Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmen Aşiretlerinde Aile Teşkilatı

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkmen Aşiretlerinde Aile Teşkilatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:12

Türkmen Aşiretlerinde Aile Teşkilatı

Türkmen aşiretlerindeki aile teşkilatı, yalnız bu ailelere ait bir teşkilat değildir. Bu teşkilat doğrudan doğruya Ural-Al-tay milletlerine aittir. Ancak, takibat-ı asarın insanlar üzerindeki amik tesiratı, bu teşkilat esaslarının muhtelif şekillerde runüma olmasına sebep vermiştir. Buna binaen, Türkmen ailesinde de hem eski teşkilatı ve hem de Türkmenliğe mahsus bir takım hudud-ı mahsusayı tetkik etmemiz icap edecektir. Lakin, evvela esas itibariyle eski Türk ailesini kat'i bir surette izah etmek icap eder. Aksi halde, bugün pek karışık olan ve aşiret müesseselerinin kuvvetten sakıt olması üzerine, asri tesiratın hepsine de gelişigüzel bir surette tabi bulunan Türkmen aşiretlerinin son istinatgahını teşkil eden aile teşkilatını anlamak da güç olur.
Türk aile teşkilatı, birçok tefsirlere maruz kalmış bir meseledir. Bu baptaki tetkikat pek vasidir. Filhakika, evvelki fasılda kısmen bahsettiğimiz (Lefild) de bu mevzuun artık tahkik olunduğunu iddia ediyor.
Lakin biz aynı nokta-ı nazarı kabul edemeyeceğiz. Zira, Türkler hakkındaki tetkikatın taban tabana zıt neticelere müncer olduğu görülüyor.

Faraza burada meselenin esası şudur:

Türk ailesi nasıl bir ailedir? Bu suale verilen cevaplar muhteliftir. Bazıları Türk ailesini pederşahi; bazıları, maderşahi; bazıları ise, hem maderşahi ve hem de pederşahi olduğunu iddia ediyor.

Sonra, diğer bir ekseriyet de Türk aileleri arasında bu meselenin tabii bir surette tespit olunamayacağını iddia ediyor ve diyor ki:

"Türkler muhtelif kavimlere ayrılmışlardır. Buna binaen, bunların aile esasları da bu suretle tehalüfe uğramıştır. Birisinde tesadüf edilen esaslar, komşusunda bulunmuyor.

Fakat heyet-i umumiye ile hepsini de bir noktada cem eden bir cihet vardır:

Bütün Türk aileleri, aynı dahili teşkilata malikdirler. Bu cihet, gerek maderşahi ve gerek pederşahi aile taraftarları tarafından da kabul edilmektedir. "
Filhakika, bütün nokta-i nazarları cem etmek imkan haricindedir. Ancak, bu son mütalaaya istinat ederek, tetkikat da bulunmak mümkündür ki, bizim için kestirme tarik de bundan ibarettir.

Her Türk ailesinin esası, zevç ile zevceden mürekkep bir tam aileden başlar. Bu cihete, ziyade ehemmiyet verilmektedir. Buralarda seyahat edenler, evlenmemiş erkeklerin hiçbir zaman baba ocağını teşkile selahiyattar olmadıklarını söylerler. Hatta, pederine halef olacak olan küçük evlat, vakt-i kemale gelmiş bulunur ve pederinin vefatından altı ay evveline kadar evlenemeyecek olursa, haleflik hakkını kaybeder. Ve bu hak, istediği takdirde kendisinden daha büyük olan diğer evlada intikal eder ve kendisi, adsız olarak aile ocağını terk eder, gider.
Bu hal gösteriyor ki, ailenin tamamiyeti için izdivaç şarttır.

Her Türk ailesi, kadına ve erkeğe ayrı ayrı hukuk vaz etmiştir:

Yalnız, izdivaç bu hukukun haricine terkedilmiştir. Herkesle izdivaç mümkün olmaz. Yalnız, Türk lisanını söyleyen ve Türk kanını taşıyan kimselerle evlenilebilir. Fakat bu şart, yalnız Türk kadınlarına tatbik edilmiş görünüyor. Türkler, kendi kızlarını harice göndermemişlerdir. Lakin Türk olmayan bir çok cariyeler almışlardır. Ancak bu baptaki kuyudat-ı tarihiye o kadar fazla değildir. Binaenaleyh, bu istisnanın vekayi-i tarihiye dolayısıyla tahaddüs ettiğini kabul etmemiz icap eder. Her halde, burada müsavatı icap ettiren cihet, gelin ile güveyinin aynı mehr-i muacceli itaya mecbur olmalarıdır. Buna binaen, müsavatın vücudu meydanda bir keyfiyettir.
Yalnız, bu izdivacın erkeğin babası evinde olması şarttır. Burada ayrı bir hukuk meselesi tahaddüs ediyor. Behemehal, erkek babası evindeki izdivaçlar, erkeğin bir hukuku gibi na-zar-ı itibara alınmalıdır. Filhakika, bunun Türkler arasında aksi de caridir. Lakin, bu ikinci usul Türklere ait değildir ve ancak, zengin Türkler tarafından icra edilmektedir. Sonra, bu şubeye adsızlar da girmektedir. Zira, zengin Türklerin adeti, Türklere Çinlilerden intikal etmiştir. Adsızlar meselesi ile doğrudan doğruya Türk aile hayatı haricinde bir meseledir. Eğer böyle olmasaydı, bunların adsız olmaması lazım gelirdi. Adsızlık, aynı zamanda, ocak lakabının adem-i istimalini icap etmektedir.

Demek oluyor ki, aile teşkilatının esası, erkeğin evinde ihzar olunuyor. Bu eve gelen kız, pederinden bütün hissesini almıştır. Bu hisse, peder servetinin kız, erkek bütün kardeşler arasında taksiminden ibarettir. Kız, bu taksim hissesini hamil olarak zevcinin babasının evine gider. Burada, zevç de pederinin emvalinden hissesini alır. İki hisse ailenin ocağı yanında tevhit edilir ve bu suretle kız da erkeğin ailesine raptedilmiş olur. Bundan sonra devam eden aile, erkeğin ailesidir. Burada da hiç şüphesiz, kadının hukuku nazar-ı itibara alınmamıştır. Çocukların gerek isim ve gerek nesepleri de babaya nisbet olunur. Yalnız baba evinde kalmak mümkün değildir. Bu ciheti, izdivacın dördüncü günü zevce, zevcine, ihtar eder. Bu hak, doğrudan doğruya zevceye aittir ve zevç hiçbir zaman zevcesini pederinin evinde ikamete mecbur edemez. Dört günlük misafirlik sırf aileyi teşkil eden nüfusun cihet-i aidiyetini kararlaştırmak ihtiyacından doğar.

İşte ilk Türk ailesinin ibtidai şekli bu idi. Zifaf, zevcin pederi evinde icra edilir. Bu mecburiyet sırf aileler arasındaki tesanüdün kuvvetleşmesi içindir. Böyle bir vaka, ve erkek ailesi arasında aynı kutsiyeti haiz bulunmaktadır. Buna binaen, bunun ayrı bir mahalde icrası tensip edilmiyor. Aile ocağının tezyid-i kuvveti, böyle meselelerin vücuduna ihtiyaç göstermektedir.

Karı ile kocanın ayrı bir evde yaşamaları, muayyen bir plan dahilinde idi. Ancak burada şayan-ı ehemmiyet olan cihet, ailenin fazla çocuklarının adsız telakkisi ve bunların aile servetinden hiçbir şey almaya hakları olmamasıdır. Bunların hissesi, yalnız küçük kardeşe terk ediliyor ve kızlara da adsızların hisselerinden hiçbir şey verilmiyordu.
Türk hayatının şekl-i umumisi bundan ibaret idi. Şimdi, bunun karşısında Türkmenleri tetkik edelim.

Türkmenler, kız ile erkeği yekdiğerini severek almasına büyük ehemmiyet verirler. Bu cihet, kat'i bir surette nazar-ı dikkate alınır. Halbuki, Türklerde böyle bir kayıt yok idi. Fakat eski Türklerde kadınlar açık olduğu için zevceyn arasında muaşakanın mevcudiyetine hüküm verilebilir. Ancak Türklerde böyle bir kaydın olmadığı halde, Türkmenlerde bu esas nasıl izah olunabilir?
Her halde bu, Türkmenlerde bir takım yeni dini cereyanların mevcut olması ve bunlardan kadın serbestisini izale edebilecek bazı telakkiler doğmuş olması suretiyle ifade olunabilir.

Sonra, evlenenlerin bir iki sene kadar baba evinde yaşamaları lazımdır. Ancak, baba evinde kalındığı müddet zarfında, kadın evinin hiçbir suretle sarf edilmemesi lazımdır. Yalnız, mehr-i muaccel meselesinde müsavat yoktur. Fakat kızın fazla cihaz getirmesi lazımdır. Erkek ise, bu cihazla mütenasip olabilecek bir müddet kadar, gelinin evinde müsaferetini temdit edebilir. Her halde bu kaideye fevkalade riayet edilir.
Gelinin bu ev dahilinde bir çok hukuku mevcuttur. Ancak bu hukukun derecesi de eve girerken yapılan bazı merasimle izah olunur: Gelin, çadıra geldikten sonra, çadırın eşiği önünde durur. Derhal buraya ailenin en müsinni olan azası gelir. Gelinin başına bir hayvan gemi geçirilir. Bu gemin yularını bir ihtiyar tutar ve ihtiyarın işareti üzerine gelin eşiği atlayarak çadıra veya eve dahil olur. Burada, doğru ocağın yanma gider ve ihtiyar: "üç defa: başını ocağa vur!" diye bağırır. Her bağırışında bir defa başını ocağa vurur. Bu merasim itmam edilirken, ocak reisi olan zatın arkasına bütün misafir toplanmış bulunur. İhtiyar, bunları teveccüh ederek bağırır.: "evimizde... kalacak!... "

Tayin, ekseriya evvelce de takarrür eder. Ve burada, şekle ait olmak üzere zikredilir. Bu suretle aileye karışan gelin, ertesi günü ailenin yemeğini ihzara mecburdur. Bu mecburiyet, kendisinin derhal aile hukukuna ithal edildiğini tazammun eder.

Lakin evden ayrılmak zamanının bazen de evlada malik olmak meselesi ile alakadar olduğu da vakidir. Bu bapta Far-sak Türkmenleri arasında cari bir usul mevcuttur. Bunlarda ancak bir çocuğa malik olan aile, peder evini terk edebilir. Bu suretle, peder evi de yeni ocak tesisine kabiliyetli uzuvlarını harice çıkarıyor demektir. Lakin diğer aşiretlerde böyle bir kayda tesadüf edilemiyor. Soma Farsak adetini de bütün Türkmenlerin tabi olduğu bir kaide addeylemek doğru değildir. Filhakika, an-ı iftirakın seneye aidiyeti ciheti, çocuk meselesi ile alakadar gibi görünüyor. Hatta bunun birinci, ikinci, üçüncü çocuklarla da alakadar olması mümkündür. Lakin bu bapta hiçbir kayda tesadüf edilmemektedir.

Bu mesele, eski Türk ailesinin usulünden ayrı çığır açmaktadır. Bu çığır, dört günlük müddet-i müsaferetin bir seneye kalbidir. Bu meselenin esası hiç şüphesiz dört gündür ve Türkmen, hal-i sükunetin tevlit ettiği bir netice olmak üzere, bu dört günü tezyit etmiştir. Çünkü, hal-i sükunette bulunan bir aile, evladının müddet-i müsaferetini fazla temdit ettirebilir. Çünkü aile ocağında fazla oturmanın iyiliği vardır. Böyle bir aile tekinsiz olduğu takdirde, aile harice atılmamış olur. Tekinsiz ailelerin hariçte kalmaları, ocağın zeval bulmasını intaç eder. Tekinsizlik, ailenin zürriyetine adem-i malikiyetinden neşet eder. Bu meselenin suret-i cereyanı Türkmen uslulüne muvafık gelmektedir. Ancak daima muharip olan ve her zaman tehlikeler içinde bulunan bir aşiret aileleri için mümkün değildir. Bu aileler, fertlerini dağıtmak suretiyle hareketlerini teshil ederlerdi. Fakat, meselenin şekl-i esasisi izdivaç müddet-i müsaferetini bu hudut dahilinde tebdil etmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

Türkmenlerde adsızlık yoktur. Türkmen ailesi, bütün fertlerine aynı hukuku bahşeylemiştir. Ancak Türkmenlerin ad-sızlıkla alakadar bazı adetleri vardır ki, bunlar Türkmenlerin adsızlık devresini geçirdiklerini göstermektedir. Mesela, Türkmenlerde ilk çocuklar, ailenin ismini taşımak hakkına malik değildir. Bu hak ancak on seneye kadar başka bir kardeş olmadığı takdirde kabul olunabilir. Aksi halde, çocuk ancak bir aile teşkil ettiği zaman, kendi ailesinin ismine tasarruf hakkını haiz olur. Bu mesele hiç şüphesiz eski adsızlığın diğer bir şeklidir. Eski adsızlar, müstakil birer ailenin temelini teşkil ederlerdi. Onların ocakları olmazdı. Burada da aynı gailenin takip olunduğu görülüyor. Adsız, bir ocak tesis etmeye muvaffak olduğu zaman bu ismi kullanıyor ki, bu yeni bir ocak tesisi meselesi ile alakadardır. Ancak, aşiret dahilindeki münasebatın fazla olması ve gerek adsızların, gerek mensup oldukları ailelerin malum bulunması, adsızların hususi bir aile teşkiline muvaffak olamamalarına en mühim bir amildir. Buna Türkmenler arasındaki ocak namının kıymeti de inzimam etmektedir. Çünkü her ferdin aile ismiyle yad olunması kadar tabii bir hak olamaz bu düstur, Türkmenler arasında da caridir. Yalnız zaman-ı izdivaca kadar büyük evladın bu hakdan mahrum olması, büyük evlatların ocağa merbut ve kendisinin ocak haricinde bir isimle yad olunmasının muvafık düşmeyeceği kanaatinden mütevellittir. Bu kanaat, adsızlık raa-cerasıyla da alakadar görünüyor. Zira her adsız, ancak müstakil bir ocak teşkil edebilirdi. Bu hak adsız da aile ocağının kudreti bulunduğuna istinat edebilir. O halde her büyük evla-dın ocak kudreti dahilinde bulunduğu ve kendisinin bir ocak açmak suretiyle şahsiyetini iktisap edeceği iddia edilebilir ki, adsızlığın fiilen adem-i vücudu halinde, bu iddianın serdi de gayet tabii görülür.

Miras, umum çocuklar arasında müsavaten taksim edilmektedir. Yalnız, küçük çocuğun hissesi fazladır. Fakat küçük çocuk da, bir çok mecburiyetlere tabidir. Mesela, küçük çocuk, aile ocağını terk edemez. Aynı zamanda, ancak peder ve valideden birisinin vefatını müteakip evlenebilir. Lakin bu kayda o kadar ehemmiyet verilmiyor. Bazı yerlerde henüz pek küçük iken de evlendiriliyor ve gelin, evi idare eyliyor.
Burada tetkik olunacak bir madde daha mevcuttur: acaba küçük çocuğun evlenip evlenmemesi, aile meselesi ile alakadar mıdır değil midir?
Her halde bu meselenin suret-i münasibede halledilmesi icap eylemektedir. Çünkü böyle bir alaka mevcut olmadığı takdirde, bu maddenin muhtelif şekillerde olmasının sebebi nedir? Bu bapta bazı hususi tetkikatta bulunduk.

Tetkikatımız, küçük çocuğun vaziyeti için iki mühim nokta-i nazarın tetkik edilmesi icap ettiğini göstermektedir:

1- Ailede işleyecek kız kardeşin mevcut olması
2- Ailede kız kardeşin adem-i mevcudiyeti

Birinci şık halinde küçük çocuk evlenmiyor. Ancak valideynden birinin vefatı üzere evleniyor. İkinci şık ise öyle değildir. Bu takdirde çocuk behemehal evlendiriliyor. Demek oluyor ki, meselenin esası evdeki ihtiyarlan idare edebilecek bir gelin ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç olmadığı zaman, ocağın inhi-lalini beklemek lazımdır. Çünkü valideynden birinin vefatı ocağın inhilali demektir. Bu takdirde çocuk da evlenir.
Ocak bekçisi, ailesinin kendi hissesine isabet eden mirasından başka, ölenin biraderlerinin ve baba ile anasının hususi hisselerine de malik olur. Aile ocağı doğrudan doğruya bunun idaresi altına geçer. Burada ne kızkardeşlerin ve ne de erkek kardeşlerin bir hakkı mevzuubahis olamaz. Zaten bu hakka tecavüz etmek de, en büyük bir tekinsizlik addolunur.

Bu izahat, Türkmen aile bünyesinin eski Türk bünyesinden daha kuvvetli olduğunu gösteriyor. Ancak eski Türk aile bünyesi, tekessür-i nüfusu mucip olacak derecede intişari bir kıymeti hazi idi. Halbuki, Türkmen aile hayatı öyle değildir. Burada her aile ocağı, daha fazla köklü ve daha fazla uzuvlu-dur. Bunun ise, şehir hayatı için daha münasip olduğu meydanda bir keyfiyettir. Zira bu aşiretler dahilinde aksi bir bün-yenin vücudu, aşireti tamamiyle tereddüdiye sevkedebilirdi.
Aşiret aile hayatında diğer mühim bir safha, izdivacın adedi meselesidir. Bu mesele, mateessüf vahdet-i izdivaca doğru kat-ı merahil etmemektedir. Belki aksi bir cereyan takip ediyor. Filhakika, eski Türklerde de vahdet-i zevcenin bulunduğuna dair bazı kuyudat vardır. Lakin şark harekat-ı fıkriye-sinden müteessir olan bütün Türkler, bu adetten uzaklaşmışlardır. Bu mesele, Müslüman olmayan Türk aileleri arasında mevcut idi. Hatta Attila'da bile taaddüd-i zevcat itikadı var idi. Bu suretle taaddüd-i zevcatın eski Türk itikadı ile kısmen ünsiyet etmiş bir müessese olduğu meydandadır. Buna ne İslam ve ne de Kızılbaş itikadı mani olamaz. Sonra, şayan-ı dikkat diğer bir cihet daha vardır. Türkler arasında gittikçe tenakus etmekte olan taaddüd-i zevcatın aşiretler arasında fevkalade denilebilecek bir surette ziyadeleşmesidir. Aşiret hayatındaki mahdudiyetin buna sebep olduğu zannedilmektedir. Çünkü buralarda say o kadar ehemmiyetli bir mesele değildir. Sonra taksim-i amal de yoktur. Bu ahval, taaddüd-i zevcata mühim bir sebep teşkil etmektedir. Aynı zamanda taaddüd-i zevcat, aşiretlerdeki kadın hukukunu fevkalade tereddi ettirmiştir.

Türkmen aile hayatındaki bu teşkilat, aşiretlerin o kadar esassız bir umdeye istinat etmediklerini gösteriyor. Lakin ta-addüd-i zevcat dolayısıyla hasıl olan keşmekeşin tesiratı, pek ziyadedir. Buna binaen, bu ciheti de kat'i bir surette izah ettikten sonra, heyet-i umumiyenin ne derece haiz-i kuvvet olduğu meydana çıkar.

Binaenaleyh, buradaki aile teşkilatının iki mühim uzvunun mevkilerini tayin etmek icap etmektedir:

1- Erkeklerin mevki
2- Kadınların mevki

Bu mevkilerin hutud-ı esasiyesi mutlak bir surette izah olunmalıdır.

Erkeklerin Mevki:

Aşiret dahilinde erkeğin mevkiine, o kadar büyük bir ehemmiyet atfedilmez. Erkek kat'i ve mutlak bir amir değildir. Ancak erkeğin kadınlar üzerinde bir hakk-ı idaresi vardır. Kadın her işte erkeğine itaat etmek mecburiyetindedir. Şu kadar var ki, erkek de kadının her işine müdahale etmez. Erkek bir Kürt aşiret ferdi gibi, kadını kendisi için çalıştırmaz. Evinde kendi hizmet-i hususiyesini bizzat ifa eder. Hatta bazı yerlerde genç kızlara kocalarının hizmet ettiği görülür. Hatta bir zevç, beş sene kadar karısından ne bir bardak su ve ne de bizzat yapabileceği bir hizmet talebinde bulunamaz. Ancak karısının kendiliğinden verdiğini reddetmez.
Bu ahval, aile hayatında erkeğin aile hukukuna riayetkar olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda aile dahilinde müdür-i umur yalnız kadın değildir. Belki kendi hizmet-i hususiyesi ile hukuk-ı mevzuaya iştirak etmek istediğini gösteriyor. Bu ahval, hiç şüphesiz izdivacın ilk senelerinde görünür. Yalnız burada bir kayda lüzum vardır. Evin gıdaya ait hususiyeti, erkeğe ait değildir. Bu cihet de zevcesi ile müştereken halledilir. Gayet mahdut olan iş, erkek ile kadın arasında taksim olunur. Türkmen aşiretleri arasında hayvanlarını sağan bir çok zevçlere ve çeşmelerde su dolduran gelinlere tesadüf olunmaktadır. Bu tesadüf pek ziyade umumidir.
Erkeğin hayvan sağdığını gösteren şarkılar bile vardır. Halbuki gerek Kürt ve gerek Arap aşiretlerinde, hatta şehirli Türklerde bile, bu adet yoktur.

Sonra, gelinlerin zevçler tarafından suret-i kabulünü gösteren atideki şarkıya da pek ziyade ehemmiyet atfetmek lazımdır:

Yeşil ovaların otu
Gönlümün emaneti
Nerede kaldın ey güzelim
Sana kurban olsun günüm başım!
Otlara bülbül kondu
Derelere yıldız düştü
Gül köşede otursun
Dağ gibi bir yiğidin var.

Buradaki kayıtlar zevcin kadına karşı aldığı vaziyeti ve ev işlerine iştirak ettiğini pek güzel gösteriyor ezcümle, (günüm ve başım kurban) ve (dağ gibi bir yiğidin var) kayıtları hizmet manasından başka bir şey ifade etmez.

İlk kıtadaki:

Yeşil ovaların otu
Gönlümün emaneti

nisbeti her halde kızın emanet derecesinde bir kıymeti haiz olduğunu gösteriyor. Emanet ise, daima saklanır ve istimal edilmez. O halde, zevcenin de bu surette saklanacağı, hizmet ettirilmeyeceği ve belki de kendisine murat ediliyor demektir.

Otlara bülbül kondu
Derelere yıldız düştü

teşbihi de aynı manayı daha kuvvetli bir sürette izhar ediyor. Çünkü otlara bülbülün konması, her halde bir cezb eseridir. Yıldızın düşmesi de, bahtiyarlığı gösteriyor. Demek oluyor ki, zevcesini de bahtiyar edecektir.

Taaddüd-i zevcatın cari bulunduğu ailelerde, bu ahval-i ruhiyenin devam etmediği görünmektedir. Burada ilk zamanlarda kadına verilen ehemmiyetin tenakus ettiği görülmektedir. Bu hal, aşiretlerdeki şarkıların hiçbirisiyle münasebet almıyor. Bunun içindir ki taaddüd-i zevcatın aşiretlere bilahare girdiği hakkında mevcut nazariyenin kıymeti ziyadeleşiyor. Zaten ilk zevcinin kıymeti, diğerlerine tefavvuk etmektedir. Mesela, aşiretin mevsim-i içtimalarında zevcelerin ahzeyledikleri mevkii, asıl zevcenin daha muhterem addedilmesini icap ettiriyor. Bu hal, zevç üzerine fevkalade tesir ediyor. İlk izdivacında zevcesiyle birlikte bütün ev ve maişet işlerini gören ve zevcesine hususi surette hizmet ettirmeyen erkek, ikinci izdivaç anından itibaren tebeddül etmeye başlıyor. Ortak, ilk zevcenin hayat-ı istisnaiyesine malik olamıyor. Lakin bu zamanda ilk zevcenin eski hususiyeti zail oluyor. Çünkü erkek de tamamiyle tebdil-i tabiat etmiş bir hale geliyor ve kendisini bu hakim vaziyete sokarak hizmet istiyor.

Bu hadise, gayet tabii bir halet-i ruhiyenin eseridir. Evvela taaddüd-i zevcatın an-ı takarrürünü tetkik edelim. Hiç şüphesiz birden iki zevci almak imkanı mevcut değildir. Çünkü aşiret dahilindeki izdivacın, aşiretin icrai bir kuvvetine istinat etmediği gibi, ailelerin de nüfuz ve salahiyeti haricinde olduğunu izah etmiştik. Mesele, iki genç cins arasında takarrür ediyor. Bu izdivaç, hiç şüphesiz kısmen bir aşkın eseri olabilir. (yalnız şuraya dikkat etmek lazımdır. Biz, izdivacın ilk safhası olan gençlikten bahsediyoruz!) böyle bir aşk eseri olan izdivacın ise, bir ortak getiremeyeceği pek tabiidir. Sonra böyle aşk eseri izdivacın da bir müddeti vardır. Bu, öyle bir senelik bir teskin-i hırs olamaz. Çünkü aşiretlerde hırsın hududu vasi değildir. Bu, ancak sinle tahavvül edebilir. Yeni izdivaç hırsını da, bir çok zamanlar temdit edebilir. Sonra, buradaki hayatın sadeliği ve yeknesaklığı da, kıskançlık ve hasedin meydan almamasını mucip oluyor. Buna binaen, ilk izdivacın müddet-i bekareti, akalli dört beş sene kadar devam etmektedir. Bu bapta bir çok ailelerde de tetkikat icra edildi. Daima ilk izdivaç üzerinden beş sene geçtikten sonra taaddüd-i zevcatın başladığı görüldü.

O halde, erkeğin acemilik gençliği addolunan cevval ve çalak hayatı, ilk zevce ile ve taaddüd-i zevcat usulünün haricinde geçiyor demektir. Bu müddetde, zevcin her şeyi yapmaya ve zevcesine kıymet vermeye müsait zamanı vardır. Aynı zamanda, böyle müsait hareket etmeyi de arzu eder. Fakat bu dört sene büyük bir yorgunluktur. Erkek, kadından daha fazla çalıştığı gibi daha fazla da zayıflar. Buna binaen, daima eski hizmetini görecek bir arzu duymaz. Sonra, buna inzimam eden ve halet-i ruhiyesini, tamamıyla tebdil eden taaddüd-i zevcat fikri vardır.

Burada erkeği tebdil eyleyen mesele, bu usule ait üç esastan neşet etmektedir:

1- Taaddüd-i zevcat kanaati
2- Taaddüde esas olan sebebpler
3- Taaddüdün vukuu halindeki usul-ü müttehize

Bu kaanat hiç şüphesiz bir itikat şeklindedir. Binaenaleyh, sırf bir mecburiyet-i içtimaiye neticesi değildir. Çünkü aşiretlerin muhtelif din devirleri geçirmeleri, medenilere ait olan bir takım müesseseleri kabul eylemelerini mucip olmuştur. Türkler hakkındaki tetkikat, bunların tabiaten taaddüd-i zevcat taraftan değil vahidü'z-zevc taraftarı olduklarını gösteriyor. Bu halde, bu kanaati de medeniyet müesseselerine atfedebiliriz. Lakin bu kanaat aşiret dahilinde din şeklinde olduğu için, bir kutsiyeti haizdir. Bu kutsiyet, bu müesseseye bila-şüphe kıymet verilmesini intaç eder. Yalnız bu müessese ile bir takım peszinde fikirlerin mevcudiyeti de görülüyor. Aynı zamanda peszinde atfedilen bu fikirlerin, ne derece de olduk-lan da ehemmiyete şayan bir meseledir. Çünkü merasimin kutsiyeti, örfe bir darbe vuramamıştır. Buna binaen, bu kanaatin samimiyetinden şüphe edilebilir. Zaten bu şüphe şehirlerdeki Türkler hakkında da caridir. Şehir Türkleri, dinin emrettiği! ? Taaddüd-i zevcatı ancak istisnai bir şekilde kabul etmektedirler. Halbuki, şehirdeki din ile aşiretteki din kıymetleri arasında mühim farklar vardır, işte bu mütalaaya binaendir ki, kanaatin samimiyetinden, şüphe etmenin doğru olduğunu zannediyoruz. O halde aşiretteki taaddüd-i zevcat kanaati ancak hayatın tebeddülü esasına istinat ediyor demektir. Çünkü samimi olmayan bir safha-i hayat, içtimai şeniyetin haricinde kalır. Aşiret, samimi olan şeylerde bir yeknesaki bulur. Buna binaen, bir safha-i hayatın teakubunu tercih eder. Burada hiç tebdil ihtiyacı hissetmez. Bu ancak gayri samimi müesseselerin mevcudiyeti halinde tezahür eyler ki, taaddüd-i zevcat da böyle bir ihtiyacı izhar ediyor. O halde, taaddüd-i zevcat kanaati, cereyan-ı hayatı tebdil etmek ihtiyacıyla başlar. Bunun için ise, zevcin ilk zevcesinin tarz-ı hayatından usanması, icap eder. Binaenaleyh, taaddüd-i zevcat kanaatinin bilvasıta hadisattan tevellüt ettiği ve bilahare hasıl olduğu görülüyor. Bu hiç şüphesiz, eski hayatı tebdil edecektir. Bunun içindir ki, zevcin zevceye karşı olan mevkii de tebeddül edebilir.

İkinci esas, taaddüd-i zevcatın sebepleri idi. Bu sebepler, aynı zamanda cereyan-ı hayatı tebdil ihtiyacını da ifade eder. Buna binaen, her iki safha ile alakadardır.
Aşiret dahilindeki taaddüd-i zevcata ait bir çok sebepler zikredilebilir. Lakin, bütün bu sebeplerin zikrine imkan yoktur.

Burada ancak mümkün olabilen kısımlarını zikredeceğiz ki, ber-veçh-i atidir:

1- İlk zevcenin kısır olması
2- Zevcin fazla sahib-i servet bulunması
3- Zevcenin hastalıklı bulunması
4- Zevcenin yaşlı olması
5- Zevcenin çirkinleşmesi
6- Zevcin isterik tabiatta olması
7- Zevç ailesinin kalabalık ve hizmete muhtaç bulunması

Bu yedi safhaya daha bir çok sebepler ilave edilebilir. Ancak bu yedi sebebin hal-i tabii olduğuna kanaat getirmelidir. Sonra, aşiret ailelerinde validenin hukuku, zevç ve zevce üzerinde bir tesir icra edebilecek halde değildir. Bu hukuk, ancak Türk ailelerinde bulunuyor. Buna binaen, Türkmenlerde gelin-kaynana kavgaları yoktur. Aynı zamanda "görümce" meselesi mevcut değildir. Aşiretlerde görümce hukuku, kısmen kaynana hukukundan fazladır. Lakin görümcenin zevce üzerinde hiçbir hakk-ı takaddümü yoktur. Buna binaen, şehir Türklerinde taaddüd-i zevcatın bir safhasını teşkil eden görümce niza'ımn da, bir sebep olamayacağı görülüyor. O halde, meseleyi yalnız salifüzzikr yedi safhaya istinat ettirmek icap ediyor.

Bu yedi safha, gerek tesir ve gerek ihtiyaç nokta-i nazarından üç esasa ayrılır:

1- Hayati sebepler

a- Zevcesinin kısır olması

2- Keyfi (nassi) sebepler:

a- Zevcin zengin olması
b- Zevcin isterik tabiatlı olması

3- Gayri ihtiyari sebepler:

a- Zevcenin yaşlı olması
b- Zevç ailesinin fazla olması
c- Zevcenin çirkin olması

Her üç safha, aşirete nazaran aynı kıymeti hazidir. Çünkü bu üç safhanın şayan-ı ehemmiyet olanı birincisidir. Burada zevce bir hak verilebilir. Lakin bu meselenin de, aşiret dahilinde istisrfa teşkil eylediği nazar-ı itibara alınmalıdır. Kısırlık, ancak binde beş nisbetinde mevcut olabilir. Bu nisbet ise bir aşiret dahilinde mevzuubahis edilemeyecek derecede azdır. Bunun için hayati safhanın ilk kısmı, ancak dini, hayati safhaya ait olabilmek şartıyla bir kıymeti haiz olur. Yoksa tabiat bunun aksini izhar eylemektedir.

İkinci şart da aynı istisnaya dahildir. Çünkü buradaki hastalık, muamelat-ı zevciyenin adem-i icrası manasınadır. Bunun da sonradan hasıl olması tabii bulunduğundan zevcin zevceye karşı hürmet etmesini icap ettirir. Zaten bu vakada nadirdir. Diğer iki safha, sırf taaddüd-i zevcat kaydının neticesi olarak nazar-ı dikkate almıyor: Birinci safhada da, aynı nokta-ı nazann galip geldiği görülüyor. Bu halde, sebeplerde de müessirden esere değil, belki eserden müessire doğru bir hareket olduğu meydandadır. Böyle bir hareket ise, hakiki ihtiyacatın haricindedir. Bu halde, bu sebepler de ihtiyac-ı tabiinin haricinde olmak üzere bir yenilik görülüyor. Burada cereyan-ı hayatı tebdil gayesi tezahür ediyor ve taaddüd-i zev-cat kanaatıyla taaddüd-i zevcat sebepleri birleşmiş oluyor. Bunun için bu sebeplerin hissedilmesi de, erkeğin cereyan-ı hayatını tebdil edebilir. Böyle bir tebeddül ancak erkeğin eski hayatının adem-i temadisini arzu ettiği andan itibaren, saha-i fiile geçer. Bunun, ne kuyudatı vardır ve ne de istisnası!

Üçüncü bir esas daha var idi. Bu esas, taaddüd-i zevcatın getirdiği hayat idi ki, bu muamelenin vukuu üzerine icap eden usul-i müttehize unvanı ile zikredilmiş idi. Bunun da erkek ruhunu tebdil ettiği meydanda bir keyfiyettir. Meseleyi izah edelim (Şurada küçük bir istitrada lüzum vardır. Ortaklar hakkında eve kabul ve evdeki hukuk hakkında bir çok şeyler işitiliyor. Bu bapta zikrettiğimiz ilk kanaatin mevki fazladır. Bu da ilk zevcenin daha mühim bir mevki sahibi olması neticesi idi. Lakin, bir de sırf ortaklara ait bazı merasim vardır. İşte burada zikredilecek olan da, bundan ibarettir. Ancak bu merasimin her aşiret arasında ayrı ayrı usulleri olduğu hakkında, bir çok yazılara tesadüf olunuyor. Hiç şüphesiz, bu yazıların ekserisi, bir müşahedeye ibtina ediyor. Bunun için bunlara faz-laca ehemmiyet verilebilir. Fakat biz ancak kendi müşahedemize tevafuk edenleri kabul edebiliriz. Sonra diğer usulleri tevhit etmek için de, tefsirin doğru olabileceğini kaydediyoruz. Ancak, bu tefsir de hududu tecavüz etmemelidir ki, müfit olabilsin!)

Ortak, birinci safhadaki şeraite istinaden geliyorsa, kızla erkek arasında akt-i uhuvvet ederek gelmez. Burada aile hukuku meselesi mevzuubahistir. Buna binaen, meseleye valide, peder müdahale eder. Ve bunlar, kızı tayin eyler. Böyle bir mütalaa, ilk zevce tarafından tasvip edilir. Hatta, bu tasvip hakkında bazı rivayetler vardır. Güya ilk zevce, bu meseleyi kocasına açar ve ocağının sönmemesi için, evlenmesinin icap eylediğini tavsiye eyler. Zevç, bu teklifi kabul etmez görünür. Bunun üzerine mesele, valideyne intikal eder. İntikal muamelesi de zevce tarafından icra olunur. Bu suretle, validenin kız bulmak hakkı teslim olunur.

Lefild, meseleyi daha umumi bir tarza irca ederek diyor ki:

"Bu suretle valideye bir nevi hukuk bahşediliyor. Ortağı bulmak hakkı. Şüphesiz bu hukukun menşei vardır. Bu menşe ilk karının zararına harekettir. Demek oluyor ki, zevceden sakıt olan bir hak, valideye veriliyor ve valide tekrar ailede bir mevki işgal eder bir hale geliyor. Bunun sebebi, sırf ocağın bekasına 5 istinat eder. "

Bu ortak, büyük bir gelin alayı ile eve alınmaz. Gayet sade bir merasim yapılır ve aynı zamanda erkek de arzusu haricinde olmak üzere bu merasime iştirak eder. Meselenin suret-i cereyanı, alınan gelinin iğreti olduğunu göstermektedir.

Kaynakça
Kitap: TÜRKMEN AŞİRETLERİ
Yazar: FRAYLİÇ, RAVLİG
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkmen Aşiretlerinde Aile Teşkilatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:13

Erkekler, gittikçe kendi hukuklarını tezyit ederler. Ve bittabi, kadın hukukundan istifade eylerler. Bu tezyid-i hukuk, ihtiyarlığa kadar temadi eder ve mesail-i hukukiyenin şerhinde pek vazıh bir surette izah ettiğimiz gibi, erkek ak sakallılar meclisini teşkil ettiği halde, kadın hiçbir selahiyeti haiz olamaz. Bu netice, kadın hukukunun her zaman sükut etmesinden tevellüt etmektedir.

İzdivaç ve taaddüd-i zevcatın diğer bir safha-ı istisnaiye -si daha vardır. O da, sırf miras meselelerinden tevellüt etmektedir. Bu meselede, kadın ile erkek hukuku arasında, bir nevi müsavat vardır. Bu müsavat, taaddüd-i zevcat meselesinde de caridir. Zengin zevce, diğer zevceler üzerinde bir nevi hakk-ı takaddüme maliktir. Bu hak, hem zevç ve hem de zevce tarafından nazar-ı itibara alınır. Ancak zevç buna karşı, hayırhahane hareket eder.
Aynı zamanda erkeğin yakın akrabalarına mensup olan zevcelerin de, diğerleri üzerinde bir hakk-ı takaddümü vardır. Bu hak, hiçbir zaman kesredilemez. Bu yakın akrabalık izdivaçları pek ziyade caridir. Hatta teyze kızları, dayı kızları ve ilh... gibi yakın akrabaların yekdiğeri ile ikinci derece de bir sıhriyet akdetmeye verdikleri ehemmiyetin derecesi, tayin edilemeyecek kadar fazladır. Lefild, bu meseleyi yanlış anlamış idi.

Buna binaen, bunlar hakkında atideki müddeası da, o kadar şayan-ı ehemmiyet değildir:

"Türkmenler arasındaki izdivacın ayrı bir hususiyeti vardır. Bunlar daima aileler arasındaki izdivacı tezviç ederler ve aile arasında böyle unsurların adem-i mevcudiyeti halinde, hariçle münasebat tesis eylerler. Bu mesele bilumum Türkmen aşiretlerinde müşahede olunuyor. Buna binaen, bunlar arasında bir nevi takviye-i aile gayesinin de mevcut olacağı na-zar-ı itibara alınmalıdır. Aynı zamanda aile dahili izdivaç ile aile harici arasında da ayrı ayrı usullerin mevcut olacağı kadar tabii bir hadise olamaz. Bunun içindir ki, tetkikatı daha ziyade tamik ederek Türkmen izdivaç mesailini de menşelerinden izah eylemelidir. ... " bu mütalaa, serapa hataaluttur. Çünkü bu, bütün Türkler arasında cari olan bir adetin kaide-i umumiye suretinde burada da cari olduğunu gösterir. Buna binaen, izdivacın taksimi icap etmez ve böyle bir hususiyeti icap edecek zaruretler de yoktur. Hatta, bu bapta ne nassi ve ne de örfi bir kıymete tesadüf edilmez. Buna binaen, Lefild'in, istinat etmek istediği kaide-i tasnifin gayr-i varit olduğu meydanda bir keyfiyettir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir