Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmenler Arasında Medeni Hayat

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkmenler Arasında Medeni Hayat

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 18:59

TÜRKMENLER ARASINDA MEDENİ HAYAT

Bu bahis, Türkmen içtimai şeniyetinin yalnız mekaniki safhasından ibaret olacak hayati safhası da aile ve halkiyat bahislerinde uzun uzadıya tetkik olunacaktır.

İçtimai şeniyetin mekaniki safhası, bir heyet-i içtimaiyedeki müstakan resmi hayattan ibarettir. Filhakika, Türkmenlerde mekaniki safhanın mevcudiyeti meselesi şayan-ı münakaşa olduğu ve Türkmen hayatında içtimai şeniyetin yalnız hayati safhası bulunduğu iddia edilebilir. Fakat, bu münakaşayı sadedimiz haricinde addederek, burada içtimaiyatın yalnız mesail-i umumiyesi ile iştigal etmek istiyoruz. Yalnız, burada zikredilecek bir cihet vardır. O da, bu aşiretlerdeki içtimai şeniyetin mekaniki safhası, hayati safhalardan ayrı olarak addolunması lazım geldiğidir. Çünkü bir içtimai heyet, hariçle münasebeti ne kadar az olursa olsun, behemehal harsının haricinde bir takım fikirlere tabidir. Belki de bu fikirler, harsın tevlit ettiği neticelerdir ve fikir şeklinde bir kıymet ahzeylemişlerdir. Bunların terakki ve tedennileri de muntazam bir safha dahilinde, daha doğrusu, zamana göre aldıkları muhtelif şekillerde tetkik edilebilir.
Bu aşiretler, heyet-i umumiyeleri itibarıyla küçük birer içtimai heyettir. Bunların medeni hayatlarından mahdut müesseseleri tetkik olunabilir.

Buna binaen, bizde Türkmenler'in içtimai şeniyetlerinin mekaniki safhasını atideki esaslarda tetkik edeceğiz:

1- Aşiretler arasında hukuk-ı şahsiye
2- Aşiretler dahilinde hukuk-ı şahsiye
3- Fertler arasında hukuk-ı şahsiye
4- Hükümet ile aşiretler arasında hukuk-ı idare

Bu dört safhanın, doğrudan doğruya Türkmen harsının bir neticesi olduğu iddia edilemez. Çünkü, mesail-i hukukiyyenin her safhası, ancak birçok harici münasebetlerin neticesidir. Çünkü, eğer doğrudan doğruya harsın neticeleri olsa, bunların göçebelik hayatında takip ettikleri yolların hali olması ve bu Türkmenlerin hiçbir yabancı hükümetin tesiratına tabi olmamaları icap ederdi. Halbuki, mesele aksi surette cereyan etmiştir. Zaten münasebat-ı hukukiyyenin menşei de dini manzumenin haricindedir. Binaenaleyh, dini manzumenin temsil ettiği harsa ait değildir.
Bu mesaili tetkike başlamadan evvel, bu aşiretlerin takip ettikleri silsiledeki içtimai tesirleri de dahil-i hesap etmek ister.

Bu içtimai tesirler, üç büyük sınıfa ayrılır:

1- İran tesirat-ı medeniyyesi
2- Bizans tesirat-ı medeniyyesi
3- İslam tesirat-ı medeniyyesi

Şüphesiz bu tesirat, belki de o kadar derin izler bırakmamıştır. Lakin, bu tesiratın izlerini dinlerinde de görüyoruz.
Bu mesele, nazar-ı itibara alındığı taktirde, hukuki mesailin cümlesinde de bu yabancı medeniyetlerin tesiratını tetkik etmek zaruriyeti tevellüt eyler. Binaenaleyh, bu mevzuun mukayeseli bir surette mütalaa olunması icap eder.

Kaynakça
Kitap: TÜRKMEN AŞİRETLERİ
Yazar: FRAYLİÇ, RAVLİG
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLER ARASINDA MEDENİ HAYAT

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 18:59

Aşiretler Arasında Hukuk-ı Şahsiyye

Bir aşiret, kendisini hususi bir şahsiyeti haiz bir heyet addeder. Ancak, bunun bir heyet addedilmesi, bütün manzumelerinin hususiyeti neticesi değildir. Belki, kendi manzumelerinin bir nevi hayat vermesi ve bu hayat kıymetine istinaden de kendisini müstakil bir heyet addedilmesi gibi gayet iptidai bir telakkiden mütevellittir. Çünkü diğer aşiretlerde de aynı dini ve sıhri manzumelerin mevcudiyeti görülür. Böyle bir vahdet, hiç şüphesiz, bunların ayrı ayrı birer şahsiyet iktisap eylemelerini intaç eylemez.

Burada, münakaşayı tevlit edecek bir cihet vardır:

Bu aşiretler ne gibi esbap tahtında olarak kendilerine hususi bir hayat kıymeti veriyorlar?
Bu sual, şehirlileşen Türklerde böyle bir halin mevcut olmadığından neşet ediyor. Mutavattın Türkler arasında bir te-kafül-i içtimai esasları mevcuttur. Sonra heyet-i umumiyede aynı irade tahtında olarak hareket ediyor.

Her iki heyet-i içti-maiyye karşılaştırılacak olursa, ikisinin de aynı tertibatta bulundukları görülür:

1- Mutavattın Türklerin lisanları müşterek
2- Mutavattın Türklerin dinleri müşterek
3- Mutavattın Türklerin hay atlan müşterek

Aynı silsile Türkmenlerde de mevcuttur:

1- Lisanları müşterek
2- Dinleri müşterek
3- Hayatları müşterek

O halde ne için Türkmenlerin her aşireti ayrı bir şahsiyet gibi hareket ediyor da, şehirlerin her biri hareket etmiyor? İşte, sualin tam şekli de bundan ibarettir. Fakat bu suale cevap vermek için uzun tarik-i tarihiyi takip etmek doğru değildir. Belki, içtimai usule müracaat etmek doğru olabilir. Meseleyi bu aşiretlerin Münferit bir surette bu havaliye yayılmaları esasında taharri edebiliriz. Filhakika bu havaliye ayrı ayrı gelen bu aşiretler, hiç şüphesiz ayrı bir salahiyete malik heyetler şeklinde idiler. Avrupa'da bunların misalleri gösterilemez. Ancak, Cermenlerin ilk hicretleri zamanına ait bazı hatırat vardır. Lakin bu hatırat da o kadar canlı malumata istinat etmez. Halbuki, Türkiye'deki aşiretlerin gerek mazi ve gerek halihazırdaki şekilleri gayet canlıdır. Bunların, mıntıkalarında istedikleri gibi hareket ederlerdi. Sonra, bunların birer ordu olmaları ve icabında galiblerin tarafını iltizam eylemeleri gibi hadisat, kendilerine bir kıymet verdirmiştir. Aşiret beyi, bu kıymete istinat eder. Bittabi beyin kıymet verdiği hükümler, aynı zamanda aşiret efradının bir iradesinden başka bir şey değildir. O halde, aşiretin doğrudan doğruya kendisine kıymet izafe ettiği esas da tezahür etmiş olur.

Burada, diğer mühim bir cihet daha kalıyor:

Aşiret, bir ordu kıymetini haiz idi. Fakat bu ordunun istiklal-i tamı yok idi. Zira, aşiretlerin küçük heyetlerden ibaret olması, bunların büyük hükümetlere karşı mukavemet edebilmeleri imkanını selb ediyordu. Bu sebeple aşiretlerin daima büyük hükümetlerin idare, himaye ve temayülleri dahilinde kaldıkları görülüyor. Filhakika bu aşiretlerden bazılarının birer hükümet tesis ettikleri de görülüyor. Lakin bu hükümetlerin devirleri, daima Asya'daki devre-i fetretlere tesadüf etmiş ve hiç şüphesiz pek çok zaman da devam edememiştir. Buna binaen bu devre-i fetret zamanını hal-i tabii addetmek caiz olamaz. Bu müddet, nazar-ı itibara alın malıdır. Bu suretle Türkmen aşiretlerinin de müstakil bir kuvvet ibraz eyledikleri devrin mevcut olmadığı görülüyor. Bu netice bittabi aşiretin seciyesi üzerinde birçok intibaat tevlit eyler. Bu intibaatın en mühim kısmı, müstakil bir kuvvet şeklinde yaşayamayan aşiret heyetinin muhitane (enveloppant) bir irade sahibi olmamasıdır. Hatta bu aşiretlerde iradenin mevcut olmadığı ciheti de iddia edilmiştir. Zira irade, doğrudan doğruya hükümet şeklinde tezahür eder. Bunlarda hükümet şekli olmadığı için henüz münkeşif bir iradeleri de yok demektir. Lakin bu kadar da ileri gitmek doğru değildir. Zira bunlardaki iradenin şekli, aşiretin bizzat kendi dahiline münhasır kalmıştır. Bunun da esbabı adem-i istiklal ve daima başkalarına inkıyadı tercih eylemelerinden ibarettir. Böyle bir tercih için aşiretin bizzat haiz-i salahiyet olması icap eder. Bu salahiyet ise, aşiret efradına ait iradenin izharından başka bir şey değildir. Buna binaen Türkmen aşiretlerinin ne gibi sevaik-i içti-maiyyeye istinaden kendilerine bir nevi husisiyet izafe eyledikleri meydana çıkmış oluyor. Lakin aynı zamanda bu hususiyetin de mahiyeti meselesi tahkik edilmelidir. Zira, bir millete ait olan ve ancak o milletin heyet-i umumiyesinin ittihadı zamanında bir kuvve-i mübdi'eyi haiz bulunan iradenin bir takım küçük küçük heyetler tarafından istihsalinden ne gibi bir menfaat tevellüt edebilir? Şüphesiz hiçbir menfaat tevellüt edemez. Aynı zamanda burada cüzlerinin? de bir hakk-ı hayatı olmasa gerektir. Zira bir kudret-i tahrikiyyeyi haiz olmadıktan sonra, bir kuvvetin mevcudiyeti nazar-ı itibara alınamaz.

Böyle bir kuvvet iki halde bulunabilir:

Bu kuvvet ya muntafi-dir veyahut mahfidir. Her iki halde de kuvvetin zevali itibara alınır.

Halbuki, Türkmen aşiretlerinin irade-i dahililerini de bu iki kuvvetin birine nazaran tetebbu etmek mümkün olabilir. Umumi bir nazarla tetkik edildiği taktirde, bugünkü Türkmenlerin eski Türkmenlerin hayatlarına müşabih bir surette yaşamadıkları görülüyor. Bugün bu aşiretlerin bir kuvve-i muharebe olması ve bir tarafı tercih gibi hadiseler mevcut değildir. Buna binaen aşiret dahilindeki iradenin de canlı olmadığı görülüyor. O halde bu aşiretteki irade kuvvetinin hal-i intifada olduğu iddia olunabilir.

Fakat bu cevaba itirazen denebilir ki:

Mademki hayat, zaruri bir tebeddüle duçar olmuştur. O halde bunların iradelerinin şekl-i zahirilerinde de aynı tebeddülü aramak iktiza eyler. Zira irade, ancak hareki bir hayatın mevcudiyeti zamanında varit olabilir. Burada hayat tebeddül ettiği gibi, irade de tebeddül etmiş ve hayatta hasıl olan sükunet gibi, iradede de bir sükunet hasıl olmuştu. Bu netice iradenin hayatının inkişafına nazaran zuhur etmesini ve binnetice iradenin hal-i ihtifada olduğunu gösterir. Buradaki hal-i ih-tifa, yeni bir takım manzumelere nazaran bir iradenin zuhuru demektir. Ancak burada hariçten değil, dahilden zuhur edeceği için muhtefi addolunuyor! Burada, her iki iddiaya da aynı mahiyeti vermek caiz olabilir. Zira, netice itibarıyla her ikisinin de hiçbir kıymeti yoktur.

Bu halde, aşiretlerin bugünkü şahsiyetleri bir takım zihayat müesseselerin neticesi değildir. Bunlar, müteferrik iradelere malikiyet dolayısıyla hariçte kalmış ve bilahare muhitlerinin yeni yeni avamiline karışamamış birer heyet gibi nazarı itibara alınmalıdırlar. İşte bu suretle, bu aşiretler arasındaki husumetkarane münasebatm hudutları çizilmiş olur.

Kendisini müstakil bir heyet addeden aşiret, aynen bir millet gibi hareket eder. Artık kendi yaylasının haricinde bulunan çadırlara karşı bir his taşımaz. O çadırlar, kendisinin haricinde bulunan birer müessesedir. Lakin, tamamıyla kendisine haram olan birer heyet değildir. Belki, bunlarla da sıhriyyet dolayısıyla münasebet tesis etmek ciheti iltizam edilir. Aşiret, bu münasebatı da hüsn-i niyete iktiran ettirmez. Bu mesele, kuvve-i cebiriyeye istinat eder ve kız kaçırılır.

Bu nokta, kabilelerin ilk devirlerindeki devre-i hayatı düşündürüyor. Bu zamanlarda her kabilenin hususi ve müstakil bir takım dini ve sıhri manzumelere malikiyeti yekdiğerini hariç addetmelerini ve dinin ihsas eylediği kudsıyyet dolayısıyla hariç aşiret ile münasebatta bulunmamasını intaç ederdi. Bugünkü Türkmenlerde de bu eski itikadın bazı eserleri görülüyor. Lakin, bu mütalaalar umumi değildir. Çünkü halihazırdaki Türkmen aşiretleri, birçok tesirat dolayısıyla hal-i işba gelmiş addolunabilirler. Buna binaen bunlar da birçok izler bulunabilir ki, bu keşmekeş dolayısıyla bunlardan hangisinin şekli tahtında bir tetkik lazım geldiğini tayin müşküldür. Bunun için burada müteferrik malumat itası icap edecektir.

Aşiretler haricinden kız almak meselesi, hususi ve umumi iki esasa ayrılabilir. Hususi esas, zikrettiğimiz beş büyük şubenin her birisine aittir. Bunlarda, cebren kız almak meselesi, ehemmiyetini kaybetmiş ve bu mesele aile reislerinin iznine iktiran eylemeye başlamıştır. Aynı zamanda bir aşiret dahilindeki izdivaç şeraite de müsavidir. Yalnız aynı gruba dahil diğer aşiretten alınan kız ailesinin hukuku meselesi ayrı bir şekildedir. Kızın efrad-ı ailesi, erkeğin mensup olduğu aşiretin bütün imdadlanna şitab etmek mecburiyetindedir. Bu suretle, ailenin kızı, ailenin bütün hukukuna malik bulunmuş olur. Bu mesele başka aşiret dahiline giden kızın bir hukuka malik olması için kabul edilmiştir. Kabilelerde pek ayan görülüyor ki, başka bir aşiret dahiline giden kızın hiçbir hukuku tanınmaz. O kız, o aşiretin esiri gibidir. Ancak, zevcesi kendisine hukuk bahşedebilir. Eğer çocuğu olmazsa, zevcinin hiçbir şeyine tasarruf edemez. Kadim saraylara kadar çıkan cariyelik de bunun bir mabadıdır.

İşte buna meydan vermemek içindir ki, kızın aile hukuku reisi olduğu esası kabul edilmiştir ve kız kendisiyle beraber ailesini de zevcinin aşiretine ithal eylemiştir. Bu şekil izdivaç aynı gruptaki aşiretler arasında tasarruf-ı müşterek esaslarını da tevlit etmiştir. Bu suretle aynı grup aşiretler arasında bir nevi sıhri samimiyet teessüs eylemiştir. Çünkü, bu aşiretlerin yekdiğerine karşı adavet beslemeleri de mümkün değildir. Sonra bu samimiyet aşiret ruhunun tevessüünü mucip olur. Çünkü, aşiretler arasındaki samimiyetler, en nihayet aynı grup aşiretlerinin aynı ruha malikiyetlerini intaç eyler.

Zaten, böyle bir grubun aynı ruhiyyeti haiz olması iki suretle mümkündür:

1- Bu aşiretlerde tezayüd-i nüfusun mevcudiyyeti
2- Aşiretin aynı heyet-i içtimaiyyeye mensup müteferrik kitlelerden ibaret olması

Halbuki, Türkmen aşiretlerinde her iki şık da mevcut değildir. Çünkü, aşiretlerde tezayüd-i nüfus varit değildir. Zira bunlar daima birer kuvve-i muharebe idi. Sonra, bunlar arasındaki cüz'i tezayüd-i nüfus, hiçbir zaman bu aşiretlerin birçok kısımlara tefrik olunmalarını intaç eylememiştir. Türkmen seyr-i tarihiyyesinde pek güzel görüleceği üzere Türkmen aşiretleri hiçbir zaman taksime uğramamıştır. Bu netice tezayüd-i nüfusa ait olan tasavvurun haiz-i ehemmiyet olmadığını gösteriyor. İkinci şık ise, daha evvelki sahifelerdeki aşiretlerin kendilerine birer kıymet-i hususiyye vermeleri hasebiyle tahakkuk etmiyor. Buna binaen grupların yalnız sıhri münasebetlerden tevellüt ettiği neticesi bir hakikat kesbediyor.

Aşiretler arasındaki izdivaç mesailinin ikinci bir safhası daha var idi. Bu safha, aşiretlerin hariç bir grup ile olan münasebetlerine taalluk eder. Bu mesele pek ziyade ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınmaya layıktır. Çünkü, bugünkü grupların iptidai safhalarını burada görmek mümkün olacaktır. İptida, bu aşiretler arasında bir samimiyet mevcut değildir ve kızları, behemehal zor ile kaçırılır. Aynı zamanda bu suretle alınan kızın eski aşiretinden hiçbir şey talep etmeye hakkı yoktur.

Hatta, bu izdivaç kızın izni dahilinde olsa dahi yine aynı hal bakidir. Sonra kızın ailesi de böyle bir izdivaca razı olmaz. Hiçbir zaman, bir Farsağın bir Avşar kızı ile izdivaç ettiği ve bu izdivacın iki taraftan tesit edildiği vaki olmamıştır. Filhakika, burada bazı istisnalar vardır ki, bunlar hal-i tabiiyenin haricinde addedilir. Bu suretle, grup haricinde bulunan aşiretler arasındaki münasebatta bir nevi husumet mevcuttur. Her grup diğer gruptan içtinap zaruretini hisseder. Çünkü, aşiretlerin birbirlerinden kız kaçırmaları tabiat-ı saniye hükmündedir. Bu içtinap, bu aşiretler arasında bir nevi mıntıkalar ve münasebetler tesisi gibi meseleler tevlit etmiştir. Bu münasebat, bir takım içtimai mukaveleler hükmündedir. İki taraf, bir takım menafı-i müştereke hakkında itilaf etmişlerdir. Bu itilaf, meraların hudutları, aşiretlerin mevsimlik saha-i cevalanları gibi meseleler hakkındadır. Aynı zamanda, bu aşiretler arasında bir takım tecavüzi ve tedafüi mukaveleler de akdolunurdu. Lakin, halihazırda bu kabil mukavelelerin hükmü kalmamıştır. Bu grup haricinde bulunan aşiretler arasındaki mukaveleler, tahriri veya aşiret efradının her zaman müzakere edebileceği şekilde şifahi değillerdir. Bu mukaveleler ekseriya ahvali coğrafyanın ilcaatıyla hasıl olmuş ve bilahare, bir hak-ı müktesep gibi aşiret efradı tarafından bilmuharebe muhafaza edilmekte bulunmuştur. Bu izahat, bu mukavelelerin badel müzakere de akdedilmediğini pek güzel göstermektedir. Sulh ve salah altında yaşamak isteyen heyet-i içtimailer için, bu şerait-i tabiiyeye atf-ı ehemmiyet etmekten başka çare-i necat yoktur.

Aşiretlerin eski hallerinde bu şeraitin ne derece bir kıy-met-i itibariyeyi haiz olduğunu taktir etmek mümkün değildir. Mamafih, halihazıra göre taktiratta bulunmak mümkündür. Zaten, aşiretler arasındaki hukuk-ı şahsiyeyi tayin etmek için başka mukayesemiz yoktur. Şu kadar var ki, halihazırdaki kıymetlerin bütün safhalarını tayin etmek pek ziyade güçtür. Bu sebeple burada yalnız umumi hututu tetkik ile iktifa edeceğiz.

Bugünkü aşiretler, herçih badabat bir sükunet-i tamme dahilindedirler. Buna binaen, eski itiyadın kabul ettiği hudutları ve nikat-ı esasiyeyi kabul ederler ve bunlar hakkında hiçbir tadilat serdetmezler. Lakin, hukuk-ı ahere karşı olan bu hürmet, hürmet-i kanuniye şeklinde değildir. Belki, salahiyetin mahdudiyetinden mütevellit bir nevi içtinaptır. Bunun için, her aşiretin yalnız kendisini düşündüğünü bilmemiz lazımdır. Bu hal, aşiretler dahilinde bir nevi hodbini tevlit eder. Bu hodbini aşiretin kendi hukuku için pek ziyade kuvvetli icrayı hükmeder. Ve muhafazakarlığı intaç eyler. Hodbini, hiç şüphesiz, aşiret efradının her birisinde ayrı ayrı tecellilere mazhar olur ve bunlar da aynı derecede hodbini ibraz ederler.

Yalnız, hemcivar grup aşiretleri arasında bazı münasebat-ı samimiyenin mevcut olduğu iddia olunur. Filhakika, bu bapta bir çok misaller de zikredilmiştir. Biz de, bu bapta bazı tetkikatta bulunduk. Öyle anlaşılıyor ki, hemcivar aşiretler arasında bir nevi sıhriyyet alaimi vardır. Lakin bu alaimi de umumi farz etmemek lazımdır. Zira, böyle hususi bir mütalaayı icap ettiren vakalar, bir iki mahalle münhasırdır. Aynı zamanda, etrafları Sünnilerle muhat olan ve yekdiğerinden bir günlük mesafe uzak bulunan bir San ile bir Farsak(Varsak) aşireti arasında mevcuttur. Biz zannediyoruz ki, bu meselede ayn bir takım zaruretlerin ilcaatı vardır ve ancak bu hususiyet dolayısıyladır ki, kaide-i umumiyeyi ihlal eden bu münasebat tevellüt etmiştir. Aynı zamanda bir grup dahilindeki aşiretleri tevhit eden hadisat da sırf bu sıhriyyet meselesi idi. Buna binaen burada da aynı vazifeyi icra etmek istediği iddia olunabilir. Herhalde, son nokta-i nazarımız pek ziyade doğrudur. Zira grup dahilindeki aşiretler arasında mevcut sıhriyyet mesaili bu gibi zaruretlerden tevellüt etmiştir. Sonra umum grup haricindeki Türkmenler arasında mevzu hukukun muhafazası ve adem-i ihlali hakkında zımni bir makule mevcut olduğu halde, kız kaçırmak hususunda hiçbir kayıt ihtirazı yoktur. Aşiretlerin bu bapta müsait bir vaziyet almaları, aşiret ruhiyyetinin tevessüünü mucip oluyor. Bu da, her halde, cüzlere ayrılmış ve muallakta kalmış birtakım hodbinilerin meydandan kalkmalarını intaç ediyor. Lakin, halihazırda bu cereyan kuvvetli değildir.

Ancak, iskan bahsinde zikredileceği surette hareket edildiği taktirde, bunların da hodbinliklerine bir nihayet verilmiş olacaktır:

Bu heyet-i umumiye malumatı, her aşiretin fertlerini ayn bir safhada göstermiyor. Buradaki fert, Kürt aşiret ferdi gibi tamamıyla aşiret haricinde kalmış değildir. Belki, tamamıyla aşiret dahilindedir ve aşiretin hodbinisine maliktir. Şimdi, grup haricinde bulunan iki aşiret arasındaki ferdi tasavvur edecek olursak, bunun hiçbir zaman bermutelif olamayacağını anlamış oluruz. O halde grup haricinde bulunan aşiretler arasındaki hukuk-ı şahsiyede aynı adem-i itilaf esasına ibtina eyler. Ve buna binaen bu hukuk-ı şahsiyyenin de ancak itibari bir hükmü mevcut olur, ameli bir kıymeti kalmaz. Hiçbir fert, aşiret dahilinde hiçbir suretle böyle bir salahiyyete malik değildir. Aynı zamanda, aşiret efradından hiç kimse de böyle salahiyyeti hariç bir ferde bahş eyleyemez.

Eski bir seyyah, bunların bu hususiyetlerine vakıf olarak diyor ki:

"Bunlar arasındaki hukuk-ı şahsiye, hiç şüphesiz bir silsile takip eder. Lakin, derhal nazar-ı dikkati celp edecek olan cihet de bir ferdin diğer aşiret dahilinde hiçbir hukuka malik bulunmamasıdır. Hatta, böyle bir hukukun seyahat gibi ahvalde de bahş edildiği görülemiyor. Her aşiret, bir takım esrar-ı askeriyyeye malik imiş gibi, katiyyen diğer aşiret efradından birini kendi arasına ithal etmiyor.

Ancak, bazı beylerin bu takayyüdata ehemmiyet vermedikleri ve gerek hizmetçileri, gerek muhafızları arasında diğer aşiret efradından bazı şahısların mevcut olduğu görülüyor. Bu mesele, o kadar umumi değildir ve aynı zamanda sırf bir takım sergüzeştcu yabancılara mahsusdur ki, bu sergüzeştculuk meselesi, bir ferdin bir heyet-i içtimaiyye dahilinde bir mevki-i milli iktisap edememesini heyet-i içtimaiyyenin haricinde -gerek fevkinde gerek dununda - kalmasını intaç eyler. Buna binaendir ki, aşiretin dahili inzibatı, bu istisnaların mevcudiyeti ile inhilal etmez."

Bu mütalaa, bizim nokta-i nazarımızı teyit ediyor. Sonra, bu nevi hukuk-ı şahsiyyenin bazı aşiretler arasında daha mütekamil bir şekline tesadüf edilemez.

Ekseriya makam-ı itirazda atideki mütalaa serdedilmektedir:

"Bazı Türkmen aşiretlerinde yekdiğerine karşı mütekamil bir hukuk-ı nisaiyye mevzuatı görülüyor. Bunlar, bir yabancı ferdin aşiretleri dahilinde her nevi hukuk-ı tasarrufiyeye malik olacağını kabul etmektedirler. Hatta, başka aşiretlerden kaçırılan kızların da bu hukuk-ı tasarrufıyyeye malikiyetleri tasdik olunmaktadır."

Bu itirazın bir tetkik ve seyahat neticesi olduğu iddia olunuyor. Halbuki, biz bu meşhur telakkiyi reddedebilecek malumat serdettik. Çünkü, yukarıdaki mütalaatın ancak grup dahilindeki aşiretler arasında mevcut olduğunu zikretmiştik. Halbuki, salifularz mütalaa sahibi, böyle grup dahili ve grup harici bir tasnife vakıf değildir. Buna binaen, bu mütalaatın hiçbir ehemmiyeti ve kıymeti yoktur.

Grup harici aşiretler arasında ihtiyarlara mahsus bazı ku-yudat vardır. Bunlar, yolda kalmış veya muhtaç bir halde bulunan bir ihtiyarı, kendi heyetleri dahiline ithal ederler. Bu ihtiyar, doğrudan doğruya aşiretin misafiri olmak üzere kabul olunur. Lakin, aşiretin buna bakması icap etmez. Bu zat, beyin misafir çadırında ikamet eder ve orada yatar, kalkar. İhtiyar bu müsaferetini bir müddet temdit ettiği taktirde hiç şüphesiz misafirlikten çıkar ve aşiret efradı dahiline girer. Buna binaen, bunun da bir nevi hukuka malikiyeti icap eder. Bu hukuk meselesi o kadar şayan-ı ehemmiyet değildir. Lakin, aşiretler arasındaki umumi hukuk-ı şahsiyye meselesine nazaran, ayrı bir şekli haizdir. Bu ihtiyar, aşiretten bir kız alabilir. Sonra, aşiret kızını almak dolayısıyla, aşiret efradının bütün hukuk-ı tasarrufıyyesine malik olur. Buna binaen bu şahsın aşiret üzerindeki hukuku tasdik edilmiş bulunur.

Sonra, bu ihtiyarın kendi aşiretine karşı olan vaziyeti de gayet naziktir. İhtiyar, hiçbir zaman, eski aşiretine iltihak arzusunu izhar edemez ve bir fırsat bulup da iştirak ettiği takdirde, zevcesi ve çocuklarını alamaz. Zevcenin böyle bir harekete iştirak etmek için tekinsiz olması lazımdır. Halbuki tekin-sizlik de arzu edilen bir şey değildir. Çünkü, birçok felaketlerin mebdei addolunur. Buna binaen aşiretler arasında böyle vakalara nadiren tesadüf olunur.
Filhakika, ihtiyarın da böyle bir harekette bulunmaması tekinsizliğinden naşidir. Lakin, ihtiyarların bazı sergüzeştleri vakidir. Bu hal tekinsizlik itikadında erkeğin kadın kadar mutaasıb olmadığını gösterir. Burada, heyet-i umumiye zahid görünür. Fakat, hakikat-ı halde zühd-i umumi yalnız kadınlara aittir. Erkekler, tamamen zühdden uzak değilseler bile, zahit de değillerdir.

Bu hal, Asya kıtasındaki mütezat efkar-ı mutasavvıfanın tesiratı neticesinden neşet ediyor. Lakin, çocuklar pederin yolunu takip etmiyorlar. Ve aynı zamanda böyle bir şahıstan tevellüt eden çocuklar, daima anasının lakabını taşımaktadırlar. Bunlar kendilerine Ahmet oğlu Mehmet değil, belki Ayşe oğullarından Ahmet oğlu Mehmet veyahut Ayşe oğlu Mehmet gibi isimler verilir ve aşirette de bu isimle yad olunurlar.

Böyle bir pederin, eski aşiretine gitmesi, bir daha yeni aşirete gelmemesini intaç eyler. Artık, çocuklar da pederlerini unutmuş olurlar. Lakin, halihazırda, bu meselede de birçok yenilikler baş göstermiştir. Bilhassa, bu aşiret efradının askerlikle alakadar olmaları, bunların başka şehirler ve başka aşiretlerle münasebetlerini teşdit ettiği gibi, bir pederle oğlunun yekdiğerine tesadüf etmesi gibi maceralar, tahaddüs eylemektedir. Bu ahval, hiç şüphesiz bu yabancıların aşiret dahilindeki hukuk-ı şahsiyyelerinin şeklini tebdil etmektedir.

Buna binaen, bazı aşiretlerde hususi bir hukuk-ı şahsiyye meselesi de, zuhur etmeye başladı. Bilhassa evlatların, yabancı aşirete mensup olan pederi aramaları, bir moda hükmünü aldı. Bu ahval, hiç şüphesiz, aşiretin yabancı ferde karşı olan tarz-ı telakkisini tebdil ettiği gibi, bu şahsın her iki aşiret arasında da mevkiini değiştirdi. Bu tebeddül, bazı yerlerde aşiretin diğer aşireti de aynı cemiyete ait addeylemesini de icap ettiriyor. Bilhassa böyle bir izdivaç macerası geçirmiş olan her iki taraf aileleri arasında, bir samimiyet de başlıyor.

Ve burada bir kayıda lüzum vardır:

Bu samimiyet ancak erkeğin kadın aşiretini terk etmesinden sonra başlayabiliyor. Bazen erkeğin firar etmesi de böyle bir samimiyete yol açıyor. Çünkü, evlatları babalarını arıyorlar ve buldukları taktirde de eski aşiretin azası dahiline giriyorlar.

Mesele, burada karışıyor. Çünkü, çocukların aynı zamanda iki aşirete mensup oldukları görülüyor. Bu sıfat, en nihayet her iki ailenin yekdiğerini tanıması imkanını bahşeder. Zira erkek tarafı, bu suretle tesis-i münasebata hahişgerdir. Grup haricinde bir aşiret ferdinin, diğer bir aşiretten kaçırdığı kızın bütün çocukları aşiretin malıdır. Ancak validenin aşiret dahilinde bir hakkı yoktur. Bu düstur, kızının çocuklarını yeğen addetmek lazım geldiğini gösteriyor. Sonra izdivacın mahalli de nazar-ı itibara alınmaz. Buna binaen, başka bir aşiret dahilindeki izdivacın da aynı kıymeti vardır. Yalnız, erkeğin tekrar aşiretine gelmesi icap eyler. Buna binaen, yukarıdaki macera tarzındaki münasebetlerin neticeleri de doğru addolunabilir. Yalnız, burada validenin mevkii dikkate şayandır. Valide, tekinsizlik dolayısıyla aşiretini terk edemez. Bu halde, validenin baba aşiretine karşı olan mevkii de yabancılık vaziyetinden kurtulamaz. Çocuklar üzerinde bunun büyük tesiri vardır. Mesela, çocukların aile isimleri, kadına ait idi. Halbuki, baba aşiretinde bu isimlerin zikri mümkün değildi. Burada, behemehal iki ailenin lakabı zikredilecektir. O halde, çocukların ikişer lakaba malik olmaları icap eder ki, buna da cevaz verilemez. Hatta, cevaz verilse de tatbik edilemez. Zira, lakap iptidai insanlar arasında bir nevi sıfat şeklindedir. Bir şahsiyet ancak lakabı ile tanınır. Bu ahval lakabın içtimai bir kıymeti haiz olduğunu ispat etmektedir. Buna binaen ferdin şahsiyeti ile lakabını müşterek bir tarz-ı hayata malik addetmemiz icap ediyor. Bu sebeble bu lakabın bazı zamanlarda tebeddülüne imkan yoktur. Zaten, buna cemiyet de müsaade etmez ve kendisinin kıymet verdiği bir müessesenin tebeddülüne muvafakat etmez. O halde çocuğa verilen ismin baki kalması icap eyler.

Mamafih bu kaideye bir istisna teşkil eden aşiretler de vardır. Bu aşiretlerde lakap meselesi ayrı bir telakkiye uğramış ve buralarda bunun zikrine lüzum kalmamıştır. İşte bu istisnai vakalarda böyle aşiretler arasında tahaddüs etmektedir. Bu suretle, ne baba ne de ana aşiretleri bu cihetten müteessir olmamaktadır.

Bu meselede nazar-ı dikkatimizi celbeden bir nokta meydana çıkıyor:

Aşiretler, hususi bir safha-i tekamül taht-ı tesirindedirler. Bunların hepsi de aynı müessirata tabi bulunmuyorlar. Ve kaide-i umumiyenin istisnaları da böyle müstesna bir tarz-ı telakkiye malik olan, binaenaleyh böyle müstesn-alıklar için ihzar edilmiş bulunan aşiretler arasında tahaddüs ediyor ki, bu ahvali nazardan tutmamak lazımdır.

Bu istisnai ahvalin hukuk-ı şahsiyye üzerindeki tesiratı da tamamıyla hususidir. Ancak, bu hususiyeti anlamamak mümkün değildir. Çünkü, mademki, çocukların baba aşireti dahilinde mevkileri kabul ediliyor. O halde bunların baba mirasına nail olmaları icap eder. Vaka da böyle cereyan etmektedir. Yalnız kızlara bu hak verilmemiştir. Bir kız, validesinin aşireti dahilinde yaşamaya mecburdur. Zira, babasının mirasından hiçbir suretle istifade edemez. Bu kayıt bazı defa büyük er-keklere de teşmil ediliyor. Lakin bu, halihazırda pek nadir olduğundan zihayat bir kaide addolunamaz. Yalnız, kızlara karşı umumidir. Sonra, kızların baba aşiretine gelmeleri ve muvakkaten burada kalmaları da mümkün değildir. Hatta iki aile arasında bir nevi sıhriyet-i samimiye hukuku teessüs etse bile, bu kayıda ehemmiyet verilir. Bu bapta hiçbir müstesna zikredilemez.

Ancak tekinsizliğe uğramış aileler arasında bazılarına tesadüf ediliyor ki, pek nadir olduğunu da atideki mütalaa göstermektedir:

"Türkmen aşiretleri arasındaki aile hayatının en mühim kısmını işgal eden safha, her aşirette birçok dul kadınların bulunmasıdır. Çünkü, başka aşiret efradıyla izdivaç etmiş olan kızların, aşiret haricine çıkmaları ve kocalarının aşiretine gitmeleri mümkün değildir. Bu hal, o kadar umumidir ki, buralarda cereyan eden vakaların nüfus-ı umumiye harekatı üzerinde pek ziyade tahripkar neticeler ika ettiği görülmektedir.

Bu nevi hukuk-ı şahsiyyenin diğer bir şekli de, misafirlikler meselesidir. Filhakika, Türkmen aşiretlerinde misafirperverlik pek mühim bir mevki işgal eder. Bu ahval, misafirlerin aşiret dahilindeki mevkilerinin izahını icap etmektedir. Çünkü, misafir gelen bir şahıs, aynı zamanda aşiret içinde bir nevi hukuka maliktir. Buna binaen bu şahsın aşiret dahilindeki harekatını tayin edecek bir düstura ihtiyaç vardır. Bu hal, hü-kümetlerde de vardır. Her hükümet memleketine gelen sair milletler için bazı şürut vazeylemiştir ki, bunlar kah bir pasaport, kah vergi ve kah bir müddet-i muayyeneden sonra terki memleket veya terk-i tebaa gibi hukuki meselelerdir. Hatta Kurun-ı vustaya doğru ricat edildiği taktirde, ecnebiler hakkında daha fazla takayyüdatın mevcut olduğu görülür. Buna binaen iptidai şerait-i hayatiyyede bulunan aşiretler arasında da bu kabil kuyudatın mevcut olduğunu kabul etmemek mümkün değildir.

Bu mesele, ilk nazarda iki şubeye ayrılmaktadır:

1- Diğer bir Türkmen aşiretine mensup misafir

2- Türkmen olmayan misafir
a- Kürt, Arap aşiretlerine mensup olanlar
b- Şehirli Türkler

Bu taksimat tahtında olmak üzere, meselenin münakaşası mümkündür ve her üç şube için de ayrı ayrı usuller mevcuttur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLER ARASINDA MEDENİ HAYAT

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:00

1- Türkmen misafirler:

Türkmen misafirler müsellah olarak ve aşiret reisinden izin almaksızın, aşirete dahil olamazlar. Aynı zamanda, kendi atları ile de aşiret dahiline giremezler. Filhakika, aşiretin bir takım muhafızları yoktur. Yani haymelerin kurulduğu mahallin bir hududu yoktur. Fakat, çadırların kuruluşunda bir usul vardır. Bu usul, aşiretin bekar ve kahramanlarının daima kenarlarda bulunmalarını icap eder. Bu suretle, hariçten gelen bir yabancı behemehal bunlardan birisine tesadüf eder. Eğer, bir takım ahval-i mecburiye dolayısıyla aşirette misafir kalmak isterse ve kendisi de bu sınıfa ait misafirlerden ise, silahıyla atını bu çadıra teslim etmek mecburiyetindedir. Hatta kendisinin mecburiyetini daha evvel haber vermesi icap eder. Bunun için aşiret haymelerine uzak bir mesafeden bir nara atar ve bu naraya cevap verildiği taktirde, atından iner yavaş yavaş yürür, aynı zamanda uzaktan misafir kalmak istediğini söyler. Cevab-ı muvafakat verildiği taktirde, kendisini istikbal eden adama yaklaşır ve hayvanıyla silahını teslim eder. Bu misafir, aşiretin bir çadırında ikamete mecburdur. Bütün aşireti gezmeye salahiyettar değildir. Aynı zamanda, beyin çadırına da kabul edilmez.

Bu ahval, halihazırda hiç ehemmiyeti olmayan fakat bir anane gibi devam etmekte bulunan casusluk meselesinden neşet etmektedir. Lakin, aynı zamanda, böyle casusluğundan şüphe edilen bir misafirin kabul edilmesi ciheti de şayan-ı istiğraptır. Görülüyor ki, aşiretlerin muharipliği yanında bir de samimiyet alemi vardır. Bu alem, öyle zannedilir ki, yeni tesirattan neşet etmektedir ve gerek Anadolu'da daimi surette vuku bulan cevelanlarının ve gerek birkaç asırlık fazlaca hiss-i insani de diyebiliriz. Şüphesiz, bu adım gayet iyidir. Zira Türkmen'in aşiret hayatından çıkması için, ilk esas başlamış demektir.
Bu misafir, bu evde bir geceden fazla kalamaz; ertesi gün tekrar yoluna devam etmek mecburiyetindedir. Ancak bu misafirin tekin addedilebilmesi için bir hediye getirmesi lazımdır. Bu hediye geceyi geçireceği ailenin büyük kızma verilir. Eğer hediye getirilmemiş ise, kız misafiri teşyi etmez. Hatta bazı yerlerde kendisiyle de görüşmez. Bu hareketin aksi, büyük bir uğursuzluğa işaret eder. Burada ehemmiyetle kaydedelim ki, Türkmen aşiretleri arasında sıhri manzumenin ehemmiyeti pek büyüktür. Hemen hemen bir aşiret ailesinin hayat-ı idaresi sıhri kaidelere tabidir. Bu cihet, halkiyat bahisinde mufassaları izah edilecektir.

Hediye getiren misafir, gecesini yalnız geçirmez. Yani yalnız bir odaya kapanmaz. Kendisine bir mahal tahsis edilir. Bu çadırlar, bazen üç dört kısma tefrik edilmiş olur. Bazen de birkaç küçük çadırdan ibaret bulunur ki, bunların heyet-i umumiyesi de bir aileden ibarettir.

Misafir, çadırın bir kısmına konulur ve yemek yedikten sonra, daima evin kızıyla kalır ve onunla geceyi geçirir. Aşiret efradından olan misafir şerefine oyun oynanmaz. Sonra, bu misafirin kızla münasebat-ı gayr-i meşruada bulunması da mümkün değildir. Çünkü bu, aileye büyük bir felaket getirecek bir tekinsizlik addolunur. Bu hal, tıpkı kızın başka bir aşiretten bir adama kaçması gibidir. Lakin, aşiret efradı arasında cari olan ve bu havalide pek umumi bir mahiyette bulunan rezaletlere nazaran da bu bapta kat'i bir fikir serdetmek mümkün değildir. Zannedildiğine nazaran böyle bir günahın işlenmesi için tekin olmayan bir eşref saat vardır. Herhalde meselenin tarz-ı cereyanına göre, böyle bir hadisenin vuku bulmaması ve bilhassa, bu bapta kat'i bir fikir istihsali mümkün değildir. Burada en ziyade cay-ı münakaşa olan cihet, kızların hassasiyeti meselesidir. Bilhassa, Türkmen kızlarının pek ziyade şen, şuh, dilbaz olmaları, fazla hassas olduklarını gösteriyor. Buna binaen bu eşref saat meselesinin büyük bir rol oynadığını kabul etmek lazımdır. Bu meseleyi tenvir edecek bir iktibasta bulunmak faydalıdır.

Rusya Türkmenlerine ait olan bir kitapta atideki vaka hikaye ediliyor:

"Bura Türkmenlerinde kızların adeti pek ziyade fazladır. Bu mesele aşiret dahilinde iptidai bir izdivacın esaslarını temin ediyor. Bu aşiretlerin birinde misafir kalan biri, behemehal bir kızla veyahut bir dul kadın ile izdivaca mecburdur. Zevç, ertesi günü çocuğunun ismini söyleyerek yoluna devam eder. Kadın çocuk doğurduğu taktirde zevc-i muvakkatin istifraş sabahı tavsiye ettiği isim verilir. Kız doğduğu taktirde ise, ismini validesi verir."

Anadolu Türkmenlerinde bu kadar sarih bir hikayenin zikrine imkan yoktur. Lakin, gerek Arap, gerek Kürt ve gerek Türkmen kadınlarında da, tasavvur edilen ismetin mevcut olmadığı bilinmelidir. Bunlar için bu baptaki itirazlara da kısmen ehemmiyet vermek ve ona göre de meseleyi ihata eylemek icap eder.

Fakat, misafirin bir hareketinden tevellüt eden mesele hakkında hiçbir malumat yoktur. Halbuki, böyle vaka tekerrür ettiği ve bilhassa kısmen cari bir adet olduğu halde behemehal bir tarz-ı rivayeti olmak lazım gelir. Lakin, meselenin bu şekilde devam etmesine de aksi bir mana vermek kabil olmuştur. Bu mesele bilhassa, aşiretlerde tekinsizliğin heyet-i umumiye nazarında hafi kaldığı ve heyet-i içtimaiyenin bu meselelerden bahsetmeye cüret edemediği esasıdır. Belki de bizim nüfuz edemediğimiz bazı esbab-ı tali mevcuttur ki, bunların zikri de kabil değildir. Misafirlerin diğer bir kısmı da vardır ki, bunların geçirdikleri hayat pek başkadır. Bu misafirler, hastalanan veyahut bazı esbab-ı zaruriyye tahtında olmak üzere, yoluna devam edemeyen insanlardan ibarettir. Bu mesele, herhalde dikkate şayan bir bahistir. Çünkü, bir geceden fazla misafir kabul etmeyen aşiret, böyle bir vaka önünde, bütün hukuk-ı mülkiyyesini kaybediyor. Aynı zamanda bu zaruretin bazen tehlikeyi dai olması ihtimali de vardır. Buna binaen bu nevi misafirleri iki şubeye ayırmak lazımdır.

1- Hastalananlar
2- Bir tehlikeye binaen yoluna devam edemeyenler

2.1. Mevsime ait bir tehlike
2.2. Düşmanlar tarafından bir takip
2.3. Hükümet tarafından takip

Hastalığın ehemmiyeti yoktur. Hasta, daima çadır halkının hürmetine nail olur. Lakin, halihazırdaki Türkmenler de servet ailenin tenakus etmesi, hastanın uzun müddet bakılması imkanını selb ediyor. Buna binaen bir ailede uzun müddet kalmak mecburiyetinde bulunan bir hastayı beyin iaşe etmesi icap eyler. Bey, böyle bir teklifi kabul eder. Lakin, yine bu hastayı evine kabul etmez. Hatta beyin her geceki kahve ziyafetine de bu misafirin gelmesine müsaade edilmez. Misafir, ilk konduğu ailenin daimi bir misafiri kalır ve beyin marifetiyle ev kızı tarafından bakılır.

Misafirin uzun müddet hasta yatması, aşiret dahilinde bir nevi samimiyetin tevellüdüne bais olur ve bittabi gerek bu aile ve gerek sair aile efradı ile ahbap olur. Bu netice, misafirin mevkiini tebdil eder. Çünkü, ilk zamanlarda bir yabancı gibi izaz edildiği halde, şimdi bir dost gibi bakılır. Mamafih, beyin eski itiyatta sebat etmesini hakkıyla izah mümkün değildir. Çünkü aşiretlerde beyin ayrı bir salahiyeti yoktur. Ve bey, aşiret halkının tarz-ı telakkisinden ayrılamaz. O halde, aşiret halkının dost ettiği misafiri, beyin de dost etmesi tabii değil midir?

Fakat her ne sebebe mebni ise, iş bu suretle cereyan etmiyor. Buna binaen, ya aşiret halkının dostluğunu samimi addetmemek veyahut beyin bazı hususi telakkilere malik olduğunu kabul etmek lazımdır.

Beyin hususi bir telakkiye malik olması, Kürtlerde olduğu gibi beyin ayn bir millete mensup ve fatih sülalesinden bulunması ihtimalini tevlit eder. Halbuki, Türkmen aşiretlerinde böyle vakalar mevcut değildir. Her bey Türkmen'dir. O halde, bunlar hakkındaki tasavvurun sakıt olması lazım gelir.
İkinci şık, aşiret halkı dostluğunun samimi olmamasıdır. Bunun imkan haricinde olmaması kabildir. Zira, mademki böyle bir tasavvura cevaz verebilecek bir eser vardır; bu cihet kabul edilebilir. Ve bilhassa, bu cihetin münakaşasına başlamak da zaruridir.
Bir misafirlik müddetinin devamı, aşireti taciz edebilir. Zira aşiret, bu nevi misafirden emin değildir. Onun bir casus olması ihtimalini düşünür.

Filhakika yukarıda söylemiştik:

Bu casusluk meselesinin halihazırda zihayat bir şekli yoktur. Lakin, bu eskiden kalmış bir an'ane şeklinde bakidir. Buna binaen aşiret efradının bu misafire karşı beslediği bir tarz telakkiyi değiştirmeyeceğini kabul etmek lazımdır. Ancak, dost kelimesinin de manası pek vasidir. Bu kelime, doğrudan doğruya düşmanın mukabilidir. Buna binaen, bunun mevcudiyetiyle diğerinin sükutu kesb-i zaruret eder. Lakin, görülüyor ki bunlar birleşiyor ve bu suretle ortada bir nezaket meselesi tahaddüs ediyor. Binaenaleyh Türkmenler, dostluklarını nezaket mukabili olmak üzere izhar ediyorlar demektir.

Lakin, bu nezaketin hududu da muayyen değildir. Hatta gösterilen muamele nezaketin hududunu tecavüz edecek bir şekildedir. Zira bu suretle müddet-i müsaferetini tezyit etmiş olan misafir, arzu ettiği taktirde, aşiret efradı dahiline girebilir. Hatta, üç sene kadar bekar kaldıktan sonra beyin çadırına da kabul olunur ve bu müddetten sonra o adam aşiret dahilinden bir kızla izdivaç da edebilir. Aşiret artık onu kendi azasından addeder.

Bu mesele halihazırda başka bir tarzda cereyan etmiyor. Lakin, bazı darb-ı meseller vardır ki, bu usulü muvafık bulmuyor ve aynı zamanda düşmanın kırk sene sonra da düşmanlığını izhar edebileceği söyleniyor. Lakin bunlara itibar edilmiyor. Bu misafirin düşmanlığı ciheti, gittikçe kıymetini değil, hatta şeklini bile kaybetmektedir.

Bu nevi misafirlerin ikinci şubesini teşkil edenlerin fazla ehemmiyeti vardır. Çünkü, bu meselelerde aşiret de nevumma sıfat-ı velayet tahaddüs etmektedir. Mesela A meselesini tetkik edelim.

Bu mesele doğrudan doğruya mevsime aittir:

Ya bir nehrin tuğyanıyla mürurun adem-i imkanı, ya müthiş bir yağmur, fırtınanın mevcudiyeti, yakar, soğuk gibi kışın şiddetle hükümran olması ve yolun kapanması gibi vakalar misafirin devam-ı seyahatine mani olabilirdi. Lakin, misafirin seyahatine devam etmesi matlup olduğundan ailenin gençleri de misafire refakat ederler. Bunlar, misafire her türlü muaveneti ibraz etmeye mecburdurlar. Hatta bu muavenet bazen bir mecburiyet, bir tehlike şeklini bile alır. Bu bapta birçok menkıbeler zikredilmektedir. Misafirini kurtarmak için, nehirlerde boğulan, soğukta donan, kar tipileri içinde kaybolan birçok Türkmen gençleri, ihtiyarları vardır. Misafir, hemen hemen bir hak gibi bu muaveneti talep edebilir. Zaten talebe de hacet yoktur. Lakin, talep edildiği taktirde Türkmen'in reddeyleme-si imkan haricindedir.
Bu hadise, bu nevi hukuk-ı şahsiyyenin adeta hukuk-ı te-kafuliyye şeklini ahzeylediğini gösteriyor.

Bu bahise ait olan diğer bir ciheti de kaydedelim:

Eğer bu sıfatı haiz olan fakat bir gece misafirlik etmeyen bir yolcu Türkmen'den muavenet talep ederse, her ne halde olursa olsun kat'iyen muvafakat edilmez. Burada da aksine olarak hukuk-ı şahsiyyenin hiçbir kıymeti haiz olmadığı görülüyor.

İkinci kısmın B şubesi, Türkmen aşiretlerinde birçok felaketlerin menşeini teşkil eder. Çünkü aşirete teslim-i vücut eden ve düşmanlarının eline geçmesini istemeyen misafir, aşiretin en ziyade ehemmiyet verdiği bir şahsiyet gibi nazar-ı itibara alınır. Ve bu doğrudan doğruya bir kahraman gibi telakki edilir. Vakanın ne halde cereyan ettiğine de ehemmiyet verilmez. Mesele bu misafirin böyle bir kahraman olup olmamasıdır.

Filhakika meseleyi olduğu gibi kabul ederler ve teslim olanı da bir mahalde gizlerler. Bu adam günlerini ve gecelerini burada geçirmeye mecburdur. Bu, düşmanlarının tahakkukuna kadar burada kalır. Bu tahakkuk meselesi, bazı aşiretlerde bizzat takipde bulunarak, aşirete müracaat etmek suretiyle vuku bulur. Bazı aşiretlerde ise böyle değildir. Mesele, aşiret efradı tarafından tahkik edilir ve misafirin iddiası tahakkuk ettiği taktirde, kendisi serbest bırakılır. Artık kendisine aşiretin düşmanı nazarıyla bakılmaz, beyin refakatinde bulunur.

Bu adam, doğrudan doğruya aşiret ile münasebat-ı sıhriy-yede bulunamaz. Çünkü kahramanlar, kızları behemehal kaçırmak mecburiyetindedirler. Halbuki, teslim olduğu aşirette böyle bir fiile cüret doğru değildir. Buna binaen, böyle misafirler bekar kalırlar. Bunlar, hayatlarının nihayetine kadar bu suretle imrar-ı evkat eylemeğe mecburdurlar. Lakin kaideten bu suretle cereyan etmesi lazım olan vekayiin bazı tebeddülata duçar olduğu da görülüyor. Ezcümle tabii hadisat, bu meselenin de en nihayet gayr-i meşru münasebata müncer olmasını icap ediyor. Bu hal, umumiyetle görülmektedir. Fakat bu gayr-i meşru münasebat bir hukuk eseri addolunamaz. Buna binaen teslim olanın da aşiret dahilinde şahsi hukuku kabul edilmemiş demektir.

Ancak bu adamın izafi bir hukuku tahad-düs ediyor:

Aşiret kendisine teslim olanın hayatını muhafazaya borçludur. Halbuki, hayatı muhafaza meselesi bir çok mücadeleleri intaç ediyor. Hatta bu yüzden, aşiretler birçok defalar baskına bile uğruyorlar. Lakin, her ne olursa olsun, aşiret efradı, kendi mağlubiyetinden evvel misafirini teslim etmez.

Bu mesele, birçok kanlı vukuatı intaç etmiş ve bütün halk arasında da atideki darb-ı meselin tevellüdüne sebebiyet vermiştir:

"Türkmene teslim ol, canını kurtar!"

Darb-ı meseldeki bu.sarahat, Türkmenin hiçbir zaman misafirini terk etmediğini göstermektedir. Ancak Türkmenin aşiretini terk etmemesi ve beyin izni olmadığı mahallere gitmemesi lazımdır. Afşar Türkmenlerinde bu kayıda lüzum yoktur. Misafir, serbest bırakılır. Daima kendisine birkaç arkadaş terfik olunur. Lakin, misafirin yalnız gezinmesine müsaade edilir. Fakat Afşarlar arasında böyle vekayi tahaddüs etmez. Zaten Afşarlar o kadar fazla kahramanlığa hahişger değillerdir. Ekseriya sulhu harbe tercih ederler. Bu sebeple diğer aşiretler bunlara ilticaya nadiren müracaat ederler. Bu da gösteriyor ki ilticadan mütevellit hukuk da başka bir şekle girmek üzeredir.

Burada da misafirin iktisab-ı hukuk etmesi mümkün olamıyor. Misafir her nevi muaveneti, himayeyi görüyor. Lakin, bu himaye kendisi için değildir; eğer olsaydı, kendisinin bir kıymet iktisap etmesi icap ederdi. Bu olmayınca, meselenin aksini düşünmek iktiza ediyor. Aksi ise, aşiretin bizzat kendisini müdafaa etmesidir. Burada, aşiretin kendi hukukunu muhafaza ettiği ve harici taarruzatın da hukuk-ı zatiyyesine bir tecavüz teşkil eylediği anlaşılıyor. Bunun ait olduğu safha, aşiretin tecavüzden masun olduğu meselesidir. Demek oluyor ki aşiret, aynı zamanda pek ziyade hodperesttir ve bu, aşiretler arasındaki hukuk-ı şahsiyyeye mütekaddimdir.

İkinci kısmın (H şubesi) şubesi de var idi. Bu şube, hükümet ile bir misafir arasındaki meselelere aittir. Aşiret, burada da bir ilticagahdır. Ve aynı zamanda misafirin ne gibi esbaptan dolayı takibata duçar olduğunu tetkik etmez. Cinayet, cünha, sirkat ilh... gibi medeni kanun-ı cezanın kabul ettiği bilcümle ceraim de aynı derecede ve aynı ehemmiyettedir. Bunların hiç birisine ehemmiyet verilmez. Çünkü, aşiretin nazarında hükümetin müspet bir kıymeti yoktur. Ancak menfi bir kıymeti vardır ki, kuvve-i cebriyyeye müracaat eder ve aşiretin hayatında birçok rahneler açar bu tarz telakkinin misalini de aşiretlerin hareketlerinde görebiliriz.

Aşiret efradı, kendilerine teslim-i nefs eden hükümet firarilerini gizlerler ve bunu katiyen ifşa etmezler. Hükümet firariyi takip ettiği taktirde, aşiretin mühim bir muhalefetine uğramaz. Ancak aşiret efradı firariyi kaçırmak veya gizlemek şıklarından birini takip eder. Bu suretle hükümetin takibatına bir sed çekmiş olur. Meselenin bu tarzda cereyanı, eskiden daha şiddetle hareket edildiğini göstermektedir. Bilhassa misafiri tamamıyla ifşa etmek meselesi, bunun da bir zamanlar silah ile müdafaa edildiğini göstermektedir. Lakin, halihazırda buna imkan görülememiştir.

Hükümetin takibatına uğrayan misafir, evvelki misafir gibi değildir. Bu şahıs, beş sene sonra aşiret dahilinde bir mevki işgal edebilecek bir şahsiyet olur ve kendisinin aşiretten bir kızla izdivacına da müsaade olunur. Bu suretle, diğer efrat gibi hukuk-ı şahsiyyeye malik bulunur. Burada ne için bu muamele cereyan ediyor?..

Bu mesele, pek güç halledilebilir. Ancak takribi bir surette diyebiliriz ki, aşiretin hükümet takibatına karşı hukuk-ı şahsiyye bahşetmesi, hükümetin kendi istiklalini kesreden bir kuvvet olması ve mültecinin de bu kesr-i istiklal kuvvetine karşı koyan ve binaenaleyh aşiret kanaati ile neticede birleşen bir şahıs bulunmasıdır. Bu şahsı bir müddet tecrübeden sonra, aşirete ithal etmemekte bir mana yoktur. Unutulmamalı ki, burada mevzuubahis olan mülteci de Türkmendir.

2- Türkmen olmayan misafir:

İlk taksim iki esası ihtiva ediyordu:

A- Kürt, Arap aşiretlerine mensup olanlar
B- Şehirli Türkler

Bunların her ikisi de ayn ayrı tarz telakkilere maliktir. Bunun için ayrı ayn tetkikleri icap eder.

A şubesi:

Kürt, Arap aşiret misafirleri için kabul, adem-i kabul şıkları yoktur.

Bir Türkmen darb-ı meseline göre:

"Türkmen'e ses veren cevabını alır". O halde Her nevi misafir için Türkmenin rey-i kabulünü nazar-ı itibara almalıdır. Kürt, Arap misafirler, Türkmenler için büyük bir meseledir. Çünkü bunlar, Türkmenlerdeki misafirperverlikten bilistifade, ya kız kaçırmak veyahut sirkat veya bir cinayet gibi bir fiil işlemek üzere gelirler. Bunun içindir ki, bunların misafirlikleri gecelerinde aşiretin müteyakkız bulunması icap ediyor. Ekseriya böyle bu iltica ve misafirperverlikleri müthiş yağma ve baskınlann takip ettiği görülür. Lakin, Türkmen aşiretlerinin toplu olmaları, böyle hücumlara mukavemet imkanını bahşediyor. Mamafih mülteciyi kabulden sonra da gafıl bulunmamak icap eder. Buna binaen böyle bir şahsın misafirliği akşamdan la-ekall bir saat evvel olmalıdır. Bu şahıs ancak hasta olmadığı ve silahlarını da aşiret beyinin emrine terk ettiği taktirde kabul olunur. Misafirlik müddeti, bir gecedir. Bu müddet, esbab-ı zaruriyye tahtında olmak üzere iki gece olabilir. İki gece sonra, behemehal gitmek mecburiyetindedir. Aksi halde, aşiret efradının fena bir nazarına uğrar. Filhakika misafiri kovmak mümkün değildir. Lakin, misafirin harekatını teftiş etmek ve kendisini daima göz altında bulundurmak icap eder. Aynı zamanda misafirin yanında kızlar da kalmaz. Ancak arasıra ihtiyar kadınlar bulunur. Kadınlar da kendisine yoluna devam etmesi hakkında imalı tavsiyelerde bulunurlar.
Mesele, en nihayet kesb-i nezaket eder. Bu suretle misafir de tecrit edilir. Artık kendisi tekinsiz addolunarak, yanma hiç kimse gitmez.

Bu vaka, yalnız Arap misafirleri hakkında tatbik olunuyor. Çünkü Arap misafirleri daima fena huyludur. Aynı zamanda, gayet sefil ve aç insanlardır. Bunlar, daima geldikleri evlerden çıkmazlar. Hatta, tecrit de edilseler bile, yine kalırlar. Çünkü orada beslenirler.

Bunlar hakkında atideki hikaye naklolunmaktadır:

"Beni Cemal aşiretinden biri, Halep'in merkezindeki Türkmen aşiretlerinden birine misafir gelir. Misafir, ilk gecesini geçirir. Bir harekette bulunmaz. İkinci gecesini de geçirir. Yine hareket etmez.
Bunun üzerine, aşiret efradını bir havf istila eder. Bunlar ne için misafirin hareket etmediğini anlayamazlar. Misafiri tecrit etmeye karar verirler. Hiç kimse kendisiyle görüşmez. Yalnız ihtiyar valide yanma gider ve kendisinin gitmesi lazım geldiğini ima eder. Misafir gitmemekte ısrar eder. Artık bunun bir maksat uğrunda buraya geldiği zihabı hasıl olur. Kimisi Arab'ın bir kız kaçırmak için geldiğini kimisi de bir cinayet işleyeceğini iddia eder. Fakat günler geçtikçe aynı hal devam eder. Aşiret efradı misafirin çadırı haricinde nöbet beklerler. Hatta bu nöbet daha birçok mahallere de teşmil edilir. Lakin, hiçbir yeni vaka tahaddüs etmez. Arab'ın misafirliği beş ay devam eder. Bu müddet zarfında dışarı çıkmaz. Mesele, en nihayet aşiret reisinin nazar-ı dikkatini celbeder. Misafir tazyik edilir. Nihayet Arap fukaralığı hasebiyle gitmediğini ve bura-da her gün nafakası verildiği için yoluna devam etmediğini söyler".

Aşiret efradı, böyle bir vakanın zuhurunda başka mahalle gitmek mecburiyetinde bulunurlar. Bu hal aşiret için gayet kolay bir iştir. Çünkü, bir iki saatte çadırları bozup başka mahallere gidebilirler.

Bu nevi misafirlerin hastalıkları meselesine de ehemmiyet verilmez. Hasta bir misafir, behemehal ailesini haber verir ve aşiret efradı da onu ailesine kadar götürürler. Yalnız hastalığı şiddetli olduğu taktirde bir müddet beklenilir. Lakin bu yabancı aşiret ferdinin behemehal aşiret haricine çıkması lazımdır.
Böyle bir misafir, aşiret dahilinde hiçbir hukuka malik olamaz ve aşiret, böyle bir misafiri de uzun müddet muhafaza etmek istisnasını göstermemiştir. Buna binaendir ki, Türkmen aşiretleri arasında ayrı milletlere mensup aile silsileleri yoktur. Halbuki, Kürt aşiretlerinde var idi.

Bu misafirlerin kaçak veya müttehim olmalarına da ehemmiyet verilmez. Türkmen aşiretleri, Kürt, Arap müttehimleri kabul etmezler. Böyle bir vaka aşiret için bir şüphe addedilir. Lakin burada kaydedilecek bir nokta vardır. İzmir Yörük Aşiretleri dahilinde birkaç Arap simasına tesadüf edilmiş idi. Bunlar, reviş-i hale nazaran bu aşiretler dahilinde yaşıyorlardı ve aynı zamanda, bunların İzmir'den firar ettikleri ve galiba bir cinayette zimedhal oldukları söyleniyordu. O halde bu misalin mevcudiyeti neye istinat eder?..

Burada meseleyi halledecek bir usul bulmak mümkündür. Aşiretlerin Arap ve Kürtleri kabul etmemeleri, bunlarla aralarında birçok maceraların geçmiş olmasından neşet ediyor ki, bu vakalar sebebiyle bir takım tarz-ı telakkiler tevellüt etmiştir. Fakat bu tarz telakkilere her yerde tesadüf etmek mümkün değildir. Bunların uzak olanları, hiç şüphesiz bu tarz-ı telakkiden de bihaberdir. Ancak Türkmenler'in ekseriyeti hem-hu-dut bir sahada bulunuyor. Buna binaen o sahayı esas addetmek icap etmektedir. Aynı zamanda aşiretler arasında bu gibi vakaların tetkiki meselesinde muhiti de nazar-ı itibara almalı ve bu muhitin icabat-ı içtimaiyyesi haricinde bulunan heyetler için müstesna vakaları kabul eylemek veyahut bu müstesnaların mevcudiyetini taharri etmek icap eyler. Buna binaen bu nevi misafirlerden müttehim saklamak fikrinde bulunan Türkmenlerin hududunu çizmek için, Kürt ve Arap ile münasebette bulunmayan aşiretleri tayin etmek zaruridir. Şüphesiz, bu nevi müttehim misafir kabul edildikten sonra evvelki misafir gibi, buna da bir hakk-ı mülkiyet ve hukuk-ı şahsiyye bahşedilir.

İkinci nevin B şubesi, şehirli Türkler idi. Şehirli Türkler, Türkmenler nazarında iki taraflı bir telakkiye mazhar olmuştur. Birinci tarz-ı telakki, şehirli Türklerin idare-i hakimanesine aittir ki, hükümeti bunların temsil ettiği kanaatinden mütevellittir. Hükümet ise, Türkmenin nazarında tekinsizdir. Buna binaen hükümeti temsil eden adamlar da tekinsizdir. Türkmen, bunların şerrinden sakınmak mecburiyetindedir. Lakin, bu tarz-ı telakkinin hedefi bütün şehirli Türkler değildir. Bunlar, ancak hükümet memurlarına inhisar eder. Filhakika, ilk zamanlarda böyle değildi. Çünkü, halihazırda yaşamayan bir tarz-ı telakkiye göre, şehirliliğe karşı düşmanlık izleri görülüyor. Bilahare temas neticesi olarak mesele tebeddül etmiş şehirlerde de hükümetin iradesine tabi bir heyet bulunduğu anlaşılmış olacak ki, tarz-ı telakkide mühim tebeddülat hasıl olmuş!... Çünkü, memur olmayan şehirliye mühim bir kıymet izafe ediliyor. Aynı zamanda böyle bir misafirden korkulmuyor.

Misafir, doğrudan doğruya aşirete dahil olabilir. Ne silahı ve ne de atı alınır ve kendisi, beyin çadırına misafir kabul edilir. İstediği taktirde, başka bir çadıra da gidebilir. Bütün aileler, böyle bir misafiri kabul etmek hahişini ibraz ederler. Genç kızlar, misafiri karşılarlar. Kendisine izzet ve ikram ederler. Bu vakaya bizzat şahit olduğumuz için üzerimizde hala yaşayan tesirlerini izah etmek imkan haricindedir.

Bir kelime hulasa edelim:

Bu istikbal, pek müşa'şa' ve hemen hemen bir saraydaki cali merasim-i muhteşemenin samimi bir şeklini irae etmektedir.

Bey, misafirin şerefine bir ziyafet verir. Bu ziyafete birçok insanlar iştirak eder. Kızlar, dans ederler. Bu misafir şerefine, adeta bir konser verilir.
Burada, Türk misafirin hukuk-ı şahsiyyeye malikiyeti kabul olunuyor. Bu misafir, hiçbir tahdidata tabi değildir. Sonra, aşiret dahilindeki müddet-i müsafereti de kendi reyine terk edilmiştir. Aynı zamanda, aşirete mensup kızlardan biriyle evlenmek ihtimali de vardır. Bu meselede de hiçbir kayıt yoktur. Hatta böyle bir vakanın hudusu, o aile için bir felaket addedilmez. Halkiyat bahisinde de görüleceği üzere, Türkmen şarkılarının birçokları da bu mevzua aittir. Fevkalade şuhane olan ve her zaman bir meserreti izhar eden bu şarkılar, aşiret dahiline gelen Türklerin ne kadar ehemmiyetle nazar-ı itibara alındıklarını gösteriyor. Hatta, aşiret dahilinde olanlar arasında, senede birkaç defa şehirdeki karısının yanına giden Türkler de vardır. Bunlar aşiret dahilinde müsavata maliktir. Ancak şunu da kaydetmek lazımdır ki, bu Türk'ün tekrar geldiği zaman hediye getirmesi veyahut da hediye göndermesi icap etmektedir. Böyle olmadığı taktirde, Türk'ün de ehemmiyeti sakıt olur. Eğer böyle bir izdivaçtan çocuklar olursa, bu çocuklar pederlerinin ismini taşıyabilir, ancak aşiret dahilinde yaşarlar. Bunların aşireti terk etmelerine meydan verilmez. Lakin, bazı aşiretlerde bu meselede pek çok tebeddülata uğramıştır ve çocuklar, pederlerini takip ederek, şehirlere gitmişlerdir.

Böyle bir izdivaçtan mütevellit çocuklar, aşiret dahilinde her nevi hukuk-ı şahsiyyeye maliktirler. Bunlar, hiçbir suretle ve hiçbir ima ile diğer çocuklardan ayrılmazlar. Zaten, aşiret dahilinde pederin hukuku da o kadar mahsus değildir. Buna binaen çocukların pederleri meselesi, o kadar mevzuubahis edilecek bir şey değildir.

Bu nevi misafirlerin hastaları, aşiret için ehemmiyeti azimeyi haizdir. Her aile bütün mevcudiyetini sarf edecek derecede bu hastalara bakar. Hastanın uzun müddet kalması veya istediği mahalle götürülmesi, kendi reyine menuttur. Aşiret efradı bapta da hiçbir teklifte bulunamaz.

Sonra, Türk kaçak, müttehim ve firariler de aynı hukuka maliktirler. Bir kaçak, hiçbir zaman düşmanına teslim edilmez. Aşiret, böyle bir düşmanla ebediyen mücadelede bulunur. Müttehim de böyledir. Hükümetin takibatını neticesiz bırakmak için, her fedakarlığı göze alırlar. Sonra, aşiret dahilinde yaşayan böyle bir müttehim, gayet serbesttir. Aynı zamanda, izdivaç hukukuna da maliktir. Yalnız bizzat aşiret dahilinde bir hakk-ı tasarrufa malik değildir. Aynı zamanda aşiret dahilinde bir nevi sıfat-ı hakimiyet de takınamaz. Fakat bunların ehemmiyeti o kadar ziyadedir ki, hükümetin takibatından kurtarmak için dağlara eşkıya bile çıkarlar. Buna binaen bu meseleden mütehaddis birçok eşkıya çeteleri teşekkül etmiştir. Şüphesiz bu çetelerin efradı ve çeteyi himaye edenler de, Türkmen aşiret efradıdır. Bu hal gösteriyor ki, Türkün müthiş bir kıymeti kabul olunuyor.

Acaba böyle bir kıymetin esbabı nedendir? Bu meselenin cevabı, öyle kolay kolay verilemez. Çünkü, ortada hiçbir esas yoktur. Türkmen, kendi aleminde yaşayan bir heyet-i içtimaiyyedir. Bu heyet-i içtimaiyye, hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliyordu. Sonra sırf kendisine kıymet veriyor demektir. Halbuki kendisine kıymet veren bir iptidai heyet-i içtimaiyye, ayrı bir heyete de, aynı kıymeti veremez. Verdiği taktirde bu ikinci heyetin de kendi cinsinden olması lazımdır. Halbuki mesele böyle değildir. Türkmen kendisini ayrı bir heyet addediyor. Sonra Türklerin tarz-ı telakkisi, kendilerinin Türkmen haricinde, bir heyet oldukları tarzındadır. Anadolu, bu tarz-ı telakkiye maliktir. Hatta resmi Türk memurları da, böyle düşünmekten fariğ olmuyor. Behemehal Türk ile Türkmen arasında bir nevi harimi samimiyetin mevcudiyeti lazımdır. Sonra meseleyi halletmek mümkün olamayacaktır.

Filhakika bir az evvel söylemiştik, bu aşiretlerin halihazırdaki şekl-i içtimaileri, bir siyakta değildir. Bunlar, artık muhtelit tesirata tabi kaldıklarından, muhtelif tarz-ı telakkilere maliktirler. Buna binaen bunlar arasında pes-zinde bir takım tarz-ı telakkiler de vardır ki, bunların tatbikatta tesirleri yoktur ve tatbikat bunların izalelerini mucip olacak surette devam eder. Burada bu cihete atf-ı ehemmiyet etmek lazımdır.
Bu meselenin izahına esas olmak üzere Türkmen şarkılarında bazı eserlere tesadüf olunur.

Mesela bir şarkıda:

"Aman beyim, canım beyim, atını alayım beyim Canımın özü beyim, muradımın izi beyim Hakkın armağanı beyim, şehrin güzeli beyim " deniyor. Bu şarkı, bir Türkmen kızının şehirliye ilan-ı aşkını ifade ediyor. Türkmen kızı, şehirliyi bir bey addediyor ve buna hayatının bütün kıymetlerini bahşediyor. Demek oluyor ki, şehirli, bir bey makamına geçiyor. Bey ise, Türkmen aşiretlerinde en kıymetli bir şahsiyettir. O halde, Türk de bunun yerine geçiyor.

Sonra Türkün diğer bir kıymeti daha vardır:

Hakkın kısmeti olması! Bu kıymet, pek ziyade tamike de müsaittir. Hakkın kısmeti, Türkmen kızının aşiret dahilindeki taktirinin aynıdır. Yani, Türkmen kızının bir aşiret ferdiyle izdivacı nasıl tabii ise, Türk ile de izdivacı öyle tabiidir. O halde, Türk ile Türkmen erkekleri arasında hiçbir ayrılığın bulunmadığı manası işrap edilir. Bu mana, aynı zamanda beylik dolayısıyla da Türkmenin fevkindedir.

O halde, Türkmenin Türkün aleyhinde olması ciheti, pes-zinde bir fikirden ibarettir. Halihazırda Türk ile Türkmen arasında gayr-i şuuri uir ayniyet hasıl olmuştur. Biz, bunun Türkmen cihetini tetkik ediyoruz. Buna binaen yalnız Türkmen hesabına diyebiliriz ki, Türkmen, Türkün kendisiyle aynı ruhiyyete malik olduğunu kabul etmek tahassüsatında bulunuyor. Bu netice Türk müessesatmın da Türkmenler üzerinde icrayı tesir etmek derecelerine geldiğini göstermektedir. Mesele, iskan bahsinde daha tafsil edilecektir. Burada yalnız salifüzzikr sualin cevabıyla iktifa edeceğiz ki, bu mütalaa da kafidir.
Burada, aşiretler arasındaki hukuk-ı şahsiyye meselesi nihayet buluyor. Bu meseleyi telhis edecek olursak, aşiretin kendi velayet-i ammesini ızrar etmeyecek şeklindeki hukuk-ı şahsiyyeleri kabul ettiği anlaşılıyor. Ancak bu velayet-i amme meselesini anlayabilmek için hususi bir nokta-i nazar gibi serdedilen muhit ve tesiratına dikkat etmek ve bu esasların neticesi olan ahval-i istisnaiyyeyi de nazar-ı itibara almak lazım-dır. Türkler hakkındaki kısım ise, söylediğimiz gibi, tekrar aşiretin velayet-i ammesiyle alakalıdır. Ancak aşiret, Türk'ün hukukunu tanımakla velayet-i ammesinin duçar-ı tezelzül olacağına hükmetmiyor. Zira, Türkün de bir velayet-i ammesi vardır ki, kendisiyle beraber heyet-i umumiyyeyi ve kendisi, ancak bu velayet-i amme içinde bir nevi velayet-i amme sahibidir. Buna binaen kendinden akdem olan velayet-i ammeye karşı bir nevi muhafazakarlığına kalkışmak faydasızdır. Bu mesele, aşiretlerin mantıkları veya müzakereleri neticesi olarak takarrür etmemiştir. Belki ahval-i idariyye intibaatının neticeleri olmak üzere aşiretler üzerinde lazım gelen tesiratı yapmışlar ve aşiretler bu neticelerin tevlit ettiği kaideleri kabul etmekte muztarr kalmışlardır. Bu, başka türlü izah edilemez.
Hatta Türk memurlarına karşı olan husumetkarane vaziyette de pek çok tahavvülat olmuştur. Bir Türk, aşirete gittiği zaman memur olup olmadığı sorulmaz. Ancak memur sıfatıyla gittiği zaman mesele de tefrik edilir ve memur da aşiretin mükellef bir istikbaline mazhar olur; beye misafir kalır. Ancak memurun aşiret dahilinde bir nevi hukuk-ı şahsiyyeye istinaden faaliyette bulunması mümkün değildir. Aşiret, bu memurun avdetinden başka bir şey talep etmez.

Bu meselenin cereyanı hasmane değildir. Ancak memurun velayet-i amme sahibi olması, aşiret velayet-i ammesinin tamamıyla izalesine teşebbüs edebileceği korkusunu tevlit ediyor. Çünkü, henüz bu baptaki telakki de şuurlu bir halde değildir.

Her halde, son söz şudur:

"Aşiretler arasındaki hukuk-ı şahsiyye, aşiretin velayet-i ammesini ızrar etmediği taktirde muteber, ettiği taktirde gayri muteberdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLER ARASINDA MEDENİ HAYAT

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:00

2.2. Aşiret Dahilinde Hukuk-ı Şahsiye

Aşiret dahilinde hukuk-ı şahsiyye, aşiretin kendi fertleri arasındaki hukuktan ibarettir. Burada aşiret haricindeki fertlerin hiçbir münasebeti yoktur. Mesele aşiret efradının reisinden itibaren en aşağı tabakaya kadar devam eden münasebetlerin şeklinden ibarettir.
Aşiret dahilindeki hukuk-ı esasiyye, bütün fertlerin aynı salahiyete malik olmalarıdır. Lakin halihazırdaki şekil, aşiretin ilk hukuk-ı esasiyye şekli değildir. Aynı zamanda bu şekil haricinde bir hukuk mevcudiyeti hissediliyor. Buna binaen sair müdekkiklerin tasnifatına muhalif olarak bu hukuk-ı esa-siyye meselesini iki şekilde tetkik etmek icap eder.

Bu şekillerde ber-veçh-i atidir:

1- Pes-zinde hukuk-ı şahsiye
2- Zinde hukuk-ı şahsiye

Birinci şube, halihazırda hiçbir aşirette hükümran değildir. Lakin bunun esasatından birçok işaretler de mevcuttur. Mesela beylerin mevcudiyeti de buna istinat eder. Bu usul doğrudan doğruya beyin hakimiyet-i mutlakası esasından ibarettir. Bey, hem hakim, hem de rahip idi. Yani, aşiretin gerek idari ve gerek dini mesailini idare eden şahsiyettir. Bu suretle kendisinin mutlak bir salahiyeti ve aşiret efradı üzerinde de bir velayet-i ammesi mevcuttur. Bey kendi hukuk-ı esasiyesi-ne istinaden aşiret efradına hukuk-ı esasiye bahşetmiştir. Buna binaen aşirette müsavat-ı hukuk prensibi aranılamaz idi. Filhakika yek nazarda böyle bir hukukun mevcudiyeti iddia olunabilir. Lakin mesele tamik edildiği taktirde bu hukukun mevcudiyetinden şüphe ettirecek emarelere de tesadüf olunur.

Bu emarelerin ilk şekli reisin bir takım fertlere salahiyetler bahşedebilmesidir. Çünkü, riyaset vazifesinin ifası için, birçok şahıslara ihtiyaç vardır. Bu şahıslar ise, ancak aşiret dahilinden tedarik edilebilirdi. Bu ise, bir tercih-i hukuk meselesini tevlit eder ki, hukuk-ı esasiyyedeki müsavatı da ihlal eyler. Fakat halihazırda böyle bir salahiyete ihtiyaç olmadığından meseleyi bu şube üzerine tetkik etmek doğru değildir. Buna binaen esas tetkik olmak üzere zinde şubesini takip eyleyeceğiz. Ancak pes-zinde itiyatları ve aynı zamanda pes-zinde hukuk eserleriyle o devrin halihazırdaki şahsiyetlerini de zikredeceğiz. Bu suretle meseleyi daha esaslı bir surette ihata etmiş oluruz.
Zinde hukuk-ı şahsiye meselesinde bir müsavat-ı tamme zikretmiş idik.

Bu müsavat-ı tamme, aşiret dahilinde atideki meselelerde mevzuubahis olur:

1- İzdivaç meselelerinde
2- Tasarrufat-ı şahsiyye meselelerinde
3- Aile salahiyeti meselelerinde
4- Misafir kabulü meselelerinde
5- Göçebelik meselesinin yazlık ve kışlık iskan mahallerinde
6- Münazaalardaki fasl-ı tarafeyn meselelerinde
7- Çocukların hidmetleri meselelerinde
8- Hayvanatın idaresi meselelerinde

Bu sekiz meselede, hiçbir ferdin bir hakk-ı tefevvuku yoktur. Her fert, serbest ve hiç kimse, kendi işine müdahale edemez.
Bu salahiyet, doğrudan doğruya ferdin bir nevi istiklalinden ibarettir. Lakin ferdiyet usulünün neticesi değildir. Çünkü, aynı zamanda bütün aşiret efradına ait olan bir takım rae-sail daha vardır ki, bu meselelerde rey-i cemaate ihtiyaç vardır.

Bu meseleler de şunlardır:

1- Münazaalarda hüküm vermek
2- Hareket ve ikamet meselesini tayin etmek
3- Vergiyi tayin ve kabul etmek
4- Aşiret ananatına mugayir harekatta ifade-i meram etmek
5- Tecavüz ve müdafaalara iştirak etmek
6- Beyin salahiyetini taktir eylemek

Bu meselelerde aşiretin her ferdi de, salahiyete malik değildir. Filhakika salahiyet aşirete aittir. Ancak her aile reisinden mürekkep bir meclis akdolunur. Bu meclis doğrudan doğruya bir salahiyete maliktir ve kararı da gayr-i kabil-i itirazdır. Ancak bey meclise riyaset eder ve ekseriyetin kabul edeceği bir kararda sabit kalır. Yalnız buradaki ekseriyet azaların ekseriyeti meselesinde değildir. Belki nüfuz-ı şahsinin ekseriye-tindedir ki, bu meseleyi aile nüfusunun da tesir-i küllisi vardır. Her fazla nüfuslu aile reislerinin ekseriyeti, aşireti idare etmektedir. Yalnız münazaa, mudarebe, cünha, cinayet gibi meselelerde bu cihete itibar edilmez. Zaten bu meseleler için de böyle bir meclisin içtimaına lüzum yoktur. Zira böyle bir vaka hudusundaki ahval, aşiret efradı için malumdur. Bu hemen hemen aşiretin bir zihniyetidir ki, bir nevi kanun şeklini almıştır. Zira buradaki ihtilaf doğrudan doğruya aşiretlerin in-hilalini mucip olur.

Meşhur bir seyyah olan Terald, bu meseleyi izahen diyor ki:

"Gerek Türkmen, gerek Arap ve gerek Kürt aşiretlerinin küçük küçük şubelere ayrılmış olmalarını, bunlar arasındaki kan davalarının neticesi olmak üzere addeylemelidir. Çünkü, böyle bir vaka zuhurunda fasl-ı beyn edecek bir adam olmadığı için aşiret arasında bir nevi mücadele başlıyor. Neticede aşiret birkaç şubeye ayrılarak inkısama uğruyor. Bunun içindir ki, aynı isim tahtında olmak üzere muhtelif ve yekdiğerine uzak mahallerde birçok aşiret ve kabilelere tesadüf edilmektedir ".

Bu mütalaatın Türkmenlere ait olan kısmı doğru değildir. Çünkü söylediğimiz gibi Türkmen aşireti arasında bir nevi kanun zihniyeti vardır. Bu suretle meselede heyet-i umumiyenin arzusu dahilinde halledilir. Şüphesiz böyle müstakil bir zihniyet ancak bütün aşiret efradının muhıkk gördüğü ve daha doğrusu aşiret şuurunun ihata edebileceği bir hükümden ibarettir ki, itiraza duçar olmaz.

Bu cihet, bazı esbap tahtında olmak üzere aşiretin tesadüfi bir inkısama uğramadığını gösteriyor. Mamafih aşiretlerin inkısamları meselesi sahihdir. Lakin bu inkısamın esbabını mesail-i siyasiyede aramalıdır. Bilhassa seyr-i tarihi bahisinde görüleceği üzere aşiret reislerinin sıfat-ı hakimiyyeyi haiz olmalarından neşet etmiş bir mesele tarzında zikredilebilir.

Bu izahat, aşiretlerde bir nevi hukuk-ı esasiye karşısında hukuk-ı idarenin mevcut olduğunu gösteriyor. Bu hukuk-ı idare, tekrar aşiret arasında müsavat esasını kabul ediyor. Ancak aşiret dahilinde bir nevi taksim-i amali mucib olmuş ve bu suretle zümre faaliyeti meselesini meydana çıkarmıştır.

İlk zümre, aksakallılardan ibarettir. Bunların fevkinde bir kuvvet yoktur. Bey, ancak riyaset vazifesini ifa eder ve ancak bir reye maliktir. Fakat beyin kuvvetli ailesi, bu reyin inzimam edeceği tarafın da kuvvetini tezyit eder. Lakin bu meseledeki salahiyetin şekli, her aksakallının salahiyetinin aynıdır. Buna binaendir ki, beye hususi bir kıymet izafe etmeye lüzum yoktur. Arkadaşlarımızdan biri, beyin bazı aşiretler arasında bir reye de malik olmadığını yalnız meclisi idare ettiğini söylüyor. Bu aşiret Afşarlardır. Lakin bizim tetkikatımız, aynı neticeyi göstermiyor. Burada da beyin bir reyi vardır. Hulasa ilk zümre idareye aksakallılardır...

Bu zümreyi namzetler takip eder. Namzetler, aksakallı olmaya namzet adamlar demektir. Bunlar, ailelerin riyasetini istihlaf edecek insanlardır. Bunlar da ayrı bir heyet teşkil ederler. Lakin, bunların heyeti içtima etmez. Bunlar, resmen tanınmış bir zümre değillerdir. Mamafih mesail-i umumiye üzerinde, bunların da bir hakk-ı infaz ve tenkitleri vardır ki, aşiretin efkar-ı umumiyesi şeklinde tezahür eder. Aksakallılar meclisini içtimaa davet edebilecek ve birçok yanlış aşiret hayatı ile gayr-i mütenasip kararların tekrar tetkikini icap ettirecek veya her ne hakkında olursa olsun, bir karar ittihaz edilmesi lazım geldiğini ihsas eyleyecek kitleyi de bunlar teşkil ederler.

Bu kitle öyle ehemmiyetsiz değildir. Çünkü, aşiretin bir kuvve-i teşriiyyesi hükmündedir. Bunlar, bazen de aksakallı-lar meclisine giderler ve orada kendi nokta-i nazarlarını müdafaa ederler. Aynı zamanda evlerde de aksakallıların birer müşaviri hükmündedirler. Bunların tesirleri, aksakallıları idare eder. Çünkü, her ailenin işlerini gören ve bilhassa gerek hükumet ve gerek şehirlerle bizzat münasebatta bulunan bunlardır. Filhakika Türkmen kadınları da, şehir pazarlarına giderler, Lakin kadınlar, ailenin ihtiyacatı için şehirlerden mübayaatta bulunurlar. Halbuki, bu ihtiyaçları tayin ve taktir etmek de bu erkeklere aittir. Buna binaen zamanın mürurundan müteessir olan da bunlardır. O halde bir takım şeyi ahkam-ı idarenin lüzumu hisseden de bunlardan başka kimse olamaz. Zaten bu zümre, tabii bir surette teşekkül etmiştir.

Aşiret efradı, bu namzetler zümresine büyük bir ehemmiyet atfediyor. Bazı seyahatnameler, bilhassa İngiliz seyyahları, bu meseleyi başka bir tarzda beyan etmektedirler.

Bunlar diyorlar ki:

"İhtiyarlardan sonra, kendilerini istihlaf edecek çocukları gelir. Bunlar, aşiret efradı arasında büyük bir kıymete maliktirler. Bu kıymet, sırf ihtiyarlar meclisini teşkil edecekleri içindir. Zira bu meclis azalığı aşiretin bütün menafıiyle alakadar olduğu ve bunların reylerine mümaşat mecburi bulunduğu için bunlara daha evvel hürmet etmek ciheti takip olunuyor ki, bu da gayet tabii bir netice addolunur.

Halbuki, mesele böyle cereyan etmiyor. Burada izah ettiğimiz tarzda bir nevi murakabe heyeti vazifesi icra ediliyordu. İşte bunun içindir ki, bunlara fevkalade ehemmiyet verilir. Bu seyyahlar bunların teşrii vazifesini anlamamışlardır.

Bu zümreden sonra, bir kadın zümresi vardır. Kadın zümresi, ailelerin en ihtiyar kadınlarından mürekkep değildir. Belki, namzetler zümresini teşkil eden erkeklerle zevceleridir ki bu kadınlar da orta yaşlı bulunurlar. Bunlar, ayrı bir zümre halinde aşiretin dahili mesaili ile iştigal ederler. Bu dahili mesail, umur-ı beytiyye değildir. Belki en ziyade izdivaç meselesidir. Aşirette her senenin mevsimlerinde birçok izdivaçları idare eden ve zevç ile zevce arasında bazı şerait dermiyan eyleyen bir kadın heyetinin mevcudiyeti anlaşılıyor demektir.

Bu kadın zümresi, yalnız bu isim tahtında ve namzetler şeklinde bir isim değildir. Bu zümre, aksakallılar gibi içtima eder. Tetkikatımız bu zümrenin her aşirette mevcut olduğunu gösteriyor. Sonra, bu zümrenin içtimai da daimi değildir. Ancak senenin dört mevsiminde birer defa içtima ederler. Bu içtimalar, bildiğimiz gibi birer içtima değildir. Belki dört mevsime ait bir takım merasim dolayısıyla teşekkül eden birer içtima idi. Mesela ilkbaharda Hızır İlyas (Hıdrellez) denilen gün intihap olunur. Yazın en uzun günü taktis edilir. Sonbaharda da Gün dönüşü günü tebrikleri yapılır. Kışta ise, Zemheri gecesi şenlikleri yapılır. İşte Türkmenlerin sıhri ayinlerine istinat eden bu günlerin böyle bir şekle girmelerinin ilk esaslarını aramak beyhude bir külfettir. Çünkü, meselenin tamamıyla halli imkan haricindedir. Burada yalnız bu günlerin mühim içtimalara esas olduğu tasavvur edilmelidir. Zira aşiretin ahengini idare eden kuvvet, doğrudan doğruya izdivaçtır. Bu kuvvet ise, kadınların elinde olduktan sonra, Türkmen aşiretlerinin kadın zihniyeti üzerine müesses olabileceği de düşünülebilir. Ancak bu son fıkrayı yanlış anlamamalıdır. Buradaki maksat, aşiretlerin maderşahi olduklarını beyan etmek değildir. Bu cihet burada mevzuubahis bile olamaz. Maksadımız, kadınların da erkeklerin mevkileri üzerinde bir nevi murakabeye malik olduklarını göstermektedir ki, bunun da esbabını aşiretin kadına karşı fazlaca hürmetkar olmasında aramalıdır. Bu hürmet o kadar fazladır ki, buradaki aşiret kızları, en serbestiye malik bulunuyorlar. Şüphesiz böyle bir serbesti, ancak kadının bir mevki-i içtimai sahibesi olması sayesinde mümkün olabilir. Bu ise, bir nevi kıymet hükmünden ibarettir.

O halde meselenin izahı da kolaylaşmış oluyor:

Yani Türkmen ailelerinde kadının mevkii yüksek olduğu için, kadının bazı mesail-i umumiye ile iştigal etmesine müsaade edilmiştir, düsturunu serdetmek mümkün olur.

Buradaki salahiyetin esaslı bir surette anlaşılması için Türkmen pes-zinde hukukuna ve eski Türk tarihine müracaat etmek lazımdır. Pes-zinde Türkmen hukukundaki bey salahiyetinin yanında, beyin zevcesi olan kadının da salahiyeti vardır. Halihazırda bu salahiyetin ne şekilde olduğunu gösteren bir vaka yoktur. Çünkü beyin salahiyeti ilga edilmiş olduğundan, kadının salahiyeti de zeval bulmuştur. Fakat merasime ait bazı emareler vardır. Büyük merasim günlerinde, bayramlarda vesairede bey ile beraber kadın da bulunuyor. Hatta bey, kadını olmadıktan sonra bir misafiri kabul de edemez. Büyük müsamerelerde bey kadının hazır bulunması ve müsamereyi idare etmesi lazımdır. Sonra bazı aşiretlerde de beyin mahallini işgal edecek erkek evlat bulunmadığı taktirde kadın beyin mevkiini işgal edebilir. Bu suretle kadının sıfat-ı hakimiyeti de mevcuttur demek oluyor. Sonra, bey zevcesinin aşiret genç kızları üzerinde bir nevi hukuku var idi. Bu hukuk, bu kızların aşiret hesabına olarak işletilmeleri ve kendi menfaatlerine muvafık meşgaleler bulmaları gibi vakalara temas ediyordu. Hatta, kızlara şarkı öğretmek, aşiret dahilinde cari olan usulde dikiş, örücülük, destgahçılık işlerini de bu kadınlar idare ediyorlardı. Bu ahval bey zevcesinin de zevci gibi bir nevi salahiyet-i idareyi haiz olduğu ve aşiretin iki kuvvet tarafından idare edildiğini gösteriyor.
Aynı meselenin Türk tarihindeki şekli ise daha vasidir. Burada hakan zevcelerinin bir nevi ikinci hakan sıfatını haiz oldukları görülüyor. Hatta mesele halihazırdaki Avrupa kraliçeleri salahiyetiyle karşılaşmayacak derecede bir salahiyet-i vasie şeklindedir. Hakan, ancak zevcesinin tastik edebildiği bir iradeyi tebliğ edebiliyordu.

Bu vekayi-i tarihiyye, Turan halkındaki kadın telakkisinin aksine olarak, Türkmen kanında bir nevi idari salahiyetler kalmıştır. Bu salahiyetlerin esası, hakan hatunlarının imzaları meselesinden başlar. Ve burada zikirleri faydasız olacak olan birçok devir geçirdikten sonra bugünkü Türkmen aşiretlerin-deki kadın zümresini teşkil eyler. Zaten kadın zümresinin ilk merasim günlerinin devr-i senevilerinde içtima etmeleri de eski bir adetin mevcudiyetini gösterecek bir fasıldır. Hatta bu içtimaa zümre-i içtimai ismini vermeyebiliriz. Lakin bugünlerde behemehal izdivaç mesailinin mevzu olması lazım geleceğini işaret ettiğimiz taktirde zımnen bunun için içtima-ı mahsus akdedildiğini iddia etmiş oluyoruz.

Kadın zümresi, bu dört günde bir takım kararlar ittihaz eder. Bu kararlar, umumiyetle üç kısma tefrik olunabilir:

1- İzdivaçları emr-i vaki olanlar hakkında
2- İzdivaçları mümkün olmayanlar hakkında
3- Yeni namzetler hakkında

Bu ruzname, aşiret hayatından alınmıştır ve aşiret mahdut bir alem olduğu için vakalardan herkesin malumatı vardır. Efkar-ı umumiye, bu ruzname hakkında reyini vermiştir. Buna binaen, emr-i vakilerin kadın zümresi salahiyeti haricinde ta-haddüs etmiş birer vaka gibi kabulü icap etmez. Belki, kadın zümresi daha evvelce bu bapta fikrini serdetmiş ve içtima halinde değil iken de bu babdaki münakaşat cereyan eylemiştir. Bunun için bu emr-i vakiler bittabi, buradaki tasdikin manası da itibaridir. Bundan murat, izdivacın müddetini tesit etmektir. Çünkü izdivaçtan sonra birçok tekinli ve tekinsiz günler vardır. Burada tekinli günler nazar-ı itibara alınır.

Gelinin atideki ahvalinde:

1 - Yeni gelinin üç ayı
2- Gebeliğin ikinci ayı
3- Lohusalığın kırkıncı günü
4- Gebeliğin altıncı ayı

Mevsimin o gününe hangi devir düşüyorsa, o taktis edilir. Bu taktis, mani söylemek veya oyun oynamak gibi usullerle yapılır. Şekil itibarıyla da bir nevi eğlenceden ibarettir. Lakin, netice itibarıyla izdivacı tastik manasını mutazammındır. Buna binaen, her ne suretle olursa olsun, behemehal senenin bu dört mevsimini nazar-ı itibara almak mecburiyeti vardır.

İkinci şıkkı teşkil eden fesh-i izdivaç meselesi, efkar-ı umumiye tarzında değildir. Bu mesele, efkar-ı umumiyenin fevkinde olan bir kuvve-i hafiyenin taht-ı tesirindedir. Bu bir taktir-i amm mahiyetini haiz olan bir usul ile halledilir. Zira böyle meselelerde birçok teferruat vardır. Bu teferruat ile, tarafeynin gerek manevi, gerek maddi menafii de muhtel olur. Bu suretle meseleyi yalnız rey-i umumi ile halletmek mümkün olamaz. Zira aşiret dahilinde hükumetlerdeki şekilde kuvve-i icraiyye yoktur. Aynı zamanda bunların zihniyeti de hukukun şeklini makul addedecek derecede müterakki değildir. Mesele, mücadele ile nihayetlenir. Bunun için, diğer iptidai kavimlerde olduğu gibi, sihre müracaat edilmiştir. Burada ise sihir daha tabii bir şekle girmiş bulunuyor. Böyle bir içtimada bir mantufal açılır. Tarafeyn bunun hükmüne razı olurlar. Lakin bu hükümde efkar-ı umumiyenin verdiği hüküm haricinde bir şey değildir. Zaten bu mantufalı idare eden kadın, aynı tesirata tabidir. Bu kadın ancak telakki-i umuminin neticelerine bir sıfat-ı meşruiyet vermek için mantofal usulüne müracaat ediyor. Daha doğrusu, bir nevi vazı-ı kanunluk vazifesini icra etmiş bulunuyor. Başka bir şey değil!

Filhakika, meselenin fala müracaat edilerek halli, zümrenin doğrudan doğruya sahib-i rey olduğu nazariyesini iptal ediyor. Lakin meseleyi daha umumi bir nazarla tetkik ettiğimiz taktirde neticenin böyle olmadığı meydana çıkıyor. Falın hükmü, zümrenin kanaatidir. Burada zümre reyinin hakim olduğu meselesi meydana çıkar. Ancak bu usulün münakaşa edileceği görülür. Lakin neticenin doğruluğuna nazaran, usulün ehemmiyeti de tastik olunur.

Eski şark darb-ı meseli:

"Neticenin selameti, usullerin hepsini de makul addettirir". Burada da kabil-i tatbiktir.
Üçüncü şube, bir takım namzetler meselesidir.

Bu mesele, iki şekilde cereyan eder:

1- Emr-i vakiler
2- Yeni zuhurat

Emr-i vakiler, tarafeynce malumdur. Buna binaen evvela bunların meseleleri hallolunur. Bu mesail, nişanlanma merasimleridir ki, bu heyet-i umumiye için gayet eğlenceli olur. Bunun için de mantufala müracaat edilir. Ve daima saadete ait neticeler istihsal edilir. Bu emr-i vakilere itiraz edilmez. Ancak bunlara itiraz edildiği de vardır ki, aşiret arasında da aynı itirazlar serdedilmiş veya aynı tesirler ihsas olunmuştur.

İşte, bu gibi noktalara ehemmiyet verilir ve zümrenin no-kta-i nazarına göre tenkit edilir. Bazen böyle münakaşalı meselelerde nihayet tarafeynin muvafakat usulüne müracaat olunur. Bazen bir emr-i vakii tehlikeli göstererek işi bozmak da kabildir. Ancak işin bozulmasını cesr etmek mümkün değildir. Fakat bu nevi izdivacın en nihayet bir felaketi intaç edeceği hakkında birçok fallar açılır ki, bazen bu falların başka şekillerine de tesadüf edilir. Buna binaen bunların derece-i tesirleri de kısmen hafidir. Çünkü meselenin tesadüfi olması, bazen aşiretin memnuniyetle kabul ettiği ve herkesin bir saadet addeylediği meselelere de tekinsizlik hükmü tesadüf edebilir. Mantofal, bir nevi tesadüftür. Bu hal, ekseriya vaki olur. Bu halde heyet-i umumiyenin kanaatini tebdil etmek icap eyler. Halbuki falın böyle bir kuvvet-i müsehhiresi yoktur. Bu, ancak kanaati tastik ettiği zaman hakimdir. Aksi halde, tesirsizdir. İşte böyle tesadüflerde de tesirsiz olur. Buna binaen emri vakilere karşı serdedilen fenalık nokta-i nazarlarına o kadar ehemmiyet verilmez. Binaenaleyh emr-i vakileri kabul etmek mecburiyeti vardır.

Üçüncü şıkkın ikinci kısmı da var idi. Bu kısım, asıl kadınlar zümresinin salahiyetini gösterir. Burada bu zümreden her birinin bazı fikirleri bulunur ki, o içtimada hazır bulunan erkeklerle kızlar hakkındadır. Nevumma, bir nişanlanma kanunu gibi bir vaziyet tahaddüs eder ve buradaki kararlar, behemehal tatbik edilir. Çünkü, asıl yevm-i tesidin saadetini bu kararlar gösterir. Bu karara tebiyet edenler, Abehemehal saadete nail olacaklardır. Ancak kendilerinin de. tekinsizliğe meyletmemeleri ve hissiyatlarını samimi geçirmeleri lazımdır. Zaten aşiret hayatındaki yeknesaklık bütün efradın mesudane yaşamasını intaç eder. Buna binaen bugünlere izafeten zikredilen saadetlerin de hakikate müncer olacağı kabul edilebilir. Bunun içindir ki, kararlara itiraz edilmez.
Bu kararlar, ekseriya aşiret dahilinde kendilerine bir iş bulamayanlar hakkında cari olur. Bazen de ahval-i ruhiyyesi müşevveş olan, izdivaç için bir karar veremeyen veyahut ailesinin kararını kabul etmeyen kızlar ve erkeklere de aittir. Bunlar, heyet-i umumiye itibarıyla mümkün olamayan izdivaçlardan maduttur. Lakin yukarıda zikrettiğimiz şekildekilerdir.

Kadınlar zümresi, bu meseleyi itmam ederler. Zaten re-viş-i hale dikkat edildiği taktirde, asıl bu maksatın ehemmiyeti olduğu anlaşılır. Çünkü, buradaki esas, evlenmemektir ki, bunun ihmali ile de evlenmek usulünün tahavvül etmesi ve şehirlerdeki gayr-i mazbut ve gayr-i muayyen izdivaç hayatının aşiretlerde de zuhurudur. Bu ahval ise, aşiret için büyük bir tehlike olur. Arz ettiğimiz gibi, aşiretteki ahenk üss-i esası, izdivaçtan mürekkepdir.

Güzel ve birçok aşığı olan bir kız, zümrenin taktir edeceği erkeğe verilir. Ancak bu erkek de aşıkları arasından intihap edilir. Lakin meseleyi bir intikam şekline dökmemek için, her aşığına mahsus birer mantofal açılır. Bu mantofallar usul dairesinde boş çıkarılır ve bu aşıklara diğer kızlardan birer namzet bulunur. Arada da güzel kızın aşığı da meydana konulur ki, bu zevç olmak üzere gösterilir.

Kadınlar zümresi, böyle bir güzel kız için mutlak bir saadet bahşedecek bir netice istihsal etmez. Bir gün güzel kızın bazı felaketlere maruz kalacağım da söyler. Bu suretle hem kızın ve hem de diğer aşıklarıyla onların ailelerinin de, gururlarını cerihadar eder. Böyle hareket edilmesinin esbabı pek sarihtir. Çünkü, aşk pek feci hareketleri intaç eyler. Bunların önünü almak için ise, itikadı alet ittihaz ederek ahval-i ruhiyye üzerinde bir takım menfi tesirler icra eylemek lazımdır. Kadınlar zümresi, bu baptaki usulünde muvafık olmaktadır.

Sonra, şunu da kayda lüzum görüyoruz:

Kadınlar zümresinin güzel kıza tahsis ettiği aşık zevç, kızın aşıklarının en iktidarlısı, en yiğit ve en nüfuzlu aileye mensup olanıdır. Bu intihap, hem diğerlerinin tecavüz cesaretlerini kırmak ve hem de felaket-i müstakbele için zevcin ahval-i ruhiyyesi üzerinde fevkalade amik ve korkutucu izler bırakmamak içindir. Çünkü cesur şahsiyetlerin iradeleri pek kavidir. Bunlar, müstakbel tehlikelere ehemmiyet vermezler. Hatta şahsi iradelerin haricindeki sıhri tesirata da o kadar mutekit değillerdir. Ancak bu adem-i itikat gayr-i şuuridir. Zira böyle bir itikadı ilzam edecek kuvvet, doğrudan doğruya aşiretin iradesidir. Kadınlar burada namına idare-i kelam ederler. Çünkü, buradaki şekle nüfuz edildiği taktirde bu, halihazırdaki hükümet usulünün bir nevi addolunabilir. Hükümet usulü ise, doğrudan doğruya milli iradenin bir şekl-i tezahürüdür. O halde, hükümetlerde mahsus bir halde zuhur eden iradeyi, aşiretlerde muhtefı bir halde mevcut farz etmek de gayet tabii bir keyfiyettir. Sonra nasıl ki hükümetlerde iradeli şahıslar bazen - belki de ekseriya - hükümetin iradesine isyan ederek onu taklip edebiliyorlarsa, aşiretlerdeki irade sahibi efradın aynı hukukunu tanımak lüzumu anlaşılır. İşte bu tercihin manası!

Güzel kızlardan sonra, çirkin kızlar meselesi gelir. Bunlar aşiret dahiline girmek mecburiyetindedirler. Bunun için bunları evlendirmek lazımdır. Kadınlar zümresi, bunlara da birtakım zevç olur. Bu zevçler bittabi mantofala istinaden tesadüfi surette bulunur. Lakin meselenin hakikati öyle değildir. Kadınlar zümresi, bu bapta hususi bazı fikirleri maliktir. Bunlar, ekseriyetle daha aşağı bir seviye-i zihniyede olan erkekleri intihap ederler. Bu suretle zevç ile zevce arasında bir nevi hukuki müsavat tesis edilmiş olur. Lakin Türkmen kızları içinde pek nadir olarak çirkin kızlara tesadüf olunur. Buna binaen bu mesele de müşkülata duçar olmanın imkanı yoktur.

Badehu, henüz genç olanlar hakkında kararlar ittihaz edilmeye başlanır. Bu firarlar ne nişanlanma ve ne de evlenme içindir. Belki kızlarla erkekleri birbirlerine tanıtmak ve gelecek seneye kadar bunların arasında bir takım emr-i vaki izdivaçlarının esasını ihzar etmektir.
Bu usulün muhassenatı fazladır. Çünkü, erkeklerle kızlar arasındaki iptidai münasebat için bir proje yapılmış olur ve her iki taraf zümrenin saadet vaadi dolayısıyla bu münasebeti terk etmek istemez. Bu mesele, aşiretin ahlakını da muhafazaya hadimdir. Çünkü, buluğa ermiş bir erkeğin sükut etmesinin imkanı yoktur. Sonra aşiret arasında her bir kızla tesis-i uhuvvet de kolaydır. Buna binaen eğer mesele tanzim edilmiş olsa, gelişi güzel bir münasebet başlar ki, Kürt aşiretlerinde bunun misalini görebiliriz.

Böyle namzetler tayini, Türkmen aşiretlerinin kadın ahlakını muhafaza ediyor. Her mevsimde adetleri pek fazla olan emr-i vaki izdivaçlarını bunlar teşkil ederler.

Bu namzetlik meselesi, yalnız kadın zümresinin nokta-i nazarı değildir. Mesele, aynı zamanda aileler arasında bir itilafa da istinat eder. Zümre yalnız bu itilafa bir kıymet verdirir. Lakin araya zümrenin namzetleri karışır. Bu hal gayet tabiidir. Zira insanların bir takım arzu ve ihtirasları vardır ki, her nerede olursa olsun izhar edilir.

Kadın zümresi, burada vazifesini itmam eder. Bu zümre başka aşiretten kaçırılmış kızlarla alakadar olmaz. Yalnız kendi aşiretini düşünür ve görülüyor ki, izdivaç mesailinin heyeti umumiyesini de idare ediyor. Hiç şüphesiz, bu kadın zümresinde de hakim bir irade vardır. Bu, aşiret namına hareket eder ve herkese, kendi nokta-i nazarını kabul ettirerek, meseleyi nihayetlendirir. Bu kadın iradesi, aşiretin iradesinin bir mümessili olmaktan başka bir şey de değildir.

Bu zümreden sonra, aşiretin delikanlılarından mürekkep bir zümre vardır. Bu zümre de bir nevi hukuka maliktir. Bunlar, kendi aralarında bir hayat geçirirler. Halihazırda bunların hayatları gayet ehemmiyetsiz geçiyor. Çünkü eğlenceden ibarettir. Bu eğlence, bazen avcılık gibi şekle girer. Lakin gerek bunlara verilen yiğit ismi ve gerek bunların cesaret ve cüret ile teferrüt etmelerinden anlaşılıyor ki, meselenin esasında pes-zinde hukukun tesiratı vardır. Bu tesirat, eski devirlerin mücadelelerini der-hatır ettirir. Uzmanlar, aşiretin hayatını fertlerinin cesaret ve cüretleri temin ediyordu. İşte bu ihtiyaç, bu gençler mahfilini tevlit etmiştir.
Bu mesele İngiltere'de izciliği teşkil eden General Asmones'in de eserinde zikrediliyor.

General diyor ki:

"Avustralya ile Afrika'nın iptidai kavimlerinden sonra, Rusya 'daki Türkmen aşiretleri arasında da bu nevi hususi teşkilat vardır. Bu teşkilat, aşiret gençleri meclisidir. Bu meclis, Avrupa'da olduğu gibi, reis, katib, müdür ilh... teşkilata tabi değildir. Fakat umum aşiret gençlerini cami bir mahfildir. Burada, cüret ve cesaretin icap ettirdiği bütün harekata şahit olunur ve aynı zamanda gençler arasında müttehit bir kahramanlık ruhu da yaşatılmış oluyor".
Anadolu Türkmenlerinin gençler zümresi de böyle bir gayenin eseridir. Zaman ihtiyacı tebdil etmiştir. Halihazırda müttehit bir eğlence şuhluk ve şenlik ruhiyeti yaşatılmaktadır.

Bu gençlerin böyle içtimalar yapmaları, kendi hukuk-ı şahsiyelerinden maduttur. Aynı zamanda buna mukabil, genç kızlar zümresi de vardır. Bu zümre, erkeklerin eğlencelerine iştirak etmek ve iş işlemek gibi iki şubeye ayrılmaktadır. Eğlence şubesi malum... İkinci şube ise, aşiret sanatının muhafazasından ibarettir. Genç kızlar, her iki cihette serbesttirler. Ne eğlence meselesinde ve ne de sanatın şeklinde bir izin almaya mecbur değillerdir. Bu mesail hukuk-ı zatiyyeleri dahilinde bulunur.

Bazı seyyahlar, kızların salahiyeti meselesinde bazı fıkralar hikaye etmektedir. Mesela atideki hikaye, bu salahiyetin ne kadar vasi bir hukuka istinat ettiğini gösteriyor:

"Türkmenlerin toplu dansları vardır. Danslar, kısmen İs-lavların toplu danslarına benzer. Burada erkeklerle kadınlar karşı karşıya oynarlar ve aynı zamanda mukabeleli şarkı söylerler. Bazen de gençler bir tarafa, kızlar bir tarafa ayrılırlar ye bu vaziyette mukabeleli şarkı söylerler. Badehu, bir kız bir erkek birleşerek oynarlar.
Oyun esnasında gençlerin kızlarla şakalaşmaları usul iktizasındandır. Zaten şarkıların hepsi de şuhanedir; böyle şakalaşmaya müsaittir. Bu şakalaşma, buse teatisine kadar ilerler. Hatta, Türkmenler arasında pek kıymetli bir buse olan, "gerdan emme"nin de vaki olduğu görülür. Bunun için, gençlerin eğlenceleri zamanında, başkaları gelmezler. Lakin Kızılbaş Türkmenler'de buna cevaz verildiğinden, herkesin nazar-ı temaşası önünde yapılır.
Sonra eğlencelerin diğer bir tarzı- daha vardır. Bu usul mehtap gecelerine aittir. Bu gecelerde gençlerle kızlar ormanlara giderler ve ta-be-sabah eğlenirler.
Hiçbir aile, kızının azimetine mümanaat etmez. Belki gitmeye teşvik eder".

Bu serbestiyet, yeni gelinlere de bahşedilmiştir. Ancak, bunların zevçlerinin'de oyuna iştiraki lazımdır. Eğer zevç olmuş ise, bir senelik gelin, kız addedilir, aynı hukuk-ı serbestiye malik olur.

Bunlardan başka zümre hukuku yoktur. Bilhassa ortada şayan-ı ihmal bir kısım gibi kalan ihtiyar kadınlar hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Filhakika bu meselede şayan-ı tetkiktir. Çünkü, aksakallılann büyük bir ehemmiyeti var idi. Halbuki bunların zevcelerinin ehemmiyetine ait hiçbir emareye tesadüf edemiyoruz. Bu cihet merakımızı mucip olmuş idi. Buna binaen oldukça tetkikatta bulunduk.

Bunların nazar-ı itibara alınmamaları meselesi, bunların bir hukuka malik olmadıklarını ifade etmek için değildir. Belki bunların bir zümre teşkil edememeleri meselesidir. Bunlar, namzet erkeklerin zevcelerinden mürekkep olan kadın zümresinin yanında bulunurlar ve hemen hemen meclis-i vükelaya memur nazırlar gibidir. Bu salahiyet de ihtiyarlığa karşı hissedilen hürmet dolayısıyla bahşedilmiş olsa gerektir.
Biz, bunların ihmallerine esas olacak birkaç sebep görüyoruz.

Bu sebepler ber-veçh-i atidir:

1- İhtiyarlar meclisi azalarının zevceleri aynı sinn-i hayata vasıl olamıyorlar.

Bu mesele, ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınmaya layıktır. Birçok hesabatta bulunduk. İhtiyar kadınların erkekler kadar uzun bir ömür sahibi olmadıkları görülüyor. Mesela, bir aşiretin elli aksakallısının beş zevcesi sağ kalıyor. Diğerleri ölüyor. Bu halde bu aşirette elliye beş nispette, ihtiyar kadınların mevcut olduğu görülüyor. Diğer bir aşirette ise, aynı nispet biraz yükseliyor. Lakin hiçbir aşirette, yüzde yirmi nispetini bulmuyor. Bu ahval bu kadınların bir zümre dahilinde içtima edememelerini mucip oluyor. Sonra, ihtiyar kadınların senevi vefeyatı da gayet mühim bir yekun teşkil eder. Bu sebeple bunları bir takım vezaif ile iştigal ettirmenin manası olamaz. Bunlar artık bu hayattan göçmeye namzettirler. Bunun için hayat haricinde kalmaları icap ediyor. Sonra bunların az olmaları ve aksakallıların zevcesi bulunmaları, bir zümre teşkil etmelerine mani olan bir keyfiyet olmak üzere de zikredilebilir.

2- İhtiyar kadınların aşiret hayatında kontrol vazifesini yapamayacak kadar az ömür sürmeleri.

Bu mesele de zümre teşkiline mani olan bir sebep gibi mütalaa edilebilir.

Çünkü kadın zümresi meselesinde görülmüştü:

Kadınların aşiret üzerindeki hukuku, aşiretin izdivaç harekatını idare idi. Bu ise, tecrübelere ve aynı zamanda, en az beş on sene kadar da bu harekatı idare etmeye mütevakkıf bir vazifedir. Çünkü birçok ahval zuhur eder ki, ancak zaman ile önüne geçilebilir. Sonra bu mesele de, bir sınıfa mütevakkıftır. Mantofaldaki usul, ancak esaslı bir görenek ve talimli bir vukufun salahiyeti dahilindedir. Buna binaen behemehal daha genç ve izdivacın ilk tesiratından ayrılmış insanlara aittir.
İhtiyar kadınlar, bu meselede tamamıyla acizdirler. Buna binaendir ki, bu zümre ihtiyarlarından da mürekkep değildir.

3- Türkmen aşiretleri dahilinde ihtiyar kadınların ehemmiyetsiz addolunmaları.

Filhakika gerek Kürt ve gerek Arap aşiretleri teşrifatına mugayir olarak Türkmenler arasında ihtiyar kadınların mevkileri büyük değildir. Hatta bazı aşiretler arasında bunların tekinsiz addolundukları da rivayet ediliyor. Lakin bu mesele hakkında hiçbir esere tesadüf edilemediği için bizce şayan-ı kabul bir iddia addolunamaz. İhtiyar kadınlara ehemmiyet vermemek meselesi ise, her yerde görülüyor.

Bunun en büyük misali şu darb-ı meselde görünüyor:

"Bir ayağı çukurda, bir ayağı eşikte olan beyaz saçlıdan kork!"

Bu düstur, hiç şüphesiz ihtiyar kadınlara karşı olan husumetin bir eseridir. Acaba bu husumetin esbabı nedir?
Zannedersek bu husumet de gayet tabii bir neticenin eseridir. Türkmenler, seyyar birer aşirettirler; daima öteye beriye giderler. Halbuki böyle daimi seyahatler için çevik, cevval olmak lazımdır. İhtiyar kadınlar, böyle bir seyahate iştirak edemezler ve aşiret efradına büyük bir bar olurlar. Bilhassa eski devirlerdeki vaziyete nazaran meselenin ehemmiyeti artar. O zamanlar, aşiret bir kuvve-i muharebe idi, bir çete idi. Hatta, süvari çetesi idi. Böyle çete, ihtiyar kadınları beraberinde nakledemezdi. Buna binaen ihtiyar kadınlar aleyhindeki itikadın izleri de buralarda mündemiçtir. Halihazırda hayat tebeddül etti ve eski usulün aynen tatbiki için kat'i zaruretler yoktur. Yalnız ne kadar olsa, pes zinde olarak eski itiyatlara ait eserler de bulunur!
Bu mütalaat ihtiyar kadınların ne gibi esbaba binaen, zümre teşkil edemediklerini izah eder, fikrindeyiz. Ancak, bu mütalaatın da sırf bir tasavvurdan ibaret olduğunu kaydetmek lazımdır. Fakat bu tasavvur, bizi iknaya müsait bir tarzdadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLER ARASINDA MEDENİ HAYAT

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:01

Fertler Arasında Hukuk-ı Şahsiye

Fertler arasındaki hukuk, sırf aşiretler dahilindeki ferdi münasebetlerden ibarettir.

Bu münasebetler de iki şubeden ibarettir:

1- Hayat-ı muaşeret şubesi
2- Düşmanlık şubesi

Her iki şube, tamamıyla yekdiğerine istinat eder. Ancak, her ikisi de fertlerin zihinlerinin birer aksinden ibarettir. Buna binaen, orada ferdin zihniyeti hakkında sarih bazı malumat ita etmek icap eder.

Türkmen ferdi, zinde olan müsseseleri karşısında, daha ziyade nezakete meyyal addolunabilir. Buradaki nezaket, beyin tevlit ettiği dürüstlüğe mukabildir. Yani Türkmen'de muhariplik hassası sönmüştür. Hatta bu hassa, Kürt aşiretleriyle mukayese edilemeyecek. Yalnız, derecede aşağıdır. Buradaki muhariplik aşiret hayatının temsil ettiği tecavüzi muharipliktir. Bu, ekseriyetle garet, hayırsızlık ve tehlikeli maceralara müncer olur. Yoksa, şahsı müdafaa etmek, izzet-i nefsine karşı fedakar olmak gibi sıfatları müstelzim değildir.
Bu hutut-ı umumiye, Türkmen ferdinin mutavattın halk derekesine inmeye başladığını gösteriyor.

Lakin, Türkmeni aşiret hayatında tutan ve aşiretin vahdet-i ruhiyyesini muhafaza eden bir hassa vardır:

Eğlencedeki serazadegi, bugünkü Türkmen aşiretlerinin en esaslı seciyelerini teşkil etmektedir. Bittabi fertler de, bundan müteessir olmuşlardır. Eğlence ise büyük bandolarla tiyatro veya barlarda yapılmaz. Burada kadim medeniyetlerin çekiçle pergelden başka bir aleti olmadığı halde, abideler ibda eden heykeltıraş ve mimarları gibi yalnız kadın, kadın sesi ve bir saz vardır. Bu vesait ise, doğrudan doğruya aşk hayatının tekamülünü icap ettirir ve Türkmende de bunu görüyoruz.

Aşk, Türkmeni fazla hassas yapmış, fazla hassasiyet dolayısıyla ruhen serseri bir vaziyete ilka etmiştir. Lakin aynı zamanda sırf sevdavi yüksek bir izzet-i nefs meselesi meydana çıkarmıştır. Bu izzet-i nefs, aşık ile maşukanın sadakatleri esasıyla tamam olmaz. Aynı zamanda aşığın da aşiret dahilindeki mevkiinin mütezelzil olmamasını icap ettirir.

Şimdi, karşımızda Kurun-ı vusta şövalyelerini görüyoruz. İşte, Türkmen ferdi de bundan ibarettir. Şimdi bu ferdin ha-yat-ı muaşeretini ve düşmanlığı tetkik edebiliriz.

Bunlar arasındaki muaşeretin iptidası, büyük bir samimiyet şeklindedir. Ancak, bu samimiyetlerde sınıflar arasında mevcut olabilir. Bir genç, yalnız bir genç ile samimi dost olur. Kendisinden büyük yaşta bulunanlarla aynı samimiyet dairesinde bulunamaz. Onlara karşı, nezaket ibraz eder. Lakin, daimi nezaket ibrazını da muvafık bulmaz. Çünkü, aşkın tevlit ettiği fazla gurur, bunlarla tesis-i münasebet etmemek ve bunun için de işlerini yalnız yapmak, hiç kimsenin muavenetine muhtaç olmamak cihetini tercih ettirir.

Bu hareket, aşiretin tesanüdü meselesini tehlikeye ilka edecektir. Zira aşiret dahilinde münferiden hareket etmek cihetini iltizam etmek muvafık değildir. Aşiret, ancak bir uzuv şekline intikal ettiği taktirde, seyahatlerine devam eder. Aksi halde yavaş yavaş inhilal etmeye başlar. Fakat henüz bu dereceye gelmemiştir.
Kendisinden küçüklere karşı, nfk veya mülayemet ile hareket etmek cihetini düşünmez. Küçükleri küçüktür.

Bunlara merhamet nazarıyla bakar ve böyle bir kazaya şahit olunursa, aşiret gencinin:

"Şuna acımalı, istediğini verelim" dediğini görürsünüz. Bu hal, yalnız gençlerde değil, ihtiyarlarda da aynı surettedir. Bu mesrudat, bir nevi hodbininin mevcudiyetini göstermektedir.

Filhakika aşiret dahilinde bu hodbiniyi tamamıyla görmek mümkün değildir. Çünkü, henüz aşiretlerin tesanüdü sağlamdır. Lakin, burada fert, kendi hukuk-ı şahsiyesini tanır ki, diğerinin de aynı derecede bir hukuka malikiyetini kabul etmiyor demektir. Böyle olmadığı taktirde, yukarı ve aşağı tarafa da aynı nazarla bakılması icap ederdi. Geçmiş zamandaki usul-i muaşeretin esası ise ayrıdır. O usul, muharip kabilelere müşabihdir. İhtiyarların yüksek mevkileri vardır. Ve yavaş yavaş aşağı doğru tenzil-i meratib eder. Lakin her sınıf, kendisinden bir evvelin memuru, bir sonrakinin amiridir. Gerek çadırların, gerek çadır dahilinin gerek yemek yemenin gerek at, elbiselerin ve gerek merasimdeki mevkilerin ahvalinden anlaşılan vaziyetler bundan ibarettir. Lakin bunlar, sırf birer vaka-i tarihiyye olarak zikredilebilir.

Herkesin kendisine böyle, bir hak bahşetmesi, aradaki ce-reyan-ı tabiiyi ihlal edememiştir. Çünkü henüz eski teşkilat mevcuttur. Yeni harekat, henüz bir sıfat-ı meşruiyet ahzede-memiştir. Ancak pederler oğullarına emredemiyor. Kardeşlerin büyüğü, diğerlerini terbiye edemiyor. Sonra aşiret arasındaki münasebet, beyin ancak serveti nispetinde devamlı oluyor. Aksi halde bey de solda sıfır kalıyor. Böyle olmakla be-raber, herkes kendi alemine göre hareketinden sonra da ahengi ihlal eden bir ihtizaz işitilmiyor. Çünkü, yeni cereyanın herkes üzerindeki tesiratı hissedilmiyor. Herhalde, tabii bir tekamüle doğru olmayan bu cereyanın neticesi hakkında bir şey söylenemez.

İkinci kısım olan düşmanlık meselesi ise yalnız bir netice vermiştir:

Kin.

Aşiret efradı, hususi bir aile hükmünde olduğu için, kinin mevcudiyetinden bihaber bulunması icap ederdi. Filhakika iptidai kavimlerde buna tesadüf ediliyor. Lakin bir kin halinde değil, belki bir husumet halinde!.. Kin, aynı kanın devr-i umumisine istinaden sarih bir samimiyet izhar eden kitlelerde bulunamaz. Böyle olduğu taktirde, bu kitlenin çetecilik edebilmesi imkan haricinde kalır. Halbuki Türkmenlerde kincilik başlamıştır. Bu da, hodbininin neticesidir.

Böyle bir halde, bir ferdin tecavüzü vaki olur. Bu tecavüz, velev ki doğrudan doğruya bir ferde ait olsun, aşiretin heyet-i umumiyesini müteessir eder ve meseleye de müdahale edilir. Müdahale, muhacimin hukuk-ı şahsiyesini fevkalade ızrar eder. Taarruz darp derecesini tecavüz etmemiş ise, muhacimin hukuk-ı şahsiyesi ilga edilmez. Fakat diğer tarafla itilaf etmek mecburiyetindedir. Bu itilaf, tarafeynden mürekkep bir aile meclisi tarafından tetkik olunur. İtilaf edilmediği taktirde işe aksakallılar müdahale eder.

Aksakallılar, muhacimi tecziye hakkına maliktir. Bunun için meselenin aileler tarafından halli terviç edilir. Lakin bir hadise zuhurunda muhacimin firarı vaki olduğu taktirde madrup tarafından muvafakat edilmedikten sonra aşiret dahiline kabul etmez ve bütün hukuk-ı şahsiyesini kaybeder. Aynı hadise, aksakallıların tayin ettiği cezaya adem-i rızada da vakidir. Fakat adem-i rıza için firar etmek icap eder. Aksi halde cebren de tecziye edilir.

Vaka, cünha derecesinde olduğu taktirde müttehimin aşiret dahilinde kalmasına imkan yoktur. Böyle bir vaka zuhurunda müttehim ya firar eder veyahut diğerlerinin hücumu neticesi olarak mecruh düşer.

Görülüyor ki aşiret, kendi hududu dahilindeki hukuk-ı şahsiyyelerin masuniyeti cihetini bizzat himaye ediyor ve muhacimleri de kendi hesabına olarak hukuk-ı şahsiyeden mahrum kılabiliyor.

Yalnız bir müttehimin ailesi mesul addedilmez. Buralarda, "Her koyun kendi bacağından asılır." Bunun için yalnız müttehim düşünülüyor ki, diğer aşiretlere nazaran oldukça müterakki bir zihniyet olmak üzere serdedilebilir. Halihazırda, bu vakalara Türkiye hükümeti de müdahale etmektedir. Hatta cünha ve cinayet gibi mesail, umumiyetle Türk hükümetinin idaresi altına girmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMENLER ARASINDA MEDENİ HAYAT

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 19:01

Aşiretlerle Hükümet Arasındaki Vaziyet-i İdariye

Bu mesele, her yerde aynı değildir ve her yerde aynı hududu şamil bulunmuyor. En doğrusu, karma karışıktır. Türkiye hükümeti, henüz ne bunlar ve ne de diğer aşiretlerle alakadar olmamıştır. Yani, idari bir teşkilata müstenit bir alakadarlık yoktur. Lakin, bu aşiretlerin bulundukları mahallin Türkiye idare-i vilayatına dahil olmaması, aşiretlerle zaruri münasebetlerin meydana çıkmasına sebep olmuştur. Fakat her yerde başka türlü! Buna binaen Türkmen aşiretleriyle Türk hükümeti arasındaki münasebatın suret-i cereyanını değil, hatta hudud-ı umumiyesini bile kat'i surette göstermek mümkün olamayacaktır. Lakin takribi bir surette bu meseleyi izah edeceğiz. Zira asıl mevzuu tenvir edecek cihet, bu münasebatın şekli olacaktır. Hudud-ı umumiyeden sonra ise, vasi bir taksimat dahilinde de cereyan-ı münasebat hakkında izahat verilebilir.

Türkiye hükümeti, bu aşiretlerin bir nevi hukukunu kabul etmiş gibiydi. Filhakika resmen böyle bir taahhüt yoktur ve aynı zamanda Türkiye ricalinin de böyle bir kanaati olmasa gerektir. Lakin vaka bunu gösteriyor. Buna binaen, Türkmenler ile Türkiyenin ilk münasebet devirlerine ricat edelim. Mesele gayet vazıhtır. Türk hükümeti teşekkül ederken, Anadoluda bir devre-i fetret var idi. Gerek Türkmen ve gerek Kürt aşiretlerinin hepsi de istiklallerini ilan ediyorlardı. Zaten Türkiye dahi böyle bir aşiretin istiklali ile başladı. Ancak bu aşiret Türkmen değildi.

Türkiye yarım ısır sonra, Anadoludaki bütün aşiret beyliklerini istila etti. Bu istila devri, Türkiyenin fütuhat devri idi. Buna binaen aşiretler de Türkiye ordusuna iltihak ederek yağmagerliğe gidiyorlardı. O devirde ise, Türkiyenin mülki teşkilatı yok idi. Sonra aşiret ile köylü arasındaki farklar da malum değildi. Buna binaen Türk ordusuna iltihak eden aşiret reislerine kaleler ve kışlak, otlak gibi yaylalar veriliyordu. Bu aşiret efradı üzerinde nüfuz sahibi olabilmek için her türlü muavenetlerde bulunuluyordu. Çünkü aşiretle orduyu doldurmak lazım idi.

Görülüyor ki, ilk zamanlarda aşiretlerin istiklal-i dahilileri kabul ediliyordu. Halbuki, elimizdeki Türk tarihi, bilahare bunlar hakkında bazı istiklali mucip bir iradenin mevcudiyetinden bahsetmiyor. O halde Türkiyenin beş, altı asırlık hayati tesirlerinden başka, bu aşiretler üzerinde hükümet tesiratı vuku bulmamıştır. Bu sebeple Türkiyenin aşiretler ahvali hakkında umumi bir nokta-i nazarı yoktur. Çünkü umumi nokta-i nazar, behemehal sırf bunlara ait olabilecek mevadd-ı kanuniyyenin mevcut olmasıyla mümkün olabilir. Böyle bir şey olmadığı için, hususi nokta-i nazarlara müracaat etmek ıztırarı vardır.

Hususi nokta-i nazarlar, idare-i umur-ı vilayat şubesinde bulunabilir. Her vilayet, bunlardan bir suretle müteessir olmuştur. Sonra her aşiret kumandanlığının da bunlardan sureti tesirleri ayrıdır. Bu ayrılığı, sancak, kaza, nahiye riyasetlerine kadar teşmil edebiliriz. Her müstakil riyaset, bu meselede hususi bir nokta-i nazar serdeyler. Bu nokta-i nazarların ma-hiyetlerine vukuf kesbetmeden, heyet-i umumiye kararını tevhit edecek olursak, Türkiyenin idare adamları arasında aşiret tarz-ı telakkisine dair bir zihniyetin adem-i mevcudiyeti görülür. Eğer böyle olmasaydı ve bir zihniyet olsaydı, her idare memurunun da bu zihniyet dahilinde hareket etmesi icap ederdi ki, neticede de aşiretler hakkında zinde bir fikrin mev-cudiyeti tezahür eylerdi.
Böyle zinde bir fikrin adem-i mevcudiyeti, aşiretlere ait pes zinde fikirlerin bir ehemmiyet kesb etmesini mucip oluyor. Çünkü, memurun tamamıyla alakasız kalmasının imkanı yoktur. Aşiret efradı, kah yekdiğeriyle mücadelelerde, kah mutavattın halk ile münasebetlerde ve kah hükümet ile aralarında tekevvün eden mesailde memurları alakadar eder. Memur, bu alakadarlık zamanında zinde bir fikre malik olmadığı gibi, eski itiyadatın rivayetlerinden kuvvet alan pes zinde fikirlerin zebunu kalır ve aşireti de bu fikirlere istinaden kabul eder. Ve bunlara nazaran, fasl-ı dava eyler.

Bu usul, Türk idare-i mülkiyesinde sırf adata riayet şeklinde ibraz edilmektedir. Halbuki tamamıyla yanlıştır. Çünkü, pes-zinde fikirlere riayet, ne aşiret hesabına ve ne de hükümet hesabına bir kardır. Bu kıymetler, hem aşiret ve hem de hükümet için ehemmiyetsizdir. Zira halihazırda inkişaf bulamıyor. Halbuki hükümetin takip etmek mecburiyetinde olduğu gaye zinde müesseseleri idaresi altına almaktır. Sonra aşiretin ihtiyacı da böyle zinde müesseselerinin inkişafıdır. Çünkü aşiret dahilinde mücedditler yetişemez. Bunlar, ancak bir takım yeni ihtiyaçlar izhar ederler. Lakin bunların inkişafına muktedir değillerdir. Belki de böyle bir inkişaf için uzun devirler lazımdır. Lakin tarihin seyrine dikkat edildiği taktirde ancak tarihi ve siyasi ihtilatlardan zuhur eden bir takım mücedditler sayesinde aşiret ve kabile hayatları nihayet bulmuştur. Buna binaen bunların inkişafta adem-i iktidarları daha kuvvetli addolunabilir ve yeni ihtiyaçların inkişafları için Türk idaresinin teşkilatına ihtiyaçları vardır. Zaten bu yeni ihtiyaçlarda Türk idaresinin intibatından ibarettir. Hulasa aşiret ihtiyacının zinde fikirlerin kabul edilmesi şeklinde olduğu anlaşılıyor, demektir.

Memurlar, böyle hareket etmiyorlar. O halde hükümet idare usulünün aşiretler üzerinde müspet bir tesir edememesi de pek tabii olur. Çünkü, hükümetin muhatap addettiği zihniyet aşiretin zinde heyeti değildir. Hükümet ruhunun aşiret üzerindeki tesiratını Türk hükümeti bilmiyor demektir. Fakat tesirat mevcuttur. Burada böyle hükümet tesiratının ne şekilde bulunabileceğini tayin edebilecek olursak, aşiret üzerindeki hükümet hukukunun umumi şeklini izah edebilmiş olacağız.

Bunun için ise, behemehal Türkiyenin ruh-ı idaresi hudut-ı esasiyesini bilmek icap etmektedir. Türkiye idare-i merkeziyyeye tabidir. Burada memurlarına ne teşrii ve ne de icrai bir salahiyet bahşeder. Emirler, merkezden gelir ve memur, merkezin nokta-i nazarına göre bir kıymet iktisap eder. Bu ahval, memurun kıymet-i idariyyesini düşünmek kaydında olmadığını ve düşünme bile, bu bapta her türlü şahsi teşebbüslerden içtinap edeceğini gösteriyor. Bu ruhiyyet memleketin hal-i aslisinde devamını tercih etmek ve kendisinden hiçbir şey yapamamaktadır. Bir müverrihin dediği gibi Türk memurları, muhit-i idarelerini telkih hassasına malik değillerdir. Böyle bir idarede yalnız resmi bir münasebet bulunur. Bu resmi münasebet ise, hiç şüphesiz calidir. Zira, her iki taraf da bunun için hazırlanmıştır. Her şey muayyen ve tesirsizdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir