Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmenlerde Aşiret Teşkilatı

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkmenlerde Aşiret Teşkilatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:10

Türkmenlerde Aşiret Teşkilatı

Türkmen aşiret teşkilatı, aşiret namı altında toplanan diğer heyet-i içtimaiyenin teşkilatına benzemez. Bu heyet sırf kendine mahsus bir teşkilata maliktir. Ve bu teşkilat, bütün Türkmen aşiretlerinde aynı şekildedir. Hatta, İran Türkmen aşiretlerinde de aynı müşabehetlere tesadüf olunuyor. Bu hal, umum Türkmen aşiret teşkilatı arasında bir vahdet bulunduğunu göstermektedir. Yalnız bu vahdeti Asya Türkmenlerine kadar teşmil etmemek lazımdır. Çünkü bunlar henüz daha eski ve Anadolu aşiretlerinde de mevcut olduğu halde, zinde olmayan bir takım hususi müesseselere maliktirler ki, bu müesseselerin mevcudiyeti diğer Türkmen aşiretleriyle aralarında teşkilat itibarıyla bir vahdet bulunmasına mani oluyor.

Bizim saha-i tetkikatımız dahilinde bulunan Türkmen aşiretlerinin teşkilatı, iki büyük esasa istinat ediyor:

1- Harici teşkilat-ı itibariyye
2- Dahili teşkilat-ı asliyye

Harici teşkilat, her aşiretin bir takım şubelere ayrılması demektir ki, bu şubeleri de zikretmiştik: Afşar şubesi, Yörük şubesi, Sarılar şubesi, Kaçar şubesi. Bu teşkilat sırf itibaridir. Zira, yekdiğerine müşabih olan ve ekseriya lisanlarında bile pek esaslı bir vahdet bulunan bu aşiretleri ayrı ayrı şubelere ait farzetmek mümkün değildir. Belki bu tasnifin esası coğrafi vaziyetlerinin istiklali ve o mıntıkada daha kuvvetli ve şöhret-şiar olan bir aşiretin isim veya lakabının diğerlerine de alem olmasıdır. Bunun ehemmiyeti de pek fazla olmasa gerektir. Binaenaleyh, bu teşkilat sırf itibaridir.

Bu teşkilatın itibariliğini ispat eden diğer bir hadise daha vardır: Bu suretle beş kısma ayrılan bu şubelerin müstakil birer teşkilatı yoktur. Belki her birisi de müteaddit kısımlardan ibarettir ve her kısım, kendisine mahsus bir teşkilata maliktir. Demek oluyor ki, bu teşkilat sırf bir tasnif içindir.

Dahili teşkilat-ı asliyye, aşiretin füruat-ı hayatından bahseder ki, asıl Türkmen aşiret teşkilatı da, buradan başlar.
Burada her itibari şubeleri ayn ayn tetkik etmek icap etmez. Ne bu itibari taksimatı ve ne de bu taksimatın furuatım izaha ehemmiyet vermemelidir. Ancak her aşireti müstakil addederek bunlann dahili hayatlannı gözden geçirmelidir.

Buna binaen, bu bahiste Farsak, Afşar ve ilh.. isimleri zikredilmeyeceği gibi bu aşiretlerin muhtelif şubelerinin her aşiretin dahili teşkilatı da iki mühim esasa ayrılmaktadır:

1- Asıl aşiret
2- Aşiretin tevabii

Her aşiret, bu iki esasa nazaran tetkik olunabilir. Çünkü aşiret-i tevabii de birer müstakil aşiret halindedir. Bir misal zikredelim. Afşar grubuna dahil "Tevekli" Türkmen, aşireti vardır. Bu aşiret, aynı zamanda birkaç yerde de bu isimlerle yad olunmaktadır. Demek oluyor ki, bunun bir takım füruatı vardır. Onlar da birer aşirettir. Lakin hepsinin de ocağa pek ziyade rabıtaları mevcuttur. O halde bu sınıf aşiret şubelerini, asıl mensup oldukları aşiretten ayrı olmak üzere tetkik etmek imkan haricindedir. Zaten, gerek aşiretlerin nüfus mukayeseleri ve gerek hane halkı ile aile cinsiyeti nispetleri meselesinde de bu usul takip edilmiştir. Buna binaen, kitabın bünye-i esasiyyesine de tevafuk ediyor demektir.

Aşiretin böyle dahili bir taksime uğramasının esbabını zikretmek kolay değildir. Fakat, böyle bir taksimin bir takım hususi sebepleri vardır ki, nazar-ı dikkati celp edecek kadar ehemmiyetlidir. Belki onların zikriyle meseleyi kısmen sezmek mümkündür.
Her aşiretin bu şubeleri, aşiretin ocağı addolunan bir aşirete karşı hürmetkar bir vaziyet almaktadırlar. Sonra, aşiretin bu şubesindeki heyet-i ihtiyariyenin de itibarı fazladır. Ocak addolunan aşiret, daima en fazla nüfusa malik olan şube değildir. Bunun nüfusuna itibar edilmez. Ancak eski kıymetine itibar edilir. Bazen böyle bir ocağın yirmiyi mütecaviz şubesi bulunur ve bunların nüfusuyla ocağın nüfusu arasında da nispet kabul etmez bir tefavüt bulunur. Böyle olduğu halde ocağın kıymetine halel gelmez.
Bu izahat, her aşiretin bu ocağa mensup birer uzviyet olduğunu gösteriyor. Lakin bu uzviyetlerin an-ı iftirakı görünmüyor. Bilhassa bey salahiyetinin sükütu, eskiden mevcut olması icap eden esaslı rabıtanın zail olmasını intaç etmiştir. Acaba bu şubeler, bey sülalesinden birer zatın etrafında mı toplanmışlardır? Yoksa aşiret dahilinde teferrüt etmiş bir iki büyük aileye mi tebiyyet etmiştir? Bu suallere cevap verilemez. Ancak burada şu sual vardır: Bunlar, siyasi bir fetretin veya dahili muharebeler sebebiyle Türkiye idaresindeki beylik mücadelelerinin bir neticesi değil midir? Filhakika, bu en kestirme bir tarik gibi görünüyor. Lakin muharebelerin sebep olduğu teferruka bu değildir. O teferruka, ana şubeler arasında idi. Çünkü, böyle bir teferruka da aşiretler arasında ocağa hürmet esası kalkmış olacaktı. Çünkü, ocağa isyan etmekle böyle tefriklere imkan verilebilirdi. Buna binaen ve neticeye nazaran, bu hadisenin adem-i vücudu iktiza etmektedir. Demek oluyor ki, bu taksimat dahili mücadelelere de istinat etmiyor. O halde neye istinat ediyor?..

İngiliz muharrirlerinden (Lefıld), sebeb-i inkısamını bulmak için ailelerin iptidai teşkilatına ehemmiyet vermek lazım geldiğini iddia ediyor ve diyor ki:

"Türkmen aşiretlerinin tetkikinden evvel, Türkmen ailesinin tetkiki icap etmektedir. Çünkü aşiret teşkilatındaki mühim safhaları izah edebilmek için başka bir çare yoktur. Halbuki aşiret teşkilatı, eski aile teşkilatını istihlaf etmiştir. Aile esasatının tenviri, bütün aşiret teşkilatını izah etmiş olacaktır. "

"Türkmen ailesi, ne pederşahi ve ne de maderşahi bir nevi idi. Bu ailede, pederle validenin aynı kıymeti haiz oldukları görülüyor. Hem ihtiyar kadın, hem ihtiyar erkek, ocak addolunuyor. Sonra, aile hakimiyeti de bu iki unsurun elindedir. Bunların kuvvetleri müsavidir. Ve aynı zamanda müddet-i hayatlarında iftiraklarının da imkanı yoktur. Bir ihtilaf vukuunda aşiret de ihtilaf eder ve her iki kısım, birer ocağa rapt-ı kalb ederler. Buradan anlaşılacak mana, hem validenin ve hem de pederin ayn ayn birer aile teşkil edebilmeleridir. Bu usul, As-ya-yı vusta ahalisi arasında pek ziyade intişar etmiştir. Hatta, Türkistan'ı maderşahi ve pederşahi olmak üzere, iki cins aileye taksim edenler de vardır. Buna binaen, aynı meseleyi Türkmenler hakkında da muteber addetmek icap eder. Çünkü, esas itibarıyla Türk ile Türkmen arasında hiçbir tefavüt yoktur. Her iki ailenin de aynı şekilde olması pek tabiidir. Türkmen ailelerinde de böyle vakaları düşünmek iktiza eder. Bir iki nesilden sonra, aile arasında bir takım inkısamlar vaki olabilir. Bu suretle, aynı aile dahilinde bulunan fertlerin müstakil birer kitle teşkil ettikleri görülür. Bu kitleler, tekrar o ailenin birer uzviyetini teşkil ederler. Ancak ayrı yaşarlar. Sonra, böyle aile uzviyetlerinin aşiret devresine geldiklerini kabul ettiğimiz taktirde, aşiretlerden her birinin müteaddit uzuvlara malik olmalarının esbabını anlamış oluruz.

Bu mütalaayı ispat eden diğer bir cihet, Anadolu Türkmenlerinde maderşahi ve pederşahi ailelerin mevcudiyetidir. Mesela, Kürt aşiretlerinin hepsinde de pederşahi aileler mevcuttur. Halbuki, Türkmenlerde öyle değildir. Hatta aynı aşiretin şubeleri arasında da bu gibi taksimata tesadüf edilmektedir. Buna binaen serdedilen mütalaada isabet edildiğine kanaat etmek icap eder."
Lakin, mesele bu cevapla bitmiyor. Zira burada aile ocağının inkısama uğradığı zikrediliyor. Halbuki bu aşiret şubeleri ise, aile ocağına hürmet ediyor. Bunların ahvali, aşiretin inkısama uğradığını belki de aşiretin bir takım şubeler ifraz ettiğini gösteriyor ki, Lefild'ın mütalaatıyla taban tabana zıt bir netice çıkar. Lefild, bilahare bu itirazata da cevap veriyor.

Diyor ki:

"Ailenin taksimi, umumi bir nokta-i nazara göre idi. Halbuki, bu umumi nokta-i nazar terk edilerek ve mesele daha hususi aile ocağı meselesi halinde hallolunabilir. Malümdur ki, Türk ailelerindeki ocak, en küçük erkek evlat tarafından tesis edilir. Ailenin inkısamı anında, en küçük evlat ocağı terk edemez. Zira, aile ocağı muhafızı namzetinin vazifesini ihmal etmesi, en büyük tekinsizliğe alamet olmak üzere zikredilmektedir. Ve aynı zamanda gerek bunların darb-ı mesellerinden ve gerek diğer bütün sıhri itiyatlarından da anlaşılıyor ki, aile ihtilafları hiçbir zaman ocağın sönmesini intaç etmemiştir. Her iki taraf, bu cihete aynı ehemmiyeti atfetmiş, bu suretle aile ocağı baki kalmıştır. Binaenaleyh, inkısama uğrayan aşiret esas ocağının baki kalmasının esbabını burada aramalıdır. Bu ciheti takviye eden bir nokta daha vardır: Ocak olmak üzere kalan aşiretin kuvvetsiz olması gibi bir vaziyet de ekseriyetle vakidir. Bu ise, hiç şüphesiz küçük çocuğun ehemmiyetsiz bir kuvvet ile merkezde kalmasından mütevellittir.
Sonra, ocağın kudsiyeti ve ailenin bu ocak haricinde kaldığı taktirde büyük bir felakete duçar olacağı kanaati de bu aile inkısamının tamamıyla ocağın bozulmasına mani teşkil eylemektedir."

Bu cevap, heyet-i umumiyyesiyle tetkike şayandır. Çünkü, esas müddea olmak üzere gösterilen küçük evlat salahiyeti her halde itibari bir hüküm addolunabilir. Filhakika, Türk aile teşkilatında böyle bir usul vardır. Lakin aile ihtilafını müteakip, bu usul devam ediyor mu, etmiyor mu?... Bu sarahaten malüm değildir. Yalnız atideki itiyadın böyle bir usulün mevcudiyetini gösterdiği iddia olunabilir.

Bu kayıt da Lefild tarafından serdedilen cevaptan iktibas olunuyor:

"Gerek şimaldeki maderşahi aileler ve gerek cenuptaki pederşahi aileler, merkezin hem pederşahi ve hem maderşahi ailesine bir merbutiyyet izhar etmektedirler. Bu hal, kuvvetli bir teveccüh gibi de addolunabilir. Sonra bunlar arasında bir efsane vardır. Bu efsaneye nazaran her ocak kendisinden evvel bir ocaktan ayrılmıştır. Binaenaleyh, kendisinden evvel bu ocağa ehemmiyet vermelidir. Bu mesele, hayat-ı ameliyyede kendisini göstermektedir.

Sihircilerin ocak vasıtasıyla yaptıkları efsunların aksi tesadüf etmesi, asıl ocağın adem-i müsaadesiyle hallolunuyor. Hatta asıl ocak perisi istemedikten sonra, şube ocağının hiçbir şeye kadir olmadığı kanaati de mevcuttur. Bütün bu ahval, aile inkısamı arasında küçük çocuğun eski ocakta kalması mecburiyetini göstermektedir.

Şimdi heyet-i umumiyenin ana hatlarını cem edelim:

1- Şimal Türkleri maderşahidirler.
2- Cenup Türkleri pederşahidirler.
3- Merkezdeki Türkler hem maderşahi hem pederşahidirler.
4- Aile ocağına mukabil, asıl aile ocağı namıyla bir ocak mevcuttur.
5- Bu dördüncü telakki Anadolu Türkmen aşiretleri arasındaki dahili aşiret teşkilatında fiilen mevcuttur".

Lefild'in bu cevabı, bizce meselenin kısmen halline hizmet eder. Fakat kısmen kelimesine dikkat etmek lazımdır. Zira, başka bir suret halle esas olabilecek bir nazariyeye malik olmadığımız ve bu Lefild nazariyesi kısmen makul addine şayan esaslara müstenit gördüğümüz için bu tarz halli kabul ediyoruz. Yoksa, bu nazariye meseleyi hakkıyla tenvir etmiş değildir.
Demek oluyor ki, bu ilk dahili teşkilatın esası, aile taksimleri imiş. Türkmen aşiretleri arasında bu ciheti takviye eden diğer bir nokta daha vardır. Faraza, bir aşiretin birçok şubeleri vardır: Bu şubeler doğrudan doğruya müstakil birer kitle gibi ocağa merbut değillerdir. Bunlar da ikinci derecede ehemmiyeti haiz olan bir aşiret şubesi etrafında cem olunurlardı ve bunlar üç, beş, yedi ilh... gibi tek aşiret miktarından mürekkep birer kitle halini aldıktan sonra ocağa karşı bir vaziyet alırlar. Bu vaziyet aile inkısamı esasını takviye ediyor gibidir.

Bu aşiretleri birer kabile şekline taksim edenler de mevcuttur. Bunlardan birisi diyor ki:

"Her Türkmen aşireti, birçok kabilelerden mürekkepdir. Bu kabileler, aşiretin müstakil birer uzvu gibidirler. Lakin kabileler, kendilerim her şeyde salahiyettar addetmezler. Aynı zamanda, aşiret riyasetinin emrini dahi dinlerler. Halihazırda bey salahiyetinin mevcut olmaması, aşiret riyasetinin bu salahiyetini süküt ettirmiştir. Buna binaen, halihazırda bunun ne kadar icra-yı tesir ettiği görülemiyor. Fakat, bu mevcuttur/ Sonra, bu kabilelerin ne suretle teşaup ettiklerini gösterecek emareler de vardır. Mesela her kabile kendisine mahsus bir şahsiyet izhar ediyor ve kabileyi tesis eden aile reisinin ismiyle yad olunuyor. Bu hal gösteriyor ki, buradaki kabileler buraya gelen ve burada uzun asırlardan biri kendisine bir dai-re-i cevelan ihzar etmiş olan bir aşiretin, muhtelif ailelerinin tekessür-i nüfus dolayısıyla meydana çıkmış birer heyetidir ki, kabile şekliyle de tespit olunabilir. "
Bu iddia, Lefıld'in iddiası kadar kuvvetli değildir. Zira aşiretler arasında böyle aile taksimatı tekinsizliktir. Aileler ancak ocak itibarıyla taksim olunabilirler. Buna binaen, bu iddianın kıymeti nakısdır. Belki de sırf tasavvuridir ve bizce ehemmiyetten ari addolunmak iktiza eyler. Binaenaleyh, bu meseleye tamam olmuş nazarıyla bakarak teferruatı tetkike başlayabiliriz.

Bu şubeler, senenin dört mevsiminde ocağa birer murahhas gönderirler. Bu murahhaslar, bazen birer heyet şeklini de ahzeyler. Fakat, bunların muntazaman devam ettiği görülüyor. Bu dört mevsim ziyafeti, senenin dört mevsiminde birer yevm-i mahsus teşkil eder. Bu yevm-i mahsuslar bütün aşiretler arasında aynı güne tesadüf etmiyor. Fakat, arada yalnız bir iki günlük bir fark vardır.

Bu dahili ilk teşkilattan sonra gerek aşiret şubesi gerek kabile addolunan bu aşiretlerin dahili bir takım teşkilatı daha vardır ki, asıl aşiret teşkilatı da bundan ibarettir.

Her aşiret, bir idari, bir de hukuki iki zümreye istinat etmektedir. İdari zümre, aşirette zinde bir müessese addolunabilir. Çünkü bu müessese, doğrudan doğruya aşiretin bir kuvve-i askeriyye suretinde idaresine istinat ediyor. Mesela her aşirette bir bey sülalesi vardır. Bu bey sülalesi, aşiretin en yüksek bir tabakasını işgal ediyor. Bu mevki, kat'i bir surette teessüs etmiş görünüyor. Çünkü bütün aşiret efradının beye karşı arz-ı ihtiram ettiği görülüyor. Beyin aşiret efradı üzerinde bir nevi hakk-ı himayesi vardır. Ancak, halihazırda bey salahiyetinin izharına vesile kalmamıştır. Buna binaen, bu salahiyetin derecesi tayin edilemiyor. Mamafih aşiret, bir süs hükmünde olan bey sülalesine eski kıymetiyle mütenasip bir hissi ihtiram izhar eylemekte berdevamdır.
Her aşiret beyi idaresinde olan bu meclis, beyin taraftarlarından terekküp eder. Bu taraftarlar, şüphesiz aşirete mensup ailelerden ibaretti. Her aile reisi, meclisin tabii bir azası idi. Bu meclislerde kadınlar bulunmuyordu.

Bugün, bu meclisin zihayat bir şekline tesadüf olunmuyor. Ancak beyin selamlığında böyle bir meclis vardır ki, beyin ahibbasından ibaret addolunabilir. Bu ahibba meclisi, her gece buraya devam eder. Bunlar, aşiretin bütün hayatı hakkında malümat sahibi görünüyorlar. Bunların idari mevzularla iştigali, bu mevzulara müstenit bir teşkilatı temsil ettiklerini gösteriyor. Fakat, halihazırda bunların ne gibi esaslara müstenit olduğu hakkında malümat mevcut değildir. Bu meclisten başka, bey nezdinde haftada iki defa içtima eden diğer birer meclisin, daha mevcut olduğuna dair emareler mevcuttur. Mesela Cuma ve Salı akşamları, bey ile zevcesi, aşiretin bütün aile reislerinin ziyaretini kabul ederler. Bu ziyaret, hem Cumartesi ve hem Çarşamba günleri vuku bulur.
Bu ziyaret, yazın o kadar tantanalı olmaz. Lakin, kışın pek tantanalı olur ve gece yalnız erkeklerden mürekkep bir meclis-i meşveret de akdolunur. Halihazırda bu meclis-i meşveret sırf vergilerin ve aşiret efradının hükümet ile münasebatı hakkında ittihaz-ı karar eyler. Bu meclisin kararı, aşiret arasındaki müzakerelerin en mühimi addolunur. Bu ahval, bu meclisin pek mühim bir meclis bakiyyesi olduğunu göstermektedir.

Bu idari teşkilatın diğer bir kısmı, aşiretin heyet-i umumiyyesi arasında görünüyor. Beyden sonra, aşiretin diğer fertleri, yedi zaviye etrafında toplanmış bir haldedirler. Bu zaviyeler bazen onbeş ile üç arasında tehalüf eder. Ancak daima tek olması icap eder.

Bu tek zaviyeler, kendilerini birer aile kutbu addetmektedirler. Mesela, her aile, kendisinin teşaup ettiği derecedeki ocağı bilir. Bu ocak, aile lakabı ile tayin edilir. Her Türkmen, behemehal bir lakaba maliktir. İşte tek zaviyelerin esas teşkilatı da bu lakaplardır. Burada, dikkat edilecek bir nokta vardır. Türkmen lakapları, pek uzun bir silsile takip etmektedir. Mesela en kısa silsileler, beş kuşağı tecavüz eylemektedirler. Bu suretle zaviyeleri teşkil eden her ailenin fazla nüfuslu olduğu görülmektedir.
Bu zaviye teşkilatı, yalnız lakabı terk eden aile ocağının kıymetinden neşet etmiyor. Bu teşkilatın bir de, idari kıymeti vardır. Bu zaviyelerin reisleri birer çete reisi makamında idi. Çünkü, bir ordu olan aşiret, behemehal beyden başka kumandanlara da muhtaç idi. Aşiret beyi, yalnız büyük kumandan idi. Bu, emreder ve heyet-i umumiyyeyi idare eylerdi. Halbuki, beylerin emirlerini icra eyleyecek ve beyin mevcut olmadığı mahallerde iş görecek ve aynı zamanda, aşiret ordusunun dahili zapt u raptını idare edecek adamlara ihtiyaç Vardı. İşte, bu zaviye reisleri de bu vazifeyi yapıyorlardı. Çünkü, her zaviye bir reise maliktir. Bu reis, zaviye merkezini teşkil eden ailenin en müsinnidir. Fakat, bir ihtiyar bulunmadığı taktirde riyaset mevkiini diğer birisi de işgal edebilir. Mesele, aile riyasetinin buna mensup fertlerinde bulunmasındadır. Hatta, bu reisin bazen bir genç bile olduğu görülüyor. Bunlar ailenin diğer şubelerine hürmet ederler. Lefild, burada da ayrı bir nokta-i nazar serdetmektedir.

Mumaileyh diyor ki:

"Zaviye riyaseti, aileye münhasır değildir. Bu, aynı lakaba malik olan bütün ailelere şamildir.

Ancak, bu hakka malikiyet için iki şartın vücudu lazımdır:

1- Ailenin en müsinni olmak
2- Ailenin en iradelisi bulunmak

Bu iki şart, hangi ailede mevcut ise, o aile reisi zaviye riyaseti mevkiini işgal eder. Fakat, bu iki şartın aynı zamanda mevcudiyeti güç bir meseledir. Buna binaen, yalnız bir şartın mevcudiyeti meselesiyle hareket olunuyor. Mamafih, şartın makbul olabilmesi için, behemehal sinnin kısmen ilerlemiş olmasına ihtiyac-ı kat'i bulunmaktadır, buna ehemmiyet verilir. "

Lefıld'in bu mütalaası, cereyan-ı ahvale tevafuk etmiyor. Çünkü, burada aile esasının tamamıyla karıştığı görülüyor. Bu ise hiçbir zaman Türkmen aile teşkilatı ile tevafuk etmemektedir.

Sonra, zaviye riyasetinin ocağa mensup ailelerin bütün şubeleri arasında kabil-i istihsal bir hak addolunması, büyük bir ihtilafa meydan açar. Zira, bu meselenin halli için ittihadı ara lazımdır. İptidai heyet-i içtimaiyyelerde ise, ittihad-ı aranın imkanı bulunmaz. Buralarda ittihad-ı ara yerine de ferdin tahakkümü kaimdir. Binaenaleyh, fertlere bu hak cebiren tanıttırılır. Demek oluyor ki, işin riyasetinde cebir vardır. Bu ise bir mücadele eseridir. O halde, buralarda daimi ihtilafların vücudunu kabul etmek zaruridir. Böyle bir vaka ise aşiretin bütün askeri kuvvetini ihlal ederdi. Buna binaen, böyle bir hadise karşısında derhal zaviye usulünün daha muvafık bir usul tarafından istihlafı lazım gelirdi. Fakat mademki, bugün de bu ihtilafı mucip olabilecek usul mevcuttur. O halde ihtilafı mucip olabilecek surette tatbikatın mevcut olmadığı meydana çıkıyor. Buna binaen, Lefıld'in mütalaası yanlıştır. Bu bapta, birçok müşahedelerimiz de vardır. Birçok mahallerde, otuz yaşma kadar zaviye reislerine tesadüf edilmişti.

Halihazırda, zaviye reislerinin eski faaliyeti mevcut değildir. Çünkü aşiret askerliği terk etmiştir. Buna binaen, bunların vazifeleri kalmamış gibi görünüyor. Lakin, bunlar hala mevcuttur. Mevkileri tıpkı, bey aileleri gibidir. Bu sıfata istinaden, kendileri için hal-i sulhta da bir vazife arıyorlar. Bunlar, halihazırda kendi kuvvetlerini ihsas edecek bir vazife elde edememişlerdir. Ancak, boş kalmıyorlar. Mesela, eğlence zamanlarında aşiretin büyük ziyafetlerinde ve sonra iki aşiretin yekdiğeriyle münasebat-ı sıhriyyede bulunduğu anlarda, mühim bir vazife ifa ediyorlar. Bu vazife, heyet-i umumiyye namına idare-i kelam etmektir. Fakat gerek ihtiyarlar, gerek bey meclisleri de böyle birer vazife ile meşgul olduklarından, bu vazifenin pes-zinde müesseseler için umumi olduğu anlaşılıyor.

Aşiretteki dahili idari teşkilatta üçüncü bir zümre daha vardır ki, bu da yiğitler zümresidir. Bu zümre, aşiretin aile hayatıyla alakadar değildir. Bunlar, aşiretin her tabakasından yetişmektedirler. Ve bu zümreye duhul edebilmek için bir takım kuyut ve şeraite de ihtiyaç yoktur. Belki sırf aşiret dahilinde fevkalade görülebilecek bir hareket, bir tasavvur, tesadüfi bir macera veya böyle bir vakayı icraya bir kanaat uyandıracak bir şey yapmak kafidir. Her aşirette, bu cinsten bir sınıf mevcuttur. Aşiretin en müthiş kitlesini bunlar teşkil etmektedir.

Bu yiğitler zümresi, eski zamanda pehlivanlar zümresini teşkil ediyordu. Buna binaen kendiliklerinden müntehap idiler ve aynı zamanda aşiret dahilinde de büyük bir nüfuza malik idiler. Şimdi de aynı ehemmiyeti haizdirler. Ancak kahramanlık harekatı zail olmuş bulunuyordu. Lakin pehlivanlık da tecavüzle zail olmadığından, yiğitler zümresi de zeval bulmamıştır. Lakin hayat-ı içtimaiyyenin tahavvülü, bu mevkiin de tahavvülünü mucip olmuş, binnetice bu zümrenin salahiyeti de tahavvül etmiştir. Eski pehlivanların salahiyeti meselesini mevzubahis edecek değiliz. Ancak, bugünkü yiğitlerin hatt-ı hareketlerini izah etmek icap eder. Bugünkü yiğitler, aşiret hayatının kah dahilinde kah haricinde hareket etmektedirler. Bunların dahilinde hareket edenleri, sırf kendiliklerinden ahz-ı kuvvet etmiş birer müstakil heyet gibidir. Lakin, yalnız kendi kendilerine ehemmiyet verirler ve sırf şahıslarına ait olan meselelerde birer ehemmiyeti haizdirler. Mesela, bunlarla işleri olanlar, herhalde işlerini doğru ve bilaihmal yapmaya bir mecburiyet hissederler. Sonra, bunlar umumiyetle fazlaca sevdaya düşkün şahsiyetlerdir. Ve aşiretler dahilindeki bütün sevda şarkıları bu yiğitlere ait şarkılardır. Bu suretle de, aşiretlerin ruhu harekatını idare etmiş oluyorlar demektir.
Aşiret yiğitleri, resmi merasimlerde de büyük birer ehemmiyeti haizdirler. Oyunlar, bunlar tarafından idare edilir ve aynı zamanda bir bayramda inzibatın temini de, bunlara mevdudur. Gerek bey, gerek diğer üç heyet-i ihtiyariyye, yiğitlerin idaresini lüzumlu addederler. Bu idare-i maslahat, aşiretin dahili mücadelelerinde de, büyük bir ehemmiyet alır.

Buna binaendir ki, bazı seyyahlar da atideki nokta-i nazarı serde mecbur olmuşlardır:

"Zannediliyor ki, Türkmen aşiretlerinin dahili mesailini halleden bir takım şahıslar vardır. Bu şahıslar, adeta birer jandarma gibidir ve bunların kısmen muntazam bir teşkilatı da vardır. Bunlar, daima beyin yanına gider ve beyin bütün eğlencelerine iştirak ederler. Aşiret heyet-i ihtiyariyyesi aşiret efradı hakkındaki kararlarını, bunlar vasıtasıyla tebliğ ettikleri gibi kısmen iptidai bir tarzda ehemmiyetsiz meselelere ait olan aşiret hususlarını da bunlara havale etmektedirler. "

Hakikaten mesele böyle cereyan ediyor. Lakin, bu sınıfın vazifesi bu değildi. Bunlar, sırf eski pehlivanlar zümresi idi. Bu bapta pek çok eserlere tesadüf olunur. Ancak, peszinde bir halde kalan bu müessesenin icab-ı hale göre istimali de, gayet tabii bir keyfiyet telakki olunabilir.

Bunların harici ehemmiyetleri, aşiret vücudatı haricinde kalıyor. Çünkü, aşiret haricinde bir takım maceralar ihdas ediyorlar. Bu maceralar, kısmen mensup oldukları aşiret isminin şöhret bulması esasına ibtina eder ve tıpkı, pehlivanlık devrini andırır. Halbuki, yapılan muamele hükümetin takibatından biri kalamaz. Zira, bu en küçük bir cünhadır. Bu sebeple neti-cede eşkıyalığa müncer olmaktadır. İşte bu dahili teşkilatına müstenit olmak üzere, Türkmenler arasında da eşkıyalık meselesi meydan almıştır ve bu eşkıyalar, zannedildiği gibi az değildir. Mamafih, ilan-ı Meşrutiyeti müteakip, kısmen meydandan çekilmiş gibi görünüyorlar. Fakat, Meşrutiyet'ten evvel bunların adetleri pek fazla idi.

Faraza, 1903 tarihinde neşredilmiş bir Fransızca seyahatnamede atideki satırlara tesadüf olunmaktadır:

"Anadolu'nun her tarafında dağa adam kaldırmak gibi şekavetler fevkalade terakki etmişti. Bu meslek, Anadolu halkının her bir sınıfına aittir. Türk, Kürt, Arap, Türkmen, Çingene ve hatta Ermeni ve Rum çetelerine bile tesadüf olunmaktadır.

Türkmen çeteleri, Anadolu'nun her köşesinde görülüyor. Mesela, İzmir, Kastamonu, Sivas civarında adetleri pek çoktur. Hatta buralardan serbestçe geçmek hemen de imkan haricindedir. Ancak kuvvetli jandarma ve asker himayesinde olmak üzere, böyle bir seyahate imkan vardır. Bu çeteler pek namdar birer aşiret beyi idaresinde bulunur. "

Buradaki cereyan-ı vekayi doğrudur. Lakin bey kelimesinin zikri doğru değildir. Hiçbir bey, böyle bir vakaya tenezzül etmemiştir. Bey, daima aşiretin fevkinde yaşar ve aynı zamanda da aşiret dahilinde bir servete maliktir. Sonra, velev itibari olsun, bir nevi riyaset hakkına da sahiptir. Binaenaleyh, istikbaline engel olan hırs-ı şöhret ve cem-i servet gibi avamilin bunlar üzerinde tesiri olamaz. Buna binaen, beylerin eşkıyalığa hiçbir mecburiyetleri yoktur. Bu mesele, yiğitlerin harici hayatlarına ait bir şeydir. Sonra, bu meseleye meteferri olmak ve eşkıyalık mesleğine dahil bulunmamak şartıyla bir de kız kaçırmak meselesi vardır. Kız kaçırmak, bir aşiret için bir hadise-i fevkaladedir. Bilhassa kaçırılan kızların daima güzel olmaları, her aşireti saadete ilka edecek derecede mesrur eder. Bu mesele, aynı zamanda iptidai hayat ile de pek ziyade alakalıdır.

Faraza, dünyanın ilk şaheseri olan Homer'in şiirleri de Truva'daki kız ile (Tuason do 'r-altın pösteki) kahramanlarının güzel ve nermin Kolkide kralının zevcesine aittir. O yakalardaki saadet, aşiretlerde de aynen caridir. Buna binaen, bu vazifeyi ifa edebilecek şahsiyetlerin ne kadar mühim oldukları meydandadır. Eski devirlerde, bu vazifeler kahramanlara ait idi. Burada da yiğitlerden ibaret olan kahramanları iş başında görmek iktiza eder. Bu ahval, Türkmen yiğitlerinin kız kaçırmak meselesiyle alakadar olduklarını gösteriyor. Şüphesiz bu, aşiretin arzusu dahilinde bir şeydir. Binaenaleyh, bu vazifenin aşiretin umumi teşkilatına ithal edilmesi de pek tabiidir. Yalnız kız kaçırmak, eşkıyalıkla alakadar bir mesele değildir. Eşkıyalık başka, kız kaçırmak başkadır. Zira kızın kaçırılması erkek tarafı için bir fal-ı hayırdır. Kız tarafı ise, kendisinden tekin olan bir kıymetin çalındığı için meyustur. Fakat, bu cihet dahi neticenin ehemmiyetten ari olduğunu kabul etmiş demektir. Buna binaen, neticenin tahakkukundan sonra mücadeleye devam olunmaz. Ancak arada münasebet teessüs etmez. Binaenaleyh, kız kaçıranların her zaman birer mücadele kahramanı olmaları ve binaenaleyh daima tehlikelere maruz kalmaları ihtimal dahilinde değildir.
Türkmen aşiretlerinin idari teşkilatı, burada nihayet buluyor. Hukuki teşkilat ise, hukuk-ı şahsiyyenin şekilleri bahisinde mufassalan izah edilmiştir. Buna binaen, bu meseleyi burada tekrar etmek zaittir.

Ancak bu idari teşkilatın heyet-i umumiyyesini tevhit sadedinde birkaç söz daha söylemeyi muvafık buluyoruz:

Bu mevzuun hudud-ı umumiyyesi, hiç şüphesiz muntazam bir tasnife istinat etmiyor ve bunun böyle bir tasnife istinat etmesi de imkan haricindedir. Çünkü dört senelik bir tetkikin ne kadar şümullü bir neticeye vasıl olacağı meydanda bir keyfiyettir. Aynı zamanda, aşiretlerin Türkiye idaresinde geçirdikleri bugünkü sulh devrinin seyr-i tarihisinden de hiç bir şey bilinmiyor. Bunun için, ancak tetkikat sırasında yekdiğerini icap ettiren bazı suallerden bir şey anlamak usulünü takip ediyoruz. Bu usul, bilaşüphe, tesadüfi ve istihraci bir tetkiktir. Lakin, bu tetkikatın kısmen tecrübi kısmına ehemmiyet veriyoruz. Buna binaen, ancak görülen vücuduna kaviyyen emniyet edilebilen mevzulara ait noktalar kaydolunuyor. Bu cihet bu suretle taht-ı temine alınmıştır. Lakin, her ne olursa olsun, tekrar itiraf ediyoruz ki, pek dar bir mevzuun önünde yığılı duran yüzlerce şark tarihleriyle yüzlerce garp seyahat-namelerinden pek az istifade etmek ihtimali vardır. Mevzu hakkında malümatın mefküdiyyetini gösteren bu hal şayan-ı dikkattir. Fakat bizim takip ettiğimiz gaye, bu kadar malümat ile de hallolunabilir. Zira, sırf halihazır müesseseleri bilmek ve bu müesseselerin iktisadi hayattaki tahavülleri hakkında doğru hesaplara malik olmak mesleğini takip ediyoruz. Bu gaye, izah edilebilir.

Türkmen aşiretinin dahili idari teşkilatı, heyet-i umumiyyesiyle peszindedir. Fakat, aynı zamanda zinde müesseseler de mevcuttur. Filhakika bey, üç meclis ve yiğitlerin yeni bir takım işlerle meşgul oldukları görülüyor. Lakin, bu yeni işlerin hiç birisinde de tam yeni bir mefhum mevcut değildir. Belki eski mefhumların pes-zinde tesirleri bakidir ve bunlara istinat eden bazı tesadüfi tarzlara tabi kalmıştır. Buna binaen, aşiretler dahilinde idari teşkilatın iflas ettiği anlaşılıyor. İdari teşkilatın iflası, hiç şüphesiz, aşiretin bütün ibdacılığını ve hissini kaybettirir. Bu ise aşirette hiçbir kuvvetli cereyanın mevcut olamamasını intaç eyler ve aşiretin tekrar eski hayatını idame ettirebilmesi imkan haricinde kalır. Ancak, idari teşkilatın zevali, aşireti şeklinden harice çıkartmaz. Zira aşiret teşkilatından sonra gelen, lakin asıl aşireti teşkil eden bir aile teşkilatı vardır. İşte bu esas, aşiretin idari kıymetten mahrum şeklini temadi ettirmektedir. Yalnız hal-i umumisinde bırakmak cihetini temin eyler. Fakat muhafazakarlık için aşiretin başka tesirata tabi olmaması ve bilhassa hükümet nüfuzu haricinde yaşaması lazımdır. Böyle olduğu halde, aşiretlerin ilelebet yaşayacağını kaydedebiliriz. Lakin, ahval-i içtimaiyye-nin tebeddülünden şiddetle müteessir olacak olan aşiretler, bu muhafazakarlıktan istifade edemezler. Halbuki Türkmen aşiretleri, Türkiye'de başlayacak olan faaliyet-i iktisadiyenin en ön safhasındadırlar. Çünkü tamamıyla hali olan Anadolu çiftlikleri, ancak bu aşiretlerin iskanlarıyla bir semere verebilecektir. Bilhassa, bunların büyük Bağdat hattı etrafında olmaları derhal iskanlarını icap ettirecek ikinci bir sebeptir. Bu suretle buradaki idari teşkilatın tefessühünü bu aşiretlerin şekl-i ahere tebeddül etmek mecburiyetinde bulunduklarını hamlet-melidir. Hatta, bu tefessühün bu kadar amik bir surette olması, muhitin ve Türk idare-i dahiliyesinin tesirat-ı medeniyye-sine hamledilebilir. Bu bapta, mesele amik bir surette tetkik de olunabilir. Lakin buna ihtiyaç yoktur. Zira mesele layıkıyla tenevvür etmiştir.
Irak ve Adana Ovalarının irva ve İska ameliyatı hakkında tetkikatta bulunmuş olan İngiliz ziraat mühendislerinden (Hanrik Hivzek)'in bu baptaki planı pek meşhurdur. Bu zat, bu bapta pek vasi iktisadi tetkikatta bulunmuştur.

Mumaileyh buralarda iskanları muktezi olan aşiretler hakkında da ber-veçh-i ati mütalaat dermeyan eylemektedir:

"Adana Ovası, baştan başa Türkmen aşiretlerinin ceve-lanlarıyla harap olmaktadır. Filhakika, medeniyet-i kadime harap olmuştur. Lakin, buranın kısmen mahsuldar olan mahalleri de bu Türkmenlerin tahribatına uğruyor ve eğer, buraları zer edilecek olursa, Türkmen aşiretlerinin cevelanlarına imkan kalmayacaktır. Halbuki, Irak ile bu ovanın zeri, bütün Türkmenler için ehemmiyet-i azimeyi haizdir. Böyle bir hadisenin vukuu halinde, Türkmenler için bir çare-i iskan bulun-malıdır. Zira bu halde bunların ailevi bir tefessühe de uğrayacakları pek tabiidir.

Tetkikat-ı hususiye, Türkmenlerde aşiret teşkilatının tefessüh ettiğini göstermektedir. Demek oluyor ki, aşiret bu idareyi daha ziyade tazyik edecek vukuata karşı bir vaziyet alamayacaktır. Bu halde, tefessühün daha amik olmasını icap edecek ve idari bir mesele ile alakadar bir müessese kalmadığı için, derhal aile teşkilatı hedef-i tazyik olacaktır. İşte, bu suretle Türkmen aşiretlerinin kat'i bir acze duçar olacakları ihtimal dahilinde bulunuyor. Malümdur ki, bu gibi tesiratın tabaka tabaka bütün aşiret müesseselerini tefessüh ettirmesi, o aşiret halkının memleket hayatı haricinde kalması demektir. Amerika projeleleri, bu ameliyatın en pürüzsüz bir safhasını göstermektedir. Burada da aynı usul takip edilmiş idi. Lakin, meselenin böyle bir şekil vereceğine ihtimal verilmemiş idi. Bu ciheti bilahare icra edilen tetkikat göstermiştir. Aynı felakete, Hindistan'da da tesadüf edilmektedir. Yerliler, İngilizlerin idari usullerine lakayıt kalmamak mecburiyetinde kaldıklarından, her teşkilat karşısında, kendi teşkilat-ı idariyelerinin bir kısmını kaybetmektedirler.

Halbuki, Türkiye'nin böyle bir felakete duçar olması, pek büyük tesirler icra edebilir. Buna binaen ovaların zeri meselesinden evvel, idari tefessühe uğramış olan aşiretleri iskan etmek lazımdır. Bu iskan, zer ameliyatından daha kolaydır. Zira, zemin hazırlanmıştır.

Bu mütalaa her cihetce sıhhate kariptir. Biz de, aynı nokta-i nazarı müdafaa edebiliriz. Ancak, iskan bahisinde zikredeceğimiz üzere, irva ve İska ameliyatından evvel Türkmenlerin iskanları bir fayda vermeyecektir. Belki, her iki meseleye derhal başlamalı ve Türkmenlerin iskanı için ovalar ihzar edilmelidir.

Bu idari teşkilattaki tefessüh, aynı zamanda Türkmen şahsiyetinin sükütunu da mucip oluyor. Zira, Türkmenliğe sı-fat-ı mümeyyizesi, aşiret hayatındaki şekil iledir, belki de mana itibarıyla değildir. Lakin teakub-ı asar, Türkmen kelimesine aşiretlik sıfatını vermiştir. Buna binaen, biz de aynı manayı kabul etmek ıztırarındayız. Sonra, bu manayı da hem Türkler ve hem de Türkmenler kabul etmişlerdir. Zira, bu kadar asırlardan beri devam eden hayat, aynı aşiret hayatından ibarettir.
Burada, bir tahavvül olmamıştır ki, bunların şahsiyet-i izafıyyelerini gayr-i sabit kılsın!..

Mesele, bu şekilde olduktan sonra, bu ismin hangi müessese ile alakadar olduğu meydandadır. Çünkü aşiretin ismi, ancak aşireti terkip eden idari müesseselerin kıymetiyle mütenasipdir. Bu idari müessesenin bir şekl-i ahere -aşiretten gayri- tahavvülüyle isminde bir kıymeti kalmaz. O halde, Türkiye idare-i mülkiyesinde behemehal bir tahavvül-i idariye duçar olacak olan Türkmenlerin ism-i hasları da izale edilebilecektir. Bu netice, Türkmen aşiretlerinin ne kadar sühuletle bir tahavvül-i idariyi kabul edeceklerini göstermektedir.

Lefild de aynı iddiadadır:

"Türkmenler, artık aşiret hayatının hiçbir esas ibkasına malik değillerdi. Bunlar, tamamıyla medeniyet hayatına namzet bir hale gelmişlerdir. Ancak bunları usulu dairesinde temdin etmenin çarelerini düşünmelidir. Yoksa zemin ihzar edilmiştir".

Kaynakça
Kitap: TÜRKMEN AŞİRETLERİ
Yazar: FRAYLİÇ, RAVLİG
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron