Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Aladağ Yürükleri

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:55

Türkü'LER

Üçkapılı'da Döne kadından bir mani yazmıştım:


I

Kahve piştiği yerde, Pişip taştığı yerde, Ne güzeldir, ne çirkin; Gönül düştüğü yerde.
Ay aydın ışığı, Elinde bal kaşığı, Aç yorganı gireılim, Koynumun yakışığı.

Gümüş köyünde karşılaştığım aşık Sadık Efendiye Gülice imamı birtakım iftiralar etmiş. Zavallı aşık, bunları her nasılsa haber almış ve öğüt olması için şu kıtaları düzenlemiş.

Ey hoca, gafil bulunma gör Huda ne halkeder, Etrafında var melaik, daima seni yeder. Gayriye atma taşı; çok uzak yere gider. Kendine yazık edersin, fırsat elinden gider.

Kalbini eyle mülayim, son ucu çekme elem, Her ne amel işlerisen, cümlesin yazar kalem. Bir yudum acı su için sen edersin bunca zem, Kendine yazık edersin, fırsat elinden gider.

Her ne ayatı ararsan, cümlesin kendinde bil, Bir gülersen iki ağla, gözlerin yaşını sil. Kimsenin zeminini etme, Allah'ın emrini bil, Bir alıcı kuş misali cümlesi birden gider.

Sadıka şükreyle hele adem etini yime, Kendine lazım olunmadık kelamı söyleme. Dil yarası acıdır duyarsan da dinleme Dinlediğin hayriiamal cümlesi elden gider.

Göşdere'de Mehmet oğlu Ali'den dinlediğim iki Türkü''yü de şuracıkta okuyalım:

Şu yalan dünyaya geldim geleli, Ağrıları tas tas içtim sağ iken. Felek soyum, konalgamı bilmedi, Viran oldum, mor sümbüllü bağken.

Aradılar bir duldada buldular, Yasladüar şıvgalarım kırıldar, Yazbahar ayında bir avrat verdiler, Yandım gittim Aladağda kariken,

Sabahtan uğradım kavl yamana, Kalbim inanmaz yüzü gülene, Süal edin bizden evvel gelene, Kim var imiş biz burada yoğiken?

Karacaoğlan, gönül yardan karımaz, Akar gözün yaşı bir kez korumaz, Şünden kelli benim hükmüm yürümez, Uşak oldum güzellere pay iken.

Yol arkadaşım ve kılavuzum Karaevli oymağından Mehmet oğlu Ali bu Türkü'den sonra tekrar elini kulağına attı:

IV


Ak saya'ya geymiş çuha fermene, Görende yiğitler döner pervene
Ya nice doğurmuş doğuran ana, Bizim ile yeni geldi bir gelin.
Altın küpe al yanakta çakşar mı Beyaz keten mor çuhayı okşar mı?
Tecirli mi, Reyhanlı mı, Afşar mı? Bizim ile yeni geldi bir gelin.

Şahan desem, ispir desem, diyemem, Kumru desem,suna desem kıyamam. Dilleri şirindir, naza doyamam; Bizim ile yeni geldi bir gelin.

Karacaoğlan, uğru sıra ölesi, Boğum boğum ellerinin kınası, Sual ettim,Reyhanlı'nın sunası, Bizim ile yeni geldi bu gelin.
Ömer oğlu Ali Ağa'dan dinlediğim şu Türkü''ler de iyidir.

V

Sabahtan uğradım ben bir güzele, Güzeller başı mıydı ne idi? Aklımı başımdan aldı da geçti, Huri miydi, melek miydi, ne idi?
Elinde kirkidi vuruyor defe Şavkı düşmüş çadırdaki tenefe, Altın değil, göstereyim sarafa, Beytullahın nuru muydu, ne idi?

Yönü öte idi, yüzün görmedim, Eğlenip te illerinde durmadım.
Hiç kimseden bir haberin almadım, Bir kötünün yarı mıydı, ne idi?
Karacaoğlan der ki; dile sağlığı, Var git, sen ilinde eyle beğliği. Hiçbir ağa benzemezdi ağlığı, Helete'nin karı mıydı, ne idi?
Ağa bu Türkü'den sonra bir de koşma okumaya başladı.

VI

Kahpe felek, sen ağlattın, Ciğerim aşka dağlattın, Dertli dertli yas bağlattın, Yarim orada, ben burada.
Turna gelir yeşil başlı, İşimiz oldu savaşlı, Koma felek gözü yaşlı, Yarim orda, ben burada.
Turna gelir bir yırtıcı, Koyunda narı, turuncu, Verme felek bana acı, Yarim orada, ben burada.
Karacaoğlan der; amanlı, Dağların başı dumanlı, Felek, kalbim pek gümanlı, Yarim orda, ben burada.
Çarkıpare köyünden Hasan oğlu kör Hüseyin'den not ettiğim bir Türkü' daha vardır.

VII

Kız bana da gönlün yoğudu, Evvelden meyil vermeyeydin.
Senin bakışın sevdaye misal. Bakıp uğrun uğrun gülmeyeydin.
Güzeller içinde sevda kömleri, Biz de severdik böyle canları.
Giyinmiş kuşanmış türlü donları, Salınıp karşıma gelmiyeydin.
Karacaoğlan da der ki; Neslim, Bürülmüş kirpikleri sanki müslim
Severim güzeli zorsunma dostum, Harcınsa, güzel olmayaydın?
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:56

HİKAYELER

Aladağda halkın söylediği pek çok hikaye vardır. Bunlardan yalnız üç örnek seçtim.
Bu örneklerden biri ibret ve ahlak, diğeri efsane ve gelenek, üçüncüsü de çok sevgili aşk için yapılmış türkülü bir tasvirdir. Zaten aşiret arasındaki hikayeler hep bu üç unsura bağlıdır.

1- Kurtla Koyun:

Bir kurt bir koyunla arkadaş olmuş. Günlerce beraber dolaşmışlar. Koyun yeşil otlardan yararlanırken kurt aç kalmış. Sonunda arkadaşı koyunu yemeğe karar vermiş. Fakat ne de olsa arkadaş; birdenbire yenmez ya... Buna mutlaka bir sebep düşünmek gerek.

Kurt şöyle bir çare bulmuş; koyuna dönmüş, öfkeli öfkeli:

- Sen benimle neden böyle alay ediyorsun?

Koyun şaşırmış ve demiş ki:

- Benim bir şeyden haberim yok.

Kurt:

- Haberin mi yok,.. Karşıma geçmiş, ağzını kıvırıp duruyor ve dilini şaplatıyorsun. Ben senin eğlencen miyim?

İş kızışmış, zavallı koyun geviş getirdiğini anlatmaya uğraşmış, ama söz kar etmemiş. Kurt söze devam ettikçe öfkelenmiş ve "Hayır sen benimle alay ediyorsun, bana hakaret ediyorsun" deyince koyun maksadı anlamış ve minnetsiz bir ifadeyle kurda:

- Bahaneye ne gerek? Anladım; sen beni artık yemek istiyorsun. Senin elinden kurtulmak kolay bir iş değil. Bari beni acele ye de sana yalvarmamış olayım. Çünkü ben, kaderime küsmesini de bilirim, demiş.

-Karakoyunlu aşiretinden Ömeroğlu Ali Çamurdan Adam:

Kızılbaş bir tahtacı açlıktan, yoksulluktan bıkmış, hayatı yaradana kızmış, can sıkıntısıyla bir köşeye işemiş ve kendinden geçerek sidikten meydana gelen çamuru eline almış karmış ve birtakım şekiller yapmaya başlamış. O sırada karşısına bir hoca gelmiş.

Hoca gülerek:

- Koca zındık, orada neler yapıyorsun? demiş.

Kızılbaşın canı daha fazla sıkılmış ve hocaya dönmüş:

- Çamurdan adam yaratıyorum,ne yapayım?

Hoca bu sefer büsbütün çileden çıkarak:

- Bire herif, onlara ahirette can vereceksin! Kızılbaş bu defa kahkahayı salmış.
- Ulan avanak, bunlar da dünyada benim gibi aç kaldıktan kelli can versem ne olacak? diye cevap vererek yaradılan kulların hepsinin mesut bulunmadığını dolayısıyla bu yaradılışta da işin hocanın bildiği gibi basit olmadığını anlatmıştır.
- Çepne Türklerinden Ali Dede-

3- Sultan Kız:

Bu hikayeyi aynen Çarkıpare köyünde Hasan oğlu aptal Hüseyin'den dinlemiştim:

"Ayıntaplı aşık İsmail isminde bir güzel yiğit Ayıntap'tan Kırşehir tarafına göçmüş. Urum içinde (güneyde orta Anadolu'ya urum ismi verilir) Sultan kız isminde bir kıza aşık olmuş. Derken, iş olmuş, birbirleriyle öpüşüp koklaşmışlar, birbirlerini almaya söz vermişler, konuşmuşlar, karar kılmışlar.
Oğlan kıza yüzük vermiş. Kız oğlanın atının kuyruğuna bir gök boncuk bağlamış, adaklaşmışlar, tonuklaşmışlar.

Bu sırada tekrar köye dönecek olan aşık İsmail'e kız demiş ki:

"Babam beni başka birine verecek olursa ben sana haber iletirim, vereceği yere varmam."

İsmail memleketine döner. Ardından beş altı ay geçer. Kızın babası kızını bir delikanlıya nişanlar. Kız, bir mektup yazar ve Hacınlı Ermenilerinden birine para vererek bu mektubu İsmail'e gönderir.
Ermeni yollarda ufak tefek satarken fazla vakit geçirir, mektubu İsmail'e zamanında ulaştıramaz. Sonunda zavallı kız gelin olur ve evlenir.
Nihayet, bir gün, Ermeni Ayıntap'a varır. Bir kahvede aşık İsmail'i bulup mektubu verir. Aşık İsmail o dakikada atma biner.
Allah'a ısmarladık sizi, Duadan unutman bizi.

diyerek yola çıkar. Yolda Sultan kızını düşünmeye başlar ve atın üstünde şu Türkü'yü okur:

Atım gideceğin bir bellice yoldur, Küheylanlık varsa dizgini kaldır, Öğle namazını tatarda kıldır, Bugün Maraş ilinde yatalım atım.
Maraş ilinde kendini sakın, Boğazına atım hamaylı takın, Engürü şehri de bize pek yakın, O gün Sultan Hanında yatalım atım.
Gemerek'te nallatayım nalını, Üç güzele sırıtayım çulunu, Ak sultana döndüreyim yönünü, Sonunda dönüşde yatalım atım.
Günlerce at sürdü, dağ, taş, orman aştı. Bir gün akşam ezanında Ak sultan kızının obasına ulaştı.
Pınarın başına geçti, yamçısını çimenlere serdi. Pınarın başında geceyi geçirmeye koyuldu. O aralık kızlar pınara geliyorlardı. Sultan kız da bardağını eline aldı ve pınara geldi.

Karşıdan atı tanıdı, yanına vardı, atın kuyruğuna taktığı gök boncuğu gördü, bağırmaya başladı:

- Vay aşık!.. Aşık İsmail kulun, kurbanın olayım, daha ne yatıyon? dedi.
Aşık İsmail yerinden kalktı ve kızı gelin kılığında görünce (aşirette kız ile gelinleri başları ve baş örtülerindeki işlemeleriyle ayırmak mümkündür.)
- Senin bana yarar yerin kalmamış, dünya ahret anam, bacım ol.

Dedi ve sazını göğsüne çiekerek okumaya başladı:

Suya gelen allı gelin, has gelin, Ben olayım al eline tas gelin, Beş ay oldu bu sevdaya düşeli, Gayri benden umudunu kes gelin.
Bahçenizde bir gül oldum açıldım, Onüçünde, on dördünde seçildim, Türlü libadeler aldım biçildim, Uzun geldim ağ memenden, kas gelin.

Karşımda ağardı Erciyaş dağı, Kardan da beyaz şu göksünün ağı,
Ben olayım sana güzel, saç bağı, Dara dara ağ gerdana as gelin.
Aşık İsmail der ki, ne oluk, Bizim kavuşmamız mahşere kalık.
Dediler, Sultan kızdan şor gelik, Herkes sevdiğine çeker yas gelin.

Türkü biter bitmez aşık İsmail atına biner ve gözlerinden kanlı yaşlar akıta akıta geri döner. Az gider, uz gider, dere tepe düz gider.

Bir gün, "Mucuz özü" isminde bir düzlüğe iner. Çok susamış olduğundan çölde su aramaya başlar, sağa sola döner. Karşıda yere oturmuş ve oturduğu yerde arpa yolan bir koca herif görür. Bu adamın sakalı bir karış uzamış, dizinden aşağı sarkmış, suratı buruşmuş, ayağındaki donuna dağarcıktan yama yamanmış. Kötü duruşlu, ak saçlı, abdal bakışlı bir adam. Hemen yanma yaklaşmış, selam vermiş. Koca sakallı herif oturduğu yerde selamını almış. aşık bu işe kızmış öç almayı sona bırakmış; ses çıkarmamış. İhtiyardan su istemiş.

İhtiyar çadıra doğru dönmüş ve oturduğu yerden seslenmiş:

-Kız.. Kız!

Çadırdan güzel bir gelin çıkmış. Aşık İsmail bakmış ki, bu kızdan daha güzel bir gelin... Gelin oğlana, oğlan kıza bakmış; birbirlerine aşık olmuşlar. Sonra gelin koşa koşa pınara varmış.

Aşık İsmail düşünceye dalmış ve kendi kendine şöyle demiş:

"Bu adamın bu gelin dengi değil. Kızı veya gelini olsaydı ismiyle çağırırdı. Herhalde bu zındığın karısı galiba. Dur da sorayım." Sormuş. Koca sakallı adam "Avradım" demiş. (Aşirette gelin ve kızları isimleriyle çağırmak adettir. Kız, banabak, hey aileleri çağırmak için kullanılır.)

Aşık İsmail hemen sazını eline almış ve çalarak okumaya başlamış:

Aşıp aşıp da gider yolunuz, Nereden düşmüş ince ele beliniz? Yeni yelme de hopluğu zaman, Kör yapalakta1 saldı yalnız.
Açıktır gerdanı, usludur boyu, Pınardan gitti doldurdu suyu, Gücüne gitmesin ey kaba dayı, Sudan gelen kız söyle nen olur?

İhtiyar, bu atlı, silahlı delikanlıdan şüphe ederek cevap verir:

- Ehlim (karım) olur yiğit.

Aşık İsmail ağırbaşlı bir poz deyişle:

- Tanrı bağışlasın... Gücenme, benim işim sohbet...

O sırada gelin pınardan bardağı doldurmuş, aşık İsmail'in gözüne bakarak gelir.

İhtiyar, aşıkın fikrini (maksadını) anlar, bundan kendisine zarar geleceğini kestirir ve ayağa kalkarak gelinin önüne çıkar ve der ki:

- Bu adamın gözü göz değil; bir taraftan bardağı ver, bir taraftan kaç git. Bu herifin gözüne görünme.
aşık İsmail bir yandan suyu içer, bir yandan terkisini bollatır, üzenginin bir tarafını boşaltır. Derken kız aceleyle terkiye atlar, savuşup giderler.

Aşık İsmail, gelini kaçırırken yolda keyiflenir, türkü okumaya başlar:

Sahibi değilsin bu Tavzu yamanın, Korkma miydin karakuştan soya2nın? Bak ağzına tnvııs kuşu sevenin, Yağına yağmur püsenlenir çığalar

Aşağıdan gelen güzel telliler, Karışmış turnaya kazılan gelir, Sancıdı kulağun sesini duydum, Sansar olur bizim yerin cereni.

Gönül arzu eder eşi, dostu, yareni, Tuttu beni şu dağların boranı,
Gönül yarı buldu, buluştu hani, Atım uğrun açık olsun çığırla.

Böylece İhtiyar Mucur düzünde kalır, iki nişanlı genç Antep'e varır, birbirleriyle tonuklaşırlar. Bayrak asarak düğün kurarlar, muratlarına ererler. Siz de eriniz...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:57

4- Beyböyrek Hikayesi:

Dede Korkut kitabında Bamsibirek (Bamsıbeyrek) ismiyle yazılmış meşhur bir hikaye vardır.
Bu hikaye tam kırkdokuz sayfadır. Oğuznamenin bir-parçası olabilen bu meşhur hikayeyi Dede Korkut un Osmanlı Devletinin ilk kuruluş yıllarında yazdığına bakılırsa yediyüz yaşında olan bu hikayeyi biz bugün halk arasında dinlemeyi başardık.
Şu sütunlarda yayınlayacağımız "Beyböyrek" hikayesi Aladağ hikayesidir. Hikayeyi Kocaveliler köyünde Bekir Ağa'dan dinledim ve öğretmen Mehmet Bey'in yardımıyla aynen Bekir Ağa'nın ağzından kopya ettim. Bakınız bu tarihi hikaye bugün nasıl bir üslup almış ve aslını nasıl bir değişiklikle korumuştur.

BEYBÖYREK

Karaisalı kazasının Kocaveliler köyünde 45 yaşlarında Hacı Osman oğlu Bekir Ağa diyor ki: (11.2.1933)
"Eski zamanlarda bir padişah varmış. Hiç çocuğu olmazmış.

Padişah vezirini çağırmış ve ona demiş ki:

- Git, iki çift demir çarık ve bir çift asa yaptır.

Vezir çarıkları, asaları yaptırıp getirmiş. Padişahla vezir çarıkları giymişler, asaları ellerine almışlar, yollara, gurbetlere düşmüşler, dertlerine derman aramışlar. Birkaç gün geçmiş, gide gide bir köprüye ulaşmışlar. Bu köprünün ismine "Baçköprü" derlermiş. Köprünün bir başından padişahla vezir girerlerken öbür başından karşılarına boz atlı bir derviş çıkmış. Köprünün orta yerinde birbirlerine kavuşmuşlar, selamlaşmışlar.

Derviş sormuş:

- Nereye gidiyorsunuz padişahım, vezirim?

Padişah hemen dervişe şu cevabı vermiş:

- Baba derviş, bizim padişah olduğumuzu bilen nereye gittiğimizi de bilir."

Padişah böyle deyince derviş koynundan bir elma çıkarmış, padişaha vermiş:

- Bunu götürün, soyun. İçini kendiniz yiyin, kabuklarını da kısraklarınıza yedirin. Allah size aslan gibi bir evlat verecek, ama ben gelmeyince onun ismini koymayınız. Ben gelinceye kadar isimsiz olsun, demiş ve gözden kayboluvermiş.
Padişah oymağına dönmüş, valide sultan ile elmayı yemişler ve kabuklarım da kısraklarına atmışlar. Allah'tan emir gelmiş, dokuz ay sonra valide sultanın bir erkek oğlu, kısrağın da bir erkek tayı doğmuş.
Doğan oğlanın ismi adsız kalmış. Çocuk sekiz yaşına girmiş hala derviş gelmemiş. Günün birinde şehzade ile oynayan çocuklar arasında bir kavga çıkmış, çocuklar şehzadeyi adsız diye horlamışlar.
Oğlan ağlaya ağlaya saraya dönerken karşısına derviş çıkmış.

Kalabalığın içinde:

- Bu oğlanın ismi Beyböyrek olsun, diyerek arkasını sıvazlamış.

Ondan sonra ahıra gitmiş, tayı okşamış ve şöyle bir dua etmiş:

- Tayın ismi Bengiboz1 olsun. Oğlan ve at dayanmasın, yorulmasın, her murada ersin.
Derviş gene gözden kaybolmuş. Padişah hızırdan bir hayır duası alamadığma kahırlanmış.
Bundan sonra Beyböyrek ile Bengiboz büyümeğe başlamışlar. Oğlan on sekiz yaşına gelmiş.

Bir gün avdan gelirken bir kocakarının kazlarını vurmuş, terkisine almış. Eve gelirken kocakarı karşısına çıkmış:

- Hay gidi hay yiğit, dilerim, Akkavak kızının hışmına uğra."

Beyböyrek eve geldiğinde düşüp hastalanmış. Hekimler bu delikanlının aşk hastası olduğunu anlamışlar. Oğlan kendine gelince derdini sormuşlar. Hekimlerin dediği çıkmış; Beyböyrek Akkavak kızma aşık olmuş.

Babası oğluna:

- Aman, ben o Akkavak kızıyla yedi yıl uğraştım, alamadım. Ondan vazgeç. İstersen sana resmini göstereyim, gönlünü onunla oyala, demiş ve sarayın içinde kapısı hiç açılmayan bir odadan bir resim getirmiş. Oğlanın aklı büsbütün başından gitmiş, biraz durduktan sonra ayılmış.
- İlle Akkavak kızını alacağım baba.
demiş. Emir vermiş. Şehzadeyi alıkoyamamışlar. Babası bağrına taş basmış, bir terki altın doldurmuş, ahırdan at çektirmiş. Beyböyrek birkaç ata binmiş, atların beli kırılmış.

Padişah seyislere emir vermiş:

"Bengibozu çekin" demiş. seyisler atı çözememişler. Sonunda Beyböyrek ahıra girmiş, Bengibozu çözmüş, nallamış, altın takım vurmuş. Üstüne atlamış.

- Allahaısmarladık sizi, duadan unutmayın bizi, demiş ve atını sürmüş gitmiş.
Kendisine "Akkavak kızının hışmına uğra" diye beddua eden kadının kapısına gelmiş. "Akkavak kızı nerede?" diye sormuş. Kızın memleketini öğrenmiş. Günlerce yolda kaldıktan sonra bir gün bir şehire gelmiş. Atını şehrin kenarına sürmüş.

Şehrin kenarına varınca atının kulağına eğilmiş ve demiş ki:

- Atım, eğer halis küheylan dölü isen, beni helal süt emmiş bir kamun evine indir.
At yürümüş, tozu dumana katmış. Bir gün başka bir şehire gelmiş, şehrin etrafını dolaşmış, bir kapının önünde durmuş. Beyböyrek kapıyı çalmış. İçerden bir karı çıkmış.

Ona sormuş:

-Beni misafir almaz mısın?

Kadın cevap vermiş:

- Alırım, ama atma yedirecek arpam, seni yatıracak döşeğim yok.
Beyböyrek çıkarmış bir avuç altın vermiş.

Kadın sevinmiş:

- Oğlum, atına da, sana da yerim var, buyrun! Senin yiyeceğin pirinç pilavı, atının yiyeceği de arpa olsun!
Beyböyrek burada bir iki gün misafir kalmış.

Bir akşam hoca karıya işi anlatmış:

"Anam, bacım ol, ben Akkavak kızına geldim nene, git ona söyle, bana varsın!

Kadın Beyböyrek'e:

- Senin asimi, neslini sorarsa ne diyeyim?
- Oğuz ilinden Beyböyrek geldi, seni istiyor deyiver.

Kadın Akkavak kızına gitmiş:

- Kızım, seni Oğuz belinden Beyböyrek isminde bir yiğit istiyor, cevabım da bekliyor.
- Haydi git, misafirini yarın ava gönder. Ben de ava çıkacağım. Senin kapının önünden geçerim, peşimden onu da ava gönder. Beni alacak oğlanı bir göreyim.
Kadın eve dönmüş, durumu Beyböyrek'e anlatmış hazır ol demiş.
Akkavak kızı sabahtan kalkmış, atına binmiş, gürzünü eline almış, yürümüş gelmiş.

Kadının evinin önüne elindeki gürzü atmış:

- Şu gürzümü misafirin alsın, arkamdan gelsin, demiş.

Beyböyrek kapının yanma çıkmış; ne görsün, kocaman bir demir parçası bir topuz, ne oynar, ne yerinden kımıldar.

Geri dönmüş, atının yanına varmış, atının karşısında başlamış ağlamaya:

- Hey atım; "başparmak, pakparmak, ortadirek, lala-kadın, küçükçelik" on parmağım, on tırnağım yakanda olsun.

Sana yalvarırım atım beni horlatma... demiş ve sazını eline alarak şu türküyü okumaya başlamış:

Akkavak kızı da geldi yarışa, Kırk batman gürzün attı da gitti. Zalim, Beyböyreğin de belini büktü, Kaçalım mı benim atım ne dersin?

Allahın izniyle at dile gelmiş ve Beyböyrek'e cevap vermiş:

Akkavak kızı da gelsin yarışa, Kırk batman gürzünü atsın da gitsin. Zalim Beyböyreğin de belini büksün, Korkma benim beyim, meydan senindir.

At Beyböyrek'e dönerek:

- Şimdi sen benim kolanlarımı iyice sağlamlaştır. Kapıdan çıkınca dizginlerimi gürzün kulpuna bağla, ben onu kaldırır, terkine veririm, kızın arkasından yetişiriz.

Sen kızı görünce:

"Kız, gürzünü al ben senin hammalın değilim!" dersin. O, gürzünü alır.
Beyböyrek atın dediğini yaptı, kıza yetişti ve gürzü verdi. Kız bu kaba muameleye darıldı, geri döndü. Beyböyrek de yine kocakarının evine geldi.
(Bekir Ağa burada: "Efendi, işte bu bir efsanedir. At konuşur mu ya?" dedi.)
"Ertesi günü Beyböyrek kocakarıyı yeniden gönderdi.

Akkavak kızı kadına:

- Bire karı ebe, ne sert misafirin varmış! Kırk batman gürzü ehe demeden getirdi. Yarın gene ava gidelim. Git söyle.
Kocakarı eve gelmiş ve "Sabahtan gene ava gideceksiniz" demiş. Sabah olmuş. Akkavak kızı gelmiş, "Haydi gidelim" demiş. Oğlan atının yanına varmış, meseleyi söylemiş.

At oğlanı şöyle uyarmış:

- Bu kız seni susuz bir dağa çekecek. Beni onun atının yanına bağlama. O bir av vurursa sen beş vur. Sakın susadım deme. Onun terkisinde zehirli portakal var. Sana vedirirse ölürsün.
Dağa varmışlar. Beyböyrek atının dediği gibi yapmış.

Kız:

"Gel oğlan avlarımızı pişirelim de yiyelim" demiş. Avları pişirmişler, kızın pişirdiğini oğlan, oğlanın pişirdiğini kız yemiş.
Kız avları çok tuzladığından oğlan susamış. "Kız demiş, susuz dağınız varmış, buralarda hiç su bulunmaz mı?"

Kız kalkmış:

"Dur yiğidim, terkimde portakal var, getireyim de ye" demiş. Bu sırada Bengiboz kişnemiş.

Oğlan:

"Bire kız, atım dolaştı mı" diye yerinden kalkmış, atın yanına varınca almış at:
Benim yiğidim bağlama beni çınara, Bakma mısın gökten inen şol nara?
Üçiinii sen ye, dördün ver nazlı yara,
Korkma benim beyim, meydan senindir.

Oğlan yedi nar bulmuş; üçünü kendi yemiş, dördünü Akkavak kızma götürmüş ve kıza demiş ki:

"Kız portakal susuzluk mu alır? Nar ye nar." Kız narları yemiş ve oğlana "daha nar yok mu?" demiş.

Oğlan:

"Bire kız, hayvan mısın? Dört nar yemedim mi" der demez kız gene küsmüş, evine gitmiş. Oğlan da atına binmiş, Bengiboz onu kızdan önce ulaştırmış. Çeşme başında Beyböyrek su içerken kız daha yeni geliyormuş.

Almış at:

Korkma beyim salavat getir, Namazını kıl duanı bitir. Akkavak kızının atını ı/etir, Korkma beyim meydan senindir.

Oğlan çeşme başında namazını kılmış ve yine atına binmiş, kıza ulaşmış. Atbaşı yanyana şehire beraberce girmişler, ama kız hala küsmüş.

Oğlan laf açmış, kız cevap vermiş:

- Sabah istersen güreş tutalım olmaz mı?

Oğlan:

- Oğuz elinden bir Bey gelir de Akkavak kızının güreşinden mi yılar! Tutak... Sen bana örde (Pey, rüşvet de olabilir) bile versen senin yakanı bırakmam...
Ertesi gün olmuş, meydan kalabalıkla dolmuş. Oğlan atın yanına varmış.

At demiş ki:

- Beyim, kız seni üç defa göğsüyle havaya atacak. Sen ayaküstü düş. Dördüncü de fırsat verme. Sol elini belinden, sağ elini memesinden tut ve dön, kaldır hemen yere vur.
Oğlan atın dediği gibi yapmış, kızı yere vurmuş.

Kız ayağa kalkmış, oğlanla dadaşmış ve oğlana:

"Sen benim, ben senin oldum."

Yükte ağır eşyalarını bırakmışlar ve oğlanla beraber Oğuz eline dönüp gitmişler, oğlanın babasının yurduna varmışlar.
Bayrak çekilmiş, düğün kurulmuş, babasının yurdunda şenlikler olmuş. Düğünden önce bir gece Beyböyrek düşünde bir boynuzu altın, bir boynuzu gümüş bir ceylan görmüş. Bu ceylanı pek sevdiği için uyanmış, düş olduğunu anlamış. Sabahtan cirit oyunu oynarken alayın ortasından, gece düşünde gördüğü ceylan önüne çıkmış. "İşte benim avım budur" diye atını ceylanın peşisıra sürmüş. Arkadaşları da onu bırakmamışlar, hep beraber at sürmüşler. Şurada tutacağız burada tutacağız diye bütün atlı ardına düşmüş.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:57

Bir gün Uyuzpınar'a gelmişler, ertesi gün Uykupınarı'na ulaşmışlar. Kırk atlı orada birleşmişler ve sudan içmişler. Suyu içen yıkılmış, hepsi uykuya yatmışlar. Bu pınarın suyunu yalnız Bengiboz içmemiş.

Ceylan kaçmış. Meğer bu ceylan Urus kralının kızı imiş. Kız koşmuş babasına söylemiş. Kral atlı göndermiş, Uykupınarı başında uyuya kalan Türkleri askerlerine toplatmış, tutsak etmiş ve hepsini zindanın içine atmış. Bunların arasından yalnız Beyböyrek'in atı kurtulmuş. Bengiboz yazın yaylalarda çavdarlık otu, kışın çukurovalarda çalı kemirmiş.

Aradan yedi yıl geçmiş. Zindandakilerin çoğu unutulmuş. Yedi sene sonra, kral kızı babasına demiş ki:

- Baba... Sen duygusuz adamsın. Bu herifleri yedi yıldır bir traş bile ettirmedin.
Kral kızının hatırı için zindancıyı çağırmış, mahpusların traş olmaları için zindan bahçesine çıkarılmalarını emretmiş.
Türkler zindanın bahçesinde traş olurlarken karşıdan bir kervan geçiyormuş.

Beyböyrek eline sazını almış ve kervana bir danışayım demiş:

Temelimiz oldu zindanın taşı, Pınarlara benzer gözlerin yaşı,
Gelişiniz nereden bezirgan başı, Eğlenin de haber verin hocalar?

Bezirganbaşı cevap vermiş:

Gelişimiz bizim Oğuzelinden,
Alıp sattığımız diiın/a malından, Söyle yiğit anlayayıın dilinden,
Eğlenip de sağlık salalım dostlar.

Beyböyrek yine başlamış:

Oğuzelinden mi beri gelirsiz,
Kasafet gönlümün gamın alırsız, Oğuzelinde siz kimi tanırsız, Eğlenin de sağlık verin hocalar?

Yine bezirgan cevap vermiş:

Oğuzelinden beri geliriz,
Kasafet gönlünün gamın alırız, Oğuzelini biz tümden biliriz, Söyle yiğit anlayalım dilinden!

Beyböyrek tekrar başlamış:

Babam Hakandır, tahtında oturur, Hükmünü dört köşelere yetirir,
Beyböyrek gibi evlat yitirir, Oııdnn da bir haber verin hocalar!

Bezirganbaşı cevap vermiş:

Ananı sorarsan beli büküldü, Babanı sorarsan gözü kör oldu, Köleleriniz de mezata kavruldu, Yiğit ilinizde bacılar ağlar, inilder.

Beyböyrek gördü ki, taç, taht gitmiş. Bir de şu Akkavak kızını sorayım, haberini alayım demiş:

Kolumdan uçurdum şabanı, bazı, Yelgin indirdim de durnayı, kazı, Bengiboz emeği Akkavak kızı, Ondan da bir haber verin hocalar!

Bezirgan ona da cevap vermiş:

Kaleden kaleye toplar atıldı, Öğle sularında bayrak çekildi, Akkavağı vezir gelin götürdü, Üç güne dek kel vezire alalar.

Altım tas içinde kına ezildi, Gümüş tarakla saçı düzüldü,
Gözüyün yaşı bir ırmağa düzüldü, Kel vezire verecekler hey ağalar!

Beyböyrek ayılmuş, yüreğine ateş düşmüş. Ağlaya ağlaya zindana girmiş. Kral kızı bunları damdan görüyormuş. Oğlanı (Beyböyrek'i) sevmiş.
Akşam olmuş. Kralın kızı bir haber yollamış, zindancı başından Beyböyrek'i istemiş ve Zindancı bu adamı göndermeyecek olursa onun ayaklarmı başından ağır getiririm" demiş.

Zindancı hemen Beyböyrek'i kral kızının huzuruna getirmiş.

Kız:

"Gel yiğidim, gel... Canım sana kurban, ben senin, sen benimsin" demiş. Biraz konuşmuşlar. Kız o gece Beyböyrek'i kaçırmaya karar vermiş.

Fakat Beyböyrek'ten söz istemiş, o demiş ki:

- Eğer memlekete döndükten sonra beni alırsan, bu akşam seni o güzeline yolcu ederim.
Beyböyrek kıza dönmüş ve "A güzelim, seni babandan almak pek kolay mı?" demiş.

Kız cevap vermiş:

- Aman bire yiğit, babam korkak bir adamdır. Hiçbir şey bulamazsan beş on bin davar, koyun, manda, inek bulursun, boynuzlarına birer mum dikersin. Bir gece mumları ateşlersin.

Babama:

"Zindanda kırk Oğuzelili vardır, onları verirsen verdin, yoksa senin memleketini ateşe vereceğim" dersin. O zaman mahpusları sayarlar, 39 çıkar. Ayak direr, ille 40 olacak dersin. Babam sana para verir almazsın, sonunda kızını isterim dersin. O bana danışır, ben kabul ederim ve beni memleketine götürürsün.
Beyböyrek işi anlamış ve "Böylece olursa ben de gelir seni alırım" demiş. Akşam olmuş, kral kızı Beyböyrek'i hapishane penceresinden sarkıtmak için gerekli yardımları yapmış.

Sonunda Beyböyrek kurtulmuş çok sevinmiş, zindancıyı kesmiş ve türkü okumaya başlamış:

Kaleden atıldım Hurd(?) oldu belim, Toprağa inince kırıldı kolum, Oğuzellerine çevrildi ı/olum, Mevlam, ağlatmadan güldürmez beni.

O sırada Bengiboz çıkagelmiş. Oğlan atlamış, at dile gelmiş:

"Bire insanoğlu, sizde hiç iman yok mu? Yedi yıldan beri ne çektiğimi sormadan üstüme atladın." Beyböyrek inmiş, atın eğerini kaldırmış. Atın omuz kısmı yara içinde imiş. Akkavak kızından aldığı mendili atın sırtına koymuş ve tekrar ata binmiş ve yola koyulmuş. Göz kapayıp açıncaya kadar kendisini Oğuz eline yakınlaşmış görmüş. Dağ, taş, dere tepe aşmış, Oğuz eline yaklaşmış. Yolda bir sazlı derviş gidiyormuş.

At gene dile gelmiş, Beyböyrek'e demiş ki:

- Benim arkama bir çul çek, sen de boynuna bir teşbih tak, teşbihin ortasına bir taş geçir. Beni yedeğinde çek, önümüzde bir çeşme var, o çeşmenin başına git.
Oğlan dervişi kandırmış, elbiselerini değiştirmiş. Atın dediği gibi yapmış ve çeşmenin başına bir fakir aşık gibi yanaşmış. Çeşme başında kızkardeşini görmüş. Kızkardeşi Bengiboz'un kardeşi olan bir tayı suluyormuş. Yedi yıldır pineğinden çıkmayan tazıda kızla beraber gelmişmiş. Tazı Beyböyrek'i tanımış, üstüne sıçramış.

Kızın canı sıkılmış tazıya bağıra bağıra:

- Gidi köpek, bugün kardeşimin karısı gelin oluyor da seviniyorsun demiş ve yerden bir taş alıp tazıyı taşlamış.

Beyböyrek boynunda asılı duran sazını eline almış:

Vurma bacım vurma tazıya taşı, Gözümden akıttın kan ile yaşı, Elindeki tay Bengiboz kardaşı, Mevlam ağladır da, güldürmez beni.

Kız bundan kuşkulanmış, aşığa cevap vermeye başlamış:

Başında saçın olmasa, Bıığazında taşın olmasa, Arkanda postun olmasa, Derviş, sana kardaş derdim.

Beyböyrek devam etmiş:

Başımda saçım var benim, Buğazımda taşım var benim, Arkamda kürküm var benim, Bacım, sana gine bacı derim.
Kız Beyböyrek'i tanımış ve kardeşinin boynuna sarılmış, beraberce eve varmışlar. Beyböyrek'in babası kör olmuş. Beyböyrek kendini tanıtmamış. Anası bu tanrı misafirine Beyböyrek'in eski hırkasını giydirmiş, tamam gelmiş.

Kadın demiş ki:

"A oğlan, Böyrek'imin hırkası sanki sana biçilmiş."

Beyböyrek:

"Olur ya, insan insana uyar" demiş.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:57

Düğün davulları vuruyormuş. Akşam olmuş, Beyböyrek'le kızkardeşi kına yakılan düğün evine gitmişler. (O zamanlarda kadınlar dervişlerden ve aşıklardan kaçmazlarmış.)

Beyböyrek'in kızkardeşi kına yerine girmiş ve "Size güzel bir aşık getirdim" demiş. Herkes sevinmiş, bir ağızdan "Çalsın, dinleyelim" demişler.

Beyböyrek:

"Ben oynayanlara çalarım" demiş. Kadınlardan biri çıkmış, oynamaya başlamış.

Beyböyrek bu arada:

Evinizin önü derecik değil mi? İtinizin adı "baracık" değil mi? Kız, kocacığın Mustafacık değil mi? Erin zindanda, sen düğünde oynarsın!

Gelin (Akkavak kızı), Beyböyrek'in yüzüne bakmış ve usulca yanındakilere "Vallahi billahi, bu aşık, aşık değil, Beyböyrek'dir" demiş. Oynamaya çıkmış.

Beyböyrek geline şu türküyü yakmış:

Ayağına giymiş altın nalini, Kemere sıktırmış ince belini, Şu oynayan kel vezirin gelini, Duyun ahali bu gelin benimdir, benim.
Akkavak kızı Beyböyrek'in eline sarılmış, verdiği yüzüğü parmağında görmüş. Düğüne telaş düşmüş. Kel vezir dağlara kaçmış, halk Kel veziri öldürmek istemiş, ama Beyböyrek buna razı olmamış. Akkavak kızını almış, evine gelmiş, dünya muradına ermiş.
Sabahtan kalkmış. Beş on bin davar, manda, inek toplamış, dosdoğru Urus devletinin ülkesine gitmiş, kralın yurduna ulaşmış. Bir gece hayvanların boynuzlarında mum yakmış, kendi de kralın şehrine girmiş.

Krala:

- Bire kral, oymağını, yurdunu başına geçirmeye geldim.
Kral ağlamış: "Ne muradın varsa oğul, vereyim, bana yurdumu bağışla" demiş.

Beyböyrek krala:

- Bire kral, senin zindanında kırk Oğuz elli yiğit var, onları verirsen kurtulursun, demiş.
Kral aceleyle zindancıya haber yollamış. Oğuz elli yiğitler serbest bırakılmış, sayılmış, 39 kişi çıkmış. Beyböyrek, ayak diremiş, "İlle kırk olacak, eksiğini alamam" demiş. Kral, para, mal, diyet vereyim derken oğlan razı olmamış. Kraldan kızım istemiş. Kral ses çıkarmamış, saraya varmış, kızını bulmuş, danışmış. Kız razı olmuş. Böylece kral Beyböyrek'e kızım vermiş.

Beyböyrek, arkadaşları ve kral kızıyla birlikte sabah namazı sıralarında Oğuz eline dönmüş. Kırk gün, kırk gece düğün dernek yapmış, kral kızını da kendisine eş edinmiş, muradına ermiş. Siz de erin... (Bundan önce gazetelerde yayınlanan Beyböyrek hikayeleri bundan daha uzundur.)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:58

ZİRAAT, SANAT

Aladağ, Toros dağları içinde tabiattan en çok yararlanan insanlarla doludur.
Bu dağda yazlayan aşiretler arasında yaygın olan dokumacılık ve yerleşik olanlarda yapılagelen pamuk ekimi sayesinde Aladağ aşiretleri arasında giyim bakımından geri kalmış insanlara pek az rastgelinir.

Pamuk Ekimi:

Koza ekilecek tarlayı yaz sıcakları gelmeden hazırlamalıdır ki, yazın kavurucu sıcakları otların köklerini layıkıyla yakarak mahvedebilsin.

Bunun için geç yapılan felhanlar (tarla bozma) maksadı sağlayabilmelidir. Bundan başka kış sırasında koza ekilmek üzere hazırlanmış felhanlar üç demirli ile aktarılır.

Genel olarak mart başlarında koza ekimine başlanırsa da, birçok çiftçiler tehlikeyi küçümseyerek şubat ayı içinde ekime başlarlar. Çünkü şubat ayı içinde ekilen kozalar eğer tehlikeyle karşılaşmazsa çiftçiyi güldürür. Çiğit (kozanın tohumu) ekildiği zaman, hava sıcak giderse, birkaç gün içinde çimlenme faslı başlar. Koza toprağın yüzüne çıktıktan sonra hava biraz soğuk yaparsa bu kozalar derhal etkilenerek ölürler; dolayısıyla o tarlanın sökülüp tekrar dikilmesi gerekir. Bu tekrar dikmek meselesi bir çiftçi için birçok masraf ve külfeti gerektirir. Hatta, çok tarla söküldüğü yıl iyi biderlik koza tohumu bulmak da bir meseledir. Bir dönüm tarlaya ortalama olarak dört okka koza tohumu ekilir. Bu biderlik koza tohumunun okkası sekiz kuruştur. Bazı yıllarda onbeş kuruşa kadar çıkıyor.

Ekilecek koza tohumları akşamdan ıslanır ve kürekle toprak üzerine saatlerce karıştırılarak üzerindeki pamuklar iyice yatıştırılır. Ertesi gün, bu tohumlar toprağa atılarak üç demirli ile sürülür ve hemen tapan (sürgü) yapılır. Tapan çok önemlidir. Eğer hava kurak gidiyorsa koza tarlasının demir loğlar ile loğlanması yine baskı ile toprak içersinde bulunan rutubetin korunması gerekir. Kuraklık uzadıkça loğ işine devam etmek mecburiyeti vardır.

Bir koza tarlası bir mevsim boyunca ortalama olarak üç defa kazılır. Çapa işinin başlaması çiftçi için en önemli andır. Dışardan az işçi geldiği yıllar çiftçi kendisine gereken işçiyi sağlayabilmek için işçi komisyonunun biçtiği fiyatın üstünde fedakarlık etmek zorundadır. Böyle zamanlarda işçi başlarının şımarıklıkları çekilmez bir hal alır.

Esas itibariyle, Aladağ bölgesinde iki türlü koza tohumu vardır. Biri yerli, diğeri Mısır (buna iane çiğidi de derler) tohumudur. Bir de sarı koza tohumu varsa da bu, memlekette pek az ekilir. Yılda üretilen bir iki yüz balya sarı pamuktan, Adana fabrikalarında dokunan tabii renk-sarı kumaşlardan güzel yazlık elbiseler yapılır. Bu sarı pamuklar henüz pek az üretildiği ve dolayısıyla ihracat mallarımızdan sayılamayacağı için, fazla bilgiye lüzum görülmemiştir.
Mısır tohumuna iane denmesinin sebebi! Diğerinden daha önce olgunlaşıp paraya çevrilmesiyle çiftçiyi mali sıkıntıdan kurtarmasıdır. İane pamukları yerli pamuklardan üstündür ve fiyatı da yüksektir.

Buna rağmen Aladağ çiftçisi iane kozasını yerli kozadan daha az eker. Bunun sebebi de; yerli malı koza halinde toplandığı halde Mısır pamuğunun kültür (çiğidi ayrılmamış pamuk) halinde toplanmasıdır. Mısır, yani iane kozaları olgunlaşınca açılır. Bu zamanda küflünün he-men toplanması gerekir, toplanmadığı halde rüzgar ve yağmur fazla zarar verir.
Yerli malı kozalar kısmen fabrikalarda ve kısmen de evlerde şiflenir (çekirdeğinden ayrılır), kütlü, kabuğundan ayrılır.

Bir çeki kozadan ortalama olarak dokuz okka şif (kozanın kabuğu), onbir okka çiğit, beş okka da pamuk çıkar.
Kütlü; çırçır ismi verilen fabrikalarda çekilir, yani küt-lünün içerisinde bulunan çiğitler ayrılarak pamuk elde edilir.
Pamuklar prese fabrikalarında çenberli balyalar hali ne getirilerek gerekli yerlere gönderilir.

Yerli pamuğun lifleri 17-19 milimetre, İnce (Mısır) pamuğunun lifleri 21-25 milimetre uzunluğundadır.
Bu yılki (928-929) üretim miktarı 5000 balya iane ve 35.000 balya yerli tahmin ediliyor. Bir balya 160-170 okkadır.
Aladağ bölgesinde yapılan pamuk ekimi Adana'da en geçerli elyafı sağlayan kısımlar arasındadır.
Aladağ bölgesinde buğday, arpa vs. tahıl ekimi de önemlidir. Karsıntı, Üskül,Yeniköy ve Demirkazık taraflarında yetişen kuru fasulye çok çabuk piştiği için meşhurdur. Bu bölgede bağcılığada yeter derecede önem verildiği görülmektedir. Kamışlı bölgesindeki Ağsar bağlarında yetişen üzüm ürünü Aladağ halkı arasmda oldukça meşhurdur.

Genel olarak ziraat işlerinde halkın bir kısım efsaneli inançları vardır. Ay ışığında tohum ekilmez, ağaç aşılanmaz, bağ budanmaz. Eğer bu zamanlarda tohum ekilecek, ağaç aşılanacak ve bağ budanacak olursa; mutlaka bunların meyvelerinin zayıf ve çürük olacağı inancı hakimdir.

Ürünlerin ekim ve biçim zamanlarına dair belli başlı ve ayrı bir efsane ve adet yoktur. Bütün Aladağm yerleşik halkı sanat ve ziraat işlerinde göreneğe, daha doğrusu alışkanlığa bağlıdır. Biraz da fennin bu işler arasında girmesi gerekir. Ekinler hakkında önemli halk inançları yoktur.

Elbise, giyim ve adetleri:

Aladağda erkek ve kadın elbisesi yün ve daha çok pamuktan dokunmuş zıbın, salta mintan isimlerini alan eşyalardır. Bunlar tamamen çulhalarda aşiret kadınları tarafından dokunur.

Kadınların başlarında fes ve altından süslerle gümüş zincirler takılıdır. Her kadının üç etekli entarisi ve önünde kırmızı bir futası bulunur. Entarilerin üstüne bir gümüş kemer sıkmak adet ise de, bu, yalnız hali vakti yerinde olanlarda kalmıştır.
Kızların başmda örtü bulunmaz. Başa örtü örtmek evli, yani gelin veya nişanlı olmaya işarettir. Erkeklerin, daha çok ihtiyarların bellerinde seyrek olarak eski zaman silahlıkları bulunur.

Kadın başlıklarında gördüğüm özellikleri şuraya kaydediyorum:

1- Kızların saçlarının ince ince örülmesi ve her örgünün kıldan yapılmış özel saç bağlarıyla bağlanarak bu bağların püsküllü uçlarının kalça kemiğine kadar sarkıtılması adettir.

2- Kızların başlarındaki fesler üç türlüdür:

a) Kırmızı bezden dikilmiş takkeler.
b) Etrafı kesilerek küçültülmüş bere büyüklüğünde adi fesler.
c) Keçeden döğülerek yapılmış ve sıfır numara kalıba çekilmiş, üzeri sırma ile işlenmiş boz renkte keçe külahlardır.

3- Altın ve gümüş süslemeleri arasında mavi boncuk ve istiridye kabuklarıyla Kurt dişi gibi süsler de bulundurulur.
4- Karaevliler arasında kızların saçları örülmüş ve başları tamamen açık, fessiz olarak görülmüştür.

5- Yeni bir elbise giyen adam bu elbiseyi giymeden önce sağ ayağıyla bu yeni elbisenin yakasına basar ve üç defa şu duayı okur:

"Zıbın eski, ben yeni."

Bu adet Bulgar ve Aladağlarında hemen hemen yaygınlaşmış gibidir. Bazı aşiretler arasında yalnız zifaf gecelerinde kullanılır.

6- İhtiyar kadınların başlarında süsleme olmaz ve olsa da ayıp sayılır.

Misafir severlik:

Aşiretler arasında misafire gösterilen hürmet ve fedakarlık hakkında ne kadar değerli övgüler yazılsa azdır. Bu misafirseverlik bazen aşırı denecek derecelere kadar çıkar.

Bakınız, Göşdere'de bir gece misafir olduğum İbrahim Ağa'nın çadırında gördüğüm bir misafir adetini anlatayım:

İbrahim Ağa'nın obasındaydım; uykumuz geldi, yataklar serildi. Çadırın sağ köşesinde ve girişi başındaki yatağın bana ait olduğu besbelliydi. Çadırın sol köşesi İbrahim Ağa'ya veriliyordu. İbrahim Ağa derhal yatağına yattı. Çadırı aydınlatan ufak bir ateş aleviydi. İbrahim Ağa ile benim aramda kadınlar, çocuklar yatıyorlardı. Hepsi yatınca ben de uzandım. Ortada yalnız İbrahim Ağa'nın 17-18 yaşlarındaki kızı kalmıştı. Bu, obanın en yetişkin kızı ve İbrahim Ağa'nın en büyük çocuğu idi. İşlerini tamamlayacak, hepimizden sonra yatacaktı. Benim yanımda boş kalan yatakta bu güzel kız yatacaktı! Benim yatağım ile kızın yatağı arasında ancak on santimlik bir boşluk vardı.

Aradan beş on dakika geçtikten sonra tahmin ettiğim gibi kız geldi, soyundu ve yatağına girdi, uyumaya başladı.
Şimdiye kadar görmediğim bu adet ve bu aşırı misafirperverliğe hayran olarak bir süre düşündükten sonra ben de uyudum.
Ertesi gün uygun bir dille bu adeti İbrahim Ağa'ya sordum.

Ağa bana dedi ki:

"Biz Yürükler bize yakın büyüklere böyle ederiz. Bu adetimiz ata, dede adetidir, ni-dek (ne yapalım) adet bulunmuş..."
Ben hemen "İbrahim Ağa dedim, bu adetten ya bir kaza çıkarsa?"

Ağa cevap verdi:

- Bizim kızlar nefislerine hakimdir. Ama biz misafiri de gözünden biliriz. Eğer bir misafir hainlik eder ve yan gözle bakarsa zorlu düşmanlığımız üstüne gelir. Biz öylesi adamı yaşatmayız. Buralarda ardıç hakim, çam kadı.
İşte öyle bir adet ki, en medeni ve asri memleketlerde bile benzerine rastlanmaz.

İbrahim Ağa biraz düşündü ve sözlerine ekledi:

"Taşhan'da misafir bir adam, bir dul gelinin çadırına inmiş. Kalbini bozmuş.

Kadın bu herife:

- Ulan, rahat dur. Ulan fikrini bozma, demiş. Herif aldırmamış. Sonunda gelin misafiri dana kazığına sıkıca bağlamış ve iyice ıslatmış. Bizim aşiret kadınlarında ve kızlarında senin bildiğin işler yoktur efendi, yoktur, dedi ve kollarım kabartarak iftiharla dehşetli bir öksürdü...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:58

Misafirlere yemek yedirmek:

Aşiret arasında çadıra inen misafirlere mutlaka bir miktar yemek yedirmek adettir. Yemek yemeyen misafire karşı obada ve daha çok indiği çadırda kin uyanır.

Gıdalar:

Süt, yoğurt, koyun ve keçi eti (sığır eti makbul değildir). Etin en makbul yerleri; baş ve döşüdür. Misafire koyun kesmek yüksek bir ikramdır. Misafir için kesilen koyunun başı mutlaka sofraya bütün olarak gelir. Bazı yerlerde baş getirilmez. Yalnız, kellenin beyni ve diğer kısımları bir tabağa çıkarılarak misafirin önüne konur. Bu da aynı manayı daha nazik bir şekilde ifade eden adetlerdendir.

Yürüklerde kadın:

Aşiretler arasında kadının önemli bir yeri vardır. Erkekler kadınlara danışmadan bir işe veya pazarlığa başlamazlar. Kadın sanki obada bir danışma vasıtasıdır.
Aladağda kadınlara dair birkaç görüş daha vardır.

1- Kadın fahişe bile olsa bunda suçlu kadın değildir. Hatta bu gibi olaylarda erkek sorumlu tutulur ve ceza vermek gerekirse kadından önce erkek cezaya çarptırılır.
2- Kocası ölen kadınların acele olarak kocaya varması çok sevap sayılır.
3- Kadınların çok çalışmaları aşirette onların saygıdeğer bir mevki kazanmalarını sağlar ve çok çalışan kadınlar övülür.
4- Kadınların adetlerine, darbımesellerine kayıtsız şartsız herkes boyun eğer.
6- Ölülere ağıt (Mersiye) okumak kadınların görevleri arasında önemli bir yer tutar.

Kadınlara verilen takma isimler:

Aşiret arasında kadınlara verilen birçok tuhaf isim vardır. Şuraya not edebildiğimi kaydediyorum:

1- Çorbacı,
2- Küldöken,
3- Köroğlu
4- Kaşık düşmanı,
5- Horanta,
6- Avrat,
7- Eksik etek,
8- Kanayaklı.

Kanayaklı ismini Aladağda karşılaştığım Erzurum mültecileri arasında duydum. Bu deyimi bizim yerli aşiret pek az kullanır.

Çeşitli adetler:

Bulgar dağında rastlanmayan bazı adetleri Aladağda buldum.

Şuraya geçiriyorum:

1- Gelin güveyinin evine davul ve alayla giderken delikanlıların bazıları ara sıra yüksek sesle şöyle derler. (Gübent)

Kazanlar kaynasın, Gömeçler oynasın, Büyük kızlar gelin olsun, Ufaklara sıra gelsin. Pirimiz Hacı Bektaş Veli, Aşkile, şevkile diyelim, Allah... Allah... Allah..

2- Güveyinin kapısı önünde gelinin attan inmesi rica olunur. Gelin naz eder sonunda güveyinin yakın akraba ları geline adak vadederler; ve bundan sonra gelin attan iner.

3- Gelin attan iner irımez, bir dalikanlı ata sıçrar ve atı güveyinin evine doğru sürer. Eğer at, kapıdan içeri girerse o gelini çok namuslu ve uğurlu bir gelin olarak tanırlar. Aksi taktirde; bu gelinden herkes şüphe etmeye başlar. Bu adet, düğünlerde dikkatle incelenir ve ona göre geline not verilir.

4- Güveyiler gelinden gelen çamaşırları bir ihtiyar adamın veya bir hocanın yardımıyla giyerler. Bu kişinin elbisenin düğmeleri kat'iyyen iliklenmez, gerdeğe düğmeleri iliklenmemiş olarak girilir ve bunlar ancak gelin tarafından iliklenir.

5- Gerdek gecesi gelinin bakire çıktığını ilan etmesi için güveyi tarafından bir el silah atılması adettir.

6- Düğünde kesilen davarların kelleleri zifaf gecesinin ertesi günü pişer. Çok yerlerde "paça günü" denilen bugüne buralarda "şarşaf" günü ismi verilir. Bugün obanın bütün kadınları gelin çadırına toplanır ve yatak çarşafını muayene ederlerken çarşafın üstüne para atarlar, ondan sonra pişen paça yemeğini yiyip giderler. Şarşaf günü oba hemen hemen düğün kadar büyük bir kalabalık sağlar. Eğer aksi olursa kurulan evin kısmeti güdük olurmuş.

Nazarlıklar:

7- Karahacılı aşireti arasında Aflak'ta karşılaştığım bir nazarlığı şuraya aynen geçiriyorum. Çocuğun salıncağının ipi üzerine gerilen bu nazarlık şunlardan ibarettir.

1- Bir baş soğan (veya sarımsak)
2- Birkaç gök boncuk.
3- Bir parça beyaz bez.
4- Bir küçük gözgü (ayna)
5- Bir adet çuvalsız iğnesi,
6- Bir veya iki parça adi kurşun
7- Bir parça kırmızı bez.

Mutlaka yedi çeşit olacak olan bu nazarlıklar daha çok çocuğun salıncağına veya beşiğine bağlanır. Bu yedi türlü nişanın ayrı ayrı ve efsanevi manaları da vardır. (Kırmızı: al anasını, beyaz: uğuru, ayna: günlüğü, çuvaldız: kuvveti, soğan: bereketi, boncuk: gözdeliği, kurşun: cesareti temsil edermiş.)
Bu inanışlar her kocakarının ayrı ayrı anlayışlarına bağlı gibidir ve bazen bu yedi nişan ayrı ayrı birer nazarlık gibi de kullanılır.

Mezarlık ve avcı:

8- Bir av tüfeği avı doğru vurmazsa avcı tüfeğini alarak mezarlığa gider 3-7 40 defa mezarlığın etrafından döner. Bu adet tüfeğin ondan sonra doğru vuracağına inanılarak yapılır.

Yeminler

9- "Yönüm ardıma dönsün" cümlesi Aladağ çevresinde kullanılan bir yemindir. Bunun bazı yerlerde "çarpılmak" olarak tercüme edildiğini görürüz. Şıhlı köyüne giderken kılavuzum bekçi Mehmet devamlı olarak anlatıyordu.

- Bizim köyde Niğde'lilerin tarlaları var. Efendi, biz her sene bunları ortak işlerdik, ama Niğde'liler haklarına razı olmadılar. Köyde kavga gürültü çıktı. Biz de yumuş1 ettik, kolayını bulduk. Bundan böyle, o tarlaları kiralık kullanacağız, ortaklık etmeyeceğiz. Bütün köylü; yemin ettik, ant içtik, avrat boşadık, taşa tükürdük, değnek atladık, böyle yapacağız.
İşte, bunlar da birer yemindir. Türkmenlerde değnek atlama yemininin ismi çöven atlamadır. Çepniler arasında dolaşan babaların elinde birer bambudan yapılmış baston vardır. Çepniler bu bastonu pek kutsal bir ağaç olarak tanırlar ve en büyük yeminlerini bunun üstünden atlayarak yaparlar Aşiret arasında çıkan davaları idare eden babaların veya ihtiyarların ismine "Pirbudak" deniyor. Çövenden atlama yeminini çok defa bu adamlar yaptırırlar. Fakat cumhuriyetten soma bu işi yaptıran kalmamıştır. Şimdi bu adet ölü adetler araşma karışmıştır.

Bozgeyik dede:

10- Bozgeyik dede isminde var sayılan fakat bilinmeyen bir evliyaya hürmet etmek ve başına yemin içmek, aşiretler arasında adettir. Bu adamın hüneri aşiretteki kavgaları halletmekmiş. Vaktiyle bu isimde birtakım dervişler aşiret arasında gezerlermiş. Bu dedelerin işleri güçleri küskünleri barıştırmak ve her iki taraftan da ücret almakmış. Şimdi bu adetten yalnız şöyle bir yemin kalmıştır.

"Bozgeyik dede çarpsın."
İşte aşiret arasında böyle akla hayale gelmeyen birtakım yeminler ve adetler vardır ki, bunların tetkiki folklor alanında yapılacak hizmetlerin en büyüklerinden sayılır.

Çocuk tedavileri:

11- Horzun aşireti arasında not ettiğim çocuk hastalıkları ve tedavileri şunlardır:

A- Uyuz hastalığına yakalanan çocuğun anası çocuğunu kutsal sayılan bir pınarda yıkar ve ondan sonra çocuğun vücudunu fışkı ile oğuşturur. Bu hastalığın ismine Daz deniyor.
B- Kırkını çıkarmadan korkarak dudağında uçuk çıkaran çocuğa bir kara eşeğin sütünü üç defa içirmek adettir.
C- Yeni doğan çocuğun sağ dalında (sırtının sağında) bir beni bulunursa bu çocuk ulu sayılır ve çocuğun yıkandığı artık su zayıf çocuklara şifa yerine içirilir.

Bir takvim:

12- Karakışta (aralığın ikinci haftası) yağmur çok olursa, zemheride hiç yağmazsa, martta, nisanda 7-8 saat yağmur yağarsa, o yıl bolluk olurmuş inancı aşirette esaslı bir takvim halindedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:59

Harabeler:

1- Üçkapulu'da: Gün doğusunda Kartalkaya hüyüğünde ufak bir mağara vardır. Bu inden içeriye girilince büyücek bir odaya rastlanılır. Bu oda taştan oyulmuş olup, cilalanmış duvarları zaman geçtikçe mermer bir yüzey haline gelmiştir. Bu inin ağzı çok küçük olduğundan tamamen içine giremedim. Halk bu mağaraya çok önem vermektedir.
Halkın anlattığına göre; mağaranın benim gördüğüm odasından başka daha on tane odası varmış ve hatta bu mağarada yeterli gelecek kadar su mahzenleri bile bulunuyormuş.

2- Eski eserler: Üçkapılı yaylasının güneyinde, maden geçidi üzerinde, üç dört yıl önce kurulmuş bir köy vardır. Bu köyde iki buçuk metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde yontulmuş yazısız ve resimsiz birtakım taşlara rastlanır ki, bunlar bu bölgenin eski eserler bölgesi olduğunu gösterir.

3- Karsantı dolaylarında birçok Roma eserlerine rastlanır.

Bu eserleri birer birer size de sunayım:

A) Mazılık köyündeki kilise ve etrafı kazıldıkça toprak altından çıkarılan avani ev eşyaları.
B) Gira köyündeki çeşme ve köyün etrafındaki büyük bina harabeleri çok eski olan yıkıntılardandır.
C) Kızıldam'da görülen büyük binaların harabeleri ve nakışlı toprak lahitler ile çeşitli sütunlar.
Ç) Maseret köyündeki mezarlıklar,
D) Akören ile Kabasakal'a giden yolun üzerindeki kiliseler.
E) Karatepe bölgesinde arslanlı küristan. (Ben görmedim, işittim.)
F) Seyhan nehrin kenarında Gübe1 köyündeki han, kervansaray, köprü harabesi. Aladağın kuzeyindeki enginlerde Kayseri, Niğde, Nevşehir dolaylarında bulunan eski eserler merkezleri daima gözönünde bulunduğu için kitaba almaya lüzum görülmemiştir.
G) Çakıt kıyısında ve Koca Veliler köyünün batısında Kesrihan ismindeki kervansaray.
H) Karataş bölgesinde deniz kıyısında Finike eserleri ve Roma'nın yeraltı mezarlarıyla türbeye benzer yapılar. Bunlardan başka Aladağ bölgesinde taşınabilir eserlere de az çok rastlanabilir. Yukarıda isimlerini saydığım yapıların isimleri halk tarafından verilen mahalli isimlerdir.

Şamboyadı köyü:

Aladağ bölgesinde Alpı, Karahan, Şambayadı isimleri gibi önemli isimler taşıyan köylerimiz vardır:

1) Gübe: Gemilerin dümenlerine verilen isimdir.
2) Karatepeliler heykellerin ismine toprak adamı derler.

Bunların içinde insanı en çok düşündüren Fuzuli ve Dede Korkut'un aşiretinin ismini taşıyan "Bayat" köyüdür. Ahmet Çavuş'un söylediğine göre: Elgazizade Hacı Bekir Bey isminde biri yedi yüz yıl önce Bağdat'tan Şam'a gelmiş ve bin çadırlık aşiretiyle Şam'dan Anadolu'ya girmiş, beğendiği yerlere büyük bir saygı ile yerleşmiştir.
Nevşehir'de, Behisni'de, Adana'da birer köy ve Karaman'ın bir mahallesi bu aşiretten meydana gelmiştir.

At nasıl seçilir:

Türklerde atın ne kadar önemli bir totem olduğu herkesçe bilinir. Aladağda ata verilen mevkii şuraya kaydedeceğim maddeler gösterecektir:

Atın topuğundaki kıllar bir dikiş yüzüğüne sığacak kadar az olmalıdır.
Atın kulakları makas gibi çatallı olmalı ve tüysüz bulunmalıdır.
Atın gözleri fincan gibi büyük olmalı ve beyazı karasından çok bulunmalıdır.
Atın yalı (yelesi) sağ yana devrilmiş olmalıdır.
Atın alnında kıvırcık tüylerden meydana gelmiş bir nişan bulunmalı (Bu nişana sadakat ismi verilir.)
Atın boynundaki damarlar dalma (omuz başına) kadar uzamış olmalıdır.
Atın sağrısı (kıçı) etli fakat geniş olmamalıdır.

Atın tımarı:

Atın ayaklarına vurulacak nallar önce tartılmalıdır. Nalların ağırlığı mutlaka eşit olmalıdır. Nallanan at en az bir gün dinlenmelidir.
At sert bir fırça veya keçe parçasıyla ve bol sabunla senede bir defa olsun iyice yıkanmalıdır. Yıkanan atlar güneşte kurumamalıdır. Yıkanıp gölgede kuruyan atlar yüz dirhem zeytin yağı ile iyice oğuşturulmalıdır. Bundan sonra hemen güneşsiz ve hatta ışık almayan bir yere kapatılmalıdır. Yıkanan ve yağlanan ata hiç olmazsa bir hafta kaynamış arpa yedirmelidir ve bu yem her gün çoğaltılmalı, at en az bir ay ahırdan çıkmamalıdır.
Ata ait olan bu maddeleri Karaevliler, Bozdoğanlılar, Türkmenler ve Aydınlılar arasında dinledim.

Atasözleri:

1- Tecirli at almış, üstüne binedini de almış mı? (Tecirliler hakkında bu atasözü Bozdoğanlılar tarafından söylenmiştir.)
2- Atın, avradın beli berkolmalıdır. (Sağlam olmalıdır.)
3- Sağ yanın saracık, sol yanın Binboğa. (Mesut olanlara söylenir.)
4- Güz güneşinde kızım, bahar güneşinde gelinim yansın. (Bu, kaynanaların gelinlere besledikleri kinin derecesini gösterir. Çünkü halkta ilkbahar güneşinin insanı çirkinleştirdiği inancı vardır.)
5- Oğlum gelinimi çamaşır yıkarken, güveyim kızımı ekmek pişirirken görsün.
6- Düğün aşıyla, dostunu davet yasağı savmaz.
7- Ağaç adıyla yiğit malıyla güler.
8- Yılanın sevmediği ot başucunda çıkar.
9- Dostunu yolculukta öğren.
10- Dosta çayır, düşmanına çadır göster. (Yani, sevdiğini açık havalı yerde yatır, sevmediğini ışıksız ve havasız yerlere koy demekmiş.)
11- Dostunun dostu, dostundan dost olur.
12- Misafire divan durmayan kız, itilere kul olur.
13- Kurt olmasa çaban seçilmez neye yarar.
14- Ev olmuş, avın olmamış.
15- Hayvan dostunu bilmez, ıstım bilir.
16- Ağası yiğit olanın adamı yavuz olur. (İti yavuz olan da denir.)
17- Kocadm gittin, taylarla kırkılın. (Yani, ihtiyarladın fakat hala gencim diyorsun demektir.)
18- Ulu sözü tutmayan ulur.
19- Evecen it gözsüz enik kunlar. (Evecen: aceleci, enik: köpek yavrusu, kunlar: doğurur demektir.)
20- Örde kapıdan girer, iman takadan çıkar.
21- Eseme yolda uz git!.. Dokunma kimseye düz git.
Halk arasında atasözleri sanki eski bir kanunun parçalanarak dağılmış maddeleri halinde bir yasayı temsil eder. Aşirette en kuvvetli ikna vasıtası da atasözleridir. İddiasını, davasını sağlamlaştırmak isteyenler mutlaka bir atasözüne başvurmak ister. Aşiret davalarında atasözleri vasıtasıyla birçok davalar hal olunur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:59

Yüreğil ovası:

Aladağ bölgesinin en değerli aşiretleri Yüreğil'de yaşar, kırk elli yıl önce, bir kısım aşiret, bu topraklara yerleşmiş ve çiftçilikle uğraşarak göçebeliği bırakmıştır.

Karalar aşireti arasında rastladığım sınıkçı Hacı Ağa:

"Buraların öz adı Yürükeli'dir. Sıcaklarda bu yerlere söykenemiyen oymakların gidip gelmesinden Araplar, Kürtler buralarda tümbüldemiş (sivrilmiş) demektir. Bizi hüsüre (yünlerin ufak tefek tüyleri, işe yaramayan kıllar. Dokumacılıkta bunları pamuğa katarlar) çıkarmışlar" dedi. Ben bu kıymetli beyanatı tekrar ettirerek defterime aynen not ettim. Bundan sonra Hacı Hüseyin'e bu ovanın asıl ismini sordum. O da bu arazinin aslen "Yürükeli" olduğunu doğruladı.

Türkiye'nin çok değerli bir ovası olan bu verimli bölgede gerçekten bir kısım Arap ve Kürt köyleri vardır. Hüseyin Ağa'nın dediği gibi, bunların buralara yerleşmeleri doğrudan doğruya Yürüklerin davarcılığa düşkün olup çiftçiliğe önem vermelerinden ileri gelmiştir.

1) Eseme: Tuzla, tuz inhisar memuru Memduh Bey bu kelimenin halk arasında (mantık) karşılığı olduğunu söylüyor.
2) Yüregil ovası: Bu ismin aslı mutlaka "Yürekli"dir.
3) Sınık: Kırık, çıkık; bu sanatı yapana (sınıkçı) derler.
4) Yaslanamayan, istila edemeyen.

Hala Havutlubucağı, Yalmanlı, Kayışlı, Güneşli, Yukarı oba gibi birçok köy isimleri Türkçe olduğu halde, bu köylerin arasında ilaç için bir Türk bulmak mümkün değildir.

Yürükeli ovasında halen gezici ve yarı göçebe olanları da dahil olmak üzere yerleşmiş bulunan aşiretlerimizin en meşhurları:

1- Karalar,
2- Karakoyunlu,
3- Akçakoyunlu,
4- Türkmen Beydili,
5- Sarıkeçili,
6- Bozdoğanlı gibi isimlerle anılır.

1. Karalar aşireti:

Çimeli, Terliksiz (Burada birkaç hane Avşar'da var) Halvacı, Oymaklı, Yüzbaşı (Bu köyün asıl ismi Yozbaşıdır.) Kamışlı, Sakalıağca (Harap olmuş bir köydür.)

2. Karakoyunlu aşireti:

Karagöçer, Tuzla'nın Hayri Bey mahallesi, Hasırağacı, Ganime, Dolaplı, incirli köyleri.

3. Akçakoyunlu aşireti:

Tuzla, Tuzkuyusu, Nalkulak (Burada kürt de vardır.), Ziamet, Kabaklar köyleri.

4. Bozdoğanlı aşireti:

Yürük elindeki Bozdoğanlıların oymak ismine "Kütük Bozdoğanlı" denir. Dolaplı, Bebeli, Sırınsı, Feyziye, Bahçe (Kadirli'de Bahçe isminde bir Bozdoğanlı köyü vardır).

5. Beydili aşireti:

Sirkenli, Çakşırlı, Kesik, Çukur kamış, İncirli (Burada Karakoyunlular çoktur.) Adalı, Topraklı, Kırhasan, İsahacılı (Bu köyde halkın çoğu Malatya'hdır) Kırmıtlı köyleri.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 03:02

6. Sarıkeçili aşireti:

Karaoğlanlı, Develeröreni, Beyköy Yenice köyleri. Yürükeli'de Sankeçililer hemen hemen genellikle göçebedir.
Yürükeli arazisine yayılan köylerin isimleri de incelemeğe değer bir konudur.
Bu bölgede her yıl aynı aşiretlere bağlı yüzlerce yerleşik olmayan göçebeler kışlar ve hepsi de Aladağ yayla-larmda yayla ederler. En meşhurları ve kalabalık olanları Beydili Türkmenleridir.

Karahacılı'dan İbrahim Ağa diyor ki:

"Bizi kötelekle (bir çeşit kavga değneği) dövmüş olsalardı biz buralara (Yürükeli'ne) konmazdık. Ama geçim daraldıktan sonra bak biz de Araplar gibi yaylasız, güzle-siz yaşıyoruz.
Yürükeli bölgesinin hemen her yerinde mükemmel artezyen kuyuları çıkarılmış ve halkın su ihtiyacı karşılanmıştır. Bundan onbeş yıl önce, içilen sular tamamen acı ve tuzluymuş. Bu suyun ismine "Çoraksu" denir.
Horzum aşiretinde karşılaştığım Hacı Ömer Ağa ile konuşurken söz Bozkurd'a geçti.

Ömer Ağa:

1. Bozkurt:


"Yamandır Bozkurt yamandır. Kurdun dişini cebinde taşıyan adam nazar görmez, hem uykuda sayıklamaz. Bozkurt'un gözü kurutulur ve toz edilerek sürme gibi göze çekilirse o göz çok görür ve ağrımaz" dedi.

2. Deve, Koyun, Keçi, At:

Hacı Ali Ağa kurttan sonra keçi, koyun ve deve hakkında şöyle bir atalar sözü okudu:
Develer sunadır, Koyun berber, Keçi çerçidir, At server...

Bunun sebebini sordum. İhtiyar gülerek cevap verdi:

- Deve başını kaldırmadan yiyemediği için sunaya, koyun merada santim şaşmadan bir düzüye otları biçtiği için berbere, keçi ise şurdan burdan çöplendiği için çerçiye at ise hayvanların yiğidi olduğu için uluya benzetilmiştir, başka bir şey değil.

3. Petrol, Kibrit:

Horzumlular petrolü 1880 yılından beri kullanmaya başlamışlardır. Aşiretler arasında, daha çok Karaevliler içinde kibrit yerine özel olarak yapılmış kükürtlü pamuk ipliğinin kullanılmakta olduğunu gördüm.

4. Zilif:

Şehirlerde gelin hamamlarında bir kadının elinde olduğu halde üstüne mum yakılarak hamam eğlencelerine çıkarılan süslü bir alettir. Uzun bir değneğin ucuna, ortasına ve biraz daha aşağısına takılan tahta çemberler, bezler, kağıtlar, tellerle süslenir. Üst çembere mum takılır. Adana'da birkaç hamamda "zilif denilen bu aletten birer tane demirbaş olarak bulunur.

5. Bir Yalan Yemin:

Halk arasında monolog yerine geçen birtakım tekerlemeler vardır.

"Kepenek ile mazara, Onlar gider pazara.
Ekmekleri dürüm dürüm, Pekmezleri şirin şirin, Onlar nefsimi kör etsin, Kül gözüme boz görünsün, Ulu karga gözüm oysun.
Çiğ iplikle çörtene1 asılayım, Allak bullak dört tombalak, Sivri sinek canım alsın, Ben seni seviyorum."

Bu yemini ben Türkmenlerde, Lohan'da bir çobandan yazdım. Çoban yemin ederken yanımdaki delikanlılar katılarak gülüyorlardı. Bu gibi tekerlemeler aşiret arasında bir çeşit eğlencedir.

Türküler:

Şambayadı köyünden Ahmet Çavuş, Binboğa dağı hakkında şöyle bir türkü okudu. Dadaloğlu'na ait olan bu türkü güzel parçalar arasındadır.

Aynen geçiriyorum:

Binboğa da koç dağını gözedir, Geyik, ceyran, lale, sünbül, tazedir, Ablak sığırları da boynun uzadır, Fariz Avcu ister sana Binbuğa
Binboğa da Koç dağından otludur, Kışın ağ giyer, yazın yeşil postludur, Sağ yanı Saracık, solu Reyhanlıdır, İlin Avşar değil, Cerit Binboğa.

Başında var senin ak kuğulu gölün, Senirden gider de on iki yolun. Ayağından çekilişin kız ile gelin, Aslın toprak değil, yağdır Binbuğa.

Bereket var toprağında, taşında, Seyfi kuşlar yuva yapar başında, Kamalağın karardıcın başında, İmil imil eser yelin Binbuğa.
Karlar yağıp karardıcı basınca, Gıcılı, boranlı yeller esince, İmaların komalığa pısınca, Farız avcu ister çölün Binboğa.

Dadaloğlu der, şu bana ne oldu, Gözüm aktı da kanile doldu; Saatim, ay günüm yıl oldu, Ne pek methettim veli Binboğa!

Ahmet Çavuş burada dedi ki:

- Dadaloğlu'nun asıl ismi Veli imiş. Kul Kadir isminde bir aşık Binboğa hakkında bir türkü okuyormuş. Dadaloğlu bu türküyü beğenmemiş ve kızarak: "Ulan, deniz kıyısında kuyu kazılmaz" demiş. Okuduğum bu güzel türküyü okuyarak Kul Kadir'e kendini göstermiş.

Milli Mücadele:

Aladağ bölgesinde Milli mücadele, başlı başına binlerce sayfa dolduracak kadar kadar büyük bir inceleme konusudur.
Bu mücadelenin milli kahramanlarından olup fedakarca şehit düşmüş Molla Kerim hakkında anası tarafından düzenlendiği söylenilen ağıtlar vardır. Bu ağıtları Çarkıpare'de kör Hüseyin söylüyor. Yazılarım arasında milli mücadele hatıralarına biraz olsun dokunabilmek için adı geçen ağıtları aynen alıyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

ÖncekiSonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir