Türkmen amelesine mezkur maddeleri anlatmaktadır. Bunun için ameleyi de, bu hesap sandığına alakadar etmelidir. Ancak amelenin alaka-darlığı masarifat-ı müessese ve amele arasında ne taksimi ve ne de bir tespit dahilinde ihzarı esasına istinat etmemelidir. Belki müessese doğrudan doğruya himaye maddelerinin masarifini deruhte etmeli ve bu meselede hiçbir istisnai maddeye malik bulunmamalıdır. Bundan sonra ameleyi teşrik etmelidir. Amelenin iştiraki, kendisine şiddetle alakadar edebilecek bir vasıta ile mümkün olabilir. Bu vasıta bunlarında para vermeleri ve bu paradan heyet-i umumiyenin müstefit olmasıdır. Ancak bu heyet-i umumiyenin istifadesi ciheti, pek ziyade tetkike değer bir meseledir. Çünkü, iskan edilecek Türk-menlerdeki içtimai faydaların ne gibi maddelerden ibaret olduğunu bilmek lazımdır. Bu maddeler bilindikten sonra, bunlardan kabzedilecek birer miktar varidat ile ikinci bir himaye sandığı tesis ve bu sandığın varidatı sarf edilebilir. Avrupada bu mesele halledilmiştir. Böyle bir sandık için muayyen bir çok sarfiyat maddeleri vardır ki, amelenin umumiyeti tarafından kabul olunmuştur. Türkmen amelesinin zihniyeti, Avrupa amelesinin zihniyeti ile müsavi değildir. Bunun kıymet vereceği maddeler, hem başka ve hem de ayrı bir şekildir.

Burada bu amelenin kıymet vereceği maddeleri tasrih etmek, mümkün değildir. Bu ancak bunların iskanlarından ve faaliyete teşriklerinden sonraki safha-i hayatlarında yapılacak tetkikattan anlaşılabilir. Lakin bu tetkikattan evvel, bir esas hazırlamak lazımdır ve bu esas ilme müstenit olmalıdır. Müessesenin himaye sandığı sermayesi, himayenin esaslarını ihtiva edebilir. Halbuki, yalnız kazazede olan amelenin temin-i hayatı kafi değildir. Belki bunun başka bir usul ile temin-i refahı ciheti de, derpiş edilmelidir. Buna binaendir ki, himaye sandığının ayrı bir şubesi olmak üzere, amele himaye sandığı tesis edilebilir. Burada muavenet maddelerini izah edemeyiz. Ancak "temin-i refah" esası dahilinde ve mevki ile mütenasip olabilecek her şeyse tespit edilmelidir. Sonra, yalnız büyük meseleleri nazar-ı itibara almak da, doğru değildir. Çünkü büyük kazaların vukuu pek azdır. Bu suretle sandığın muaveneti de, mahdut şahıslara münhasır kalır ve şu mahdudiyet, uzak ihtimalleri düşünemeyen bu aşiret fertleri tarafından hüsn-i telakki edilemez. Halbuki, muavenet hemen hemen yüzde kırk nispetinde vukua gelecek hafif kazalar ve hastalıklara teşmil edilecek olursa, teneffu umumileşir ve azaların cemiyete karşı samimi olmaları temin edilmiş bulunur. Matlup da bundan ibarettir.
Burada, himaye sandığının müşterek bir müessese haline geldiğini görüyoruz. Şüphesiz bunun dahili bir teşkilatı da olacaktır ve bu teşkilatta Türkmenleri de faal aza halinde çalıştırmak icap eder. Aynı zamanda diğer ihtiyacatın def'ini temin eden idare sandığının da buna raptedilmesi lazımdır. Sonra idare sandığının sermayesi, ikinci madde mucibince teşkil olunmalıdır. Zira tahsil sermayesi öylece vazedilecektir. Bu cihet, birinci madde mucibince temin edilebilir. Halbuki idare sandığı, doğrudan doğruya tahsil meselesi değildir. Bu tahsil maddesinin mabadı olabilir. Ve tahsil maddesine dahil olmayan bilhassa hesap edilemeyecek derecede tesadüfi olan hadiseler istinat eder. Bunun içindir ki bunları da bir madde-i hususiye raptetmek ihtiyacı tahsil ediyor. Bu ciheti, himaye sandığının ikinci bir şubesi olmak üzere addedebiliriz. O halde bu şubeyi (idare sandığı) namı altında teşkil etmek muvafık olur.

Şimdi, bu müşterek sandıkların müşterek teşkilatını müşir esaslarını tasrih edelim.
Bu sandıklar Avrupa'daki şekillerinden ayrı bir tarzda teşkil edilemezler. Çünkü er geç bunların da meseleleri, mevzu-ubahis edilecektir. Halbuki Avrupa'da bu mesele, uzun uzadı-ya münakaşa edilmiş, pek çok tecrübelere de maruz kalmışdır. Buna binaen Avrupa'daki şekl-i hukukisini esas ittihaz etmek gayet doğrudur. Henüz Türkiye kavanin-i mevzuası nakafıdir ve bilhassa bu suretler teşkil edecek sendikalar muamelatının tarz-ı cereyanından haberdar bile değildir. Bunun için müesseselerin talep edeceği bu usulün hudud-ı esasiyesi dahilinde bazı mevadın kabul edilmesi kolay olacaktır. Ve belki de mü-esseseler faydasına olmak üzere bir çok maddeler daha ilave edilecek ve bu maddelerin ahkamı da istikbalde imtiyaz müddetlerinin hin-i inkizasında hitam bulacaktır. Fakat biz birkaç yerde tekrar ettiğimiz gibi burada da tekrar etmek mecburiyetini hissediyoruz ki, Türkiye'yi aldatmak tarzındaki bütün muamelelerin bir kıymeti yoktur. Çünkü, Türkiye müstemleke değildir. Ve aynı zamanda ilmi inkişafa da başlamıştır. Bir kere bir Türk mukaddesatı vaziyeti anlar ve bu hal ile memleketinin hayat-ı iktisadiyatı arasındaki adem-ı tevafukı görürse müthiş bir mahirane bir ihtilale sebebiyet verebilir. Bunun içindir ki her memleketten ziyade Türkiye'de umumi esaslar dahilinde hareket etmek ve asri iktisadiyat prensiplerinden ayrılmamak lazımdır. Bu cihetle himaye ve idare sendikalarında da, asri teşkilatta inhiraf edilmek mecburiyeti vardır.

Amelenin maruz kalacağı kazalara karşı vazedilecek müessese teminatı, doğrudan doğruya hükümetin idaresi altında bulunmalıdır. Hatta bir çok mahallerde bu teminat, hükümet nezdinde ihtiyat akçesi olarak depozito edilir. Ancak vasi muamelatta, bir kısım sermayenin muattal kalması terviç edilemeyeceği için, müessesenin muamelatından bir kısmı kontrol ve takip edilmekle teminat akçesi tehlikeye ilga edilmemiş oluyor. Çünkü doğrudan doğruya amele tarafından teşkil olunan himaye sandıkları hükümetin murakabesi altında bulunur. Fakat bu murakabe yalnız tehlike zamanlarında kendisini gösterir. Diğer ahvalde hükümet hiçbir suretle alakadar olmaz. Bu meselede Almanya kanunlarını değil, belki daha serbest olan belki Türkiye kanun-ı esasisi ile daha müşabehet-i hukukiyeye malik bulunan devletlerin kanunları esas ittihaz edilmelidir. Bu halde Türkiye'de teşkil edilmesi lazım gelen iki vecihli sandık Avrupa'da müstakil bir sandık olmak üzere mevcut ise de biz müstakil birer şekl-i kanuniyi haiz olan bu sandıkları tevhit etmekte büyük bir menfaat görüyoruz. Buna binaendir ki, her iki sandığı şekl-i kanunileri muhafaza etmek şartıyla tevhit etmelidir. Müessese kendi sandığını, teminat akçesiyle teşkil eder. Bu suretle yapılan teşkilat neticesinde yapılacak muamelat gayet vasi olur. Binaenaleyh teminat akçesinin bir faaliyet-i itibariye ile temin edilmesi ve badehu hesab-ı cari suretinde sarf edilmesi mümkün olur. İşte bu hesabı cari tediyatı, müessesenin teminat akçesinden değil, amelenin teşkil edeceği himaye sandığından verilmelidir. Ancak, şirket amelenin parasını sarf etmeyecektir. Belki amelenin pa-rasından yapılan sarfiyat miktarında, kendi sermayesinden amele himaye sandığı hissesi ayıracak ve kendi sermayesiyle müşterek bir surette de, bu parayı işletecektir. Bu suretle amele himaye sandığı, sermayesi yüksek karlarla bir çok devirler yapmış olur. Bittabi, amelenin himaye sandığı sermayesiyle kapanamayacak hesaplar için, müessesenin kendi himaye sandığı sermayesinden lazım gelen miktarda ilave edilecek ve amele himaye sandığının talep edeceği meblağı da, derhal tesviye edebilecektir. Fakat bu tesviyenin resülmaldan almaması, belki ikraz suretinde, müessese himaye sandığı parasından yapılması daha muvafıktır. Bilhassa müessese himaye sandığını, amele himaye sandığının çok fevkinde bir sermayeye malik olacağı için, muamelatı kelam-ı suhuletle idare edebilir. Bu suretle amele himaye sandığı sermayesi de, nispet-i adedi-ye ile tezayüd etmeye başlar. Bu hal, amelede paraya ve mü-esseseye karşı bir hiss-i hürmet tevlit eyler. Böyle hisler bir müessese için pek ziyade lüzumludur. Çünkü samimi faaliyet başkadır, cebri faaliyet başkadır. Ve birincisi ikinciye bin defa daha faiktir. Buna binaendir ki, bu muamelata fevkalade ehemmiyet vermek icap eder.

Sonra bu iki sandığın heyet-i idareleri de, ayrı olmalıdır. Ancak ilk zamanlar, amele heyet-i idaresinin müessese veyahut hükümet himaye-i faaliyesi altında olması mecburdur. Bu heyet-i idare, müessese merkezinde bulunacak bir kitabet ile müessese himaye sandığına merbut kalır ve sonra her köyde, üç azadan mürekkep birer heyet-i idare teşkil edilir. Bittabi bu idareler de, intihab ile teşkil olunur. Bunların hesabat-ı urau-miyesi, kitabet tarafından deruhte olunmalıdır. Kitabet ise, şirket ve hükümet memurları tarafından icra edilir. Bu suretle, hesabatın muntazam bir surette temşiyeti de, temin edilmiş olur. Ancak hesabatın şekl-i ruyeti hakkında amelelere bir fikir vermek ve bunları rivayat ve ihtiraat vadisinden kurtarmak da, lazımdır. Bunun için her köy merkezindeki heyet-i idarelerin masraf hususundaki derece-i salahiyeti kendi köy fertlerinin hesapları nispetinde olacaktır. Ve köy ancak kendi köyünün menafini nazar-ı itibara alabilir. Bu suretle her köyde bir yuvarlak hesap bulunur. Bu hesap üzerine teslimat ve ahz muameleleri yapılır. Bu suretle hem hesap basit bir şekle ifrağ edilmiş olur. Ve hem de her türlü suistimalin önü alınmış bulunur. Sonra paraların müessese himaye sandığı ile tebdil edilmesi amele himaye sandığım köy şubeleri hesaplarının mahallerine terk edilmelerini mümkün kılar. Çünkü bunlar ufak birer sermayedir ve ani vakalar için sarf edilebilecek bir ihtiyat akçesi olmak üzere köylere terk edilir. Sonra her zaman sarf edilecekleri için birikmelerine de meydan kalmaz. Binaenaleyh bu paraların köy haricine çıkmasına da ihtiyaç yoktur. Her köy dahilindeki sarfiyat, müessese hesabına olacak ve köy heyet-i ihtiyariyesinin kararıyla icra edilecektir. Burada amele himaye sandığı parası gibi teşkilatı da müessese himaye sandığı teşkilatına raptetmek pek ziyade muvafıktır. Bu suretle hem müessese ayrı teşkilat yapmaktan kurtulur ve hem de iki himaye teşkilatının tesadümlerine meydan verilmemiş ve aynı zamanda Türkmenlerde fiili bir surette işe geçirilmiş olur.

Bu teşkilat-ı idariye, hem meselenin hüsn-i surette cereyanını temin eder ve hem de, bu mesele dolayısıyla Türkmen aşiretlerinde diğerperestlik hissi takviye eylemiş olur. Bilhassa muamelattaki sürat ve doğruluk gibi, iki mühim unsurun mevcudiyeti pek esaslı neticeler temin eder. İdare sandığı, bittabi himaye sandığı gibi ikinci bir teşkilata tabi olamaz. Fakat bu sandığın birinci madde suretinde temin edilecek olan sermayenin haliyle terki veyahut işletilmesi şekillerinden birini takipte serbest olması da doğru değildir. Ancak teşkilatın icap ettirdiği şekil ve tarzda hareket edebilmek de hür olmalıdır. Filhakika, bu para da itibar-ı mali tarzında temin edilebilir. Ancak bu paranın her zaman büyük bir kısmının sarf edilmesi icap eder bu halde bu parayı itibar-ı mali suretinde göster-mektense daima hazır bir meblağ suretinde göstermek daha doğrudur. Buna binaendir ki her senenin azami ihtiyaçlarını nazar-ı teemmüle alarak bir sene evvel ihzaratta bulunmak mecburiyeti vardır. Bu sebeble paranın daima hükümet kontrolü altında olmak üzere hazır bulunmasından başka bir çare mevcut değildir. Sonra bu idare sandığı teşkilatı dahilinde müessese azası ile hükümet azasından mürekkep olacaktır. Ve hükümet azalan da bir idare, bir maarif memuru olabilir. Müessesede, aynı kabiliyeti haiz iki aza bulunduracaktır. Burada hükümetin kendisine ait bir mesele mevzuubahistir. Şirketin yalnız sarfiyat ile alakası vardır. Bu cihet akdedilecek mukavelenamede kat'i maddeler tahtında zikredilmelidir. Badehu şirkette sarfiyatın semeredar olabilmesi için bu iş ile iştigal edebilecek mütehassıs memurlara malik olmalıdır. Bu memurlar, aynı zamanda Türkiye hükümeti için gayet faydalı olur. Çünkü Türkiye'nin henüz bu yeni memurları mevcut değildir. Bu sandık teşkilatının şubelere münkasım bulunmasının ikinci dereceli şubelerce ehemmiyeti olabilir ki, bunlar birkaç köy merkezinde bir şube halinde muamelatı da yeknesak olmalıdır.

Kaynakça
Kitap: TÜRKMEN AŞİRETLERİ
Yazar: FRAYLİÇ, RAVLİG
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLERİ İSKAN PROJESİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:48

Köy Teşkilata

Köylerin dahili teşkilatında takip edilecek usullere ehemmiyet vermek lazımdır. Ancak buralarda, Türkmenlerin serbest bir halde ittihaz-ı karar eylemelerine meydan verilmemelidir. Fakat köydeki sakin ve müstakil köylü ruhiyeti ile aşiret ruhiyeti aynı olamaz. Bu ruhiyet esaslı bir tebdile muhtaçtır. Yalnız iskan ile de bu tebdil icra edilemez. Belki iskanı matlup hedefe tevcih edebilecek bir teşkilat, iskan ile beraber sayin başlaması ve köy halkı dahilinde hukuk-ı hükümet esasının takriri esasına istinat etmelidir. Bu suretle, Türkmenlerin göçebelikten mütehassıl yabani serbestilerinin inkişafına meydan verilmez. Ve bunlar istikrarın icap ettirdiği bir surette çalışmak mecburiyetinde bulunurlar. Bittabi bu idare ile, yeni hayatın bir şekli tekerrür etmeye başlar. Ancak bu idarenin kolay olmadığı meydanda bir keyfiyettir. Aşiret derhal, bir çok muhalefetlerde bulunacaktır. Bilhassa aşiret dahilinde yalnız fertlerin kabiliyet-i hayatiye sahibi olması cemaatin, cemaat mümessili olan beyliğin ehemmiyetsiz gibi maddelerin aksi tesirler de, dahil-i hesap edilmelidir. Bunun içindir ki, Türkmenlerin göstereceği temaruz da şedit olacaktır. Bunlara nasıl mukavemet edilebilecektir. Bu mesele gerek sermayedarlar ve gerek Türkiye hükümeti için ehemmiyet-i azime-yi haiz bir keyfiyettir. Sermayedarlar, böyle vakalara karşı mukavemet edemez. Yalnız fesh-i mukavele ile mukabele ederler. Halbuki bu meselede fesh-i mukavelenin kıymeti yoktur. Çünkü bu göçebeleri iskan etmek şartıyla istihsalat temin edilecektir. Buradaki fert, sermayenin daire-i faaliyeti haricine terk edilemez. O halde fertler üzerinde bir hakk-ı tesadüfe malik olan heyetin müdahalesi icap eder. Fakat bu müdahale hürriyet-i şahsiye prensibiyle ne derece telif edilebilir.

Bu meselenin halli, iki surette kabildir:

1- Bir müddet-i muayyene zarfında, fertlerin serbest hareketlerini ilga etmek.
2- Her müstenkif fert için, hükumet-i mahalliye tarafından teminat akçesi almak.

Bu iki usul haricinde, hareket etmek mümkün değildir. Sonra, bu iki şart da kabil-i icradır. Bunları birer birer ve hukuk-ı şahsiye ile alakadar bir surette tetkik edelim: Her fert, hukuk-ı umumiyede bir hakk-ı hıyara maliktir. Bu hakk-ı hıyar serseri salikine dahil bulunmayan fertlerin bütün hareketlerinde serbestiyi istilzam eder. Bu esas, hem asri bir mahiye-ti ve hem de beynelmilel kabul edilmiş hukuk-ı esasiye kıymetini haiz bulunuyor. Lakin, Türkmenlerin bu hukuktan müstefit olmalarının imkanı yoktur. Çünkü bunların bugünkü vaziyetleri (serseri)likten başka bir şey değildir.

Buna binaen hukuk-ı umumiyedeki ferdin değil serserinin hukuku nazar-ı itibara alınmalıdır. Bu halde meseleyi aksi bir şekle tahvil etmiş oluyoruz. Serseri kendi ihtiyarıyla hakk-ı hıyarını terk etmiş bir şahsiyettir. Bunun hüviyet-i ferdiyesi cemiyetin hayatını tehdit ettiğinden bi'l-ihtiyar terk ettiği serbestisinin cemiyet hesabına ithali tabiidir. Bu halde böyle bir ferdi nazar-ı itibara almamak ve belki cemiyetin bu ferde vazedeceği mecburiyetleri düşünmek lazımdır. Serseri mücrimdir ve her cürümde tecziye edilir. Bu halde Türkmen göçebesini de aynı sınıfa ithal etmek icap ediyor. Şimdi Türkmeni idaresi altına alabilecek kuvvet tezahür ediyor. Müessese bu ciheti hükumet-i mahalliyeye teklif edebilir. Zaten bütün mü-esseselerde bu cihet nazar-ı itibara alınmıştır. Ve bu cihetin nazar-ı itibara alınmasında da cemiyetin ne kadar müstefit olduğu meydandadır. Türkiye hükümeti bu meseleyi inkişaf-ı milli nokta-i nazarından halledecektir. Zaten serserilik meselesinin halli de serserinin intisap-ı hukuk etmesi esasını takip eder. Türkmenin de aynı hukuku intisap edebilecek bir tarz-ı faaliyete raptedilmesi muvafık düşer. Bu cihet sırf bir teşkilata aittir. Daha doğrusu muayyen bir müddetin hitamında Türkmenlerin arazi üzerindeki hukuklarının temlik suretinde tebdilleriyle kabil-i icradır. Bu cihet uzun bir müddete tevakkuf eder. Ve bu uzun müddet, Türkmenlerin istikrar hayatına alışmalarını da, temin etmiş olur ve mesele bu şekilde tamamıyla hallolunabilir. Ancak saha-i istihsalat dahilinde muntazam bir hükümet teşkilatına ihtiyaç vardır.

Bu teşkilat, inzibat komiserliği tarafından da, temin edilebilir. Ancak böyle hususi teşkilatın lüzumunu muvafık bulmuyoruz. Bu inzibat komiserliği, Türkiye'nin doğrudan doğruya inzibat-ı dahiliyesini idare eden, dahiliye nezaretine raptedilmelidir. Filhakika, henüz Türkiye dahiliye nezaretinin kısm-ı inzibatisi tekemmül etmemiştir. Lakin Türk jandarmasının Avrupalı mütehassıslara terk edilmiş olması ve halihazırda da Türk ahval-i dahiliyesinin menfi vakaya karşı hareket edebilecek bir müteazziv adliyeye malik bulunması gibi esaslar vardır ki, bu yeni mesailin idaresini mümkün kılar. Aynı zamanda, bu gibi mahallerin mesail-i inzibatiyesiyle alakadar olabilecek ıslahatçı mütehassısların da istihdamı mümkündür. Sonra bu usulün pek çok menafıi de vardır. Ezcümle hepsini de, müttehit bir idarenin nezaretinde bulundurmak ve bu idarenin halihazırdaki teşkilatı, mütekasif bir şekle sokmak büyük bir faydadır. Halbuki yeni ve müstakil teşkilatın, hem idarede bir çok kırtasi teşkilatın tevellüdünü intaç eder, hem de bu müstakil idarenin inkişafını tavik eyler. Bu suretle bu teşkilatın, bir çok tecrübelere esas olabileceği de dahil-i hesap edilebilir. Hatta Türkmenlerin asr-ı hazıra intabıklan bahisin-de izah ettiğmiz komiserlik meselesini de, müstakil idare-i inzibatiyeden addetmemelidir. bunlar doğrudan doğruya idare-i merkeziyeye tabi olan birer şubedir. Ve yalnız salahiyetleri tezyit veya tenkis edilebilir.

Bu esaslardan sonra inzibat dairelerinin göçebeler hakkındaki teferruatını izah etmek lazımdır. Bu mesele o kadar kolay değildir. Mamafih halledilebilir. Yalnız meseleyi Türkiye kavanin-i cezaiyesine terk etmemeli. Belki her devlette olduğu gibi bir serseri kanununa raptetmelidir. Tetkikatımız, Türkiye'de 1910 senesinde bir serseri kanununun neşredildiğini gösteriyor. Lakin, bu kanunun maddeleri, Türkiye için tertip edilmiş değildir. Belki Avrupa'da ve bilhassa Fransa'da-ki serseri kanununun taklidinden ibarettir. Ve yalnız şehirlerdeki serserilere aittir. Halbuki göçebelerin de, bu kanuna rap-tedilmesi ve göçebeliğin ilgasını müeyyed mevad-ı inzibati-yenin ilavesi lazımdır. İşte bu kanun ile iskan meselesi de halledilebilir. Burada kanun mevad-ı umumiyesini münakaşa etmek lüzumsuzdur. Ancak Türkmenlerin temin-i saylari için icap edecek mevadın izahıyla iktifa edilecektir. Burada nazarı itibara alınacak en mühim esas tecziyenin iş zararını almaması ve hatta cezanın işten ibaret olmasıdır. Kendi kendine çalışmayan insanlar hükümetin tevkifhanelerinde cebiren çalıştırılabilirler Burada çalışmamak imkan haricindedir. Çünkü mahkumiyet bu saya müstenittir. Ve mahkum çalışmadığı taktirde yevm-i maişetini temin edemez. Bittabi muttarid bir açlığa karşı durmak da imkan haricindedir. Nitekim serserilerin tevkifhanelerde çalışmamak hususundaki temerrüdleri binde üç nispetini bile bulamıyor. Bu bapta üç hükümetin 1908 istatistiklerinden atideki rakamları iktibas ediyoruz.

Bu hükumet-lerdeki serserilik hadd-ı gayesine varmış telakki olunur:

1- Hindistan Hükümeti.
10-20 yaşındaki 6000 serserinin tevkifhanede cebiri faaliyete karşı temerrüd edenleri (10) kişiden ibarettir. Bu on kişi, dört ay kadar temerrüdden sonra tashih-i zemin eylemiş ve ancak altısı temerrüd saikasıyla vefat eylemiştir.
2- İtalya'da da her bin serseriden yalnız üç kişi temerrüd etmiş, fakat bir ay sonra bunların biri işe başlamış ve iki ay sonrada diğer ikisi faaliyete hasr-ı vucud eylemişlerdir. Bu suretler bütün serserilerin işle tevaggullerine imkan hasıl olmuştur. Ancak İtalya serserileri dahilinde eshab-ı ceraim de vardır.

3- Kap müstemlekesinde:

Binde üç beş kişi işten kaçmış, fakat bir ayı tecavüz etmeden tekrar işlerine avdet etmişlerdir.

Bu üç misal, serseriliğin temadi edemediğini gösteriyor. Bu halde Türkmen işçilerine karşı da tatbik olunacak mükellefiyet faaliyeti kanununun tatbikinde müşkülat çıkmayacaktır. Bu kanun mucibince iskan edilecek fertlerin, müesseseden evvel hükümet ile anlaşmaları lazımdır. Bu anlaşmak doğrudan doğruya hükümet tarafından vazedilecek mevad-ı kanuniye ile tasrih olunabilir. Aşiretler, hükümetin kabul edebileceği bir saha dahiline iskan edileceklerdir. Bütün masarif, hükümete veyahut hükümet vekiline aittir. Aşiret efradı, bu masarifi tesviye etmek mecburiyetindedir. Bu onlar için bir dindir ve mukabili çalışmaktır. Bunun üzerine aşiretin ataleti gayr-i kabil-i kabuldür ve serbest-i faaliyeti kabil-i müdafaa değildir. Çalışmadığı taktirde ise, faaliyetini testit etmek veya daha ağır işlerde istihdam etmek gibi daha ağır cezalara duçar edilmelidir.

Bu esas hiç terk edilmemeli:

Daima daha ağır işlerde istihdam!
(Daha fazla çalıştırmak meselesi adi mevattan mütevellit olmayan cezalar için kabil-i tatbiktir.

Ancak bu meselede, ikinci bir mesele tevlit eder:

Fazla sayı ile sermayede fazla kar elde etmiş olur. Şüphesiz yevmiye de, o nispette tezyit edilmelidir. Bu karın müessese hesabına kalması doğru olmaz. Binaenaleyh doğrudan doğruya amele hesabına geçirilmelidir. Yahut ücretleri doğrudan doğruya himaye sandıklarının amele sermayesi şubesine terk etmelidir. Bu suretle hem ücret-i manzumenin cihet-i sarfı bilvasıta fertle alakadar olur ve hem de bu fertler üzerinde hüsn-i tesir ile cezanın isabeti kanaatini hasıl eder.)

Tecziye suretiyle işletilecek amelelerin, serbest bırakılmalarının imkanı yoktur. Çünkü burada da aynı ataleti temadi ettirebilirler. Sonra kumpanya memurlarının bu vazife ile tavzif edilmeleri de, imkan haricindedir. Burada hükümet kuvvetine ihtiyaç vardır. İngilizler, bu usulü kırbaç ile hallediyorlar. Fakat bu usul, Türklere teklif edilemez. Burada hiss-i milliyi rencide etmeyecek ve şahsiyeti tefessüh ettirmeyecek bir usul lazımdır. Bu usul ağır işler için muayyen bir sahanın tefriki ile kabil-i ifadedir. Bu mahal bu suretle tecziyeleri icap edecek olan adamlara iş gördürecek derecede olmalıdır. Müessesenin böyle işler bulması pek kolaydır. Sonra bir mıntıkanın mahal-i tecziyesi de, müteaddit olmamalı ve belki bir sahada ve müşterek bulunmalıdır. Mesela Adana Ovası için müteaddit tecziye mahallerine lüzum yoktur. Böyle bir mahal hükümet zabıtasının himayesi altında bulunur. Ve oradaki iş doğrudan doğruya hükümet tarafından idare olunur. Ancak buradaki kuvve-i zabıtanın kesretli olmasına lüzum yoktur. Aşiretler kendi cemiyetleri dahilinde cesaret ibraz edebilirler. Ancak bu cesaretin kendisi gibi derbeder ve yalnız kuvve-i ferdiyesine malik insanlara karşı ibraz edildiğini nazar-ı itibara almalıdır. Halbuki istikrar hayatındaki muarızlar, aşiretin eski muarızları gibi değildir. Bunlar birer fertten ziyade bir hükümet, bir cemaattir. Aşiret bu kuvvetin menbaını bilemez ve onun vicdanında müthiş bir kuvvet hareket ediyor ve sonra büyük bir kitlede bir ferdin emirlerine itaat ediyor. Aşiret efradının gözü önünde cereyan eden bu vakaların tesiratı da, ferdi cesaretinin ihlalini intaç eder. Bu cihetin kısm-ı ameliyesini gerek Hindistan, gerek Avustralya, gerek Afrika ve gerek Asya-yı vusta müstemlekelerinde görüyoruz.

Hindistan istihsalat-ı seneviyesi raporlarını neşreden Mister J. N. Pigera 'dan bir mukaddimesinde atideki satırları iktibas ediyoruz:

Hulasaten:


"Kendi aralarında müstakil birer bey gibi hareket eden göçebe hırsız çeteleri veyahut etrafındaki köylere, yollardaki siyahlara feci bir surette kemal-i cesaretle hücum edens adamlardan yüz kişinin üç jandarma idaresinde mütevekkilane çalışmalarının esbabını araştırmak faydadan hali değildir. Bunlar hemen hemen hiçbir zaman, serkeşlik veyahut mukabelede bulunmamışlardır. Ancak kendilerinin daha iyi bir surette yaşamalarını da, talep etmelerini ve gösterilen işin ne tezyit ve ne de tenkısından bahis eylememelerini daha fazla şayan-ı dikkat addetmek lazımdır.!
İlk zamanlarda bunlar hakkında yanlış bir telakki var idi.

Gerek İngiliz seyyahları ve gerek mahalli memurları diyorlardı ki:

"Yerliler, İngilizlere karşı derin bir kin besliyorlar. Aynı zamanda İngilizlerin kuvvetli bulunmaları ve şedit cezalan tatbik etmeleri bunları korkutuyor ve korku dolayısıyla sükut ediyorlar. Fakat, kinleri baki kaldığı için, kendilerinden hiçbir harekette bulunmuyorlar ve demek istiyorlar ki, 'bizden bir şey beklemeyiniz' bu tahlil doğru değildir. Çünkü, insanların ruhiyetlerine istinat etmiyor. Ruhiyat üzerine müstenit tetkikat ise, başka sebepler gösteriyor. Bu sebebler, aşiret halinde veya gayr-i asri bir hayatta bulunan fertlerin asri zihniyet ile telif-i fikir edememeleridir. Bilhassa cesaretlerinin kırılması teşebbüs-i şahsilerinin tamamıyla zail olmasıdır. Bu ciheti er-kam ile de tespit edebiliriz.

On senede Hindistan da 100.000 serseri hükümet tarafından çalıştırılmaya mahkum edilmiş idi. Bunların 10.000'i doğrudan doğruya hırsızlardan ibaret bulunuyordu. Bu hırsızlar kurnaz, cesur, müteşebbis ve atik fertlerden ibaret idi. Hükumet bu kitleyi on kısma tefrik' etti. Her kısmı bin kişiden ibaret idi.
Bunların üç kısmı Ganj nehrinin suflasını temizlemeye memur idiler. Bu mahkumlar en ağır bir vazife ile tavzif edilmişler idi. Bilhassa burada bir çok hastalıklar da var idi. Sonra kendi itikatları haricinde veya itikatlarının izale edemediği bazı ırki sebebler dolayısıyla uğursuz addolunabilecek işlerle uğraşıyorlardı. Biner kişiden ibaret olan amelelerin muhafız heyetleri de yirmişer kişiden mürekkep idi. Hatta yirmi kişi de daima bunlarla meşgul olmuyordu. Belki dörder dörder nöbet tebdil ediyorlardı. Bunlar bu işle bir sene kadar uğraşmışlardı. Sene nihayetinde ancak bir kişi firar edebilmiş idi. 999 kişi ne firar, ne itiraz ne temaruz ne taallül ve ne de kıyam şeklinde eski bir hareket-i münferide veya müctemiaya cesaret edememiş idi. Diğer yedi kısım da aynı şekilde işlerine devam etmişlerdi. On bin kişinin sene nihayetindeki jurnali ber-veçh-i ati idi.

Bu nispet nüfus-ı umumiye-i ceraimenin vasatisi olmak üzere alınmıştır. Şehirlerle köylerdeki vakaların daha az olmaları ve seyyar kitlelerin bir nispet-i hiniye ile daha fazla ceraime müstaid bulunmaları ciheti de ilave idilecek olursa ceraim miktarının tezayüd edeceği de pek tabii bir keyfiyet addolunur. Aynı zamanda hükümetin idaresi altında fertlerin ne kadar değiştiğini de tavzih eder. Bu cihet kuvvetin eseri değildir. Belki ruhi bir tahvilin neticesidir.
Rusya Türkistan müstemlekesindeki müstemleke idarelerinde aynı neticeyi tevlit etmiştir. Fakat buradaki halkın kısmen Türkmenlerden ibaret bulunması, mevzumuzla alakadar bulunuyor.

Bu ciheti Ruslar tarafından neşredilmiş bir eserden tavzih edelim: Türkistan'ın pamuk ihracatı ve Rus sanayi muharriri L. B. Löseminsky diyor ki:

"Bu havalideki pamuk tarlaları bir zamanlar Türkmen aşiretlerinin cevelan sahalarını teşkil ediyordu. Hükümet bunların buralarda boş gezmelerini muvafık-ı maslahat bulmadı ve cebiri bir iskana karar verildi. Zaten pamuk tarlaları için de ameleye ihtiyaç var idi. Bunlardan daha münasip amele olamazdı. Zira hem havasına alışık idiler ve hem de büyük sermayelerinin hesabına da muvafık amelelik sıfatını haiz bulunuyorlardı. Derhal bunlar tevkif edildiler ve kendilerine bu mıntıka dahilinde sabit kalmalarının icap ettiği tefhim edildi. Aynı zamanda faaliyete de iştirak ettirildiler. Çünkü tarlalar hazırlanmış bulunuyordu. İlk zamanlar meseleyi kırbaçla halletmek ihtiyacı mess etmiş idi. Lakin iki ay sonra işler yoluna girdi ve Türkmen efradı kanun karşısında gayet muti bir vaziyet ahzeylediler. Bilahare bunları idare etmek için bir bölük Kazak askeri fazla geliyordu. Halbuki yirmi aşiretten mürekkep olarak asgari [20(13X200)] kişiden ibaret idiler.
İskandan evvel her aile başına bir cürüm isabet ettiği iddia olunabiliyordu. iskandan sonra cürümler o kadar çok azaldı ki aşiretlerin arasındaki cürüm adedinin beşi altıyı bulmadığı da vaki oldu."

Bu iki misal Türkiye'de tatbik edilecek olan usuldeki kuvve-i inzibatiyenin o kadar kesir olmayacağını gösteriyor ve bizim serdettiğimiz gibi istikrar hayatıyla aşiretin vahşi hayatı ortadan kalkıyor. Bittabi bunun yerine medeni cesaretin ikame edilebilmesi için bir çok yeni tahsisatın temerküzü lazımdır. Bu da zamana mütevakıfdır ve ancak istikrardan sonra tevlit edebilecektir. Halihazırda bu aşiret efradı cesaretten mahrumdur. Bilakis onlara karşı gösterilecek bir ceddiyet ile inzibatları temin edilir. Burada ne Rusların ve ne de İngilizlerin takip ettikleri kırbaç şiddetine lüzum hissedilmemesi için muamelatın gayet teklifli ve tehditkar olması lazımdır. Bu suretle ferdin üzerinde, daha fazla icra-yı tesir edilmiş olur. Bu da ilk zamanlarda kuvve-i muhafazanın fazla olması ve bu nev iş mahallinde muhafız bulunmasını icap eder.

Birinci şıkkın, ikincisi kadar ehemmiyeti yoktur. Fakat ikinci şık cidden esaslı bir teşkilata raptedildiği taktirde, meselenin bilatehdit halledilmesi de mümkün olabilecektir. Buna binaen mübhem görünen ikinci şıkkı izah etmek, zarureti hasıl olmaktadır.
Mahfuz mahal, hem mahal-i saik mahfuziyeti ve hem de mahal-i saik, mevaki-i erbaa cihetiyle mahfuziyeti gibi iki esas ihtiva eder. Fakat bu mahfuziyet meselesinin tevkifhaneye teşmil edilmemesi lazımdır. Her iki saha da, duvarla ve demir pencerelerle tahdit edilmiş değildir. Belki heyet-i inzibatiyeden pek az bir kısmın bazı mevkileri işgal etmesiyle temin edilebilecek bir mahfuziyet-i dahiliye ciheti mevzubahistir. Mevaki-i erbaa mahfuziyeti ise say mahallinin kuvve-i inzibat merkezleri ile muhit olması demektir. Fakat bu kuvvet-i inzibatiye merkezleri de sırf bu mesele için tesis edilmiş olanlar değildir. Belki bil-umum mesail-i dahiliye dolayısıyla tesis edilmiş olan merkezlerdir. Bu merkezler say mahalline bir çok vesait ile merbut bulunmalıdırlar ve say mahalli, heyet-i inzibatiyesinin ani bir davetine seraatle icabet edebilmelidirler. Bu suretle dahili vakalar ani ve şiddetli bir surette bastırılır ve bu suretle buralarda kuvvetli müfrezelerin bulunmaları da icap etmez.
Bu kuvvetli tesir yavaş yavaş değil ani bir surette tatbik edilmelidir. Bu suretle fertlerin üzerinde ani bir tesir-i icra eder. İstikrar hayatına girerken ihmal etmek mecburiyetinde bulundukları eski an'aneler yerine bu şiddet-i idarenin askerleri yerleşir ve mesele daha kolaylıkla idare edilmiş olur. Bu tesir, iskan mesailinde jandarma kuvvetinin işi idare etmesiyle temin olunur. İskan mahallerine getirilecek aşiretlerin ne istisnai ve ne de keyfi bir surette hareketlerine müsaade olun-mamalı, kanunun kabul ettiği maddelerin hiç birisine müsamaha edilmemelidir. Bu suretle fertler üzerinde hükümetin ne kuvvette olduğu hakkında bazı hisler tevlit edilmelidir.

Burada aşiret beylerinin mesail-i inzibatiye ile alakadar edilmeleri meselesini de terviç etmek isteyenler bulunabilir. Filhakika bu mesele, ne kolaylıkla kabul ve ne de reddedilebilir. Lakin reddedilmesi daha doğru eseslara istinat ediyor. Çünkü aşiret beylerinin salahiyetleri vasi değildir. Bunlar halihazırda ancak kendi aileleriyle meşgul olabiliyorlar. Yalnız aşiret efradı bunlara hususi bir beylik kıymeti veriyor. Bunlar ise fazla servet sayesinde aşiret efradının birçoklarını istihdam ediyorlar. Bu suretle beylik de ortadan kalkıyor. İskan anında bu cihet ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınmalıdır. Acaba beyi de diğer efrat gibi aynı faaliyete teşrik etmek doğru olabilir mi? Bu cihet beyin aşiretteki faaliyet derecesini izah ile kabil-i icra idi. Bey, aşiret dahilinde tamamıyla atıl bulunuyor ve bu atalet sırf beyin unvanından tevellüt ediyor. Şimdi bu beyin köy dahilindeki faaliyet-i mutasavveresini tetkik edelim.

Bu faaliyet doğrudan doğruya ferdin istimal edilmemiş kuvvetlerinin istihlakini icap ettiriyor. Halbuki bu kuvvetlerde müspet bir surette mevcut değildir. Buna binaen bundan zihniyeti değil kabiliyeti ve melekesi haricinde bir talepte bulunulacaktır. Bu doğru olamaz bu suretle bunu ayrı bir surette istihdam etmek lazımdır. Ancak beyin muhafızlık vazifesini görmesi de gayet tabiidir. Bu hem bizzat beye ve hem de iskan gayesine tamamıyla muvafık neticelerin suduruna sebebiyet verilmiş olur. Beyin muhafızlığı kendisinin gayr-i müste-hak bir fert haline inkılap etmesini mucip olur. Ve aynı zamanda buradaki fertlerin hepsi de saya iştirak edeceğinden beyin girdiği hali alması da mümkün olamaz. Bu halde bey ailesinin bir muhafız maaşıyla idare olması icap ediyor ve pek büyük faydalardan biri kalıyor. Zira amelelerin yavaş yavaş intisap-ı hukuk etmeleri ve sonra müstakil işlerle bütçelerini tezyit eylemeleri ihtimalleri vardır. Buna ameliyanın tevlit ettiği iş bilmek esaslan da ilave edilecek olursa az zaman sonra başka başka zanginlerin meydana çıkacakları gayet tabii görülür. Muhafız bey ise daima kaim edecek takrir-i hukuktan sonra muhafızlığa da lüzum kalmayacağından bey ailesinin inhilale duçar olacağı kadar tabii bir hadise olamaz. Bu münasebetle beyin muhafazalığı kendi kendisine bir zarar tevlit ediyor. Halbuki iskan meselesine ika edeceği tarz ise daha umumi ve daha tehlikelidir.

Aşiret dahilinde eski ruhiyetin bekasını temin etmek tehlikesinden maada beyin mükellefiyetine karşı müsmir bir vaziyet almayacağını ve eski aşiret himayesi dolayısıyla bir çok fertlere karşı da müsamahakar davranacağı tabiidir. Halbuki istikrar içinde bir vahdet-i idare icap ediyordu. Bey bu şartları tehlikeye ika edebilecek bir halde bulunuyor. Bunun içindir ki beyin muhafızlığı gayr-i kabil-i kabuldür. Bittabi hem ameleliği ve hem de muhafızlığı, yani amelelikten hariçliği de aynı şekilde bulunuyor. Bu halde aşiret beyleri hariç ez iskan mı addolunacaktır?

Şüphesiz bunun da imkanı yoktur. Bunlar kendi aşiretleri dahilinde kalacaklardır. Ancak bunları faaliyet mükellefiyeti haricinde addeylemek lazımdır. Bunları daha ziyade idari işlerde kullanmalıdırlar. Zaten bunlarda aşiretin en zeki kısmını teşkil ederler. Çünkü beylerin daima meclisler akdetmeleri ve her yeni misafirle görüşmeleri daha ziyade an'anelere malik ailelerden olmaları ve daha fazla germ ü serdini tatmış bulunmaları gibi bir çok esaslar vardır ki, aşiret bey ailelerinin ameli bir tahsil devresi geçirmelerini mucip olmuştur. Bu ameli tahsil ise hem zekayı kabil-i inkişaf bir şekle vazeder ve hem de idraki fazlalaştırır. Böyle fertler, bittabi iş zamanında da dahili müdür-i umur vazifesi görebilirler. İşte bunların daha mümtaz ve daha fazla kazanca mucip işlerde istihdam edilmelerinin esbabı da mevcut bulunuyor. Yalnız bunlara karşı daha müsait bir surette hareket etmek de mümkün olabilir. Bunlar kendilerine verilecek olan salahiyetin zeval bulunmaması için meseleye ehemmiyet vermek mecburiyetinde bulunacaklardır. Buna binaen sırf aşiret efradı arasındaki dahili inzibat meselelerinde de, bunların büyük tesirleri olabilir. Ancak bunlara tecziye salahiyeti verilmemelidir. Belki idari bir şekilde vaziyetlerini tayin etmelidir.

Bu usul sayesinde Türkiye'deki Türkmenlerin de, Rusya Türkmenleri ve İngiliz Hinduları gibi sakinane çalışacaklarına itimat edilebilir. Ancak bu usulün hükümet tarafından kabul edilmesi lazımdır. İkinci usul amelenin istinkafina karşı hükümetin tazminat vermesi gibi bir esas üzerine istinat ediyor. Bu cihet sermayedar için muzır değildir. Çünkü ferdin istinkafina karşı hükümetin tazminatı mukabele ediyor. Bu tazminat insan tarzında ihzar olunabilir. Ancak bu taktirde meselenin içinden çıkmak müşkül olacaktır. Zira istinkafin bir çok şekilleri vardır. Amele, fert halinde istinkafda bulunur ve sebebi de ya işe karşı adem-i rağbet veya ücretin azlığıdır.
Fakat ikinci sebebin zuhuruna ehemmiyet vermek doğru olamaz ancak birinci sebep şayan-ı ehemmiyettir. Buna karşı ne suretle hareket edilecektir. Ya fazla para vererek rağbeti tezyit etmek veyahut başka amele istihdam etmek. O halde is-kan-ı aşair usulüyle elde edilmek istenilen neticelere elveda demek icap eder. Halbuki bu mesele tamamıyla esasa mugayir olduğundan kabul edilemez. Filhakika iskan dolayısıyla aşiret efradının iskan mahallinde kalması mecburidir. Lakin bunların ne zamana kadar istinkaflarını temadi ettirecekleri hesap edilemez ve aynı zamanda bir günkü faaliyet-i mahalli de boş bırakılamaz. Müessese derhal başka amele tedariki mecburiyetinde bulunur. Ve belki bir ihtiyat deposu da, ihzar etmek lüzumunu hisseder. Buna binaen bu usul muvafık-ı maslahat değildir. Hükümet bazı nazariyat-ı hukukiye dolayısıyla böyle çıkmaz bir yola sapdığı taktirde müessesenin ihtar etmesi lazımdır. Bilhassa daima Türkiye hükümetine vazıh esaslar dahilinde raporlar verilmelidir. Çünkü henüz Türkiye'de ihtisas devri başlamadığından vaziyeti kolay kolay tefrik edemeyecektir. Fakat mütemadi izah ile böyle tetkiklere meydan açılır birinci şarta müstenit bir iskan projesi tanzim olunur. Alman sermayedarları meselenin Türkiye bütçesiyle alakadar olan kısımlarını da, daire-i teemmüle almalıdır.

Aynı zamanda burada yaptıracakları hususi tetkikat-ı iktisadiye, hukukiye, ticariye, askeriye, maliyede Türk bütçesinin düyunı umumiye esasları en mühim bir muayyer nispet teşkil eylemeli ve eski bir Fransız muktesidinin:

"Türkleri ikna etmek için sehil bir teneffuun müselsel menbalarını değil, belki ani bir teneff-ı uzmayı göstermek lazımdır.
Türk hükümeti ancak bu gibi iktisadi projelere muvafakat etmiştir." sözlerini derhatır etmelidir.

Yeni tesis edilecek köyler, heyet-i umumiyesiyle dört şartı haiz olmalıdır:

1- Köyün safıyet-i havaya malik olması.
2- Temiz suyu bulunmalı.
3- Ağaç garsına ve ormana müsait olması.
4- Yol üzerinde bulunması.

Eski köyler daima bu üç şartı takip etmişlerdir. Bu mesele hayat-ı içtimaiyenin bir mecburiyeti gibi telakki olunur. Ancak Türkiye'de bazı köylerin bu dört esastan bir kaçma ve bazen de, hepsine muhalif olduğu görülüyor. Bu hal bir Türk köyünün normal şekli değildir. Belki Türkiye'nin maruz kaldığı siyasi, iktisadi, coğrafi, tabii ve idari tahvilatın bir netice-sidir. Buna binaen Mösyö (Pardov) Mister (Anfelsefıd), Doktor (Gröte), Mösyö (L. Lobu), gibi Türkiye müdekkiklerini tasdiken bizde:
"Türkiye köy teşkilat-ı ibtidaiyesi yalnız askeri esasları takip etmiştir" iddiasında bulunuyoruz. Çünkü köylerin böyle bir esasa istinaden yaşamalarının imkanı yoktur. Burada bu esası ihmal ederek zikredilen dört esasın ne suretle tayin olunabileceğini zikretmek istiyoruz.

Köyün safıyet-i havası halihazırda pek ziyade ehemmiyeti haizdir. Köylerin havasını tebdil etmek fenni terakki etmiştir. Buna binaen bir mahallin havasını tasfiye meselesi esas ittihaz edilecek olursa menafı-i iktisadiyesi fazla olan pis havalı mahallerde de iskan kabil olacaktır. Vahim havalan ciyadelendirmek mümkündür.

Mesela:

Amerika hatta (Panama)nın sıtmalı havası tasfiye edileceği gibi Afrikanın daalnum=uyku hastalığı telid eden mahallerinin havası dahi tasfiye olunur. Binaenaleyh Adana'nın kısmen sıtmalı olan havası umumi bir tasfiyeden geçirmek iktiza edecektir. Zaten buradaki hali mıntıkalarda saf havaya tesadüf edilemez. Buna binaendir ki, köylerin tesisinden evvel havaları tasfiye olunmalıdır. İskan ile müşterek tasfiyenin doğru olmadığını da Panama Kanalı meselesi pek güzel ispat eder. Adana havası ancak binde iki nispeti üzerine sıtmaya müsait mikroplan tesir edebiliyor. Bu mikroplar en ziyade durgun sulardan ve bataklıklardan neşet etmektedir. Filhakika siddet-i hararet dolayısıyla on binde üç nispetinde sıtmaya tesadüf ediliyor. Lakin bu nispetin hemen her yerde mevcut olduğunu kaydetmek lazımdır. Sonra havanın tasfiyesini müteakip teşkil edilecek olan ormanlıklarda yüzde bir nispetinde sıtma dafiliği esası istihsal edilecektir. Sıtma cazibliği ile ne kadar büyük farkın tevlit edeceğini atideki hesap gösteriyor.

Sıtma cazibi= 3/1000-3 Sıtma dafı=l/100 Sin= 1x1000/100= 10
Demek oluyor ki, sıtma dafiliğinin yüzde yedi nispetinde fazlalığı vardır. Bu nispet memleketi ani sıtma veya salgın hastalıklarına karşı himaye edebilecek bir haldedir. Bu sebeple köy havalarının ciyadetlendirilmesi elzemdir.
Ağaç ve orman meselesi, Adana'da tesis edilecek olan yeni köyler için pek lüzumlu bir meseledir. Aynı zamanda havanın tasfiyesi, bu ağaç ve ormanlarla da kabil olabilecektir. Bu sebeple meselenin ehemmiyeti pek ziyade tezayüd ediyor.
Adana Ovasının orman ve ağaçlığa müsait mahalleri yok değildir. Seyhan ve Ceyhan nehirleri arasında böyle yerlere tesadüf edilemez. Ancak, ovanın üç tarafında magrusata müsait mahaller mevcuttur. Bu yerler ovanın kısm-ı ulyasının şimali garbi, cenubi şarki silsileleriyle ovanın kısm-ı süflasının cenub silsilesi imtidatlarında kaindir.

Buraları hem sulara yakın ve hem de gerek sıcağın şiddetine ve gerek rüzgarların tesirine mukavemet edebilecek bir kıymeti haiz bulunuyor. Ancak ovanın merkezine pek ziyade uzaktır. Buna binaen iskan bu beş kol ve iki nehirde açılacak muhtelif kanallar vasıtasıyla temin olunabilir. Badehu kanalların iki nokta-i telahukunda da Mısır usulü ağaçlar ve ormanlıklar tesis edilebilir. Şüphesiz kanallar vasıtasıyla suyun mebzul bir surette mevcut bulunması ağaçların süratle neşv ü nemalarını mucip olabilecektir.

Bazı müdekkikler, köylerin kurun-u uladan kalmış eski kanallar esası üzerine tesislerini münasip görmüşlerdir. Bunlar, eski kanalların behemehal bir çok köylere malik olduğunu iddia ediyorlar. Filhakika kanalların izlerini takiben yapılan bazı hafriyat bunların iddialarını ispat etmiştir. Fakat eski kanalların bugün için gayri kafi olmaları açılacak kanalların ise nehirlerin munsablarından istifade cihetini takip etmek mecburiyetinde bulunmaları ve buna mümail daha bir çok esbap vardır ki bu eski kanallara ait köylerin ihya edilmelerine mani bulunuyor. Bunlar yalnız birer tarihtir.

Köyün suyu meselesi, bu mıntıkanın en ziyade alakadar olduğu keyfiyettir. Fakat bu da güç bir mesele değildir. Halihazırda Adana Ovasının susuzluktan kuruduğu malumdur. Fakat ötede beride bazı eski kuyulara da tesadüf ediliyor. Bu ahval eski devirlerde su meselesinin de bir suretle halledilmiş olduğunu gösteriyor. Filhakika son zamanlarda bu gibi yerlerde açılan artezyen kuyularıyla suyun tedariki mümkün olabiliyor. Ancak bu kuyuların muntazam ve tasfıyeli musluklara münkasim bulunması lazımdır. Ovanın kenarlarını teşkil eden sahalarda da bir çok su kaynaklarına tesadüf ediliyor. Hatta Seyhan ile Ceyhan arasında en geniş kısmı süfla sahasında da tahtü'l-arz birkaç su mecrasının bulunduğu hakkında iddialar da serdediliyor.
Dördüncü şart şüphesiz pek mühimdir. Ancak bu şart da yalnız ovanın kenarlarına ait olabilir. Bu havali ise bütün ova demek değildir. Buna binaendir ki dördüncü şartı da diğer şartlar gibi tamamıyla mevcut addedemeyeceğiz. Mamafih bu şimdi anlaşılacak bir keyfiyet değildir. Zira, bu ameliyat ile birer şimendifer inşaatı da, terakki ve binnetice taraf-ı ticari-yede tevvessü edecektir. Mamafih, bu ciheti karib bir ihtimal ile temin etmek tecrübesinde de bulunmak mümkündür. Bu havali doğrudan doğruya Bahr-ı Sefid mıntıkasına merbut olan bu muhit Yumurtalık limanının bir istinatgah-ı iktisadi olacağını temin etmek mümkündür. Bu halde, cenuba doğru müteveccih bir coğrafya-ı iktisadi esasları takip edilecektir.

Ancak hepsinin bu cepheyi takip etmesi de doğru olamaz. Çünkü bu taktirde köylerin hudut-ı müvaziye şebekeleri tarzında cenuba doğru uzanmaları lazımdır. Halbuki ovanın vaziyeti buna müsait değildir. Şimalinde genişleyen ova, cenupta darlaşıyor ve hudut-ı mütevaziye şebekesi istiap edemeyecek bir hal alıyor. Buna binaendir ki, bir kısım köylerin bir kısım köylere göre bir vaziyet-i iktisadiye almalarından sonra müsait bir iki hat üzerinden cenuba doğru tevcih-i istikamet edebilecektir. Bu vaziyet ile hayat-ı iktisadiyenin müstakil ve mahalli bir surette inkişaf edemeyeceği pek vazıh bir surette anlaşılıyor.
Görülüyor ki, Adana Ovasında tesis edilecek olan yeni köyler için icap eden şartların hepsi de tabii bir halde mevcuttur. Bu vaziyet burada iskanın mümkün olabileceğini ispat eder. Buna binaen köylerin dahili teşkilatlarını müspet bir safhada tetebbu edebiliriz. Türkmen köylerinin-umumi şartların vücudundan sonra- Türkmenlere nazaran mevcut olabilecek şartlara tevafuk etmesi lazımdır. Bu şartlar köylerin dahili teşkilat kısmına aittir. Bu halde köy planını tetkik ederken bu şartları da nazar-ı itibara almak mecburiyetindeyiz. Türkmenler çadır hayatında dağınık bir surette yaşıyorlar. Bu hayatta her aile müstakil gibidir. Halbuki ova hayatında müşterek bir hayat geçirmeye mecburlar. Bu mecburiyet bunların toplu bir halde yaşamalarını ve daha ziyade ihtisalat etmelerini icap ettiriyor. Fakat birden bire pek sıkı bir hayata dahil olmaları da lakaytlıklarına sebebiyet verebilir. Binaenaleyh toplu hayatın tevlit edeceği lakayıtlığın izalesi lazımdır.

Köy teşkilatında lakaydıdan müctenip ve faal bir hayat vücuda getirmek için takip edilmesi lazım gelen usullerden yalnız Almanya'daki köy teşkilat usulünün müsait olduğunu görüyoruz. Fakat bunu da kısmen tashih eylemek icap eder. Türkiye'deki köyler muayyen bir saha dahilinde büyük bahçeli ve bahçeleri adeta tarla halinde vasi olabilecek evlerden mürekkep olmalıdır. Hatta her evin azami dört yüz metre kadarında bir daire ortasında olması kabul edilmelidir. Ancak her aşiret ailesinin ayrı evlere dağılmasına meydan vermemelidir ki, köyün köylükten çıkmasına sebebiyet verilmesin. Yalnız küçük aileli aşiretler için bu kadar vasi arazinin zayi edilmesi de doğru değildir. Bunlar yüz metre kadarındaki dairelerin merkezlerinde evlerini tesis edebilmelidirler. Bu suretle tesis edilecek evlerin aşiret efradı arasında samimi münasebetler uyandıracağı tabiidir.

Filhakika, gerek Macaristan Ovasında gerek Mısır, Afrika ve Amerika Ovalarıyla Rusya, Romanya Ovalarında da bu suretle teşkil edilmiş evlere tesadüf edilemez. Çünkü arazinin umumi dahil-i hesap edilmiş ve bunun da bir ucundan yekdiğerine mülasık, veyahut birer ikişer metre fazla ile köylü evi inşa olunmuştu. Bu evlerin sebeb-i inşaları hakkındaki iddialara şu suretle hulasa ediliyor.

"Ovayı ev ile işgal etmemelidir". Bu iddia pek ziyade gülünçtür. Mesele bizim planımızda da tahkik edilebilir. Bu suretle vasi bahçeler dahilinde tesis edilecek olan evlerle ovanın bir kısmı muattal bir hale kalbedilmiş olmuyor. Çünkü bu bahçeler aşiret efradı tarafından birer tarla haline kalbedilecek ve bunları tabii ilk ihtiyaçlarını teşkil eden mevat-ı gıdaiyetle bu bahçelerden temin olunabilecektir. Buna binaen bahçelerin muattal kaldıkları hakkındaki iddiaların bir ehemmiyeti olamaz. Zaten iskan mesaili mevzubahis edilirken, iskan edilecek muhacirlere mülk teşkil edebilecek ve kendi maişetlerinin kısm-ı acilini temin eyleyecek arazinin verilmesi icap edebileceği zikrolunmuş idi. Bu bahçeleri de aynı arazinin bir kısmı addetmek icap eder. Bu suretle zikrettiğimiz usul dairesinde de, köylerin tesis edilebilecekleri tayin etmiş oluyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLERİ İSKAN PROJESİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:51

Heyet-i umumiyesiyle bahçeli evlerden ibaret olan bu köylerdeki ev miktarını tasrih edemeyeceğiz. Çünkü köy hanelerinin aşiret ailelerinin adediyle mütenasip olacağı tabiidir. Filhakika burada fertlerin hepsi de köylü amele olduklarından köylerinin kalabalık olmasının bir fenalığı yoktur. Ancak dört yüz gibi büyük nüfuslu birkaç aşireti iki mücavir köye taksim etmek lazımdır. Zira köylerin bu kadar büyük olması memleketin idare-i dahiliyesini de ayrıca teşkilata tabi kılar. Binaenaleyh köylerin haneleri hakkında şöyle bir tespit kabul edilmelidir.

Birinci sınıf köy 251-300 hane halkı
İkinci sınıf köy 201-250 hane halkı
Üçüncü sınıf köy 101-200 hane halkı
Dördüncü sınıf köy 50-100 hane halkı

Bu dört sınıf bile yüksek rakamları ihtiva ediyor. Fakat, aşairin ekseriyeti bu rakamlar dahilinde bulunuyor ki, bunları kabul etmemek mümkün olamaz.
Köy, dahilen üç ana şosesiyle kat edilmelidir. Bu şoseler en ziyade köye ait olan yol şoselerine raptedilmeli ve aynı zamanda bütün köy evleri de bu şoselerden istifade etmelidir.

Buna binaen köyün inşasından evvel, hududuyla şoselerinin inşası lazımdır. Şoseler adi köy yollarından ibaret olmamalıdır. Bilhassa bu havalide halen mevcut köy şoselerinin hepsi de toprak ile adi taş parçalarından ibarettir. Zira kağnı arabaları için başka yollar para etmez. Lakin yeni teşkil edilecek iskan köyleri için bu yollar kafi değildir. Buralarda Avrupa'nın şoselerine müşabih yollara ihtiyaç vardır. Çünkü Adana'nın yağmurları kışın pek ziyade çamur yapar. Şoseler yapılmadıktan sonra, yaya gitmenin bile imkanı yoktur.

Şoselerle beraber lağımlar meselesi de, şayan-ı ehemmi-yet-i mesailden maduttur. Çünkü havalinin havasını tasfiye etmek ihtiyacı mevcut ve hararetin fazla olması, pisliklerin fenni usullerle izalesini icap ettirmektedir. Bunun içindir ki, bu köylerde hususi ve umumi lağımların yapılmasına ihtiyac-ı şedit vardır. Bu girizler muntazam ve umumi lağımlar şeklinde yapılmalı ve bu umumi lağımlar da üç büyük caddeyi takip ederek evlere birer şube ile merbut bulunmalıdırlar. Bu suretle teşkil edilecek köy lağımlarının muhteviyatı köye uzak ve rüzgarın köy haricine doğru estiği bir mahalde fenni bir surette ifna edilmelidir. Bu umumi lağımların derin bir kuyuya akıttırılması da kabildir. Ancak gayet vasi bir saha ile alakadar olan bir müessesenin ifna usulünü tercih edeceğini pek ta-bii addederiz.
Bunlardan sonra köylerin muhtaç olduğu su, ziya ve tenvirat mesleleleri gelir. Su meselelesi köyün hayatında madut-tur. Bu hemen hemen her evde bulunmalıdır. Bu havalideki sular üç suretle ihzar edilebilecektir.

1- Kanal vasıtasıyla.
2- Kuyular vasıtasıyla.
3- Meyillerden elde edilecek su.

Sular muntazam bir surette evlere taksim edilmelidir. Bu taksim evin bahçesinde olabilir. Buralarda havanın şiddetini su tahfif edeceğinden, bu meselede tasarrufa hiç lüzum yoktur. Ve Alman sanayii bu meseleyi pek kolaylıkla halledebilir.
Hatta, kanal sularını da evlere kadar götürmelidir. Filhakika kanallara istinaden köylerin inşası da kabildir. Bu cihet tamamıyla müfit neticeler bahşedebilir, kuyulardan bir tanesinin sularını evlere taksim etmek kolaydır. Buna Avrupa'nın su boruları kafi gelir.

Sonra ziya ve tenvirat meselesi de asri bir şekilde nazar-ı itibara alınmalıdır. Gerek su taksimatı ve gerek köy nüfusunun kesif bulunması gibi iki amil vardır ki, bu köylerde elektrik motorlarının işletilmesini icap ettirir. Buna binaen evlerin elektrik ile tenvirleri de icap eder. Elektrik tenviratı her halde diğer tenvirattan daha müstahsildir. Zira bu köylülerin bütün ihtiyaçları gibi ışık meselesi de, şirkete ait bulunuyor. Şirket ithalatı tezyit ettirecek olan ve aynı zamanda yalnız istihlak-tan ibaret bulunan ithalatı, muvafık-ı maslahat addedemez. Bunun içindir ki, ister istemez elektrik tesisatını kabul edecektir. Filhakika bunun idaresi meselesi mühimdir. Lakin müessesenin alat-ı ziraiyesi tamirhaneleriyle ufak hacimde dökümhaneler açmak mecburiyetinde kalacağı, bir emr-i muhakkaktır. Bu vaziyet, fenn-i memur ve işçilerin bu sahayı istihsalatta ispat-ı vücut etmelerini intaç edecektir. Bu sebeble elektirik idaresi de temin edilmiş bulunacaktır. Böyle fenni bir surette teşkil edilecek olan bu köylerin gayeleri de yalnız köy olarak kalmaktır. Filhakika Türkmenlerin asr-ı hazırda intibakları faslında bunların şehir hayatına doğru kaVı merahil etmeleri muvafık-ı maslahat addolunuyordu. Fakat, bu havalinin tarz-ı iskanı başka idi. Burada halihazırda azami menfaat gayesi takip edilmekle beraber Türkmenlerin hukukları da mevzuubahis olur. Binaenaleyh bu iki meseleyi, yek diğerine karıştırmamak icap eder.

Köyün bu tabii inşa-ı topografyasından sonra, idari topografyasını tanzim etmek lazımdır. Bu cihet bittabi Türkiye'ye aittir. Fakat, Türkiye de henüz ne gibi teşkilat-ı cedide-ye karar verileceği malum değildir. Halihazırda müthiş bir fırka mücadele-i siyasiyesi vardır. Buna binaen böyle nüfusu fazla köylerin nasıl bir idare-i mülkiyeye raptedileceği malum değildir. Bu halde idare topografyasının esasları mevcut değil demekti. Biz ancak komün teşkilatının bu köylere kabil-i tatbik olabileceğini zikretmek istiyoruz. Henüz Türkiye muntazam bir komün esasını kabul etmiş değildir. Fakat her şeyden evvel, köyü ıslah edecek olan bu teşkilatı kabul etmek lazımdır. Bilhassa bu Türkmen köylerinde komün usulünün pek ziyade mühsinatı olabilir. Bu aynı zamanda şirket muamelatının cereyanında hüsn-i tesir eder. Filvaki, Türkiye'de bir nevi nahiye teşkilatı vardır. Fakat bu teşkilat esaslı değildir.

İdare topografyasının mektep kısmı da vardır. Bu kısım derhal bir şekl-i mahsus ihtiva eder. Köy mektepleri müstevi köylerde köyün ortasında ve gayr-i müstevi köylerin de yüksek bir mahallinde inşa edilmelidir. Yalnız bu yüksek mahal, kışın küçüklerin gidemeyeceği derecede köyden uzak olmamalıdır. Belki inhinasını hissettirmeyen bir yol üzerinde olmalıdır. Sonra umum köyün toplanabileceği bir kulübe de ihtiyaç vardır. Filvaki bu havalinin kahvehaneleriyle hanları meşhurdur. Fakat bu yeni köylerde ne kahvehane ne de han yaptırılmamalıdır. Çünkü bunların her ikisi de Asya-yı Türki'de atalet timsalidir. Böyle atıl müesseseleri yaşatmamak lazımdır. Bunlar yerine muntazam bir kulüp açmalı ve bu kulüp aynı zamanda muavenet ve himaye sandıklarında merkez idarelerini teşkil etmelidir. Kulüp doğrudan doğruya müessesenin malı olmalı ve müessese tarafından idare edilmelidir. Bu suretle kulübün başka bir şekle inkılap etmesine mümanaat mümkün olur. Kulübü işletmek için müessesenin ayrı varidat tedarik etmesine lüzum yoktur. Burası doğrudan doğruya amele himaye sandığı hayat idaresi emrine terk edilir. Sonra bu köylerden bazılarının daha vasi esaslar dahilinde tesis edilmeleri ve Avrupalı mütehassıs işçilere de birer melce olmaları nazar-ı itibara alınabilir. Yalnız buralarda gece akametinin pek ziyade teksir edilmesi ve hemen hemen hiç müsaade edilmemesi lazımdır.

Bununla beraber dini içtimagahlar meselesi de vardır. Bu da kulüp esasına raptedilmelidir. Fakat Türkmenlerin mesaili diniyesinin ne suretle halledileceğini hükümetin göstermesi lazımdır. Filhakika bu mesele öyle kolaylıkla halledilebilecek şekilde değildir. Türkmenlerin asr-ı hazıra intibakları bahisinde de, bu mesele hakkında bazı umumi izahat verilmiş idi. O izahat, hiç şüphesiz meseleyi halledemez. Zira müşterek köyler esasına müstenit bulunuyordu. Burada münferit köyler esası takip edildiğinden başka bir usul takip etmek mecburiyeti vardır. Zaten o fasılda da böyle ayrı bir fasılanın zikredileceğini kaydetmişdik.

İbadethane ile kulüp Türkmen halkının topografyasını teşkil etmektedir. Bu halde atideki:

1- Köy arazisinin inşaat-ı topografyası.
2- Türkiye idaresi topografyası.
3- Halk topografyası.

Esesları istihsal edildikten sonra hanelerin suret-i inşaları hakkında icap eden malumat verilebilir.
Türkmen aşiretleri için ihzar olunacak evlerde, üç esas takip olunmalıdır. Ve bu suretle üç nev hanelerden birinin veyahut her birinin birer mahalde inşası terviç olunabilir. Bilhassa bu son usulün faydalan pek çoktur. Buna binaendir ki, tecrübelere meydan vermemek ve üç ihtimal karşısında tereddüt etmemek için bundan daha doğru bir yol yoktur.

Bu üç nevin esaslan ber-veçh-i-i atidir:

1- Bir katlı ve bir cepheli mustatilü'ş-şekl evler
2- Bir katlı ve bir cepheli murabbaü'ş-şekl evler
3- Bir katlı çift cepheli murabbaü'ş-şekl evler Görülüyor ki evlerin hepsi de ancak az bir tehallüfle yekdiğerinden ayrılıyor. Ve tamamıyla yek diğerinden ayrı bir ehemmiyeti haiz bulunuyorlar. Binaenaleyh bir kat meselesini umumi ve her cepheleri de ayrı ayn bir surette helletmek lazımdır.

Bir kat meselesi Türkmenlerin uzvi ihtiyaç melekeleriyle alakadar bulunuyor. Çünkü Türkmenlerin çadırları bir zemin katından ibarettir. Bunlar böyle bir zemine ait sahalarda beytutet addebilirler. Buna binaen bunları derhal iki katlı birer binaya koymak muvafık değildir. Bilhassa bazı müstemlekelerde görüldüğü üzere, yalnız alt katında oturmağı tensip ederek üst katlarını hali bırakmaları ve sonra da, her iki kata taksim edilmek istenilen ailelerin bir katta toplanmaları muhtemeldir.

Hindistan aşiretleri hakkında neşredilen bir kitapta deniyor ki:

"İngiliz usulü köylerde iskan edilen aşiret efradı, hiçbir zaman iki katı da ikametgah ittihaz etmediler. Bunlar daima evlerin birinci katlarını tercih etmişler ve bütün aile efradı da bu birinci kata toplanmışlardı. Halbuki birinci kat azami dört nüfusu istiab ediyordu. Sonra buraların ratıb olması üst kattaki ikameti icap ettirdiğinden ailelerin azami sekiz nüfusunu istiab edebilecek derece vasi bir ikinci kat tesis edilmiş idi. Fakat, yerliler için ikinci katta ikamet mümkün olmadı ve ailenin on, on iki kadar azası da, zemin katının dört kişilik sofasına yerleşmişti. Bittabi karışık ve tehlikeli bir hayata maruz bulunuyorlardı. Ennihaye, bunlar arasında hastalık da baş göstermeye başladı. Mahalli tabipler, zemin katlarında ikamet itiyadının önü alınmadıkça, hastalığın mündefi olamayacağını iddia ediyorlardı. Bunun üzerine evlerin alt katlarının tevsii ve üst katın ilgası ciheti tercih olundu.

Hatta daha garibi vardır. (Pamir) yaylasındaki iskan esnasında, iki katlı bina meselesinin tehlikeleri nazar-ı itibara alınmış idi. Halbuki burada rutubetin tesiratı, pek müthiş bulunuyordu. Buna binaen bir katlı yüksek evlerin inşası tensip olundu. Lakin bu evlerdeki merdivenler de, aşiret efradının cesaretini kesretmiş ve bunların bir kısmı, evlerin üzerlerinde veya etrafındaki bahçelere yatmaya kadar varmışlardı. Bu mesele sırf bir zihniyet işidir. Ve bu insanlar da, behemehal bir katlı binalara arz-ı ihtiyaç ediyorladı. Hindistan'ın hiçbir mahallinde bu ihtiyacın önüne geçilememiştir. "

Bu ameli netice, bir katlı binaların lüzumunu esaslı bir surette gösteriyor. Halka uygun olmaktan başka, bir katlı binaların iklim ile münasebeti vardır. Bu havali, son derece sıcak ve kurudur. Buna binaen yazın, güneşin şiddetine maruz olmayacak ve serin bulunacak binalara ihtiyaç vardır. Bu binalar ise, bir katlı olabilir. Hem irtifa dolayısıyla daha az güneşe maruz kalırlar ve hem de vasi bir sahayı ihata ettiklerinden arzın bahşettiği serinliği temin ederler. İşte bu iki esas da, istinası derecesinde mühim addolunur. Ancak bir katlı binaların tamamıyla zemin katından ibaret olmaları da, muvafıkü's-sıh-ha değildir. Buna binaen evlerin zeminden yarım metre kadar yüksek olmasına ihtiyaç görünüyor. Bu cihet terk edilemez. Sonra bu yükseklik de basamak vasıtasıyla değil, bermünhani bir yol ile çıkılabilmelidir. Bu suretle evlerin birer tepecik üzerinden tesis edilmiş oldukları hissi hasıl olur ki, aşiretin çadırları da böyle mahallerde bir çok defalar dikilmiştir.
Bu esas her üç şekil için lüzumludur.

Bundan sonra her üç cephenin şekillerini izah edelim:

Tek cepheli müstatilü'ş-şekl ev aile efradı az olanlar için muvafık olabilir. Zaten Türkmen Aileleri arasında bir müsavaat olmadığından, bütün evlerin vahidü'l-cebhe bina esasına istinat eylemesi mümkün değildir. Zaten evlerin bu üç şekilde olması, aile nüfusunun adem-i müsavatı dolayısıyla tertip edilmiştir. Buna binaen az fertli aileler için, birinci şekildeki haneler gayet muvafıktır.

Bu evler, 15 metre tülünde ve 10 metre arzında bir sahada tesis edilir. Evin irtifaı da on metre olmalıdır. Hatta bunun daha fazla ve 12 metre olması da faydayı mucipdir.

Bu plan derhal iki kışıma taksim olunur:

1- İkamet kısm-ı sahası.
2- Tavan kısm-ı sahası.

Tavan daima yüksek olmalıdır. Çünkü köy evlerinde duman ve fena kokular daha fazladır. Bilhassa nezafete de, o kadar riayet edilmez. Buna binaendir ki, havasızlıktan mütevellit bir çok hastalıkların önünü almak için tavanlardan istifade etmek mecburiyeti vardır. Sonra aşiretler arasında mevcut olan bir itiyadı da, nazar-ı itibara almak lazımdır. Aşiret efradı, kendi eşyalarını çadırın dahili kısmındaki tavana asarlar. Bu halde evin de tavanını, bu surette kullanmak isteyeceklerdir. Zaten kışlık ikametgahlarını teşkil eden taş evlerde de, bu suretle hareket ediyorlar. Bu halde tavanların yüksekliğini tertip etmek lazımdır. Almanya'daki Bavyera köyleri de böyledir.

Bunların yüksek tavanlarında ailenin her şeyi asılı durur ki, bu tavanlarda şu irtifadadır:

İrtifa-ı azami 10 metre
İrtifa-ı vasati 8,5 metre
İrtifa-ı asgari 7 metre

Halbuki bizim serdettiğimiz irtifalar da, bu irtifalardan fazla değildir. Biz de azami 10, vasati 8,5, asgari 7 metreyi muvafık buluyoruz. Ancak bir metrede, bu üç farkı kabul etmek doğru değildir. Binaenaleyh bu usul-i veçhile tavanlar için 9 metrelik sabit bir irtifa kabul etmek lazımdır. Sonra tavan arasının da, azami 2,5 metre olması lazımdır. Zira burası da, köylüye anbarlık vazifesini görecektir.

Bu halde, iki ana kısmının dereceleri tayin etmiş oluyor:

Tavan 9 metre
Tavan arası 2,5 metre açıklığında
Heyet-i umumiye 11,5 metre irtifaında

Badehu, 20 metrelik tulde beş daireye ayrılmalı ve arzda 2 metrelik bir uzun dehliz ile 6 metrelik oda kısmına tefrik olunmalıdır. Bu taksim, tekmil odaların bir cephe üzerinde yapılacaklarını gösteriyor.

Bu cephede teşkil edilecek beş oda da, ber-veçh-i ati şekillerinden ibarettir:

1- Aile içtima odası.
2- Gelin odası.
3- Çocuklar odası.
4- Matbuh ve çamaşırhane.
5- Abdesthane.

Bu beş daire ayrı ayrı hacimlerde olacaktır:

Tul76
1-   Aile içtima odası56
2-   Gelin odası36
3-   Çocuklar odası36
4-   Matbah ve çamaşırhane1,53
5-   Matbah1,53
6-   Çamaşırhane23
7-   Abdesthane dairesi206
metre arz metre39
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLERİ İSKAN PROJESİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:52

Yirmi metre tul ve iki metre arzındaki koridorun kısm-ı süflası, yol vazifesi görecektir. Ancak, bunun kısm-ı ulyasından istifade etmek lazımdır. Zaten tavan arasına da, buradan gitmek icap edecektir. Buna binaen bu ciheti, ayrıca teşkil etmek lüzumu vardır. Burada tavanın o kadar yüksek olmasının ehemmiyeti yoktur. Çünkü ikamet edilmiyor. Ve buradaki tavanın on beş metre tulundaki kısmını, altı metre bir tavan ile kaplamalıdır. Ve diğer beş metre tavan da, üzeri açık bırakılmalıdır. Ve buradan tavan arasında, bir merdiven koyulmalıdır. Bu suretle tavan arasının kiler hizmeti görmesi, temin edilmiş olur.

Binanın pencereleri iki cepheye nazır olmalı ve bu iki cephe nezaretinin ilk oda ile son odaya ait olabileceği, nazarı itibara alınmalıdır. Diğer odalar ancak mustatil bir kısmına istinaden, pencereye malik olabilirler. Pencereler odaların cesametiyle mütenasip olmalıdır. Birinci odanın üç, ikincisinin iki, diğerlerinin birer pencereye malik olması lazımdır. Bu pencereler güneşe maruz olmalı ve mümkün olduğu kadar da vasi bulunmalıdır. Buralarda büyük pencerelerden tehlike melhuz değildir.
Binanın dam üstü, müstatil ehram şeklinde olmalıdır. Bu suretle bu havalinin şiddetli rüzgarlarına karşı bir siper tesis edilmiş olduğu gibi, tavan arasında dolaşmak ve icabında burada yatmak da mümkün olur. Düz damlar hiçbir zaman makbul addedilemez. Bunlar hem adem-i metanetleri ve hem de, sık sık delinmeleri gibi mazarratları daidir.
Kapı meselesi evlerin en mühim bir kısmını teşkil eder. Şüphesiz bununla beraber, evin cephesi de mevzubahistir.

Burada köy inşaatında kabul edilmiş olan esaslardan, inhiraf etmemeli ve şu beş şartı ihtiva edebilecek cepheler temin edilmelidir:

1- Cephelerin rüzgara maruz olmamaları.
2- Köy evleri cephelerinin yekdiğerine müteveccih bir merkeze tabi bulunması.
3- Cephe meyillerinin müsavi bir surette taksimi.
4- Cephelerin icabında bir rüzgarı kıracak kavisler teşkil edebilmesi.
5- Cephelerin misalen afaki bir manzaraya malik olmaları.

Bu suretle temin edilecek olan cephelerin kapılan iki kanatlı olmalı ve bu iki kanadın yalnız birisi işlemeli diğeri ihtiyaç zamanlanna terkolunmalıdır. Kapıların şekli ber-veçh-i atidir.

Kapı eşiğinin irtifaı 1,5 santimetre
Kapının irtifaı I 3 metre
Kapının arzı 2 metre

Evin ocağı, birinci daire ile matbuh dairesinde bulunmalı. Ve bu ocaklar tulani olmalıdır. Ancak birinci daireninki, hem büyük olmalı hem de daha ziyade bir kavis teşkil etmelidir. Bunun için ocağın üç kısmı ber-veçh-i- ati şekillerde bulunmalıdır.

1- Ocağın zemini.

Zemin rub-ı tam halinde bulunmalı ve bu irtifaın, binanın dam irtifaının kısm-ı ulyasıyla değil, kısm-ı süflasıyla alakadar olması icap eder. Çünkü şiddetli rüzgarlara maruz kalmak ihtimali vardır. Bu ise ocağı mütemadiyen yanmasını adimü'l-imkan kılar. Bu münasebetle ocakları, damın kenarlarında inşa etmek icap eder.

Tek cepheli mustatilü'ş-şekl evin inşaata ait diğer kısımları yoktur. Sonra diğer iki kısım ise, bu teşkilattan esas itibariyle ayrılmaz. Tek cepheli murabbaü'ş-şekl evler yalnız mustatilü'ş-şekl evlerin arz ve tullerini birleştirerek teşkil edilecek murabbadı Hardan ibarettir.
Mustatilü'ş-şekl evler: 620+26=26 metre vüsatinde olmak lazımdır. Ancak bu nev evler, bir buçuk metreden mürekkep zeminlerden teşkil edilmelidir. Bunun 15 santimetre kadar, oda döşemesinden yüksek olması icap eder.

2- Kısm-ı ulyası:

Kısm-ı ulyası, zeminden iki metre yükseklikten başlayan bir metrelik bir kutre malik bir kavs-i ehram şeklinde olmalıdır. Bu kavs-i ehram duvarın haricine nim amut bir şekilde ve adeta bir saçak halinde bulunmalıdır. Bunun kenarları müstevi olmalı ve sahanı da (10) santimetreyi tecavüz etmemelidir. Kısm-ı süflası, yanm metrelik bir kutrün tam dairesi halinde binanın tulünde bir buçuk metre kadar, daha uzun olmalıdır.
Ancak binanın haricinde ocağı teşkil eden kavisler ziyadedir. Buna binaen bina da daha büyük olacak ve dairelerde her iki cepheye nazır bulunacaktır.
Bu evlerin tulü ve arzı on beş metreden ibarettir. İki metre koridora terk edildikten sonra diğerleri dairelere taksim olunur. Dairelerin, tavanların, bahçelerin, kapıların, tavan aralarının şekilleri de, tek cepheli müstatilü'ş-şekl binalardaki gibidir.

Çift cepheli murabbaü'ş-şekl evler ise, cephelerinin yan ve ön olmasıyla diğerlerinden ayrılırlar. Bu evler en kesir efrat-ı aileye mahsus olarak inşa edilir. Dahili teşkilatı tek cepheli murabbaü'ş-şeklin aynısıdır. Yalnız cephesi daha büyüktür ve iki cephenin de, ayrı ayrı kapılan vardır. İşte yalnız bu münasebetle diğerlerden aynlır. Sonra bu evlerin vasatları da, aile efradına nazarandır. Buna binaen bunların hacimlerini tespit etmenin imkanı yoktur.
İskan projesiyle alakadar olan ikinci sahayı, Konya Ovası teşkil ediyordu. Bu ova gerek teşkilat-ı araziye, gerek istih-salat ve gerek mesail-i iktisadiye dolayısıyla hem Irak ve hem de, Adana Ovasından ayrılır. Sonra bu ovanın Türkiye'ye nazaran da, başka bir ehemmiyet-i siyasiyesi vardır. Ve başka bir nüfus politikasına esas teşkil etmektedir. Konya Ovasının, beş mühim esas ile diğer ovalardan farkı vardır. Buna binaen bu ovadaki iskan meselesinin de, başka bir şekli olması zaruridir. Bu hal bu beş esası pek vasi bir surette izah etmeyi de icap ettirir.

Konya Ovasının teşkilat-ı araziyesi, Anadolu'nun tamamıyla bir hususiyetini göstermektedir. Burası, pek geç sularını kaybetmiştir. Henüz üzerinde hayvanat-ı bahriye müstehaseleri de görünmekte ve kum tabakası bir çok mahallerde göl ve tuz tabakalarına tahvil etmektedir. Teşkilat-ı araziye, şimal ve cenub-u şarki ve garbi, cenubi dağlarıyla ihata olunan Konya Ovasının düz ve inhinalı sahasının, mukaddema bir göl olduğunu ispat etmektedir. Bazı coğrafiyün, burasının Antalya körfezinden denizle birleşen bir iç deniz olduğunu da iddia ediyorlar. Burada, her iki iddianın uzun münakaşalanndan sarf-ı nazar ediyoruz. Bizim gayemiz için ikisinin de aynı kıymeti vardır. Ve asıl ehemmiyetli olan kısmı, buralarda su tabakasının mevcut bulunmuş olmasıdır.

Konya Ovasının bu şekli, ovanın nehirlerden ve sudan mahrum olmasını intaç ediyor. Çünkü ovanın en alt tabakalarında bulunan su menbaları, buradaki suyun kaybolmasıyla kurumuş bir haldedir. Bununla beraber bu suların başka bir cereyan bularak aktığı hakkındaki nazariye de, henüz redde-dilememiştir. Buna binaen buradaki tabii su menbalarıyla, tahte'l-arz su cereyanlarının yekdiğerine karıştığı nazar-ı iti-bara alınabilir. O halde bu ovanın, kendiliğinden bu suya malik olmadığı ve olamayacağı da kat'i bir surette tezahür etmiştir.

Herodot, Strabon gibi eski Yunan müverrihleri merkezi Anadolu'nun bir Afrika çölü gibi susuz ve ıssız olduğunu zikrediyorlar ki, bundan eski zamanlarda da, bu havalinin iskana kabiliyeti olmadığını ve hali bırakıldığı anlaşılıyor. Halbuki gerek Adana gerek Irak ve gerek şimali Afrika Ovalarında her türlü vesait-i umraniyyeye istinat edilerek, bir çok istifade yolları elde edilmiş idi. Halbuki Konya Ovasının vaziyet-i iktisadiye ve siyasiyesi daha müsait idi. Burada imar için her türlü vasaite müracaat edilirdi. Fakat buradaki irva ve iska ameliyatının icrası için, eski devirlerdeki usuller kafi değildir. Çünkü burada açılacak olan kanalların, teressübat-ı arziye ile alakadar olması ve teressübat-ı arziye tespitini takiben takip eylemesini icap ediyordu. Bu ise ancak bugünkü ilm-i tabaka-tü'l-arz ile kabil-i haldir. Halbuki eski devirlerde tabakatın teressübat kısmı, hemen hemen hiç malum değildir.

Bu ovanın tabakatı her şeyden evvel, kalın bir kum tabakasından ibarettir. Bu tabaka arazinin kuvve-i inbatiyesini kaybettirmektedir. Lakin bu kalın kum tabakasından sonra çürümüş maden tabakalarına tesadüf ediliyor. Bu tabakalar ekseriyetle krom, bakır gibi madenlerden ibarettir. Fakat bunların arasında taş, kaya, çakıl ve demir damarlarına da, pek ziyade tesadüf ediliyor. Bunlar tamamıyla kuvve-i inbatiyeyi, izale edecek amillerden maduttur. Buna binaen yapılacak kanalların da, bu maden damarlarına tesir edemeyeceği tabiidir. Sonra arazinin kısm-ı azamı da, bu silsileye dahil bulunmaktadır. Krom, bakır ilh... gibi maden çürükleri tabakasına da, yalnız dağlara yakın olan mahallerde veya ovanın birkaç yerinde tesadüf edilmektedir. Ovanın gayet yüksek bir mahallinde bulunan gölden istifade etmek ciheti de, nazar-ı itibara alınmalıdır. Bu göl yüksek olduğundan suyu şiddetle cereyan ettirilebilir. Bittabi bu ceryanın tabakalara tesiratı da, şiddetli olacaktır. Fakat muhtelif taş damarlarına icrayı tesir edebilmek için, kuvve-i ani'l-merkeziyye cereyanı kafi değildir. Belki kum tabakası üzerinde, muhtelif tabaka-i inbatiyelerin vücuda getirilmesi icap eder.

Kurak bir kum tabakası bir şey vermediği gibi, sulak bir kum tabakası, pek az kuvve-i inbatiyeyi haizdir. Binaenaleyh buranın da, Trablusgarb ve cenubi Arabistan'daki vadilere müşabih olacağı pek tabiidir. Bu ise bu ovanın yüzde üç nispetinde bir sahasından ibaret olacaktır. Her halde ovanın iskan teşkilatına inhisar ettirilemeyeceğini, kabul etmek lazımdır. Fakat bu ovayı şimali Mısır usul-i dairesinde bir şekl-i suniye kalbetmek mümkündür. Mısır kum ovası Nil'in getirdiği bir çamur tabakasıyla ihata edilir ve kuvve-i inbatiye de, bu çamur tabakasındadır. Bu vaziyet kum tabakasının diğer bir tabaka ile ihatasından sonra, kuvve-i inbatiyenin mevcut olabileceğini gösteriyor. İşte Konya Ovasında da, bu usulü takip etmek icap eder.

Ovayı tetkik ettiğimiz taktirde, bu ovanın bazı mahallerinde çürümüş maden tabakalarından mürekkep olmasından veyahut mülasık dağ etkelerinde, ovanın yakın bir kısmına kumdan gayri toprak tabakalarının dökülmesinden neşet ediyor. Bu kum tabakası, ne buğday ne arpa ne pamuk ve ne de sair hububatın inbatına müsait değildir. Burada tesis edilecek olan kanalların da, bir sistem dahilinde tertip edilmesi lazımdır. Fakat bu kanalların Nil Nehri çamurunu getirmeyecekleri de anlaşılabilir. Belki böyle bir kuvve-i inbatiyenin suret-i teşkili için, ova üzerinde yapılacak suni bir tabaka ve kanalların derece-i umkları haiz-i ehemmiyettir. Meselenin ameli kısmı tamamıyla ayn bir bahis teşkil ettiği gibi, kitabımızın takip ettiği maksatla da alakadar değildir. Bu bahis "İki Anadolu Ovasının Kuvve-i İnbatiyesini İade " namındaki eserimizde ayrıca tetkik edilmişti. Buradaki malumat bu ovalardaki iskan meselesinin kanallarla suret-i katiyyede alakadar olduğunu ve ancak kanalların hakim olabileceği arazi dahilinde iskanın muvafık olabileceğini göstermektedir.

Bu halde ovanın irva ve iska ameliyatının hudud-ı esasiyesi, malum olmadıktan sonra iskanın faydasız ve tehlikeli olacağını meydanda bırakmıştır.
İstihsalat meselesinin iskan ile alakadar olan kısımları da, pek ziyade Türkmenlerin ticaret-i mahalliye bahisinde de bahisedildiği veçhile, bu ovadaki Türkmenler, ovanın bütün kısmıyla alakadar değildir. Bunlar en ziyade ovanın yayla kısımlarına gidiyorlar ve ovanın kenarlarını teşkil eden kısımlarda da, artık kalın kum tabakaları bulunmuyor. Bu arazi üzerinden, uzun bir zaman geçmiş ve kum tabakaları toprağa daha fazla karabeti olan başka bir tabaka ile örtülmüştür. Sonra bu ovadaki halkın da İzmir, Aydın, garbi Ankara ve aynı zamanda Kastamonu mıntıkalanyla alakadar olduğunu ve bilhassa buranın halihazırdaki çiftçi hayatının da, hububat sikletiyle alakadar bulunduğu görülüyor. Bu sikletin merkezinde garbi Konya, garbi Ankara, şarki İzmir, cenubi Konya gibi, halitada tecemmü etmiş görüyoruz. Sonra her dört cephe doğrudan doğruya ticaret tariklerine hakim bulunuyor. Konya Ovası için Antalya, İzmir ve İstanbul limanları üç mahreç teşkil ede-bilir.
Bu üç liman, garbi ve cenubi cihetlerindedir. Binaenaleyh her üç cihet üzerindeki sahalar, istihsalatının bütün ova istihsalatına nazım olabileceğini kaydetmek icap eder.

Ovanın bu hakim mevkii, doğrudan doğruya hububat is-tihsalatına müsaittir. Ve aynı zamanda yalnız ibtidai bir nevi kanallar vasıtasıyla, bu istihsalat pek ziyade tezyit edilebilecektir. Kum sahasının takip edeceği kanalların da, cihetleri bu kısımlara doğru olacaktır. Çünkü ovanın azami istifade edilecek mahallerini, buralar teşkil ediyor. Bittabi buralar hedef-i gaye ittihaz edilerek ameliyata, esas teşkil edecektir. Bu cihet istihsalatın ne gibi bir nazım tarafından idare edileceğini gösteriyor. O halde gayet muntazam bir plan dahilinde olmak üzere, aşiretlerin bu havalideki en kesif saha-i cevelanlarını, esas ittihaz etmeli ve bu esas dahilinde olmak üzere bir iskan projesi tertip etmelidir. Bundan başka iskanın, istihsalatın derecesiyle de, alakadar olması keyfiyeti vardır. Hububat esasını takip etmek mecburiyetinde bulunan, bu sahanın verebileceği hububatın miktarını da, tayin etmek icap eder. Hususiyle buradaki mahsulatın, yalnız hububata hasredilmesi lazım gelip gelmeyeceği ve ihraç edilebileceği mahsulatın derecesi malum değildir. Zira kanalların araziye nüfuzları da, zaman ile ziyadeleşebilecektir. Bilhassa ameliyatın böyle bir zamana muhtaç olduğunu müstağni- i beyandır. Buna binaendir ki, irva ve iska ameliyat projesinden istihsalat miktarım hesap etmek ve istihsalatın takip edeceği hendesi ve adet-i nispet silsilelerini nazar-ı itibara alarak dereceleri tayin eylemek icap etmektedir. Belki bu usul ile, dereceler hakkında muntazam bir cetvel tertip edilir ve bu cetvele istinaden de iskan edilecek nüfusun dereceleri tahdit olunur. Bu mesele hem istikbalde müthiş buhranlara sebebiyet vermemek ve hem de iskana sarf edilecek olan meblağın neticesiz bir surette her sene ziyanını tazmin gibi bir teminat akçesi haline girmemesine mani olmak gibi, iki mühim esasa istinat etmektedir. Bunun menafimi inkar etmek, mümkün olamaz. Filhakika bu hesabatın pek güç olduğunu da, kaydetmek lazımdır. Fakat güçlüğüne rağmen istihsal edilebilir. İngiltere hükümeti, bu ovadan daha fena bir tabaka-i araziden ibaret olan (Pamir) yaylasında ve Rusya hükümeti ise Asya-yı vusta çölleri arasında, böyle neticeler istihsaline muvafık olmuşlardır. Bilhassa Rusya'nın elde ettiği hesapların derece-i ehemmiyetini tayin etmek pek müşküldür. Bütün hesabat yüzde bir hata-yı senevi ile netice-i ameliyatta tahakkuk etmektedir. Halbuki Aysa-yı vustadaki ovanın gerek üss-i zaviyeleri ve gerek tabakasının zaviye-i haddesi de, daima mütehavvil ve hiçbir surette tespit edilememiştir. Konya Ovasının zaviye üssü malumdur. Aynı zamanda tabakanın yalnız zaviye-i haddesi, üç kısma ayrılmaktadır. Bu kısımlarda ayrı ayrı üss-i zaviyesiyle hesap edilebilir. Sonra kum tabakasının umku da pek mütehalif rakamlar arz etmemektedir. Belki bunlar da, merkezden başlayan hudud-ı daire-viyelerle açılmaktadır ki, muntazam bir nispet adedi ile dağ kenarlarına iltisak peyda ediyor. Buna binaen hesabatın bu kısmı, gayet umumi bir surette ihata edilebilecektir. O halde müşkülatın hemen hemen hudud-ı umumiyesi, kabil-i hal bir haldedir. Ancak irva ve iska ameliyatını tespit eden hesabatın, isabet ettirilmiş bulunması icap eder. Bu surtle mesele de, hallediliyor. Ancak irva ve iska ameliyatı projesini, müteaddit kontrollerden geçirmek, hiçbir ihtimali hariç bırakmamak ve esasları nazar-ı itibardan dur tutmamak icap eylemektedir.

Bu izahat, istihsalat-ı mahalliyenin, iskan meselesiyle ne derece esaslı bir surette alakadar olduğunu göstermektedir. Bilhassa iskanın hemen hemen nüfus esası gibi, mühim bir faslını ihata etmektedir ki, bunu dahil-i hesap etmeyecek olan bir iskanın isabet etmeyeceği izahtan varestedir.
Mesail-i iktisadiye ile olan alakayı ise istihsalat-ı mahalliyenin bir kısmı veya mütemmimi addolunamaz. Bu doğrudan doğruya müstakil bir bahistir. Çünkü havalinin mesail-i iktisadiyesi yalnız bu havaliye ait bir mesele değildir. Bu umum Türkiye iktisadiyatıyla alakadardır. Binaenaleyh Türkiye mesail-i iktisadiyesinin bir kısmı addolunabilir. Bu ise bizim ayrı bir mesele önünde bulunduğumuzu ispat etmektedir. Filhakika bu meselenin ilk safhasını ticaret-i mahalliye bahisinde kısmen izah etmişdik. Lakin orada daha ziyade mahalli gayelerin takip edilmek istenildiği anlaşılabilir. Bu hal burada ikinci bir tetkikin ne kadar faydalı olduğunu ve ticareti mahalliye izahatını tevsi edeceğini göstermektedir. Mahaza meselenin iskan-ı ameliyatıyla cihet-i alakasını takip etmek de, ayrıca lazımdır.

Türkiye mesail-i iktisadiyesi tetkik edilirken, Anadolu merkezinin muhtelif cepheleri esas olabileceği anlaşılıyor. Bilhassa bu havalinin Bağdat hattı üzerindeki mevkii de, nazım vazifesi görmektedir. Binaenaleyh yalnız bu nazım ile alakadar olabilecek bir vaziyet-i iktisadiye, tetkik edilebilir. Bu vaziyet-i iktisadiye, merkezi Anadolu'nun İstanbul piyasasına merbut kaldığını göstermektedir. Merkezi Anadolu'ya raptedilecek olan şarki Anadolu ve Irak hatları da, bu mahallin mahsulatını bir kitle halinde ifrağ edecek ve heyet-i umumiyesi İstanbul'daki piyasayı teşkil eyleyecektir. Ancak İstanbul'da teşkil edilecek olan piyasanın boğazlardan müruru meselesi, pek mühim ihtilafata sebebiyet verecektir. Bilhassa evvelce dahil-i hesap edilmek mecburiyetinde bulunan bir çok mesail ve başlıca Rusya, Romanya buğdaylarıyla Fransa ve İtalya'nın cihet-i alakaları ve İstanbul piyasasının Türkiye buğdaylarına kazandırmak istediği tezyit-i rağbet ile rakip addedileceği, Rusya ve Romanya buğdaylarının boğazlardan mürur haklarının tahdidatı gibi birtakım hukuk-ı düvel mesaili mevcuttur. Buna binaen Türkiye'nin başka başka sahalardan istifade etmesi de icap eyleyecektir. Burada İskenderun limanı ile Antalya limanları meydana çıkıyor. Konya Ovası, yalnız Antalya ile alakadardır. İzmir limanı ticaret-i mahalliye faslında uzun uzadıya izah ettiğimiz esbab-ı ticariden dolayı hububat piyasa merkezi olamayacaktır. Ancak Antalya, bu vazifeyi görebilecektir.

Haritaya dikkat edildiği taktirde, Antalya'nın ova ile ci-het-i alakası, ovanın azami münbit sahasında olması, soma denize en yakın ve en müsait bir liman bulunmasıdır. Bu mesele boğazlar mesail-i siyasiyesi mevzubahis olduğu zamanlar fevkalade ehemmiyetli olabilecektir. Bilhassa bir tehlike zamanında, bu limanların ihracaata müsait olabileceği kabul edilebilir. Türkiye ise böyle bir ihtimali nazar-ı itibara alarak, bu limanlara mütemadi bir surette bir ehemmiyet verdirmeğe muvafık olabilir. Bu halde Türkiye mahsulat-ı ziraiyesinin tariki de daha emin olmuş olur ki, hem İstanbul piyasası ibka edilir ve hem de rekabet kat'i bir safhaya girer. Soma Konya Ovasının böyle müstakil bir safha-yı iktisadiyeyi temsil etmesi ve ova sakininin ihtiyacatı da, bu tariki takip ettirmek mecburiyetini tevlit edecektir. Halbuki arazinin bugünkü sakine-siyle iskan edilecek olan aşiretlerin nüfus-ı müctemiası mühim bir yekun teşkil edecektir. Anadolu'nun şark kısmı da, buranın ithalatına merbut bulunuyor. Bilhassa Sivas'ın cenubi Mamuretü'l-aziz, Bitlis ve Erzurum'un garp ve cenub kışından da, Konya'nın hudud-ı iltisakiyesi üzerinde bulunuyor. Bu vaziyet, Antalya limanıyla başlayacak olan muamelatı iktisadiyenin ithalat ile karşılanacağını da, göstermektedir. Bu vaziyet, Konya Ovasının zengin ithalat merkezi de olmasını intaç edecektir. Buradaki ithalat, mamulat-ı sanayiden ibaret olacaktır. Bu mamulat, Türkiye ihtiyacat-i beytiyye ve sanaiyesinin yüzde seksen beşini teşkil etmekte, içinde iğne ve iplikten, kundura tahta çivisine kadar her şey bulunmaktadır. Yine bu vaziyet, ihracat ile ithalatın karşılayacak derecede müsavi bir yekun tahtında bulunacağını da gösteriyor. Ancak ithalatın müşterileri Konya Ovasının haricindedir ve üçte iki nispetindedir. Buna binaen servetin bu iki nispeti, ova sa-kinesine kalacaktır. Bu netice, ovanın süratle zenginleşeceğini ve ahalinin tezayüt ve süratle temeddün edebileceğini ve Türkiye mesail-i dahiliyesine daha fazala icra-yı tesir eyleyebileceğini göstermektedir. Zira Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de, mesail-i iktisadiyenin idare-i hükümete taahküm edebileceği devir gelmiştir. Şimali Fransa, şimali İtalya, merkezi Britanya, şarki Afrika cenubi Almanya, cenubi Rusya ve ilh... gibi iktisadiyatı esaslı olan kıtalar hükümetlerin mesaili siyasiyesine şiddetle icra-yı tesir edebilmektedirler. Buralarda hem kanunlar daha ziyade tefsir-i zamaniye malik ve hem de esaslı bir teşkilat-ı içtimaiye mevcut bulunuyor.

Hatta bir çok alimler diyorlar ki:

"Her hükümet vaziyetine hakim olan saha-yı iktisadiyesi kendi teşkilatına nazaran hükümetten kanunlar ısdar ettirmektedir. "

İşte bu ovada da, nazar-ı dikkate alınacak mühim mesele bundan ibarettir. Ve öyle zannediyoruz ki, bu meselenin ehemmiyeti de, istisgar edilemeyecek derecede büyüktür. Çünkü burada mühim bir mesele tahdis etmektedir. Filhakika umum Türkiye'nin en zengin noktasının burası olacağı kat'i bir surette iddia olunamaz. Belki buradan daha fazla zengin bir kıtanın meydana çıkması da mümkündür. Ancak bu havalinin de zengin olacağı muhakkak bir surette tayin ediyor ki, bu kafidir. Bu netice bu havalide gerek hukuk-ı siyasiye ve gerek hukuk-ı tabiiyye gibi bir çok mesailin münakaşalarını, icap ettirebilecek esasları tevlit edebilir. Bu sebeble burada iskan edilecek olan Türkmenlerin, vaziyet-i hukukiyeleri meselesi meydana çıkar.

Böyle bir ihtimal Adana Ovasında varit değildir. Fakat burada varittir. Böyle bir mahalde kanunun girizgahlı bir surette tatbikine imkan bulunmaz. Buna binaen buradaki arazinin dei Adana ovası misillü bir imtiyaz müddeti ile müesseseye terk edilmesi ve Badehu müessesenin ameleye terk etmesi mümkün olamaz. Aksi taktirde bir buhran veya ihtilalin baş göstereceği hesaba ithal olunabilir.

Hükümet vasıtasıyla iskanın icra olunması meselesi de, mevzuubahis edilebilir. Fakat, Türkiye'nin böyle bir servete malik olmadığı ve arazisini Avrupa sanayi sermayesiyle, işletmedikçe böyle bir sermayeye malik olamayacağı malum-ı keyfiyettir. Buna binaen hükümetin, iskan meselesiyle doğrudan doğruya alakadar olamayacağı bedihi bir meseledir.

Ovanın ehemmiyet-i siyasiyesine gelince:

Bu Türkiye'yi alakadar eden meselelerin en esaslılarından maduttur.
Malumdur ki, Türkiye'de bir çok mesail-i siyasiye vardır. Bunların heyet-i umumiyesi, Türkiye mesail-i dahiliyesinden ibarettir. Fakat, hepsi de beynelmilel bir mahiyeti almış bulunuyor. Bu meselelerin seyr ü istihaleleri, Türkiye tarih-i siya-siyesine aittir. Ancak Türkiye'nin bu meseleler karşısında takip etmek mecburiyetinde kaldığı, mukavemet siyasetinin esaslarını meydana çıkarmak lazımdır. Bu mukavemet siyaseti, Türkiye'nin tabii kuvvetlerinin izharından ibarettir. Buna binaen Türkiye ile alakadar olan Avrupa devletleri siyasetinin gerek tebdili gerek yekdiğerini istihlaf etmesi ve gerek müttehiten tehacüm ve müştereken kat'i alaka etmeleri gibi keyfiyetlerle de, bunun tahvil etmesinin ehemmiyeti yoktur. Binaenaleyh meseleyi umumi bir surette tetkik etmenin imkanı vardır.

Türkiye bir köşeden memleketini idare etmektedir. Halbuki bu köşenin ancak şehir halinde ve gayr-i zinde kuvvetler şeklinde tekamül edebilmesi mümkün olabilir. Fakat, bu şehrin de boğazlar üzerinde olması, gerek Avrupa ve gerek Asya semtlerinin sanayiye müsait bulunmaması ve gerek çok miktarda mevad-ı iptidaiye istihsalatına müsait sahaları almaması, iktisadi inkişafın gayr-i sanayi olmasını ve yalnız borsa işlerine münhasır kalmasını icap ettirecektir. Borsa meselesi, memeleketin bütün servetini merkeze celbetmek gibi bir neticeyi tevlit eder. Halbuki Türkiye'nin payitahtı da, gerek Rumeli cihetinden ve gerek boğazlardan, çok tehlikelere duçar olacaktır. Bu tehlikeler gayet ciddidir. Gavliç Paşa'ınn Alman gazetelerindeki son neşriyatı da, bu tehliklerin pek ziyade olduğunu gösteriyor bu tehlikelere kaşı mukavemet edilse de, mesele halledilmiş olmaz. İhtimal ki, pek büyük buhranlar tevlit eder. İşte buraya kadar zikredilen dört beş esas dolayısıyla, Türkiye siyasetinin dahilinde bir istinatgahı olmak mecburiyeti tezahür ediyor. Bu istinatgah en ziyade mesail-i askeriye ve Badehu mesail-i iktisadiye ile alakadardır. Mesail-i askeriyeye alakadar olan kısmı için mütehassısların fikirlerini kaydediyoruz.

"Türkiye hükümeti Anadolu'daki hududunun kuvve-i ani'l-merkeziyyesine, asl-ı Türklerle meskun olan sahaya hasretmek mecburiyetindedir. Fakat, bu mecburiyette diğer bir şart ile mukayyed olmalıdır ki, kabil-i kabul olsun.
Bu şart, arazinin muntazam şubelerle hudud-ı müdafayı temin edebilmesi ve soma asl-ı Türkün kuva-i askeriyesi mahal-i içtimainin buraya yakın olmasıdır. Bu suretle, muntazam bir mukavemet merkezi takrir ettirilmiş olur.
Bu arazi, doğrudan doğruya Konya Ovasının şarkını ihata eden dağ silsilesidir. Buraya kadar Türk ordusu ricat ve badehu, kendisine takviye ederek taarruz-ı harekata devam edebilir.

İktisadi mesele ise, mesail-i iktisadiye bahisinde zikredilmiş ve Konya'nın umum Türkiye iktisadiyatının ya nazımı veya bu iktisadiyatın başka cephelere taksimi için bir mütemmimi olduğu gösterilmiş idi.
Ovanın askeri ve iktisadi kıymetlerine sekenesinin Türk ekseriyet-i mutlakası olması da, inzimam edince en kuvvetli mukavemet merkezinin Konya Ovasına istinat ettiği görülür. Bu meselenin Türkmenlerin iskanıyla olan alakası da, bu esasdan neşet eder. Bittabi burada birleşecek olan Türkmenlerin her zaman istina edilebilecek kıymette şahsiyetler olması ve bunların sağlam beyne sahipleri bulunması gibi şartlar na-zar-ı itibara alınmalıdır. Bunlar ise iskan meselesinde nazar-ı itibara alınması icap edecek olan esasları teşkil etmektedir ki, en ziyade fertlerin müstakil olmaları ve cemaatlerin kendi kendilerini idare edebilecek bir mevkide bulunmaları suretiyle hulasa edilebilir.

Hatta bu meselenin Tükiye tarafından nazar-ı itibara alınmayacağını da, kabul edebiliriz. Fakat bu arazinin vaziyeti böyle olduğundan tehlike ve müşkülat zamanlarında, bu tabii harekat takip edilecek ve böyle bir vaziyeti nazar-ı itibara almamış olan müesseseler de, pek müthiş ziyanlar karşısında bulunacaktır.
Nüfus politikası ise, iskanının hemen hemen esasını teşkil ediyor. Ancak bu meselede Türkiye'nin müspet bir politika takip ettiği görülmüyor. Ve Türkiye'de nüfus politikası namıyla bir mesele de, mevcut değildir. Yalnız Türkiye'ye vasi sermayelerin girmesi, derhal bu meseleyi ihdas edecektir. Buna binaen şimdiden bu meseleyi de, anlamak lazımdır.

Konya Ovası, arazisinin nispetine nazaran pek az bir nüfusa maliktir. Ovanın işlemesi için hemen hemen iki misli bir nüfusa ihtiyaç görünecektir. Burada ne Irak'ın müstemleke tarzı ve ne de Adana'nın nim müstemleke tarzı takip edilemez. Burada pek esaslı surette müesseseye raptedilmek şartıyla, köylünün hukuk-ı tasarrufıyesi tastik olunacaktır. Bu suretle daima nüfus ziyadeleştirmek esasları, takip olunabilir.
Mesail-i iktisadiyenin tevlit eyleyeceği servet-i mahalli-yenin tezayüdü nispeti de, hariçten bir çok ecnebilerin buraya gelmelerini intaç edecektir. Aynı zamanda nüfus-ı mahalliyenin azlığı ve Türkiye'de nüfus ihraç edebilecek mıntıkaların adem-i mevcudiyeti, ecnebilerin tehacümünü intaç edecektir. Amerika-yı şimali, bu ispat tahtında muhaceret-i umumiye istilasına maruz kalmıştır. Halbuki Türkiye'nin böyle bir tehacüme maruz kalmasıyla, mühim bir mesele tehaddüs edecek ve Türkiye pek sıkı bir nüfus politikası takibine mecbur kalacaktır.

Bu politika, üç esası ihtiva edebilir:

1- Nüfus tezyit edebilmek.
2- Nüfus-u mahalli ile ihtiyacı def edebilmek.
3- Ecnebi muhacirlerine iş buldurmak.

Bu üç esas, Türkiye için ayrı ayn ehemmiyeti haizdir. Fakat bunların kabil-i tatbik olup olmayacakları meselesi de vardır. Asıl bu mesele şayan-ı dikkattir.
Bir milletin nüfusunu tezyit etmek için bir çok çareler vardır. Fakat, bütün bu çareler her millette aynı neticeyi vermediği görülüyor. Asıl mesele, Türk milletinin kabiliyet-i tekessüriyyeye malik olup olmamasındadır. Bu mesele, henüz halledilmemiştir. Fakat, ancak bu meselenin hallinden sonra, tezyit-i nüfus politikasının bir kısmı dahil-i hesap edilebilir.

Nüfus-ı mahalli ile ihtiyacat-ı umumiyeyi def etmek meselesi, kısmen kabil-i tatbik olabilir. Yalnız bunun da tamamıyla icra edilebileceğine inanmak mümkün değildir. Çünkü, gerek ameliyat-ı iskaiye ve gerek yüksek muamelat-ı maliye için, bir çok ecnebilere ihtiyaç görünecektir. Bilhassa Türkiye'de henüz milli bankaların bulunmaması, bu ihtiyaçların yerlilerle istifası imkanını selbetmektedir. Fakat idare Türk-ler'de olduğu için, bunların takip edeceği insan projesi hakim olabilecektir.
Ecnebi muhacirlerine iş buldurmamak ise, ikinci esasın bir şekl-i diğeridir. Bu mesele ancak Türkiye'de pek yüksek bir hayat-ı iktisadiyenin inkişaf bulmasıyla kabil-i tatbiktir. Aksi halde, bunun önüne geçilemeyecektir. Bu halde, Türkiye'nin nüfus politikasında açık maddeler mevcuttur. Bunları doldurabilmek için, aynca tetkikata ihtiyaç hissedilmektedir.

Konya Ovasındaki iskanın heyet-i umumiyesi, kesafet meselesi müstesna olmak şartıyla, bu beş maddenin esasları dahilinde icra edilebilecektir. Ancak bu esasların telfıkinden evvel, inşaat meselesinin de başka bir şekil almak mecburiyetinde bulunduğunu zikredelim. Ovanın pek esaslı ve derin irva ameliyatına ihtiyaç göstermesi, evlerin Adana usulü tarzında inşa edilmelerine müsait değildir. Filhakika, burada da aynı Türkmene tesadüf edilecektir. Ve bunlar da, yalnız tek kat evlerin içinde ikamet etmek arzusunda bulunacaklardır. Fakat burada tek kat evde ikamet etmek demek, kat'i bir surette hastalanmak demektir. Çünkü buradaki rutubet Adana Ovası rutubetinin beşte dördü nispetinde fazladır. Buna binaen, az bir zeminlik ile bu rutubete mukabele edebilmek de, mümkün olamayacaktır. Bunun için, burada behemehal rutubete karşı mücadelede bulunmak ve köylüleri salgın hastalıklardan kurtarmak lazımdır.

Bu meselenin iki şekli vardır:

1- Köylerin kanallar haricinde kalmaları.
2- Sanai şubeler üzerinde tesis edilmeleri.

Türkmen, iki katlı bir eve giremeyeceği için, bu iki esasla mesele halledilmiş olur. Birinci şekil, ovanın bazı mahallerini tefrik etmek, köyleri bir silsile üzerinde tesis eylemek gibi bir esasa istinat eder. Bu vaziyet, zira edilecek arazi ile köyün arasında pek uzak mesafeler bulunmasını intaç edecektir. Bekli de bu mesafe, pek makus şekiller izhar eder. Her halde esas olacak olan kısmı ile bu cihet tayin eder. Bu esaslar iki şıkka istinat eder.

A- Ovanın madenlerle mahlut çürük kısmını tayin etmek ve köyleri burada inşa eylemek. Bu kısımda kum tabakaları taş kısmıyla tahte'l-arz ayrılmış olduğundan ve aynı zamanda çürüklük sebebiyle arazide tepeler teşkil ettiğinden, müstakil bir halde bulunur. İşte, burada tesis edilecek olan köylerin rutubete karşı muhafaza edilmeleri mümkün olur. Ve Adana usulündeki tek katlı inşaat da burada tatbik edilebilir. Ancak arazinin ahval-i tabiiyesine nazaran irva ve iska ameliyatı yapılması icap eder. Halbuki inşaat için bu esas kabul edildikten sonra irva ve iska ameliyatının köylere nispet edilerek icrası icap edecektir. Bu ise imkan haricindedir. Ve aynı zamanda arazinin maden kısmı da muntazam ve müselsel tabakalar halinde değildir. Bunlar münferit ve bazı yerlerde müteaddit cephelere bazılarında ise umki ve afaki bir imtidada malik bulunuyorlar Buna binaen, bu madeni araziye istinat edilerek, ameliyat-ı iskaiyenin icrası mümkün olamaz. Ve eğer köyler yalnız bunlara istinat edecek olursa, bittabi bu arazi gayet az bir surette irvaya tabi tutulacak tarlalarla köyler arasındaki mesafelerin de, gayri muntazam olmaları kabul edilecek ve bunlar fevkalade uzak olan mahallerine de, vesait-i fenniye ile gitmek ciheti tercih olunacaktır. Bu netice, buralarda tesis edilecek olan köylerin muvafık olabileceğini gösteriyor. Ancak vesait-i nakliye gibi ikinci bir masrafa ihtiyaç vardır ki, her halde hem arazide ve hem de köylü aileleri içinde istihlaka sebebiyet verilmiş olur.
Bu maddenin ikinci şekli, arazinin kabiliyet-i iskaiyesine nazaran bir silsile-i arazi tayin etmek ve bu silsile dahilinde köyler tesis eylemekten ibarettir. Bittabi, bu silsile iki hususi tetkikata tabi tutulmalıdır. Çünkü öyle bir tabaka-i araziyeye ihtiyaç vardır ki, bu tabakanın iska tabakalarıyla alakası bulunmasın ve müstakil bir tabaka olsun. Eğer elde edilen tabaka, bütün ovayı ihata edemeyecek bir halde ise, başka silsilelerde tehir edilir. Ve mümkün olduğu kadar ovanın ihata edilmesi gayret olunur. Bu, ya imkan dahilindedir, veyahut imkan haricinde bir meseledir. Çünkü, ovanın her tarafını ihata edebilecek müstakil tabakalara tesadüf etmek kolay değildir. Bazen bütün tabakaların aynı esas dahilinde tevsi etmiş oldukları görülür. Bazen de ayrı ayrı cephelere değil, hep bir cephe etrafına tecemmu ederek teselsül etmişlerdir. Ve hemen hemen ekseriyetle bu usul üzerine bir çok tabakaların devam ettiği müşahede olunmaktadır. Sonra, böyle kum halindeki tabaklara umki, afaki vaziyetlerde pek çoktur. İşte bu gibi şerait haricinde mevcut olabilecek arazi tabakası bulmak icap eder ki, istifade edilebilsin.

Bittabi, eğer böyle müsait bir veya birkaç ihatavi tabaka bulunacak olursa, bu usulün tatbikinden muhasinat mevcuttur. Ancak bu tabakalar da, mümkün olduğu kadar vüsatsiz ve mustevi olmalıdır ki, kabil-i tercih olabilsin. Sonra bu tabakalar kanalların tesiratından da, azade kalmalıdır. Ancak, gayet mahdut daireler dahilinde su almalı ve bu suları da, usulü dairesinde taksim etmelidir. Bu suretle tabaka-i iskaniyelerin rutubete maruz kalmaları da, menedilmiş olur.
Buradaki ebniyenin de, Adana'daki mebani usulünde, yapılması mümkün olur. Bittabi buradaki teşkilat-ı dahiliyede o usul de, kabil-i tatbiktir.

Bu iki usul, kabil-i icra olunmadıktan sonra, ikinci maddeyi nazar-ı itibara almak lazımdır. Burada bütün arazi, irva ve iska ameliyatına terk edilmiş ve bu ameliyat her tarafa teşmil edilmiştir. Böyle çok rutubetli bir arazi üzerinde, rutubetsiz bir kat binaların inşasına karar vermek icap eder. Bu binalar için, rutubetten azade mahaller bulmak lazımdır. Bu mahaller mevcut olmadığından, suni bir surette ihzar edilmelidir. Burada, köyler için intihap edilecek olan arazi tayin edilmeli ve burası güzelce tahdit edildikten sonra, köylerin teşkil edeceği saha dahilinde her ev için muntazam bir tepe ihzar olunmalıdır. Bu tepe suni ve rutubeti izale edecek mevad ile dol-durulmalıdır. Sonra bu tepeler üzerinde murabbaü'ş-şekl çift cepheli binalar inşa edilmelidir. Çünkü bu binaların rüzgarlara karşı fazlaca maruz kalacağı dahil-i hesap edilmeli ve mümkün olduğu kadar da muhafazalı bir surette inşa olunmalıdır.
Binaların irtifaı hemen hemen her yerde aynı olmalıdır. Ancak arazi tabakatı dolayısıyla bazı yerlerde kısmen daha az olması da kabul edilebilir. Fakat umumiyet üzere tepelerin irtifaı asgari sekiz metreden az olmamalıdır. Kaydedilen diğer mahallerde ise asgari beş metre kadar irtifa kafi olabilir. Bu suretle elde edilecek olan tepelerin topografi ve vaziyetleri de pek mühimdir. Tepelerin ehram şeklinde olması doğru değildir. Ancak tek cepheli ehram şekli muvafık addolunabilir. Ve ehramın bir cephesinde de bahçe yapılmalıdır ki mürur ve ubur meselesi teshil edilmiş olsun.

Aynı zamanda bu tepelerden evvel kuru zeminin birkaç metre yükseklikte bir takım suni tabakalarla tesviye edilmesi muvafık olur. Bu suretle tepelerin irtifaları da iki metre kadar azalır. Ve her halde gerek bina ve gerek mürur ve ubur için daha münasip vaziyetler temin edilmiş olur. Burada köyün bir tabaka dahilinde irtifaının tezyit edilmesi ciheti de zikroluna-bilir. Fakat, bu mesele doğru değildir. Çünkü hem böyle bir tabakanın ihzarı pek çok masrafa mütevakıftır ve hem de bunun bütün köylü için ayn ayrı mahreçleri olamayacaktır. Sonra köy, ovanın müthiş rüzgarlarına da tabi bulunacaktır ki burada da köylünün yavaş yavaş bina kenarlarına inmelerine sebebiyet verilmiş olur. İşte tehlike de bundan ibarettir. Halbuki müstakil tepeler hem rüzgarları dağıtmaya müsaittin ve hem de her evin istiklali temin edilmiş olur. Sonra Türkmenlerin evler arasında kalmalarına imkan bulunamayacaktır. Çünkü araları da köyün tabii yollarından ibaret olacaktır.
Burada zikredilen iki maddenin ikincisi daha muvafık-ı maslahattır. Ancak biraz fazlaca masraf ihtiyaç hissettiriyor. Fakat bu fazla masrafı göze aldırarak bu usulü takip etmek bizce daha münasipdir.

Bu suretle bu binalar düz bir ovada inşa edilir ve rutubete karşı da hanelerin üç dört katlı olması gibi bir esas ile mukabele edilmiş olur. Bu cihet tamamıyla kabil-i icradır. Ve Türkmenler için de yüksek binaların ne gibi esbap tahtında inşa edildikleri meselesi ameli bir surette gösterilmiş olur.
Anadolu şimendifer hattı projesini almaya memur komisyonun bir raporunda, bu mesele hakkında bazı mühim maddelere tesadüf edilmiştir.

Bunun ehemmiyeti pek ziyade olduğu için buraya kaydediyoruz.:

"Hattın her iki cephesindeki on kilometrelik Almanya hissesinin Konya Ovası dahilindeki kısmı, ovanın en ziyade münbit olabilecek sahasından ibarettir. Çünkü hattın şehir, kasaba, köy gibi üç derece-i mesafesinden ibaret bir istikamet takip etmek mecburiyetinde bulunması bize menafıi bahşediyor.
Bu güzergahın en münbit arazi kısmında olması yine istihsalat için iska ameliyatını icap ettirmektedir. Bu ameliyat-ı inşa Londra'dan dört, Venedik'ten üç derece fazla rutubet intaç edebilir. Hatta demir rayların bile müteessir olmaları ihtimal dahilinde olduğundan hat yolunun şimdiden bu vaziyeti nazar-ı itibara alması icap eder.
Neticede de böyle olmuş idi. Ancak irva ameliyatının müddeti tayin edilemediğinden mesele takip edilemedi. Her halde bu mesele hallolunmalı ve meselenin iktisab ettiği ehemmiyet de hiçbir zaman nazardan dur tutulmamalıdır. Hatta irva ameliyatı başlar başlamaz bu günkü hattında bir çok kısımlarının tadil edilmesi mecburiyeti hasıl olacaktır. Hattın dahili şubeleri de iska ameliyatından evvel inşa edilemez. Bu mevada, iskan edilecek Türkmenlerin de ehemmiyetleri meselesi ilave edilince ne kadar esaslı bir program dahilinde ovanın kabil-i istifade bir vaziyete kalbedilmesi icap etmekte olduğu tezahür eder.

Bu ovanın bu beş şarta istinat etmekte bulunan iskan şeraiti diğer ovalara müşabih olmadığı gibi müessesat-ı maliyede bu ovalarda aynı mukavele-i şeraiti vazedemez. Türkiye meseleyi bu suretle ihata edebilecek bir halde değildir. Lakin beş şartın zaruriyetü't-tahaddüş olması müesseseyi düşündürür. Burada bu yeni vaziyetin hudud-ı esasiyesini izah etmek mecburiyeti vardır. Bu vaziyetler ahval-i tabiiye kısmına ait maddelerin izahlarındaki şekliyle nazar-ı itibara alınabilir.

Ancak burada tahaddüs eden üç mühim hukuk meselesi muayyen bir şekil suretinde takip olunmalıdır ki mukavele ahkamı temin edilebilen bu üç madde-i hukukiye şunlardır:

1- Hükümetin hukuk meselesi.
2- Türkmenlerin hukuk meselesi.
3- Müessese-i maliyenin meselesi.

Evvelce de izah kılındığı veçhile hükümetin kuvve-i ani'l-merkeziyesi bu havalidedir. Hükümetin sermayesini en ziyade istimal eyleyebileceği mevkiin Konya Ovasından ibaret bulunduğunu gösteriyor. Fakat burada cezai bir inkişaf-ı sanayi, derhal milli kuva-yı iktisadiyeye ilhak edilmesi nazariyesi ortaya atacaktır. Çünkü harbiye nezaretinin mukavemet planı ticaret nezaretinin "azami istihsal planı, hariciye nezaretinin "tarik-i ticariyeyi tebdil" planı, ve sair bir çok planlar bu merkezde birleşiyorlar. Şu halde Türkiye bittabi bu merkezin daha esaslı ve emniyetli bir surette kendisine hazır edilmesini talep edecektir. Binaenalyeh buraya vazedilecek olan sermaye, müfit neticeler tevlit eder etmez, derhal Türk hükümetinin inkişafı meselesi ortaya çıkacak ve sermayedarlara paralan iade edilip bir faiz-i adi verilecek ve buradan kovulacaklardır. Bu mesele belki de nezaketle ve bir çok resmi şekiller tahtında yapılacaktır. Ancak meselenin bu suretle neticeleneceğini kat'i bir surette nazar-ı itibara almak lazımdır. Soma ihtilaflar meselesinde ve müessese-i maliyenin mensup olduğu devlet ile tehdit edecek beynelmilel ihtilafda ise müessesenin mukavele maddeleri zararına olarak tefsir olunacaktır. Bu ihtimal her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu suretle bu arazideki Türk hükümetini hukukunu, muamelat-ı maliyenin nazımı addetmek ve bu nazıma göre müessesenin vaziyetini tayin etmek lazımdır. Ancak müessesenin hukuku ile hükümetin hukukunu telfık etmek imkan haricinde bir meseledir. Burada asıl Türkmen hukuku ile müessese hukukunu telfık etmek ve sonra Türk hükümetini de heyet-i umumiyesinin nazımı bırakmak muvafık-ı maslahattır. Mamafih Türkmen hukukunun da gayet esaslı ve ihatalı bir surette tenviri icab etmektedir.
İstihsal, mesail-i iktisadiye, mesail-i siyasiye maddelerinde Türkmenlerin pek esaslı bir hukuka malik olması icap ettiği görülüyor. Orada Türkmenlerin arazide bir hakk-ı mülkiyeti esasının kabul edilmesi kaydolunmuş idi. Bu vaziyet müesseseye nazaran nasıl bir şekil kesbedecektir.

Müessese sermayesini işletmek için faaliyetinin ve temettuatının sağlam esaslara istinat eylemesini talep edecektir. Burada hem mukavele müddeti zamanındaki huzur ve hem de Adana Ovası bahisinde zikredilen Türkmenlerin daimi say meselesi mevzubahistir. Bittabi, buradaki Türkmenler de Adana Türkmenlerinden başka bir tip değildir. Yalnız burada muhitin daha seri ve belki de gayri tabii bir takım inkişaflara müsait olması Türkmenlerin hukuki meselesini tevlit ediyor. Şüphesiz ilk önce bunlarda serseri kanununun bir maddesine tabi tutulacaklardır. Ancak bu fıkranın süratle tebdili, müessesenin yeni bir vaziyet almasını icap ettirecektir. Filhakika bekli de derhal tazminat itası suretiyle meselenin halline teşebbüs edilecektir. Ancak bu muamelat-ı maliye için sarf edilen para, uzun vadeli sanayi sermayesidir. Kapitalist, bu paranın muayyen müddet dahilinde ve muayyen işlerdeki temettu-atmı hesap ile ameliyenin müddet-i faaliyetleri arasında bir hesab-ı itfai nazar-ı itibara almalı ve bu suretle ani tahhavvü-lat taktirinde de bu matlubatın ahzedilebilmesini temin edebilecek mevadı da kontratoya ilave etmelidir.

Bu muameleleri, gerek hasılatın gerek sermayenin temettüatında ve gerek borsadaki sermayeye icra edeceği uzun vadeli esaslar tahtında da, icra etmemelidir. Belki köy evleri inşa eden bir müessese-i salise hesabına iska ameliyatı icra eyleyen veya köylerin taahhüdatına karşı alat-ı ziraiyesi tevzi eyleyen müesseseler, takip ettikleri yollardan inhiraf etmemelidir ki, ani vakalarda hiçbir rakam hatasına düşülmüş olmasın. Çünkü böyle bir meselede gerek hal-i tabii, gerek hal-i gayri tabii arasında inhinai bir vaziyet mevcut değildir. Ancak müessesenin burada Avrupa tarzındaki istikameti takip etmesinin de lüzumu yoktur. Belki bu havaliyi müstemleke ile hükumet-i müstakile arasında bir devr-i intikal addederek hal-i tabii de bir takım hususi muamelata da girişmek ciheti nazar-ı itibara alınmalıdır. Bu mesele, akdedilecek mukavelede de nazar-ı itibara alınabilir. Bittabi bunun hudud-ı umumiyesi de Adana ve Irak usullerindeki bazı maddeleri takip edebilmek ve mümkün olduğu kadar mahsulatın idaresiyle alakadar olmaktır. Bu Türkmenlerin iskanında bir takım ilmi, fenni müşkülatların müesseseye terk edilmesi gibi cihetlerin teminiyle mümkün olabilir. Zaten zikredildiği gibi bu meseleler Türkiye'de yeni olduğu için adam ihtiyacı labüddür. Sonra Kürtler hakkındaki eserin ilavesinde mufassalan izah olunduğu üzere mesail-i diniye ihtilafatından da pek çok istifade imkanı mevcuttur. Mesele umumi bir surette daha ziyade tevsi edilebilir.
İşte bu suretle nazar-ı itibara alınacak olan Türkmen hu-kuk-ı müşterekesi, Türkiye hükümeti hukukunun idaresine tevdi olunabilir. Bu neticede müessese her zaman zararsızdır. Türkiye pek büyük teminat karşısında kalacağı için gayr-i tabii bir surette meydana çıkacak olan ihtilafatın hüsn-i surette kapatılmasına gayret edecektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir