Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Binboğa Ve Nurhak Dağlarında Yürükler Arasında

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:59

Kış eğlencesi:

Göksün'de kışın mandasını döğüştürmek eğlencelerin en iyisi sayılır. Üstün gelen mandanın sahibi hediye alır.
12.9.1931 günü, saat on sıralarında Göksü'nden yola çıktım. Artık, gezimi bitirmiş olduğumdan içim rahat bir halde Göksün ovasında hızla ilerliyordum.

Bir saat sonra Torbüzek (Göksün çayının ismidir) suyunu geçtim ve bir dağa urmanmaya başladım. Belki bir saatten fazla bu dağda yürüdüm, sonra, Eğer Sırtı ismindeki bir gediği aştım. Eğer Sırtında kuzeyde kalan Göksün ovasıyla Binboğa dağları sevimli bir manzara yaratıyordu. Bu manzara karşısında beş dakika kadar dinlendikten sonra tekrar atıma bindim.
Saat on beş sıralarında Bayramovası ismiyle meşhur bir dağın doğu eteğindeki vadiye sıkışmış bir oba gördüm. Bu oba, yaklaşık olarak; yirmi çadırlı idi. Atı çadırın olduğu yere sürdüm. Ve aşiretin arasına girdim.

Honamlı:

Bayramovası dağının doğu eteğinde çamurlu bölgesindeki yayladan dönerek birkaç gün güzle etmeye karar veren bu aşiretin ihtiyarları ile görüşmeye başladım. Bu oba Aydın aşireti oymaklarından biridir. 1926 yılında Toros dağlarında yaptığım gezide Aladağda bu oymağa ait birçok obalarla görüştüğüm için konuşmaya başladığım aşiret halkı bana yabancı gelmedi. Bir saat kadar burada eğlendikten sonra güneybatıya doğru bir iniş yapmaya başladım.

Ömerli:

Bayramovası dağlarının bir kısmında Ömerli ismiyle Aydın aşiretine bağlı bir oymak daha vardır ki, yolumuzun doğusunda ve biraz uzağında olduğu için aralarında bulunmayı başaramadım. Ömerliler, kışın Ceyhan kasabası dolaylarında kışlayan yaklaşık olarak kırkbeş çadırlık küçük bir obadır.

Tekirdağı:

Akşam üzeri Tekirdağı'na geldik. Burada berrak bir çay var. Bu çayın kaynağı tahminen yüz yirmi metre uzunluğunda adeta büyük bir kuyu iriliğindedir. buradan çıkan "Tekir Suyu" dertlere deva sayılmış, aşiretçe kutsal kabul edilmiştir. Kaynağından çıkıp doğuya doğru birtakım efsanelerle coşarak kabaran bu kuyudan yenmesi günah olan 20 kilo ağırlığında balıklar çıkarmış.
Benim konduğum ve bu akşamı geçirmeye karar verdiğim Tekir suyunun kaynağı olmadığı için burada balık tutmak günah olmasa gerek!

Bir köylü çocuğu çağırdım; bana balık tutacağını vadetti. Bir saat sonra on tane balık sahibi oldum. Ateş yaktım, köyden yağ aklım; bir aşçı imişim gibi balıkları pişirdim. Geceyi Tekir suyunun rutubetli sahili önünde yaktığım büyük bir ateşin başında geçirecektim. Hava çok soğuk; ateşe bir arkamı, bir önümü döne döne uyuyorum. Uyku arasında bile asabım otomatik bir makine imiş gibi sabaha kadar bu dönüşleri düzenli olarak tekrar ediyordu. Sabahın alaca karanlığında kiracım ile yoluma devam ettim.

Nedirli aşireti topraklarında yolumuza devam ederken karşımıza eşekli fakir bir adam çıktı. İsmini sordum; "Ahmet" dedi. Bu gençle konuşmaya başladım. Meğer Ahmet göründüğü gibi değilmiş... Hemen bana "Gazi" hakkında bazı sorular sormaya başladı. Şimdi Ahmet'i hayretle dinliyordum.

- Efendi, Gazi babamız şimdi nerede? Ben onu tanırım. Afyon önünde askerden bizim karşımıza geldi, bize öğüt verdi. Görsen Efendi, arslan mı arslan... İnsanın onun yüzüne bakınca tüyleri diken diken oluyor. Biz saldırdık ve Gazi babamız başımızda İzmir'e girdik."

Elimde olmadan ağzımdan:

"Yaşa Ahmet yaşa" cümlesinin fırladığını gördüm. Ve atımı eşeğinin yanma sürerek Ahmet'le dost oldum. Artık Ahmet durmadan anlatıyor, milli kahramanlık hikayelerimizi bütün canlılığıyla yaşatıyordu.

Bu söz arasında dedi ki:

- Toprak damar damar... İnsan çören çören...
Bu atasözüyle Gazi'nin eşsiz bir kumandan olduğunu ispata çalışıyordu.

Devam etti:

- Mustafa Kemal'in dünyada dört şeye hükmü taşa geçer gibi geçti.
Hemen bunların ne olduğunu sordum.

Ahmet cevap verdi:

Eşkiyanın kökü kazındı, muhtarlar hırsızlığın önüne geçti, dünyada savaş kalmadı. Ağa, Bey, Paşa, fakir bir oldu... Bunları işte hep bizim önümüzde yürüyen, "Evlatlarım" diye öğüt veren "Mustafa Kemal Paşa" kaldırdı. Onun canı dünya durdukça dursun...
Çok samimi ve temiz kalple duasını yaptı.

Ahmet'in sanatını sordum:

- Göglükçüyüm dedi. (Göklükçü: Sebzeci, gök bitki yetiştiren demektir.) Saatlerce onun memleket hakkında düşüncelerini seve seve dinledim. Bu akıllı aşiret çocuğunu takdirkar cümlelerle alkışladım. Bugün vaktimin nasıl geçtiğini anlayamadım.
Ömerli obasından sonra yürüdüğümüz yol, Ceyhan vadisi ve kaynağı olduğu için Ahmet'in göğüs kabartan sözlerine manzaranın güzelliği eklenirse, burada geçen beş saatlik yolculuğum ömrümde en tatlı ve heyecanlı saatlerden olmuştur.

NEDİRLİ AŞİRETİ

Yaklaşık olarak üç yüz evi geçen Nedirli aşiretinin göçebelikten ayrıldığı tarih çok eskidir. Bu aşiretin bugünkü reisi İbrahim Ağa'dır. İbrahim Ağa'yı yolun üzerindeki çadırında ziyaret edecektim. Fakat kendisini bulamadığım için hiç durmadan yoluma devam ettim. Yolda aynı aşiretten bir ihtiyar gördüm.

Ondan aşiretin tarihçesi hakkında sorduğum sorulara sadece şöyle bir cevap aldım:

- Efendim, bizim aşiret "Zor nizam"dan sonra yerleşmiştir. Ondan önce obalarımız Binboğa'da, Berit'de, Bayramovası'nda yazlar ve İskenderun dolaylarında kışlarmış. Bunu bizim dedelerimiz söylerdi, aslı var mı, yok mu bilmiyorum.
İhtiyarın bu çok dikkat çekici olan fikirlerini kaydederek ayrıldım. Zor nizam, zannedersem "nizam-ı cedidin buralarda aldığı isimdir. Veya bilmediğimiz ayrı bir olayın hatıralarıdır. Yine Ahmet'e döndüm, konuşmaya başladık.

Hemen işi şakaya alarak:

- Ahmet, o belindeki bıçağı ne yapacaksın? diye sordum.
- Buraları dağdır. Dağlarda her şey için silah gerek. "Dağların kadısı kamalak, müftüsü çamdır." Ufak bir bıçağın taşınması gerek efendim, çok gerekli.

Ahmet biraz geçiminden şikayet ediyor ve şükrederek diyor ki:

Bey bey diye Beye vardık, Beyin aklı kıtırakmış...! Bağ bağ diye bağa vardık, Bağın içi pıtırakmış..

Ahmet'te bu gibi deyimlerin çokluğunu görünce kendisine türkü bilip bilmediğini sordum.

Ahmet gülerek:

- Adam olur da türkü bilmez mi? Elbet insan birkaç türkü bilir, dedi.

Çok yanık bir sesle dağları inletiyor ve bu sesin akislerinden çam ormanlarının uğultuları ile tatlı davudi bir cevap alıyordu:

Annacımda duran gelin, Durup durup bin yaşasın, Dosta selam salan gelin, Salan gelin bin yaşasın.
Okur yazar durmaz kalan, Bir dilinden çıkmaz yalan, Uğrun uğrun selam salan, Salan gelin bin yaşasın.
Akdenizin altı yalı, Huriler ne bilsin malı, Dostuna veren şeftali, Veren gelin bin yaşasın?
Aşık alim der; coşunca, Aşk dağların aşınca, İsmin desem eller duyar, Gelin gelin bin yaşasın.

Ahmet'in söylediği bu koşma, aşirette görgünün bir örneğini göstermektedir. Çünkü, aşirette gelinler misafirlere karşı saygılı olmaya mecburdurlar. Mesela; bir delikanlı davulun karşısında bir gelinle oynamak ister ve gelini oyuna davet ederse, gelin, bunu hemen kabul etmek zorundadır.
Bundan sonra Ahmet yine türküye başladı. Bu türkü, "Dede Korkut "da gördüğümüz kadın hakkındaki meşhur makaleye bir naziredir.

Hey Ağalar, kötü avrada etmen emeği, Midem çekmez pişirdiği yemeği! Kazandan çıktı bir kıl emiği, Alman kötü avradı huri de olsa.

Kötü avrat dersen çifiştar düşmez, Üfüre üfüre mancası pişmez, Bir at üste versen kimse değişmez, Alman kötü avradı huri de olsa.

Kaşım yıkmış da, yüzün şişirir, Somranı somranı manca pişirir. Döşeği yaz deyince çulu deşirir, Alman kötü avradı huri de olsa.
Karacaoğlan der mevlam bizi yaratır, Kötü avrat çocuğunu ele beletir, Kabını ı/ıımaz da, ite yalatır, Alman kötü avradı Huri de olsa.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:05

Resim

Resim

Resim

Resim
Kurulmuş bir Kon tezgâhı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:05

HASİBE TEYZE

Aslen Andırın'lı olan Hasibe Teyze, hala Kadirli'dedir. Hal uşağı obasından olan bu hanımı şimdi hatırladım. Onun da bu konuya temas eden bir türkü, bir hikayesi vardır. Sırası gelmişken buraya almak uygundur.

22.4.1933 tarihinde Kadirli'de konuştuğum Hasibe Teyze söze başladı:

AŞİRET VE ŞEHİR KADINLARI


Eski zamanda zengin bir adam üç kadın almış. Karılarından biri Aydın aşiretinden, biri Cerit aşiretinden, diğeri de şehir uşağından imiş. Adam bir akşam Aydın aşiretinden olan karısının yanında kalmış. Sabahleyin uyanmış, ne görsün; karısı gün doğmadan uyanmış, kirmen çeviriyor.

Karısına seslenmiş:

- Neden böyle erken uyandın, rahat etmedin?
- Gecenin yarısında develerin geviş getirirken iki taraflı çalınan çanların sesleri senin damat olduğun günleri aklıma getirdi. Kuzuları ürüne kaldıracağım vakit geldi. Onun için yatamadım. Bugün devem, davarım yok, ama kirmenim var. Sahurda iş görerek gönül eğliyordum.
Zengin adam üçüncü gün şehirli hanıma misafir olmuş. Sabahleyin uyanmış. Bir de bakmış, kuşluk olmuş, hanım hala uyuyor.

Öğle sularında bakmış ki hanım uyanmış:

- Hanımefendi, çok erken uyandım, yoksa rahatsız mısınız? diye sormuş.

Hanım cevap vermiş:

- Hayır, rahatsız değilim. Abdestim geldi de onun için uyandım.

Burada Hasibe Teyze güldü ve yine devamla:

- Şehir karılarında da tabiatsızlar bulunur. Adam ben şehirliyim dememeli. Ne de olsa şehir kadınları bizden çok iyidir. Hiç olmazsa yaşamasını bilirler.

Bu hikayede halk, tembel hanımlara not veriyor. Köylümüzün şehir hanımlarının da köy hanımları gibi erkeklerin imdadına ve yardımına koşma zamanlarının çoktan geçmiş olduğuna işaret etmekte bence hakları vardır.
Artık Hasibe Teyze'den Türkü istemeye başladım, sevimli Hanım gülümsedi ve "Peki sana bildiğim Türkü'lerden söyleyeyim" dedi.

Ben not defterimi alır almaz Hasibe Teyze de başladı:

Mestane de ileli gönül mestime, Aşık olan gül gönderir dostuna.
Döne döne teneşirin üstüne, Yatmayınca göni* yardan ayrılamaz.
Gitmeseydim şu Halep'ten öte, Kötülükler vermez dilime hata,
Eğersiz, yularsız ağaçtan ata, Binmeyince gönül yardan ayrılmaz.
Halep, Türkmen koç yiğidin vatanı, Aramazlar gurbet elde yiteni.
Al döşek üstünde kızıl lekeyi, Görmeyince gönül yardan ayrılmaz.
Gideydim şu dumanlı yollara, Karışaydım boz bulanık sellere.
Adı duyulmadık elden ellere, Gitmeyince gönül yardan ayrılmaz.

Metine de Karacaoğlan metine, Yeni düştüm şu güzelin bendine. Al döşek üstünde çakır dikene, Yatmayınca gönül yardan ayrılmaz.
Hasibe Teyzenin söylediği bu türkü çok hoşuma gitti. Tekrar ricaya başladım. Teyzeciğim yine okumaya koyuldu:
Her seher, her seher gelir geçersin, Dünyalar durdukça durası kızlar, Vefasırı görmedin kara gözlünün, Mezatta siz bana üdüşesi kızlar.

Aslını sorarsan derler huriden, Laleler, sümbüller bitmez kurudan1, Kasavetli gönlümü gamın arıdan, Karanlık gecenin çırası kızlar.
Beşleyim şekerle sizi bal ilen, Donadam başınız torlak al ilen, Boğum da parmaklar kınalar ilen, Al, yeşil kökele benzeyen kızlar.
Karacaoğlan der de; gülün derlesem, Döşünün üstünde dursam dinlensem, Başları püsküllü oğlan getirsem, Oğlanım görmeğe gelesi kızlar.

Artık Ben Hasibe Teyze'nin yüzüne mahzun mahzun bakıyor ve kendiliğinden olsun bir Türkü okumasını bekliyorum.

Zeki kadın anladı ve bana gülerek:

- Ayol, sen de türküye doymazmışsın ya... der demez yine başladı:

Benden selam söyleyin nazlı yarime, Kerem etsin bir sucağız getirsin. Eğer vadem yetip hurda ölürsem, Salacamı sağ böğründe götürsün.

Yarim gelir bançelerden, bağlardan, Haber verir hastalardan, sağlardan, Karşıda gözüken karlı dağlardan, Dostum lale, sümübül dersin getirsin.

Yarenlerim yırtsın kefen bezimi, Sevgilim de örtsün ala gözümü, Yaptırsın mezarım günden yüzümü, Seyran taşın kıırsüı ın orda otursun.

Kaıacaoğlan der de; gülüm bitmesin, Dallarımda şakır bülbül ötmesin, Sakın yarim, kefen bezini yırtmasın, Benim gibi bir ceyreni yetirsin.

Bu beddua şeklindeki ağıt bizim teyzemizi oldukça üzmüştü. Üzüntüsünü gözlerinden okudum. Ve hiç ses çıkarmadım. Hasibe Teyze, tekrar bana döndü ve "Size bir türkü daha okuyayım da gönlünüzün pası kalksın" dedi. Ben sevindim. Bu türkü Karacaoğlan'ın şaheseridir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:05

Bakın ne kadar feylesofane söylenmiş ve ne kadar isabetli noktalara dokunmuştur.

BEŞER VE HAYAT

Hakkın kandilinde gizli sır iken, Anamın karnına indirdin felek. Ak mürekkep iken; kızıl kan ettin. Türlü boyalara batırdın felek.
Anamdan doğmadan ne günler gördüm, Deryalar atladım; ummana daldım, Dokuz ay dokuz güna yağım dürdüm, Tepemin üstüne döndürdün felek.

Doğunca dünyada kandan arındım, Duzlandım çapuda girdim sarındım, Beşiğe girdim de sıkı belendim sora; Dünya denen hana kondurdun felek.

Bir yaşıma geldim gördüm dişimi, Beş yaşıma vardım dikdim başımı, Varıp alınca ben on beş yaşımı, Bir kuru sevdaya yel dirdin felek.

On beşten yirmiye yaşım yolaldı, Otuzunda ünüm bağlı göl oldu, Kırk yaşında aklım başıma geldi, Doğru mu eğri mi bildirdin felek.
Elliye varışın dermanım geçti, Altmışın içinde tebdilim şaştı, Yetmişinde yolum enişe düştü; Basambak basambak indirdin felek.

Sekseninde kara yazım yazıldı, Doksanımda gül irengim bozuldu, Yüz yaşına değdim belim büzüldü, Emlik kuzuya beni döndürdün felek.

Karacaoğlan der de; yaktın yandırdın, Bir şerbet verdin de cana kandırdın. Ezrail derler de bir kul gönderdin, Doğmamışa beni döndürdün felek.

Hasibe Hanım'ı fazla yormuştum. Kendisinden ayrıldım. Onun önemli bir hikayesi daha var. Yedinci kısımda teyzenin o hikayesini de yayınlayacağım.

Suçatı'nda:

Ahmet'le ilerliyorduk. Daima onun hazin türkülerinden yararlana yararlana şimdi Suçatı denilen yere geldik. Önümüzde çok berrak bir dere. Etraf asırlık ağaçlarla bezenmiş. Manzara doyulacak gibi değil. Burada bir öğle yemeği yemeye karar verdik. Ahmet obaya koştu; hemen bir bulgur pilavı hazırlattı. Bol ayranla pilav atıştırdık.

Yanımıza doğru sendeleye sendeleye bir ihtiyar geliyordu. Bu, herhalde obanın en ihtiyar adamı idi. Yürüyüşü, yürürken söylenişi bunu isbata yeterli bir delil olabilirdi. Karşımıza geldi ve öfkeli bir selam vererek oturdu. İhtiyar anlaşılan obanın kadınlarına kızmıştı.

Suçatı:

Pirmiz suyu kenarında ve Ceyhan nehrine döküldüğü deltada bulunan dar bir boğazın ismine "Suçatı" denir. Yanımıza gelen ihtiyarın ismini sordum.

- Benim ismim Mahmut'tur. 95 yaşındayım. Karım benden iki yaş küçüktür. Öyle olduğu halde tam otuz yıldan beri doğurmuyor. Vaktinde yedi oğlum, dört kızım olmuştu. Oğlumun ikisi askerde. Beşi köyde öldü. Kızlarımdan hayır yok. Onlar ancak kendi erlerinin idareleriyle uğraşıyorlar. Onlardan bana fayda olmaz.
Hele ihtiyara bir soru sor; mübarek adam, makine gibi bir başladı mı hiç durmuyor; şuur ve dengesi bozulmuş. Hatta, gezdiği ve yayladığı yerleri bile unutmuş bir durumdadır.
Yolları tanımadığından, daima kaybolduğundan şikayetçidir. Hafızasını büsbütün denecek derecede kaybettiğini sandığım bu ihtiyar, meğer üstün hafıza sahibi bir adammış.
Kendisine, gençliğinde beraber yaşadığı aşiretlerden kimleri tanıdığını sordum.

İhtiyarın tekrar zenbereği çözüldü ve saymaya başladı:

- Benim gençliğimde buralarda Ceritliler, Tecirliler, Bozdoğanlılar, Kürkçüler, Karahacılar, Avşarlar yaylarlar ve bizimle çok iyi geçinirlerdi.

Ben, bu sayılan aşiret isimlerinden Karahacılı ve Kürkçülere burada rastlanılmadığını bildiğimden ihtiyara hitaben:

- Mahmut Ağa, Karahacılı, Kürkçü aşiretlerinden buralarda kimseye rastlamadım, deyince ihtiyar tekrar söze başladı:

- Efendi, bu iki aşiret Adana taraflarında yerleşmiştir. Onları 1865 tarihinde Halil Paşa oralara zorla yerleştirmiş. Her yıl, yaz günlerinde yine yayla ederlerdi. Fakat 40-50 yıldır görünmez oldular. Kürkçüler oymağının dört, Karahacılı oymağının 24 obası vardır. Onlar, bu obaları yerleştikleri köylerin isimleriyle değiştirmişler. Şimdi, Adana'da o obaların birer köyleri bile vardır.

Tanır Obası:

Tanır obası da Zor nizam devrinde yerleştirilmiş seksen evli bir köydür. Bu köy halkı yazın yaylada, kışın köyünde bulunur. Tanır köyü, Tekir Boğazı'nın Tanır bölgesinde kurulmuş olup, halk tarım ve davarcılıkla uğraşır.
Hızla hareket edip ilerlemeye başladık. Güneş gurup ederken Hasancık köyü civarında ve Hasancık pınarı bitişiğindeki çınarların altına konduk. Gece oldu.

Kiracım hafiften şu Türkü'yü okumaya başladı:

Yaz gelince; beş aylar da doğunca; Gül dikende biter, bülbül dalında. Eyyubun teninden iki kurt uçtu, Biri ipek sarar, biri balında.
Cennetin kapısın şol "Ali" açtı, Şeriat kitabın "Muhammet" seçti. Seksen bin evliya yurdundan uçtu, Kurdular dünyayı her şey yolunda.
Perişan deli gönül, perişan, Sefil Teslimeye taktılar nişan, Hakka varanı, binbir kelam danışanı, Ben de bir er olayım "Musa" yolunda.
Karacaoğlan der de; haramı yerine, Sakın aşkını, sen kazaya koma,

Kur'an'da adı geçen ve sabırlı insan örneği olarak gösterilen İsrailoğulların peygamberlerinden biri. Rivayete göre, Allah iblise Eyyub'u sınaması için yetki vermiş. İblis de Eyyub'un burun deliklerine üfürmüş; bunun üzerine Eyyub'un vücudunda kurtlar dökülen yaralar açılmış.
Şu yalan dünyada sağ kalam deme, Tenin teneşirde de canın salında.

Türkülerin nağmeleri arasında çınar ağacına yaslanarak güzel bir uyku uyudum. Uyanır uyanmaz kiracımın akşam söylediği bir ninni kadar kıymetli türkü aklıma geldi ve kendisinden not ettim.

Dün Kavkut dağının eteklerinden geçerken kiracımın mırıldanarak söylediği bir türkü daha vardı. Onu da istedim. Kiracım, bu türkünün eksik bir "Genç Osman" türküsü olduğunu ve sonuna kadar bilmediğini söyledi. Yazdırmak için nazlandığını görünce ısrar ettim.

Sonunda peki dedi:

Karaburçlüda doğdum ağalar, Yiğitliğimde çiğnedim sayalar. Yar demde soyuma anam ağlar, Evliyalar serdarı oldun Genç Osman.
Kiracımın bildiği bu kadardı. Kendisinden başka türkü koparmanın ihtimali kalmamıştı.

Bozdoğanlılar:

İhtiyar Mahmut Ağa anlatıyor:

-"Yurdumuzun güneyinde yaşayan Türkmenler arasında yerli, yarı yerli, göçebe olmak üzere üç türlü Boz-doğanlı vardır. Bu Bozdoğanlılar, Çukurova'da yaşayan Yürükler arasında insana en yakın ve göreneği en geniş bir boydur. Bunlar, 350 yıl önce Orta Anadolu'dan oymak oymak, oba oba Çukurova'ya sürülmüş ve 1855 yılı içinde birkaç bölüğü istemeyerek köylere yerleştirilmiş ve çiftçilik yapmaya zorlanmıştır.

Bugün, güney yurdunda 18 köyde yaşayan Bozdoğanlılar dörde bölünmüştür. Bir bölüğü, Yüregilde (Yürük ilinde) Tuzla ve Karataş dönemeçlerinde, bir bölüğü Gavurdağı karşısında Kadirli kazasına bağlı Bodrum harabesinin kuzeyinde Kürtdağı eteklerinde, üçüncü bölüğü Ceyhan kazası dolaylarında, dördüncü bölüğü göçebe bir halde bulunuyor. Yerleşmiş Bozdoğanlılar içinde soyunu, boyunu unutmamış olanlar yalnız Kadirli kazasında Bahçe, Sarımehmetli, Aşağı Bozkuyu, Boy obası, Cığcık, Kesik, Keli isimleriyle anılan köylerde bulunur. Bu dokuz köy isminin Bozdoğanlıların göçebelik günlerinde kullanıldığı ihtiyarm kendi anlatışından belli olmuştur.

Bugün güney yurdun dört bucağına ayrı ayrı yerleşmiş olan Bozdoğanlılar ayrıca bir isim daha alırlar; Kütük Bozdoğanlı. Yüreğir ovasına yerleşmiş olanlara Kütük Bozdoğanlı, geri kalan bölüklere de yalnız Bozdoğanlı ismi verilir.

Kütük Bozdoğanlılara bu ismin verilmesinin sebebi:

Eski çağlarda bütün obaların Başbeyi ve ulusu ile bayrak beyinin bu oymakta bulunmasından ileri geliyormuş.
Bundan ikiyüz, ikiyüzelli yıl önce Bozdoğanlıların en saygıdeğer beyi Kütük Bozdoğanlı'da Kerim oğlu Yusuf Bey isminde biri imiş. Bozdoğanlıların bu beyi bir dedikodu yüzünden obasını alarak Yüreğile göçmüştür. Bu ayrılığın bir de hükümetin zoruyla da olduğu söylenmektedir.

Yürük ilinde Yüzbaşı köyünden olup Bakır dağında göçebe olan Hüseyin Emmi diyor ki:

- "Biz Bozdoğanlıları birbirimizden ayıran, bizi darmadağınık eden hep eski padişahların zulümleridir. Vaktinde bizler padişahlara hükmedermişiz ama sonra onlar da bizi kırana döndürmüşler!.. O gün bugün aşiretlik halimiz tükenmiş, tümden perişan olmuşuz."

Çukurova'da yaşayan bütün Bozdoğanlılar bugün yalnız çiftçidirler. İçlerinde 80-100 çadırı geçmeyen konar göçer koyuncu olanları da vardır. Bozdoğanlıların en eski inançlarını hep bu göçebe obalarda bulabiliyoruz.
"Göçebe Bozdoğanlılar yazın Aladağın Demirkazık, Köşderesi, Bakırdağ yaylalarıyla, birazı Binboğa, Nurhak gözlerinde, kışın ise yerleşmiş Bozdoğanlılar arasında ve onların köylerine bağlı yazılarda kışlarlar. Göçebe Bozdoğanlılar yerleşmiş boydaşlarından çok daha uysal, ağır başlı, söz dinler adamlardır. Bunların yaşayışlarında topluluk yoktur. Yaz ve kış herbiri bir yazıda, herbiri bir dağ başında ve bir başka oymağın koltuğu altında serilmiş ve dağılmış bir halde bulunurlar.

Delikanlılar ve kızları birçok aşiret delikanlı ve kızlarından daha güzel ve yapıları sağlamdır. Aralarında yetişen yiğitleri de çok kuvvetlidir. Bunların yüzleri yuvarlak, kaşları kalın ve köşeli, dudakları ince ve omuzlan geniş, göğüsleri yoğun ve tümsektir.
Göçebe Bozdoğanlılar çocuk canlısıdır; Obalarından kimsesiz bile olsa bir çocuğu besleme almak kolay değildir. Onlar yağ yerler, külü azık ederler, ille çocuklarını yabancı ellerde tutsak etmezler.

Bozdoğanlılar bir bakıma birbirlerini sevmez görünürler. Ama bu görünüşe aldanmak doğru değildir.
Onlar zorlu günlerde ayrık otu gibi birbirlerine sarılırlar. İşlerini yoluna koyduktan sonra obalarına bakarlar. Bozdoğanlılarda yetişen yiğit hiçbir aşirette yetişmez. Kendi aralarında söylenen kahramanlık destanlarını kendilerinden dinleyecek olursan onların ne kadar ünlü olduğunu hemen anlarsın."

-Hüseyin Emmi-Bahçe köyünden Ahmet oğlu Mehmet Ağa diyor ki:

"Bozoklar bizim bir yiğidimizi kolayını bulup tutsak etmişler. Kul Aziz ismini taşıyan bu yiğit Bozokların eline düştükten sonra bak Efendi, kendini Bozoklara nasıl satmış."

Demek ki Bozdoğanlı aşireti (Üçok) bölüğünden imiş.

Mehmet Ağa elini kulağına attı; şu türküyü okumaya başladı:

Aslımı sorarsan; Bozdoğan soyumdur; Ayrı düştüm ben yurdumdan ilimden, Arkamızda duran beş bölük evden, Çıkıp meydanlara, canlar kıyan benim. Aslımı sorarsan; ben, merdoğlu merdim, Konardım yaylaya, kurardım yurdum, Bozoklu koyunsa, ben de bir kurdum, Bozokun sürüsün da gıdan benim efendim.

Çıkabilseydim de atımın üstüne, Alabilseydim dalkılıncım destime, Gafilken varsam da düşman üstüne,
Hazırol varıyom diyen benim efendim.

Çukurovalılar Urum ]da kışlar, Allah'tan olmazsa kul bize nişler? Sarpaldı yollarım, atun da kişner,
Atlıları yaya yürüten benim efendim.

Kul Azizim der de; bu iş böyle olmaz, Karagün üstümde kararıp kalmaz, Kardeşimi görsem yüzüme gülmez,. Kavga kızışanda kardaşa kıyan benim efendim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:07

NURHAK DAĞI

Binboğa dağlarının doğusunda tamamen yerleşmiş aşiretlerle dolu olan Nurhak dağı, Türkmenler arasında efsaneli ve meşhur bir dağdır.

Ceyhan suyunun gözünden ve kuzey doğusundan güney batısına doğru uzanarak Maraş ve Sof dağlarında Amanoslara bağlanan bu sıra dağlarının tam ortasındaki yaylaya Nurhak dağı ismi verilmiştir. Nurhak dağı eteklerindeki çam ormanları ve dar yerlerdeki buz gibi pınarları insana hayat verecek kadar güzeldir.

3050 metre yüksekliğinde olan Nurhak, vaktiyle Barak, Savcı, Cerit Karabuçlu, Beydili aşiretlerinin biricik yaylalarından biriymiş.
Albistan kazasına bağlı olan bu dağın bugünkü halkı, kısmen Sünni ve kısmen de alevidir.
7.3.1933 tarihinde Behisni kazasında, inci kadar güzel olan Perveri bucağında çiftlik uşaklığı yaparak geçinen 18-19 yaşlarında bir Nurhaklı gencine rastladım.

Ondan bu dağ hakkında aldığım bilgiyi şuracığa yazıyorum:

- Arkadaş, senin ismin ne? Nereden olursun?
- Benim ismim Ali'dir. Kanun Nurhak'ta verilmiş. Köyümüz buraya yedi saattir. Perveri'nin kuzeyinde, Meydan dağının eteğindedir.
Artık Ali ile görüşmeyi kolaylaştırdık.

Nurhak Oymakları:

Ali'nin ifadesine göre; Nurhak dağlarında on iki buçuk oymak vardır. Her oba kırk evden meydana gelip yalnız yarım obası aptal imiş ve bu aptalların çoğu façı (av aleti yapan) ismi ile anılırmış. Bu yarım obanın da ancak yirmi çadırlık nüfusu varmış. Böylelikle Nurhak dağında 500 evlik yerleşmiş halkın olduğu anlaşılmıştır.

Sözü geçen oymakların isimleri şunlardır:

1- Handaş Oymağı: Çil Osman'ın yurdu.
2- İmamlı Oymağı: Kaleli yurdu.
3- Karaman Oymağı: Topal'ın oğlu Mehmet'in yurdu.
4- Eynişel Oymağı.
5- Karahan Oymağı: (Bunun Karahan olması da umulur.)
6- Kelek Hasan Oymağı.
7- Köroğlu Oymağı.
8- Kesikler Oymağı: Demircilerin yurdu (Bunların da aptal olması ihtimali vardır).
9- Sazıklılar Oymağı: (Ali bu oymağa aittir).
10- Kiçaç Oymağı veya Tavatun yurdu.
11- Ulaş Oymağı.
12- Sacaslar Oymağı.

Bu oymakların arasında Karaman, Karakan, Köroğlu, Kiçaç ve Ulaş'ın isimlerinin dikkati çekecek kadar tarihi isimlerden olduğu muhakkaktır. Nurhak dağlarının meşhur yaylaları ve konalgalarını da öğrenmek istedim.

Ali bu yaylaların da isimlerini şöyle tesbit etti:

hur yaylaları ve konalgalarını da öğrenmek istedim. Ali bu yaylaların da isimlerini şöyle tesbit etti:

Nurhak Yaylaları:

1- Güllüce yaylası: Bu yayla hala yazın Kürtler tarafından sarılmaktadır.
2- Akpınar yaylası: Vaktiyle bu yayla Halep'ten gelen aşiretlere ait imiş. (Herhalde güneydeki Türkmenlerin bir kısmı da bu yaylaya çıkarlarmış).
3- Beysöğüt yaylası: Bizim Ali'nin yaylası burası imiş.
4- Yamrıtaş yaylası: Kesiklerin obası daima bu yaylaya çıkarmış.
5- Issırganlı yaylası: Eski köy obası bu yaylada yaylarmış.
6- Yapraklı yaylası: Bu yaylayı bugün Aynişel oymağı kullanıyormuş.
7- Abeş yaylası: Bugün sahipsizmiş. (Bu yaylanın vaktiyle Barak aşiretine ait yaylalardan olduğuna dair elimizde belgeler vardır).

Ali, bu yaylaları sobanın başında anlatırken:

-"Ah, gözünü sevdiğim pınarlar, dedi ve Nurhak'ta daha pek çok yayla bulunduğunu fakat isimlerini bilmediğini anlattı.
Bundan sonra sözü değiştirdim. Ali'ye Nurhak dağında yetişmiş aşık ve saz çalan adam olup olmadığını sordum.

Ali tekrar heyecanla söze başladı:

-"Bizde herkes aşık ama büyük aşıklarımız da vardır. Aşık Recep'le İbrahim Koca ne için istersen ona Türkü düzer."

Burada Ali birdenbire coştu ve hizmetçi olduğunu unutarak ağasının odasında elini kulağına koydu; çok çirkin bir sesle okumaya başladı:

Karaçullu derler Nurhak dağında, Şunda bir güzelin şirin dili var. Yaz bahar ayında esme çağında, Alyanakta öz açılmış gülü var.

Bu Türkü'yü Ali o kadar düzgün söylememişti. Fakat ben vaktiyle bu parçaları Gaziantep'te Çingifeli Molla Mehmet Efendi'den yazmış olduğum için doğru olarak okuyabiliriz:

Karaçullu derler Nurhak özünde, Kaşları çatılmış, sürme gözünde, Her nutka gelende şirin sözünde, Umarım da şeker şerbet balı var.
Dayanılmaz cilvesine, nazına, Doyatıacak bakamadım yüzüne, Karaçullu kahyasının kızına, Her nazarında bin altına yolu var.
Aşık Rasim, onbeşinde tazedir, Telli sıma gibi boynun uzadır, Gönül onu güneş, aya benzetir, Kopam diyom, ince belde kemer var.

Aşık Rasim'in 1888 tarihinde söylediği bu Türkü Nurhak dağında Karaçullu isminde bir obanın da bulunduğunu göstermektedir.

Bundan sonra Ali, "Ala geyik" efsanesine dair şöyle bir Türkü okudu:

Karşımızdan babam anam gelirse; Top top edip sakalını yolarsa, Hani benim nazlı oğlum ararsa, Sap kaldı ben de ona kardeşler.
Benden selam eylen Hemze dayıma, Varsın eğerlesin binsin tayıma, Bir daha gitmeyin geyik avına, Ben gayri gidiyom kötü, kardeşler!

Uyku geldi gözlerime süzüldü, Geyik geldi annacıma düzüldü, Tetiği çekerken elim çözüldü, Geyiğe gitmeyin sakın yoldaşlar!
Tüfeğimi kazıklara assınlar, Esvabımı bohçaları bassınlar, Nişanlımı kardeşime yazsınlar, Vardım öldüm kayalarda avcılar!
Zıbınımı verin beni yuyana, Göyneğimi verin suyun koyana, Bu yiğidin aslı nerden diyene, Varın deyin Nurhaklıdır yoldaşlar!

Ali'nin geyik türküsü hakkındaki hikayesini aynen yazdım. Ben, bu hikayenin zamanımıza kadar gelmiş bir Alageyik efsanesi olduğu düşüncesindeyim.

Ali diyor ki:

-"Nurhaklı bir yiğit ava gidiyor. Avda mağara kıyısında bir sürü geyik davarına rastlıyor. Bu geyiklerin yanında bir koca adam görüyor. Bu koca adam Yusuf'a (avcının ismi) -Beni kimseye söyleme, sana bir geyik çepişi vereyim- diyor. Obalı koşuyor, geyik sürüsünün yanına varıyor, yağma etmeğe başlıyor. Koca bunu görüyor, kendisi hemen bir geyik tekesi oluyor. O sırada Yusuf'a yuf diyor. Yusuf kayadan atlayayım derken bir çadırın kazığına saplanıyor. Bağrından yaralanıyor, bir türkü söyledikten sonra ölüyor."

Bu hikayeden sonra Ali geyik hakkında ağır ağır şu atasözlerini de söyledi:

1- Geyiğin avına biyol (bir kere) giden bir daha tövbe eder.
2- Geyiği iyi sayarlar, onun piri varmış.
3- Bir adam su içen bir geyiğe ok sıkmış, geyik hemen ak-sakallı bir koca olmuş; adam ettiğine tövbe demiş...
4- Bir davarın uğruna bir geyik çıkarsa o obaya zeval olmaz.

Ofo ile Iraz:

Nurhaklı Ali şimdi de bir hikayeye başladı:

-"Bizim obada bir kız varmış; ismine Iraz derlermiş. Bu kızı Helete köyünden Ofo isminde biri bizden kaçırmış, kendisine avrat yapmış. Bizim oba bu işe çok kızmış ve Ofo'yu vurmuş. Sonra bizim Nurhaklı İbrahim aşık bu yiğit için bir ağıt düzmüş."

Bu olaya ait Türkü'yü okudu:

Şabandan aşağı koyunlu kuzu, Yıldız düşmüş gülmüyor yüzü. Ofo'nıın sevdiği Nurhaklı kızı, Arslanı çakala boğduran Iraz.

Helete köprüsü dardır; geçilmez, Soğuktur suları; bir tas içilmez, Iraz Hn saçı da telden seçilmez, Neniyle netliyle Iraz neniyle.

"Nenivle" kelimesi Nurhak dolaylarında bizim (Ninni) yerine kullanılır:

Iraz atlas giyer, Aşo alaca, Aşo başlık bağlar, Iraz salaca. Yetimler kaldı hüküm sılaca, Neniyle neniyle Iraz neniyle.
Ofo'yu dersen Nurhaklı vurdu, Postalın içini al kan doldurdu, Helete köyüne kıranı girdi, Neniyle neniyle Iraz neniyle.
Ofo'nun ölüsü Zorkun 'da yatar, Gümüşlü kayışın göğsüne sokar, Iraz karaları boynuna takar, Neniyle neniyle Iraz neniyle.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:07

Nurhakta Ölü adetleri:
Nurhaklı Ali'den birkaç ölü adeti yazdım. Sırasıyla onları sunayım:


1- Nurhak dağında ölünün mezarı başında ateş yakmak adettir. Bunun manası; öbür dünyada ölüye ışık sağlamakmış.
2- Nurhak dağında ölü aşı yapmak esaslı bir alışkanlık halindedir. Ali diyor ki: "Ölü aşı yapmayanın ölü başını yer."
3- Ölülere ağıt yakmak Kur'an okumak kadar gerekli adetlerdendir. (Bütün Anadolu'da olduğu gibi).

Ali'den bir ağıt istedim. Biraz düşündü ve şu ağıtları okudu:

Yol üstünde kutlu kise, Aldım ağzın bağlamaya. Eller düğün, bayram etmiş; Ben koyuldum ağlamaya.
İsmail 'im oku tama m, Hüseyin'i fakı edemem, Gitme benim sarı efem, Her işini hak edemem.
Satarlar kara katırı, Saymazlar bir de hatırı, Günde bin ağılar yerdim, Doymaz kaya karalarım.
Aşa'mı belik sallatmam, Abanın içine korum. Kadaııı alam da hırka, Ben ağlanın korka korka.

Ali burada durdu ve bana:

"Ah Efendi, benim bildiğim ağıtlar çok öhlezdir. Bizim köye gelsen de sana Durdu yengeyi getirsem, bir görsen... Ondan ne kadar oflaz oflaz ağıtlar yazardın."

Ali'nin bu sözü üzerine Karacaoğlan'ın şu kıtası aklıma geldi ve kendi kendime:

Diyorlar ki; gam yükünü gel götür, Katar deve kervanını mı var benim? Ezrail gelmiş de, benden can ister; Can vermeye dermanım mı var benim?

Ali'ye ateş hakkında başka neler bildiğini sordum. Bana buna ait iki madde daha verdi:

1- Cuma günleri bizim Nurhak'da ocaklara bir kıymık yağ atarlar da kokusu ölülerin canına değsin derler.
2- Hamur yoğururken bizim avratlar hamur kıvamını bulunca iki parmaklarını basarlar. Buna "İş etme ana"nın parmağı derler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:10

Resim
Alaçık çadırında Istar çalışırken
Çadır ününde yarı dokunmuş Istar

Resim
Müzede giysi (Elbise) çuvalları, soldan birinci çuval (Altun terlik), ikinci çuval (Taban), üçüncü çuval (Balıklı) ismini taşır.

Resim
Ilğıdır (Bükülmüş iplikleri kelep yapar)

Balkar Köyü:

Ali'yi Perveri'de bırakarak sabah sabah Balkar köyüne geldim. Balkar köyünün karşısında üç küçük göl vardır ki; bunların ortasındaki gölün ismi "Balkar veya Baykal" imiş. Bu göllerin kuzeydoğusunda ve göl başı tünelinin batısında ise, "Ozan" isminde küçük bir göl vardır. (Şimdi kendimi Orta Asya'da sanıyorum. Bu isimler karşısında kim olsa böyle düşünmek zorundadır.) Balkar köyünün kuruluş tarihi belli değildir. Köyün mimari tarzı ile sokaklarının biçim ve darlığı buranın çok eski bir köy olduğunu gösteriyordu.

Karşımda ve ova üzerinde altı yedi çadırlık bir aşiret görünüyor. Bunların kim olduğunu sordum; "Tencili" dediler. Bu ismin yanlış olduğuna karar verdim. Ve Tecirli sanarak önceden incelediğim aşiretlerden biri olduğu için aralarına girmedim. Meğer bu düşüncemde aklanmışım.

Tencili Aşireti:

Osmaniye'de bir arkadaşın yardımıyla Tencili aşiretinin içine girdim. Hamzalar oymağından ve aşiretin büyüklerinden Süleyman oğlu Ali ile görüşerek bu aşiret hakkında edinmem gereken küçük bir bilgi edindim.
Tencili aşireti tarihi bilinmeyen bir zamanda Malatya taraflarından batıya doğru göçmüş bir oymaktır. Bugün aşiret, 800 nüfus ve 150 çadırdan meydana gelmiştir.

Bu aşiret, kışın Dörtyol Osmaniye arasında, Leçe'de, yazın da Konya Ereğlisi dolaylarındaki Hasan dağında Egecik ve Sultan çayırı yaylalarıyla Maraş'ın Ahır dağında bulunur. Ali Ağa'dan alınan bilgiye göre; aşiretin sekiz obası vardır. Ve bu obaların en seçkin olanı, yani aşiretin şor evini içine alan oba, Hamzalar obasıdır.

Tencili Obaları:


1- Karabacak
2- Süzenli
3- Başıbüyüklü
4- Kestelli
5- Menekarı
6- Hamzalar (Şorevi)
7- İslameli
8- Haytalı

isimleriyle anılan bu obaların içinde yalnız Haytalı ismindeki oba Balkar etrafında ve kısmen Nurhak'da kalmıştır.
Geri kalan yedi oba ise, kışın bir arada, yazın önce söylediğim gibi Hasan dağı ile Ahır dağında yaylarlar.

Köçekli Obası:

Eloğlunun kuzeyindeki etekte perişan birkaç çadır gördüm. Yanlarına vardım. Bu obacık Köçekli isminde bir aptal kafilesi idi. Bu oba daha çok Komarlı aşireti arasında yamak olarak bulunurmuş. Bu küçük obanın sanatı düğünlerde, derneklerde çalgı çalmak ve halkı eğlendirmektir.

Obanm genç, ihtiyar bütün erkekleri kadın kıyafetine girerek dansederler. Bunlarda kadınların bizzat oyun oynamaları adet değildir. Kendileri bu oyunlara saygılı bir inançla bağlıdırlar. İyi oyun oynayanlar herkesin saygısını kazanır ve fırsat düştükçe övülür.

Oyun Havaları:

Köçeklilerin belli başlı oynadıkları oyunlara Şirvani, Kerebaz, Kerkit Halebi, Üç Ayak, Adana üç ayağı, Yağlı-kenar, Karafakılı, Menevşe, Golbak, Berber, Karaçor isimleri verilmiştir. Bu oyunların hepsine birden "Kırık hava" denir. Kırık hava ise, oynak ve kıvrak olan oyun havalarının ismidir.

İnsan bu aptalların oyunlarını seyrederken kendisini "Şaman" ayinlerinden birine katılmış sanıyor.
Çengilerden ihtiyar bir adamla karşılaştım. Çadırın geri kalan halkı sabah sabah cerre çıkmıştı. İhtiyarın ismi Musa idi. kendisi tahminen 75 yaşlarında olduğu halde çok dinç ve hareketliydi. Musa'dan bir türkü istedim.

Pek çok naz ettikten sonra güçlükle yavaş yavaş şu Türkü'lü hikayeye başladı:

Dulkadıroğlu:

Dulkadiroğullarından biri yaylaya giderken atından düşmüş. Düşünce bayılmış helikler arasında kalmış. Adam "baban gibi olma, adam gibi ol" der, bu da adam gibi doğrulamamış ve bayılakalmış.

Arkadan küçük bir oba halkı yaylaya göçüyormuş. Oba halkı bunu görünce ölü sanarak toprağa gömmüş, çekilip gitmiş. Oğlan, birkaç saat sonra mezarında ayılmış, bağırmaya başlamış. Allah'ın verdiği can ölmez derler; oradan bir atlı geçerken bunu duymuş, mezarı açmış, bu oğlan hortlak olmuştur diye kamasını çekmiş. Başını keseceği sırada oğlan derdini dökmüş.
Atlı bu oğlanın hayatını nişanlısına bağışlamış, dah diyerek atını sürüp gitmiş.

Oğlan mezarın başında nişanlısını düşünmüş, ağlamış ve şöyle bir Türkü okumuş:

Başıma bir hal geldi de, gelip gelişim, Bir ölüm öldüm de, ölüp ölüşüm. İbili de Şam eline varışın, Sor suval et; o yar benden geçti mi?

Bir Dulkadıroğlu olan bu genç, karşısındaki ibili kuşuna hitap ediyor:

Garipçe garipçe öten ibili, Bizim eller yaylasına göçtü mü? Doğru söyle; beş yavrunun başı için, Sunacın kirez bellerinden aştı mı?
Olam olam oldu kattı yazılar, Ceyran kovar şu boncuklu tazılar, Arap atlı bizim şahbaz gaziler, Alay kurup göç uğruna düştü mü?
Biz de binerdik de arap atlara, Zalim felek koydu beni dertlere, Konduğumuz ala karlı buzlara, Benli sunam mayaların geçti mi?
Arap atın beş yaşında tutarlar, Kanrili da ciritlerin atarlar, Benli sultan mayaları katarlar, Katar ordu göç uğruna düştü mü?
Güzelleri top top olmuş sekiyor, Ak çağşaklı pınarları ötüyor, Şu dağın başına da duman çöküyor, Yoksa yaylam vakit çiğin geçti mi?
Görünüyor Elbistan'ın ovası, Hiç bitmiyor, başımızın belası, Dulkadıroğlu'nun tüVü mayası, Katarlanıp göç uğruna düştü mü?
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:13

Maniler

Bu maniler Söğütlü köyünde Ayşe isminde ihtiyar bir kadından yazılmıştır:


Elle diktim, getiremedim,
Konak yaptım, oturamadım,
Şu inciliğin dudu kızın,
Gelin edip yetiremediın.

Sırasıralı kirazlar,
Ah... Neden meyva vermezler,
Şu bizim ilin kızları,
Hiç hatır gönül bilmezler!

Belim verdim sıra taşlar, Dallandı mı gür ağaçlar? Gökyüzünde uçan kuşlar, Selam söylen nazlı yara.
Yürü suna boylum, yürü. Hayran oldum dudu dilli, Yürü dedim yoruldun mu, Sözlerime darıldın mı?

Ya sen bana yar olalı, Sıdkilen de sarıldın mı?
Derdimi sana bağladım, Sen söyledin ben ağladım,
Ağzına şeker doğraladım, Yar da dertli, ben de dertli.
Kazmasız kabrini kazdım, Küreksiz mezarın düzdütn,
Bana davacıdır diye, Yamçımı altına yazdım.

Baş ucunda altı patlar,
Kurtlar öleşini haklar,
Yarın ınalışer günü kurtlar,
Sizden yarimi isterim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:14

Bir Cönkten:

Balkar köyünde hediye olarak ele geçirdiğim bir cönkten de iki parça Türkü:

AŞIK KEREM'İN ÖLÜMÜ

Gider oldum, yaremlerim geliyor, Bol olsun ekmeği, aşı dünyanın. Şimden kelli 'defterimiz dürülsün, Siirmelensin gözü kaşı dünyanın.

Erenler kurduğu yoldur; kesilmez, Doludur badesi birden içilmez. Buna dünya derler, hakka küsülmez, Laht-i güher olsun taşı dünyanın.

Bal ile yağ olsun çöller, sahralar, İsterse su dolsun bütün yaylalar. Meyve versin bütün dağlar ve taşlar, İsterse az olsun kışı dünyanın.

Dertli Kerem eder, dünya fanidir, Niceleri aptal eder sarıttır7 dünya Kimse bilmez ne zamandan beridir, Hiç hesaba gelmez yaşı dünyanın.

1858 tarihinde aşık Osman isminde bir Halep şairinin cöngümüzde leyleklere dair şöyle bir destanı var. Onu da görelim. Bu destanın içinde ismi geçen efsaneli "Tepe-göz'u kaydediyorum:

Mülkü Medine'nin üstüne varır, Muhammed makamın orada bilir, Arafat dağında vakfeye durur, Orada pervaz açar leylekler.
Bir gün varır şekerin yer kamıştan, Onların yediği cümle yemişten, İki dağ var; altım ile gümüşten, Sarraftır kıymetin biçer leylekler.

Bir mahluk var ağaçta yeter, Kırk gün varışın hep ömrü biter. Deçcal meçeal derler biri ok atar, Onlardan yan yan kaçar leylekler.

Bir mahluk var (tepesinde gözü var), Deve gibi tabanı var, dizi var, Ondan öte halkan hanesi yar, Onlardan da sakınır, kaçar leylekler.

Şevki:

Çünkü bu ayrılık verildi bize, Bir dahi çatanın yüzün görmedim. Alaydım nikahın nazik yüzünden, Sürmelemiş ala gözün göreydim.
Beni anar mı ola; ol çeşm-i nergis, Haşa unutmadım cananı bir kez. Oturaydım yarim ile diz dize; Söyleyeydim, şirin dilin duyaydım.

Şevki, nice dilden kılmasın nazı. Gözümden çıkar mı yarin hayali? Günde beş on defa gördüğüm yari, Razı oldum bazı bazı göreydim ?

Şevki, Maraş şairlerindenmiş. Fakat kimin nesi olduğu belli değildir.

Bir Kadıya Dair

Şambayadı köyünde Tahir Efendi diyor ki:

- "Bir kadı Behisni'ye gelmiş. Bu kadı çok rüşvet vermiş. Bütün halkın nefretini kazanmış.

Buna, Beyzade Ahmet isminde bir şair şöyle bir beyit uydurmuş:

"Bu yıl Behisni'ye geldi kadı olarak bir ehl-i fesad. Düzdürüp Sünni kızın, oldu Kızılbaşa kavvad..."

Sahipsiz Bir Ağıt:

Maraş'tan da çıktı seymen, Aksu 'da oturdular. Ne vefasız yalan dünya, Hoçça kızı götürdüler.

Durmuyor söylüyor dilini, Hiç görmedim böyle ölüm,
Hnççc kızılan soy/ka kalmış, Yedi halı, onbeş kilim.

Beş altılık sırma izar, Gör hak; kanlarında yüzer. Seymen kol kol olmuş gezer, Haççe ölmüş haberi yok.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 04:14

ÇADIR

Çukurova Türkmenleri arasında üç tip çadır evi vardır. Bunlar; Alaçık, Topak, Kara çadır veya Çul çadır ismini taşır.
Bu çadırlar, etnografya bakımından Oğuz Türklerinin Güney Anadolu'dan geçerken bölgemizde bıraktıkları incelemeye değer eserlerdendir.

A- Alaçı:

Birbirine sırım ile bağlanmış birçok değneklerden meydana gelir. Bu değneklerin 3-4 tanesi biraraya bağlanarak kanat yapılır; üç dört kanat bir çadır kurar. Bu kanatlarla sıkıştırılan değnekler gerildikleri zaman boş dörtgenler meydana getirir; böylelikle iskelet meydana geldikten sonra üzerine keçe örtülerek çadır bir tünel gibi kurulmuş olunur.

B- Topak Ev:

Topak evin Çukurova'da bir ismi de; Bekdik çadırıdır. Bekdik bir aşiret ismidir ve Nevşehirli İbrahim Paşanın anasının oymağıdır. (İbrahim Paşa Boynuinceli aşiretindendir.) Bu çadır yine alaçık gibi değneklerden ve kanatlardan yuvarlak olarak kurulur. Toprak evin yarısından fazlası küre halindedir. Ailenin kalabalık-lığına göre kanat sayısı artar, azalır. Kanatların üzerinde yine değneklerden yapılmış bir daire vardır ki, buna tepelik denir. Bu tepeliğin tam merkezinde çadırın ortasına gelecek direğin odundan yapılmış bir yatağı vardır. Yatağın iç tarafı oyuntuludur, dış tarafı uzaktan görülecek gibi bir tuğ ile süslenmiştir. Bu tuğ bir öküzün kuyruğudur. Tostoparlak ve beyaz renkte olan; bugün Orta Asya'daki Kırgız evlerine çok benzeyen topak evin kanat ile tepeliğini kuşatan geniş dokunmuş bir kolanı vardır. Tepeliğin merkezinden kaidesine doğru olan kısım yukardan aşağı olmak üzere 18-24 adet yine dokunmuş kolanlarla sağlamlaştırılır ve süslenir.

Bu çadırı bütün aşirete Evciler oymağı ismindeki bir oymak hazırlar. Bölgemizde "Tahtacı" diye anılan alevi Türklerinin eski oymak isimlerinin Evciler olduğunu yine kendilerinden işittim.
Topak evi Bekdikler'den başka yirmi yıl öncesine kadar Türkmen oymakları arasında da düğün ve misafir evi olarak kullanılıyordu. Şimdi alaçık ve kara çadırlar içinde yaşayan Türkmenler yalnız gerdek gecelerinde topak ev taklidi bir çadır kurarlar ki, bunun ismine dürümevi veya derimevi derler (Dürüm portatif, derim: yığınak anlamındadır.)

C- Kara çadır ve çul çadır:

Bunlar 1,2,3,5,7 direkli olabilir. Obalarda direği çok olan çadırlar ulu evidir. Bu evler oymak başının evidir. Bunlara "Şorevi" de denir.

Şorevleri oymaklarda aynı zamanda bir mahkeme yeridir. Başı derde uğramış yürükler bu eve dert yanarlar ve deva bulurlar. Kara çadırların dokumaları, 50 santim eninde keçi kılından örülmüş ve "Kat" ismini alan ipliklerle ısdarlarda veya kon tezgahlarında dokunmuş kıl kumaştan meydana gelir. Bu kumaş kıl olduğu için çul ismini almıştır. Dokuma malzemesi; ip, atgı, saçak, en isimleri alır.

Çadır direkleri yürükler arasında çağ ismiyle anılır ve bunlar, sonu kapıya gelmek şartıyla "Baş çağ, orta çağ, aşağı çağ" diye üçe ayrılır. Her çadırın dayandığı yere direğe oyulmuş bir tahta dikilir ve buna çağlık denir. Bütün çağların boyları birbirine eşittir. Baş çağ, çadırın sonunda, misafir köşesinin yerindedir. Aşağı çağ, çadırın kapısı yanma dikilen çadır direğidir. Geri kalan bütün direkler orta çağ ismiyle anılır. Aşağı çağın diğer bir ismi de; Çoban çağı'dır. Baş çağ çivilerine silahlar asıldığı gibi Çoban çağma kaşıklık, tuzluk, kaval ve kepenek (Çobanların giydikleri dikişsiz, kolsuz, keçeden yapılmış üstlük) gibi şeylerin asılması adettir. Su tuluğu da bu çağın dibinde bulunur.

Çadırların uzunluğuna asılan eteklerin ismine "Sitil", darlığına indirilmiş eteklerin ismine "Kapak" denir. Bu kapakların birinde bir delik bırakılır ki, buna "Tütsü gözü" ismi verilir. Çadırın içinde yanan ateşin dumanı buradan çıkar. Çadırın dört tarafında sarkan püsküllü eteklere "Saçak" derler ki, yağmur ve kar damlaları buradan sızar.
Kara çadırlarda ocak çadırın güneyindeki sitilin ortasındadır. Çünkü; bölgemizdeki oymaklar gündüzleri çadırlarının yalnız güneye bakan sitillerini açmaktadırlar.

Çadırın içine doğu tarafından girilir. Çoban çağının karşısındaki sol köşeye "Yiğit durağı" ismi verilir ve buraya bir posteki döşemek gerekirse bunun bir kurt postu olması tercih edilir. Ev sahibi misafirin yanında, yiğit durağı yerinde oturmaya mecburdur. Eğer ev sahibi yiğit durağına oturmaz da, başka yere oturursa eski zamanlarda misafire düşman olduğunu belli ettiği anlaşılacağından bugün daima ev sahibi veya vekili burada oturmayı güvenlik bakımından tercih eder. Fakat Türkmenlerin bir kısmı bunun böyle olduğunu bilmediği halde adettir diye burada otururlar.

Osmaniye'nin Çamçatağı yaylalarında Has Köse oğlu Ali Ağa bunu çeşitli hikayeler ve hatıralarla doğrulamıştır.
Çadırın yiğit durağı karşısında köşenin ismine Dede bucağı denir, misafirler buraya hürmeten oturtulur. Bu köşeye bir şey sermek gerekirse yumuşak ve zarif olmasına dikkat edilir. Genellikle bu köşeye ayı postunun serildiği bir çok çadırlarda görülmüştür.
Dede bucağının soluna doğru uzanan yerde misafirin ziyaretine gelen obalılar oturur. Bakşişler bu yerin ismine komşu oturağı derler.

Çadırın baş tarafındaki kapak ve kuzeyindeki stilin önüne çuvallar dizilir. Bu çuvallar çok güzel dokunmuş olup çeşitli isimler alarak süslenmiş ve motiflenmiştir. Bu çuvalların içi evin insanlarına ait çamaşırlarla doludur. Herkesin birer ikişer çuvalı vardır. Yük ve giyecek için kullanılan çuvallara "Giyesi çuvalı" denir. Çoban çağının hizasına ve kapı yanındaki kapağın önüne yiyecek çuvalları ve dağarcıklar (meşin torbalar) konur; bunlara da "Azık yükü" ismi verilir.
Ocağın yanı başındaki çağın ismi ocak çağı veya ışık çağıdır. Kadınlar çadırda misafir varken ışık çağından ileriye geçemezler.
Kara çadırların bir çeşidi daha vardır; bu çeşide aynı zamanda oymağın ismi olan "Keşli evi" denir. Keşli evinin diğer kara çadırlardan farkı "sitilsiz" olmasıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

ÖncekiSonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir