Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmen Aşiretlerinin Seyr-i Tarihiyyeleri Hakkında Malumat

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkmen Aşiretlerinin Seyr-i Tarihiyyeleri Hakkında Malumat

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:09

Türkmen Aşiretlerinin Seyr-i Tarihiyyeleri Hakkında Malumat

Türkmen aşiretlerinin menşeleri hakkında uzun uzadıya malümat vermek icap etmez. Bunlar Ural-Altay şubesine mensupturlar. Kısmen mukaddimede de izah ettiğimiz gibi bunları, bu şubeden hususi surette ayrılmış, lakin şubenin her türlü milli evsafını muhafaza eylemiş, hatta lisanın şive-i asliyesini bile o kadar bozmamış bir kitle addedebiliriz. Bu esas, umum müverrihlerce tastik olunmuştur. Yalnız bunların isimleri hakkında ihtilaf vardır. Filhakika, bunun o kadar ehemmiyeti yoktur. Ancak malümat kabilinden olmak üzere serdedelim ki, bu kelime tam Türkçe değildir. Türkmen, (Türk) kelimesiyle (men) kelimesinden mürekkep bir isimdir. (Men) kelimesi, Hindü-Avrupayi lisanlarına aittir. Doğrudan doğruya adam manasını ifade etmektedir. Aynı kelime, gerek Zend, gerek Pehlevi ve gerek muhtelif Hint lisanlarında da müstameldir. O halde, bu kelimenin (Cermen) lerde (man) makamında olduğu muhakkaktır. Çünkü Almanca'daki (man), İngilizce'de (men) telaffuz olunuyor ve Zentçe'de (men) den ibarettir. Zaten Farisi lisanı da bunun mana-yı aslisini muhafaza etmektedir. Bu lisanda (men) in manası (ben)dir. Zaten adam kelimesi de bir benlikten başka bir şey ifade etmez. Buna binaen, (Türkmen)'in başka bir manası yoktur.
Filhakika, lisaniyyunun mugalataları pek çoktur. Bilhassa müsteşrikler bu ismi pek garip suretlerde tefsir etmektedirler ki, insan gülmekten başka bir suretle mukabelede bulunamaz.

Bu suretle isim taayyün etmiş oluyor demektir. Bu Türk kitlesi diğer Türk kitleleri gibi aşiret hayatında yaşıyorlardı. Belki de bunların aşiretliklerinde hususiyet var idi. Asıl Türkler, aşiret hayatı devrini itmam ettikleri halde bunlar devam ettiriyorlar. Bu sebeple bunları ayrı olarak tetkik etmemiz icap eder.

Türkmenleri tarihte tetkik ederken, bunların İran, Kürdistan, Arabistan ve cenub-ı garbi Anadolu'da büyük roller oynadıklarını ve Mısır'a kadar gittiklerini görürüz. Yürüklerin iptidalarını da tetkik ettiğimiz taktirde, bu aşiretlerin bu havalide yerleştikten sonra bu işlere başladıkları görülür. Bu vaziyet, şayan-ı dikkattir. Demek oluyor ki, Türkmenlerin Anadolu'daki mevcudiyetleri eskidir ve bunlar, ancak bir takım yeni tesirattan sonra rol oynamak salahiyetine malik olmuşlardır. Fakat, bu tesiratı, uzvi addetmemek icap eder."

Zira bazı müdekkikler, bu meselede garip bir nazariye serdediyorlar:

"Garp Türklerinin şark Türklerinden ayrı olmalarının esbabı, zihniyet suretiyle kabil-i izahtır. Belki bu iki şube arasında bir nevi uzvi tehalüf de başlamıştır. Bu uzvi tehalüf, doğrudan doğruya uzvi tesalübün neticesidir. Çünkü garp Türklerinin teşkilat-ı uzviyyesiyle şark Türklerinin teşkilat-ı uzviyyesi arasında büyük bir fark vardır. Halbuki asıl olan, garp Türkleri değil şark Türkleridir. Binaenaleyh, garp Türklerinin bunlara müşabeheti iktiza ederdi. Bu müşabehetin adem-i mevcudiyeti, garp Türklerinin diğer bir milletle tesalüp ettiklerini göstermektedir.

Filhakika, bu tesalüp vuku bulmuştur. Çünkü garp Türklerinde asıl Türk tipi yoktur. Bunlarda Kafkas tipi ile mahlut, fakat ekseriyetle Kafkas'a müşabih bir tip mevcuttur. Zaten Türklerin harekat-ı istilaiyyesi de, Kafkas'tan muhtelif defalar geçmiş ve bu suretle de tesalüp vuku bulmuştur. Sonra, Anadolu'nun Kafkas milletlerine ait hükümetlerin ellerinde bulunduğuna dair birçok kayıtlar vardır. Herhalde İzmir Türkü ile Kastamonu Türkü arasında hiçbir uzvi müşabehet yoktur. Aynı zamanda bir Türkmen ile bir Türk arasında da bir müşabehet görülemez.

"Sonra, Asya-yı vusta Türkmenleriyle Türkiye Türkmenleri arasında da uzvi müşabehetler yoktur. Lakin, Türkiye Türkmenlerinin eskileri nazar-ı itibara alınmalıdır. Bunlarda Afşarlar ve Varsaklar'dır. "

"İşte bütün bu izahat üzerine, garp Türklerinin bir tesalüp neticesi olarak tebeddül ettiklerini ve buna binaen de, başka bir zihniyet sahibi olduklarını kabul etmek mecburiyeti hasıl oluyor."

Bu mütalaa, pek kat'i olarak serdedilmiştir. Lakin biz buna o kadar ehemmiyet atfedemeyiz. Zira insanları yalnız tesalüp değil, aynı zamanda şerait-i hayatiyyede tebdil edebilir. Türkmenlerin böyle tebeddülata duçar olmaları da, imkan haricindedir. Çünkü bunların hepsi de seyyardır. Buna binaen tesalübe imkan bulmaları ihtimali azdır. Sonra bunların muvakkat beylik hakimiyetleri devri ise pek azdır ve daimi mücadelat içinde geçmiştir. Buna binaen, bu devrin de bir tesalübe mebde olacak kadar ne kuvveti ve ne de müddeti vardır. O halde bu tesalüp nasıl ve ne zaman vuku buldu?

Bu tesalüp, ihtimal mutavattın Türkler arasında vaki olmuştur. Mesela İstanbul, İzmir, Trabzon gibi büyük şehirlerde bunun imkanı vardır. Fakat aşiretler arasında tesalübün imkanı yoktur. Buna binaen bunların diğer aşiretlerden uzviyyen ayrıldıkları doğru değildir. Yalnız zihniyet itibarıyla ayrıldıklarını kabul edebiliriz. Zira, Asya-yı vustada yapamadıklarını burada yapıyorlardı. Bu ise, hiç şüphesiz ayrı bir zihniyetle kabil idi.

Bu zihniyet nereden ve nasıl hasıl olmuş idi? Bu, mühim bir meseledir. Fakat halledilebilir. Mazbut tarihteki Türkmen mevcudiyeti Abbasi Hilafeti devirlerindedir. Fakat, bu devirden evvel de buralarda Türkmen olduğunu İran tarihinden anlayabiliriz. Bu halde, eski İran medeniyetinden müteessir olan Türkmen aşiretleri de bulunuyor demektir. Aynı zamanda, Türkmenler devr-i İslamiyet'te İslami İran'dan da doğrudan doğruya müteessir olmuşlardır. Fakat, İslamiyetin müthiş tahrikatı sebebiyle tahaddüs eden vekayi-i azime bütün Asya-yı garbiyi here ü merc-i umumiye ilka ettiği zaman, Türkmenler de bu tesirattan kurtulamamışlardır. İşte bu vaziyetten müteessir olarak ayn ve müterakki bir zihniyet elde eylemişlerdir.
Aynı vekayi, Asya-yı vustada geçmemiştir. Bilhassa, İran medeniyetiyle Bizans'ın Türkmenler üzerindeki tesirat-ı siya-siyye ve terbiyesi Asya-yı vustada aranılamazdı.

Lakin, bu zihniyet tefavüdünün ne derecelerde izler bıraktığı malüm değildir. Gerçi, böyle bir tefavüt vardır. Zira, Anadolu ve İran'daki Türkmenler, bazen küçük ve muvakkat hükümetler tesis etmişler ve bilhassa, Afşarlar bir aşıra yakın bir müddet İran'ı idareleri altına almışlardı. Halbuki, Asya-yı vusta Türkmenleri arasında böyle bir istiklale teşebbüs bile edilememiştir. Ancak, bu zihniyet tefavüdünün neticeleri devam edememiş ve her iki mevkideki Türkmen aşiretleri arasında eski vahdet zihniyeti teessüs etmiş gibidir.

Lakin, burada eski zihniyet tefavüdünün neticesi olan Türkmen istiklallerine de, umumi bir nazar atfetmek icap etmektedir. Bu Türkmen istiklalleri, Kürt aşiretlerinin istiklallerine müşabihdir. Her ikisi de aynı nev-i içtimaiyi izhar etmektedir. Buna binaen, Kürtlerin dahili idare-i müstakilleleri ile bunların idareleri arasında da kat'i bir ayniyet vardır. Kürtlerin mazbat tarihleri olduğu için, aşiret tarz-ı idaresine irca ederek, meseleyi izah eylemek mümkündür. Fazla tafsilat, Kürtler bahisinde verilmiştir. Burada yalnız hudud-ı umumiye gösterilecektir.

İptida, bu Türkmen beyliklerinin esas-ı teessüslerini tasrih edelim. Her beylik büyük bir aşiretin etrafında tecemmu eder ve etrafta menaibi haiz bir mevkii merkez ittihaz ederdi. Bu mevki, daima kale olurdu.

Türkmenler arasında beylik sülalesine ehemmiyet verilir. Lakin bu sülalelerin o kadar fazla devam ettikleri görülmemiştir. Bu hal, Osmanlı hükümetinden gayri Türk hükümetlerinde de görülüyor. Türkmen, ancak bey sülalelerine ehemmiyet verdirtmek ve bu mevkie başkasının geçmesine de meydan açmak istiyor. Bunların verdikleri ehemmiyet, bu suretle tasrih edilmelidir. Buna binaen, Türkmen beylikleri de çok devam edemiyordu. Derhal kardeşler arasında çocuklarla amcalar beyninde müthiş nizalar tahaddüs ediyordu. Bu da nihayet Türkmen beyliklerini siyasi inkısamlara duçar ediyordu. Bu siyasi inkısamlar, bu beyliklerin kuvvetten düşmelerini mucip oluyordu. Lakin tamamıyla beyliklerin zevalini intaç etmiyordu. Zira o zamanlar sahipsiz olan ve Türkmen, Kürt aşiretleri arasında zımnen taksim edilmiş bulunan bu arazi dahilinde bir cihangir bulunmuyordu. Böyle bir hükümetin hudutları da yok idi. Gerek İran, gerek Konya devlet-i Selçuki-yyesi de hal-i inhilalde bulunuyordu. Bunun üzerine eski beyliğin bir az uzağında yeni bir beylik baş gösteriyor idi.

Lakin Türkmen tarihinin Kürtler'den ayrıldığı bir nokta vardır. Kürtler, böyle inkısamları devam ettirmişlerdir. Halbuki, Türkmenler böyle değildir. Bunlar her zaman eski beyliği ihtiva edecek bir esmarın lüzumuna kani bulunuyorlardı. Bu suretle aralarında müthiş bir aile mücadelesi başlıyordu. Fakat bazen bu usulün semereleri de görülüyordu. Nitekim Uzun Hasan ile Akkoyunlular da bu tarz telakkinin neticesi olarak tevellüt etmişlerdi.

Burada kaydedilecek en mühim cihet, beylik dolayısıyla taksime uğrayan aşiretin bu inkısamı asıl olarak kabul etmemesi ve behemehal tekrar eski hale rücüa meyletmesidir. Burada aşiret menafıinin bey menafıine takaddüm ettiği görülüyor. Çünkü en nihayet boş bir esmarın vücudunu istilzam edecek kanaatler mevcuttur. Binaenaleyh, aşiretler dahilinde bir nevi hizipler teşekkül ettiği ve bunlardan her birinin ise aşireti kendi idaresi altında cem etmek istediği anlaşılmaktadır. Bu usul Türkmen aşiretlerinde tabii bir hal olarak nazar-i dikkate alınabilir. Sonra, bu beyliklerin müddetleri de o kadar fazla devam etmiyordu. Zira bizzat diğer aşiret beylikleri tarafından hücuma uğruyorlardı. Filhakika aşiretlerin bir hükümet teşkiline kabiliyetleri yok idi. Buna binaen işgal ettikleri aşireti ne idare edebilirler ve ne de bu aşiretin başka mahallere azimetine mani olabilirdi. Bu hal Türkmenlerin aşiretler üzerinde velayet-i ammeye malik olmadıklarını gösteriyor. Aynı vekayi, mazbut bir surette Kürt tarihinde de bulunuyor.

Yalnız, bu aşiret beyliklerinin arazi üzerinde bir velayetleri var idi. Bu velayet iptidai idi. Lakin mevcut idi ve ancak bu velayete istinaden de aşiretlere tahakküm edilebiliyorlardı. Bu havalide aşiretler, behemehal yazlık, kışlık daire-i cevelanlara muhtaç idi. İşte hep bu daire-i cevelanların işgaline çalışılıyor ve ister istemez her aşiret bu mahalle girmek istiyordu. Çünkü meralar, ovalar, yaylalar ve kışlık kaleler de buralarda idi. Bunları işgal eden bir beyin kuvveti ziyadeleşiyordu. Uzak yerlerden bu havaliye bir mevsim çıkarmak için aşiretler bile, bu beyin mürüvvetine şitap ediyorlardı.

Eski Türk menabiinden bazıları bu bapta atideki mütalaaya tesadüf olunmuştur:

"Türkmen beylikleri, kendi daire-i istiklallerinde bulunan bu havaliyi yaylak ittihaz eden ahalinin aşiretlerinden istifade etmeyi biliyorlardı. Buna binaen mücadelatı da devr-i mevsimine terk ediyorlardı. Bu yabancı aşiretler toplanır toplanmaz, bu beyler de düşmanlarına saldırırlardı. Çünkü bu yabancı aşiretlerin kendilerine yardım etmesi kadar tabii bir şey olamazdı. Her aşiret, müsellah bir çete idi."

Bu usul bilahare buraları işgal eden Acem ve Türk hükümetleri tarafından da bir müddet takip edilmiştir. Lakin Kürtler'in böyle bir usulden istifade etmedikleri görülüyor. Zira, bunlar arasındaki aile konmaları neticesinde başlayan inkısam bir daha birleşmek neticesi vermemiştir.

Bu usul-i istifade, Türkmen beyliklerinin hakiki kuvvetleri haricine çıktıklarını gösteriyor. Buna binaen, bunların fazla faaliyette bulundukları da kaydedilecek hadisattan addolunabilir. Halbuki fazla sarfiyatın aşiretler için müthiş zararları ihtiva ettiği malüm olmalıdır. Zira bir aşiret her şeyden evvel, yalnız uzvi bir faaliyete istinat eder ve bütün kudreti, yalnız uzviyetinden kuvvetinden ibarettir. Böyle bir aşiret, ancak kuvvetini takribi bir surette anladıktan sonra, mücadeleye girişebilir. Böyle bir mücadelede mağlübiyet kendisi için esaslı ve ziyade zararlı bir mağlübiyet değildir. Çünkü kuvvetler arasındaki farkın zararsız olacağını düşünerek hareket etmiş idi. Sonra, galibiyet de böyledir. Bu galibiyet ancak kendi kuvvetiyle yapılacak ve kendi kuvveti ile idare edilecek olan zaferdir. İşte asıl doğru olan hareket bundan ibarettir. Halbuki, aşiretlerin böyle muvakkat kuvvetlerden istifade etmeleri, galibiyet zamanında kendi kuvvetinin yapamayacağı bir işi deruhde ettiğini göstermektedir. Nitekim bilahare bu hal, eseri galibiyetin gaip olmasını intaç ediyor ve bu mağlübiyet bazen de kahkari oluyordu. Bu suretle aşiretin uzvi kuvvetini ihlal ediyordu.

Bu neticenin aşiret-i maneviyatı üzerinde pek ziyade tesiratı vardır. Sonra, birçok aşiretlerin kudretsizleşmelerini de intaç eylemiştir. Fakat bunun asıl tesirini aşiretlerde eski mücadele ruhunun yaşamasında aramalıdır. Bugün bu havalide yaşayan Kürt, Arap, Türkmen aşiretleri arasındaki en büyük fark, Türkmenlerin muhacim olmalarıdır. Halbuki, diğer iki nevi aşirette muhacimlik bakidir. Türkmenler'de ise bir yiğit-name ihtiyacı vardır. Türkmen, eski kahramanlık devirlerine ait olan şarkılarını, destanlarını bile unutmuştur. O halde beylik devirlerinin gayri makul neticeleri dolayısıyla bu aşiretlerin uzvi kuvvetlerinde eski ahenk kalmamıştır. Buna binaen, bunların uzvi kuvvetten istifade etmelerinin imkanı yoktur. Binaenaleyh, bunların aşiret teşkilatı da tefessuha uğramıştır.

Bu suretle mücadilane karışan Türkmen aşiretleri, aynı zamanda bu siyasi entrikaları da fazlaca temdit etmişlerdir. Çünkü bunlar, Timurlenk zamanına kadar kendi istiklalleri etrafında mücadele ediyorlardı ve ancak bu muvakkat hileden istifade ediyorlardı.
Timurlenk harekatı, bunları alt üst etti. Ve bir müddet için bu cihangirin idare-i siyasiyyesi altına girmeye mecbur kaldılar. Bu devir, Türkmenlerin en yüksek devri idi. Lakin bilahare meydana Şah İsmail ile Selim ve Kanuni Sultan Süleyman çıktılar. Burada hudut çeteleri addolunan bu aşiretler bu iki müthiş rakip sülale arasında en büyük entrikalara saha oldular.

Türkmenler, ilk zamanlarda Şah İsmail'i tercih ettiler. Şah İsmail, Kızılbaş, Yezidi olan Türkmenlerle anlaşabiliyordu. Bunun üzerine, Türkmenlerle Türkler arasında müthiş mukateleler olmuştur. Bütün bu mukateleler Türkmenlerin mağlübiyetiyle neticeleniyordu. Zira, ilk zamanlarda Şah İsmail'in kuvveti fazla idi. Bu aşiret beyleri, bu kuvvete istinaden tevsi-i hudut etmişlerdi. Bittabi bu tevsi-i hudut, kuvvet-i asliyelerine istinat etmiyordu. Belki siyasi entrikalara müstenit idi. Buna binaen Türk kuvvetleriyle karşılaştıktan sonra entrikanın bir kuvvet ibraz etmediği görülüyor sahte Türkmen kuvvetleri de süküt ediyordu.
Türkmen beylerinin mağlübiyeti, bir daha hareket etmemelerini mucip olacak derecede tesirli idi. Halbuki, Kürtler böyle değildi. Bunlar, kendi kuvvetlerini müdrik bulunuyorlardı. Buna binaen, bunlar her zaman galip tarafı iltizam ediyor. Ve uzvi kuvvetleri inhilale uğramıyordu. Türkmenlerin Kanuni Sultan Süleyman devrinden sonra yeni bir hareketleri meşhut olmuyor. Bunlar, bu devirden sonra bütün kabiliyet-i harbcuyanelerini kaybetmişlerdir.

Bu hadisatın aşiret üzerindeki tesiratı da ayrı ayrıdır ve en ziyade bey nüfuzunun zeval bulmasıyla göze çarpar. Bu süküt, beyin hiçbir suretle bir kuvvet ibraz edebilmesi ihtimalinin adem-i mevcudiyetinden mütevellittir. Filhakika, bu süküttan sonra doğrudan doğruya aşiretin bizzat kendisini idare etmemesi cereyanı başlamıştır. Fakat, bu cereyan da daima eski seciyenin muhalifi bir yol takip etmiştir.

Tesiratın aşiret üzerindeki şeklini kat'i bir surette işaret etmek mümkün değildir. Çünkü her devrin ahzeylediği şekillerin dahili kısmını biliyoruz. Ancak Karakoyunlulara ait olan bazı malümata istinaden bir usul işaret etmek mümkündür.
Bu misal, Karakoyunlu Yusuf Bey'in hayat-ı hususiyye-sinden muktebestir. Bu bey, İran'da bile bir şöhret-i mahsusa-yı haiz idi. Kendisi, İran Sarayı kuruculuğunda bulunmuş idi. Buna binaen, İran'ın bütün saray sefahetine vakıf idi. Kara Yusuf, beyliği zamanında İran sefahatini taklit etmedi. Belki kendisine mahsus bir tarik takip etti.

Bu bapta şark asarında atideki kuyudata tesadüf olunuyor:

"Kara Yusuf, en dilber Türkmen kızlarından yüzlercesini kalesine celp etmiş, sonra aynı miktarda güzel çocuk elde etmişti. Gece gündüz zevk ve safa ve eğlence ile vakit geçiriyordu."
Bu eğlenceler, hemen hemen bütün aşiret halkı arasında taammüm etmiş idi. Buna binaen, bu zamandaki aşiretlerin bir sefahat içinde bulunduğunu kaydetmek icap eder.

Hatta bu zamanlar, Kara Yusuf'un Şah İsmail'e de yüzlerce çocuk ve kız gönderdiği ve Kızılbaş itikadındaki şehvani-yet usulünü Türkmenler arasında mumaileyhin tesis eylediği iddia olunuyor.

Bu vaziyet, Türkmen beylerinin süküt-ı ahlakiye duçar olduklarım ve bunların cüz'i bir şedit ile idare olunabileceklerini gösteriyor. Bunun içindir ki, Türk beylerbeyleri de bunları kendileriyle idare edebiliyorlardı."

Bu suretle, Türkmen aşiretlerinin ahval-i ruhiyesinde müthiş bir aksülamel başlamış idi. Bu aksülamel, Türk idaresi zamanında hiçbir suretle tebeddül etmedi. Daima aynı siyakta devam ediyordu. Kanuni'den bir asır sonra Türkmenler arasında bazı ihtilal emareleri baş göstermiş idi. Lakin bu ihtilaller de müntic-i muvaffakiyet olamadı. Türkmenler, kuvvetli bir Türk ordusunun karşısında mağlüp oldular. Bu ordu, bunlar için hazırlanmış değildi, bilakis İran seferleri münasebetiyle daima yollarda olan Türk ordusunun bir kısmı idi. Bu mesele, Türkmenlerde mukavemet kuvvetinin ne kadar az olduğunu göstermektedir ki, Türk idaresi altına giren Türkmenlerin nevumma bir bir beylik usulüyle idare olunmaları da eski halet-i ruhiyelerini muhafaza etmelerini intaç eylemiştir. Bu meselenin tahakkuku, Türkmenler hakkında serdedilmekte olan birçok yanlış mütalaatın önüne geçilmesine sebep olacaktır.

Kanuni Sultan Süleyman, kendi idaresine geçen beyler hepsini de mevkilerinde ibka etmiş idi. Çünkü bunlar birer aşiret beyi idi ve aşiretlerin de birer reis tarafından idare olunmaları usulü mer'i idi. Bu usul, bizzat Türk sarayı tarafından da kabul ediliyordu. Zira, o sarayın iptidası da böyle bir aşiret reisinin teşebbüsü üzerine teessüs etmiş idi.

Bunun için, aşiretlerin eski teşkilatı bozulmadı. Filhakika, yukarıdaki esasa inzimam eden diğer bir mecburiyet daha vardı. Türkiye, hal-i teşekkülde idi ve muharebelerle meşgul bulunuyordu. Bu iş askere ihtiyaç hissettiriyordu. O zamanın askeri ise, aşiretler tarzında idi. İşte bu Türkmen aşiretlerini ke-mal-i hahişle harbe sevk etmek için, bunlara eski teşkilatlarına istinaden bir nevi hukuk bahşeylemek iktiza ederdi. Bu da doğru idi. Lakin asıl meselenin umdesini ilk esas teşkil eder. Çünkü o esasa itibar edilmemiş olsaydı, bu ikinci şık için başka bir şekil bulunabilirdi. Zira bu aşiretler mağlüp edilmiş idi.

Aynı zamanda bunların kudret-i harbiyyeleri de inhilale uğramıştı. Buna binaen, bunların başka teşkilat-ı askeriyyeye karşı mukavemet eylemeleri imkan haricinde idi. Bu izahat gösteriyor ki, bu meselede esas, Türk hükümetinin kanaat-i idari-yyesi di.
Bu aşiretler, Türk ordusunun birer hafif baskın kolu mevkiinde idiler. Bu hal, bunların ayn ayrı istihdam edildiklerini gösteriyor. Hatta, bunları büyük merkez ordusu dahilinde de ayrı ayn istihdam ediyorlardı. Demek oluyor ki, buralarda da aşiretlerin teşkilatına müdahale edilmiyordu ve aşiret beyine, aşiretinin salahiyettar makamı bahşediliyordu.
Lakin bu usul böyle devam edemedi. Çünkü, muharebelere iştirak eden bey aileleri arasında ihtilaflar başgösterdi. Mesela bir beyin mağlübiyeti, kendisinin hatası addolunuyor. Ve yerine başka birisi geçiriliyordu. Ancak bu beyi istihlaf eden zat, aynı sülaleden intihap olunuyordu. Bu mesele hükümetin aşiretin ahval-i dahiliyesine müdahalesini intaç ediyordu. Hükümet istediği kimseyi bey yapıyordu. Bir fermanı padişahı, böyle bir beylik için kafi addolunuyordu. Bu usul, aşiret bey sülaleleri arasında aile nizamının teşdidine sebep oldu ve aynı zamanda, bey ailelerinin Türk hükümetine müracaat etmelerini, buralarda birer himaye kazanmalarını, paşalara rüşvet vermelerini, tekabuda bulunmalarını icap ettiriyordu. Bu ahval, aileler için bir felaket idi.
Sonra, hükümetin tayin ettiği beyler de çok müddet yerlerinde kalamıyorlardı. Birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay ve birkaç sene sonra behemehal diğeri gelirdi. Herhalde, üç hafta beylik devri ile iki seneyi tecavüz etmemişti. Meselenin bu tarz cereyanı, aşiret efradını da müteessir ediyordu. Zira selef ile halefin taraftarları var idi. Bunlar, daima yekdiğeriyle mücadele ederlerdi. Aynı zamanda taraftarsız olan veya kuvveti az bulunan halka da Türk paşaları tarafından kuva-yı muavine veriliyordu. Kendilerini tahrip eden fakat bir asır kadar devam eden bu mücadeleler, hiçbir netice-i haseneye rapt edilemiyordu. Bilakis aşiretleri tahrip eden bir amil oluyordu.

Bu vakalar, aşiret efradı üzerinde bu aksülamel izlerini esaslı bir tarike isal edecek tesirler bırakıyordu. Zira mücadelenin teakubu, hükümetin bir fikr-i sabite malik olamaması, aşiret beylerinin de mevkilerini muhafaza edebilecek kuvvetleri bulunmaması, aşiret üzerinde bey makamının bütün kıymetlerinin zeval bulmasını intaç ediyordu. Ve bey aşiret hayatına muzır bir mevcudiyet oluyor idi. Böyle muzır mevcudiyetler, büyük mudarebelerdeki neticesizlik akabinde meydana çıkarılır. Aşiretler, en nihayet bu usule bir kat'iyyet verdiler. Zaten bu safhanın tespiti için birçok amiller daha var idi. Fakat aşiretlerin hangi tarihinde tam bu safhaya geçtiklerini tayin etmek müşkildir. Yalnız bu bapta takribi bazı hesaplarda bulunmak imkanı vardır. Galiba bu devir on yedinci asrın sonlarında başlamıştır.

Zira, o asra ait olan bazı elişi ve elbise dokumalarından anlaşılıyor ki:

"Türkmenlerin muharip devirleri, ayn cereyanlara ve ayn bir faaliyete müstenit idi. Sulh devri de böyledir. Buna binaen, her iki devir arasındaki hadd-i fasılı bulmak için, bu elbiseleri tetkik etmek lazımdır. Halihazırda her iki cins elbise de yoktur. Ancak Anadolu Türkmenleriyle Asya Türkmenleri arasındaki elbise farkı, bu meseleyi kısmen tenvir ediyor.

Anadolu elbisesi, eski elbisenin yerine kaim olmuştur. Sonra kadınlardaki süsler de böyledir. Anadolu Türkmen kadınları, hal-i sulha kadar tevafuk eden ziynetlere maliktirler.
Bu elbise farkında dikkat edilecek bir nokta daha vardır. Yeni elbise, Anadolu'nun on dördüncü asra ait mensucat ve ziynetlerinden terekküp etmektedir. İşte asıl Türkmen aşiretlerinin sulhperver ruhiyyet-i saniyye iktisap etmelerinin tarihi de bu devirden başlamak iktiza eder. Zaten burada devrin kat'i surette tesbitine de ihtiyaç yoktur. Çünkü bu ruhiyyet, bugünkü aşiretlerde sabit bir halde mevcuttur. Ve bu, kafi bir delildir.

Bu devir, aşiretlerin seyr-i tarihiyelerini itmam etmektedir. Çünkü bu devirden sonraki ahval-i tarihiyye, sırf Türkiye idare-i dahiliyesine ait bir mesele olmuştu. Şunu da kaydedelim ki, Türkiye idaresindeki beylik mücadeleleri, bu aşiretleri küçük küçük kitleler haline kalbetmiş idi. Aşiretler, gerek bu ve gerek diğer esbab-ı mesrude tahtında olarak müteaddit kitleler halinde bir takım taksimata uğradılar ve sonra Türkiye idare-i dahiliyesinin neticesi olarak bu taksimat taaddüt etti. Bugün, bunları birer birer zikretmek imkan haricindedir. Bilhassa bunların reisleri ve dahili harekat-ı tarihiyyesi hakkında da malümat yoktur. Fakat cevelan bahisinde müdellilen zikrettiğimiz yollar, birkaç yüz seneden beri bunların harekatını idare etmiştir. Buna binaen bu bapta müstakil bir tarih zikretmek imkan haricinde bir meseledir.

Aşiretlerin bu devirdeki hayatı, kendi aralarındaki aşiret teşkilatına tabidir. Buna binaen, ayrı bir fasıl olan bu teşkilatı tetkik etmek lazımdır.

Kaynakça
Kitap: TÜRKMEN AŞİRETLERİ
Yazar: FRAYLİÇ, RAVLİG
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir