Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yaylacılık Geleneğinin Giresun'daki İzleri

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yaylacılık Geleneğinin Giresun'daki İzleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:26

Yaylacılık Geleneğinin Giresun'daki İzleri

Osmanlı döneminde Anadolu'daki göçebe grupların hayat tarzının en belirgin özelliği, mevsimden mevsime hayvanlarla göç edilmiş olmasıydı. Bu hayat tarzıyla göçebeler, şehir ve köy hayatı yaşayan yerleşiklerden ayrılırlardı. Ancak bu göç, farklı ekonomik sebeplerle yapılan yer değiştirme değil hayvanların otlatılmasıyla doğrudan doğruya alakalı olan ve genellikle "kışla (kışlak)" ve "yayla (yaylak)" adıyla bilinen bölgeler arasında yapılan bir göçtü. Ancak bazı göçebe grupların, "kışlak" ve "yaylak" mahalleri arasında geçirdikleri ara yerler ve dönemler de vardı.

"Kışla (kışlak)"lar, göçebelerin kışın barındıkları yerlerdi. Tabii olarak bu yerler, kışın soğuktan ve rüzgardan hayvanların korunmasını sağlayacak özellikte olduğundan, daha çok dağların eteklerinde ve vadi boylarındaki kuytu bölgelerde yer alırlardı. Genelde göçebeler, bulundukları yerin iklim özelliğine göre bazan Mart ve Nisan, bazan da Mayıs aylarına kadar kışlaklarda kalırlar ve ondan sonra yaylaklara doğru göç ederlerdi. "Yayla (yaylak)"lar ise baharın gelmesiyle birlikte hayvanların otlatıldığı yerlerdi. Kışlaklara göre rakım bakımından oldukça yüksek olan ve daha çok dağ düzlüklerinde yer alan yaylaklar, coğrafi açıdan geniş ot, çayır, çeşitli bitki örtüsü ve su kaynaklarına sahipti. Göçebeler, havaların soğumaya başladığı sonbahar mevsimine ve bazan havalar iyi gittiği takdirde sonbaharın ortalarına kadar yaylalarda kalırlardı.

Bazı göçebe gruplarının "kışlak" ve "yaylak" mahalleri arasında geçirdikleri ara yerler ve dönemler vardı. Söz konusu yerlerin ilki, kışlaktan hareket edildikten sonra rakımı yaylağa göre daha düşük olan ve karın erken eridiği yerlerdir. Genellikle Anadolu'nun doğusunda "mezraa" ve "bargah" adlarıyla anılan birçok yer, bu niteliği taşımaktadır. Bu yerler, genelde kışlaklara uzak; yaylaklara ise daha yakındı. Göç kafilesinin tamamı yaylaya çıkmadan önce burada buluşur, son hazırlıklarını burada yapar ve buradan yaylaya hareket ederlerdi. Başka bir ifade ile bu yerler, daha çok dikey (vertical) göç hareketlerinde bulunan göçebelerin, bir bakıma yaylaya çıkmadan önceki "yazla (yazlak)" yerleriydi. Coğrafi bakımdan bu hareketin en önemli özelliği, kışlaklara göre yaylakların dikey bir şekilde ve oldukça

yüksek bir rakımda yer almasıydı. Bunun yanında bazı göçebe grupları, yaylak yerlerinde iken havaların yavaş yavaş soğumaya ve otların sararmaya başlamasıyla birlikte hemen kışlaklarına dönmezler ve rakım bakımından yaylaklarından daha aşağı seviyede yer alan bir geçiş mahalline inerek hayvanlarını buralarda otlatma yönüne giderlerdi. Böylece biraz daha uzun süre, tabii ot, çayır ve bitkilerden istifade etmiş olurlardı. Burada geçirilen mevsim, daha çok "güz" veya "güzün" olarak bilinen sonbahar mevsimiydi. Bu bakımdan güz mevsiminin geçirildiği bu yerlere "güzlek" veya "güzle" adı verilirdi. Bu şekilde Anadolu'daki göçebelerin bir kısmı, aynı zaman dilimi içinde iki mevsimi yaşarken bir kısmı ise üç, hatta dört mevsimi birden yaşamaktaydı.

Merkezi Asya'nın içlerinden Anadolu'ya göçlerle taşınan söz konusu bu hayat tarzı, Osmanlı döneminde Anadolu'daki göçebeler arasında en karakteristik şekilde varlığını devam ettirdi. Bu hayat tarzının kendine ait bazı temel kavramları ve bu kavranılan karşılayan kavram işaretleri (kelimeleri, terimleri, deyimleri) vardı. Bu temel kavram işaretleri arasında Kırgız boyları (urugları) örneğinde olduğu gibi kış mevsimini geçirdikleri "kışla / kıştoo", yaylaya çıkmadan önce son hazırlıkların yapıldığı ve yaylada havaların ısınmasına kadar hayvanların otlatıldığı "yazla / cazdoo", bunu takiben rakım bakımından daha yüksek yerlerde hayvanların otlatıldığı "yayla / cayloo" ve havaların soğumaya başlamasıyla birlikte yayladan rakım olarak daha aşağıda yer alan "güzle / küzdöö"yü özellikle belirtmek lazımdır. Bu temel kavramlardan ilkinin Türkiye Türkçesi, ikincinin de Kırgızca olduğu dikkate alındığında, göçebelikle ilgili sadece hayat tarzının değil pek çok kavramla birlikte kavram işaretinin de Asya'nın içlerinden Anadolu'ya taşındığı açıkça görülür.

Osmanlı döneminde göçebe grupların hayvanlarını otlattığı yaylaklar, her aileye müstakil olarak tahsis edilmiş yerler statüsünde değildi. Buralar bir göçebe grubun mensupları tarafından ortaklaşa kullanılır ve istifade edilirdi. Bu durum göçebelere tahsis edilen yaylakların tipik bir özelliği idi. Her şeyden önce göçebelerin yaylak yerlerini ortaklaşa kullanmaları, kadimlik esasına ve üzerlerine tapulu olmasına dayanmaktaydı. Başka bir ifade ile yaylaklar, tapu rejimi dediğimiz özel bir sistem içinde timar, zeamet, has ve vakıf sahipleri tarafından göçebe gruplarına verilir ve bunlardan her yıl alınan yaylak vergisi dışında, bir defaya mahsus olmak üzere "tapu vergisi" alınırdı. Tapu rejimi, bir bakıma göçebe grubunun, o yaylağın otundan ve suyundan bağımsız ve devamlı olarak istifade etmesini sağlardı.

Osmanlı döneminde göçebe gruplar, hayvanlarını otlattıkları ve suyundan istifade ettikleri yaylakları için belirli bir vergi öderlerdi. Bu vergiye "yaylak" vergisi denirdi. Yaylak vergisi, genelde hayvan sayısı üzerinden tahsil edilirdi. Bu hayvanın türü ise göçebeler arasında yaygın olarak beslenen "koyun" idi. Bunun için yaylağa gelen göçebe gruplarının hayvanları her yıl sayılır ve sürü başına (300 koyun) çok iyi bir koyun (a'la) alınırdı. XVI. yüzyılda bir koyunun değerinin 30 akça civarında olduğu göz önüne alınacak olursa, 300 koyun için 30 akça civarında bir vergi alınmış olduğu anlaşılır. Bazı göçebe gruplarında bu vergiler hane başına otuz üçer akça olarak tahsil edilirdi. Bozuluş Türkmenleri gibi bazı göçebe gruplarında ise sürü başına alman iyi bir koyuna ilave olarak her haneden bir nevgi (200 dirhem) yağ alındığı da dikkati çekmektedir.

Osmanlı döneminde göçebe grupların yaylak ve kışlakları, coğrafi bakımdan farklı bölgelerde yer almaktaydı. Genelde Anadolu'nun doğusunda yaşayan göçebe grupların yaylak ve kışlakları arasındaki mesafeler oldukça uzaktı. Bu durum daha çok bölgenin tabii yapısından ileri gelmekteydi. Nitekim kışlakları Diyarbekir-Mardin-Urfa üçgenindeki Berriye bölgesinde olan Bozuluş Türkmenleri'nin yaylakları, Erzurum, Karahisar-ı Şarki ve özellikle Tekman bölgesindeydi. Aynca Bozulus'a bağlı bazı gruplar, bugünkü Azerbaycan ve Gürcistan bölgesinde de yaylaklara sahip idiler. Kışlakları Halep bölgesinde olan Halep Türkmenleri'nin yaylakları, Sivas'ın güneyindeki Yeniil kazasında idi. Onların Halep gibi uzak bir diyardan sadece yaylamak için Yeniil'e gelmesi, kendilerinin "Yaylakçıyan" adıyla anılmasına da sebep olmuştu. Uzunyayla ve Yellüce, onların bölgedeki en meşhur yaylaklarıydı. Anadolu'nun doğusundaki göçebe gruplarına karşılık batı, güney ve hatta kuzey bölgelerindeki göçebe grupların yaylak ve kışlakları arasındaki mesafeler daha kısaydı. Tabii olarak bu durum öncelikle bölgenin coğrafi şartlarından ileri gelmekteydi. Aynca bunun böyle olmasında idaresi altındaki devletlerin ve bu arada özellikle Osmanlıların uyguladığı sistemin tesiriyle onların yavaş yavaş "tam göçebe" özelliklerini kaybederek "yan göçebe" ve "yan yerleşik" bir duruma gelmelerinin de rolü vardı. Onların, "yan göçebe" ve "yan yerleşik" bir hale geçmesi, şüphesiz ananevi hayat tarzlarının giderek unutulmasına ve sadece izlerinin kalmasına sebep olmuştur. Ancak bu hayat tarzının izlerini günümüze kadar muhafaza eden ve yaşatan bölgelerin olduğu da belirtilmelidir. Bu bölgeler arasında özellikle Giresun'u zikretmek lazımdır.

Giresun bölgesini yurt tutan göçebe grupların önemli bir kısmını, Oğuzların Çepni boyuna mensup olanlar teşkil etmekteydi. Çepni boyunun, Türkiye Selçuklu Devleti ile Türkmen beylikleri döneminde bölgenin fethinde ve iskanında önemli roller oynadıkları bilinmektedir. Bu durumun tabii bir sonucu olarak XV. yüzyılın sonlarında ve XVI. yüzyılda Giresun bölgesinde "Çepni" veya "Çepni Vilayeti" adlı idari bir bölge yer almaktaydı. Bu idari bölgenin 1515 yılında 52 civarında köy, 26 yaylak mahalli ve 10 kadar mezraayı içine alması, Çepni boyuna mensup olanların oldukça yoğun bir şekilde bölgeye yerleştiğini göstermektedir. Bu köy, yaylak ve mezraalar, daha çok bugünkü Giresun merkez kazasıyla Keşap ve Dereli kazalarının bulunduğu yerlere tekabül etmekteydi. Ancak Çepnilerin sadece bahis konusu kazalar dahilinde yaşadığı şeklinde bir kanaate sahip olmamak lazımdır. Bunların Kürtün kazasına bağlı Kürtün, Yağlıdere, Üreğir, Alnıyomlu Hassı, Alahnas ve Karaburun nahiyelerine bağlı köylerde de yoğun olarak yaşadığı anlaşılmaktadır. XV. yüzyılın sonları ve XVI. yüzyılda Kürtün'e bağlı Oğuz, Üreğir (Yüreğir) ve Alayuntlu adını taşıyan köylerle Bayramoğlu'na bağlı Döğer ve Çepniköy köylerine rastlanması, Giresun bölgesinde sadece Oğuzların Çepni boyuna mensup olanların yurt tutmadığına ve diğer Oğuz boylarına mensup olanların da yurt tuttuğuna bir işaret olmalıdır.

Giresun bölgesini kendilerine yurt tutan Oğuz boyları, ekonomik bakımdan hayvancılıkla uğraşmalarından dolayı konar-göçerliliğin hayat tarzı olan yaylak ile kışlak hareketleri ve bununla ilgili kültür unsurlarını, şüphesiz beraberlerinde getirmişlerdir. Bölgenin arazisinin oldukça dağlık ve engebeli olması, onların erken dönemlerden itibaren yerleşik bir hale geçmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ancak bu durumun, onların ananevi hayat tarzlarının tamamen terk edilmesine ve izlerinin silinmesine sebep olduğunu söylemek bir hayli güçtür. 1515 tarihinde Giresun bölgesindeki "Çepni Vilayeti" adlı idari bölgede Uluköy, Hand, Akçal, Gönderi, Köyyeri, Dumluköy, Söğüdönü, Elmacık, Döşek ve Akdaş gibi adlarla bilinen 26 yaylak adının geçmesi, esasında yaylacılık geleneğinin o dönemdeki canlı izlerini göstermesi bakımından önemlidir. Dağların yayvanlaşmış sırtlan üzerinde başlayan bu yaylaklar, bölge halkının ananevi hayat tarzını yaşadığı ve hayvan besleme, hava tebdili ve mevsimlik ürün ekme gibi gayelerle kullandığı yerlerdi.

Giresun bölgesinde yaylacılık geleneği üzerine az da olsa bazı araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar arasında özellikle Tirebolulu Alp Arslan'ın sosyolojik ve antropolojik olduğu kadar, tarihi bakımdan da büyük bir önem taşıyan araştırmasından bahsetmek lazımdır. Asırlardan beri devam eden yaylacılık geleneğinin XX. yüzyıl başlarındaki tespiti olan bu araştırmaya göre ananevi olarak bölgede yapılan yayla göçüne "ot göçü" denilmektedir. "Ot göçü", halkın "cenik" adını verdiği sahil kesimine yakın yerlerdeki köy gibi yerleşim yerlerinden, dağların yayvanlaştığı yerlerdeki yaylaklar arasında yapılmaktaydı. Burada "cenik"in, diğer bölgelerdeki konar-göçerlerin kış mevsimini geçirdiği "kışlak" alanının karşılığı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. "Ot göçü"nden önce ilk olarak Mart ayının sonlarına doğru ailenin yaşlıları ve çocukları, hayvan sürüleriyle birlikte yaylaya hareket ederdi. Bu gidenlerin yegane gayesi, Anadolu'nun diğer bölgelerindeki konar-göçerler gibi yaylanın otundan ve suyundan hayvanlarını otlatmaktı. Bunlar gittikten soma "cenik" adlı yerleşim yerlerinde genellikle delikanlılar, genç kızlar ve gelinler kalırdı. Bunların asıl kalma sebebi, "imece" denilen karşılıklı yardımlaşma ile bağ ve bahçelerine mısır ekmek ve yetiştirmekti. Temmuz ayının ortasına kadar her yirmi günde veya ayda bir mısırın arasındaki otları ayıklarlardı. Artık bundan soma onlar da yaylaya gitmek için hazırlıklara başlarlardı.

Delikanlı ve genç kızlarla gelinlerin göçü, oldukça renkli, coşkulu ve bir bayram havası içinde geçerdi. Bu göç için herkes en yeni elbisesini giyerdi. Aynca delikanlılar silahlarını takınırlar ve kemençelerini yanlarına alırlardı. Hazırlıklar tamamlandıktan soma Perşembe sabahı yola çıkılırdı. Yolda sıkışıklığa meydan vermemek ve rahat gidebilmek için tıpkı konar-göçerlerin diğer bölgelerdeki göçleri gibi biraz mesafeli kafileler halinde hareket edilirdi. Hareket halindeki delikanlılar bir bayram havası içinde kemençelerini çalarlar, aralıklarla silahlarını atarlar ve türkülerini söylerlerdi. En coşkulu hallerini ise yaylaya girerken gösterirlerdi.

Cenik ile yayla arasındaki mesafe, bir veya birkaç günde kat edilirdi. Bu durum köylerin yaylaya olan mesafesine göre bir değişiklik göstermekteydi. Göçün birkaç gün sürmesi halinde, göç kafilesi geceleri uygun yerlerde konaklardı (düşün ederdi). Anadolu'nun diğer bölgelerindeki konar-göçerlerin yaylak ile kışlak alanlan arasındaki mesafeyi 20-25 gün ve hatta daha fazla bir zamanda aldığı düşünülürse, Giresun bölgesindeki bu göç mesafesinin oldukça kısa olduğu daha iyi anlaşılır. Cenikten yaylaya gelen her köy ahalisi, yaylada daha önceki yıllarda oturageldikleri yerlere yerleşirlerdi. Yerleşilen bu yere "oba" denirdi. Burada her köy bir "oba" teşkil ederdi. Obalar genellikle kendi köyünün ismiyle anılırdı. Esasında konar-göçerlerde birbirine çok yakın ailelerin teşkil ettiği sosyal bir yapı olan "oba"nın Giresun bölgesinde bu şekilde kullanılması, şüphesiz vaktiyle bölgeyi yurt tutan Çepni gibi boyların tarihi ve kültürel izlerini göstermektedir.
"Oba"ya yerleşildikten sonraki pazarın kurulduğu Cuma günü sabahı herkes bir araya gelir ve akşama kadar eğlenip gezerlerdi. Bu arada ekmek ve kavurma ile koyunlardan alınan sütle hususi olarak hazırlanan "koyurtmaç" adlı yemeği yerlerdi. Birkaç hafta sonra ise obadan ve yayladan çıkılarak kafileler halinde yola dizilinir ve aynen geldikleri gibi coşkulu bir şekilde yaylalarını terk ederlerdi. Bu kimseler evlerine vardıktan sonra tekrar iş elbiselerini giyerler ve fındıklarının altındaki otlan ayıklamaya başlarlardı. Böylece onlar için "ot göçü" sona ermiş olurdu. Mart ayının sonlarında hayvanlarıyla birlikte yaylaya gelenler ise bir süre daha hayvanlarını otlatmak için kalırlardı.

Giresun bölgesinde yaylaya gelen kimseler arasında daha çok delikanlıların silah taşıma geleneğine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum onların yayladaki emniyeti için de önemliydi. Bununla birlikte yaylaların, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde ve özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra güvenlikten yoksun bir hale geldiği belirtilmelidir. Bu emniyetsizlik, daha ziyade Rum ve Ermeni çetelerinin bölgedeki faaliyetlerinden kaynaklanmaktaydı. Rum ve Ermeni çeteleri, yaylaların en kalabalık olduğu Temmuz aylarında baskın hareketlerine girişmekteydiler. Bu baskın hareketlerine karşı, devletin aldığı tedbirler yanında halk da kendi imkanlarıyla mukavemette bulunmaktaydı. Bu arada Anadolu'nun diğer bölgelerindeki köyler ve konar-göçer gruplar arasında zaman zaman görülen yaylak anlaşmazlıkları, bazan Giresun bölgesinde de olmaktaydı. Bu anlaşmazlıklar çoğu defa bölgedeki idari yetkililerin, iki taraf ahalisini bir araya getirmesi ve uzlaştırmasıyla sonuçlanmaktaydı.

Netice olarak şu hususları söylemek mümkündür. Anadolu, 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Asya'nın içlerinden kitleler halinde gelen başta Oğuzlar olmak üzere diğer kavim ve boylar vasıtasıyla gerçek manada konar-göçer hayat tarzı ve yaylak-kışlak hareketleriyle tanışmıştır. Onların bu hayat tarzı ve hareketi içerisinde Giresun bölgesinin hususi bir yere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu hususta erken dönemlerden itibaren yoğun bir şekilde bölgeye yerleşen Çepni boyu mensuplarıyla diğer boyların önemli bir rol oynadığı aşikar gözükmektedir. Ancak bu ananevi geleneğin iyi bir şekilde anlaşılabilmesi ve izlerinin ortaya konulabilmesi için daha fazla sosyolojik, antropolojik ve toponomik çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI DÖNEMİNDE KONAR - GÖÇERLER
Yazar: İLHAN ŞAHİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir