Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kozan Dağında Ve Yürükler Arasında

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kozan Dağında Ve Yürükler Arasında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:14

KOZAN DAĞI

Başlangıç:


Kozan dağının doğusunda: Kezil ve Hacıl deresi, Göğsün kazası; batısında Bakırdağı, Seyhan geçidi (Zamantı); güneyinde: Kadirli, Kozan, Ceyhan ve Çukurova; kuzeyinde: Yahyalı, Everek ile Erciyas dağı vardır.

Kozandağı, madenleri bakımından Torosların en zengin bir bölgesidir. Bulgar, Aladağlarında halk göçebe iken burada genellikle yerleşmiş durumdadır. Ziyaret edilecek aşiretler köylerinde bulunur. Bulgar ve Aladağları yalnız hayvancılıkla geçinirken Kozandağında aynı zamanda çiftçilik yapıldığım görürüz.

Karacaoğlan'ın öz yurdu olan Kozan dağları manzara bakımından da Bulgar ve Aladağlarından üstündür. Bu güzel yer psikoloji bakımından da çeşitli ve büyük bir tesir gücüne sahiptir. Bölgenin yalçın ve ormanlık kısımları insana dehşet verir. Göksu vadisi ve dolayları ildim ve tabiatıyla insana şairlik aşılar.

Arazi; sulak, verimli olup göğe doğru uzanan çam, ardıç, meşe gibi ormanlara sahiptir. Toprağı; değerli ve kısmen humuslu (Bitkilerin çürümesiyle meydana gelen koyu renkte organik toprak)'dur. Taşları; kalker ve daha çok çakmak cinsindendir.

Gerek Bulgar ve gerek Aladağ halkına kıyasla Kozan halkı daha asabi ve daha hırçın bir yaradılışa sahiptir. Burada halkın kültürü de çeşitli tesirler altında kalmış ve çeşitli kültürler almıştır.

Korku, Bulgar dağında bir hayal, Aladağda ciğerlere çekilen bir hava iken Kozan dağında tam manasıyla bir hakikattir. Bu dağda insanı her şey korkutur. Çamların uğultusundan tutunuz, vahşi hayvanların sadalarına kadar tabiatın her şeyi gezginlerin ruhunda korkular, kuruntular doğurur. Bu dağ, işte böyle heyecanlı bir dağdır.

Kaynakça
Kitap: CENUPTA TÜRKMEN OYMAKLARI II
Yazar: Ali Rıza YALMAN (YALGIN)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:15

KARAKÖY

13.8.1928
Karaköy, Seyhan nehri ayağının güney sahilinde, şirin bir manzarası olan haşin bir arazi üzerinde kurulmuş eski bir Türk köyüdür. Bugün yaz olması sebebiyle köy halkı tamamen yaylaya göçmüştür Nehrin kenarındaki değirmende biraz dinlendikten sonra köye gitmekten vazgeçerek yaylaya hareket etmeye karar verdim. Seyhan kıyısından güneye giden dar vadi içindeki dereyi takip ederek bir buçuk saat yürüdüm. Bu derenin ismine Menteş deresi derler. Karaköy halkını Menteş deresi kenarında Uyuzpınarı'nda buldum.

Kara köylülerin çadırları yuvarlak ve beyaz olduğu için karargahları hemen gözüktü ve büyük çadır bizi misafir kabul etti. Bu çadır Karaköy ağalarından Emir Ağanın çadırıydı. Kendisi orada bulunmuyorsa da oğlu bizi çok iyi karşılamış ve misafir etmişti.
Emir Ağa'yı bulamadığıma üzülürken kendim gibi bir misafirle karşılaştım, üzüntümü geçiren bu kişi (Everek'li Aydınoğlu İbrahim Efendi) idi. Kendisiyle konuşmaya, görüşmeye başladık.

Bu adam, önce benden ürktü. Fakat gezilerimdeki maksadın içinde siyasi bir emelin olmadığını farkedince derhal maksat ve konuya girdi. Bana kozan isyanından, çevrede bunları iyi bilenlerden fazla bilgi ve not verdi.

Karaköy:

Yirmibeş evli olup nehir kenarında, Aladağın batısında Örencik tepesinde kurulmuştur.

Kömür Madeni:

Karaköy yaylası olan (Uyuzpınarı)'nın iki saat batısında "Delialiuşağı" ismindeki köyde ham maden kömürü bulunmaktadır.

ŞIHLI KOYU

15.8.1928

Feke kazasına 12, Everek kazasına 8 saat uzaklıkta olan Şıhlı köyü Alma dağlarının kuzeyinde; boztepeler arasında, yeşil bahçeler içinde 130 ev ve 805 nüfuslu bir köydür. Kozanoğlu Ahmet Bey ve çocukları bu köyde doğmuş ve yetişmiştir.

Köyün 3000 koyunu, 2000 keçisi, 600 sığırı, 55 at ve kısrağı bulunduğu halde arazi çok dar olup yeterli değildir.
Halk bütün şikayetlerini bu vadi üzerinde toplayarak, köyün yarım saat güneyinde Ermenilerin bıraktıkları "Avşar" ismindeki köyü borçlanma kanununa göre almak istediklerini söylemektedirler. Zaten adı geçen köy, göçmenler tarafından beğenilmediğinden halen boştur. Şıhlı köyünün 4000 dönümü geçmeyen ekilmiş ve tarıma elverişli toprakları vardır.
Köyün bir okulu Kozanoğlu çocuklarından Kazım Bey isminde bir de öğretmeni bulunmaktadır. Fakat tatil olması sebebiyle öğretmen görülememiştir.

Şıhlı'da Medrese ve Çeşme:

Kılınçoğlu'nun yaptırdığı medreseyi ve çeşmeyi gördüm. Köyde suyu bir olmak üzere Hoca üç çeşme yaptırmış ve üçüne de aynı kitabeden birer tane astırmıştır. Medrese kagirdir. Bir dersanesi, bir camii, 24 hücresi vardır.

Medresenin giriş kapısı üzerinde şu kitabe yazılıdır:

Fahrii'l-müluk Hazret-i Abdülhamid Han Ol saye-i huceste-i eltaf-ı Girdigar Hazırladı ulum-u fütıunutı vesaitin Her sınıf ahaliye o Şeh-i ma 'delet-şiar İkdamı sayesinde o sahib - muazzamın Dariül-ulum şöhretini aldı her diyar Ez-cümle işbu medreseyi ehl-i ilm içiin Bünyad-ı adi ii dad gibi kıldı paydar Tarihi çıkdı cevv-i semavate Feyzıya1 Barisidir bu medresenin Şah-ı kamkar
1309

Hükümdarların övünücü Hz. Abdülhamid Han ki o, Allah'ın lutuflarının uğurlu gölgesidir.
(İşte) o adaletiyle tanınmış Padişah, halkın her sınıfı için ilimlerin ve fenlerin vasıtalarını hazırladı.
O yücelik sahibinin gayretleri sayesinde memleketin her yeri bir ilim yurdu şöhretini kazandı.
Bu medreseyi de ilim adamları için bir adalet binası halinde yaptırdı. Ey Feyzi, bu medresenin yapıldığı tarih göklere çıktı (anlaşıldı ki) bu medreseyi yaptıran o bahtiyar padişahtır.
Uzak veya yakın her sınıf halk, her bakımdan onun ihsaniyle doymuştur.

Feyzi kulu (da, çeşmenin yapılış) tarihini şu şekilde arzetti:

"Ülkeler süsleyen Padişah, (halkı) suya kandıran bu çeşmeyi yaptı."
Şimdi harabeleşmeye yüz tutmuş olan bu medrese bugün on bin liraya yaptırılamaz.

Çeşmelerin Kitabeleri:

Şahenşeh-i bi-hemta Sultan. Hamid el-hak1 Gerdun-ı inayatın hurşid-i cihan-tabı Ya baid ü ya nezdik her sınf-ı berayası İhsanın olmuştur her veçhile siyrabı Bu çeşmeyi de yapdı ta kim olalar dilsir Eltaf-ı ziilalinden bu karyenin ashabı Feyzi kuhı tarihin bu veçhile arzetdi Yapdı Şeh-i mülk-ara bu çeşme-i şadabı

Uzun Şıh Türbesi:

Caminin türbesinde Horasan'dan geldiği söylenen (Uzun Şıh) yatmaktadır. Şıhlı köyü bu türbeyi ata mezarı olarak tanınmaktadır.
1) Padişahlar padişahı, eşsiz Sultan Hamid, geçekten kerem ve bağış semasının cihanı aydınlatan güneşidir. Uzak veya yakın her sınıf halk, her bakımdan onun ihsanıyla doymuştur. Bu çeşmeyi (de) bu köyün halkı saf ve halis suya kansın diye yaptı. Feyzi kulu (da çeşmenin yapılış) tarihini şu şehirde arzetti: Ülkeler süsleyen padişah (halkı) suya kandıran bu çeşmeyi yaptı.

Şıhlı Köyü:

Köyün evleri yüksektir. Bu köyde ihtiyar pek çoktur. Seksenbeş yaşında Abdurrahman Ağa isminde birisiyle karşılaştım. Bu adam dokuz ay önce yeniden evlenmiş ve evlad yetiştirmeye başlamıştır. Kadir Ağa'nın hikayelerini tamamen tasdik eden Abdurrahman Ağa da benim gibi Kadir Ağanın hafıza ve zekasına şaşmaktadır.

Şıhlı Camii:

Bu köyde tarihi bilinmeyen, yer altında yapılmış eski bir cami vardır. Caminin kapısında "Sahibül hayrat Esse-yit Yusuf Ağa" (Sene 1225) yazılıdır. Bu kitabe, camiin son onarımına ait bir belgedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:15

YENİKÖY

17.8.1928
Şıhlı'nın yarım saat doğusunda güzel ve sevimli bir yerde kurulmuş olan Yeniköy, elli beş evli, bir okulu ve öğretmeni bulunan, üçyüz beş nüfuslu bir köydür. Köyün muhtarı Hacı Osman Efendi ve öğretmeni Aydınlı Emin Bey'le görüştüm.
Köyün 150-200 yıl önce yapılmış eski ve harap bir medresesi vardır. Köyün doğusunda Kurşunluk ismiyle bilinen yerinde ve köy çevresinde "Tekkedağı" ismiyle anılan yerlerde vaktiyle kurşun madeni çıkarıldığı ve aşiretler tarafından kullanıldığı söylenmektedir. Köyde beş, on ihtiyar varsa da, en yaşlıları "Kara Naip Mehmet Efendi" isminde biridir.
Halk arasmdaki söylentilere göre bu köy, Yozgat'tan gelen onbeş çadırlık bir oba tarafından kurulmuştur.

Tabiat:

Arazi, dağlar arasında ve Kozan dağlarının batısında killi, kumlu topraklarla örtülü bir haldedir. Köyün içinde her çeşit tahıl, meyve ve sebze yetiştirilmektedir. Köyün yerleşme şartları Şıhlı ve yüksek evlerden ibaretse de görgü ve giyinişi az çok göçebe yaşayan aşiretlerden farklıdır. Hatta köyde şehirleşmek zevkleri açık olarak görülmektedir.
Köyde taşıtlar; kağnı, merkep, at gibi şeyler ise de, atlara karşı saygın bir düşkünlük vardır. Halk atları övmekle başlayan yiğitlik ve yararlıklar kahramanlık hikayelerine tutkunluk göstermektedir.

Aşık Hacı Ahmet:

Yeniköy'de Mersin ve dolayları ile Kayseri ve diğer şehirleri gezmiş kısa boylu, ak sakallı, zeki aşık Hacı Ahmet isminde biri vardır. Bu adam, her ne kadar okuma yazma bilmiyorsa da irticalen1 şiir söyleme kabiliyetindedir.

Yeniköy'ün Milli Mücadelesi:

Fransız kuşatmasında Yeniköy merkez yapılmış ve Feke Ermenilerinden Sarkis isminde birisi Nahiye müdürü olarak atanmıştır.
Ortaya çıkan milli kuvvet, önce bir Türk köyünde nahiye müdürlüğü yapmakta olan bu Ermeninin vücudunu ortadan kaldırmış ve böylelikle ilk kutsal döğüş Yeniköy'de başlamıştır.
Yeniköy, bu suretle Milli Hareket tarihinde bir yer sahibi olmuştur.

Bakırdağ:

Bakır madenleri bulunduğu söylenen bu dağ gerçekten kalıbının dolgunluğu, görünüşündeki tombulluğu ile pek sevimlidir. Bakırdağ, Kozan dağlarının kuzeyinde düzgün bir yaylanın arasında küçük ve sıra dağların eşsiz bir tipini de yaşatmaktadır.
Bakır dağının etekleri çok şirin ve yüksek çam ormanlarıyla süslenmiştir. Bu ormanlar hem genç olduklarından ve hem de iyi korunduklarından gelecekte oldukça kıymetli bir servetin müjdecisi halinde bulunmaktadır.
Bakırdağmın az güneyinde "Kurşunluk" isminde bir dağ daha vardır ki, bu da yine bir maden dağıdır.
Gerek Bakırdağı ve gerekse Kurşundağı manzara bakımından şimdiye kadar gördüğüm dağların en seçkinlerinden ve en sevimlilerindendir.

KALE KOYU

18.8.1928
Köy, Bakırdağının güneyinde, kurşunluk dağının eteğinde ve 50 evlidir. Binaları köyün yakınında bulunan yumuşak taşlardan yapılmıştır.

Köyde evler önceleri alçakken, birkaç senedir tek tük yüksek ev yapımına başlanmıştır.
Köyün muhtarı İbiş Ağa isminde hoş bir adamdır. Arazi oldukça verimlidir ve halka yetecek kadar sebze de yetiştirmektedir.
Kaleköy, yaklaşık olarak 400-500 senelik eski bir köydür. Fakat binaların hemen hepsi yenileşmiştir.
Eskiden bu köyde birkaç ev Rum da bulunuyormuş. Bunlar 55 sene önce köyün havasıyla bağdaşamayacaklarını ileri sürerek kiliselerinin taşlarım da beraberlerinde taşımak suretiyle Hutçe ve Beşkardeş köylerine göç etmişlerdir.

Kale ismi konmasının sebebi:

Köyün ismi her ne kadar Kale ise de, buna benzer hiçbir şeye sahip değildir. Yalnız, küçük bir tepeye köylü Kale demektedir. Köyün çevresinde ufak tefek tepecikler vardır ki, bu tepelerin varlığı köye bir özellik verdiğinden, bunların Kale denmesine sebep olduğu akla gelebilir.

Kale'nin havası:

Kale, kışın çok soğuktur. Yazın yayla halinde olmasına rağmen ne yazık ki altmış yaşını geçen ihtiyarı yoktur. Dolayısıyla hava veya suyu o kadar iyi değildir kuruntusunu vermekte ise de, durum böyle olmayıp geçen sene ani olarak ortaya çıkan hastalığın buna sebep olduğu muhakkaktır. Çünkü bu sene iki vefat olduğu halde geçen sene 25 köylü ve eski ihtiyarlar tamamen ölmüştür. Şimdiki durumda köyde en yaşlı olarak Ali Kahya ve Mustafa Çavuş'tan başka kimse kalmamıştır. Bunların ise yaşları 55-60 arasındadır.

Avşarlılar:

Kale köyüne altmışbeş senedir Avşarlılar dadanmış ve bu süre içinde köyü 7 kare basarak perişan etmişlerdir. Bu hal köylünün zayıflığına ve başsızlığına yorumlanmaktadır. Avşarlarla aralarının bu derece gergin olmasına sebep ne yazık ki kan davasıdır.

Eğitim:

Köyde şimdiye kadar okur yazar olarak yalnız iki kişi yetişmiştir ki, bunlardan biri 312 tarihlerinde ölen İdris Efendi'dir. Diğeri halen köyün imamı bulunan İdris Efendi'nin kardeşinin oğlu Bekir Efendi'dir.

Meşhur bir yangın:

1907 yılında Kale'de iki küçük çocuğun sebep oldukları bir yangın çıkmış, köyün bütün harmanları yanmış ve hiç ürün' kurtarılamamıştır. Bu üzücü olay üzerine hükümet nüfus başına 320 okka buğday dağıtmak suretiyle köylüye yardım etmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:16

KİSKE KÖYÜ

19.8.1928
Kiske: Bakırdağının kuzeyinde vaktiyle 50 evi Rum, 25 evi İslam olmak üzere 75 evli bir köydür. Hristiyanların yerine bugün Demirhisar mübadilleri (Türkiye'deki Rumlarla değiştirilerek Yunanistan'dan getirilen Türklere verilen isim) yerleştirilmiştir.
Köy, 500-600 yıllık çok eski bir köydür. Köyün doğusundaki tepe Rum mezarlığıdır ve bu mezarlıkta bir kilise harabesi vardır.
Bu manastırın 3 kapısı bulunmaktadır. Kilisenin mimari tarzı (haç)'ı takliden yapılmıştır. Kapılarının baş taraflarında köfeke olmak üzere 1,5 metre uzunluğunda, 0,80 santim genişliğinde ve kalınlığında altı tane küp vardır. Bu bina yapılırken nedense yarım bırakılmış durumdadır.

Arazi:

Köyün toprakları iyi, verimli fakat arızalıdır. Köyün doğusu ve Bakırdağ etekleri çam ormanlarıyla çevrilmiştir. Köyde halkı idare edecek derecede su vardır. Köyün çevresindeki dağların taşları hep köfekedir ve sanki dondurulmuş minyatürler gibidir.

Lehçeler:

Köydeki göçmenlerle yerlilerin dilleri lehçe bakımından birbirine hiç benzememektedir. Hatta yerli halkın lehçesi Rum şivesine benzemektedir ki, bu da, Rumlarla beraber yaşadıkları zamanda onların tesiri altında kalmış olmalarından ileri gelir.

Tarihi ilişkiler

Bor kazasının yakınındaki Kisisar (Kemerhisar) köyü ile Kiske köyünün birbirleriyle tarihi ilişkileri olduğu söylenmektedir. Köyde eski eser adına hiçbir şeyle karşılaşılmamıştır.

Evlen

Evler sağlığa uygun olmayacak şekilde yapılmış çok eski, harap ve basık bir haldedir. İç kuruluşu da çok bozuktur. Bu durum Rumların görgüsüzlüğüne en güzel bir delildir.
Şimdiki durumda köyde 16 ev Demirhisar göçmeni ve 24 ev yerli olmak üzere 40 ev vardır. Köyün havası ve suyu fena değildir. Fakat tabiat ve yerleşme şartları göçmenleri memnun edememiştir.

BÜYÜKKİNE KÖYÜ

20.8.1928
Köyün karşısında Erayaş dağı yüzünü batıya çevirmiş ve sırtım köye dönmüştür. Köy bu dağın güneyinde ve Seyhan nehri kenarında manzara ve arazisi bakımından çok kıymetli bir köydür. Kayseri'ye 16, Saimbeyli'ye 10, Aziziye'ye 14 saat uzaklıkta olup yirmi evlidir.
Kine köyü çok eski bir köydür; kuruluş tarihini bilen yoktur. Bu köyün güneyinde Bakırdağı arasında "Küçük-kine" ismiyle anılan bir köy daha vardır.

Tarihi bilgileri:

Büyükkine köyünde 1293 yılında meydana gelen kuraklık bu köyün 25 evli iken 20 eve inmesine sebep olmuştur. O zaman bu köyün bir kısmı göçerek Çukurova'ya yerleşmiştir. Köyün şimdiki halkı tamamen kozmopolittir. Hatta bir evi Van'lıdır. Köyün havası ve suyu güzel olup topraklan verimlidir.

TAŞÇI KÖYÜ

21.8.1928
Kine suyunun kaynağıyla "Kine köyü'nden beş kilometre süren yolun sonunda Taşçı köyü vardır. Taşçı köyü

Bakırdağı bucağının kışlık merkezidir. Yazın bucak merkezi başka köylerdedir.
Köyün çevresi kireç taşlarıyla yığın haline gelmiş dağlardan ve taşlar arasında bulunan güherçilerden oluşan bir araziye sahiptir. Köy yolunda vaktiyle yerden kaynayan sıcak suların eserlerine ve oyulmuş parlak yüzeylere, birçok mağara ve yarıklara rastgelinir.
Yumurtaya benzer bir kaya üzerine kurulan bu köyün batısı ve doğusu güzel bir ovadır. Kuzeyindeki seyhan (Zamantı) çayı ovanın üstünde yılan gibi helezonlar çevirerek bir yeşil atlas üstündeki sırma şerit gibi sakin ve durgun bir halde bucağı süslemektedir. Irmağın öteki tarafında Taşçı köyünün kuzey batısında Pongu köyü de bu kordeleyi güneyine alarak yüksek bir yere konmuş ve ırmaktan hiç yararlanamayarak özlemle nehrin yüzüne bakakalmıştır.

Taşçı köyü 46 evli bir göçmen köyüdür. Bunların 28 evi Batum, 17 evi Rumeli göçmenidir.
Çok eski olan bu köy ile Büyükkine arasında biri harap olmuş iki değirmen vardır. Köyün ürünleri: Çok miktarda mısır, fasulye olmakla birlikte diğer tahıl da vardır.

ÇATALOLUK

22.8.1928
Çataloluk Bakırdağı bucağının yazlık idare merkezidir. Bucak müdürü Arif Hikmet Bey isminde birisidir. Bu köyde Molla İsmail Efendi isminde saygıdeğer bir kişinin evinde misafir kaldım.

Çataloluk köyü, kırk evli bir köydür. Bu köyün bir okulu ve bir öğretmeni vardır. Okulun öğrenci sayısı 40 olup, bu öğrenciler, kıymetli öğretmenleri Veli Bey'den yeter derecede yararlanmaktadırlar. Çataloluk 24 köyden meydana gelen bucağın en zengin ve aydın bir köyüdür.

Tabiat:

Köy, etrafı meşe fundalıkları ile çevrelenmiş dağlar arasında kuzeye dönük bir sırtın üzerinde kurulmuş olup, çok havadar ve güzel manzaralıdır. Bu köy eğitime susamıştır; ve hatta Remzi Bey isminde ziraat okulu mezunlarından bir gence de sahiptir. Köyün su ihtiyacını köyün kuzeyinden geçmekte ve doğuya doğru akmakta olan "İkizinsuyu" ismindeki ırmak karşılar. Bu ırmak değirmenler döndürür ve sonunda Zamantı'ya kavuşur. Köyde gerek öğretmenden ve gerek Molla İsmail Efendi'den dinlediğim adetleri aynen geçireceğim.

DEREŞİMLİ KÖYÜ

23.8.1928
Dereşimli, güzel bir vadide, dere kenarında ve söğüt ağaçlan arasında yeşilliğe gömülmüş 25 evli bir çiftçi köyüdür. Ömer Ağa ile görüşürken devamlı olarak şikayet ettiği kaza münasebetini ben de uygun buldum. Dereşimli köyü kazara Saimbey kazasına bağlanmıştır. Meğer bu köy Everek kazasına sekiz saat iken Saimbeyli'ye 25 saatmış. Aynı zamanda Saimbeyli'ye gitmek için aralarında kocaman bir de Kozandağı vardır.

Yarım saat kadar Ömer Ağa ile konuştum. Ve sonunda köyden bir kılavuz alarak doğuya doğru yarım saatte yüksek bir yokuşu aştıktan sonra "bebek" ismiyle bilinen Avşar beylerinden saygıdeğer bir kişinin obasına ulaştım. Dereşimli'den Bebek'in obasına kadar devam eden bir saatlik yolum çam ormanları ve menekşe tarlaları içinden geçmiştir. Şehirlerde koklamaya kıyamadığımız menekşeler şimdi benim ayağımın altında ezilmeye ve boynunu eğmeye zorlanmıştır. Sonunda bebek'in "Gölalan" yerindeki çadırlarına yaklaştım.

GÖLALAN

Dereşimli köyünün bir saat doğusunda (Köseler köyünün bir buçuk saat güneyinde Bebek Ağa'nın tapulu malı olan Gölalan yaylasına girer girmez medeni ve yüksek zevkler duydum.

Bir delikanlı çadırın içinde makineyle frenk gömleği dikiyor, yaşlı bir kadın çıkrığına yıkanmış yünleri sarıyor, Bebek Ağa da çınar ağacının altında püfür püfür esen rüzgarın getirdiği menekşe kokuları arasında öğlen uykusunu uyuyordu. Bebek Ağa'nın asıl ismi; Zülfükar Ağa ise de, bu isimle tanınmamıştır. Kendisiyle tam yirmidört saat hoşbeş ettik. Bu adamın en seçkin zevki; değerli insanlarla görüşmek ve ruhunu daima yükseklerde uçurmaktır.

İmamkulu aşireti:

Aslan Avşar kabilesine bağlı olan Bebek Ağa'nın asıl aşireti İmam kulu aşireti imiş.

Bebek Ağa uzun uzadıya bundan söz açarak dedi ki:

-"Biz, İmamali soyundanız. Elimde bir belge ve bir de ferman vardır. Eskiden biz Sultanlara isyan etmişik (etmişiz), sonunda onları kızdırmışık (kızdırmışız). Elimizdeki topraklarımızı almışlar ve Kozanoğullarına teslim etmişlermiş. Benim soyumun ismine "Esebeyli" oymağı denir. Biz ocaklıyık (ocaklıyız). Bize kötülük edenler mutlaka mahvolur.

Esebey Acemlerle büyük bir savaş yapmış ve Acemden bir de avrat almıştır. Soyumuz o kadar temizdir ki, ocağımız bu yüzden daima şen durur. Elimizdeki fermanlardan biri (Birinci Mehmet), diğeri (Sultan Mahmut) tarafmdan imza edilmiştir.
Esebey Battalgazi'nin oğludur. Konya'da bir medresesi, iki de camii varmış, ama kısmet olup da ziyaret edemedim. Esebey'e ait eskiden birkaç tane türbe bilirdim. İhtiyarlık işte, şimdi unutmuşum. Aşiretimin bir kısmı Urfa'da, bir kısmı Sarıkamış'da bulunuyormuş. Avşar diyarı içinde bu soya bağlı benim."

Sohbet:

Günümüzü Bebek Ağa'nın hikayeleriyle geçirdik. Akşam üzeri hava birdenbire bozdu. Sert bir kuzey rüzgarı çadırımızın üzerine lapa lapa kar yağdırırken Hacı Bey, beni eğlendirmek için nazikane sorular soruyor ve gra-mafon çalıyordu. Artık karanlık olmuştur: Lambamız yandı. Bebek Ağa bir hikaye anlattıktan sonra bize onun türküsünü de okudu.

Hacı Bey:

Erkek yaradılışlı olan Bebeğin oğlu Hacı Bey, kızdır (Zümrüt Hanım). Hacı Bey, ava çıkar, koyunları idare eder, çok iyi ata biner, iyi silah kullanır, isabetli nişan vurur, erkeklerin bile başaramayacakları işleri yapmaktan zevk duyar. Bununla beraber kızlara ait işler de elinden gelir, mesela; süt sağar, çamaşır yıkar, yemeği herkesten iyi pişirir, makine ile dikiş diker.

Hacı Bey, milli mücadelede Hacın savaşında oldukça yararlıklar göstermiş ve erkeklerin hayretini uyandırmayı başarmış bir kızdır.
Bebek Ağa, her sözün arasında bana kendisini ziyaret eden saygıdeğer simalardan bahsetti. Ve kendisinin ne kadar değerli bir adam olduğunu hissettirmeye çalıştı. Bebek Ağa'nın çadırında makine ile dikiş dikmekte olduğunu gördüğüm setre pantolonlu, kravatlı ve kasketli genç, meğer erkek değilmiş. Bu genç yaklaşık olarak 28 yaşlarındadır. Ömründe bir gün kız elbisesi giymemiş ve Hacı Bey ismiyle ün salmış. Bebek Ağa'nın ilk çocuğu. Zümrüt Hanım'dır. Burada gördüğüm bu oğlan kılığın-daki kız beni hayrete düşürdü. Şimdi ben merakla Hacı Bey'e baktıkça o da sıkılarak gözlerini benden saklamaya çalışıyordu. Giyinişi, yürüyüşü, duruşu, her hareketi olgun bir erkeklik saçan bu kızdan delikanlıya baktıkça bakmak, onu inceledikçe incelemek istiyordum. Sonunda dayanamadım. Kahvemi getirdiği zaman: "Otur kardeşim, konuşalım" dedim. O sırada Bebek Ağa da dışarı çıkmıştı. Hacı Bey'e (Zümrüt Hanıma) niçin bu hayatı seçtiğini sordum.

Genç, gözlerini ufuklara dikti, biraz şaşkınlık geçirdikten sonra kızararak cevap verdi:

-"Erkekliği sevdiğim için... Benim halam da böyle imiş. Atını tutan, silahına karşı duran bulunmazmış. Bütün Avşar ondan titrermiş" dedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:16

VEDA

25.8.1928
Köselerli Bebek Ağa'nın yaylasından ayrıldım. Avşar dağlarına kar yağıyor. Yolda tiril tiril titriyordum. Güneye doğru bir uçurum gibi inen vadiyi takip ederek birbuçuk saatte Saraycık köyüne, Habib Ağa'nın odasına vardım. Fazla üşüdüğüm için ateşi yaktırdım, ısınmaya başladım. Ağustos gününde bu kadar soğuk olacağını tahmin etmeyenler bir kere bunları görmeliler.

KÖSELER KÖYÜ

Bebek Ağa'nın kışın oturduğu bu köy, binaları ve halkı bakımından şaşılacak bir durumdadır. Halkının büyük bir kısmı Amerika'ya kadar gitmiş görgülü ve tecrübeli insanlardır. Fakat birkaç yıldır mali buhran bu köyün halkı arasında müthiş bir dedikodu cereyanı uyandırmıştır. Şimdi köyde geçimsizlik çoktur.

SARAYCIK KOYU

26.8.1928
Köy, Saimbeyli'de on iki saat batıda Avşar dağlarıyla Kozan dağları arasında, ormanlar içinde, havadar ve çok soğuk, 20 evli bir Avşarlı köyüdür. Misafir olduğum Ha-bip Ağa'ya gezimin maksadını anlattım.

ÇADIR YERİ KÖYÜ

28.8.1928
Kozan dağlarının kuzey ucunda (Gezil) vadisi altında seksen evli bir Kürt köyüdür. Köyün evleri, kalın çam odunlarını birbiri üzerine koymak suretiyle meydana getirilmiş birtakım acayip binalardır. Halkın dili Kürtçedir. Köyün çevresi tamamen ormanlık ve kereste kaynağı halinde ise de, iyi bir şekilde korunamamaktadır. Köyün en büyüğü, Dursun Ağa isminde biri olup bu zat, otuz yıl önce hükümetin müzayedesinden yetmiş madeni liraya satın aldığı bu köye onbeşer madeni lira karşılığında kırk ev kurmuş ve kendisine dünyanın arazisi kalmıştır. (Bilmem ki bu akıllar Türklerden başkalarına mı verilmiştir?) Seferberlikle asker kaçakları Ağaya vergi vermek zorundaymış ve Ağa aldığı haftalık bir sarı lira ücret karşılığında bu kaçakları saklarmış. Bunları bana yine o köy halkından olan kılavuzum anlatıyordu.

Dursun Ağa'nın bundan başka Hanyerinde Boncuklübel, Hırsızoğlu, Abdalcesel, Boyduran yaylalarını da yersiz ele geçirdiği söylenmektedir.

Ağa, bu yaylaları her sene Halep aşiretlerine satarak şahsi çıkarlarını sağlamayı da unutmamıştır. Köy oldukça okumuştur. Dursun Ağa'nın bir oğlu Feke'de öğretmen vekilliği yapmaktaymış. Köyde bu arkadaşı ziyaret ettim. Köy halkı bugün Dursun Ağa'ya sanki dargın gibidir. Bunlar beni ilgilendirmez değil mi?

HANYERİ KÖYÜ

Çadıryeri'nden bir saat güneyde Saimbeyli yolu üzerinde Hanyeri isminde yirmialtı evli bir Kürt köyü daha vardır ki, bu köy, tamamen alevidir. Halkı havanın kötülüğü yüzünden hastalıklarla harap olmaktadır.

ŞANŞA KÖYÜ

Yetmiş evli, gümüş gibi bir dere kenarında çamlar arasına gömülmüş olan Şanşa, bir Türk köyüdür. Köyün durumu çok eski olduğunu göstermektedir. Ancak, bugünkü halkı elli yıl önce göçebeyken yerleştirilmiş ve köyün ismine de "Şanşa" denmiştir.
Bu köy halkının öteden beri yaylacı olduğu söylenmektedir. Köyün toprakları her türlü tahıl ve sebze yetiştirmeye elverişlidir. Köyün meyve bahçeleri ve çok miktarda erik, elma gibi meyveleri vardır. Yolumun her iki tarafı göğe doğru yükselmiş çam ve ardıç ormanlarıyla süslenmiştir.

Bir gün önce karın altında çektiğim acı şimdi zevk ve eğlenceye dönüşmüştür. Mesut bir halde vadiyi takiben sevine sevine ilerliyorum. Bu akşam Doğanbeyli köyünde ve milli hareketin tarihi bir merkezinde kalacağımdan ayrıca ruhumda sevinç duyuyorum.

\olumun batısında Kozan dağının sık çamlıkları, doğuda Maraş ve Binboğa silsilelerinin sert rüzgarları ile gürleyen ardıç ormanları bana sonsuz neşeler bağışlıyor.

Güneye doğru meyilsiz devam eden yolumu artık vadiden kurtarmak üzereyim.
İşte karşıma düz bir yayla çıktı. Ufukları seyrediyorum. Doğanbeyli köyü de göründü; fakat yol bir türlü bitmiyor. Akşam ezanına yarım saat kala alaca karanlıkta köye girdim ve Jandarma karakoluna misafir oldum.

DOĞANBEYLİ KÖYÜ

28.8.1928
Doğanbeyli köyü, elli evlidir. Bunun iki evi göçmendir. Köyün batısında İzzet Efendi'nin hızar (tahta ve kereste biçmeye yarayan ve çoğu su gücüyle çalışan büyük bıçkı) fabrikası ile evi bu ovaya medeni bir güzellik vermektedir.
Bu köy 1923'ten 1926 tarihine kadar Hacın kazasının idare merkezi imiş ve kaza 1926 yılında Saimbeyli'ye taşınmıştır. Doğanbeyli köyü 1920 yılında Ermeniler tarafından baştanbaşa yıkılmış ve burada (40-50) nüfus kadar Türk halkı da feci bir şekilde şehit edilmiştir. Bundan başka bütün köyün mallan Ermeniler tarafından yağma olunmuştur.

Yüzbaşı Kemal Bey (Doğanbey) kahramanlık şöhretini burada yaptığından ve burası milli hareketler sırasında ilk defa kaza merkezi seçilmiş olduğundan köye "Doğanbeyli" denmiştir. Köyde birçok esaslı ve önemli savaş olmuş ve sekiz ay bu köy her türlü yoksuzluğa göğüs germiştir.

Köyde bol su bulduğundan tahıl ve sebze bahçeleri kıymetli ürünler yetiştirmektedir. Doğanbeyli köyünün değirmenleri civarında 70-80 köyün ihtiyacını karşıladığından köy bu bakımdan da mesuttur.
Köyde bir karakol merkezi ile bir de bakkal dükkanı vardır. Köyün etrafını çeviren sıra dağlarının çam ormanları Doğanbeyli'ye şahane bir yer vermiş ve gerçekten sanatoryum olacak kıymeti bahşetmiştir.
Çok yorgun olduğum 28-29.8.1928 gecesini kıymetli karakol kumandanı İbrahim Efendi'nin yanında geçirdim ve ertesi gün sabahleyin şafakla beraber Hacın'a hareket ettim.

SAİMBEYLİ (HACIN) KAZASI

29.8.1928
Hacın köyüne öğle zamanı geldim. Köy vaktiyle 800 evli oldukça büyük binalara sahip güzel bir kaza merkezi imiş ve kazanın halkı tamamen Ermeni imiş. Karşısında topraktan yapılmış birkaç ev ile bir sürü çadır var. Bunlar havası çok fena olan ve kaza merkezi seçilen Gürdeşen köyünden akşamları hayvanlarına binerek geceyi olsun rahat geçirmek için gelen bazı memurlarındı.
Hacın Ermenilerinin 1921 tarihinde köyde yalnız memurlar için yaptıkları katliamda 363 Türkü feci şekilde mahvettikleri tesbit edilmiştir. O zaman Hacın adeta Fransız ordusunun bir karargahı halindeymiş.

Doğanbeyli'de kurulan kuvayi milliye kolları Hacın'ı Kanberli Osman Efendi, Ökke Efendi, Veli Efendi, Şükrü Efendi, Enver Bey, Cezmi Bey ve Gizi Duran isimli kişilerin idaresiyle kuşatmış ve bu kuşatma dokuz ay onbir gün devam etmiştir.
Kuşatma mart ayından kasım ayına kadar sürmüştür. O zaman Kozan Kaymakamı Ermeni olduğu için Ermeniler istedikleri gibi hareket ediyorlarmış. Kuşatma sırasında kazada Cübbeciyan isminde bir Ermeninin idaresi altında yapılan bir katliamda bütün Türk memurlan öldürülmüş ve Ermeni kaymakamının etrafını Fransız memurları çevirmiştir.

Türkler dokuz ay devam eden bu kanlı kuşatmada gösterdikleri fedakarlıklar ve savaşlar sayesinde kazayı tamamen yakmışlar, Ermenilerin yaptıkları katliama bir misli karşılık vermişler, Türk kuvvet ve azminin ne demek olduğunu bildirmişlerdir. 800 ev Ermeninin içinden yalnız Zorba Aram Çavuş ile 150 Ermeni kurtulabilmiştir. Bunları köyde bulunan çocuklar bile hikaye etmektedir. Hacın deresini güney batı doğrultusunda takip ediyorum. Derin bir vadi içindeyim. İki tarafımdaki dağlar, uçurumlar tamamen bağlıktır. Fakat bu bağların çoğu bakımsızlık yüzünden harap olmuştur.
Böylece üç saat yürüdüm. Vadi biter bitmez Hacın deresinin güneyinde ufak bir tepe üzerinde (8-10) evli Gürdeşen köyü göründü. Bu köy geçici bir kaza merkezidir. Memurlar hallerinden hiç memnun değildirler. Köydeki "Garipöldüren" ismindeki pınar çok kötüdür. Halk genellikle hastadır.

Tabiat:

Güzel Hacın deresinin takip ettiği vadi ve dağlar pek şairanedir. Bu vadinin ismine "Hacınboğazı" denmiş ve Kozan"dan Hacına kadar dar bir şose ile bağlanmıştır. Bu köyün sekiz saat uzağında Kan köyü dolaylarında simli kurşun madenlerinin bol miktarda bulunduğu söylenmektedir. Aynı zamanda bu bölge eski eserler merkezidir.
Çam, meşe, kereste ormanları arasında bulunan Saimbeyli kazasının gelecekte iyi bir kereste yurdu olacağından şüphe edilemez. Halk, az miktarda çiftçi ve daha çok davarcıdır.

Bu gece Gürdeşen'de kalmadım, tekrar Hacın'a döndüm ve geceyi havada bir çardakta geçirdim. Hacın'ın bir saat kuzeyinde (Orbukbeli) isminde bir dağ vardır. Bu dağın batı ucunda büyük bir kayadan çıkan kaynak Hacın çayını meydana getirir ve güney batıya doğru akarak Göksuya karışır.

HACIN'DAN FEKE'YE GİDERKEN...

Şafakla Hacın'dan çıktım. Orbuksuyu'nu takip eden güzel bir derenin kenarında büklüm büklüm ilerleyen bir şosenin üstündeyim:

Güneşi gölgeleyen yüksek dağların çam ormanlarının hışırtısı ve Orbuk çayının şırıltısından başka ses yok. Güneş doğarken (Gürdeşen)'den geçtim. Yol, yalçın kayaların bölmelerinden ve yarıklarından yapılmış haşin bir haldedir. İlerledikçe dağların arasındaki vadi daralıyor. Bir karanlık boğazıma sarılıyor gibi ruhu-mu sıkıyor; bazı yerler azıcık genişler gibi olurken ben de geniş bir nefes alıyorum.

Şimdi Himmetli köyüne geldim. Aman Yarabbi, gök kaybolmaya başladı. Bıçakla kesilmiş gibi arasından bir dere geçirilmiş şu tabiat içinde yalnız bir yolcu ne kadar korkulu bir yalnızlık içinde bulunuyormuş! Sol tarafımda yalçın kayalar ve çamlar vardı. Mübalağa olmasın; iki tarafım üç yüzer metre kadar yükseklere ve göklere çıkmıştı.

Daha sabah. Yollarda kimse yok. Dağlar üstüme yıkılacakmış gibi oluyor. Bir an önce bu vadiden kurtulmak istiyorum, fakat ben acele ettikçe o da boyunu uzatıyor ve bana esrarengiz efsaneler hatırlatıyor. Bu hal tam üç saat devam etti. Yolun iki tarafında yabani gül, ağır ve iri cüsseli çam ağaçları, Himmetli'nin iki yüz metre doğusunda Orbuğun karıştığı Göksu da sanki benim gibi sıkılmış da bu boğazdan kurtulmak istiyormuş gibi hızla ilerliyordu.

Nehrin ortasındaki küçük adacıklar çam ormanı olmuş. Yalnız, bu ağaçlar yamaçtaki ağaçlar gibi cüsseli değil, biraz bodur kalmış.
Oh, elhamdülillah Boğazdan kurtuluyorum, arazi değişti, vahşet sakinliğe dönüştü. Şimdi, engin, bereketli, bağlı bahçeli bir arazi arasından ilerliyorum. Köprüyü geçer geçmez şoseyi sol tarafta bırakarak kuzeye doğru yalçın bir keçi yolunu takiben dimdik bir yokuşu çıkıyorum. Üç saatte çıkabildiğim bu yokuşun tam zirvesinde Feke göründü.
Kalesinin dehşetiyle Kozan dağının bir bekçisi heybetini yaşatan Feke'nin yılanı andıran şosesini geçtim ve Feke'ye geldim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:17

FEKE KAZASI

31.8.1928
Tahminen 1200 metre yüksekliğinde bulunan Feke kazasının altmışbeş evi vardır. Kasabanın en yüksek binası okul ile askerlik şubesidir. Kasabada bir cami, yedi dükkan, bir kahve çarşıyı temsil etmektedir.
Belediyenin senelik bütçesinin gelir kısmı 125 liradır. Ayrıca özel muhasebe dairesi yoktur. O işi maliye görmektedir.
Vaktiyle burada çok sayıda Ermeni protestan varmış.

Hatırladığım Türkü'leri yarım yamalak okurken ufak bir yokuş çıktım ve Belenköy yolu üstünde idim.
Belenköy, Şıhlı köyünde sık sık ismi geçen Kozanoğullarının meşhur köylerinden biridir. Şimdi Belenköy'den akarak önümüzden geçen çayı takip ediyorum.

Karşıma çok kasabalarda bile bulunmayan kocaman bir mezarlık harabesi çıktı. Bu mezarlıkların ismine Düşmüşün Mezarlığı1 ismi veriliyor. Bir ihtimal; şimdi tepe üzerinde olan Göğceli'nin eski yeri burasıydı. Fakat bunu hatırlayan bir tek köylü yoktur. Yokuşa yarım saat kadar tırmandım. Artık Göğceli köyünün içindeyim.

Göğceli, Feke'nin beş saat güney batısında, güneye bakan Göğlü tepesi üstünde yirmi evli bir köydür. Köyün karşısında Tekeş, Kazancı, Kabaktepe, Karaardıç dağları, batısında Garipdağı, kuzeyinde "Ziyaret" denilen sivri bir tepe vardır.
Doğruca Karacaoğlan'm soyundan olduğu söylenen Çingircilerin evine misafir indim. Evde yalnız ev sahibinin oğulları Mehmet, Ali ve Osman vardı.

Yılan, akrep, frengi:

Feke'nin en korkunç şeyleri yılan ile akreptir. Her gün bununla ilgili bir olayla karşılaşılmaktadır. Akrepten ölmüş adamların isimlerine de rastladım.
Feke'nin en salgın hastalığı ne yazık ki, frengidir. Hele köyler?..

Karaoğlan'ın Yurdunda Göğçeli

2.9.1928
Feke'den sabahleyin erkence çıktım. Büyük bir neşe ile çam ormanları arasında Karacaoğlaıı'a ait bazı parçaları mırıldanarak yoluma devam ediyorum.

Göğce idi benim yerim durağım Evvel yakıtı idim şimdi ırağım Felek beni nazlı yardan ayırdı.
Kırklareli ilinde (Karacaoğlan) isimli bir bucak vardır.

Genç çam ormanları arasında yeşil ve tabii bir şemsiyenin altında devam eden yolumda ağaçsız yer yok. Gök görünmüyor, misk gibi çam kokusu ile emdiğim temiz hava beni kendimden geçiriyor.
Göğceden çıktım çocuktum Fekeye geldim ayıktım Kozanda sıcaktan bayıktım Dön Karacaoğlan dön obana

Bu köy halkının güzelleri meşhurdur. Burada çatma kaşlar, pembe yanaklar, beyaz vücutlar gerçekten bölgeye birkaç Karacaoğlan bağlayacak özelliktedir.

Ev sahibi Çingircioğlu Mehmet Ağa evde bulunmadığından ziyaretim istediğim faydayı sağlamadı.
Göksu kenarında çam ormanlarında cennet gibi vadiler içinde akşama kadar yürüdüm. Akşam üzeri kendime Kozan'a giden bir de yolcu arkadaş buldum. Fakat yolumuz daha altı saatlik bir yoldu. Geceyi yol üzerinde Çulluuşağı köyü altında bir han harabesi yanında geçireceğiz.

Ateş yaktık, mısır pişirdik ve bu açık hava otelinde güzel ve serin bir gece geçirdik. Gece yarısından sonra yola çıktık. Yol yine çamlar, dereler çınarlar arasında.
Sabaha karşı "Hordum" denilen yere geldik. Aşağı inmeye başladık. Devamlı olarak ilerliyoruz. Gün ışırken Ağa değirmenine geldik. Birkaç saat sonra da Kozan'da dinleniyorduk.

HİKAYELER:

SON KOZANOĞLU İSYANI

-1 -


Şıhlı Köyü 15.8.1928

Kadir Ağa: (94) yaşlarında Şıhlı köyü halkındandır.

Şıhlı köyünde, en doğru biçimde son Kozanoğlu olayını işittim. Çünkü köyde olaya katılmış doksan dört yaşındaki Kadir Ağa hala sağdır. Kadir Ağa olayı şu şekilde hikaye etmektedir.
"1867 tarihinde Ahmet Bey'in babası Ömer Bey padişahın emriyle Adana'ya davet edildi. Dönüşünde elindeki derebeyliğin alındığı ve hükmünün kalmadığı ilan edildi.

O günlerde ben de zorunlu olarak asker gidiyordum. Bu haber bütün köyü üzdüğü gibi beni de kederlendirdi. Askere gittim; Sofya, Filbe, Tatarpazarcığı derken Sivastapol'u buldum. Askerliğimi geçirirken Ömer Bey'in oğlu Ahmet Bey babasmdan beyliğin alınmasına razı olmayarak isyan etmiş. Fakat babası isyanına karşı olduğundan Kozandağını terkederek Gavurdağına geçmiş, hükümeti oyalamaya başlamış.

O zaman aşiret Ahmet Bey'e şu Türkü'yü yakmış:

Çıktık Fekenin dağına Lengerler attık bağına Aşiretin hain çıkmış Geç kurtul Gavur dağına Ahmet Bey, Gavurdağında Mustafa Bey isminde bir arkadaş bulmuş ve onunla birlikte işine devam etmiştir. Aradan bir sene geçtikten sonra Derviş Paşa'nın sayesinde İstanbul'a gelmiş ve İstanbul'da yerleşmeye zorlanmıştır. Ahmet Bey, 1868 yılında İstanbul'un Yediemirler mahallesinde mabeyinden aldığı ödenekle dokuz sene aynı evde oturmuştur.

1877'de Bulgaristan'da tezkeremi aldım, terhis oldum, tezkeremi boynuma astım. Artık memleketime geliyordum.
İstanbul'da bizi kayıklara yükleterek Mudanya'ya çıkardılar. Orada birisi bana Bursa'da bir hemşehrimizin hasta olduğunu ve hanlardan birinde misafir bulunduğunu söyledi. Bütün hanları gezdim. Sonunda Tahtakale yanında bir handa Hacı Bey'in hasta olduğunu ve başucunda Ahmet Bey'in kardeşi Yusuf Bey'in bulunduğunu gördüm. Arkadaşlar gittiler, ben Bursa'da kaldım.

Hacı Bey öldü, onu dönen dervişlerin (Mevlevihane) tekkesi yanına gömdük. Burada Yusuf Bey ile birlikte otururken İstanbul'dan Tavşanoğlu isminde bir hemşerimiz bize haberci geldi.
Kozanoğlu Ahmet Bey'in memlekete döneceğini söyledi. Ben, kayığa bindim, İstanbul'a gittim. Yediemirler mahallesinde Ahmet Bey'in konağını buldum.

Ahmet Bey bana:

- Kozan'a beraber gideceğiz. Beni bırakma, dedi.
Orada tam bir buçuk ay kaldım. Sonunda emir çıktı, bab-ı ser askeri (askerlik işleri ile uğraşan daire)den izin kağıdı geldi. Moskof İstanbul'a geliyormuş. Zaten İstanbullular Bursa'ya kaçıyorlarmış. Onun için Ahmet Bey Konya'da eğlenecekmiş.
Bir harman günü mabeyin mızıkası (Bandosu) bir askeri birlik bizi Kordon'dan uğurladı. Doğru Bursa'ya geldik. Bursa valisi tel almış; o da bizi memurlarıyla karşıladı. Atlarımız Haydarpaşa'dan Ahmet Bey'in amcası Hamza Bey idaresinde karadan Bursa'ya geliyordu. Bir hafta Bursa'da kaldı, atlandık, silahlandık, arabalar aldık; yol hazırlığını gördük. Hamza Bey de bu sırada gelmişti. Ahmet Bey'in İstanbul'da aldığı elli liralık atı da erdi ulaştı.

Yola çıktık, beş gün yürüdük. Gittiğimiz yolun ismine hem Şam, hem Mekke, hem de Bağdat yolu diyorlardı. Sonunda, bir gün Haymana ovasında Alişaroğlu Ömer Bey'e misafir indik. Herkes bizim Kozan'a gideceğimizi sanırken Ahmet Bey burada gerçeği anlattı. Meğer Kozan'a değil, Konya'ya gidiyormuşuz, Padişah böyle emretmiş, Kozan'ı Ahmet Bey'e yasak etmiş. O Konya'da oturacak, maaşını alacak ve zevkine bakacakmış.

Biz, kadınlardan başka onbeş atlı kadar vardık. Alişaroğlu Ömer Bey bizim Konya'ya gitmemize razı olmadı ve devamlı olarak Ahmet Bey'i Kozan'a gitmeye kışkırttı. Ahmet Bey ise, on bin kuruş maaşı bırakarak Kozan'a gitmeyi uygun bulmuyordu.
İki gün sonra Konya'ya doğru yola çıktık. Alişaroğlu Ömer Bey'in kardeşi Mehmet Bey yanında birkaç kişi olduğu halde bizimle beraber geliyordu.

Bizim arkadaşlar tam Kadınhan yanında Ahmet Bey'in karşısına çıktılar:

- Biz, Konya'ya gitmeyiz; Kozan'a gideceğiz, dediler.
Ahmet Bey en çok güvendiği Belenköylü Tavşanoğlu'nun yüzüne baktı.

Onun da bu fikirde olduğunu anlar anlamaz:

- Pekala, kaderde ne varsa görürüz, dedi.
Yolu değiştirdik. Memlekete gideceğimizden dolayı hepimiz seviniyorduk. Birkaç gün sonra Bor kasabasına geldik. Oradan acele acele Ayşe Pınarı köyüne geçtik. Bir gece orada kaldık, sabahleyin uykudan kalktık, ne görelim; üçyüz atlı aşiret bizi karşılamaya gelmiş. Ahmet Bey'in kimi elini, kimi ayağını öpüyordu.
- Emret Paşam, başımız, canımız sana kurban, diyorlardı.
İşte, Ahmet Bey'in fikri burada bozuldu. Zaten Konya'da kalmadığı için Padişaha karşı gelmişti.
Daha birkaç gün yürüdük. Doğruca Şıhlı'ya, köyümüze geldik.

Ahmet Bey daha kahvesini içmeden beni çağırttı:

- Şimdi Kayserili İsmail Efendi ile beraber Everek'e git. Orada Ermeni Kuzuoğlu'nda bir at varmış. Onu al buraya getir.
Biz, İsmail Efendiyle beraber atlara bindik. Everek'e gittik. Fakat Ahmet Bey'in istediği atı fena halde hasta bulduk. İsmail Efendi orada kaldı, ben döndüm. Köye geldiğimde burasını (Şıhlı Köyünü) karmakarışık buldum. Herkes silahlanmış, köyde bir kıyamettir kopmuştu.
Ahmet Bey'i aradım, kendisini atın üstünde gördüm.

Yanma gittim, işi anlattım, Ahmet Bey çatık kaşla:

- Sen onu bırak, bizim Yusuf'la (kardeşi) beraber azıkçı (iaşe memuru) işini gör.
Biz, Yusuf Bey le beraber erzak toplamakla görevlendirildik. O da 600 atlı ile Kozan'a yürüdü.
Kozan'ı ele geçirmiş, mutasarrıf kaçmış, Kozan karmakarışık olmuş. Bu sırada fermeneli (işlemeli, önü kavuşmayan yeleğe benzer giyecek), kırmızı kaytanlı redif askerleri tezkere alıp memleketlerine giderlerken önlerine Akif Paşa geçmiş, bunları tekrar asker ederek Kozan ın üstüne yürümüş.

Hiç unutmam; bir çarşamba günü Ahmet Bey'in üzerine yürüdü. Ahmet Bey geri çekildi. Akşam üzeri "Kilken çayı" kenarında büyük bir savaş başladı. Aramızda bulunan bazı tabansız (korkak) kürtler kaçtı. Kozanlılar bozuldu. Ne yalan söyleyelim, ben de savuşup köye geldim. Zavallı Ahmet Bey; herkes teslim olurken, o dağlarda kaldı. Bize o zaman Ankara karışıyordu. Validen ferman gelmiş fakat Kozan teslim olmamıştı. Aradan bir ay geçer geçmez bir gün, Karsantılı Yusuf Hoca, Ahmet Bey'i dağda bularak boyun eğmeye zorlamış ve onu Ko-zan'a getirmiş, Cevdet Paşaya teslim etmiş. Cevdet Paşa Ahmet Bey'i, kardeşleri Yusuf, Mehmet ve Ziya beyleri, kayın biraderleri Ali ve Feyzi beyleri ve Alişaroğlu'nun kardeşi Mehmet Bey'i ve Ahmet Bey'in yakın akrabalarından Düztaban Mustafa Bey'i beraberine alıp İstanbul'a götürmüş.

Kozan'da yalnız Akif Paşa kalmıştı. Akif Paşa soruşturma yaptı. İsyana karışmış Şehli köyü imamı Kılıncoğlu Hoca Ali Rıza Efendiyi, Kozan'dan Abdullah Efendiyi, Çamurdanoğlu Mustafa'yı ve Yeğenoğlu Hüseyin Efendi ile Hacın müftüsünü yakalatıp Selanik'e sürdü. Bu zavallılar Selanik'te dört yıl kaldılar. 1881 yılında affedilip memleketlerine döndüler. Kılıncoğlu Ali Rıza Efendi İstanbul'a uğramış, hocalarla görüşmüş. Sonunda yüzaltmış altı bin kuruş bir bağış almış. Köye geldiğinde bu para ile bir medrese ve üç de çeşme yaptı1. Ahmet Bey ise İstanbul'da yedi arkadaşıyla fena sıkışmıştı. Bir gün Mehmet Bey, bir Türkü' yazıp padişahın selamlık arabasının içine atmış. Padişah, "Bana kağıt atan herşey atar" diyerek Ahmet Bey'i ve arkadaşlarını on bin kuruş maaşla Trablusgarb'a sürdü. Ahmet Bey, burada 1879 tarihinden 1908 tarihine kadar, 24 yıl sürgün kaldı. 1908'de hürriyet kuruldu. Ahmet Bey ihtiyarlamış olarak İstanbul'a döndü ve 1909 yılında İstanbul'da öldüğünü duyduk."

Ben Kadir Ağa'ya bazı şeyler sormaya başladım:

- İsyanda nasıl çalıştınız?
- Ben çok iyi çalıştım. Askeri bir gün aç bırakmadım. Büyük harpte Kilkeçayı kenarında Kozanlılara pekmez bile yedirdim; ama sonra hepsi Akif Paşa'ya kaldı.
- Ahmet Bey'in İstanbul'dan bir at getirdiğini söylemiştiniz. Bu at nasıl bir attı?
- Ahmet Bey bu atı elli liraya almıştı. Atın rengi aldı. Şimdi böyle bir atı adama iki bin liraya vermezler.
- Ahmet Bey'in oğlu, kızı var mıydı?
- Hayır, onun avradı (karısı) kısırdı. Ahmet Bey çocuksuz ölmüştür.
- Şimdi akrabalarından kimi kimsesi var mıdır?
- Zannedersem İstanbul'da kardeşi Yusuf Bey'in bir iki çocuğu ile Tavşanoğlunun oğulları varmış.
- Ahmet Bey nasıl bir adamdı?
- Ahmet Bey dünya güzeli gibi bir adamdı. Konuşması yumuşaktı. Kendisi o kadar güzeldi ki, İstanbul'da gebe hanımlar kafeslerinin arkasına otururlar Ahmet Bey'in geçeceği zamanı gözleyerek onu görmeye çalışırlardı.
Güzel yüzlü adam gören gebe karıların çocukları da güzel olurmuş. Bunu bana Ahmet Bey'in ailesinin yanındaki Katmer Bacı ismindeki bir Arap karısı söyledi.
- Ahmet Bey'i biraz tarif eder misiniz?
- Ahmet Bey, iri kara gözlü, çatık kaşlı, orta boylu, güzel yüzlü, geniş omuzlu ve konuşması tatlı bir adamdı.
- Ahmet Bey rakı içer miydi?
- Evet, her akşam bir şişe rakı içerdi. Bunu yolda bile bırakmadı. Eğlence ve zevkten de hoşlanırdı. Davul çaldırır, Türkü'ler söyletir, her zaman yanında birkaç şair bulundururdu. En çok sevdiği adam aşık Sarı idi.
- Kadir Ağa, büyük savaş nerede oldu? Ve kaç kişi öldü?
- Savaşın en büyüğü Kilken çayı ile Akdeğirmen taraflarında oldu. Bu savaşlarda bizim 200 yaralımız ve 75 şehidimiz vardır. Akif Paşa'nın askerlerinden bir tek ölmüş adam yoktur.
- İsyana asıl sebep olan şey nedir?
- Hiç. Cahillik. Birkaç Kürdün kışkırtması. Sonra onların kaçması bizi bozguna uğrattı ve kıyamet Ahmet Bey'in başına koptu.

Kadir Ağa:

Orta boylu, zayıf, seyrek sakallı, müttefit fakat sert bakışlıdır. Hala saçları ağarmamıştır.

Koca Yusuf:

Ahmet Bey'in kayınpederi Koca Yusuf isminde bir kişi, köyde bir cami onarmış.

Kadir Ağa bu adamı şöyle tarif ediyor:

Yusuf Ağa, çok şişman, 20 arşın uzunluğunda zıbın giyer ve bir kuzuyu tek başına yer.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:17

KOZANOĞLU AHMET BEY

Karaköy Uyuzpınarı 13.8.1928 Emiroğlu çadın
50 yaşlarındaki Everekli Aydınoğlu İbrahim Efendi.

Kozanoğlu Ahmet Bey'in Trablusgarb'a sürüldüğü zaman kızkardeşi Leyla tarafından söylendiği sanılan ağıtlar:

Ne yatırsın hecin gibi Kara bıyıktı sicim gibi Ben ağlarım başucunda Anan kızı, bacın gibi.
Çıktım (Feke)'nin dağına Karı dizleyi dizleyi Yaralarım göz göz oldu Cerrah gözleyi gözleyi
Odasında ağır maşa Kalk beyim konağı döşe Ne durursun Ahmet Bey'im (Sis)'e girdi Akif Paşa

AHMET BEYE YAKILAN AĞITLAR

Yeniköy 17.8.1928

75 yaşlarında Hacı Ahmet.
Yeniköy'lü Hacı Ahmet, Kozanoğlu İstanbul'a giderken dağlarda kadınlar tarafından söylenen birkaç ağıdı hikaye etmiştir.

Aynen alıyorum:

Koı/ııııu vurdum eşmeye Takatim yok bel aşmaya Ar değil mi Kozanoğlu Akif Paşaya düşmeye
Çıktım Feke'nin dağına Remil attım da bağına Aşiret sahip olmazsa Geç beyim Gavurdağma
Ağalar da enli döşlir Hatunları yüce başlı Eli zıngır zıngır kuşlu Sürgün gidiyor beyimiz
Bak ağamın yatağına Kekliğinin öteğine Ciimle alem dökülürdü Kozanoğlu eteğine
Kızılırmak akman demiş Kenarımı yıkmam demiş Ünü büyük Kozanoğlu Ben yerimden kalkmam demiş
Kızıl kızıl akıp gider Kenarım yıkıp gider Aşiret sahip çıkmamış Beyim boynun bükük gider
Bu ağıtlar Kozanoğlu'nun halk arasındaki yeri ve kıymetine birer belge olabilir.

KOZANOGLU'NA AİT SÖYLENENLER

Saimbeyli Kazası 30.8.1928

Saimbeyli'de müftüzade Mahmut Efendi'nin oğlu Ali Efendi'den Kozanoğlu hakkında şu bilgileri aldım:

Kozanoğlu'nun Gürdeşen köyünde bulunan Samur Ağa ile anlaştığını, Samur Ağa'nın Yusuf, Mehmet, Hacı Ağa isimlerindeki oğullarıyla buralarda önemli aşiret kavgaları yapıldığını ve sonunda Yusuf Ağa'nın hükümet tarafından öldürülmesi üzerine işin yatıştırılmış olduğunu öğrendim ve hata bu hatıralara ait bir iki türkü de bulunduğunu gördüm.

Not ettiğim parçaları buraya alıyorum:

Şu görünen ekin sandım Ekin değil soğan imiş, Şu kötünün beleninde Düğün değil figan imiş
Atlas içlik yeleğinde Cennet ala dileğinde Öldürmüşler beyim seni Şu kötünün beleninde
Bu iki kıt'a öldürülen Yusuf Ağa'ya ait bir ağıttır.

Kozanoğlu Ahmet Bey'e de şu şekilde bir kıt'a düzenlenmiştir:

Kır atı da arslan postlu
Çift tabanca altın taşlı
Sen söyle de Kozanoğlu
Çerkez Bey'in kızı Nesli

TEPE GÖZ HİKAYESİ

-2 -


Hacı İsmail 3.9.1928
Aslında Arapgirli olup hemen bütün Anadolu'yu dolaşmış olan dilenci Hacı İsmail, ak sakallı, iri yapılı, koca gözlü, gür bıyıklı, yaklaşık olarak 60 yaşında çok kesin ifadelerle derdini bildiren acayip bir adamdır. Bunun bir-sanatı da hikayeciliktir.
Yolda gelirken söz sözü açmış; cin, peri, şeytan gibi efsanevi dedikodulardan sonra konuşma (Tepegöz)'lere geçmişti, Hacı İsmail, Tepegözler dediği zaman dikkatle ihtiyarı kurcaladım. Bunlara dair bir de hikaye bildiğini anladım. Eşeledim; ihtiyar konuşmaya başladı.

Efendi oğlum, bu olay vaktiyle olmuş bir iştir. Bunu rahmetlik babam ballandıra ballandıra anlatırdı ve anlatırken de ağlardı.
(Hikayeyi yolda bir ağaç altında acele olarak not ettim.)
"Bir Beyin oğlu varmış; bu oğlanın ismine "Pusat derlermiş. Bu oğlan aslana çok vurgunmuş. Ona atlı hızır kekirmiş (Beddua etmiş) olmalı ki, oğlan bu avdan vazgeçememiş. Yememiş, hep av demiş, bir türlü bu sası yoldan dönmemiş.
Bir gün Pusat Bey atlıları kırnak (uşak, hizmetçi) lan toplamış, dönmüş, ormanlarda aslan aramaya koyulmuş. Kırnakların hepsi bıkmış, söz birliği ederek ağaları Pusat Bey'e aman demişler, yalvarmışlar, yakarmışlar.

Beğim, ağam, senin ülle (mekan) lerin, ak sıvalı konakların dururken ahırlarında, otlaklarında estekli (at gemi) köstekli atların oynarken, seni obanda nikahlı karıların, ergen beyler beklerken artık bir kereye mahsus olsun kendine Salman (Demirci) ol... Ayağına bukağı2 vur, var babanın ilinde dana ve boğa güreşleri yap, deve güreştir, halay tep de şu aslan avından el çek...
Bu baba öğütü Pusat Bey'e sinek vızıltısı kadar tesir etmemiş. Yine bu kötü yolda ayak diremiş durmuş.
Bir gün, bir yıl gezmiş, bir gün de yolu Kafdağının eteklerine ulaşmış.

Efendi, Kafdağında on sekiz türlü millet varmış. Bunlardan birinin ismine (Tepegöz) derlermiş.
Uzatmayalım, Tepegözlerin bir kasabasına girmiş. Bu köyde herkesin bir tek gözü varmış, o da başının tepesinde imiş. Oğlan şaşalamış, okunu düzmüş, hazır vaziyet almış. Beş on gününü bunların arasında geçirmiş.
Bir gün aslan avına tövbe etmiş ve Tepegözler yurdundan ayrılırken memlekette gezdiği yerleri anlatmak ve herkesi inandırmak için Tepegözlerden gizlice bir de oğlan çocuğu çalmış, gün batısına doğru sürmüş gitmiş.
Çaldığı Tepegöz yedi sekiz yaşında bir uşakmış. Çok üzülüyormuş, her gün ağlıyormuş. Memleketine dönmek istermiş. Pusat Bey, bu oğlana ekmek vermiş, yememiş, katık vermiş, almamış. Derken, Pusat'ın canı sıkılmış, oğlanı azarlamış, zorlamış.

Sonunda oğlan dile gelmiş:

- Efendi, Tepegözler söz söylerken Allah'tan olacak, şeker pancarı gibi kızarırlarmış.
Sütten başka bir şey yemediğini anlatmış. Pusat Bey, çobanın birinden bir sütlü davar almış ve "Al Tepegöz, südünü em" demiş.
Oğlan bir emmiş, davarın damarlarında süt tükenmiş, bir daha emeyim demiş, davarın ağzına kan gelmiş.

Pusat Bey şaşırmış ve oğlanın önüne geçerek:

- Hele dur, davarın canım da alacaksın, demiş. Oğlanın kollarını tutmuş, ağzını kapamış.
- Oğlan, seni daylı soksun; böceklere, yırtıcı hayvanlara yem ol, demiş.
Bir hileyle oğlanı insanoğluna benzetmeye çalışmış.
- Kafdağındaki Tepegözler bize benzemezler, bambaşka bir şeylermiş, efendi.

Babam anlatırdı:

Tepegözler bizim gibi saçlı sakallı değillermiş. Onların hepsi anadan doğma dazlak olurlarmış.
Ama içlerinden öyle şöhretli yiğitler çıkarmış ki, insanın onlara damla diyeceği gelirmiş. Bunlar insanoğlun-dan şüphelenince bin türlü hilelerle onun canını alırlarmış. Tepegözlerin içine giren ve ölümden kurtulanların adak kesip türbelere dağıtması gerekir.
Pusat Bey, yolun devamına bakmadı, gece gündüz yürüdü, bu küçük Tepegöz uşağını kendisene martı edindi. Kızdırmadı, kızdıysa da onu yumuşatmaya çalıştı. Derken oğlanı kendi köyüne getirdi. Oğlanı evlendirmek istedi; oğlan evlenmedi, bekar kaldı. İnsanoğluna alıştı; insan gibi yaşamaya, ok atmaya, mükafatlar almaya başladı. Akıllara sığmaz bir yiğit oldu"
Hacı İsmail'e "Pusat nedir?" diye sordum. Pusadın manasını bilemedi. Fakat, bazı köylerde "Pusat"ın düşmanlara verilen isim olduğunu söyledi. Kendisinden hikayenin sonunu getirmesini rica ettim. Kozan'da otele gelecek ve hikayeyi tamamlayacaktı. Bunun için benden bir lira da para aldı. Ertesi gün, koyduysan bul, bizim dilenci İsmail meydanda yok. Ne yazık ki hikayemiz bu sebepten yarım kaldı. Gözlerim hala bu adamı araştırıyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:18

CİN YUSUF OĞLU

-3-


Gaziantep merkez kazasına bağlı Karakuyu köyünde aşık Mustafa ismindeki bir kör adamdan dinlenmiştir:

Cin Yusufoğlu, atıcı, vurucu, bir büyük eşkiya imiş. Bu hal böyle olmakla beraber kendisi fakir bir adam da değilmiş. Kozan'ın hatırı sayılır hanedanlarından da biri imiş.
Hükümet bu adamı ele geçirmeye çalışmış, mümkün olmamış. Sonunda, Adana'da Zahiroğlu isminde bir bey varmış; bu Arap, bir gün Kozan'a gelmiş ve Cin Yusufoğlu'nun odasına misafir inmiş.

Onunla konuştuktan sonra demiş ki:

- Bu dağlarda insan eşkiyalık yapmakla adam olmaz. Gel beraber gidek (gidelim), Adana Paşasına başvuralım; ben senin kusurlarını affettireyim. Gel de bundan böyle evinde ekmeğin yensin, kahven içilsin, rahat günler geçir, bana dua et, der ve üç taş atarak yemin eder.

Cin Yusufoğlu Zahiroğlu'nun sözlerine inanır. Onunla birlikte doğru Adana'ya gider, ikisi birden Acem hanına inerler. Zahiroğlu Yusuf oğlunu handa bırakır, kendisi aceleyle Paşaya (valiye) gider.

Paşaya der ki:

- Nola sana malum ola, Cin Yusufoğlu dediğin çapkın herifi bugün buraya getirdim, Acem hanındadır. Bir alay asker ile bunu elde etmenin kolayı...
Asker gelir, savaş başlar, kapı çevrilir. Cin Yusufoğlu teslim olmaz. Sonunda, birkaç Adana beyinin içeri girerek üzerine çullanması üzerine Cin Yusufoğlu esir sayılır.
Cin Yusufu hapishaneye atarlar, iki saat sonra boynunu vurmaya karar verirler. Öleceğini anlayan Yusufoğlu "Paşaya iki sözüm vardır" der.

Paşa buna cevap gönderir:

"Söylesin bakak (Bakalım)".

Yusufoğlu:

- Paşam, benim Acem hanında bir al atım, bir de cidavum var. Getirin bana, al atın üstüne binem, cidavumu omuzuma alam, sonra da size bir Türkü'm var, söyliyeyim, ondan sonra bana ne ederseniz edin, der.

Paşa, askerle sarılmış hanın içinde Cin Yusufoğlu'nun Türkü' söylemesine izin verir. Cin Yusufoğlu, aidi'in üzerine ata biner, cidavusunu omuzuna atar, karşısındaki Kozan dağlarına yanık yanık bakarak Türkü' okumaya başlar ve Acem hanında nasıl esir olduğunu anlatmaya koyulur:

Karşıki tarlaya ekin ekerdim Sağ elimle ben cidavımı dikerdim Sağ elimle ben cidavımı dikerdim Nice vezirlere ipim takardım Al atın üstünde bulunamadım.

Doğan iller gibi doğdum hüründüm Nice samurlar giydim salındım Yıkılası han ben içinde bulundum Al atın üstünde bulunamadım.
Al at boş gitti de kimse tutmadı Kılıç girmiş oldu elim yetmedi Benim aç kurtlarıma haber gitmedi Al atın üstünde bulunamadım.
Al at boş gitti ben de bağlıyım Ciğerimden aşk ördüne dağlıyım Cıdavı atar Cin Yusuf'un oğluyum Al atın üstünde bulunamadım.
Türkü' biter bitmez Cin Yusufoğlu atını sürer, askerler korkar. Yusufoğlu, büyük kapıdan bir an içinde kaçar, gözden kaybolur, Kozanı tutar ve kurtulur.

Aşık Mustafa diyor ki:

Şimdi Kozan'da bu kişinin bir kızkardeşi vardır. Bu kadın erkek elbisesi giyer, ata biner, cirit oynar, erkek gibi bir kadındır ve yediyüz evin ağasıdır. Fakat ben, geçen sene Kozan'da böyle bir kadını aradım, bulamadım; herhalde, bu hikaye eski bir hikaye olsa gerek.

TÜRKMENLERDE KADIN

-4 -

21 Nisan 1933 tarihinde Adana'nın Kadirli kazasında Hasibe Teyze isminde bir halk şairesine rastladım. Söz sözü açtı. Sonunda söz kadınlara çevrildi.

Hasibe Teyze' sorduğum kadın bahsine başlarken:

- Oğlum, avrat dediğin üç türlü olur, diye şu sınıflandırmayı yaptı:


1- Zavratızort
2- Çepelimürt
3- Hazretimülk

"Atalarımız: "Erkek sel, avrat göl" demiş. Kanlar içinde iyileri olduğu gibi kötüleri de vardır. Biz bunu kusur görmezik (görmeyiz). Dünyada türlü türlü avrat, türlü türlü erkek olur. Bir bakın, size bu üç türlü avradın ne olduğunu anlatayım da öğrenin." dedi. Ben, büyük bir dikkatle Hasibe Teyzenin anlattıklarını dinliyor ve mümkün olduğu kadar sözlerini aynen kopye etmeye çalışıyordum.

Zavratızort avrat:

"İşin nerden geldiğini, nereye gittiğini, nasıl olup bittiğini bilmeyen avratlara -zavratızort- avrat derler. Bu avratların hesabı kitabı olmaz, onların sözüyle kuyuya inilmez.
Bu karılar iş görüyorum derler, herkese öğünürler, öğünürler, ama işlerinin aslı astarı olmaz. Erlerine yardım eder gibi görünürler, karları olmaz, misafir ağırlarım derler, misafir kovarlar.
Dedelerimiz bu biçim avratlara kötü dualar etmiş, söyliyeyim de yaz efendi."

Biraz düşündü ve aşağıdaki beyitleri okumaya başladı:

Kötii olur avradın kötüsü kötü Çengellerde kokudur aldığın eti Bir elden, bir ele yayılır meti (methi, övgüsü) Yandım -zavratızordun- da elinden Kurtar Allah'ım bizleri kötü dilinden.
"Oğlum... Allah bir eve bunun gibi avrat komasın... "

Çepelimürt avrat:

"Çepelimürt avrat da akşama kadar evde iş görmez. Çadırında çene çalar, öteki beriki ile kavga eder, yalancı pehlivan gibi adam aldatır.

Bu karıların evine tavuk pisliğinden giremezsin. Bak atalarımız bunlara ne demiş:

Üfürür üfürür yanmaz ocağı Kanaralar1 gibi kokar bucağı Tavuk bokuyla dolar bucağı Yandım, çepelimürdün elinden Tanrı kurtar beni onun dilinden "Allah adama bu şekil avradın yüzünü göstermesin... Bunlar ev batıran, yurt göçüren karılardır."

Hazretimülk Hatun:

"Bu şekil kadınlar; işini, idaresini bilen, herkesten önce kocasını seven, evin erkeğine, uşağına yardım eden, misafiri iyi bakan kadınlardır. Bunlar her zaman obanın şenliğidir. Bu kadınların girdiği yere saygı girer."
"Böyle hatunlara canlar kurban olsun; bunların ahiretleri ışık dolsun, bunlar bolluktan darlığa girmesin, günün akını görsün, düşmanın kara yüzlüsünü görmesin; bin yaşasın...

Dedelerimiz bunlar için şöyle demiş:

Kıyıra kıyıra yıkıyor yükü Bulunmaz dünyada biricikteki Hep böyle mi? Hatmin kökü Birin de bana ver Hazretimülkün "Dede Korkut'taki hikaye ile pek sıkı bir bağlılığı olan bu konuşmadan çok memnun oldum. Hasibe teyzeyi tebrik ederek ayrıldım.
1931 yılı, ağustos ayında Tekir çayında yolumun üstüne Ahmet isminde bir genç çıktı, onunla konuşurken söz kadınlara döndü.

Ahmet dedi ki:

"Efendi, avradın kötüsü de çok kötü olur ha... Bak, Karacaoğlan ne demiş... "

Derhal sesi çıktığı kadar şu Türkü'yü okumaya başladı:

Kötü avratlara dıııen emeği Midem çekmez pişirdiği ı/eıneği Kazandan çıktı bir kıl eneği' Ahinin kötü avradı lıııri de oha.

Kötü avrat dersen cığıştan (?) düşmez Üfürür üfürür inancası pişmez Bir at üste versen kimse değişmez Ahinin kötü avradı huri de olsa Kaşını ı/ıkıııış ta ı/iiziin şişirir Sattıranı sattıranı inanca pişirir
Döşeği yaz deyince çulu devşirir Alman kötü avradı huri de olsa
Karacaoğlan der mevlam yaratır Çocuğunu varır ele heletir Kabını yumaz da ite yalatır Alman kötü avradı huri de olsa
Görüyoruz ki; halk, milli efsanelerini hafızasında başka da olsa bugüne kadar getirmeyi başarmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:19

HİKAYECİLER

Güney Anadolu'da kış geceleri halkı gece yarılarına kadar eğlendiren ve bir çeşit halk eğitimi işi gören meşhur hikayeciler vardır. Yakın zamanlara kadar bunların şehir ve kasabalarında birkaç tanesine rastlamak mümkündü.
Söz arasında adı geçen Tahtakıç1 Kadir Ağa Gaziantep'in meşhur bir hikayecisidir. Kendisiyle yaptığım bir konuşmada hikayeciliğin de ustadan çırağa adeta izin verilmek suretiyle yapıla geldiği anlaşılmıştır.

Kadir Ağa'dan meşhur birkaç hikayeci ismi istedim; zavallı topal sendeledi ve anlatmaya başladı:

Kadir Ağa'nın bir ismi de Hacı Arap'tır. Buna Arap-denmesinin sebebi çocuğu olmayanların adaklanması yüzündendir.
Çocuğu olmayan adam, buğday pazarında ilk karşılaştığı bir araba "Bir oğlum var, sana satayım" der ve adeta pazarlıklı alışveriş yaparak oğlunu Arab'a satar. Arap'tan on para alır.
O günden sonra oğlunun bir ismine "Arap" denir. (Eski Türklerde bu adet demiri demirciye satmakla yapılırmış). Bizim Kadir Ağa da böyle satılmış olduğu için kendisine Hacı Arap da deniyor.

Kadir Ağa ustalarının şeceresini şöylece anlatıyor:

"Benim ustam (Kör Şakir)'dir. 333 yılında kırkbeş yaşında iken lekeli hummadan öldü. Biz iki çıraktık. Biri ben, biri de Kalfa Mehmet. Benim de bir çırağım vardı. Maraş savaşında şehit oldu; "Memili" derlerdi.
Ustamın ustası Haphapçı Mustafa'dır. Yirmibeş yıl önce elli yaşındayken ölmüştür.
Onun ustası (Kendircioğlu Hacı) ve onun da ustası Sofu Hoca derler büyük bir adam imiş."
Arap Hacı (Kadir Ağa) 1877 doğumludur; 1900 tarihinden beri yalnız hikayecilikle geçinir. Gözü tok ve yüksek onur sahibi bir adamdır.

Hikayeciler tıpkı meddahlar gibi kahvenin bir tek köşesine otururlar ve ellerine 45-50 santimlik bir değnek alarak önlerindeki masaya vururlar, sonra hikayelerine başlarlar. Bunlarda kırk gün aralıksız devam edecek kadar uzun hikayeler vardır. Ellerindeki değneği heyecanlı anlarda masaya vurarak dinleyicilerin meraklarını çekerler. Ve böylelikle hikayelerini yaşatırlar.
Hikayeye başlarken şöyle bir tekerleme söylemek hikayecilerin adetlerindendir.

Tekerleme Aynen:

"Hak dila yaran-ı safa, düneyin kıssamız budur karar Gelin bugünkü kıssadan dinleyin vari Eluhdetü alerravi."

Yer yer buna benzer daha birçok tekerlemeler söylenir. Yolda karşılaştığım dilenci Hacı İsmail de Kadir Ağa kadar ve belki de ondan daha kuvvetli bir halk hikayecisi imiş ve zannedersem bu adam şimdi Kayseri ve Everek taraflarında bulunuyormuş. Ne çare ki; çok güzel bir lehçe ile konuşan ve bana canlı Türkçe kelimeler veren bu adamı tam zamanında elimden kaçırdım.

İNANÇLAR, ADETLER

Aşk, nişan, düğün, gerdek, kadın isimleri, hamile kadın, lohusa, çocuk ve bunlara ilişik adetler, inançlar

Çataloluk 22.8.1928

Köy delikanlılarında aşk:

Kız ve delikanlılar gizli gizli aşk anlaşması yaparlar. Köyde dükkan varsa, delikanlı, leblebi ve şeker gibi şeyler alarak kıza hediye götürür. Eğer bu aşk, çiftlerin aileleri tarafından uygun ve yararlı görülürse iki aşık tokalaşmaya davet edilir. Eğer bu aşk ailelerin izniyle değilse, iki sevdalı hakarete uğrar ve kararları aileleri tarafından bozulur. Bundan kurtulmak isteyen çiftler birbirini kaçırırsa aile reisleri günahkar sayılmaz.

Nişan adetleri:

Dünürcü uygun cevap alırsa kız evinde kahve içilir. Bunun tersi olursa; dünürcüler hemen evi terketmek zorunda kalırlar. Dünürcüler, uygun cevap aldıkları zaman oğlan tarafından hazırlanan şerbeti de beraberlerinde götürürler. Bunun tersi olduğunda; kız evinin kahvesini içmedikleri gibi, şerbeti de içirmezler.
Uygun cevap alınıp söz kesildikten sonra Beylik ismi altında oğlan tarafından seçilen kadınlar kız evine giderler ve kıza nişan takarlar.

Nişanlar:

Elbise, altın, gümüş gibi ziynet eşyalarıdır.
Söz kesiminde; oğlan tarafından kızın babasına veya velisine bir miktar para verilir. Bu paranın ismine başlık denir. Başlık yirmi liradan beşyüz liraya kadar para, tarla veya hayvan gibi şeylerdir. Bu başlık iki taksitte ödenir. Biri nişan töreni sırasında, diğeri de gerdekten öncedir. Nişan törenlerinde davetler yapmak ve durum iyi olduğunda çalgı çaldırtmak adettir.

Samen:

Fekeli Şükrü Bey'le görüşüyorum. Memleketine ait bir iki bilgi almak istedim. Sözden söze geçerken ortaya bir "Samen" kelimesi çıktı, bunu sordum.

Samen:

Kız aramaya giden adama verilen isimdir.

Buna ait mevcut adet şudur:

Samen, bir köyden bir köye gider; kız isteyeceği köye girerken (tabii maksadı bellidir. Çünkü; samenin geleceği birkaç gün önce duyulmuş olur) köyün delikanlıları bir direğin üstüne bir soğan, bir yumurta kabı veya bir elma geçirirler. Samen köye gelir gelmez kendisine silahla nişan atması teklif edilir. Bu, çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü, samen nişanı vuramazsa delikanlılara bir hediye vererek hemen köyü terketmeye mecburdur. Artık kız arayıp pazarlık kesmeye yüz bulamaz.

Çeyiz:

Oğlan, kızın elbise, mutfak ve diğer eşyalarını tamamen aldıktan başka kızın akrabalarına da uygun gelecek hediyeler vermeye mecburdur. Bunun ismine (yol) denir. Kız, başka köyden gelecek olursa, oğlan babası davet edeceği köylerin her odasına ve her oda sahibine ayrıca birer (yol) göndermeye mecburdur.

Bu yollar kase, bardak, saban, şeker, kahve gibi şeylerdir. Oda sahipleri düğüncüleri odalarına davet ederek yedirip içirirler ve oğlan babasına düğün sahibiymiş gibi yardım ederler. Oralara inen misafirlerin misafirliği tamamen oda sahiplerine ait olur.

Gelin göçürme adetleri:

Ay yıldızlı bir bayrak veya al bir bez gelin kapısının önüne asılır. Bundan sonra gelin evine önceden gönderilmiş olan bu çeyizler kapının önüne, sokağa çıkar. Gelin ata biner ve doğruca güveğinin evine gelirken yollarda sık sık çocuklar tarafından ipler gerilir; çocuklara hediyeler vererek çekilir.
Gelini güveğinin evi önünde yengeler indirir. Gelin attan inmeden önce güveyinin yakın akrabalarından biri gelinin başına üzüm, şeker, arpa, buğday, para gibi şeyler serper.

Gelin attan ineceği sırada kayınpeder davet edilir ve geline attan inip oğlunun evine girmek için ne hediye istediğini sorar. Kız, her nekadar utansa da mutlaka bir hediye ister. At, tarla, ziynet eşyası gibi. Oğlanın anası istediği hediyeyi neyin karşılığında alacağını sorar. Kız, üç, beş kuruş bir fiyat vererek hediyeyi bir sürü şahit huzurunda satın almış olur.
Gelin attan indikten sonra doğru güveyinin evine ve gelin odasına girer. Düğün süresince gelinin ve güveyin evleri önünde daima birer bayrak asılı kalır. Gelin attan inip eve girdikten sonra çeyiz içinde ayrılmış bazı eşyalar davetlilere dağıtılır ve orada bir de yemek yenir.

Gelinin indiği ata açıkgöz çocuklardan birisi hızla atlar ve önce takılmış olan bir heybe ve iki çevrenin gerçek sahibi olur.
Akşam olur; arkadaşları damada törenle elbise giydirirler. Fakat güveyinin giydiği elbisenin hiçbir düğmesi iliklenmez. (Düğme iliklemek temas kudretini bağlamak demekmiş.)
Güveyi, elbiseyi giydikten sonra bir ihtiyar adamın evine götürülür. Vaktin gelişine kadar kendisine her türlü şakalar yapılır. Güveyi burada izin almadıkça yerinden kalkamaz, gülemez ve söz söyleyemez, bundan sonra meclise köyün hocası gelir; güveğiye gerdeğe ait sıhhi ve şer'ü öğütler verir. Kendisine hayırlı bir evlilik sağlaması için dua eder.

Hocanın öğütlerinin başlıcaları şunlardır:

"... Akıllı olun, iyi geçinin. Hayırlı evlat yetiştirin, bir yastıkta baş çürütün..." gibi sözlerdir.

Gerdek töreni:

Yatsı namazından önce damadı arkadaşları evine götürür; onu kapısı önünde düğünde bayrak taşıyan bayraktar ile yenge alayı karşılar. Evin giriş kapısı önünde hoca tarafından dua okunduktan sonra arkadaşları tarafından vurulan birkaç yumruk arasında damat eve girer. Evde bayraktar ve yengeden başka kimse kalmaz. Ertesi gün kızın yatak çarşafı meydana konarak herkese gösterilir. Cuma günü gelini ziyaret eden bütün kadınlar önce bu çarşafı seyrederler. Cuma günü yapılan bu merasimin ismine "Baş bağlama" günü ismi verilir. Kivre ve sağdıç tutma adetleri yoktur.

El Öpme:

Bir hafta veya bir ay sonra damat gelinle beraber kayınpederinin evine giderek büyüklerinin ellerini, dizlerini öper. Öptükten sonra da kayınpeder ve validesini evine davet eder. Bu davet günü kayınpeder de ayrıca bir gün için onları davet etmiş olur ki buna "El öpme daveti" denir.

Kadın İsimleri:

1- Durdu
2- Menekşe
3- Cennet
4- Döne
5- Eşe
6- Emeti
7- Biter (tohum demektir).
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KOZAN DAĞINDA VE YÜRÜKLER ARASINDA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:19

Hamile kadınlar

Kozan dağında hamile kadınlar doğuruncaya kadar iş görür, hatta birçoğu ekin biçerken veya herhangi bir iş arasında doğurur. Çocuğunu eteğine sarar, evine döner. Lohusa yatağı töreni yoktur.
Kadın, hastalığını tedavi edinceye kadar evde yine ufak tefek işleriyle uğraşır (Albasma inancı her yerde olduğu gibi buralarda da vardır.)

Lohusa hediyeleri:

Lohusa olan kadınlara komşularından çorba, tatlı, yemiş, yazma, basma ve para gibi hediyeler getirilir, lohu-saya verilen hediye paranın ismine "Göyün akçası" denilir.

Çocuk ve lohusa:

Lohusaya pekmez veya bal ile karışmış tereyağı yedirirler. Bu yemek lohusanın ilk iki günlük yemeğidir.
Çocuk doğar doğmaz ağzına bir parmak bal sürerler. Bu iş, çocuğun tatlı dilli olmasına hizmet edermiş.
Lohusa üç gün su içmekten alıkonur. Kırk gün sonra lohusanın niyetine kırk adet küçük taş yıkanarak kabirlere atılır. Bu işin yapılmasına "Kırklama" derler. Aynı günde, aynı şekilde çocuk da kırklanır.
Çocuğu yaşamayan kadınların kırk gün lohusa kadınların yanına ve ziyaretine gitmeleri yasaklanır. İki kırklı lohusa bir evde toplanırlarsa aralarında iğne değiştirirler. Bunun sebebi, çocuğa kırk basmaması içindir.

Kırklanmamış lohusası bulunan bir evin üst tarafından düğüncü ve gelin geçirmek yasaktır. Eğer düğüncülerin evin civarında geçmeleri gerekiyorsa evin altından geçmeye mecburdurlar.
Bir evde kırkını çıkarmamış çocuk bulunursa o eve et girmez. Girse bile önce çocuk evden çıkarılır ve et yerine konulduktan sonra çocuk içeri getirilir.

Kız ve erkek çocuklar

Genel olarak erkek çocukların kıymeti kızlardan üstündür. Erkek çocuk çalışabileceği, anasına babasına iz-met edebileceği için kıymetlidir. Erkek çocuğu çok olanlar kız çocuklarının olmasını isterlerse türbe, muska gibi benzeri manevi vasıtalara başvururlar.

Çocuk terbiyesi:

Erkek çocuklara küçüklükten beri aşılanan şeylerin başlıcaları; cesaret, işe hürmet, büyüklere saygıdır. Kız çocuklarına ise kilim, halı, bez dokumak, dikiş dikmek, azık yapmak öğretilir; gideceği yaban yurtta (koca evinde) ailesini mahçup etmemesi sıkı sıkı tembih edilir.

Ad takma derneği:

Buralarda yeni doğan çocuklar genellikle ay, hatta altı ay adsız kalırlar. Çünkü ad takma törenle olur. Adı konacak çocuğun babası bir davar keser ve konu komşuyu çağırır; yenilip içilir. Ondan sonra çocuğa isim verilir. Bu adet, daha çok erkek çocuklarına mutlaka yapılır.

Çocuk bakımı:

Çocuk belenir, beşikte, salıncakta uyutulur. Doğduktan sonra bir hafta süreyle günde ikişer defa banyo edilir. Yeni doğan çocuğun vücudu doğar doğmaz bal veya tuzla sıvanır.
Belek sırasında çocuk elenmiş temiz toprağa sarılır. Ebe, çocuğun başının yamuk olmaması için tülbentlerle sıkar. Çocuk bir sene belekte kalır. Bir senenin dokuz ayı toprakta belenmekle geçer.

Kale köyünde çocuklar serbest ve bakımsızdırlar. Halkın birbirine karşı saygısı azdır. Söz ayağa düşmüştür.
Çocukların bir keçi yavrusu kadar kıymet ve meziyetleri yoktur. Kadınlar da aynı durumda bulunmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir