Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Anadolusu Göçebelerinin Yazılı ve Sözlü Kaynakları

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Anadolusu Göçebelerinin Yazılı ve Sözlü Kaynakları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:28

Osmanlı Anadolusu Göçebelerinin Yazılı ve Sözlü Kaynakları

Osmanlı toplumunun önemli bir kısmını yerleşikler, bir kısmını ise göçebe olarak bilinen gruplar meydana getirmekteydi. En temel ekonomik faaliyeti hayvancılık olan göçebeler, yerleşik halk gibi devletin idari, mali ve hukuki bir organizasyonu içinde idiler. Bu durum onların sosyal yapı, ekonomik faaliyet ve nüfusları başta olmak üzere merkezi idare ve yerleşik halk ile olan ilişkilerinin araştırılmasında veya ortaya konulmasında, ana yazılı kaynak olarak resmi devlet evrakını, diğer bir ifade ile Osmanlı arşiv kaynaklarını ön plana çıkarmaktadır. Bunlar arasında özellikle Tahrir Defterleri, Mühimme Defterleri, Ahkam Defterleri, Temettuat Defterleri ve Şer'iyye Sicilleri büyük bir önemi haiz bulunmaktadır. Ancak göçebelerle ilgili bu tür kaynaklarda rastlanan bilgilerin, onlar için hem devletin resmi bir kaydı olduğunu hem de belgelere yansıdığı kadarıyla hayatlarının bir parçasını yansıttığını söylemek pek yanlış olmasa gerektir. Dolayısıyla göçebelerin tarihinin daha geniş bir açıdan bakılarak ortaya konulabilmesi için başka kaynak ve bilgilere ihtiyaç bulunmaktadır.

Arşiv kaynaklarının dışında konuyla ilgili ilk hatıra gelen kaynaklar, şüphesiz vekayi'name, seyahatname ve coğrafya türünden eserlerdir. Ancak bu tür eserlerde doğrudan doğruya göçebeleri ilgilendiren bilgilere rastlamak oldukça güçtür. Paul Wittek, vekayi'namelerde bu tür bilgilere çok az rastlanmasını, haklı olarak o dönemin tarih yazımı anlayışı içinde, vak'anüvislerin sadece olayları kaydetmesine ve normal hayatı mesküt geçmesine bağlamaktadır. Bu eserlerde göçebelerle ilgili olarak rastlanan bilgiler, adeta satır aralarında yer almakta ve bazen de onları küçük düşürücü ifadeleri ihtiva etmektedir. Bu durum şehirde yaşayan bazı müverrihlerin, kırsal kesimde yaşayan göçebelere bakışından kaynaklanıyor olmalıdır. Ancak böyle bir bakışın, devlet nazarında da paylaşıldığı şeklinde bir kanaate sahip olmamak lazımdır. Nitekim büyük vergi gelirine sahip göçebe grupların, özellikle padişah, Valide Sultan ve Şehzade gibi kimselere has olarak tahsis edilmesini3, sadece vergi gelirlerinin yüksekliğinden değil, onlara dışarıdan yapılacak müdahaleleri ve tacizleri önlemek veya asgariye indirmek için alınan ince siyasi tedbirlerden saymak mümkündür.

Göçebeler hakkında bilgi veren yazılı kaynakların dışında, onların kendileri tarafından yazılmış bir tarihleri maalesef yoktur. Bunun en önemli sebebi, yaşadıkları hayat tarzından ileri gelmektedir. Böyle olmakla beraber göçebeler tarafından ağızdan ağıza söylenen ve önemli bir kısmı anonim olan çeşitli olaylarla ilgili destanlar, efsaneler, masallar, halk hikayeleri, hatıralar, ağıtlar, maniler, türküler, atasözleri ve menkıbeler, ilk anda önemsiz gibi görünse de yazılı kaynaklar yanında onların tarihinin bir başka kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazı dilinin yaygın olarak kullanılmadığı dönemlerde toplumu ilgilendiren bilgiler, genellikle ağızdan ağıza dolaşmaktaydı. Başka bir ifade ile tarih, başlangıçta ağırlıklı olarak sözlü anlatılmaktaydı. Bu bakımdan sözlü bilgiler, sözlü tarih kaynağı diyebileceğimiz bir kaynak grubunu oluşturmaktadır. Ancak burada sözlü tarih denirken belli bir tarih çeşidini değil, tarihin belli bir çeşit kaynağını anlamak lazımdır.

Sözlü tarih kaynaklarının sadece Anadolu'daki göçebeler arasında mevcut olduğu şeklinde bir kanaate sahip olmamak lazımdır. Toplumun her kesiminde mevcut olan bu tür kaynaklan, şüphesiz Anadolu'daki göçebe grupların vaktiyle asıl kaynağını teşkil etmiş olan Merkezi Asya'daki göçebe gruplar arasında da canlı bir şekilde tespit etmek mümkündür. Bu bağlamda Kırgızlar ve dolayısıyla Kırgız boyları (urugları) hakkında yer yer bilgiler veren Kırgızların dünyaca meşhur Manas destanı ve bu destanın devamı mahiyetinde olan Semetey ve Seytek adlarıyla bilinen destanlar ile adı geçen destanların daha gerisinde kalan ve bunlardan daha küçük olan Er Töştük, Er Targıtı, Er Soltonoy, Canış Bayış, Boston, Sarıncı Bököy, Canıl Mirza, Kococaş, Coodarbeşim, Kedeykan, Olcobay İle Kişimcan, Bağış, Mendirman, Toltoy gibi destanların, esasında yüzyıllardır ağızdan ağıza söylenen ve daha sonra yazıya geçirilen sözlü tarih kaynaklan olduğu belirtilmelidir. Bunların yanında Kırgız tarihinin önemli sözlü tarih kaynaklan arasında yer alan sancıraları / şecereleri de zikretmek lazımdır. Genelde her boy (urug) mensupları arasında kuşaktan kuşağa söylenerek teşekkül eden sancıralar, ilgili boy mensuplarının soy ve kabileleriyle, onların efsaneleri hakkında bilgiler veren bir sözlü tarih kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kırgız toplumunda her "er" kişinin yedi yaşına kadar yedi atasını bilmesinin şart olması ve atasını bilmeyenlerin ise soysuz, kabilesiz olarak görülmesi, sözlü tarih geleneğinin ve dolayısıyla sancıraların oldukça eskilere dayandığının bir işareti olmalıdır. Kırgızlarda genelde her bir boy ile ilgili sancıralar olduğu gibi, boyların sancıralarına dayanılarak Kırgız toplumunun genel sancıralarının yazıldığı da dikkati çekmektedir8. Ancak her boyun kendine ait sancırasında, genelde o boyu daha üst mertebelere yükseltmek, kendi boyunu diğer boylardan daha üstün tutmak düşüncesinin hakim olduğunu hatırdan çıkarmamak lazımdır. Bu bakımdan bunlardan istifade ederken iyi bir süzgeçten geçirmek gerekmektedir. Her boya ait sancıranın baş tarafında, o boyun şeceresinin genelde Kırgız Ata, Oğuz Han ve adem Ata gibi kimselere kadar çıkarılması, Osmanlıların menşei ile ilgili olarak bazı Türk kaynaklarında yer alan Oğuz efsanesinin, Merkezi Asya'daki anlayışın ve geleneklerin yansıması olduğunu hatıra getirmektedir.

Osmanlı Anadolusu göçebeleriyle ilgili sözlü diyebileceğimiz kaynakların doğrudan doğruya toplanması veya derlenmesi yoluna gidildiğini söylemek çok güçtür. Bunlarla ilgili bilgiler, dolaylı da olsa bazı bölgeler üzerinde yapılan antropolojik, sosyolojik, etnografik ve folklorik çalışmalarda yer almaktadır. Bu bilgiler, göçebelerin sadece maddi ve manevi kültür unsurlarını değil, onların hayat tarzını, ekonomik faaliyetlerini, devlet ve yerleşik ahali arasındaki muhtelif ilişkilerini, sosyal ve siyasi olaylar karşısındaki düşüncelerini, daha çok kendi açısından yansıtmakta ve böylece tarihçilerin genelde belgelere dayandırdıkları bilgileri karşılaştırmaya, tamamlamaya ve yeri geldiğinde gerçekleri daha ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaya zemin niteliğini taşımaktadır. Bu durumu, göçebeliğin başta terminolojik olarak ifade edilmesi olmak üzere diğer birçok meselesinde görmek mümkün olmaktadır.

Belirtilen bu hususlar doğrultusunda göçebeliğin terminolojik olarak ifade edilmesinde, farklı disiplinlerdeki veya aynı disiplindeki bilim adamlarının farklı fikirler ileri sürdükleri ve bu fikirlerini ileri sürerken sözlü kaynaklan pek dikkate almadıkları görülmektedir". Dolayısıyla bazı bilim adamları tarafından göçebelik, ekonomik özellikleri sebebiyle bağımsız ve gezici bir hayat tarzı olarak tanımlanmaktadır. Bazıları ise tarımla uğraşacak hiçbir şeyi olmayan veya sınırlı derecede tarımla uğraşan kimselerin yaşadığı bir hayat tarzı olarak kabul etmektedirler. Bu ifadeler içerisinde özellikle ilk ifade, geniş bir kesimde taraftar bulmuştur. Ancak ekonomik ihtiyaçlarından dolayı gezici bir hayat yaşayan herkesi bu kategorinin içine sokmak oldukça güçtür. Bu durum göçebeliğin daha farklı şekillerde tarifini icap ettirmektedir. Bu hususta onların sözlü tarih kaynağında bazı bilgilere rastlanmaktadır.

Nitekim Bursa yöresindeki göçebeler arasında:

Ekme bağ bağlanırsın Ekme ekin eğlenirsin Çek deveyi güt koyunu Bir gün olur beylenirsin dörtlüğünün söylenmesi, göçebe hayat tarzında toprağa bağlanmanın cazip olmadığı, asıl ekonomik faaliyetin koyunculuk olduğu ve bu durumun onlar için bir zenginlik alameti sayıldığı belirtilmek istenmiştir.

Diğer taraftan Kırşehir yöresine ait bir bozlakta:

Doğar yaz ayları da çiçekler açar Eller yaylasına da yavruyla göçer ifadesine rastlanması, yaylaların yeşermeye başlamasıyla birlikte göçebelerin bütün aile fertleriyle göç ettikleri anlatılmak istenmiştir. Bu ifadeler, göçebelerin kendi hayat tarzını, şüphesiz kendilerinin anladığı biçimde belirten ifadelerdir. Ancak bunlara göçebelerin yaşadığı hayat tarzı çerçevesinde teşekkül eden maddi ve manevi kültür unsurları da ilave edilmelidir.

Göçebelerin yaylak-kışlak alanları arasında gidiş-gelişleri esnasında pek çok mesele ile karşılaştıkları bir gerçektir. Arşiv belgelerinde bu meseleler daha çok göçebelerin yerleşik ahalinin ekili yerlerine zarar verdiği şeklindedir. Bu hususla alakalı belgelerin çokluğu, ilk bakışta onların önemli bir kısmının gidiş-gelişleri esnasında ekili yerlere zarar verdikleri ve göçebe, yerleşik ahali ilişkisinin pek de iyi olmadığı şeklinde bir intiba uyandırmaktadır. Ancak bu tür belgelerin, bir şikayet olduğunda tanzim edildiği hatırlanmalıdır. Onların bu göç esnasında adeta bir atasözü haline gelmiş olan "Göç gide gide düzelir" sözünden, ilk kalkış esnasında göçte bazı eksikliklerin olabileceği ve hareket ettikçe düzene girildiği söylenmek istenmiştir. Kırgızlarda ise bu sözün "Koç cürö cürö tüzölöt" şeklinde söylenmesi, Anadolu'daki göçebelerle Kırgız göçebeleri arasında anlayış ortaklığını göstermesi bakımından önemlidir.

Göçebelere ait sözlü kaynakların önemli bir kısmını, göç ve iskan meseleleriyle ilgili söylenen ağıt ve türküler teşkil etmektedir. Bunun başlıca sebebi, göç ve iskanın onlar üzerinde birçok acı ve tatlı hatırayı bırakmış bulunmasıdır. Bu tür sözlü kaynakların en önemli özelliği, genellikle olayların ve olaylardaki kişilerin gerçek olması ve doğrudan doğruya olaylara katılanlarca veya olaylara katılanlardan dinleyen kimselerce meydana getirilmiş olmasıdır. Nitekim Osmanlı Devleti'nin 1691 yılında harap ve boş yerlerin yeniden imara ve ziraata açılması yönünde kararlar alması ve bu bağlamda merkeziyetçi devlet nizamı ile bağdaşmayan hayat tarzından çıkarılıp yerleşik hayata intibak ettirilmesi gibi sebeplerle pek çok göçebe grubunu iskana memur etmesi, bu iskan hadisesi etrafında günümüze kadar gelebilen sözlü bir tarih kaynağının oluşmasına sebep teşkil etmiştir. Bu tarihte iskana memur edilen göçebe gruplarından biri de Beydili boyuna mensup olanlardı. Bu boya mensup olan gruplar, Urfa'nın güneyindeki Akçakale'den Rakka'ya kadar uzanan Belih nehrinin iki tarafında Colap adıyla bilinen bölgeye yerleştirilmişlerdi. Onların buraya yerleştirilmesi, bu boyun türkülerinde de yer almıştır.

Bu Türkülerin bir kıtasında:

Toplandı aşiret geldik Colap 'a FiruzBey 'in yurdu baş benddeğil mi ? Emroldu beylere de kondu yana Hacı Ali'nin yurdu Seylan değil mi ?
ifadesi yer almaktadır. Burada Colap bölgesine iskan edilen gruplara, kendilerinin ve koyunlarının ihtiyacı için su bentleri veya kanalları tahsis edildiği ve baş bendin de Firuz Bey'e verildiği anlaşılıyor. Bu dörtlükte ismi geçen Firuz Bey, Beydili boyunun boybeyi olan Firuz Bey olmalıdır. Bu türkünün devamında diğer su bentlerinin kimlere verildiği zikredilmektedir. Arşiv vesikalarından anlaşıldığı kadarıyla bu iskan hareketinde Firuz Bey'in oğullarından önce Şahin Bey, sonra da Kenan Bey iskanbaşı olarak tayin edilmişlerdir.

Göçebelerin göç ve iskan hadisesi etrafında vücut bulan sözlü kaynaklar arasında Nevşehir'e iskan edilen Boynu İncelü Türkmenleri ile alakalı bir iskan türküsü oldukça dikkate değerdir. Bilindiği gibi Muşkara adlı köyün gelişmesiyle vücut bulan Nevşehir, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın doğduğu yerdi. İbrahim Paşa, sadrazamlık makamına gelince, doğduğu köyü ihmal etmedi ve buraya kendi vakıf hayratı olarak birçok dini ve sosyal tesis yaptırdı. Bu arada köyün nüfusunu arttırmak için Niğde ile Konya arasındaki geniş bir bölgede yaşayan Boynu İncelü Türkmenleri'nden hatırı sayılır bir nüfusun 1720 yılından itibaren buraya yerleşmesini sağladı. Böylece Muşkara adlı köy, Nevşehir haline geldi. Arşiv belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla Boynu İncelü Türkmenleri'nden buraya iskan yapılırken özellikle bunların "zi-kudret" yani zengin ve varlıklı olanlarının şehre yerleşmesi yönünde bir karar alındığı dikkati çekmektedir. Böyle bir karar, şehre yerleşenlerin, şehrin ekonomik olarak kalkınması düşüncesiyle alınmış olmalıdır. Eş, dost ve akrabaların birbirinden ayrılmasına sebep olacak olan böyle bir kararın, Boynu İncelü Türkmenleri üzerinde nasıl bir tesir bıraktığı belgelere pek yansımamaktadır.

Böyle olmakla beraber bu Türkmenlere mensup olanlar arasında yakın zamana kadar söylenen bir ağıtta:

Damat Paşa yine ferman yollamış Gelsin aşiretler otursun deyil Düşer miydi Padişahım şanına Damat vezirinden insaf kalmamış Olmaz Paşam olmaz biz de insanız Ayırma eş dosttan sana yalvarırız satırlarının yer alması18, alınan böyle bir kararın, akrabalık bağlan çok kuvvetli olan aşiretler üzerinde hiç de iyi bir tesir bırakmadığını göstermektedir.
Böyle ağıtların, sadece Anadolu'daki göçebe grupların başından geçen olaylar sonucunda söylendiğini düşünmemek lazımdır. Bu şekildeki ağıtların aynı his ve düşüncelerle Merkezi Asya'daki göçebe grupları tarafından da yaygın şekilde söylenmiş olduğu tespit edilmektedir. Bu bağlamda 1723-1728 tarihleri arasında felaketli günler yaşayan ve yerlerinden yurtlarından olan göçebe Kazaklarla ilgili bir ağıt çok dikkati çekicidir. Bu tarihlerde Congar adıyla bilinen göçebe bir grup, Kazakların yaşadıkları bölge olan Karataw'ı aşarak ve Talaş nehri boyuna kadar gelerek Kazaklara beklenmedik bir şekilde saldırıya geçmiş, evlerini yağmalamış, Kazak Hanlığı'nın başkenti Türkistan şehri başta olmak üzere birçok şehri istila etmiş ve bunun üzerine Kazakların hayatta kalanları, ata yurtlarını, mallarını ve mülklerini bırakarak göç etmek zorunda kalmışlardı. Kazak tarihinde en ağır ve trajik olaylardan biri olarak bilinen bu göç esnasında Kazak ulusunu teşkil eden Orta Cüz ve Ulu Cüz Kazakları'nın bir kısmı, Şırşık nehrini aşarak ve Alka Köl etrafından geçerek Buhara ve Semerkand'a; Kişi Cüz Kazakları ise Hive'ye doğru gitmişlerdi.

Bu göçlerle Kazakların hem ata yurtlarından ayrılması hem de bir kısmının aç, susuz ve perişan bir şekilde yollarda ölmesi, onların hayatlarında derin izler bırakmıştır. Bu derin izleri, o sıradaki göç esnasında söylenen ve "Elim-ay (Vay Halkım Vay)" adını taşıyan ağıtta görmek mümkündür .

Kırkın üzerinde dörtlükten meydana gelen bu ağıtın, Kazakça yanında Türkçesi de aşağıda verilen üç dörtlüğü, Kazakların o zamanda yaşadığı acı günleri anlamamıza oldukça yardımcı olmaktadır:

Karatawdın basman köş keledi
Karataw'ın başından göç geliyor
Köşken sayın bir taylak bos keledi
Göç ettikçe bir deve boş geliyor
El-jurtınan ayrılgan jaman eken
Halkından yurdundan ayrılmak kötüymüş
Eki közden möltildep jas keledi
İki gözden dolu dolu yaş geliyor

Mına zaman kay zaman kıskan zaman
Bu zaman hangi zaman kısan zaman
Basımızdan bak-dawlet uşkan zaman
Başımızdan devlet kuşu uçan zaman
Şubırganda izinnen şan boraydı
Göçtüğünde izinden toz kalkıyor
Kantardagı kar jawgan kıştan jaman
Ocak'taki kar yağan kıştan yaman

Mına zaman kay zaman bağı zaman
Bu zaman hangi zaman bazı zaman
Bayagıday bolar ma tagı zaman
Yine eskisi gibi olur mu zaman
Ata konıs tugan jer kalgannan son
Ata yurt doğduğum yer kaldığından
Közdin jasın köl kılıp agızamın
Göz yaşımı sel gibi akıtırım

Osmanlı döneminde Anadolu'daki göçebe grupların her biri, hususi bir adla bilinirdi. Birbirleriyle yakın akrabalık bağlan olan bu gruplar, genellikle kendi ahalisi içinde seçkinleşmiş olan ve daha çok babadan oğula geçen "kethüda" unvanlı idarecilerin adlarını taşırlardı. Bir göçebe grubunun nüfusunun artmasına paralel olarak yaylak ve kışlak alanlarının kifayet etmemesi, topluluğun birden fazla gruba ayrılmasına sebep olabilirdi. Bunun dışında kethüdalık için kardeşler arasında ihtilafların çıkması, aynı göçebe grubunun ikiye bölünmesine kadar gidebilirdi. Bu durumlar, yazılı kaynaklar yanında sözlü kaynaklara da yansımıştır.

Nitekim Halep bölgesinden geldikleri için bugün "Halep altından gelmeyiz" diyen ve Sivas ile Şarkışla arasındaki 42 köyde sakin olan İlbeyli Türkmenleri arasında söylenegelen bir dörtlükte:

Yörüye yörüye varırsın Daş'a
Ondan sonra yolun uğrar Ulaş'a
Şu kanlı Sivas 'da iki gardaşa
Sen varınca dağıtırsın elleri

ifadesi, muhtemelen İlbeyli'nin başına idareci olarak geçmek isteyen ve İlbeyli'nin bölünmesine kadar giden veya gidecek olan iki kardeşin kavgasını ve bu kavgaya son vermek için Halep tarafından hatırı sayılır bir "aksakal"ın geldiğini göstermektedir. Burada adı geçen Daş, Sivas'ın güneyinde Tecer Dağı eteğindeki bir uğrak yerinin adıdır. Ulaş ise Osmanlı döneminde Sivas ile Kangal arasında yol güzergahı üzerinde önemli bir köy iken bugün küçük bir ilçe merkezidir.
Göçebelerin asıl ekonomik faaliyetini hayvancılık teşkil etmekteydi. Hayvancılıkta ise özellikle koyunculuğun ayrı bir yeri vardı. Bu durum ister istemez koyun ve koyunculuk etrafında zengin bir maddi kültür unsurunun oluşmasını sağlamıştır. Ancak bu kültür unsurlarının, yazılı kaynaklardan olan arşiv belgelerine fazla yansımadığı dikkati çekmektedir. Mesela göçebeler arasında bölgeden bölgeye değişiklikler gösteren koyun türlerinin belgelere pek yansıdığı söylenemez. Bizim rastlayabildiğimiz kadarıyla bürokratik yazışmalarda göçebelerin sahip olduğu koyun için "Türkman koyunu" adı sık sık geçmektedir. Bu ad, bir koyun türü olmaktan ziyade, göçebe Türkmenlerin sahip olduğu koyunlar için genel bir ad olmalıdır. Bunun yanında tür olarak "kızıl koyun" adına belgelerde tesadüf edilmektedir. Böyle olmakla beraber arşiv belgelerine yansımayan bazı koyun türleri ve bununla ilgili kültür unsurlarının sözlü kaynaklara yansıdığı görülmektedir.

Nitekim daha önce bahsettiğimiz İlbeyli Türkmenleri arasında söylene gelen:

Koyun seni yaya yaya getirdim Getirdim de yatağına yatırdım Senem sağdı ben yanında oturdum Dolanı dolanı gel ala koyun Gine cins imişsin mor ala koyun türküsündeki "ala koyun" ve "mor ala koyun" renklerinden dolayı isimlendirilen koyunlara işaret etmektedir. "Ala koyun" olarak bilinen koyunlar, daha çok beyaz tüyler arasında siyah veya siyaha yakın renkleri üzerinde taşıyanlara verilirdi. "Mor" cinsindeki koyunların ise özellikle ağız ve burun kısımları "mor" renginde olurdu. Burada geçen "mor ala koyun", şüphesiz bu renkleri kendi üzerinde taşıyan ve soylu olduğu anlatılmak istenen bir koyundur. "Yatak" ise koyunun çoban tarafından her gün otlatıldıktan sonra sütünün sağılarak alınması için yatırıldığı yerdir. Bu yerler genellikle su veya öz başlarında olurdu. Osmanlı döneminde koyunların yattığı bu yerler için "resm-i yatak" adıyla bir vergi alınırdı.

Göçebelere ait sözlü kaynaklar, hayvan ve hayvancılıkla ilgili kültür unsurları yanında başta onların evlenme ve düğün adetleri olmak üzere pek çok kültür unsuruna dair malzemeyi de ihtiva etmektedir. Bütün bunlar Osmanlı Anadolusu göçebelerine dair yapılacak araştırmalarda, yazılı kaynaklar yanında sözlü kaynakların da önemli olduğunu göstermektedir. Ancak bu sözlü kaynaklar kullanılırken yazılı kaynaklarla ve özellikle arşiv belgeleriyle titiz bir şekilde karşılaştırılarak kullanılması lazımdır.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI DÖNEMİNDE KONAR - GÖÇERLER
Yazar: İLHAN ŞAHİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Bing [Bot] ve 1 misafir