Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmen Sözlüğü

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkmen Sözlüğü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:45

TÜRKMEN SÖZLÜĞÜ

A

Aba: Bir çeşit kaba ve kalın şayak.
Abdal: Gezgin derviş.
Ablak: Yuvarlak, yaygın yüz.
Abu: Aslı ebu olup paşa, baba demektir.
Adam Ata: Adem Baba.
Adem Eti Yimek (Yemek): dedikodu etmek.
Ademoğlu: İnsan.
Adû: Düşman.
Acem: İran.
Ağ: Ak.
Ağı: Zehir.
Ağyar: El, yabana.
Aha: İşte.
Ahar (Akar): para getiren mülk.
Ahd-ı Bütün: Bütün devirler, zamanlar.
Ahır Zaman: Halkın inanışına göre, dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar.
Ahlat: Gülgillerden, kendine yetişen ve üzerine armut aşılanan ağaç ve bu ağacın armuda benzeyen yemişi.
Ahrat Bacısı: Ahret kızkardeşi
Ah ü zar: Ağlayış ve inleyiş
Akibet: Son
Al: Hile, oyun

Ala:

1) Av aleti,
2) Büyük, hile,
3) Ela (Göz için).

Aladorlak (Kabadorlak): Kaçar oymağında göç kafilesini çeken kız.
Alasonya: Yunanistan'ın Teselya bölgesinde Olimpia dağının güney batısında bir kasaba (1897 Osmanlı-Yunan harbinde önemli hareketlere sahne olmuştur).
Alırın: Alırım
Alma: Elma.
Alnını karışlamak: Haddini bildirmek.
Altıpatlar: Altı mermi alan tabanca.
Amel: İş, niyet.

Annaç:

1) Karşı,
2) Alın, meyilli cephe

Apışıp Kalmak: Şaşırmak, ne yapacağını kestiremez durumda olmak. An Utanma.
Ardıç Kozalaklarından, güzel kokulu, yapraklarını kışın dökmeyen
yuvarlak kara yemişleri ilaç olarak kullanılan bir ağaççık.
Anlık: Temizlik, safiyet.
Arif: Akıllı, bilgili, sezgisi kuvvetli (kimse)
Arş-ı Rahman: Allahın katı
Arzuhal: Dilekçi.
Aşa: Ayşe.
Aşa soğuk su katmak: Hal yoluna giren işi bozmak.
Aşmak: (Erkek Hayvan) Dişisiyle çiftleşmek
Ateş-i aşk: Aşk ateşi, aşk acısı.
Avanı: Tabak, çanak, çömlek gibi mutfak eşyaları.
Avlak: Av yeri.
Avşar (Afşar): İran'ın kuzeyinde ve Anadolu'nun daha çok güneyinde
bulunan ve Afşar boyunu meydana getiren Türkmenlerin ismi.
Ayan Olsun: (Burada) Malûm olsun anlamında.
Ayat: Kuranın cümleleri.
Ayıntap: Gaziantep ilinin eski ismi.
Ayn: Göz.
Ayrıt etmek: Ayırmak.
Azrail Olmak: Zorba kesilmek.

B

Bacı: Kızkardeş
Baç: Rüşvet
Badas: Harman kırıldıktan sonra ortada kalan taneler.
Bade: İçki.
Bağırtlak: Bir cins kuş.
Bağrı delinmek: Büyük bir acı duymak.
Bahane-i cuy-i vuslat: Kavuşma bahanesi araştıran.
Bahri: Bir çeşit deniz ördeği.
Bahsetmek: Sunmak.
Ba irade-i Seniyye: Padişahın emri.
Balaban: Bataklıklarda yaşayan, balıkçıla benzer, eti yağlı iri bir kuş.
Bari: Yaratan, yaratıcı.
Bartıl: Rüşvet
Başını ezmek: (Birini) Bir daha kötülük edemeyecek hale getirmek.
Bay: Zengin.
Beden: Kale duvarı.
Bedeli: Osmanlı İmparatorluğu'nun eski ordu örgütlerinde tımar ve
zeamet sahiplerinin hazırladıkları silahlı ve zırhlı asker.
Bedir: Dolunay.
Beğliğe yetmek: Beyliğe ulaşmak.
Behr: Uzaklık, mesafe.
Bel: Ucu sivri bir tarım aleti.
Belek: Kundak.
Belemek: Kundaklamak.
Belen: Bel
Beli: Evet (Arapça'dan Farsçalaştırılmış)
Belini bükmek: (Birini) çaresizlik içinde bırakmak.
Bencilen: Benim gibi.
Beııd: Türkmen Bölüklerinin yerleştiği yerler.
Benevşe: Menekşe.
Beni adem: İnsanlar.
Berat: Bir kimseye madalya veya herhangi bir ayrıcalık verildiğini bildiren belge.
Bergüzar: Hediye, hatıra.
Berhay: Haykırış.
Berk: Sert, katı, sağlam.
Beş beter: Çok kötü.
Beytullah: Allah'ın evi, Kabe.
Bider: Tohum.
Bile: İle, beraber.
Bilemirem: Bilemiyorum.
Birbirine düş olmak: Birbirine düşmek, kırılmak.
Bire kadar kırılmak: Tek insana kadar ölmek.
Birim İkim: Birer ikişer.
Bitelge: Toprağın bitki yetiştirme gücü.
Bitmek: (Bitkiler, tüy, saç gibi şeyler hakkında) çıkıp yetişmek.
Boran: Fırtına, lodos rüzgarla karışık kar.
Boşlamak: Bırakmak, bir daha aramaz olmak.
Boylatmak: (Bir şeyi) Bir yere kadar varmak zorunda bırakmak.
Boz: Açık toprak rengi.
Bozarmak: Rengi boz olmak.
Bozkır: Ağaçsız ve sonsuz düzlük.
Bozlak: Halk ezgilerinden biri.
Bönce: Aptalca.
Börümcek (Börümcük): İnce bez.
Bukağı: Atların ayağına vurulan köstek.
Buluşmuyok: Buluşmuyoruz.
Bühtan: İftira.
Bük: Akar su kıyısında bulunan ağaçlık.

C

Canan: Sevgili.
Can gözüyle incelemek: Dikkat ve ilgiyle bakmak.
Canı hulkuna gelmek: Usanmak.
Cebr: Zor.
Celal: Büyüklük, ululuk.
Cemal: Yüz güzelliği.
Cemaat: İnsan topluluğu.
Cenketmek: Çarpışmak.
Ceran: Ceylan
Cerci: Tuhafiyeci, Ramazan aylarında imamlık edip karşılığında eşya
alan hocalara verilen isim.
Cerrah: (Eskiden) Ufak tefek yaralan tedavi eden alaylı hekim.
Cerre çıkmak: (Eski zamanlarda) para ve erzak toplamak üzere sayılı
aylarda köylere dağılıp imamlık ve müezzinlik etmek.
Cevahir: Elmas, yakut gibi kıymetli taşlar.
Cıda: Bir çeşit mızrak

Cidavu:

1) Silah,
2) Atın omuz kısmı.

Cindarı: Elek içinde aleve tutularak patlatılan bir çeşit ufak taneli mısır.
Civan: Yakışıklı genç.
Cönk: Birçok kimselerin eserleri bulunan ensiz, uzun bir çeşit şiir dergisi.
Cura: İki veya üç telli tambura.
Cümle alem: Bütün, herkes.

Ç

Çakır dikeni: Yuvarlak meyveli bir çeşit diken.
Çakşak (Çavçak): Dağların enginlere doğru inişi.
Çarhaç: Askerlikte öncü kolu.
Çarh-ı felek: Sihir, talih.
Çeki: Yirmibeş okka.
Çeküben: Çekerek.
Çepiş (Çepiç): Keçi yavrusu.
Çeri: Asker.
Çerge: Derme çatma çadır.
Çeşmek: Düğüm çözmek.
Çezilmek: Çözülmek.
Çığarlar Düzmek (Tavus kuşu için) Tüylerini yelpaze gibi açmak.
Çığırı Yitirmek: Yolu kaybetmek.
Çıngırdak: Çıngırak, saplı çocuk oyuncağı.
Çırmak: Yırtıcı kuşların pençesi.
Çiğit: Pamuk çekirdeği.
Çini maçin: Çin ülkesinin güney bölgesine verilen isim.
Çopur: İleri derecede çiçekbozuğu olan.
Çorak söküntüsü gibi: Birbiri ardınca.
Çuha: Tüysüz,dümdüz, ince ve sık dokunmuş yün kumaş.

D

Dalkılınç (Dalkılıç): Kılıcını çekmiş olduğu halde.

Dam:

1) Ev,
2) Ahır.

Damızlık: Yalnız dölü alınmak üzere yetiştirilen yüksek vasıflı hayvan veya bitki.
Dara çekmek: Asmak.

Kaynakça
Kitap: CENUPTA TÜRKMEN OYMAKLARI II
Yazar: Ali Rıza YALMAN (YALGIN)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMEN SÖZLÜĞÜ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:46

Dar-ı fena: Dünya.
Deçcal: Kıyametten az önce çıkacak ve Hz. İsa tarafından öldürülecek
olan yalancı ve zararlı şahıs, yalancı Mesih.
Dedikine: Dedi ki.
Def: Kumaşın özel adı ve yüzü.
Defteri Dürülmek: unutulmak.
Değirmi: En miktannea boy belirten ölçü.
Dellal: Tellal, satılacak şeyi satan, alıcı ile satıcı arasında vasıta olan kimse.
Delolmak: Deli olmak.
Dem: An.
Dem sürmek: Vakit geçirmek.
Dem vurmak: Bahsetmek.
Dene (Dane): Tane demek.
Denk: Taşıtılmak üzere döşek, kumaş, yün,pamuk gibi şeylerin sarılıp
sımsıkı bağlanmasından sonra meydana gelen kocaman bohça.
Derdin danışmak: Derdini söyleyip çare araştırmak.

Derman:

1) Çare,
2) Güç, takat.

Derya: Uçsuz, bucaksız deniz.
Dest: El.
Devlet: Baht, ongunluk.
Devşirmek (Deşirmek, dermek): Toplamak.
Dinmek: Ayakta durmak.
Dini bütün: İmanlı, dinin gereklerini yerine getiren (kimse).
Dirhem: Eski bir ağırlık ölçüsü olan okkanın dört yüzde biri.
Diş çalmak: Isırmak.
Divan durmak: Saygı gösterilen bir kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak.
Don: Elbise, iç pantolonu.
Doyanacak: Doyuncaya kadar.
Döğme (Dövme): Kızgın halde iken dövülerek şekil verilmiş madeni eşya.

Dölek:

1) Ağırbaşlı,
2) Dağların tepelerinde rastlanan düz yollar.

Döş: Göğüs.
Dudu: Papağan.
Duma (Turna): Göçebe uzunbacaklılardan iri bir kuş.
Dündül (Düldül): Hz. Muhammet'in Hz. Ali'ye verdiği kır katır.
Düzülmek: Koyulmak.

E

Ebru: Kaş.
Ecel: Ölüm.
Edik: Her tarafı yumuşak ve renkli sahtiyandan yapılmış yarım konçlu pabuç.
Edim: Olup gerçekleşmiş amel, fiil, varlıkta yetkinlik.
Eğlenmek (Eylenmek): Durmak, kalmak.
Eğrice (Eyrice): Hıdırellez. Ehl-i kar Kazananlar.
Ekmekten aştan olmak: İştahı kesilmek, yiyip içemez olmak.
Elalem: Herkes.
Elaman: Zorlu bezginlik ve sızlanma anlatır.
Elaman çağrışmak: Bezginlik ve güçsüzlük içinde olup merhamet dilemek.
Elbistan: Maraş'ın ilçelerinden.
El-Hükmü-Li-llah: "Hüküm Allah'ındır, kulun elinden ne gelir" manasına başsağlığı için kullanılır.
Elıstar: Dokuma aleti.
Elvermek: Uygun gelmek, yetmek.
Elyaf: Lifler.
Emlik (Emlek): Emen.
Emmi: Amca.
Ene abdek: "Ben kulunum" anlamında.
Enli döşlü: Geniş göğüslü.
Ervah: Ruhlar.
Erven (Ervan) Canavar.
Esah: Doğru.
Eshab-ı Kehf: Kuranda kendilerinden bahsedilen ve bir mağarada uzun süre uyumuş kişiler.
Eşe (Aşa): Ayşe.
Eşik: Kapı boşluğunun alt kısmında bulunan alçak basamak.

Eşkin:

1) Atın bir çeşit hızlı yürüyüşü,
2) Böyle yürüyen (hayvan).

Eşme: Kumluk yerlerde yer eşilerek açılan pınar.
Eyi: İyi.
Eylik: İyilik.
Ezelden ezeli: Çok eskiden beri. F
Fakı: İslami hukuk alimi.
Fani: Geçici, ölümlü.

Farz:

1) Allah'ın işlenmesi kesin olarak gerekli, terki günah olan emirleri,
2) Zamir, gerekli. Fitne fücur Fesad, kötülük arayan.

Felek: Talih, kader.
Fellah: Arap.
Fend: Hile.
Fermanlı: Padişah tarafından hakkında emir veya izin çıkarılan kimse.
Fesat: Bozgunculuk çıkaran kötü kişi, hain.
Fırka: Tümen.
Fışkı: Atgillerin tersi.
Firkat: Ayrılış.
Futa: İpek peştemal.

G

Gabza (Kabza): Kılıcın elle tutulan kısmı.
Gafil: Çevresinde olup bitenleri sezmeyen.
Gani Süphan: Allah. Garbi: Batıya ait.
Gavat (Kavvat): Pezevenk.
Gayri: Artık, başka.

Gedik:

1) Yıkık yer,
2) Dağ geçidi,
3) Delik.

Gem: Atı zor altında tutabilmek için ağzına takılan demir alet.
Göçün çekmek: Göçmek, gitmek.
Göknümc: Gönlüme demektir.
Gölük: At
Gönlünün pası kalkmak (Silinmek): Üzüntüsü, sıkıntısı geçmek.
Gönül vermek: Sevmek.
Görükmek: Gözükmek.
Göze girmek: İlgi ve önem kazanmak.
Gözer: İri gözlü kalbur.
Gözlerinden fer kaçmak: Halsiz ve donuk bakmak.
Gözüyün: Gözünün demektir.
Güfte: Şarkı ve türkü sözleri.
Güher (Gevher): Elmas.
Güherçile: Kimyada potasyum azotatı olarak bilinen, tarımda gübre ve kimi vakit hekimlikte ilaç olarak kullanılan, barut gibi patlayıcı maddeler yapımında kullanılan beyaz renkte ve ince billurlar halinde birleşik bir cisim.
Güheylan (Küheylan): Cins arap atı.
Gümanlı: Karışık, dalgalı, zanlı, şüpheli.
Gün aşarken: Gün batarken.
Gün görmemek: Feraha ve huzura kavuşamamak.
Gürz: Eskiden silah olarak kullanılan bir çeşit ağır topuz.
Güvel: Yeşil.
Güzlek: Güz mevsiminin geçirildiği yer.

H

Hab: Uyku.
Habib: Sevgili, dost (Tann).
Hacerülesvet (Hacer-i Esved): Kabe'nin duvarında bulunan meşhur karataş.
Haçan (Kaçan): Ne vakit, ne zaman ki.
Haddeden Geçmek: Birinin hali, huyu denemeden geçmek.
Hak Söylemek: Doğru söylemek.
Hakka Yetişmek: Ölmek.
Halay: Orta Anadolu'nun davul ve zurna çalınarak oynanan bir halk
oyunu. Halay çekmek: Bu oyunu oynamak.
Halhal: Bazı yerlerde kadın ayak bileklerine takılan bilezik.
Halketmek: Yaratmak.
Hallak: Yaratıcı, yaratan, vareden.
Hamaylı: İnsanın cebinde veya boynunda taşıdığı Kur an veya Kur -anın bir kısmı.
Hamd: Tanrıya olan şükran vc minnet duygularını belirtme.
Hane: Ev.

Hanedan:

1) Tarihçe anılmış bir kimseye dayanan soy,
2) Belli ve büyük soydan gelme vergili ve konuksever (Kimse).

Harlamak: Har har diye ses çıkarmak.
Hamup: Keçi boynuzu.
Has: Katışıksız, en iyi cinsten.
Hasiyet: Bir şeye özgü olan nitelik, fayda.
Havf: Korku.
Hayf: Zulüm, haksızlık.
Hazne (Hazine): İçinde çok miktarda değerli şeyler, özellikle para ve
mücevherat saklı yer.
Haznedar: Bir hazineyi bekleyen, yöneten kimse.
Hecin: Bir deve cinsi.
Hemmi: Bütün, hepsi.
Hendek: Geçmeye engel olacak şekilde uzunlamasına kazılmış derin çukur.
Hengame: Patırtı, gürültü.
Hepisin: Hepsini.
Herek: Asma, fasulye gibi sarılgan bitkilerin tutulması için yanlarına dikilen değnek.
Hesaba gelmemek: Sayılamamak, sayılamayacak kadar çok olmak.
Heyelan: Toprak kayması.
Hezeli (Hezel): Latife yollu söylenmiş söz.

Hızma (Hırızma):

1) Buruna takılan halka,
2) Azgın hayvanların ağzına geçirilen demir.

Hicran: Ayrılık.
Hilaf: Yalan.
Him: Temel.
Himmet: Yardım.
Hitit (Eti): Anadolu'da eski Yunanlılardan çok önce güçlü bir imparatorluk kuran ve uygarlıklarının kalıntıları yurdumuzda yapılan kazılarda sık sık ortaya çıkan bir Türk devleti.
Hoşbeş etmek: Sohbet etmek.
Hotoz: Süslü başlık.
Hoyrat: Rakip, düşman, kaba adam.
Hödük: Görgü ve anlayışı olmayan, aptal.
Hörgüç: Devenin sırtındaki tümsek.
Hulk: Ahlak, tabiat.
Humus: Bitkilerin çürümesiyle meydana gelen koyu renkte organik toprak.
Hurç: Meşinden yapılmış büyük heybe.
Hurdolmak: Harap olmak, hırpalanmak, incinmek.
Huylanmak: İşkillenip tedirgin olmak.
Hûda: Allah.
Hükümetelli (Dcvletelli): Hükümet, devlet adamı.
Hünkar: Padişah, sultan.
Hüyük (Höyük): Kazılınca çok defa eski yapı kalıntıları ve eski eserler çıkan yayvanca toprak, tepe.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMEN SÖZLÜĞÜ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:46

I

Ilgın: Akdeniz Bölgesinde bir ağaç veya ağaççık cinsi.
Irağ (Irak): Uzak.
Iramak: Uzamak.
Irgalamak: Yerinden oynatıp sallamak, sarsmak.
Irgat: Kaba işlerde çalışan, işçi, rençper.
Islatmak: Dövmek.
İane: Yardım.
İbili: İbibik kuşu.
İbraz-ı Kemal eylemek: Olgunluk göstermek.
İflah Olmak: Kurtulmak, onmak. İkicikli. İki tane.
İkisin: İkisini.
İkrar: Saklamayıp söyleme, kabul.
İlen: İle
İleş: Leş.
İller: Aşiret, halk.
İndifai: Yanardağ püskürdüğü.

İntizar:

1) Bekleme, gözleme,
2) Beddua.

İnziva: Yalnızlık.
İp Takmak: Asmak.
İptida: İlkönce, ilkin, başlangıçta.
İspir Şahinden sonra ava kuşların en mahiri.
İşi duman olmak: İşlerin halli çıkmaza girmek; zor olmak.
İşi pişirmek: Aralarında gizlice anlaşmak.
İşmar: El, göz veya baş ile yapılan işaret
İt: Köpek.
İyi Saatte Olsunlar: (Kapalı bir anlatışla) Cinler, periler.
İzzet: Değer, kıymet, yücelik, ululuk, kuvvet, kudret, saygı.

K

Kabü Kavseyn (Kabe Kavseyn): İki kavis arasındaki mesafe. Miraç gecesinde Hz. Muhammet'in Cenab-ı Hakk'a olan yakınlık derecesine kinaye.
Kada: Kaza, bela.
Kadan alayım: "Sana gelecek kaza bana gelsin" anlamında bir dua.
Kadim: Eski, yıllanmış.
Kadir: Değer.
Kahpanalı: Kaphe analı demek olup sövgü yerine kullanılır. (Ege bölgesinde)
Kahr: Üzüntü, sıkıntı, eziyet.
Kail Olmak: İnanmak.
Kalan: Şimdiden sonra, artık.
Kalem almak: Yazmak.
Kamalak: Çam cinsinden bir ağaç.
Kamet: Boy.
Kan (Han): Padişah, sultan.
Kan ağlamak: Çok şiddetli acı ve üzüntü içinde bulunmak.
Kana karmak: Kan içinde kalmak, kana bulanmak.
Karakuş: Kartalın bir türü.
Karamuk: Karanfillerden, ekin tarlalarında biten, yapraklan karşılıklı,
çiçeği pembe, mor renkte zararlı bir bitki.
Karardın: Karanlık.
Karardıç (Kara Ardıç): Ardıcın bir türü.
Kargı: Kamış, ucu sivri demir çubuk.

Kanmak:

1) Çok yavaşlamak,
2) Kızmak.

Kasavet (Kasafet): Sıkıntı.
Kaş: Sırt, kemerli veya çıkıntılı şey veya yer, sınır.
Kaşını yıkmak: Surat asmak.
Kaşkaval: Oldukça yumuşak, tekerlek biçiminde hazırlanmış peynir.
Katar: Taşıt dizisi.
Kav: Ateş ve sigara yakmak için çakmak çakarak tutuşturulan madde.
Kavkır: Bir yer adı. Kavi: Söz, anlaşma, karar.
Kavşud: Nehrin denize kanştığı yer.
Kaygu: Üzüntü, tasa.
Kayın: Kayıngillerin örnek bitkisi olan kerestelik bir orman ağacı.
Kaytan: Pamuktan veya ipekten sicim.
Kelam: Söz, Kur'an, Allah'tan ve Allah'ın birliğinden bahseden ilim.

Keler:

1) Sürüngen,
2) Dağ tepelerinde dökülen kil tabakalarından meydana gelen boşluklar, mağaralar.

Keleş: Güzel, yakışıklı, yiğit, cesur, mert.
Kelir (Keli): Üzerinde suların birikmeyeceği sathi meyiller.
Kelle kucaklamak: Ölümü göze almak.
Kelli: Artık, sonra.
Kem: Kötü.
Kendir (Kenevir): Kendirgillerden olup sapındaki tellerden halat, çuval gibi kaba örgüler yapılan bitki.
Kem göze uğramak: Nazar değmek.
Kepek: Un yapmaya yarayan taneler öğütülüp elendiği zaman elek üstünde kalan kabuk kırıntıları.
Kepenek: Çobanların giydikleri dikişsiz, kolsuz, keçeden yapılmış giyecek.
Keramet: Bazı ermiş insanların gösterdiklerine inanılan ve onların doğa üstü birtakım yetenekleri bulunduğuna verilen hayret uyandırıcı hal.
Kerem etmek: Lütfetmek.
Keven (Geven): Baklagillerden, dikenli bir çalı olup kimi çeşitlerinden kitre denilen zamk çıkarılır.

Kıble:

1) Namazda yönelinen yön,
2) Güneyden esen yel.

Kıran: Hastalık, ölüm.
Kızılbaş: Şiilere ve Alevilere verilen isim.
Kile: Ölçek.
Kirmen: İplik bükmeye yarayan alet.
Kisb (Kesb): Kazanılan.
Kise: Kimsesiz ölü.
Kispet: Dar paçalı meşin pantolon.
Kişizade: Soylu kişi.
Kişver-i dil: Gönül iklimi.
Kitabe: Taş üzerine yazılan yazı.
Kivre (Kirve): Sünnet çocuğunu sünnet edilirken tutan kimse.
Koca: İhtiyar, yaşlı (kimse).
Kocamak: Yaşlanmak.
Kolan: Atın semerini veya eğerini bağlamak için göğsünden aşırılarak sıkılan yassı kemer.
Koltuklan kabarmak: Gurur ve kıvanç duymak.
Komoyor: Koymuyor demektir.
Konalga: Durak yeri.
Konmak: Oturmak, yerleşmek.
Koşum: Araba hayvanının kayış takımı.
Kovulmuş: Koşturulmuş.
Koyak: İki dağın arasında kalan dere boyu, vadi, derin olmayan çukur.
Kozmopolit: Kanşık uluslardan olan insanları içine alan.
Köşker: Kundura tamircisi.
Köz: İçinde küçük küçük kor parçalan bulunan kül.
Közleme: Pirzola.
Kubarlanmak: Tozlanmak.
Kubur: Eskiden kullanılan bir çeşit tabanca.
Kuğu (koğu): Çok uzun ve kıvrık boyunlu, geniş gagalı, geniş kanatlı
kazdan iri, güzel bir su kuşu.
Kula: Al ile kır arası bir at donu.
Kulaç: İnsan, kollarını açtığı zaman birinin ucundan ötekinin ucuna kadar olan uzaklığı karşılayan bir ölçü ki, derinlikleri ve ip gibi uzun şeyleri ölçmek için kullanılır.
Kulun: At ve eşek cinsinin henüz doğmuş yavrusu.
Kumru: Güvercinlerden, güvercini andıran, ondan az küçük, boz renkli bir kuş.
Kurana: Eski püskü veya harap ve bitkin, işe yaramaz.

Kuşluk:

1) Sabahla öğle arası,
2) Öğle yemeği.

Kutlu: Uğurlu, mübarek.
Kutnu: Pamuk dokuma ve daha çok iplikle karışık bir çeşit dokuma.
Kuvayı Milliye: İstiklal Savaşı boyunca Anadolu'da kurulan hükümet ve hükümetin askeri kuvveti.

L

Lafı Gediğine Yerleştirmek: Uygun konuşmak, söylediği söz maksat ve konuya uygun düşmek.
Laht-ı Güher: Elmas Parçası
Leb: Dudak.
Lebleri Şikar Olmak: Dudakları uçuklamak.
Lenger: Kenarları yatık ve geniş karavana.
Lepiska: Sarı ve yumuşak saç.
Leşker: Askerler.
Libade: Kısa hırka.
Loğ: Tarlalarda topraklan ezmek için gezdirilen taş silindir.
Loğlamak: Üzerinde loğ gezdirip bastırmak.

M

Mağ: Evin bir bölümü.
Mahşer: Kıyamet günü dirilenlerin toplanacaklanna inanılan yer.
Mahrama: Sokağa çıkarken manto üzerine giyilen geniş örtü (Eskiden).
Mail olmak: Sevmek, tutulmak.
Maksud: İstenen, Kastedilen.
Malamat (Melamet): Ayıplama, kınama, azarlama, çekişme.
Malûm olmak: (Birinin) İçine doğmak.
Manca: Yiyecek (daha çok kedi köpek yiyeceği).
Mar: Yılan.
Masara: Üzüm suyunu vs. yi sıkacak yer.
Maşlah: Altı üstü bir ve kol yerine yarıkları olan bir çeşit üstlük.
Mavzer: Tüfek.

Maya:

1) Damızlık dişi hayvan,
2) Bazı besinlerin yapımında mayalanmayı sağlamak için kullanılan madde.

Mecbur olmak: Tutulmak, aşık olmak.
Mecidiye: Eskiden kullanılan ve o zamanın yirmi kuruşu değerinde
olan gümüş sikke.
Medet: Yardım, imdat.
Medet Allah: Zor bir durumda kullanılan bir ünlem.
Mclaik: Melekler.
Meleke: Yeti, yatkınlık, alışkınlık.
Melûh: Üzgün.
Menendi: Benzer, eş.
Meniden: Yok eden.
Menkıbe: Kahramanlık hikayesi.
Meral (Maral): Dişi geyik.
Meratip: Mertebeler, dereceler, rütbeler.
Merç: Çayır, çayırlık.
Mersiye: Ağıt.
Mertebe: Derece, basamak, rütbe.
Mesire: Gezinti yeri.
Mestane: Sarhoş gibi süzgün.

Meşk:

1) Tulumbadan yapılmış su kabı,
2) Yazı ömeği,
3) Alışmak, öğrenmek için yapılan çalışma.

Meth: Övgü.
Meyil aldırmak (Döndürmek, vermek): Sevmek.
Meyt: Ölü.
Mihnet: Sıkıntı.
Muhabbet: Sevgi.
Muhanat: Korkak, alçak kişiler.
Muin: Yardıma.
Mundar: Pis.
Mushaf: Kur'an.
Muştu: Müjde, sevindirici haber.
Mutabık: Uygun, uyan.
Mutasarrıf: Eskiden bir sancağın en büyük yönetim görevlisi.
Muzır: Zararlı.
Mübadil: Türkiye'deki Rumlarla değiştokuş edilerek Yunanistan'dan getirilen Türkler.
Mücahid: Kutsal bir ülkü uğruna savaşan (kimse).
Müdafaa-i Hukuk (Cemiyeti): Kurtuluş Savaşı ndan önce Atatürk tarafından kurulmuş olan bir cemiyet.
Müfrit: Aşırı, sınırı geçen.
Mülayim: Yumuşak huylu.
Mülteci: Sığınan.
Mümin: İnanmış (kişi).
Münasip: Uygun.
Mürde: Ölmüş.
Müzayede: Açık arttırma.

N

Nacebetmeli: Ne yapmalı?
Naçar: Çaresiz.
Nadas: Yabani otları çürütmek için tarlayı sürüp toprağını altüst etme.
Nam: Ün, şöhret.
Name: Mektup.
Nar: Ateş.
Narh: Biçilen fiat.
Nazar: Bakış.
Nazar etmek: Bakmak.
Nazik Soymak: (Meyvayı) İnce soymak.
Nazire: Başka bir koşuğun konusuyla ilgili olarak aynı ölçü ve vezinde yazılan koşma.
Necid: Yürekli (adam), arslan.
Nefs (Nefis): Öz varlık, beden istekleri.
Nere: Nereye.
Neşter: Hekim bıçağı.
Ne yapak (Neyleyek): Ne yapalım.
Nişadır: Sülfatı.
Nicc: Nasıl.
Niderim: Ne yaparım?
Nidüp nitmeli: Ne yapmalı, ne etmeli.
Nifak: İki yüzlülük, arabozuculuk.
Nikap: Örtü.
Niyaz: istek.
Nizam-ı Cedid: Yeni kanun, yeni sistem asker "III. Selim zamanında kurulmuş olan yeni askerlik."
Nusret: Yardım, Allah'ın yardımı, başarı, üstünlük.

O

Oflaz:


1) Eflatun rengi,
2) Çok iyi usta, olgun.

Okşalamak: Okşamak.
Ol: O.
Olanca aklını derdine salmak: Yalnız üzüntüsünü ve acısını düşünmek.
Onmak: Daha iyi hale gelmek, ferahlığa ve mutluluğa ermek, hastalıktan, dertten kurtulup şifa bulmak.
Oyluk (Uyluk): Kalçadan dize kadar olan bacak kısmı.

Ö

Öleş. Leş. Örd: Fazilet.
Ören: Yıkık dökük yer, virane, harabe.
Örselemek: Bozmak, sarsmak.
Öylen: Öğle vaktinde.
Özge: Başka.
Öz İnan: Arzu, istek.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKMEN SÖZLÜĞÜ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:46

P

Palan çekmek: Eyerlemek. Palaz: Kaz veya ördek yavrusu. Para para (Pare pare): Parça parça. Perçem: Kakül, saç tutamı.
Pervane olmak: (Birinin) Herhangi bir bağlılıkla yanından ayrılmamak, onun çevresinde dönüp dolaşmak. Pervası Olmamak: Korkmamak. Pervaz Açmak: Uçmak.

Peşref (Peşrev):

1) Türk müziğinin en meşhur saz eseri,
2) Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine ve dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun.

Piştov: Tabanca.
Polat: Çelik.
Postal: Kaba potin.

Pusmak:

1) Dumanlanmak,
2) Sinmek, saklamak.

Püsküllü dert: Büyük bela.

R

Rahvan: Atın ağır yürüyüşü.
Rahya (Rayiha): Koku.
Razzakı (Razakı): Kalınca kabuklu, iri ve uzunca taneli, şekeri çok bir çeşit yaz üzümü.
Redif Askeri: Eskiden askerlik ödevini tamamlayarak salıverilen ve
yedeğe geçirilen erlere verilen isim.
Remil: Fal, özellikle kum falı.
Rençber: Çiftçi.
Resul: Peygamber.

S

Sabahlen: Sabahleyin.
Sadık: Doğru, gerçek, bağlılığı içten olan.
Saf bağlamak: Dizilmek.
Safer (Safer): Arabi aylarının ikincisi (Yılbaşı muharrem olması itibariyle.)
Sağlamak: (Hasta için) İyi olmak.
Sağıt: Methiye, övünç.
Sahnç (Sarnıç): Su haznesi.

Saka:

1) Su taşıyan,
2) Başında ve boynunda kırmızı ve san tüyler bulunan, güzel öttüğü için kafeste beslenen küçük bir kuş.

Sakar:

1) Hayvanın altında bulunan küçük akıtma,
2) Elinden her zaman ufak tefek kazalar çıkan (Kimse),
3) Atın hafif topallaması.

Sakarca: Bir cins yaban ördeği. Çiğdem manasına da gelir.
Sakın olmak: Sakınmak.

Sal:

1) Tabut,
2) Düzlük, yayla.

Sala: Cuma namazına ve bazı yerlerde cenazeye çağırmak için minarelerde okunan salavat.

Salak (Salağ):

1) Davar avlusu, toplantı yeri, düzlük,
2) Sağ taraf,
3) Ucu toplu zincirli bir çeşit eski savaş tokmağı.

Salavat: Hz. Muhammet'e edilen dualar.
Salgın: Gerektiği zaman herkesten toplanan para, mal şeklinde verilen geçici vergi.
Salta: Yakasız, iliksiz, kollan bolca bir çeşit kısa ceket.
Samranı: Suratla, istemeyerek, omuz silkerek, burun kıvırarak.
Sam yeli: Sıcak ülkelerden esen ve insanı bunaltan rüzgar.
Santır (Santur): Kanuna benzeyen ve tokmaklarla çalınan bir çeşit çal-
Saraf (Sarraf): Kuyumcu.

Savran (Savran):

1) Çadır, gölgelik, tahtadan yapılmış balık sırtı şeklindeki çatma,
2) Kervan başı.

Satır atmak: Kırıp geçirmek.

Saya:

1) Etekli entari,
2) Köy entarilerinin ön etekleri içine konan ve çiçek şeklinde kesilen bez,
3) Ayakkabı tamircilerinin gön parçası,
4) İşçi gömleği,
5) Koyunları sayarak vergisini alan tahsildar.

Sayn: Sağlığı yerinde olmayan, hasta.
Sehil: Sahil, kıyı.

Seki:

1) Set, oturtulacak taş,
2) Düz ve yüksekçe yer.

Sekmek: Seke seke yürümek.
Serasker: Osmanlı imparatorluğunda asker ve savaş işleri bakanı.
Serdar: Askerlerin başı, kumandan.
Serfiraz olmak: Yükselmek, benzerlerinden üstün olmak.
Serpuş: Başlık.
Scrver: Baş, başkan, ulu, reis.
Serv-i revan: Yürüyen servi; uzun boylu sevgili.
Set: Oturulacak yer.
Setre: Eskiden giyilen düz yakalı, önü ilikli, bir çeşit ceket.
Seyfi: Asker zümresi.
Seyran eylemek: Seyretmek.
Seyretmek (Seğirtmek): Koşmak.
Seyyal: Akıcı, akan, akışkan.
Sıdkile: İçten bağlılıkla.
Sığın: Çatal boynuzlu, iri benekli geyik.
Sığırcık: Serçegillerden, en çok çatılarda yuva kuran, siyah benekli, uzunca gagalı, serçeden iri kuş.
Sıla: Memleket.
Somranı somranı: Ufleye üfleye.
Sonkur (Sungur): Akdoğan.
Sormak: Emmek.
Soyha: Cenazenin üstünden çıkarılan elbise, çamaşır.
Soyha kalmak: Çıplak ve yalnız kalmak.
Sözü ayağa düşmek: Sayılmamak, sözü dinlenilmemek.
Sultan Süleyman (Hz.): İsrailoğulları soyundan gelme peygamber ve hükümdar. Hz. Davut'un oğlu olup Mısır Firavununun kızıyla evlendi. Hz. Süleyman, çok kültürlü ve bilgili idi. Rivayete göre; bütün hayvanların dilinden anlardı.

Suna:

1) Su gibi güzel, boyu bosu yakışıklı sevgili,
2) Bir ördek cinsi.

Sünnet:

1) İyi ahlak, iyi huy,
2) Hz. Muhammed'in sözleri ve tasvibleri (cemaatle namaz kılma gibi).

Savurmak: (Hayvana) su içirmek.
Sünni: Sünnet ehlinden olan kimse.
Sütleğen: Yaprak, sap ve köklerinde süt görünüşlü, kekre ve yakıcı bir özsu bulunan bir bitki.

Ş

Şahan (Şahin): Doğan.
Şahbaz: İri cins bir akdoğan.
Şaman: Sibirya'da oturan birtakım Türk boylarında tef çalarak, dans ederek ve şarkı söyleyerek ayin yapan ve böylece ruhlarla ilişki kurarak hastaları iyi ettiğine, istenilen birtakım sonuçlan sağladığına inanılan kimselere verilen isim.
Şar: Şehir.
Şartlak: Şelale.
Şavk: Işık.
Şcfaatkan: Şefaat kaynağı.
Şevka: Yakınma, şikayet.
Şem'a: Mum. Şer Kötü.
Şeriat: Kur an ayetlerine dayanan Müslümanlık yasası.
Şılamak: Parlamak.
Şıvga: İnce fidan dallan, yeni sürmüş ince, düz dallar. Şikar Av.
Şişhane (Şişanc); Eskiden kullanılan, namlusu altı yivli tüfek.
Şol: Şu.

Şor:

1) Söz, sohbet,
2) Tozlu yer,
3) Ot. Şule: Alev, parlaklık.

T

Tabiatsız: Hırçın, huysuz (Kimse).
Tağ: Dağ.
Takat: Güç, derman.
Tandır Yere çukur kazılarak yapılan bir çeşit fırın.
Tasa: Kuruntu, üzüntü, sıkıntı.
Tatar: Posta sürücüsü.
Tavlamak: (Hayvan için) Semirmek.
Tayin (Tayın): Er azığı.
Tazı: Tavşan avında kullanılan, uzun bacaklı, çekik karınlı, pek çevik bir köpek cinsi.
Tebellenmiş: Musallat olunmuş, ele geçirilmiş.
Tebenrük: Mübarek sayma, uğurlu, mutlu.
Tedbili (Tedbiri) Şaşmak: Ne yapacağını kestirememek.
Teke: Erkek keçi.
Temaşa Kılmak: Seyretmek.
Teneşir: Ölüyü üzerinde yıkadıktan kerevet.
Tez: Çabuk.
Tonulaşmak: Karşılıklı elbiseler yapıp donanmak.
Tor: Acemi, toy, yeni «ılıştırılan.
Torlak: Genç ve beceriksiz hovarda.
Toy: Kazdan büyük yabani bir kuş.
Tuğ: Sorguç.
Tuhfe: Hediye (Kitapta geçen parçada bir kitabın ismi de olabilir).
Tul tul: Türlü türlü.
Turaç: Bir cins sülün.

Turalanmak:

1) Halat gibi örülmüş iplik çilesi haline gelmek,
2) Avlanmak.

Turunç: Göğüs.
Tutu (Dudu): Papağan.
Türemek: Meydana gelmek, bir kökten çıkmak.

U

Uçalga: En yüksek yer.
Uğru (Uğur): Ön.
Uğrun uğrun: Gizli gizli.
Ukba: Ahiret, öbür dünya.
Umman: Büyük deniz.
Urban: Çöl arapları.
Urum: Anadolu.

Ü

Üce: Yüce.

Üleş:

1) Leş,
2) Pay.

Üsküf: Tepesi devrik, ucu püsküllü başlık.
Üveyik: Korularda yaşayan ve eti için avlanan güvercini andırır kuş.
Üzerlik: Çiçekleri beyaz renkte olup susama benzeyen, tohumlan acı bir bitki.

V

Vadesi yetmek: Ölmek.
Vakfe: Hacıların Arafatta durmaları. Veli: Ermiş, evliya.
Velveleye vermek: Telaş ve heyecana düşürmek.
Vuslat: Kavuşma (sevgiliye).

Y

Yaba: Harman savurmakta kullanılan çatal biçiminde tahta kürek.
Yadel: Gurbet, yabana memleket.
Yağlık: Mendil.
Yakut-u ahmer: Kırmızı yakut.
Yamak: Yardımcı, uşak.
Yamçı: Uzun tüylü, kalın yün dokumadan yağmurluk.
Yar: Sevgili, dost.
Yaralan göz göz olmak: içinin yarası depreşmek, aası artmak.
Yaken: Arkadaş.
Yarma: Tahıl.
Yas: Keder, üzüntü, matem.
Yavuz: Pek sert, yaman.
Yaylım etmek: Yayılmak.

Yazı:

1) Kader,
2) Ova, yayla.

Yazlamak: Yazı geçirmek.
Yedmek: Çekip peşisıra götürmek, yedeğinde götürmek.
Yer almak: İşkillenip şüphelenmek.
Yelgin (Yelkin): Süratli, rüzgar gibi.
Yenile: Şimdi.
Yermek: Aşağılamak, hor görmek, beğenmemek, alaylı bir dille kusur-
lannı söylemek, hicvetmek.
Yesir: Esir.
Yetirmek: Ulaştırmak.
Yetmek: Yetişmek, büyümek.
Yitmek: Ortadan kaybolmak, elden gitmek.
Yitirmek: Kaybetmek.
Yol bağlamak: Yol kesmek.
Yoz: Doğada olduğu gibi kalarak işlenmemiş olan, kısır.
Yoz kalmak: Yalnız, kimsesiz kalmak.
Yönü öte olmak: Arkası dönük olmak.
Yörün: Yürüyün anlamında.
Yular: Hayvanın başlığına veya tasmasına bağlanan ip.
Yumak: Yıkamak. Yalın: Sade, çıplak, tek.

Z

Zağlı: Keskin.
Zahmı: Eğerin üzerine takılan kayış.
Zar: İnleme, ağlayıp bağırma.
Zay etmek: Yitirmek, kaybetmek.
Zebun: Düşkün.
Zem (Zemm): Yerme, kınama.
Zembereği çözülmek: Çok ve gereksiz konuşmak.
Zekat: Müslümanlık gereğince herkesin her yıl artan malının veya parasının yoksullara dağıtmak zorunda olduğu kırkta biri.

Zeval:

1) Düşkünlük, bozulma,
2) Yok olma, yok edilme.

Zibillik: Çöplük.
Zinet (Ziynet): Süs, bezek.
Zıbın: Uç etekli entari.
Zındık: Asıl "Zerdüşti" demek olup "Allah'a ve ahirete inanmayan" anlamında kullanılır.
Zonturlu (Sunturlu): Yaman.
Zorsunmak: Güçlük çıkarmak.
Zulüm: Eziyet.
Zülfekar (Zülfikar): Hz. Muhammed'in Hz. Ali'ye armağan ettiği ucu çatallı kılıç (Hz. Ali'nin kahramanca kullanmasıyla ün kazanmıştır).
Zülüf: Yüzün iki yanından sarkan saç.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir