Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Binboğa Ve Nurhak Dağlarında Yürükler Arasında

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Binboğa Ve Nurhak Dağlarında Yürükler Arasında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:49

BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Resim
Adana Müzesinin Türkmen Yürük Etnografya Salonun Müze elbisesini giyerek fotoğrafı alınan Tabak Durmuş kızı Bayan Dürdane

BİNBOĞA DAĞI

Toroslarda yaşayan konar-göçer Türk köylülerinin daima saygıyla bahsettikleri ünlü "Binboğa" dağının gü-neyinde 2040 metre yüksekliğinde Berit ve Zeytin vadisi, kuzeyinde Avşar yurdu, doğusunda 3050 metre yüksekliğinde Nurhak dağı, Ceyhan suyu gözleri ve Albıstan ile Yarpuz (Efsus), batısında Göksün kasabasıyla Andırın dağları vardır.
Binboğa'nın yüksekliği 3340 metredir. Bu dağın üstü küçük küçük düzlüklerle, yine mini mini tepelerden meydana gelmiştir. Dağın ünü Yürükler arasında atalardan kalma birtakım efsaneler ile arttırılmaktadır. Hangi Yürüğün yanında Binboğa'dan söz açarsanız Yürüklerin geniş bir nefes geçirdiğini ve "Ah... Binboğa ah... " dediğini duyarsınız. Bu dağ hakkında halk şairlerinin söyledikleri türkülerin de hesabı yoktur.

Pınarında akar gider tor sular, Çayırında boyun süzer sığınlar, Menevşenden koku siner dağlara, Varılacak yayla sensin Binboğa...
Deliboran'ın çok uzun olan bu türküsü bize bu dağa duyulan sevgi ölçüsünü verebilir. Onun için ben de bu dağı görmek istedim, özellikle ismine adeta aşkla bağlandım. Sonunda 5.9,1931'de artık Binboğa'yı gezmeye karar verdim. Aldığım senelik iznimde hazırlıklarımı tamamladım ve yıllarca özlemle andığım bu dağa doğru yollanmak için 7.9.1931 tarihinde sabahleyin Gaziantep'ten Maraş'a doğru giden bir otomobile atladım. Bir buçuk saat sonra otomobilimiz birçok arızalı yollar geçti ve bizi Karabıyık ismindeki köye getirdi. Bu köy vaktiyle çeşitli yurtların oymaklarından meydana geldiğinden aralarında faydalanmanın mümkün olduğunu biliyordum. Fakat biz burada durmadan Maraş'a doğru ilerledik. Yolumuzun üzerinde rastladığımız kuvvetli tahta köprüden geçtiğimiz ve girdiğimiz bu bölgenin mükemmel bir kereste bölgesi olduğunu kolayca anlıyorduk. Bir saat sonra karşımıza bir çam tepeciği çıktı. Bu tepe doğuya doğru uzanan Gölbaşı vadisinin dik başlı bir yeri idi. Arkadaşlarıma bu tepenin ismini sordum. Yolcuların üzerinde efsaneli bir rüya tesiri bırakan tepenin ismi meğer "Kapı Çamı" imiş.
Hem Köroğlu'nun meşhur hikayelerini hatırladım. Ve hem de arkadaşlarım gibi ben de düşünmeye başladım. Burası binlerce Köroğlu hikayesine meydan olacak kadar elverişli bir yer; engin dereler, korkunç ve daha çok coğrafi kuruluş bambaşka bir manzara yaratıyordu. Gerçi, bildiğimiz Köroğlu hikayelerinin yaşadığı yer yalnız burası değildir. Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde birkaç tane kapı çam, çamlıbeli bulmak mümkündür. Fakat ne de olsa burası bile o hikayeyi yaratan meşhur söylentilerin birini işaret ettiği ve halkın ağzında heyecanla gezdiği için bana göre kıymetli bir yer oldu. Biraz daha yürüdük.

Sonunda arkadaşlarım:

"Maraş göründü efendi" dediler. Dikkatle Maraş'ı araştırmaya başladım. Ama bir türlü gösterdikleri yönde tasarladığım bu şehri göremiyordum. Biraz daha tarif edildi. Karşımda ve azıcık kuzeyde deve tüyü renginde doğudan batıya uzanmış ve sanki geniş bir ovaya diz çökmüş bir "Buda"heykeli gibi veya yine öylece yaslanmış bir "Boğa"yı andıran Ahır Dağından;başka bir şey göremiyordum.
Arkadaşlarımın yardımlarıyla çok geçmeden Maraş'ı ilk defa olarak uzaktan görmeyi başardım. Bu şehrin hayalimde çizdiği ilk çizgileri tahlile koyuldum. O çökmüş boğanın (Ahır dağı) parça parça olmuş koca vücudunun baş tarafında (batısında) sanki ön ayaklarının sol koltuğuna sıkışmış bir tutam yeşillik arasında mineli beyaz çiçekler gibi dalgacıklarla kendini bana takdim eden "Maraş" uzaktan çiçekli bir demet ot gibi görünüyordu. Kula renginde olan ahır dağının zümrüt gibi bir yamacına yerleşmiş olan bu şehir, bana karşıdan ilkçağ ressamlarının çizdiği nisbetsiz bir tablo gibi göründü. Şehre girmeye başladık. Manzaralar değişiyor, birçok düşüncelerimi birbirine katıyordu. Yüksek binalar, Selçuk tarzında camiler, minareler, kale, hüyük harabeleri; bunların hepsi birden girdiğimiz yurdun bir memleket olmayıp sanki bir tarih cildi olduğunu hatıra getiriyordu.
Şehre girerken gözüm ilk defa büyük bir mezarlığa ilişti. Ne yalan söyleyeyim, bu manzara beni üzdü. Çünkü, bu soluk mezar taşları hayalimdeki yüce uyanıklığı bir an için elem ve karanlıklara gömdü.

Şimdi şehrin güzelliğini yaşatmaya çalışan düşüncelerim mezarlıklar arasından kopan sayısız ağıtların gölgeleriyle boğuldu. Bu mezarlık bende şehirden çok bir türbeye girenlerin duyduğu ezik duygular uyandırdı. Kendi kendime "Keşke şehre girerken bu mezarlığı göreceğime Maraş'ı görmeseydim" dedim. Birkaç dakika sonra bu alabora olmuş hatıraların üstüne ismiyle güzel bir perde çeken Safa Oteline girdim. Ufuklara kadar uzanan güzel batıyı seyre koyuldum.

Kaynakça
Kitap: CENUPTA TÜRKMEN OYMAKLARI II
Yazar: Ali Rıza YALMAN (YALGIN)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:50

MARAŞ ŞEHRİ

8.9.1931, Bugün, Maraş'ı geziyorum. Sabahleyin erkenden memleketin hemen her tarafını yalnız başıma dolaşarak bu eski yurdun yaşayış ve genel karakterini tetkik ettim. Memleket baştan başa bir eski eserler sergisi gibi. Dükkanlar, onların kepenkleri, çarşı, bedestan, kahveler, burada çalışan esnaf ve müşterileriyle Maraş, beni, çok eski zamanların adet ve geleneklerini canlandıran düşünceler içinde bıraktı.
Saat altıdan dokuza kadar Maraş'ın inişli yokuşlu sokakları arasında hep bir tarih ilhamı yaşadım ve memleketin görülecek heryerini gördüm. Şehirde her şey eski; yalnız, bir kısım dükkanlar çağa uymuştur ki, bunlar da; birkaç berber ile birkaç terzi dükkanı ve bir tane de francala fırınıdır. Maraş'ta en canlı sanatkarlar; oda takımları yapmakta olan mobilyacılardır. Bunları, Maraş'ı gören her insanın takdir etmemesi mümkün değildir.

ZAFER BEY:

Maraş'ta, folklor alanında kıymet ve şöhreti olan kişi, Vilayet Encümeni Başkatibi Zafer Bey'dir. Hükümet açılır açılmaz ilk işim bu saygıdeğer arkadaşı görmek oldu. Zafer Bey, orta boylu, dolgunca vücutlu gerçekten sevimli bir folklorcudur. Memleketin tarihi folkloru onun en sevdiği şeylerden biridir. Zafer Beyle pek çabuk tanıştık. Elinde bulunan cönklerden birkaç türküsünü kopye ettim. Ondan Binboğa ile Nurhak dağları hakkında gerekli bilgileri, gideceğim yolların ve görüşeceğim insanların adreslerini aldım.
Ben, yalnız Binboğa'yı görmeğe niyet ettiğim için Maraş'ta fazla duramazdım. Ancak, koca bir şehri çiğneyip de geçemedim. Burada "Güneyde Türkmen Oymakları" kitabımın altıncı kısmında1 çıkacak olan "Maraş Şairleri" incelemelerini yaptım. Ve Maraş'ta tanınmış meraklı kişileri tespit ettim. Bunlardan; eski Belediye Başkanı Derviş Bey (kendisiyle görüşemedim) de basılmamış güzel bir Maraş tarihinin yazması olduğunu duydum. Zafer Bey, bu tarihin kıymetli eserler arasında bulunduğunu söyledi.
Bundan sonra Maraş'ta merhum Gaffaroğlu isminde bir şairin 400-500 sayfalık kadar el yazması ve meşin kaplı bir Köroğlu kitabının bulunduğunu ve bu kitabın mirasçılarına kalmış olduğunu söylediler. Kitabı arattım fakat bunun İstanbul'a gönderilmiş olduğunu işittim. Adı geçen Köroğlu kitabının halen Kabataş Lisesi matematik öğretmeni Haydar Niyazi Bey'de bulunduğu anlaşıldı.

BİNBOĞA YOLLARINDA:

9.8.1931 akşamına kadar Maraş'ın her yerini gezdim ve artık acele olarak Binboğa'ya doğru harekete karar verdim. Akşam üzeri tuttuğum kiracı otelin önüne geldi; eşyalarımı yükletti, ben de katırın sırtına atladım. Güneş gurup ederken, çarşının içindeki satıcıların son bağırışları arasında kuzeye doğru ilerliyordum. Gaziantep'te her dükkancı, sattığı malı överken "Buyrun Halep'in şekerine" der, Maraş esnafı arasında bunun tersi olur.

Şimdi sol tarafımdaki satıcı işte bağırıyor:

"Buyrun Kayseri'nin gülüne buyun." Anlıyorum ki, Maraş, iktisaden kuzeye bağlıdır.
Mahalle aralarından geçtik ve sonunda Ahırdağı eteklerine tırmanmaya başladık. Yol, çok dolambaçlı ve baş döndürücü. Ortalık adamakıllı karardı. Başımı çevirdim, geriye baktım; Maraş'ın solgun ışıkları bu mehtapsız ve koyu karanlık gecenin koynunda bir elmas gibi parlıyordu.

Bu sırada yirmi kişiden fazla olan kafilemizin gençlerinden Ali türküye başladı:

Bülbül ötsün, bozgun olsun ağlama, Hınç alıp da dertli sinem dağlama. Yolcuyum da beni yoldan eğleme, Hakkın emri; ayrı düştü yolumuz.
Ali söylediği türküleri tamamiyle bilmiyordu. Fakat sesi, dinlenecek kadar güzel ve biraz da tiz olduğu için özellikle gece zamanlarında insana oldukça iyi tesir ediyordu.

Ali yeni bir türküye daha başladı:

Yüce dağ başında kıldım bi-niyaz, Kadir mevlam şu güzeli bana yaz. Almadan kırmızı, şekerden beyaz, Koynuna girip de, ölesim geldi.

Kiracım:

"Efendi... Sür, sür. Burası biraz dölek, ulaşalım" dedi. Şimdi de çok sarp bir iniş iniyor ve çam ormanlarının koyu karanlıkları arasına gömülüyorduk. Gece yarısı oldu. Biz durmadan yürüyoruz. Ortalık o kadar karardı ki, üstüne bindiğim katırın başını bile göremiyordum.
Kafile derin bir münakaşa içinde; pazardan aldıkları eşyaların ucuz veya pahalı oluşları hakkında konuşuyorlardı.

Bu sırada acı bir ses:

- Ulan, eşşeğin ikisi yok!..

Kafile, birdenbire karıştı. Her biri bir tarafa dağıldı. Başımıza bir de eşek davası çıktı. Yanımda kimse kalmayınca ben de katırımdan indim, bir çalı dibine uzanarak uyumaya başladım. Çam kokuları arasında burada uyuduğum iki saatlik uyku, ömrümün en kıymetli uykularından biri oldu.
Omuzuma bir el dokundu, gözümü açtım; kiracım; Kızılcık köylü Topal Veli... Yükleri yükletmiş, hayvanları hazırlamış, emrime hazır olduğunu bildirdi.
Hemen yattığım yerden fırladım, katırıma bindim.

Daha iki saat kadar yürüdük yürümedik aklıma türkü söyleyen bizim Ali geldi, onu aradım. O zaman da ortalıkta "Ali, Ali" sesleri inlemeye başladı. Yok... Meğer bizim aşık Ali kaybolmuş. Herhalde bir yerde uykuya kalmıştır. Kafilede yine bir heyecan ve telaş başladı.

Ali'nin kaybolması benim kiracım Topal Velinin canını çok sıkmış olacak ki, yüksek sesle:

- Ulan ne hayvanoğlu adammış bu Ali... Onu bu gece canavarlar mutlak parçalar. Adamı uyandırmak için ense kökünü bizdeyik (eşek dürtmeye yarayan ucu sivri değnek) ile mi dürtmeli? Efendi, herife canım sıkıldı da. Hem efendi, koynunda elli mecidiyesi var... "

Diyerek dehşetli bir küfür savurdu. Başını salladı. O sırada önümüze ufak bir çay çıktı. Kiracım, "Belalı yol" diyerek yükleri söktü. Çayın kenarına indik. Onlar, Ali'yi aramaya gittiler. Ben de çayın kenarında bir uyku daha çektim. Uykudan uyandığım zaman hem gün ağarmış, hem de Ali'yi gelmiş buldum. Tekrar hazırlanıp yola koyulduk. Doğuya doğru yürümeye başladık. Karşımızda Engezek dağının sivri tepelerinden güneşin perçemleri hafif bir meltem rüzgarıyla yüzümüze serpiliyordu.

Bu vadinin güzelliği herhalde Ali'nin de ruhunda tesirini yapmış olmalı ki; yanık bir sesle yine türkü okumaya başladı:

Havayıdır deli gömil, havayı, Gün doğmadan şavkı tutdu ovayı. Türkmen kızı katarlamış mayayı, Çeker gider yaylasına Bingöl'ün.
Kargı kamışa benzer parmağı, Sırma gümüşe benzer tırnağı, İğdenin altında akar ırmağı, Akar gider yaylasına Bingöl'ün.
Bingöl'ün de çevre yanın gezmeli, Kalem alıp yare name yazmalı. Ayağı halkalı burnu lıızmalı1, Çeker gider yaylasına Bingöl 'ün.
Güzelim, var derdine derman ara; Beni mecnun etti o kaşı kara. Güzel ararsan Urumda2 ara, Kopup gider yaylasına Bingöl'ün.

Türkü biterken biz de Ceyhan nehrinin kenarına yaklaşıyorduk. Ceyhan'ın güzelliğini burada görmelidir. Çukurova'da çok sakin ve ağırbaşlı olan bu ırmak, burada kayalar, çamlar, sert vadiler, korkunç yerlerden geçerken sanki şaha kalkmış bir at gibidir.
Saat yedi oluyor. Ceyhan suyunu güneş parlatıp süslüyorken biz vaktiyle tahtadan yapılmış ve bugün harap olmak üzere olan bir köprüye geldik. Köprünün doğusunda bir de jandarma karakolu var (Hamidiye Karakolu). Harap köprüden korka korka geçtik. Yolumuz tekrar kuzeye döndü. Hava da pek çok ısındığı için artık bu vadi can sıkmaya başladı. Birkaç saat sonra meşhur Zeytin kazasının Ilıca köyüne geldik. Köyün batısında iki tane kaplıca vardır. Bu kaplıcaların üzerleri açıktır. Etrafında oturacak yeri yoktur. Böyle olduğu halde uzak yerlerden gelen ve Ilıca'da kendisini tedavi edenler bulunuyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:50

ZEYTİN BUCAĞI:

Vaktiyle Ermenilerin cirit oynadıkları bu kaza şimdi bir bucaktır. Selanik'in Langaza kazasından mübadil olarak gelen 80-100 evlik bir göçmen kafilesinin meydana getirdiği bu bucak, eğer yardım görürse yine bayındır bir bölge olmaya namzettir. Zeytin'e yaklaşırken heyecan duymaya başladım. Hemen Battal oğlu Ali'ye seslendim.

Ali elini kulağına koydu:

Her nereden baksa parlıyor yüzü, Suna olmuş, başın göle düşürür, Şahmar gibi mor benekler püskürür. Sallar sünbül, başın, yele düşürür.
Çölleri vermişler garip ceyrane, Baykuşa vermişler ıssız virane, Hem ondan ayrılan olur pervane, Bülbülü görüşün güle düşürür.
Yiğit olur ele sırrın bildirmez, Güzel olan, gül benzini soldurmaz; Her olur olmaza meyi! döndürmez, Kötüler sevdiğin dile düşürür.

(Elbendi) der; bu iş böyle kalırsa; Her nedenin yar hatırıma gelirse,
Yırak yakın demez, yola düşürür.

"Elbendi", ismini yeni işittiğimiz bir şairdir. Bu şairin Elbeyli olması hatıra geliyorsa da, doğru değildir. Bu şairin Maraş dolaylarında bundan başka daha birçok parçaları söylenmektedir. Elbendi, belki de Avşar oymaklarından birinin ismidir. Raka'da, Colap kenarında hala Avşar bucağı adı ile yaşayan Türkmenler arasında "Günbendi, Elbendi" gibi iki yer ismi vardır. Herhalde bu isimler Avşar aşiretinden birer oymak isimleri olabilir.
Önceden yaptığım incelemelere göre; Colap'da yerleşik Türkmenlerin 42 bölüğe ayrılmış olduklarını tespit etmiştim. Bu 42 bölüğün her birinin birleştiği yerin ismine Bend deniyor. Bu da bize bend kelimesinin Türk boyları arasında ayrı bir manası olduğunu göstermektedir. Onun için bu şairi Elbendi olarak kabul etmek zorundayız.

Zeytin bucağına girdik. Köy Allah'ın en berbat verinde; kuzeyi girdabı andıran bir boğaz, güneyi zeytin dağları ve Berit etekleri ile boğazı sımsıkı sarılmış bir halde.
Vaktin geç olmasına rağmen kuzeye doğru yola koyulduk ve o geceyi Ökkeş Ağa'nın bağında geçirdik. Gece yarısında yağan şiddetli bir yağmur yüzünden adamakıllı ıslandık. Gün doğar doğmaz yolumuza devam ederken gözlerim uzaklarda Binboğa'yı arıyordu.

Maraş'da kopye ettiğim şair Pervanenin şu türküsünü tekrarlamaya başladım:

Hey hicran ateşine yanan aşıklar, Pirler divanına durmağa geldim! Nazlı yarı hana hasta dediler; Gül yüzlü suratını görmeğe geldim.
Göz göz olmuş da yaramın hendi. Hu aşkın elinden yüreğim yandı, Bir sene geçmeden bergüzar sundu, Canım yar yoluna vermeğe geldim.
Koynuna gireni ölmez dediler, Hak nasip ederse girmeğe geldim. Beyaz tülbendin buruşuk gördüm, Ayıp değil dostum dürmeğegeldim.
Gönül bağı olmuş kara saçların, Silinmiş inciye benzer dişlerin, Peroane, üstünde döner kuşların, Tutup kanatların yolmağa geldim.
Artık Zeytin boğazının o güzel manzaraları ve sevimli vadisi içinde ilerliyor ve büyük bir neşe ile Alapınar'a ulaşmaya çalışıyoruz. Çok geçmedi heybetli Berit dağı göründü. Bu dağ hakkında yanımızdaki adamların verdiği bilgiyi dinliyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:50

BERİT DAĞI:

Berit dağı,yaz, kış tepeleri karla örtülü bir dağdır. Bazı haritalarımızda bu dağın ismi "Berut" diye yazılmıştır. Halk bu dağı kat'iyen Berut ismiyle anmaz. Halkın arasında dağın asıl ismi; Berit'dir.
Berit; Ber ve İl hecelerinden meydana gelmiş bir kelimedir. Ber, Türk aşiretleri arasında coğrafi bir isim olmakla beraber aynı zamanda düzlüğü ifade eden bir kelimedir. Ve kamıştan yapılıp da üzerinde yiyecek kurutulan aletin ismi (Berit)'dir. Çadırların etrafına kışın gerilen hasırların isimleri (Berdi)'dir. Bundan başka Berelli, Berendi isminde köy ve oymaklar da vardır. Halk bilgisine göre bu dağa (Berit) denmesinin sebebi; dağın, oturmuş bir köpeğe benzemesi ve üzerinin düz bir halde bulunmuş olmasındandır. Berit dağında yalnız (Tecirli) aşiretinden Göğşen Kahya ile Antepli İncuzade Hasan Efendi'nin davarları bulunuyor. Vaktiyle bu dağa Tecirli aşiretinin bütün oymakları çıkarmış. Fakat bir zamanlar Avşar, Cerit ve Bozdoğanlıların Tecirler üzerine fazla yüklenmeleri yüzünden bugün yalnız Göğşen Kahyanın obasıyla birkaç dağınık Tecirli bölüğünden başka kimse kalmamıştır.
Berit dağının en meşhur yaylaları, Ayran pınarı, Yedi kardeş pınarı, Alapınar, Karagöl gibi isimlerle anılır. Bu yaylaların Alapınar'dan başkası tamamen dağın tepesindedir.

Berit dağında meşhur avlar da bulunur. Geyik, ayı, kurt gibi av hayvanları hala avlanır. Berit dağı, 30-40 kilometre uzunluğunda, yaklaşık olarak 15-20 kilometre genişliğinde ve 2040 metre yüksekliğinde olup, Binboğa dağından sonra en yüksek bir dağdır. Dağın otunun ve suyunun çok bol olup hayvanlara çok yaradığı herkes tarafından söylenir.
Bu dağda vaktiyle Zeytin Ermenileri demir ve kurşun madenleri bulmuş ve açtıkları adi ocaklar vasıtasıyla yıllarca bu madenleri işletmişler.
Sonunda Alapınar yaylasına geldik. Göğşen Kahyanın çadırına indik bu (Adı güzel) Yürük ile konuşmaya başladık.

YÜRÜK KAVGALARI:

Göğşen Kahya, Cerit, Tecirli, Bozdoğanlı, Avşar oymakları hakkında şu bilgiyi vermiştir:

- "Eski zamanlarda Çukurova Cerit, Tecirli, Bozdoğanlı ve Avşarlılarla dolu imiş. Bu aşiretler birbirleriyle hiç doğru yaşamazlarmış. Kan akıtırlarmış. Sonunda Devriş Paşa isminde bir paşa gelmiş ve ona da karşı durmuşlar. Paşa hopurumuzu (tarla yapmak için ormanların sökülmüş yerleri, ağaç kökleri, v.s.) sökmüş, yurtlarımızı dağıtmış da bir parça burnumuz kırılmış. Yüzelli yıl öncesinden beri bu aşiret kavgaları bizleri ikiye bölmüş. Avşarla Bozdoğanlı, Cerit ile Tecirli birleşmiş, bir eyyamda iki taraf olarak birbirimizi kırmışız. Bir gün gelmiş, Avşar kolu yılmış, Sivas'a kaçmış, dağılmış, Bozdoğanlılar da Sis (Kozan) taraflarına sinmişler, meydanda bizim Tecirli ile Cerit kalmış."

Aşiretler daima kabadayılığı kendilerinde toplarlar. Bu hikayeyi bir Avşarlı veya Bozdoğanlı'ya sorarsanız, onlar da Cerit ve Tecirlilerin korkaklığından dem vururlar. Bu durum Yürükler arasında daima böyledir.

Kahya:

"Bizim aşiretler arasında en ünlü savaş Devriş Paşa'dan kırk yıl önce yapılan savaştır" dedi ve onu da ballandıra ballandıra anlatmaya başladı.

Dedi ki:

- "O zamanlar Bozdoğanlı ile Avşarlılar Ceridin, Tecirlilerin üstüne yürümüşler. Zorlu döğüşler olmuş, davulbaz çala çala bizim yerlerimizi, yurtlarımızı dağıtmışlar. Bizler yine uyanmış ve ayağa kalkmışız. Ondan sonra yüzgeri dönmüşler. Yeni baştan bizden korkup kaçmışlar. Efendi, Cerit ile Tecirli birbirlerine yardımcıdır. Öteden beri Cerit, Binboğa'da, Tecirli Berit yaylalarında yaylamışlardır. Ama bugün, buralarda Cerit yurdu yoktur. Ceritlilerin kışladıkları yer Ceyhan kasabası mer'alarındadır. Tecirli, çok yiğit bir boy imiş. Devriş Paşa, bi-zimle tam üç sene döğüşmüş ve başa çıkamamış. Bana bak efendi, şunu da yaz; Zeytin gavurlarından biri ben, Tecirli yiğitlerinden birini atına binmiş, çam ağacına tırmanırken gördüm" demiş. Anla bak... Oymağımız gavurların gözüne nasıl görünmüş. Ama hepsi yalan oldu. Bugün benden başkası kalmadı."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:51

TECİRLİ OBALARI:

Tecirli aşireti 24 obadır. Bunların hepsi şimdi Osmaniye, Ceyhan kazaları etrafında yarı yerleşmiş haldedir.

Bu obalar bugün isimlerini yalnız köy ismi olarak korumaktadırlar ki, isimleri şunlardır:

1- Palalı
2- Yazmalı
3- Şekerli
4- Hiboğlu
5- Günün oğlu
6- Budaklı
7- Gürer
8- Böcüklü
9- Domballı
10- Eloğlu (Maraş istasyonu da Eloğlu istasyonudur)
11- Çerçioğlu
12- Alcı
13- Gücüklü
14- Kokulu
15- Çırnazlı
16- Karabibili
17- Araplı
18- Kırmıtlı,
19- Kabuklu,
20- Alhanlı
21- Sarıhasanlı
22- Kalalı
23- Karaobalı
24- Devrişeli.

Bu aşiretin Şor evi (Büyük ev, baş ev, mahkeme) Devrişiye obasındadır. Bu obanın en meşhur ağası, yani bütün aşiretin saygıdeğer kişisi Yazlamazoğlu Ali Bey'in soyudur.

Göğşen Ağa obalarının isimlerini yazdırdıktan sonra derin bir nefes çekti ve söze başladı:

- Efendi, biz vaktinde bugünkü gibi güdük değildik. Ne yapalım, felek böyle etti.

Bizi yıldıran paşanın birisi bizden bir ihtiyara bak neyi sormuş:

- "Teeirli'nin, Cerid'in o kolu kısa atları ne oldu?"

Koca ihtiyar cevap vermiş:

- "Onlara oğlum; beylerimiz bindi, yedi kulaç yerin dibine gömüldü."
Görüyorsun ya, zamanında bizde bir kılık vardı. Biz çok yiğit bir aşirettik. Biz, eskiden kurteniği idik. Şimdi ünümüz kalmadı."
Göğşen Ağa dan Cerit oymağı hakkında şu bilgiyi de aldım.

CERİT OBALARI:

Cerit obalarını 70-80 yıl önce Maraş'ta Emirze oğlu isminde biri yönetirmiş. Bu aşiretin on dört obası vardır.

İsimleri şunlardır:

1- İmrenli (Bu oba Emirzeoğlu'nun obasıdır ve şor evidir)
2- Azılı
3- Vameyli
4- Hamdili
5- Çakılı
6- Tatarlı
7- Mustafabeyli
8- Ceyhan Bekirlisi
9- Altıgöz Bekirlisi
10- Alma göllü
11- Yalağevi
12- Durak obası,
13- Huııatlı
14- Yumutlu.

Göğşen Ağa'nın Cerit obasından tanıdığı obalar bunlardan ibarettir. Bu sırada Göğşen Kahya'nın oğlu Mehmet söze karıştı ve dedi ki:

- "Eski günlerde Tecirli'de Göğşenoğlu Ömer isminde bir adam varmış. Devriş Paşa bizim yaylalara çıkmamızı yasakladığı zaman Ömer'in canı sıkılmış.

Bu can sıkıntısını obasına bir türkü ile ağıtlamış. İstersen o Türküyü de yaz:

Görükmıyor (Gözükmüyor) Hemitenin kalesi, 11 iç gitmiyor aşiretin belası, Yıkılıp Çukurova viran olası Çevrilti'de kaldı bizim ilimiz.
Garbisi eser de, buharı çöker, İçilmez suları; yosuna kokar. Yatılmaz geceler üvezi1 sokar, Çevrildi bunaldı bizim ilimiz.
Aşıkı gelir de, kucağı sazlı, Devesi çekilir tüyü ağ yozla, Çanları öterde yaman avazlı, Bakşişine çok el etti ilimiz

Türkü, buraya kadar aşiretlerin özelliklerini gösterdi. Bundan başka yayla yollarını hatırlatan şu parçaları da vardır:

1) Tatarcık ve sivrisinek demektir.
2) Bakşiş aşiretine imrendi ve el etti, çağırdı demektir.

Haramimden kalkınca Haruniyenin düzü. Üç boy beyi bir olmuş ediyor sözü. Eski Kınıklıyam; kime eyleyim nazı, Oradan da kırılmış kolumuz bizim.
Ho deyince avluya konardık, Nisbet için yavuz ata binerdik. Cün yüzüne İmalıdan inerek, Çukurova'da kaldı bizim evimiz.

Aşiretin yaylalarına karşı nasıl bir aşkla bağlı olduklarını bu türküler pek güzel gösterir:

Saçılırdan saçaklıya konardık, liayazıtlıydr ilimizin tutağı, Alur dağı da yaylamızın eteği, Ceyhan köprüsünde bağlı yolumuz.
Kavkımla çıkınca sağa dönerdik. Saçılır da su çatma konardık. İla! deyince bin göğ ata binerdik, Alışkın çakmaya döner kolıtınıız.

Kuruca ovaya çıkınca koğular öter, Gelin kız kalmamış,hep hasta yatar. Yeter ağalar da hu sinim' yeter, Sehillemiş de açılmıyor gülümüz.

Şair, burada coşmuştur. Halkı sanki yeniden ayaklandırmak istiyor:

Tecir Ömer der de; yüzlerim yerde, Çatlıyorum şu dağları görende. Savuşup da şu parpıya konanda, Her yerlere dokunur mevla, şerimiz.

Göğşen Kahyanın oğlu türküyü tamamlar tamamlamaz Tecirli aşireti arasında yamak olarak hizmet eden Karakocanın oğlu Topal Abdal aşka gelmiş olmalı ki, hemen Deliboran'ın şu türküsünü okumaya koyuldu:

Sen Rişvan oğlusun, bulunmaz narlını aşıklar öldürür verdiğin vergin. Altında artıp atın, elinde kargın, Kollarına çıngıraklı bazlar da döşer.

Kişvaıı oğlusun Urum'dan Şam'a, Gezdim alemi de, dengin az ola. Beş a rap şeyhi, dört kara düzen, Benimle konalğa on sazın düşer.

Altmış parça ilin ı/oksıtllu, hayli, Kırk kısrağım var, kıılıııılu laylı. Yüzlerce ceylanım onlardan ayrı. Benimle bile elli seyisim az diişer.

Boranım da der; diyelim Allah, Ver bana Küpelimi efendim ı/allalı, Öldürürsen öldür el hükmülillah, Aşıklara böyle çömrü dil düşer.

Topal Abdal'ın bu türküsü Türkmenlerin Araplarla yaptığı meşhur bir savaş için söylenmiş türkülerdendir. (Buna ait düşüncelerim bu kitabın ilk kısmında toplanmıştır).
Türkü biter bitmez Göğşen Kahyanın çadırından kalkarak yolumuza devam ettik. Bir süre sonra yine Tecirli oymaklarından yerleşik Ericek köyüne varmak için yola koyulduk. Kuzeydoğuya doğru Berit'in kuzeyinde, sanki dağın sulak dalgaları arasında yeşil bir vadi içinde ilerliyorduk. Geçtiğimiz geçitlere Büyük ve Küçük Çavdar geçidi ismi verilmiştir. Bu geçitleri geçtikten sonra yolumuz büsbütün doğuya döndü. Artık, Berit dağının kuzey eteklerini ve kar yığınları ile güzel menba sularını gözleye gözleye "Karnıyarık" vadisini geçiyor ve Ericek köyüne gidiyoruz. Bu vadiye Karnıyarık denmesinde gerçekten büyük bir isabet vardır. Çünkü, Berit dağının her tarafından çıkan ve bu vadiyi sulayan sular akıllara durgunluk verecek kadar çoktur.

Sonunda, akşam üzeri hiçbir yorgunluk hissetmeden Ericek köyüne vardık ve doğruca Hacı Resul Efendi'nin evine misafir olduk.
Ericek köyü, Berit'in kuzey eteklerinde, geniş bir dere kenarında söğüt ve meyve ağaçları ile süslenmiş 40-50 evli bir Tecirli köyüdür. Bu köy 70-80 yıl önce kurulmuş ve köyün yerleştiği dağın ismine Livlit dağı denmiştir. Köy, Elbistan ovasının güney ucundadır. Havası, suyu oldukça iyidir yalnız, halkın göreneği pek azır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:51

KADIN KIYAFETLERİ:

Birkaç gündür Tecirler arasındayım. Burada en çok dikkatimi çeken şey; kadın kıyafetleri olmuştur. Bunları bugün yerleşmiş olan Ericek köyünde inceleyerek tesbit ettim.

Kadın ve kızların kullandıkları elbiselerin isim ve şekilleri şunlardır:

1- İç yelek: Gömleğin üstüne giyilen mintan ve ona benzer bir giyecektir.
2- Güdük: Mintanın üstüne giyilen bir çeşit kolsuz yelektir.
3- Kolçak: Omuz ve enseden geçen bir çift (iş zamanlarında kullanılan) ikişerli kolluklardır. Bunu bugün şehirlerde katipler ve daktilolar da kullanmaktadırlar.
4- Dizlik: Bol ve paçaları düşük bir çeşit şalvarın ismidir.
5- Mavi dalama: Arkası uzun, önü kısa bir çeşit etekliktir. Bu eteklik tıpkı bonjora benzer.
6- Önlük: Dikdörtgen şeklinde bir peştamal veya önlüktür. (Bulgar kızlarında bugün bu şekil önlükler milli kıyafetler arasında meşhurdur.)
7- Gömlek: Geniş kollu ve kol kenarları oyalı bir çeşit zıbındır.
Tecirlilerde giyim,bundan ibarettir. Şimdi de bu aşiretin başlıklarını incelemek uygun olur.

BAŞLIKLAR:

1- Fes: Sırma veya adi bir festir.
2- Bu fesin şakaklara gelen yerine üç tane büyük Mahmudiye altını konur. Bu altınların kız veya gelinin yanaklarına değmiş olması makbuldür.
3- Her kızın saçı bir sırma bağla örülür. Bu baş örgülerin uçlarına herkes durumuna göre bir veya birkaç altın takar.
4- Yağlık: Fesin üzerine konan örtünün ismine denir. İhtiyar kadınlar bunu başlarına tamamen dolarlar. Gelinler yalnız kaşlarına asarlar ve eğri bir halde bulundururlar. Kızlar ise, bu yağlığı kat'iyen kullanmazlar. Onun için aşirette kız ve gelin çok çabuk belli olur.
5- Gelinler şakaklarına kepçe ismini verdikleri bir çeşit içi çukur altın takarlar. Bu, tecirli arasında adettir. Gelin olmamış kızlar, bu içi çukur altını kafiyen kullanmazlar. Aşiret arasında gelin ile kızı seçmek kadar kolay bir şey yoktur. Onların hepsinin örtü ve elbiselerinde ayrı ayrı aşiretler vardır.

Tecirli'de bir gelin ne kadar genç veya bir kız ne kadar yaşlı olursa olsun, giyindiği elbise, özellikle başına aldığı yağlık ve yağlığın üstüne taktığı altınlarla kız veya gelin olduğunu belli eder. Bunun için halk şairleri kırda, bayırda, çeşmede, her nerede olursa olsun, karşılaştıkları kadına "Kız veya gelin" diye hitabederek türküsüne başlayabilir.

Mesela:

Tan ı/erimle bir kız iıuli pınara, Mavi önlüklü ile, kırmızı donlu. Zilifleri tel tel düşmüş ı/anağa, Örülmüş saçları ila, bağlar sekizli.
İşte, bu parçayı hazırlayan halk şairi ilk defa karşılaştığı bu kızı mahalli kıyafeti sayesinde tanımıştır.

KADIN TUVALETLERİ:

Güney Yurd Türkmen Yürük kadınları arasında başlık ve saç tuvaletleri önemli bir ver tutar. Her yürük, uzaktan kızları, gelinleri, dulları ve kocası öldükten sonra evlenmeye karar vermiş kadınları bir bakışta tanır. Bunu belirten; başa giyilen fesler, saç kesimi tuvaletleriyle fes üzerine atılan örgülerdir.
Yürük kızları saçlarını "Bağ" ismi altında 40 adede kadar örer ve bunların her birine "Belik" denir. Beliklerin ucu "Saç bağı" denilen yün veya ipliklerden örgü ile bağlanır. Saçbağları halis ipekten olursa "erbi" iplikten olursa "örgü" ismiyle anılır. Örgü üzerlerine birçok altın, gümüş halka, ziynet ve para gibi şeyler iliştirmek adettir. Bunların ismine "Saç cıncığı" denir. Saç bağları yakın zamanlara kadar kızların ve gelinlerin topuklarına kadar uzatılırdı. Son zamanlarda kısala kısala bel hizasına inmiş ve eski geleneksel şöhretini yalnız türkülerde bırakmıştır.

Karacaoğlan bir Türküsünde şöyle der:

Altın saç bağları topuğu döver, Sade kaşile gözleri değer, Acem ülkesinin taht ve tacına.

Fesler ve Taçlar:

Yürük kadınları arasında iki türlü başlık vardır. 13u başlıklardan biri taç ismini alır ki, bu taçlar, başın kalıbına göre ve tepelik şeklinde som gümüşten yapılır; bir taç gibi etrafındaki salkım ve zincirlerle beraber başa takılır. Bunlar Türkmen olmayan yürükler arasında görülür.
Türkmen olan yürük kadınları keçeye -son zamanlarda fese- özellikle Maraş'ta som sırma ile bir çeşit işleme yaptırırlar ve bu işlenilmiş sırma fesin çevresine altın dizerek giyerler. Bu fesler bugün; "Harmandalı, Bozdoğanlı, Köserelli, Yumruklu, Tecirli, Ulaş, Bakşiş, Kaçar" ve diğer Türkmen oymakları arasında hala kullanılmaktadır.

Fesler giyilmeden önce saçlar örülür, beliklenir ve alın üzeri kesilerek kırkma meydana gelir; "Kalemis" denilen ve pek eski zamandan beri kullanılan kokulu bir yağ ile yağlanır. (Bu yağ şimdi şehirlerin kullandıkları biryantin gibidir).
Fesin çevresine dizilen altınlar iki türlü isim alır. Kırkmanın üzerine gelen küçük altınlara "Alın altunu", kulaklarının üzerindeki mecidiye büyüklüğünde döğülmüş ve çukurlaştırılmış altınlara da "Döğme" denir. Bunlardan başka, çok zaman kulakların üstüne gelen "döğme"lerin altından üzerleri maşallah yazılı levhalar küpe gibi sarkıtılır.

Kırkmadan başka kadınların saçlarında kulak önüne doğru inen bir uzunluk görülürki, bunun ismine "zilif" derler. Zilifler ve onların tuvaleti kadının durumunu gösteren biricik belirtilerdendir.
İşte, yürük kızı veya gelini en çok ziliflerinden tanınır.

Kız Başları:

Kızlar fesi örtüsüz giyerler, buna "Dalfes" denir. Üzerine bir ipekli ve kenarları sırma pullu grep çember (sarık gibi) bağlarlar. Ziliflerini kalemiyle iyice oğuşturarak budak budak aşağı sarkıtırlar ve kulağın tam alt hizasında düz olarak keserler. Bu budak gibi zilifler üçe bölünür ve saç gibi örülerek yukarı doğru kıvrılır ve ucu fesin üstündeki çembere geçirilir. İşte; kızların saç tuvaleti tamamen budur.
Oymaklar arasında kırkması sarkmış, zilifi örülerek ucu çembere geçirilmiş kızlar evlenmeye namzettir. Bunları herkes babasından ister. Veya kendileriyle anlaşarak evlenilir. Fakat bu tuvaleti yapan kızın başında beyaz çember olursa bunu aramak ve ona evlenme teklif etmek çok ayıptır. Genç yürükler bunlara daima "Bacı" diye hitap ederler. Çünkü, bacı ismi verilen kızla evlenmek ayrıca ayıptır.

Hunulu:

Konalgası bu civarda kurulmuş yerli ve aşiret köylerinin yaylasıdır. Bunların meşhur yurtlukları; Subatan, Osmanoğlu, Taşoluk, Delikkaya, isimleriyle anılır. Bu üç önemli yayla Binboğa'nın yalnız güney kısmındadır. Diğer yaylalarını geziye geç çıkmış olduğundan göremedim.

Kömürsuyu:

Binboğa'nın güneyinde en meşhur nehrin ismine "Kömürsuyu" denmiştir. Kömürsuyu'nun gözü Binboğa'nın ortasında Aksu bölgesindedir. Bu suyun bir kaynağı da Taşoluk'tadır. Kömürsuyu, Binboğa'nın güney eteklerinden çıkan birçok pınarları alarak dağın güneyine dökülür ve Göksu'ya karışır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:52

HORZUMLU OBASI:

Binboğa'ya ait en kıymetli bilgiyi Horzumlu aşiretinden Küçük Hüseyin Ağa'nın obasında buldum. Binboğa'dan inerken yolda karşılaştığım Küçük Hüseyin obasında Binboğa dağına neden bu ismin verildiğini sordum.

Obanın en yaşlı ağası Ali Ağa bana bunu şöyle açıkladı:

"Binboğa dağı; bütün Boğa dağlarının (Yani Torosların) başı olduğundan bu ismi almıştır. Bu dağın üstü ufak ufak tepelerle donanmış boğalar gibi çökermiştir. Bunun için buna Binboğa ismi verilmiştir"

Bu sırada obanın birbaşka ihtiyarı olan Hacı İbrahim söze karıştı ve sanki coşkun bir sel gibi dağın özelliklerini anlatmaya koyuldu:

"Efendi, vaktiyle bizler Horzum'dan çıkıp gelirken buraları küffarmış. Biz, önce Bingöl'e gelmiş ve oradan Binboğa'ya dönmüşüz. Dedelerimiz, atalarımız, ne kadar kocamış koç, davar, kısrak, at, uşak, avrat varsa bu dağlara bırakmışlar ve yağmaya koyulmuşlar, Adalya'ya (Alaiye, Alanya) kadar gitmişler, kafirleri kovmuşlar; Boğaları, Aydın ı, Güzelhisar'ı almışlar ve ondan sonra geri dönmüşler. Burada bıraktıkları kocaları alıp istedikleri yerlere göçmüşler. İşte, o günden bugüne Boğanın adına (Pirler yatağı Binboğa) demişler. Aydın aşiretinin kutlu Pirler dağı da bu dağdır.

Deliboran bile bu dağa bir Türkü yakmıştır'' diyerek türkü okumaya başladı:

Binboğa dağının pirleri, Aksu gölü yerleri. Aydınlının gülleri, Kokar sende Binboğa.
Binboğa 'da göç çeker, Altın fesler baş seçer. Kızlarının lebi şeker, Suyun içer Binboğa.

İhtiyar, burada durdu. Çünkü; türkünün gerisini bir türlü hatırlayamadı. Hacı İbrahim biraz güldü ve "Efendi, nidek (ne yapalım) buna kocalık derler... Berit dağı davarının eti çok tatlı olur, ama Binboğa'da yayılan davarın dölü çok, boyları uzun hem de okkası ağır basar, Binbo-ğa'da otlayan davar çok yaşar" dedi ve derin derin düşünmeye başladı.
15.10.1931 tarihinde Horzumlu obasından ayrılarak doğruca Kara Ömerli köyüne vardım.

KARA ÖMERLİ KÖYÜ:

Köy, Binboğa dağının güneyinde, Zangan dağı eteğinde verimli bir yayla üstünde kurulmuş güzel ve sevimli bir aşiret köyüdür.

Gelin Başları:

Gelinlerde baş tuvaleti ve fesler tıpkı kızlarınki gibidir. Yalnız, kızların zilifleri örülmez ve festeki çembere geçirilmez. Bu zilifler tel tel kulak hizasmda yatay olarak kesilir. Kulağı tam kapar. Fesin üstüne mavi bir grep veya beyaz oyalı, süslü bir örtü örterler ki, bunların ismine "Şeş" veya "Keçi" denilir. Başa atılan örtü çene altından bağlanarak iliştirilir."

Dul Kadın Başlan:

Dul kadınlar iki kısımdır. Evlenebilecek dullarla, evlenemeyecek kocakarılar.
Oymak kadınları kocaları ölür ölmez rollerini ziliflerde oynamaya başlarlar. Evlenmemeye karar veren dullar zilif tuvaleti yapmazlar ve bunu daha çok belirtmek için ilk önce başlarına kara örterler. Ve ziliflerini bir daha kesmeyerek kulaklarının üzerinden enselerine doğru uzatarak saç demetine karıştırırlar.
Eğer bu dul evlenmek zorunda kalırsa, kara örtü örtmekle beraber zilifini keser. O zaman herkes bu dulun üzüldüğüne inanmakla beraber tekrar evlenmek istediğini de bilir.

Böyle dullar yeniden evlendikleri güne kadar kara örtü örterler ve evlendikleri gün de pek beyaz olmayan bir örtü kullanırlar. Eğer dul, kara örtüyü zamansız ve isteyeni çıkmadan atarsa oymaklar arasında büyük bir dedikoduya sebep olur.
Bunun dışında çok ihtiyarlamış olan kadınlar fes, pembe ve mavi greplerini başlarından çıkarırlar ve kaküllerini saçlarının içine karıştırırlar; bir örtüyle çenelerini de örterler ve sarık gibi alınlarına koyu renkli "daha çok kırmızı" bir çember bağlarlar ve bu tuvaletin üstüne de ayrıca perişan bir ikinci örtü örterler. Bu durum; kocakarılıktır. Kocakarılar bütün oymaklar arasında "Nine veya ana" ismini alırlar.
13.9.1931 sabahı Kara Ömerli köyüne gitmeye niyet etmişken Binboğa'ya buradan çıkmayı uygun buldum. Yoluma ilk defa Çardak köyü çıktı. Çardak köyü, Binboğa'nın güneyinde Tülüce dağlarının eteğinde 200 evli bir Çerkeş Çeçen köyü olup, bucak merkezidir. Bu köy, büyük dağların arasında meydana gelmiş bir yayla üzerindedir. Köy verimli ve ürünü bol olduğu kadar bayındırda.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:52

BİNBOĞA DAĞI:

Çardak köyünden tam sekiz saatte Binboğa'nın üstüne çıktım. Bir gece Halep'i gösteren tepesi etrafındaki mağaralardan birine sığındım. Ve o geceyi bu mağarada geçirdim. Bu yerin bir ismi de; "Karapınar' dır. Binboğa dağlarının doğusu; Albistan'ın Efsus, Hun Sevin'i, batısı; Gök-su'nun Keklikoluk, Altınobası, kuzeyi; Pınarbaşı, Kırkıs-rak, Sarız, Kötüre, Gökhüyük ve Göksu ile çevrilidir. Bu dağ, tahminen 40 metre uzunluğunda ve 30 metre genişliğinde yarı dikdörtgen bir küp şeklindedir. Dağın tepesi binlerce düz ve tatlı eğilimli tepeciklerden oluşmuştur.

Binboğa'nın konalgaları ile yurdlukları şunlardır:

1- Yaylaklı:

Avşar ve Ceritliler'in sardıkları bir yayladır. Bu yaylanın meşhur yurdlukları: Farderesi, Karakuyu, Gökdibi ve Çatlak'dır. Yaylaklı yaylasının en sayılan ağası Alişar isminde bir Avşar'dır. Onun için bu yurdluklara Alişar obaları ismi verilmiştir.

2- Kemerli:

Bu konalga da Avşar ve Cerit aşiretlerine aittir. Meşhur yurdları; Akbaba, Morboyun, Aksu, İncili-kız gibi isimler almıştır. Kemerli yurdluklarının meşhur ağası, Mustafa Kahya'dır. (Bu yaylada dört tane yerli köyü vardır ki, bu köyler de yazın Kemerli yaylasından yararlanırlar).

Bundan 70-80 yıl önce kurulmuştur. Köyün kurucusu Kara Ömer oğlu Hüseyin Kahya'dır. Bugün köyün ağası; Hüseyin Kahyanın soyundan olan Mehmet Efendi isminde bir gençtir. Mehmet Efendinin dediğine göre; bu yıl Binboğa dağında 1500 kadar çadır göçebe bulunmuş ve hepsi de memnuniyetle kışlaklarına dönmüşlerdir.
Gece, Mehmet Efendi'nin yardımıyla köyde iyi türkü bilenlerden Durmuş Ali oğlu Mustafa Kahyayı odamıza getirdik.

Mustafa, önce yaylaya çıkan aşiretin maya donatma adetinin hala devam ettiğini ve şu şekilde maniler söylendiğini anlattı:

Türkmen kızı kcıtnrlamış deveyi, Çeker gider bir gözleri sürmeli.

Bundan sonra Durmuş Ali oğlu, Binboğa hakkında söylenmiş türküleri okumaya başladı:

KARACAOĞLAN'DAN:


Atım, kalk gidelim Halep haneden, Kısmetimiz ermiş bizim yaradan.
Yemini kestirelim akça Kotadan, Bugün Antep'te yatalım atım.
Ata karım mı olur aşdıktan sonra, Dizgini boynuna düştükten sonra, Aksuyun köprüsün gezdikten sonra, Yarın Maraş'ta -yatalım atım.

Maraş'tan ötesi bir uzak yoldur, Tagar deresinde dizgini kaldır, Öğle namazını Göksün 'de kıldır, Eşkin eşkin de gidelim atun.

İyi olur o dağların havası, Yaz getirir o illerin ovası. Koca Binboğa da şahan kayası, Bir iki gün orada yatalım atım.

Karacaoğlan der de; yolun yarısı,
Gitti alıdumanım kaldı yazısı.
Kıratım, sende küheylanlık varışa;
Gün buruna değmeden dostu bulalım atım.

TEKERLEK BEY'DEN:

Bakşiş aşiretinin 65 yıl önce ölen beylerinden Tekerlek Bey, daima şu beyti okurmuş (Torunu Halil Bakşı'dan alınmıştır):

Yatmaya kaya gölgesi; ah, mar olmasa, Binmeğe atın kulası; ah, satan dar olmasa.

(Bunda kulayı satanların az olmasına işaret vardır) Ali coştu ve bu türküden sonra tekrar başladı:

AŞIK ABDULLAH'TAN:

Bitti mi ola Binboğa'nın sünbülü? Vaktında göçek ili yaylanın. Gün gibi parlıyor maşlahın teli, Hey ağalar Kara İsmail öldü mü?
Yalnız çıkmış da, şol yüce dağa, Boyun eğdirmez ağaya, beye. El ilen öldürmüş İsmail Ağa, Şol dereler al kan ilen doldu mu?
Kır ata binince atlı kılınçlı, Döğüşe varınca; arslan vuruşlu.
Dizleri santırda eller hınışır Arık Ali, Afşar koca duydu mu?

Kirtik Bey dersen, hepsinden beter, Elleri edimli; pek kurşun atar. Afşar bin olsa, Kirtik at katar, Arştan beği vurdu derler, doğru mu?
Abdullahım der de; yaslıyım yaslı, Elalemi gezdim, görmedim mislin. Alnı altın sarılı, başı dal fesli. Aralıkta gelin kızlar kaldı mı?

Bu Türkü, aslı unutulmuş bir Avşar aşireti döğüşüne ait Binboğa hatıralarını yaşatan parçalardandır. Burada Osmanlıların Avşar aşiretini sindirdiği bir olaya dair Maraş'ta Zafer Bey den yazdığım şu Avşar türküsünü yazarsam, Avşar aşireti hakkında epey fikir sahibi olmuş oluruz:

Ilgıt ılgıt' bir yel esti Urumdan, Duydum hali yaman olmuş Avşarın.

1) Santır: Zırh.
2) Hınış: Kargı.
3) Ilgıt: Hafif rüzgar; meltem.
4) Urum: Batı, kuzey ve orta Anadolu'ya verilen isim.

Gam kasavet kalmaz oldu serimden, Yönü gurbet ile düşmüş Avşarın.
Bozuktur dünyanın nizam kurulmaz, Ferman eden şaha karşı durulmaz, Duman olmuş Avşar eli görünmez, Duydum hali perişanmış Afşarın.
Bu türkü; gurbette kalmış bir Avşar şairinin aşireti adına duyduğu acı haberlerin tercümanıdır.

Çalınmıyor davulları, sazları, Avlanmıyor şabanları, bazları, Oynamıyor gelinleri, kızları, Duydum parçalanmış ili Avşarın.
Kana karmış şu daracık dağları. Örselenmiş bahçeleri, bağları, Yesir getmiş gelinleri, kızları, Bozulmuş gelini kızı Avşarın.
Elbendi'ın, bu iş bize güç oldu, Osmanlı da altınımız tunç oldu, Gözü kanlı şahbazımız nicoldu, Ermedi çakmağa eli Avşarın.

Binboğa'nın eski ve esaslı aşiretlerinden biri de Avşar'dır. Buralarda Avşarların yaşayışları Aydınlı ve diğer oymakların yaşayışlarına hiç uymaz. Onlar ayrı adet ve geleneklere bağlıdır. (Avşarların vaktiyle Sırplı olduklarını ve sonra tekrar müslümanlığı tuttuklarını söyleyenler var.)

Mustafa Kahya Binboğa hakkında söylenen türkülere devam ediyor:
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:53

AŞIK BEHLUL ALİ'DEN:

Kadir mevlam, senden bir dileğim var; Oynat beni, gelin ilen, kızdan. Çıksam Binbuğa 'ya yayla yaylasam, Suyun içsem namlı namlı karılan.
Üstümüzden kalka pusile, duman, Pınar olsun hep çayırla, çiman. Beşyiiz damım olca doldursam saman, Elli mağda doldurayım tuz ilen.
Kadir mevlam, sen ak eyle yüzüm; Şu alem içinde tutsalar sözüm. Altmış oğlum olsa, altmış da kızım; Düğün tutsam davuldan sazdan.
Yüz altmış yerde çiftim sürülse, Yüz yetmiş şehirde harcım verilse, Göz görülmedik yere tahtım kurulsa, Sefa sürsem hem kışılan, yazılan.

Üstümüzde yavru şahan seslense, Gidi cahil gönlüm görse uslansa, Beşyiiz tavlam olsa; atım besteme, Yılgılarım sabun çekse tuzdan.

Der hey Behlul; amanın yolum iradı Yeter gayri; hak göstereyim muradı. Yarın mahşer günü geçsen sıradı Cennet-i alaya ersem tezilen.

Bu parça halkın duygularına örnek olacak parçalardandır. Mustafa Kahya artık serbest serbest okumaya başladı ve Antep ile Kilis dolaylarına ait olan şu türküsünü tekrar etti:

Atım kalk gidelim sılaya doğru, Taşa tırnağını sen düz eylen. Bir yiğit de gurbet elde kalınca, Yanar bağrı ateş ilen, köz ilen.
Yine görünüyor Azez yazısı, Ccran kovar gök boncuklu tazısı, Gönül arzu eder koca Kilis 'i. Yüz süreyim toprağına tozuna.
Kilis 'i bilirim, ezelden ezeli, Çok olur oranın okur yazarı, Şirin olur o Anteb'in güzeli, Koç yiğit sever safa naz ilen.

Yüz koyarsan taştan dolanır, Orada olan Toğanlılar sulanır, Pazarcık suyunda gönül bıtlanır, Ötüşür ördeği bile kaz ilen.
Kapı çamı dersen; yurdlar alası, Ne zor olur kılmanın ı/arası. Gönül arzuluyor koca Maraş'ı, Güzelini seyredeyim ı/azileıı.
Ağalar, Ahır dağını nereden aşarlar, Bert izin çevresi bağlar bahçalar, Çiftliğin yücesi dumanlı dağlar. Kar namlı namlı yatar buz ilen.

Bu parçayı söyleyen şairin kim olduğu ortaya çıkarılamamıştır. Benim en çok istediğim Binboğa türküleri olduğu için, Kahyayı bir defa daha düşünmeye davet ettim. Sonunda şöyle bir türkü bildiğini söyledi:

KARACAOĞLAN'DAN:

Yücesine çıktım; seyran eyledim, Antakya'nın surun gördüm. El bağladım, divan durdum, Bir acayip seyran gördüm.
Çukurova gide gide, Mor meııevşe gülden buda, Keferdis 'de Akkaş Dede, Bir acayip düşün gördüm.

Arslanlı'da olur meşe, Gavur gölün kıl temaşa, Uğradım koca Maraş'a, Bedestanın şalın gördüm.
Göksün, yaylaların hası, Eridi gönlümün pası, Deli ardıç mağarası, Karataşın belin gördüm.

Savanak 'ta yatan eller, "Binbıığa'da" ulu pirler, Avşar ilde Elif derler, Bir küçücük gelin gördüm.
Çağır Karacaoğlan çağır, Taş düşdiiğü yerde ağır, Güzel sevmek günah değil, Dört kitapta yerin gördüm.

Bu türküde geçen birkaç coğrafi ismin yerleri her nasılsa tespit edilememiştir. Derviş Ali oğlu Mustafa'nın artık uykusu gelmişti; izin alarak gitti.
Göksün buradan 7 saat geridedir. Yolumun üstünde 20 çadırlı bir Horzum ve Tecirli obasıyla karşılaştım.
Bunlar bugün Binboğa'nın güneyinde Göksün düzlüğünde Karakütük bölgesinde davarlarını yaya yaya güneye iniyordu. Bu oba yazın Binboğa'nın Deli Höbek bölgesinde, kışın Osmaniye'nin Mamure semtlerinde göçebe bir halde yaşamaktadırlar. Bulundukları bölge söylenenlere göre; Köroğlu'nun at oynattığı, kelle kestiği yerlerdi. Obanın konduğu yerin kuzeyinde meşhur Köroğlu'nun "Kanlı kavak" yeri vardır ki, şimdi yerinde aynı isimle kurulmuş bir köy bulunmaktadır.

HAMA GEDIGI:

Karakütük'ün iki kilometre güneyinde Hama Gediği ismiyle bilinen bir gedik vardır.

Obanın reisi İbici Mehmet Ağa dedi ki:

- Köroğlu zamanında Hama'dan bir Türkmen (Reyhanlı) obası buradan Binboğa'ya göçerken önlerine Köroğlu çıkmış, döğüş başlamış. Reyhanlı bozulmuş, beyleri vurulmuş, malları yağma edilmiş. Kurtulan Reyhanlılar geri dönmüşler ve bir daha yaylaya çıkmamışlar. Onun için bu gediğin ismine Hama Gediği denir. Vaktiyle Binboğa'nın en zengin yaylası Reyhanlı aşiretinde imiş...
Konuşurken çadırın içindeki anlardan adeta rahatsız oluyordum.

İbici Ahmet Ağa dedi ki:

"Arının çok olması bu sene kışın çok fazla olacağına işarettir. İhtiyarlarımız bunu tecrübe etmiştir. "İbici Ağa'dan da bir Türkü istedim.

Sıkıla sıkıla Karacaoğlan'a ait şu Türkü'yü okudu:

Kadir mevlam, senden bir dileğim var; Artıraydm şöhretimi şanımı. Altmış kardaş olsak da bir anadan, Bir sofraya el sunaydık varımız.
Onbeşimiz avlağının avlasa, Oııbeşimiz rençbercilik eylese, Otuzumuz da ağa yollu söylese, Serdar olsa içimizde birimiz.
Kelleler kesilse Moskof yerinden, Develerim yiiklcnse Çinimaçinden, Askerim gelse Gürcü içinden, Bağdat ile Tebriz olsa şarımız.
Karacaoğlan der ki; elaman elaman, Yüce dağ başına çevirdi duman, Dünyada zenginlik, ahrette iman, Cennete gireydik bari varımız.

Karakiitük'den hareket ederek biraz batıya doğru yürüdükten sonra güzel ve sulak bir menba başında Kara Koyuncu aşiretinden Hacı Ağanın iki çadırdan ibaret olan obasına konduk. Hacı Ağa çadırda yoktu. Kanlı Kavak köyüne gitmişti. Oğlu Mehmet karşıladı. Birer kahve içtik, hoş beş ettik.
Koyuncu aşireti, Silifke'nin doğusunda Yaydağ bucağında yerleşmiş olan ve yazın Bulgar dağında yaylayan büyük bir aşirettir. Her nasılsa Hacı Ağa teş başına buralarda tek başına kalmış ve kayınbabası Sarı Geçili oyma-ğıyla kaynaşmış, kışı Osmaniye toprağında, yazı Binboğa dolaylarında Mişeli dağında geçirmekte olan bir göçebedir. Oğlundan yeterli bilgiyi alamadım; mümkün değil, çünkü, daha çok genç, tecrübesiz bir delikanlı.
Bu obanın, davarlarında yalnız keçi olmadığı; çok sayıda koyun da bulunduğu için ismine bir de "kara" kelimesi eklenerek Kara Koyuncu obası ismiyle şöhret bulmuştur. Aşiretin gerçek ismi; "Koyuncu 'dur.

BİNBOĞA'DA BİR OLAY:

Hacı Ağa'nın oğlu Mehmet anlatıyor:

- Efendim, Binbuğa pirler dağı, evliyalar yatağıdır. Evvel zamanda Kızılcık köylü bir adam Binbuğa davarını yayıyormuş. Vahşi bir geyik tekesi bu adamın davarını aşmış. Davarları altmış tane geyik yavrusu doğurmuş. Adam sevinmiş. Ertesi yıl gene davarını almış, Binbuğa'ya çıkmış, kazanmayı beklerken bir yıl önce davarı aşan teke gelmiş ve geçen yılın yavrularım almış götürmüş, yalçın tepelere saklamış. Herif az kalsın ölüyormuş. Bir daha tövbe etmiş. Ama oğlaksız kalmış... İşte Binbuğa böyle bir Binbuğa'dır.
Fazla duramayacağım için izin aldım ve Göksün'e doğru yola koyuldum. Şimdi etrafımdaki bakımlı köylerin hepsi Çerkeş köyüdür. Göçleri sırasında Çerkesler nedense buralarım çok beğenerek yerleşmişler.
Eşkenar dörtgen şeklinde bir ova içinde, kızgın güneşin yakıcı sıcaklığı arasında yoluma devam ediyordum. Etraf tamamen tarla ve işlenmiş topraklarla kaplı... Kara-koyuncudan kalktıktan dört saat sonra Göksün derelerini geçerek çok sulak olan bu küçük kasabaya girdim ve doğruca meslek arkadaşlarımın arasına katıldım.

GÖKSÜN KASABASI:

Göksün; Binboğa dağlarının batı ve güney eteklerinde meydana gelen küçük bir ovanın kuzey kısmında, eski bir hüyüğün üzerindedir. 500 evden meydana gelen bu küçük kasabanın en önemli binaları tamamlanmamış bir cami ile Koşoğlu Rüstem Ağanın malı olup hükümet tarafından kullanılan evlerdir. Feyzi Bey'in evi de ikinci sınıf büyük binalar arasına girebilir.
Kasabada tamamlanmamış bir otel, iki kahve, bir aşçı, iki han, 40 dükkan ve yeterli olmayan bir okul vardır. 1931 yılı Belediye bütçesi 4000 lira ise de, bunun tahsil edilen gerçek miktarı 1800 lirayı geçmezmiş. Kasabanın biricik serveti tarım ve keresteciliktir. Kasabada sanat namına hiçbir hareket yoktur.

PINARLAR:

Göksün un en meşhur ve görmeye değer tabii serveti; kasabanın etrafını çeviren yüzlerce pınarların eh meşhurları; Ayıoğlan, Akpınar, Gönük, Paşapınarı, Köroğlan pınarlarıdır.

GÖKSÜN NEHRİ:

Göksün nehri, Göksün un kuzeyinde Binboğa eteklerinde kasabaya iki saat uzaklıkta Mehmet Bey ve Mahmut Bey köyleri arasında Törbizek ismiyle bilinen kaynaktan çıkar.

GÖKSÜN TARİHÇESİ:

Göksün kasabasının ilk kurucusu Cin Yusuf isminde bir adamdır. Cin Yusuf buraya 9 evle yerleştirilmiştir. Ondan sonra üç ev ile Ömer Kahya, yirmi ev ile Kemah'tan gelen Sağıroğulları, yirmi ev ile Türediler yerleşmişler ve memleketin kurucusu olmuşlardır.

Göksün'de eski ve bilgi sahibi kişilerden olan Molla Mehmetzade Hoca Veli Efendi ile bu hususta yaptığım konuşma bana kasabanın tarihçesi hakkında şu fikri vermiştir:

Bu kasabacık tahminen 250 yıl öne ilk defa Cin Yusuf'un sürgün yeri olmuş. Ondan önce Binboğa'ya göçen aşiretin dolaşma yeri imiş.
Göksün'e yerleşen bu otuzdört ev, tahminen on yıl kadar burasmı yalnız kışın kuşatmış ve yazın zamanlarını Kaman dağının Gökkaya dolaylarında geçirirlermiş. Göksün, bundan sonra Maraş'tan Beyazıd oğlu Süleyman Bey ve ondan sonra da Bayazıdzade Ahmet Paşa tarafından yardım görmüştür. Cerit aşiretinden kız alıp verilerek Cerit'in meşhur beylerinden Emirzeoğlu ile sonra Kozanoğullarmdan da kız alıp verilerek Kozanoğullarıyla ilgi kurulmuştur. Bu yakınlaşma sayesinde 20-30 yıl içinde köy 150 evi bulmuş; bucak olmuş ve sonunda, 1907 yılında kaza haline gelmiştir.

Cin Yusuf zamanında Emirzeoğlu ile oğlu Mürsel oğulları arasında burada önemli bir aşiret kavgası çıkmış ve Cin Yusuf'un araya girmesiyle kavga yatıştırılmıştır. Fakat Mürsel oğlu fena bozulduğu için Emirzeoğlu'na ait mallara sahip çıkmıştır.
Göksün'e gelen ilk okur yazar Molla Süleyman isminde bir hocadır. Molla Süleyman'dan sonra Albistan'dan Sabit Efendi isminde bir bilginde Göksün'e yerleşmiş ve burada ölmüştür.
Kasaba etrafında Roma ve Eti devirlerine ait harabeler çoktur. Mozayık ve altın sikke gibi eski eserler çıkarılmaktadır.

AŞİRET KAVGALARI:

Maraş Genel Meclisi üyelerinden Haydar Bey, Mürsel oğlu ile Emirzeoğlu arasında olan aşiret kavgasına ait bir türkünün hatırında kalabildiği kadarını yazdırdı.
Mağara suyundan kavga kuruldu, Silinmiş silahlar, davul vuruldu, Duydu (Bozoklu) beli kırıldı, İlden ile tuttu ünü beylerin.

Ayağı halhallı, burmı hızmalı, Çadırda dönen kızlar nicoldu? Allah'ım, Mecit Paşa haktan bulasın, Sırtı boz kaputtu hali nice beylerin?
Nesine varayım kara çadırın, İçinde oturan beyi kalmamış? Kara çadır olmuş ak derimevi1, Hali acep nicoldıı beylerin?

BAZI İNANIŞLAR:

Binboğa dolaylarında ve Göksün bölgesinde yerleşmiş olan göçebe halka ait topladığım bazı inanışları aynen sunuyorum.

1- Zemheri Karısı:

Buralarda kışın şiddetli zamanlarında Zemheri Karısı isminde bir karının (Hayali bir yaratığın) üç gün köyleri gezdiğine inanılır. Bu karı, geceleri evlerin kapılarına gelir ve istediği adamı ismiyle çağırırmış. Eğer ismi çağırılan adam, bu sesin arkasından giderse bir daha dönmez-miş. Bu kadını gördüğünü iddia eden adamlar Göksün'de vardır.

2- Gömçe Gelin: Yağmur Duası

Buralarda çömçe gelin adeti vardır. Yağmur için her evden döğme toplanır ve cami kapısı içinde aşure pişirilir, halka dağıtılır. Bundan sonra bir gavur kafasını suya batırmak, su kaplumbağasını ağaca asmak, yılanı diri diri ateşte yakmak hep yağmurun yağması için yapılan dua efsanelerindendir.

3- Ölülerle İlgili İnanışlar:

Mezarların başına ateş yakmak, garip ve genç ölenlerin mezarına bayrak asmak, ölü çıkan evde kırk gün sonra ölünün adına "Canaşı" ziyafeti denen bir ziyafet vermek yaygın adetlerdendir.

4- Hortlama:

Halk bazı ölülerin mezardan kalktığını ve hortlak olduğunu iddia eder. Hortlak gördüklerini söyleyenler de var... Hortlayan adamların günahkar olduklarına ve köy köy gezdiklerine kuvvetle inanılır.

5- Köpeğin Uluması:

Bir köpek uluduğu zaman başını hangi eve çevirirse o evden mutlaka ölü çıkacağına inanılır. Bunun halk arasında tedavisi de vardır. Mesela; köpek ulurken evde bir ayakkabıyı ters çevirmek bunun şifasıdır. Çünkü bu tedbir o evden ölü çıkmasına engel olurmuş!

6- Ağıt adetleri:

Ağıtlarda ölünün elbiseleri ortaya konur. Kadınlar toplanırlar. Ağıtçı bir kadın ölünün çamaşırlarını birer birer eline alarak "Ağıt" okur ve çevresindeki kadınlar da bu arada ağlaşırlar. Ölünün üzerinden çıkan çamaşıra "Soyka" ismi verilir.

7- Secde Eden Kavak:

Göksün'de bir kavak ağacı rüzgardan güneye doğru devrilmiştir. Halk bunu "Kavak secd etti" şeklinde yorumlar. Fakat öğretmenler buna kızarak kavağı kesmişlerdir.

GELİN ADETLERİ:

1- Gelin Bayrağı:


Göksün'de düğünlerde bayrağı yalnız Mahmutlar ailesine bağlı bir kişi çeker. Bu ailenin soy ismine de "Bağdat Bayadı" derler.

2- Gelin attan inerken kayınpederi tarafından bir hediye vadedilir. Gelin bundan sonra attan iner.

3- Gelinlik Yapmak:

Gelinin geldiği evde kesinlikle konuşmaması adettir. Buna gelinlik yapma ismi verilir. Gelin, kayınvalide, kayınpeder ve kayınbiraderlerle bir süre konuşmaz ve bu hal bazı ailelerde on yıl devam eder. Gelinle konuşmak için aile halkının kendisine uygun bir hediye vadetmesi gerekir.

4- Gelin Övmek:

Duvak günü; yani cuma günü, gelin duvağını alır. Misafirler arasına gelir. Bu sırada eve bir sazlı aşık getirilir. aşık saz ile gelini övmeye başlar. Ve sonunda gelin duvağını açar. (Bu adet Dede Korkut kitabında da vardır). Bu olaya "Gelin övme" adeti denir.

5- Oğlanın Fesi ve Kaması:

Damat gerdeğe gireceği zaman fesini bir yere saklarlar, önüne bir kama dikerler. Toplulukta en ihtiyar akrabası damada bir şey adayarak fesi kaldırır. Ve halktan para toplar, hediye vadettirir. Sonunda kamayı saplı olan yerden çıkararak damadı gerdeğe sokarlar. Kamayı ayrı bir adam çıkarırsa o da ayrıca hediye vermeye mecburdur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BİNBOĞA VE NURHAK DAĞLARINDA YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:53

YERLİ OYUNLAR

Göksün'de güreş:


Buralarda da güreş vardır. Bu güreşler kispet giyilerek yapılır. Ve hemen her düğünde ve bayramlarda mutlaka güreş tutulur. Yenilgi, yere düşenin sırtüstü gelmesiyle ölçülür. Aynı zamanda güreşlerde Belediyenin önemli bir rolü de vardır. Güreşecek pehlivanların kispetleri Belediyece hazırlanmıştır. Güreş günü her pehlivana bir ücret karşılığında Belediyeden bir kispet alınır. Ve güreşten sonra geri verilir. Bu, belediyenin bütçesinin gelirleri arasındadır.

Kartal oyunu:

Yere sağlam bir çul serilir. Çulun üstüne bir adam yatar. Bu adam sessiz bir leş gibi kalır. Oyuncular bunun etrafına dizilirler. Davul çalmaya başlar. Oyuncular davulun temposuna uygun olmak üzere kollarını kuşlar gibi açarak leşin çevresinde kartalı temsil ederler. Ve düzenli bir oyun oynarlar. Davul gittikçe hızlı çalmaya başlar başlamaz, diz çöker durum alırlar, leşi yiyormuş gibi bir tavır takınırlar. Bu sırada oyuncular birbirlerine tükürmeye koyulurlar. Burada çok gülünç bir şekil alan oyunun birdenbire oyuncuları tarafından değiştirildiği görülür. Yani, kartallar çulun kenarlarından tutup kaldırır ve birdenbire yere vururlar. İçindeki adam acele edip kaçmazsa sırtı ve başı yara bere içinde kalır.

Solak'ın oyunu:

Bu oyunu Solak isminde bir aptal bulmuştur. Davul zurna çalarken silahlı bir adam ortaya çıkar. Eline bir ayna alarak aynadaki kendi görüntüsüyle hayali bir konuşmaya başlar ve aralıksız olarak oynarken bu görüntüye binlerce kelime söylüyor gibi yapar. Sonunda aralarında kavga çıkar. Oyuncu hemen palasını çıkarır ve aynadaki görüntüye hücum ederek aynayı kırar. Davul durur ve oyun bitmiş olur.

Gıngıç oyunu:

Bu oyun bildiğimiz "tahtaravalli" oyunudur. Yalnız yere gömülen kalın oduna bağlanan direk, sabit olmayıp dikey bir delikten geçmiştir ki, iki tarafma asılan çocuklar hem yukarı ve aşağı inerler ve aralıksız olarak düzenli bir daire çevirip dönerler. Bundan başka, gömülü odunun üzerinde dönen direğin gıcırdamaması için deliğin içine kömür doldururlar. Bu oyun, aşiretin yaylalarında her zaman oynadıkları oyunlardandır. Dalağı olanların dalağını erittiğine de inanılır. Bazı yerlerde bunun ismine "Cızırgan" derler.

ÇEŞİTLİ BİLGİLER

Binboğa dağında her çeşit yabani çiçek olmakla beraber dağ kahvesi, dağ çayı, dağ karanfili isimleriyle anılan çeşitli bitkiler daha vardır ki, halk bunları seve seve kullanmaktadır.

AV HAYVANLARI

Doğan, şahin aşiretin tarihi kuşları arasında olup halen beslenmekte ve vücutlarından yararlanılmaktadır. Berit dağı dolaylarında karşılaştığım Göğşen Kahyanın oğlu Mehmet Efendi'nin bir doğanı vardır. Bu doğan ava çıktığı zaman en az yirmi keklik avlar. Mehmet Efendi, bu doğam güzel bir eşekle değiştirerek elde etmiştir.
Binboğa dağında ve dolaylarında bol miktarda bulunan av hayvanları; Sığır, geyik, ceylan, domuz, ayı, sansar, tilki, bozkurt, süiti, porsuk, mal gelini (Sincabın beyaz renklisi), keklik, toy, turna, kaz, ördek, alabalık vs.'dir.
Binboğa'nın "Ur kekliği" isminde bir çeşit kekliği vardır ki, tavuktan daha büyüktür.

Kalkmak üzere olan adetler:

1- Kızların düğünlerde erkeklerle beraber ve erkeklerin içinde halay çekmeleri.
2- Karış ve fasulye falı bakmak.
3- Eve gelen misafirlerle ev sahiplerinin bir odada ve bir yorgan altında yatması.
4- Gece mutlaka soyunarak, çırılçıplak yatmak.
Bu dört adet hemen hemen kalkmış gibi ise de, bazı ailelerin hala arasına sürdükleri duyuluyor.

Taşıt araçları:

Maraş'tan Ericik'e kadar taşıt, yalnız eşek, at ve katırla yapılır. Ericik köyünden sonra Albistan, Göksün, Kayseri, Aziziye, Saimbeyli, Darende, Sivas, Malatya ve Malatya yoluyla Maraş'a araba yolları vardır. Fakat bu yollarda yalnız kağnı işler. Kağnıların gıcırtısı halkın en heyecanlı zevklerindendir. Ve herkes kendi arabasının geldiğini gıcırtısından bilecek derecede bir alışkanlık kazanmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir