Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kozan Dağında Ve Yürükler Arasında

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:20

KADIN İŞÇİLERİ Aşirette dokuma işleri:

Türkmen oymakları arasında en canlı halk sanatı, dokumacılıktır. Bu dokumalar: Halı, kilim, çul ve benzeri gibi şeylerdir. Aşiret arasında bu gibi şeyleri dokumasını bilmeyen yoktur.

Başlıca dokuma eşyalarından bazılarının renkleri ve modelleriyle aldıkları isimler şunlardır:

1- Ağbörek çuvalı: Birtakım dörtgenlerle süslenmiş çuvallara verilen isimlerdir.
2- Altınterlik: Köşeli çiçeklerle yapılmış çuvalların ismidir.
3- Çevşen çuvalı.
4- Kevkel çuvalı.
(Bunların yazı ile tarifi zordur.)
5- Yılan koğudu: Bu çuvalın hem süsleme ve hem de dokuma tarzı resimlerde görülecektir.
6- Daban çuvalı: Küçük çizgiler ve çiçeklerle süslüdür.
7- Bıçkı çuvalı: Çiçekleri kertikli olan bir çeşit çuvaldır.
8- Bülbülbükü çuvalı: Dokuması diğer çuvallardan farklı bir çeşit çuvaldır.
9- Belder çuvalı: Hem dokumasında ve hem de süslemesinde ayrılık olan bir çeşit çuvaldır.
10- Kuşburnu çuvalı.
11 - Doldurmalı çuval.
(Çok basit dokuma ile yapılan çuvallardır.)

2. Kilimler:

1- Adi Cığcık kilimi.
2- Tokmaklı kilimi.
(Bu kilimler Bozdoğanlı aşireti arasında yapılan en meşhur kilimlerdendir.)
Bunları vaktiyle bir çiftinin 15 madeni liraya sattığı söylenmektedir. Bu kilim Bozdoğanlıların Cığcık köyünde çokça yapılmaktadır.
3- Seleser kilimi: Bu kilimin dokuması uğursuz sayılmaktadır.

Aşirette bu kilim için şöyle bir de atalar sözü vardır:

"Seleser, gelmediği yere yel eser."

Bazı kadınlar bu kilimi dokurken kurban bile adar. Ve bu kurban sayesinde uğursuz sayılan dokuma uğurlu hale getirilmeye çalışılır.

Bu arada şöyle bir temennide bulunurlar:

"Seleserin uğursuzluğu bize gelmesin, kurban karşılasın."

Seleler kilimi dokuması ve süslemesi bakımından çok sevimli ve kıymetli bir kilim örneğidir.

4- Zencir kilimi.
5- Kürtküpesi kilimi.
6- Bir el bir saray kilimi.
7- Darak kilimi.
8- Turunç kilimi.
9- Çiçek kilimi.
10- Hürriyet kilimi: Bu kilimi genellikle Avşar aşireti dokumaktadır.
11- Kırkkıvrım kilimi.
12- Boynuz kilimi.
13- Aynalı kilimi.
14- Urumalası kilimi.
15- Sarman kilimi.
16- Köleker kilimi.
17- Gözümkaldı kilimi.

Kilimlerin kenarlarındaki kenarlık süslerine "yelen" denilmekte ve bu yelenlere birkaç türlü isim konulmaktadır.

3. Harar (Çoğu kıldan dokunmuş büyük çuval)lar:
Hararların aldığı isimler de şunlardır:


1- Düz harar.
2- Seymen hararı.
3- Hatap hararı.
4- Boncuk hararı.
Bunların içinde en makbul sayılan Seymen ismindeki harardır.

4. Heybeler:

1- Kürüdişi heybesi
2- Yaprak heybesi.
3- Turunç heybesi.
4- Dilicek heybesi.
5- Kurtağızı heybesi.
(Heybeler içinde en çok sevilen yaprak ve turunç adını alan heybelerdir.)

Kilimlerin üzerlerindeki süslere göre aldıkları isimler:

1- Yelen: Her kilimin kenarına Yelen ismi verilmiştir.

Bu yelenler üç türlüdür:

A- Bülbudak Yeleni
B- Kerpiçli Yeleni
C- Yılanlı Yeleni

2- Yelen ile ortagöbek arasındaki süslerin isimleride şunlardır:

A- Düğmeli yıldız
B- Külafi yıldız

3- Kilimin tam ortasındaki göbeğin ismine "Top" denir.

Bu (top) ismi kilimin süslemesine göre verilmez. Kilimin ismi ne ise top o isimle anılır. Mesela: Çiçek topu vb. gibi. Bunların incelenecek daha pek çok kısımları vardır.
Öyle sanıyorum ki; aşirette dokuma işlerine mahsus iyi bir inceleme yapılır ve buna ait çeşitli resimler çekilir, kolleksiyonlar toplanırsa meydana gelecek eser herhalde 500 sayfadan eksik olmaz.

Tecirli'de dokuma isimleri:

1- Kilim, (Nacak, küçük çıkçığı, büyük çıkçığı, bir el, bir saray, kağıt örneği, zincir) isimleriyle meşhurdur.
2- Haral: Sağmen, oyuklama, semerkaşı gibi isimler alır.
Geri kalan işler hep diğer aşiretlerde olduğu gibidir.

AŞİRETTE BOYACILIK

Aşiret oymakları bütün dokumalarında boyalarını kendileri hazırlarlar. Bitkisel bazı tesbitlerle kilim, halı, heybe ve çuvallarının ipliklerini dokumadan önce boyarlar.

Aşkar:

Sarı ve kırmızıya boyanacak ipliklerin çabuk solmaması için boyadan önce yapılan işleme "Aşkar" ismi verilir.
Aşkar işinde Maraş'tan geldiği söylenen Gök boya adında bir boya kullanılır. Her aşiret kadınında "İyi boya Kayseri'den gelir" düşüncesi vardır.

Boya ve aşkar yapılmasına ait edindiğim bilgileri kaydediyorum:

1- Sönmüş kireç kaynatılır, bu kireçli suya dokunacak ipler atılır, ipler bu suyun içinde 24 saat kalır, sudan çıkarıldıktan sonra bol ve akar suda çok iyi yıkanır, kurutulur; böylece hazırlanmış olur.

2- Gök boya: Bundan sonra Maraş'tan alınan gök boya adamakıllı kaynatılır. Hazırlanmış ipler bunun içine atılır atılmaz gök boyanın içine bir miktar seğ (şap) katılır ve biraz daha kaynatılırken bu eriyiğe limon, nar herhangi başka ekşi su eklenir. Eğer ekşi bulunmazsa onun yerine birkaç damla kezzap damlatılır... (Bu aşkar yalnız kırmızı ve sarı boyaya boyanacak iplere mahsustur.) Ateşte kaynatılan bu kaba sarı veya kırmızı boya katılır. Hazırlanmış ipler eriyiğin içine atılır ve beş on dakika kaldıktan sonra çıkarılır, iyice yıkanır, böylelikle ipler boyanmış olur.

Karalık ve kara boya:

1- İpler kireçli suda aşkar edilir ve hazırlanır.
2- Karadal ağacı (Dış budağa benzeyen bir ağaçtır) veya Hayıt ağacı yapraklarıyla birlikte iyice kaynatılır. Bundan sonra içine bir miktar arpa veya buğday katılır, yine kaynar ve soğumak üzere indirilirken hazırlanmış eriyiğe birkaç demir parçası (Nal, mıh, vb.) atılır. Bu suyun ismine (Karalık) denir.
3- Karalık üç gün bu halde kalır, kıvamını bulur ve ekşir. Sonunda, aşkarlanmış ipler bu suya konur 8-10 gün kaldıktan sonra çıkarılır ve karaya boyanmış olur. İplikler bol akar suda yıkanarak kurutulur.

Başka bir san boya:

Develik ağacı (bu ağaç pembe çiçekler açan zehirli bir ağaçtır), Uruşman (bu, bir çiçektir, ekinler arasında sarı sarı açar), Kaçkırt otunun kökü (bu ot, su kenarlarında bulunur, kenevire benzer) bu üç bitki şapsız ve gök boyasız bir kap içinde kaynatılır, sonra içine ipler atılır; bir başka çeşit sarı boya meydana gelir.
Bu çeşit sarı boyanın aşkarı sığır sidiğidir. İpler boyaya konmadan önce 8-10 saat sığır sidiği içinde kalır ve aş-karlanmış olur.

Saz rengi:

Saz rengi; açık kahverengi olan bir boyadır. Bu boyayı şu şekilde yaparlar: Nar kabuğu dövülür, suda kaynatılır, içine ipler konur. Bir süre sonra ipler kaynar kazandan çıkarılır ve üstüne bir miktar ateş külü serpilerek bu külle yoğrulur. Böylece iplere hem aşkar verilmiş olur, hem de boya işi biter.

Koyu saz rengi:

Yukarıda yazılı saz rengine ait olan işlem yapıldıktan sonra eriyiğin içine bir miktar ocak isi ve şap eklenirse meydana gelen renge koyu saz rengi denir.

Kaynatma rengi:

Siyahlı kahverengi, koyu kahverengi olan bir renktir. İpler kırmızıya boyandıktan sonra karalığın (yani kara boya eriyiği) içine atılır ve bir süre sonra çıkarılır. İplerin bu suyun içinde kaynamaması gerekir.
Bundan sonra ipler iyice yıkanır ve meydana gelen rengin ismine "Kaynatma" denir

Güvel rengi:

Güvel rengi-maviye yalan koyu bir rengin ismidir. Bu rengin yapılması şöyledir: Kırmızıya boyanan ipler ürpe-ği (Mazı ağaçlan üstünde tüylü bir maddenin ismidir) ile aynca kaynatılırsa meydana gelen renk, güvel ismini alır.

Renklerin isimleri:

Aşiret arasında renklere verilen isimler: Kırmızı, yeşil, pembe, elması (gül rengi), altın sarısı, açık ve koyu saz, kaynatma, güvel, mavi, ağacamavi, kündükü, nariçi, turunç, karaboya.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:20

ÇEŞİTLİ BİLGİLER

Komarlı aşireti:


Kozan dağı güneyinde Tecirliler arasında Komarlı ismiyle anılan bir aşiret vardır.

Bu aşiret dört obaya ayrılmıştır:

1- Molla Ömer Uşağı.
2- İmat uşağı.
3- Solaklı.
4- Uyduranlı.

Bunlardan Molla Ömer Uşağı obası Kayseri'nin Komarlı köyünden gelmiş olduklarını söylemektedirler.
Uyduranlı uşağının asıl isminin Akçakoyunlu olduğu söylenmektedir. 65 yaşlarında Ali Fakı isminde bir ihtiyar, bu aşiretin 350-400 çadırlı olduğunu, fakat bugün, bir kısmının Göksu'nun Çukurasar, bir kısmının Maraş'ın Camuscular, bir kısmının da Andırın'ın Acemli köylerinde yerleştiklerini söylemiştir.

Kadın kıyafetleri:

Aşiret arasında kıyafet tetkiki önemli bir konudur. (70 sene önce)
1- Aşiret kızları başlarına fes ve boncuktan yapılmış 15 santim uzunluğunda püsküllü bir başlık kullanırlardı ve bu başlığın üzerine kırmızı renkte bir de yağlık bağlarlardı.
2- Kızlar üzerlerine üç etekli zıbın giyerler ve bu zıbınları kutnudan yaparlardı. Üç etekli entarinin üzerine gök bezden yapılmış "Dolama" denen bir de eteklik kullanırlardı.
3- Ayaklarına "Küllü şeftali" isminde nar çiçeği renginde edik giyerlerdi.
4- Nişanlı kızlar: Nişanlanırlarken bellerine gümüşten saçaklı tas kemer takarlar ve alınlarına Gazi, yanaklarına Altın köşe, Mahmudiye altınları takarlar ve bunların uçlarına da yine gazi altınları eklerlerdi.
5- Gelinler nişanlılar gibi giyinirlerdi. Yalnız, bunların gelin oldukları üzerlerine giydikleri kaytanla kırmızı veya mor çuha paltodan belli olurdu.
(Tecirli aşiretinden Araplar köyünde Mehmet Efendi annesi Tursun Hatun.)

Irk:

Şıhlı köyünde medrese ve çeşmelerin kitabelerini kopya ettikten sonra yine Kadir Ağa ile konuşmaya başladım.

Artık ben soruyorum, o da bana cevap veriyordu:

- Kadir Ağa, sizin soyunuz, kavminiz kimlerdir?
- Biz, Kayıhan kabilesiyle Horasan'dan çıkıp gelen Uzun Şeyh Uşağı kabilesine bağlıyız.

İnançlar:

Ocakta ateş yanarken (Hışşş) diye bir ses çıkarmaz mı? Bir ocakta böyle bir ses çıkarsa o ev halkının iyiliklerinin başkaları tarafından anıldığı inancı vardır.

Hastalık isimleri:

1- Öz ağrısı: ishal demektir.
2- Çora nezlesi: İspanyol nezlesi.
3- İnce ağrı: Verem hastalığı.
4- Yıldırım inmek: Nüzül hastalığı.
5- Pis illet: Firengi.
Pis illet ismi anıldığı zaman yere üç defa tükürmek ve nefret belirtisi göstermek adettir.

Yağmur duası:

Kurak zamanlarda çocuklar bir bebek yaparlar ve kapı kapı dolaşarak yaptıkları bebeği her evin kapısı önünde iyice ıslattırırlar ve bazı evlerden bulgur, un, ekmek gibi hediyeler alırlar. Bu adet Kozan'da da vardır.

Bu sırada çocukların okudukları meşhur dua şudur:

Bodi... Bodi...
Neden oldı...
Bir kaşıcık sudan odu...
Madrabazın kuyusuna...
Çiftçilerin tarlasına...
Koç koyun kurban ister.
Allah'tan rahmet iste...
Ver Allah''ım ver... Sulu sulu yağmur.

VERGİ KOYMA

Olmuş bir olay:


Feke'den Kozan'a gelirken kiracım Mustafa anlatıyordu:

- Efendi, bundan iki, üç yüz yıl önce Devlet, Kozan'a büyük bir salgıncı (vergici, uzman) göndermiş. Bu adam koca sarıklı, zonturlu bir adammış.

Her köyden birer adam istemiş:

"Gelsinler onlara Kozanın baş işlerinden bir şey soracağım" demiş. Tabii, halk çoğaldığı ve o zaman bahar olduğu için gelen ağaları çay kenarında, ağaçların dibinde toplamış. Orada kuzular kesilmiş, közlemeler pişmiş; yemek yenmiş, ondan sonra köy ağaları salgıcının çevresini almışlar, bir güzel topluluk kurulmuş.

İstanbul'dan gelen hoca demiş ki:

"Adana, Kozan, Tarsus, Maraş yurtlarına vergi bölüştürmeye geldim. Bunun hakça doğrusunu sizlere soruyorum. Karınız nedir?"
Herkes düşüne-kalmış, kimse bir çaresini bulamamış.

Kozan'ın Hamam köyünde bir koca dayı varmış (Dursun Kahya), bu adam yerinden fırlamış:

"Ben bir şey diyeyim efendi" demiş. Vergici "Buyur" demiş.

Dursun Kahya konuşmuş:

"Ova köyleriyle dağ köylerinin ihtiyarlan birbirinden ayrılsın."

Halk ikiye bölünmüş; sağ tarafa ova köylüleri, sol tarafa dağ köylüleri geçmiş.

Dursun Kahya, salgıcıya dönmüş:

"Sor bakalım demiş, bunların ovalarında, dağlarında hangi otlar biter, hangi kuşlar öter?"

Vergici Hoca ova köylülerine sormuş:

- Ağalar, sizde hangi kuşlar öter? Hangi otlar biter?

Vergici bu sefer dağ köylülerine sormuş, onlar da:

- Bizde keklik öter, kekik biter.

Bundan sonra Durmuş Kahya dönmüş:

- Efendi, işte vergimizi buna göre hesapla da biz dağlılara yazık olmasın demiş. Ve ondan sonra dağlılardan az vergi alınmaya başlanmış. Kekliğin öttüğü, kekiğin bittiği yerlerde yoksulluktan başka ne olur?

MADENLER, ESKİ ESERLER

Karaköy; Uyuzpınarı 18.8.1932

Maden kömürü:

Köylüler halen toprağın üzerinden aldıkları bu kömürleri yakıt yerine kullanmaktadırlar. Fakat bana gösterilen örneği ben biraz ham buldum. Bu kömür Karaköy civarında çıkar.

Kurşunluk dağı:

Bu dağda vaktiyle ilkel maden ocakları vasıtasıyla çok miktarda kurşun çıkarılmıştır. Hala saçma iriliğindeki kurşunlar dağın etrafına saçılmış bir halde bulunmaktadır. Kurşunlu dağının etekleri ormanlık bir bölgedir. Yirmibeş yıl önce gelen bir yağmur selinde bu dağların üstünde altın renginde çeşitli tabakaların oluştuğu söylenmektedir.

Yeniköy civarında Kaya tuzu madeni:

Aydın aşiretinden Ahmet Ağa, Bakırdağında yaylar. Her yıl dağın gizli bir yerinden tuz çıkarır, hayvanlarını tuzlar ve iki yük de beraberinde götürürmüş. Fakat tuz yasak olduğu için bunun yerini kimseye göstermezmiş.

Feke'de Madenler

Feke 1.9.1932

Kasabanın etrafında bakır, demir, kurşun, karga tozu (Porselen) madenleri ile Amyant bulunduğu zannedilmektedir. Birkaç yıl önce bir Alman mühendis bakır madeni bulmuş ve kırk sene işlenebileceğini de söylemiştir.
Şimdiki durumda kasaba halkı genellikle işçi gibidir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:22

ESKİ ESERLER

Büyükkine 20.8.1932

Bir hurafe:

Dikili ve üstü yazılı taşlar nedir?
Kine köyünün etrafında Roma eserlerini andıran, çok eski ve yazıları okunmayacak derecede harap bazı dikili taşlar vardır.

Halk bunlara şu şekilde bir hurafe uydurmuştur:

"Karşısının karşısında; karşısının sağ yanında definemi bul, al! Fakat ben mayıs ayının ilk gününde, ilk güneşin gölgesindeyim; ona dikkat et!" Kine köyünde bundan başka kaydedilmeye değer bir şeyine rastlanmamıştır.

Taşçı köyü
21.8.1932

Çok eski bir köy olan Taşçının güneyinde, Kine giden yol üzerinde yazılı bir eski eser vardır. Bu eserin yazılarının Hiyeroğlif olduğu kesin ise de eserin hangi zamana ait olduğu kestirilememiştir. Bir ihtimal, eserin ancak Hitit eserlerinden olduğu sanılmıştır.

Bu eserin birçok yerleri harap olmuş ve aradan birçok zamanın geçmesiyle kıymetini kaybetmiştir. Bunu işleyen sanatkarın güneş ve rüzgar yönlerine dikkat etmediği açık olarak anlaşılmaktadır.

Resim

Bu civarda buna benzer daha pek çok eserlerin ve özellikle eski mezarların bulunduğu işitilmiştir.

Saimbeyli
31.8.1931

Saimbeyli kazasının kuzeydoğusunda Şarköy isminde bir harabe vardır. Burada rastlanılan en önemli eserler şunlardır:

1- Kapı: Beş metre yüksekliğinde, üç metre genişliğinde mermerden olup, etrafı nakışlıdır.
2- Bina: Kare şeklinde süslü bir plandan ibarettir.
3- Zarphane: Onbeş dakika kuzeyde sade bir kilise harabesi.
4- Olimıp: Anfıteatr şeklindedir. (Osman pınarında da buna benzer bir harabenin bulunduğu söylenmektedir.)

Şarköyü harabesi:

Tahminen İsa'dan 450 yıl önce, Ko-mina isminde bir şehir olduğu ve burada harp ilahlarının saklandığı yaygın olarak söylenmektedir. Sözde Aziziye kazası müftüsünde bu harabe hakkında önemli bir kitap da bulunuyormuş. Şimdi, Şarköyü harabesi üstünde yirmibeş ev Artvin'li, ve yirmi ev Narman'lı oturmaktadır. Şarköy, Kozandağı üstünde, yüksek bir nehir vadisi yaylası üzerindedir. Köyün yakınındaki yüksek dağın ismine Gülek ismi verilir.
Bizanslılar tarafından yapıldığı, Pompei devrine ait olduğu söylenen kalenin bir burcu vardır. İçinde bir de sarnıç bulunmaktadır. Kale kasabanın doğusunda yüksek bir tepe üzerindedir.
Kozanoğlu isyanında Ahmet Bey'in birkaç gün bu kalede barındığı söylenmektedir.

Harap Kilise:

Kasabanın güneyinde alçak bir yerde Kara kilise ismiyle anılan bir mabed harabesi vardır. Harabede resim namına kıymetli bir şeye rastlanmamıştır. Yalnız 2.50 uzunluğunda, 0,60 genişliğinde bütün bir taş vardır ki, üzerinde Yunanca bazı kelimeler görülmekte ise de, taş fazla harap olduğundan okunamamıştır.

Bu kilise iki parça harabeden ibarettir. Harabenin biri bütün, büyük siyah taşlardan, diğeri harçlı küçük taşlardan yapılmıştır.
Buradan kaleye bir ikide tünel bulunduğu ve zamanla girişlerinin kapandığı söylenmektedir. Kara kilisenin şimdiki durumda taşlarından başka hiçbir şeyinden yararlanma ihtimali kalmamıştır.

Bodrum kale:

Kozandağı, Torosların eski eserler bakımından en zengin bir dağıdır. Bu dağda hemen hemen meşhur olan her tepenin zirvesi bir kale ile süslenmiştir. Şar, Yılan kale, Dumlu kale, Anavarza, Kozan kalesi ve Misis harabesi hep bu bölgenin güzel yerlerindendir.
Benim tetkiklerim arasında bulunan Bodrum kale, Kadirli kazasının güneyinde Bozdoğanlılar yurdundadır. Bu kalenin en meşhur eserleri; anfiatr halindeki sergisi, hamamı ve sütunları, hala olduğu yerde duran büyük caddesidir.
Bu eski eserlerin tetkiki başlı başına bir meslek ve ihtisas işi olduğu için isimlerini kaydetmekle yetiniyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:23

Güneyin halk türkülerinde güftelerin belli başlı manaları vardır. Hiçbir halk bestesi güftesinin gizli ve açık manalarına aykırı olarak hazırlanmış değildir.
Eğer bir halk türküsünün söylenişinde güfteye uymayan bir eda ve hareket görürseniz hemen o türküyü çalan ve okuyanın bu işi yapamadığına karar veriniz.

Çünkü, halk musikisinde güftelere karşı samimi bir bağlılık görülün Halk arasında söylenen bu türküler şimdilik altı kısma ayrılır:

1- Bu parçalardan birincisinin ismine halk arasında "Öğüt üstüne türkü" denir. Öğüt üstüne söylenen türküler; dinleyicileri milli geleneklere, adetlere, ahlaki ve insani inançlara bağlayan bir çeşit vaiz ve öğüt niteliğindeki türkülerdir.

2- Halk türkülerinin ikincisine "Övüt üstüne türkü" ismi verilmiştir. Övütler; herhangi bir olayın veya kahramanın hikayelerinden bahseden övgülere ait parçalardır. Bu türküler, halkın milli benliğini okşar ve dinleyenlerin-ruhunda saygı ve ululuk hisleri yaratır. "Övüt" çalan ve söyleyen adamı burada tetkik ederseniz, yine güfteye uymuş olduğunu, dinleyiciler gibi onun da göğsünün kabardığını görürsünüz.

3- Halk güftelerinin üçüncüsü "Ağıt üstüne" söylenenler yaslı ve acıklı mersiyelerdir. Her ağıt güfteye bağlı olduğu gibi, her güfte de ağıt olarak söylenmez. Güftenin acılarına bestenin ince ve hassas olan yakıcı nağmelerinin karışması şarttır.

4- Halk şairlerinin "Yiğit üstüne" düzenledikleri türkülerinde sazın gördüğü ve yapmaya çalıştığı roller dikkat çekicidir. Güftenin şairi coşkun kelimelerle nasıl kalpleri şaha kaldırmışsa; besteyi çalan ve okuyan da öylece tok sesler ve gür titreşimlerle dinleyicileri birer kahraman yapmaya çalışır. Halk musikide başarıyı daima bu manalarda arar.

5- "Yavuk üstüne" söylenen parçaların bir ismi de "Güzel üstüne"dir.

Güzel üstüne hazırlanan şiirler ne kadar şakrak olursa, musiki de güfteye o kadar uygun mağmelerle katılır. Türküleri iki cepheden dinleyen halk güfte ve bestedeki birliğin kuvvetinden yararlanır. Bunun bir cephesi azıcık aksasa dinleyiciler arasında istenilen zevk ve neşeyi yaratmaz. Onun için "Yavuk" okuyan ve çalanın sanatkar olması gerekir.

6- "Yağıt, üstüne" söylenen türkülere halk "Karaçor" veya "Düşman üstüne" ismi de verir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:24

TÜRKÜ'LER

ÖVÜTLER: A

I


Döndüm dolaştım gurbet elleri, Dünyayı çıkmağa yol bulamadım. Bahçelerde gördüm hemmi gülleri, Sevgilime benzer gül bulamadım.

Bıktım usandım acı dillerden, Ağılarla dolu acı yıllardan. İmdadım umarken ben şu sellerden, Kendim gibi akar sel bulamadım.
Yandım yakıldım da, ah ateşlere; Vardım takıldım da ben bir neştere. Delindi yüreğim; serpildi yere, Beni kaldıracak el bulamadım.

Benim bu dünyaya geçmiyor nazım, Felekten de yoktur gayri niyazım. Halimi sen anla, hey iki gözüm; Derdim söyliyecek dil bulamadım.

Bağıran çağıran cılız bülbülüm, Ne kadar bağırsam duymuyor gülüm, Karacaoğlan, senin imdatçın ölüm; Mezardan gayri bir yol bulamadım.

II

Nuhun gemisine bühtan ederler, Yelken açıp yel kadrini ne bilir? Süleyman kuş dili bilir dediler, Her Süleyman dil kadrini ne bilir?
Arap atlarla olur fırkalar, Kimi sarhoş gider kimi ırgalar, Zibilliğe inip konan kargalar, Hasbahçede gül kadrini ne bilir?
Dünya benim diye zenginlik satan, Helal ekmeğine haramlar katan,
Sonradan sonraya beğliğe yeten, Zalim olur, el kadrini ne bilir?
Karacaoğlan der; belim büküldü, Ağzımın içinde dişim döküldü, Nebi Nuhun haddesinden çekildi, Saz çalmayan tel kadrim ne bilir.

Bana kara diyen gelin, Gözlerin kara değil mi? Yüzünü sevdiren gelin Kaşların kara değil mi?
Beni kara diye yerme, Mevlam yaratmış hor görme. Ala göze kara sürme, Çekerler kara değil mi?
Çöllerde kogular olur, Göksü d İT kar a benlidir. Mısırda çok zengin olur, Köleler kara değil mi?
Mestmıedir gönlüm sana Bak derdinden oldum kara Hindistandan yetip gelen Büberler kara değil mi?
Karacaoğlan der vallahi, Toplan ve tam Allah'ı! Kahe ile Beytullahın, Örtüsü kara değil mi?

IV

Gönül ne gezersin sarp kayalarda? İniver aşağı bile gidelim. Benim gönlüm bir güzelle eğlenmez, Gel güzeli bolca ile gidelim.
Saldım aşk kuşunu avını alsın, Yarenin yoldaşım yanıma gelsin, Gurbet ellerinde düşmanım kalsın, Emmili dayılı yola gidelim.
Kolda götürürler şu alıcı kuşu, Virana salarlar sefil baykuşu, Bilmez oldu hatır kıymet her kişi, Aşıkı sayılan ile gidelim.
Karacaoğlan der de; yeyip içmeden, Güzeller usanmaz konup göçmeden, Muhanatın köprüsünden geçmeden, Düşelim denize sele gidelim.

V

Ben neyleyim yalan dünya elinden, Akıbetin ölüm olduktan keri. İsterse bahçelerde bülbüller ötsün, Benim gonca gülüm solduktan keri.

Çözeydim düğmelerin döşünden, Öpeydim gözlerinden kaşından, Güzelliğin soyha kalsın başından, Ben inili boranlı olduktan keri.
Karacaoğlan der; gülün dermedim, Güllerin derüp de murada ermedim, alem verse kalan yarim vermedim, Yarın bende gönlü olduktan keri.

Çözeydim düğmelerin döşünden, Öpeydim gözlerinden kaşından, Güzelliğin soyha kalsın başından, Ben inili boranlı olduktan keri.
Karacaoğlan der; gülün dermedim, Güllerin derüp de murada ermedim, Alem verse kalan yarim vermedim, Yarın bende gönlü olduktan keri.

VI

Çıkıp yücesine seyran ederken, Gördüm ak kuğulu göller perişan. Bir firkat geldi de durdum ağladım, Öpüp kokladığım güller perişan.

Hayal hayal oldu karşımda dağlar, Eşinden ayrılan ah çeker ağlar. Dökülmüş yapraklar bozulmuş bağlar; Bülbülün konduğu dallar perişan.

Yıkılmış bülbülün mamur elleri; Susmuş baykuş gibi söyler dilleri.
Dağılmış sünbülü, solmuş gülleri, Yüzüne dökülen teller perişan.

Karacaoğlan der; ben toyladamadım, Arap atına binip boyladamadım. Küstürdüm dilberi, söyletemedim; Dilberi küstüren diller perişan.

VII

Aman Tanrım, bana yarim gücenmiş; Beni görse yoldan çıkar, yan gider. Gönül suyu gözlerimden akıyor, Ah dedikçe ciğerimden kan gider.

Cesedimi gözyaşıyla yusunlar; Mezarımı yol üstüne koşunlar, Gelen geçen; garip ölmüş desinler; Dünya bir yol, geda geçer han gider.

Ecel elin ömür ipin düğümler Kıyamettir bana bugün düğünler;
Karacaoğlan döğüş günü bugünler; Kirpikler var, gönlüm ile cenkeder.

Dönder boyun benden yanı, aşıkını biraz tam. Kurban oldum işte sana. Ettim feda ben bu cam,
Nettim ben, niyledim sana? Niye küstün yavru bana? Bak kül oldum yana yana; Hep sözlerim ciğer kanı.
Gayri bana baka mısın? Yangına su dökme misin? Sen, tanrıdan korkma mısın? Yok mu kalbinin imanı?

IX

Yarde insaf yok, bende derman; Yazık ki, işlerim Allah'a kaldı.
Kaşları katlime yazıyor ferman, Kanlı kirpikleri kalbime daldı.

Gözleri gönlüme zehir atıyor, Zülfü, bir süngüdür cana batıyor. Şehit mezarında gönlüm yatıyor; Sevda kılınanı boynuma çaldı,

Aman Karacaoğlan, aman, bunaldın; Aşkın çöllerinde şaşudın kaldın, Bir püsküllü derdi başına aldın, Bu azgın dert seni gurbete saldı.

X

Deli gibi gezer gezer gelirsin, Arı gibi her çiçekten alırsın, Nerde güzel görsen orda kalırsın, Ben senin kahrını çekemem gönül.
Santır mı istersin, saz mı istersin? Güzeller içinde nazlı istersin, Tomurcuk memeli kızlar istersin, Ben senin kahrını çekemem gönül.

Çıkıp yücelere bakmam istersin, Yelgin çaylar gibi akmak istersin, Her gün bir güzelle yatmak istersin, Ben senin kahrını çekemem gönül.

Karacaoğlan der; okurum yazam, Keleş dileğim kervanlar bozam, Geyinip kuşanıp bir hoşça gezem, Ben senin kahrını çekemem gönül.

XI

Şu yalan dünyaya geldim geleli, Deli gönlümün düzeni bozuldu. Felek kuburunu belden çekince, Avluğum, sulağım evim bozuldu.
Şu yalan dünyaya geldim geleli, Uyudum uyandım bir mihnet gördüm. Çınarlara belim vurdum oturdum, Çınar çürük imiş; kökten bozuldu.

Şu dünyanın iki imiş kapısı, Geldi geçti ak günümün hepisi,
Mermer sandım; kerpiç imiş yapısı, Yağmur yağdı yapıları bozuldu.

Karacaoğlan der; neylesek gerek? Yağları ballara katsak mı gerek? Herkes göçtü, biz de göçsek mi gerek? Derken bizim ahrik Şama çözüldü.

Buraya yazdığım on adet öğüt 336-337 yılında Konya'da Babalık gazetesinde yayınlanmış parçalardır. Ko-zandağı gezisinde bu Türkü'lere tekrar rastladığım için not etmedim.
Bu on parça, Karacaoğlan'ın Türkiye'de ilk olarak yayınlanan Türkü'lerindendir. Baştan altı parçasını birkaç Kozanlı askerden, geri kalan dört parçasını ise aslında Karacaoğlan'ın köyünde doğmuş Cahit Efendi den aldım. (Cahit Efendi şimdi Çunra'da oturmaktadır.)

XII

Bu Türkü'yü Gölalan'da Bebek Ağa'dan dinledim:

Yaz gelip de beş ayları doğunca, Kuru çayır kenarını sel alır. İki gönül bir araya gelince, Kız oğlana nerkis verir, gül alır.

Haşarıdır deli gönlüm haşarı İflah olmam hu sevdaya düşeli, Zülüflerin çıkarmışsın dışarı, Rüzgar gelir ziilüfünden tel alır.
Kudretten aktır senin bileğin, Hak yanında kabul olur dileğin, Sarıl bana yeşil donlu meleğim, İl ariftir gezişinden yel alır.
Karacaoğlan kaynayınca coşunca, Aşk dalgası boylarından aşınca, Bir yiğit de gurbet ele düşünce, O yiğidin sevdiciğin el alır.

XIII

Hüseyin Kahya oğlu Hasan'dan dinledim:

Şu dünyaya geldim melul, gettim melul, Aygır, seyis, harmanım mı var benim? Azrail gelmiş, can ister benden; Can vermeğe dermanım mı var benim?

Hocam okusa da; alsam bir satır, Kadir mevlam sen eksiğimi yetir. Bana derler gam yükünü al götür; Götürecek dermanım mı var benim?

Yolcu olanı da yolda sayarlar, Bazirgan olandan paçın alırlar, Yolda harami var korku verirler, Tor mayalı kervanım mı var benim?
Karacaoğlan bunu böyle tekerler, Ağı oldu yediğimiz şekerler, Güzel sevdim diye bühtan ederler, Haktan özge sevdiğim mi var benim?

XIV

Gündüzlüye çıktım baktım, Konar göçer ilin gördüm.
Yolun öğdüm, pacın aldım, Akdeniz'in gölün gördüm.
Gündüzlüye gide gide, Ufacık meşesin buda.

Kefeli i]de Küküm dede; Ak sakallı pirim gördüm.

Göğsün de yaylanın hası, Silindi demirin pası, Mor sümbüllü mağarası, Dedebelin taşırı gördüm.
Sevdiğimin adı Eşe (Ayşe) Benleri var köşe köşe, Uğradım koca Maraş 'a, Bedestanın şirin gördüm.
Şu dedede yatan erler, Erciyaş'ta bölük karlar. Zamanlıda Elif derler; Göğsü benli gelin gördüm.
Çağır Karacaoğlan'ı çağır; Taş düştüğü yerde ağır. Güzel sevmek günah değil; Dört kitapta yerin gördüm.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:25

ÖVÜTLER: B
Şıhlı Kadir Ağa'dan


Sabahtan uğradım kıza, Boyu selvi dala benzer. Yanında bir gelin vardı; Al yanağı bala benzer.
Gelin hurilerden biri, Kızsa melekden biri. Gelin, al çemenli koru, Kız, tomurcuk güle benzer.
Kız, daha olmamış gerdek; Gelin, yeşil başlı ördek, Geziyor elinde bardak, Kız turnada yele benzer.
Gelin güler için için, Kız geline bulur suçun, Gelin örseletmiş saçın, Kızın saçı tele benzer.

Gelinin benleri beste, Kız beni eyledi hasta, Gelin şekerlenmiş tasta, Kız süzülmüş bala benzer.
Gelin dedim; aktır yüzün, Hiç menendi yoktur kızın, Karacaoğlan ikinizin, Kapısında kula benzer.
Saraycık: Kadir Ağa'dan

II

Yücesinde namlı namlı karın var, Seni yaylayacak zamanım dağlar. Başından aşmaya yoktur dermanım; Kalmadı dizimde mecalim dağlar.

Yağmur yağar, mor sünbüller bitirir. Yel esende, kokuların getirir. Sarı çiçek savran kurmuş oturur; Karışmış güllere çimenli dağlar.
Sarı çiçek sallanıyor al ilen, Yüce başın donanıyor kar ilen, Aşayım başından nazlı yar ilen, Günnüsün pınarın gümanım dağlar.

Sarı çiçek sallanıyor naz ilen, Dem sürdüm ben onbeşinde kızilen. Şimdi öksüz kaldım kırık sazilen, Ah ettikçe tüter dumanım dağlar.

Yaz gelir; iller çevrilir konar, Güzeller suyundan içip de kanar. Küpeler kulakta mum gibi yanar, Gördükçe artıyor imanım dağlar.

Karacaoğlan der; soldum oturdum, Bağ bahçe diktim de meyve yetirdim
(yetiştirdim) Alnı top perçemli yavru yitirdim, Bir köşende mi kaldı güzelim dağlar?

Gölalan: Bebek Ağa'dan

Çukurova bayramlığın giyerken,
Çıplaklığın üzerinden soyarken,
Şubat ayı kış yelini kovarken,
Cennet dense sana bu nam yakışır dağlar!

Ağacınız yapraklarla donanır. Taşlarınız bir birliğe inanır, Hep çiçekler döşünüzde güverir, Pınarınız çağıl çağıl akışır dağlar.
Rüzgar eser, dallarınız ötüşür, Kuşlarınız birbirile atışır. Ören yerler bu bayramda pek üşür, Sümbülünüz niçin yaslı bakışır dağlar?
Karacaoğlan size bakar sevinir, Sevinir de kalbi yanar döğünür, Kılımdanır hepdertleri devinir, Yasla sevinç ciğerimde yetişir dağlar.

Yeniköy: Hacı Ahmet Ağa

Yaz gelende beş aylar da doğanda, Çiçekler açılır gülden ziyade, Ben eski yarimden ayrı düşende, Şimdi birin sevdim ondan ziyade.

Bir kuşak kuşanmış saçağı dizde, Öz inanım kaldı böyle bir kızda. Yarısı gerdanda, yarısı yüzde, Sayılmaz benleri; binden ziyade.
Selam verir selamını alırım; El bağlarım, divanında dururum; akibeti yar yolunda ölürüm; Armağanım yoktur candan ziyade.
Karacaoğlan der; ne salınırsın? Cevahir pas tutmaz, sen silinirsin. Ey kız, gözüme nur görünürsün, Anan sevmez seni benden ziyade.

Bu dört Türkü'yü 1920-1921 yılında Konya dolaylarında toplamış ve Babalık gazetesinde aynı tarihte yayınlamıştım. 1928 yılı Kozarıdağı gezimde az farkla tekrar söyleyenlere rastladığımdan dördüncü kitabıma koymayı uygun buldum.

Şıhlı: Kadir Ağa'dan

V


Sünbül boylu, kömür gözlü karşımda, Gündüz hayalimde, gece düşümde, Bir güzelin sevdası var başımda, Belayı başımdan aldır Yaradan.

Irak'ta yitirsem; yakında bulsam, Hak nasip etse de, yanına varsam, Dudağında şerbetin emsem, Yarimin yanağın baldır Yaradan,
Yüksek dağlarında avcılar gezer, Durulmuş göllerde turnalar yüzer, Güllenen dudakta şekerler ezer, Tomurcuk göğsünü baldır yaratan.

Karacaoğlan der de; yakıp yandırma, Seni öven gönlüm yere kondurma. Azrail gönderip canım aldırma, Sevdiğime canım aldır Yaradan.

VI

Avşar içinde ben güzel gördüm, Kozan arasından çeker göçünü, Kınalamış ayağın, başını, Sırma ilen örmüş sümbül saçını.
Her sabah, her sabah kendini över, Altın saç bağlan topuğu döver, Sade kaşı ile gözleri değer, Acem ülkesinin taç ile tahtını.

Öpem dedim alyanağın gülünden, Misk akıyor saçlarının telinden, İnce belli nazlı yarin elinden, Birkaç sene bekleyelim Hacın'ı.
Kadir Ağa bana döndü, "Efendi, bu türkünün karalamasını (kararname) unutmuşum, ihtiyarlık" dedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:26

VII

Aflak sığınların boynun uzatır, Fariz avcı ister yerin Binboğa. Bereket vardır toprağında taşında, Seyfilerin döner yanı başında.

Kırık kırık yelin eser Binboğa.

Binboğayı dersen, ünlüdür ünlü, Yazın kendir, gözün çamurlu donlu, Çayırın zemzemdir; kevserli suhı, İlin Afşar değil, Cerit Binboğa.

Yağılarım mışıl mışıl erit Binboğa.

Dadaloğlıım der ki; sen seni tanı. Adam arap ata vermezdi yanı. Sana derim sana, dağlar sultanı; Yaman methin verdi veli Binboğa.

Sana eş olur mu Berit Binboğa.

Hüseyin Kahya oğlu Hasan

Ala gözlerini sevdiğim dilber, Sultan mı oldun ilin üstüne? Cemalini gördüm eğlendim kaldım, Durdun divanında gülün üstüne.
Toplamış yatıyor yarım elleri, Acep neye varır işin sonları? Ak göğsünün üstünde sıra benleri, Sandım kan damlamış karın üstüne
Toplanmış yatıyor beyaz kar gibi, Uzatmış boynunu selvi dal gibi, Cennetialada huri yar gibi, Yeşiller giymişsin alın üstüne.

Karacaoğlan der ki; nenim nedir? Zekatın vermezsen güzellik kemdir. Kız senin bakışın cana bedeldir, Giymişsin hırkalar şalın üstüne.

Yaz gelip beş aylar doğunca, Safası dağların sazıylan gelir. El ele verir de gelinler kızlar, Fidanlar sallanır, nazıylan gelir.
Tümsek olur koynunda yumrular, Sakla da görmesin delikanlılar, Cennet-i alada dudu kumrular, Ördeğe karışmış kazılan gelir.
Hezeli de deli gönül hezeli, Güz gelince bağlar döker gazeli. Hocasına metheylemiş güzeli, Mushaf koynunda ciiz'ilen gelir.
Yürü güzel yürü, yoluna yürü; Yaz ayları kalkar dağların karı. Ne kadar güzel olsa da yiğidin yarı, O da sevdiğine naz ilen gelir.
Yürü yiğit yürü, yolundan kalma; Her yüzüne güleni dost olur sanma.
Ecelden korkup da sen geri kalma, Yiğidin alnına ı/azılan gelir.
Yiğide yiğitlik verir mi arlık? Yiğidin belini büken murdarlık. Sarpa mı çekildin kınalı keklik? Beyoğlu üstüne bazılan gelir.

X

Hüseyin Kahya oğlu Hasan


Bıktı gönlüm güzellerin oynundan, Öğleden sonra belin ardından, Koç yiğitler deli olur derdinden, Saydım altı güzel indi pınara.
Candan saracak Fatma'nın beli, Birisi Haylidir birisi Döndülü. El tutup derecek Eşinin gülü, Sandım ki, keklikleri indi pınara.
Üçü ince belli, gayet de güzel. Üçü usul boylu, kaşların süzer.
Dedim; ağceceren çölde ne gezer? Eminem çok içti kandı pınara.
Karacaoğlan, bunu böyle söyledi, Gönül aşkın deryasını boyladı; Güzel gitti diye pınar ağladı, Acıdı yüreğim yandı pınara.

XI

Başın görünmez borandan kıştan, Çağrış keklikler gamzeder kuşlar. Dağların sultanı dillerde destan. Yeşil küme giymiş mor çiçekdağı.

Enbiya sultanlar burada kışlar, Çağrışır geyikler gamzeder kuşlar, Yaprağın dökmüş, cümle ağaçlar, Cezaya intizara da kal çiçek dağı.

Başına bağlamış sırmalı serpuş, Gelmiş meydana olmamış sarhoş.

1) Çiçekdağ: Keskin ile Mecidiye arasında halk şairlerinin çok sevdiği bir yayladır.

Şii}/le bir baktım ki; cemali bir hoş, Yeşil atlas geyıniş ol çiçek dağı.

Karalar kiiı/iinde kaldı nazarım, Yaylam seni koyak koyak gezerim. Her gün arttı benim ahile zarım, Derdim üç beş değil; on çiçek dağı.

Çiçek dağı, yine başım dumanlı, Barmırdım geleceğin giimanlı. Sarı çiçek, mor menevşe zamanı; Gönlüm sende kaldı hey çiçek dağı.

Başından görünür Mekke, medine, Sorarsan ağacın palamut iyde, Tıktın beni sen de aşkın evine, Sen de benim gibi yan çiçek dağı.

Beşikli köyünde bir suna gördüm, Ali Cemali'nin salını kıldım. Beni yitme nazlı yardan ayrıldım, Cezaya, intizara kal çiçek dağı.

Çiçek dağı derler yücedir yüce; Dolandım etrafın üç gün, üç gece,
Başıma karanlık çöktü bu gece, Şanlı güzellerin var çiçek dağı.
Çiçek dağına ait bu türkünün Dadaloğlu'na ait olduğu söyleniyorsa da şiirde buna dair bir işaret yoktur.

Turnam gelir katar katar, Kanadın boynuna atar, Seher ile bir kuş öter, Ötüşü gülün dalında olur.
Kıratın mavi donlusu, Yiğidin gözü kanlısı, Güzelin göğsü benlisi, O da Aydın ilinde olur.
Kederlenme deli gönül, Yiğide hürmetler olur, Namlı namlı kar istersen, Bizim çiçek dağında olur.

Dadalım ben, yoktur malım, Her sözlerim hakka malum. Allah'ın sevdiği kulum, Sevdiceğim yanımda olur.
Sarıkaya: Halil Ağa
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:27

AĞITLAR: C

Gölalan'da Bebek ağanın oğlan kıyafetindeki kızı Hacı Bey (Zümrüt Hanım) Hacın Ermenilerinin Türklere yap-tıkları işkencelere ait olan ağıtları hatırlattı.

Hacı Bey, Kayarcık köyünde Yarpuz zade Gaffar Efendi'nin ailesi Melek Hanım hakkında şu ağıtı okumaya başladı. Melek Hanım, Hacın'da Ermeniler tarafından feci bir şekilde öldürülmüş bir Türk kadınıdır. Bu ağıt bütün Hacın olaylarını tasvir edebilecek mahiyette olduğu için aynen alıyorum:

HACIN AĞIDI

Bugün bizi kesiciler, Çengellere aşıcılar, Ayan olsun Doğan Bey'e, Urumluyu basıcılar.

Uyu Osman oğlum, uyu, Hacın oldu kanlı kuyu,
Hiicum ettik alamadık, Soyka kalsın Sultan suyu.

Miirsel Efendidir kızı, Haktan kara inmiş yüzü, Ara kurşunu mu değdi, Anan kadarı alsın kuzu.
Mert Gencoyu yüzüyorlar, Hep etleri oda oda, Başkatibi öldürdüler, Değenekle döve döve.
Yaşa Doğan Beyim yaşa, Şanın gitti baştan başa, Kaytancı Hüseyin Efendi, Sarığın sallatmış taşa.

Başııcunda geziyorlar, İfadeler yazıyorlar, Ayan olsun Doğan Beye, Memurları yüzüyorlar:

1) Soyka: Ölünün üzerinden çıkarılan çamaşır.
2) Mürsel Efendi; Hacın eşrafından. Şehit olmuştur.
3) Mert Genco: Bir jandarma neferidir.
4) Kaytana Hüseyin Efendi: Hacın tapu memuru.

Bebek pişmiş ye diyorlar, Et yapışmış gömleğine. Kıyma Aram Çavuş kıyma, Yavrucaklar ölüyorlar.
Mahşer kazanı kurmuşlar, Bebekleri kaynatırlar. Gün görmedik hanımları, Süngü ile oynatırlar.

VURULAN BİR GENCİN AĞIDI

Yürü bir elin oğlu, Ellerin sokma koynuna. Bu dünyada görüşmedin, Ahrette dolan boynuma.
Elime helkeli aldım, Dolandım da suya geldim. Şöyle döndüm baktım idi, Tüfenginin ucun gördüm.

Aram Çavuş: Hacın katliamında en büyük kötülükleri işleyen bir Ermenidir.

Çağırın da, bacım gelsin, Çenemin kanını yusun. El sözüne uyan kardeş, Salımın ucundan tutsun.
Anam düşmüş bayılıyor, Yaralarım sayılıyor, Soluk göğsüme dizilmiş, Hoca gelmiş bez ulayor.

Hüseyin Kahya oğlu Hasan

MEHMET ÇAVUŞ AĞIDI


Hain ve eşkiya Dersimli bir kürdün takibine çıkan jandarma (Mehmet Çavuş) çarpışmaya başlamadan önce kürde teslim olmasını teklif ederse de Kürt inatçılık edip çarpışmaya başlar. Hüseyin Kahya oğlu Hasan, çarpışmada eşkiya ile Mehmet Çavuş arasında şöyle bir konuşmayı temsil eden bir ağıt düzenlemiştir:

Kaçman Kürtler kaçman, sizi tutarım; Pişmiş aşınıza ağılar katarım. Mavzerinizi alır ele satarım, Gelin teslim olun der Mehmet Çavuş.

Kürtoğlu der ki; teslim olamam; Göz görerek tersaneye giremem, Elimdeki silahımı veremem, Yakarım canını geç Mehmet Çavuş.

Mehmet Çavuş der ki; yüreğim çatal, Uçan kuş olsanız kıratım tutar. Cephane boynumda tam yedi katar, Gelin teslim olun der Mehmet Çavuş.
Kürt oğlu da der ki; Yedi yıl oldu, Çekildi defterler çileler doldu. Anam bacım memlekette yoz kaldı, Yakarım canını geç Mehmet Çavuş.

Mehmet Çavuş der ki; atları çatın, Kurşun yeri tutun sipere yatın. Aman arkadaşlar, vurmaya atın, Gelin teslim olun der Mehmet Çavuş.
Kürt oğlu der ki; yiğitlik kadim, Dersim ellerinde söylenir adım. Senin gibi nice çavuşlar yedim, Şu fişek nasibin der Mehmet Çavuş.

Mehmet Çavuş sonunda şehit olur:

Vuruldum arkadaşlar; akıyor kanım, Kıratım üstünde çırpınır canım. Karalar bağlasın Zekiye Hanım (Karısı), Kader böyle imiş der Mehmet Çavuş.

BEYOĞLU

Sen bir Beyoğlu idin, abdalım dedin, Her vardığın yerde zehir mi yedin? Ananı babanı yetim mi kodun? Kalk kardaş gidelim iline doğru.

Sen beyoğlu idin, haylamaz iken, Derin geçitleri boylamaz iken, Olur olmaza söz söylemez iken, Kalk kardaş gidelim iline doğru.
Sen Beyoğlu idin üşenmez iken, Kuş tüylü döşeğin döşenmez iken, İbrişim kuşaklar kuşanmaz iken, Kalk kardaş gidelim iline doğru.

Altun bir çıngırak taktım koşuma, Beş yüz atlıyı düşürdüm peşime.
Soğuk bir su kattın benim aşıma, Kalk kardaş gidelim iline doğru

MEHMET AĞA'NIN AĞITI

Halil Ağa, Avşar aşiretine bağlı Karamuklu köyü mahallesinden Haliloğlu Mehmet Ağa'nın bir çerkes eşkiyası tarafından şehit edilmesi üzerine Mehmet Ağa için düzenlenen ağıtları birer birer okudu:

Aziziye'ye vardandı; mızıkalar çalınır, Mehmet Bey'i vuranlara yüzbaşılık verilir. Aziziye'ye vardım; Sivas merkezi, Namusuma ar geldi, gördüm beni vuran çerkesi.

Altındadır atı hoplar, Sol böğründe altıpatlar, Kardaş tarlaya yıkılmış, Kanını yalıyor itler.
Almacımız Kara kaya, Oğlııın benzer doğan aya. Akşam Tomarza'dan geldim Bakamadım doya doya.
Hüsnü vurmuş bir hödük, Mevla verdi çekiyorum. Öksüz gibi boynum bükük, Her gün yola bakıyorum.
Düşmanın dediği oldu, Ben sevdim yad ile kaldı. Gün pınarlar akmaz oldu, Ben durmadan akıyorum.
Şeker damlardı yüzünden, Öptümdii ala gözünden. Adamsızlığın yüzünden, Ben bu derdi çekiyorum.
Dniına derdim yoldaşım, Ahbabım yok; hem sırdaşım, Ok yaydan çıktı kardaşım, Bir soğuk of çekiyorum.
Uyku gelmiyor gözüme, Kimse bakmıyor sözüme. Kusur eylemen yüzüme, Ben bana dert çekiyorum.
Alim der ki; bilemeyom, Bir habercik salamayom, Dosttan selam göremiyom, Cana hançer sokuyorum.

VII

Gece gündüz çağırırım ya mevla, Senden başka kimse bakmaz yüzüme Yanıldım yolumu, kaldım yabanda, Kılavuz ol, doğru gidem yoluma.

Başım ağrısı yeridi beynime Vefasız dertlere çok yana yana, Otuz dokuzdu kırk oldu sene, Yeter mevlam, ver avımı elime.
Avını aldıran şahan yaderiyim, Bir takım komşudan hile seziyom. Aklım yok da, kalem ile yazıyom, Dost sevdası bülbül etti dilimi.

Ağaç dalı ile gürler dediler, Muhanatlar ciğerimi yediler.
Yiğit nerde vatan orda dediler, Acep gönül arar mı ola ilini?

Alim der ki; sırrım kavline yalan, Bilmem hakikattir, bilmiyom yalan. Dost koynuna girmiş zehirli yılan, Onun için soğutuyor belini.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:27

GÜNOĞLU AĞITI

Arkadaşı uğruna canını feda eden Günoğlu isminde birisine ait olan bu ağıdı Bakırdağı takım kumandanı Mehmet Efendi'den yazdım.

Günoğlu'nu sorarsan;günün delisi, Korkusundan yatmadı Halep valisi. Kılınciyle aldı koca Kilis'i, Kilis benim der de ağlar Günoğlu.
Günoğlu'nu kova kova tuttular, Ak ellere dar kelepçe vurdular. Götürüp de Adana 'ya astılar, Arkadaşı uğruna ölen Günoğlu.
Varın takın kıratımın yemini, Söylen nişanlıma vursun gemini. Şimden geri düşman görsün demini. Arkadaşı uğruna yanan Günoğlu.

Ala gözlerini sevdiğim dilber, Gizli sırrım şu aleme bildirdin. Dost başa derler de düşman ayağa, Şu kötüyü üstümüze güldürdün.
Yüce dağ başına yağan kar olur, Benim işim katı ahüzar olur. Sürünme duvara üstün kir olur, Git kız, git, sen beni öldürdün.
Kaçak gezerim de gurbet illeri, Tercüman tutarım esen yelleri. Şu elimle büyüttüğüm ala gülleri, Sonucunda bir kötüye ı/oldıtrdıtm.

Karacaoğlan der ki; iyisin aradın, Kara zülfün mah yüzüne taradın, Çünkü dilber ayrılmaktı muradın, Niye beni serseriye yeldirdin

Saraycık'tan Ali Ağa

Nişanlı bir kız nişanlısı ile beraber konuşmak üzere çeşmeye inmiş. Fakat kızın bundan haberdar olan kardeşi çeşme başında bunları suçüstü yakalamış ve tabancasını çekerek kız kardeşini öldürmüş.

Kızın ağzından şu ağıt düzenlenmiştir:

Tabancanı çifte doldur, Elini tetikten kaldır, Bir çift sözüm var kardeşim, Söyliyeyim sonra öldür.
Yüce dağda kar erisin, Enginin duman bürüsün. Beddua vermem kardaşım, Ağzında dilim çürüsün.
Yüce dağın karı idim, Ben anamın biri idim. öldürme beni kardaşım, Sağ gözünün nuru idim.

Saraycık'dan Kadir Ağa
Çataloluk'ta: 22.8.1928

Elif isminde bir kız amcasının oğlu Ahmet'i sevmiş, fakat talihi yar olmamış; Ahmet'i elinden kaçırmış. Bunun üzerine onun için şu ağıdı okumuş:

Ardında -Benli bozu Ceylana boy verir tazı. Canı gönülden söylüyorum. Kadan alsın emmin kızı.

Sırtında gömleği keten, Karasakal bir bir tutam, Canı candan ağlıyorum, Var sen ettiğinden utan. Civil civil öten kuşlar, Felek bildiğini işler, Alayından zor geliyor, Kuşu öter, atı kişner.

Yaşa emmim oğul, yaşa, Yeşil yağlık düşmüş kaşa. Ben atını suvarırken, Beyler kondu arslan taşa.
Altından atı da sağan, Belinden kılıncın alan, Ocağından kül dağıtan, Emmim oğlu, var sen utan!

Herek olur herek olur, Yer altında direk olur. Demedim mi Ahmet Ağam, Gurbetlerde gerdek olur.
Irmağım akar analı, Derim çadır tutar yan odalı. Şimdi evin dadı yoktur. Emmim gideli gideli.

Hüseyin Kahya oğlu Hasan

İLBEYLİ OĞLU AĞIDI


İstanbul'dan ferman geldi nideyim; Göç çekip de meratibe gideyim? Yaylam seni kime emanet edeyim? Ben gidiyom telli yaylam, kal kalan!

Pınarların yosun tutsun, akmasın; Menekşeler düze çıksın kokmasın.
Gezdiğim yerlere insan çıkmasın, Ben gidiyom telli yaylam, kal kalan.

Sultanabaş erekeme bağlı olur Suyun içen hastalar sağlı olur Kürtler çıkar üstümüze ağa mı olur Ben gidiyom telli yaylam, kal kalan.

Sultanabaş cümle dağdan uludur, Kar akıdır onbeş dağın eridir, Arapatlar koçyiğitler yeridir, Ben gidiyom telli yaylam kal kalan.
İl Beyoğlu kestirmiyor gümanı, Ala gözden gelir yürek dumanı, Ardı bozlak önü yaylak çimanı, Ben gidiyom telli yaylam, kal kalan.

DERVİŞ PAŞA'NIN AĞIDI

Yeniköy'de Aşık Ahmet, askerliğini Rumeli'nin İpek şehrinde geçirmiştir. Kendisine o zaman kumanda eden (Recep Paşa) imiş.

Aşık, şu ağıdı 302 yılında İpik şehrinde söylemiştir:

Efendim şevketli fermanlı vezir, Ordu saf bağladı emrine hazır. Hak yardımcı olsun, yetişsin hızır, Çok dualar ettik yolunuzda biz bile.

Mevlaya sığındık, geldik zcir ile,
Duacı dini İslam ahiizar ile.
Ordular gezmiyor bütün kar ile,
Harbe niyetlendik biz dil ile bile.

Dini İslam olanlar ayağa kalkar, Varınca dılmana evlerin yıkar. Topun sesi arş-ı rahmana çıkar, Siperler bekledik zar ile bile.
Selanik sancağından bindik vapura, Kadir mevlam sılamıza yetire. Nuh Nebinin haddesin geçire, Geçek Akdenizi sel ile bile.
Mersin'e çıkınca kayguyu atın, Cem olun askerim hele sağın yatın. Kozan'a varınca çadırı tutun, Asker vedalaşsın el ilen bile.
Kozan 'dan kalkınca "Mirelifi aşak, Suluhan 'da pınarlara karışak, Çatma 'da bir Paşa var, ona da ulaşak; Tatlı konuşsun dil ilen bile.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:27

GELİN AYŞE

Gelin Ayşe ikiz çocuklarını beraberine alarak babasının köyüne giderken yolda bir dereden geçiyor. Fakat yolu bilmediği için bir girdaba düşüyor ve çocuklarıyla birlikte boğuluyor. Halk her olayı zaptettiği gibi bu olayı da zaptediyor.

Koyun gelir bata bata, Çamurlara yata yata.
Gelin Ayşe suya gitmiş,
Ilgınları tuta tuta.

Aman Ayşe yaman Ayşe,
Dağlar başı mor menevşe.

Koyun gelir kuzu ilen,
Ayağının tozu ilen,
Gelin Ayşe'm suya gitmiş,
Yanı çifte kuzu ilen.

Aman Ayşe yaman Ayşe, Dağlar başı mor menevşe.
Erciyaş'ın başı pınar, Akar bulanı bulanı. Gelin.Ayşe'm suya gitmiş, Ağlar dolanı dolanı.
Aman Ayşe yaman Ayşe, Dağlar başı mor menevşe.

Kırat gelir harlayarak, Ayşe'm gider parlayarak, Dün buradan gitmiş idi, Burçak burçak terleyerek.
Aman Ayşe yaman Ayşe, Dağlar başı mor menevşe.
Ayşe'nin atı nehrin selleri arasından kurtulmuş, köye dönebilmişti.

Ördek gelir yüze yüze, Kanadını süze süze,
Gelin Ayşe'm setle gitmiş, Ala gözün süze süze.
Aman Ayşe yaman Ayşe, Dağlar başı mor menevşe.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

ÖncekiSonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir