Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Aladağ Yürükleri

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Aladağ Yürükleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:35

ALADAĞ

Aladağ'la Bulgar Dağlarının farkı:


Torosların ikinci bölüğünün ismine halk "Aladağ" der. Bu dağın doğusunda; Seyhan nehrinin uzun yayla-dan gelen Zamantı çayı ve Kozan dağları, batısında; Çakıt ve Bozantı çayları ile Gülek boğazı ve Taşdürma dağları, kuzeyinde; Niğde ile Kervansaray dağları, güneyinde ise; Adana'nın Karaisalı kazası, Karatepeli ve Karsantı bölgeleri vardır.

Aladağm tabiatı ve genel özellikleri Bulgar dağına kıyasla ayrı ayrı durumlar gösterir:

1- Bu dağın toprağı Bulgar dağının toprağından daha az kireçlidir.
2- Aladağın taşlan çakıl ve kısmen çakmaktaşı türünden olup, kalker taşı azdır.
3- Aladağ, Bulgar dağı kadar yüksek ve büyük değilse de, ondan sarp ve korkunç yamaçlarla doludur.

Bu dağın en ünlü tepeleri:

Demirkazık, Karınca, Karanfil, Akdağ, Kızıldağ, Bakırdağ gibi isimlerle anılır.

4- Aladağ, halkın inanana göre bir maden dağıdır. Halkın bu bilgileri biraz eşilirse bu dağ baştan başa bir gümüş ve kurşun yuvası sayılır.

5- Bu dağın ürünü, bereketi, ağaçları Bulgar dağından çok ve gürdür. Ormanları bol olup, çam ile meşedir. Bitkileri içinde sanatta faydası görülen ve ihracat mallarımızdan olan "Kitre" keveni meşhurdur.
Aladağ, Torosların ortasında dik başlı, genç ve sarp olmakla birlikte ayrıca kendisinde özel bir güzelliği yaşatır. Hele Demirkazığın heybeti insana bambaşka bir yiğitlik hissi verir.

6- Bu dağ ağıtları sağıt eden ünlü dereler ve pınarlarla doludur.

7- Aladağın suları Bulgar dağı kadar az değildir. Bu dağda pek çok pınara ve küçük küçük ırmaklara rastlanır. Aladağın sularında kireç .o kadar çok değildir. Halk bu dağın suları için "Dertleiri arıtan, dertlilere derman veren pınarları var" der.

8- Adı sanı alkışla söylenen bu dağın en meşhur yaylaları: Almatepesi, Alatepe, Başyayla, Üç kapılı isimleriyle sayılır. Başyaylada yayılan davarın dişlerinin bile altınlaşmakta olduğu iddia edilir.

9- Bulgar dağının kuzey ve güney kısımları sivrildiği halde, Aladağda bunun tersi olarak tam ortası sivri ve etrafı düzdür. Aladağın sivri ve sarp yerlerine insan bile çıkamaz. Buralarda bol geyik avı bulunur ve bu geyikler koyun sürüsü gibi sürü sürü demirkazığın en sarp yerlerinde yayılırlar.

10- Bu yaylalarda konar-göçer aşiretler Bulgar dağındakiler gibi yumuşak adamlar değillerdir. Buradaki oymakların halkı yayladıkları dağın tabiatıyla uyuşmuş haldedirler.

11- Bu yaylaların en büyüğü "Üçkapılı" yaylasıdır. Üç kapılı yaylası dededen, atadan kalma birçok armağanlarla doludur. Burada yaylayan oymaklar kendilerini tarihin doruğuna çıkmış sayarlar ve her sene bu yaylada yüzlerce çadır adeta kurultay havası yaşar. Üçkapılı'da her oba adamı derdini, şikayetini açık ve tok bir sözle serbest serbest söyleyebilir. Vaktiyle bu yayla, Aladağın meşhur bir pazar yeri olarak kullanılmış ve yıllarca buralarda büyük panayırlar kurulmuştur. Panayırın kurulduğu alanın ismine "Pazaryeri" denir. Bu yaylamn en anlı ve şanlı suyu "Kürt pınarı" ismiyle anılır.

12- Yürükler arasında bu pınarın suyu çok övülür. Aladağda yaylayan oymaklar şunlardır: Karalar, Karaha-cılı, Bozdoğanlı (pek az), Sarı Keçili, Kara koyunlu, Kara kayalı, Cerit, Aydınlı.

13- Burada Türk kabilelerinden başka biraz kürt de vardır. Bunun için Aladağın milli inancı Bulgar dağına kıyasla değişiktir. Bu dağda çok defa önemli olaylar olur ve güvenlik bakımından halkının gözünden ufak bir şey kaçmaz. Bunu hazırlayan sebeplerden biri de bu şüphesiz çevrenin sarp olarak yaratılmasıdır.

ALADAĞIN SAĞİDİ

Sarıkeçili aşiretinden İdris Kahya, Aladağ hakkında bir sağıt okumuştu. Sevgili okuyucularıma bu kıymetli sağıdı aynen sunarak sözlerime son veriyorum:

Dumanlanır Aladağın alanı, Ortasında sarı çiçek sarvanı, Yiğit durağı1 da, aslan yatağı, Dilberleri hep de böyle ala mı?
Pınarında bir yenice sağlık var, Çimeninde ıstar görmüş yağlık var, Kızlarında bir başkaca ağlık var, Irmağı da şu dağların ala mı?

Koçyiğitler cirit oynar dölekte, Geyikleri yaylım eder salakta, Bir koku var toprağında, ırmakta; Gözüm yaşı davarında kala mı? Dadalım der; binbir dağı gezerim, Aladağda bir yapılı gözerim, Hak vergisi şıvgalarım ezerim, Bağışla gör, mor sünbüllü Alamı...

ALADAĞ YOLLARINDA

Gümüş köyler

30.7.1928 sabahı Niğde'den yola çıktım ve Niğde'yi kuzeybatıda bıraktım. Yolumda neşeli bir çocuk gibi ilerliyordum. İki buçuk saat sonra Torosların güney eteğinde birbirine pek yakın olan iki köye geldim.

Eskigümüş Yenigümüş isimleriyle anılan bu şirin köyler meyve bahçeleri ve güzel manzaralarıyla insana ferahlık veriyordu.
Bu köyde karşılaştığım ilk insan, muhtar Şaban Ağa oldu. Şaban Ağa askerlik etmiş, açıkgöz ve aynı zamanda zekasıyla sanki bir halk hekimi gibiydi. Bu civarda hasta olanların (daha çok kırık, çıkık işlerinde) başvurdukları tek kimse Şaban Ağa'dır.
Şaban Ağa ile birlikte aşağı Gümüşte yaylaya gelen Adana'lı Yusuf Ziya Bey'le de görüştüm. Söz sözü açtı, sonunda Eskigümüş köyünde bundan altmışbeş sene önce yaşamış "Hüdaverdi" isminde bir şairin hala yaşayan eserleri bulunduğunu işittim. Buna dair bir inceleme yaptım; ne yazıkki, bu şairin bir tanecik olsun parçasına rastlayamadım.

Hüdaverdi'nin Arif çavuş isminde 80 yaşlarında bir oğlu varmış, fakat o da babasının eserlerinden haberdar değilmiş.
Gümüşköyü halkı Hüdaverdi'nin kendi el yazısıyla yazılmış bir şiir dergisinin olduğunu haber verdi. Fakat o şiir dergisinin bugün Develi Karahisar kasabasında Bedirhan Bey oğullarından Rifat veya Yusuf beyler tarafından saklandığım kesin bir ifadeyle söylediler.

Yenigümüş köyünde Şaban Ağa'nın yardımıyla çok zavallı ve önemli bir halk şairiyle görüşmeyi başardım. Bu şairin ismi "aşık Sadık"tır. Aşık Sadık Efendi, Aslan Keçiaç köyünde doğmuş ve bütün ömrünü Adana ve Tarsus'ta geçirmiştir. Şimdi bu saygıdeğer ihtiyar hem sağır ve hem kördür.
Aşık Sadık Efendi "1864" yılında doğmuştur. Hafızası ve şuuru sağlam olan bu şahıs, içinden geldiği şekilde, istenildiği kadar şiir okuyabilecek kabiliyettedir. Söylediği bütün şiirler hece vezniyledir.

Aşıkı biraz söyleteyim dedim, çok dokunaklı bir göğüs geçirdi ve Of... diyerek sözlerine devam etti:

-"Efendi, ben Adana'nın kuşatılması sırasında Tarsus'ta Makam çarşısında bir dükkanda (Bir elbise dükkanında) çalışıyordum. Göçte hastalandım, şimdi hem kör, hem de sağır oldum. Ve bugün kızıma muhtaç kaldım. Allah kimseyi benim gibi göze ve kulağa muhtaç etmesin."

Kaynakça
Kitap: CENUPTA TürkMEN OYMAKLARI II
Yazar: Ali Rıza YALMAN (YALGIN)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:50

Keklik Nedir

Ömer Ağa'ya göre keklik, uğursuz bir hayvandır.

Diyor ki:


"Keklik, vaktiyle bir ulu atanın, bir ünlü dedenin saklandığı ağacı onun düşmanlarına göstermiş, hainlik etmiş ve düşmanlara o ulu kişiyi öldürtmüş. Onun için o günden beri kekliğin gagası ve ayakları kana boyanmıştır; hala da kırmızıdır.
Bunu anlattığı halde hala zavallı ihtiyar gözlerinin perdesi için yine keklikten yardım bekliyordu.
Çok tatlı sözlü olan Ömer Ağa'nın konuşmasına doyum olmaz. Bu zavallı adam bir oğlunu büyük savaşta şehit etmiştir, ikinci oğlunu savaş ve anlaşma günlerinde Gümüşköyü yakınındaki Rum köylüleri öldürmüşler. İhtiyarın çocukları aklına geldikçe fenalaşıyor. Ben devamlı olarak onu avutuyor ve folklor üzerinde yürütmeye çalışıyordum.
Bu sırada Ömer Ağa buruşuk gözlerinden bir iki damla yaş damlattı. (Altıncı kitabımın halk şairleri arasında yayınlanacak) "aşık Kulbe"nin esrarengiz türküsünden okudu.
Türkünün arasında ismi geçen "Kolaş" aşiretinin nasıl bir aşiret olduğunu kendisine sordum.

Dedi ki:

"- Kolaş aşireti vaktiyle Anadolu'da bir büyük aşiretmiş. Bugün onun yerinde yeller esiyor. Batmış efendi, o aşiret batmış..."
Bu aşiret Horasan'dan gelmiş ve buralarda pek çok yıllar vakit geçirmiş. Sultanlarla iyi geçinmemiş, sonunda belirsiz ve sahipsiz admdan başka bir şeyi kalmamış."

Burada saltanatın Türk aşiretlerine ne kadar acımasız bir kalple hakim olduğu düşünülürse, derhal, bunun bir gerçek olduğu ortaya çıkar. Çünkü Ömer Ağa bu sözleri söyledikten sonra korkar gibi oldu ve "Efendi, beni söyletme" diyerek bu korkusunu açığa vurmaktan kendini alamadı.
Ben Ömer Ağa'ya Türkiye Cumhuriyeti'nin bir halk ve daha çok bir Türk halkı hükümeti olduğunu açıkladım. Sohbetimizi tam bir güvenle ilerletmeye başladık.

Deli Fakı:

Ömer Ağa eski zamanın tuhaflıklarını anlatırken dedi ki:


"303 yıllarında deli Fakı isminde bir hoca eline bir terazi almış, Aladağı dağ dağ, tepe tepe dolaşmış ve bu dağın bütün sularını tartmış."

Hayret ettim. Bu adamın suları neden tarttığım Ömer Ağa'ya sordum. Ömer Ağa sözüne devamla:

"Bu suların kimini ağır, kimini hafif bulmuş ve sonunda en hafif suvu keşfetmiştir. (Halk hafif kelimesini böyle anlar.)
Anlıyorum ki; bu civarda Ömer Ağa'nın dediği gibi en hafif yayla suyu, Üç kapılı yaylasında Kürt Pınarı suyu imiş. Merak ettim, bu suyun başına gittim. Ve suyu yalnız biraz fazla idrar verici buldum. Kantarla bir suyun niteliklerini ölçmek adeti ilk defa söylendiği için gülmeden katıldım.

Ömer Ağa hür bir adamdır. Ve Abdülhamid'in ezeli bir düşmanıdır. Hayatında en çok istediği ve kendi deyimiyle -dünyanın savranı Türkün eline geçse- dediği gibi memlekette büyük bir uyanışı beklemektedir.
Ömer Ağa bu sırada bir hikaye anlatmaya başladı.

Hikaye:

"Vaktiyle bir koca herif oğullarını başına toplamış, onlara:
- Oğullarım, Osmanlı ile dost olmayın, yeniden (sonradan) görme ile alışveriş etmeyin, avrada (kadına) sır açmayın, demiş.
Herifin biri Osmanlı ile dost olmuş, sonradan görme ile alışveriş etmiş, karısına sırrını açmış, sonunda zindanlarda çürümüş" diye sözlerine ekleyerek bu üç ilkeye saygı göstermek gerektiğini kuvvetli bir imanla anlatmış."

Toprak ve Bitki:

Burada toprak, kırmızı ve humusludur. Taşlar bütünüyle çakmak çeşidinden sert taşlardır. Bu dağların sakızlı keven ismiyle meşhur kendi kendine yetişen bitkisi bütündağları kaplamıştır. Bu keven çalısından kitre (zamk) toplanır ve pazarlarda satılır. Her keven kökünden yaklaşık olarak bir buçuk dirhem kitre alındığı tecrübeyle sabittir. Çoluk çocuk bütün halk işsiz zamanlarında bu dağlarda kitre toplamakla uğraşır.
Artık Ömer Ağa'dan ayrılma zamanı da gelmişti.

Kendisiyle son defa görüşürken ihtiyar gülümseyerek dedi ki:

- "Efendi, sen çok iyi bir yol tutmuşsun. Eğer öteden beri her efendi senin gibi yapsaydı şimdi, bizim gibi garip ve belirsiz köylülerin derdine çare çoktan bulunmuş olurdu. Gel sana son armağanım olsun, bir türkü daha söyleyeyim, beni gezdiğin yerde iyilikle an."

Dedi ve okumaya başladı. Ömer Ağa'nın okuduğu bu son destan memleketin siyasi bir tarihçesi idi ki, halkın siyasi duygularına pek iyi bir örnek olur düşüncesindeyim.

Cihan fitııc fııcıır oldu, Bak Şarlara adıl doldu, Avratlarda perde kaktı, Ne acayip hengam oldu.
Vilayetler gitti elden, İyiler çıktılar yoldan, Selanik'ten haber aldım; Göğnüme kaygular doldu.
Alasonya geri dursun, İşkodura virane olsun, Arap, kavlinde durmadı; İngilize yesir oldu.

Yemen, Bağdat tepelendi, Kötüler haddini bildi, Yiğitler sıraya girdi, İyi günler geri döndü1. İzmir şehri şereflendi, Bizim il serfiraz oldu. Anadolu meydan aldı, Ankara kavlinde durdu.

Şerefin askeri "Kurttur", Düşmanın derdi büyüktür, Cihanın yağı eriktir, Kadiroğlu, Hak görüktü.
Ömer Ağa'nın söylediğine göre; Kadiroğlu, geçen yıl yaylada ölmüş, yüz yaşlarında ihtiyar bir Kara Hacılı Ağasıymış.
Kadiroğlu'nun öleceği sırada söylediği şu iki kıtayı da Ömer Ağa'dan alarak sunuyorum.
Kimi, bel ile bostan dikiyor, Kimi, torba ile saman çekiyor, Kimi de, yemden cindarı ekiyor, Devlete bir şey yok, emeği yeyin.

Bu kıt'a bir sene önce 1327 (109-910)'de görülen kuraklığa bir tarih sayılmaktadır.
Sağ yanım nurlu sol yanım celal Can hulkuma geldi; yastığım gel al. Evlatlarım hakkımı eyledim helal, Kadiroğlu 'na gayri öldü, var deyin.

Ömer Ağa son kıt'asını uğurlar olsun kelimesiyle tamamladı ve beni yolcu etti. Şimdi, doğru Üçkapılı yolunu tuttum ve doğuya doğru ilerliyorum.

Üçkapılı Yaylası:

2.8.1928
Aladağın en ünlü ve en büyük yaylası, Üçkapılıdır.

Bu yayla, buralarda yaylayan aşiretin sanki kutsal bir durağı halindedir. Güneyde kışlayan oymakların bu yayla-da yılda bir kere büyük haccı yaşar gibi dertleştiklerini görünce, insanın aşiretlerin bu teşkilatına karşı memnunluk duymaması elinden gelmez. Oymaklar bu yaylanın kutlu ve mutlu olduğuna da inanırlar.

Üçkapılı'nın bir uçu; Dumludağ, bir ucu; Pınar Kale, bir tarafı; Kızıloluk, diğer tarafı da, Halilöreni ile Bıldırıç'tır.
Yayla çevresinin kırk saatlik bir değirmilikte olduğu sanılmaktadır.
Üçkapılı yaylası dağlarla çevrilmiştir. Bu yaylaya girmek için üç geçit vardır. Bunlar; Akdağ, Demirkazık, Kartalkaya geçitleridir. Kartalkaya geçidine Niğde geçidi ismi de verilir.

Halk arasında bu geçitlerin ayrıca şu isimlerle de anıldığı duyulmuştur:

"Maden geçidi, Niğde geçidi, Kayseri geçidi." Bu üç geçitten başka geçecek yeri ol-mayan bu yaylaya verilen isim geçitlerinden alınmış mahalli isimlerle ilgilidir. Onun için bu yaylaya Üçkapılı ismi verilmiştir.

Pazar Yeri:

Üçkapılı yaylasının Niğde geçidi üzerinde, Kürtpınarı yanında; Pazaryeri ismiyle anılan yerde, bir zamanlar yılda üç gün büyük panayırlar kurulurmuş. Bu panayırda önemli hayvan alım satımı olurmuş. Bu adet, otuz yıldır kalkmış ve şimdi o yerin yalnız ismi kalmıştır.

Bu pazar yerinde vaktiyle Halep'ten, Şam'dan, Bursa'dan, Aydın'dan, Kayseri'den, Adana'dan, Güzelhisar'darı birçok eşya ve hayvan getirilerek büyük ticaretlerin yapılmış olduğu hala söylenmektedir.
Ben, 1928 yılında kuraklık dolayısıyla bu yaylayı tamamen boş buldum. Ziyaretim sırasında bu önemli ve tarihi yaylayı ancak üç dört obanın elinde çok ıssız bir halde gördüm.

Aşiretin sözüne bakılacak olursa; bu yıl, Üçkapılı'da kuraklık olmasaydı belki bugün burada birkaç yüz çadır görmek mümkündü. Bununla birlikte yaylanın bundan kırk yıl önceki haline girmesinin artık mümkün olmadığına dair aşiret arasında kesin bir inanç vardır. Buna sebep; köy kanununun köyde çizdiği sınırdan dolayıdır. Çünkü, civar köylüler artık göçebe aşiretten ayrıca bir de mera parası almaktadırlar. Bu yüzden aşiretin ayağı kesilmiş ve şu dağlar yazın bomboş kalma durumuna düşmüştür.
Aşiretin bütün gezim sırasında dinlediğim şikayetlerinin birincisi budur. Köy ihtiyar heyetleri oymaklardan aldıkları bu para karşılığında bir makbuz bile vermemektedirler. Bu kanunsuz vergilerin önüne geçmek gerekir.

Üçkapılı yaylası şimdiye kadar bir toplantı merkezi iken, köy kanununun yayınlandığı günden beri bazı muhtarların elinde adeta korkunç bir yayla haline gelmiştir. Aşiret, bu yaylanın öteden beri göçebelere ayrıldığını iddia etmekte, fakat, buna dair kesin bir belge gösterememektedir.

Civar köylüler yaz gelmeden önce, yayla pınarlarının başına bir miktar arpa ekerek gelecek aşireti olup bitti karşısında bırakmaktadırlar.

Zavallı aşiret pınarın başında ekin olduğunu görünce çaresizlik içinde etrafındaki köylülerle anlaşmak zorunda kalıyor, köylünün tahmin ettiği zarar ve ziyanı vermeye katlanıyor. Böylelikle oymaklar maddeten gördükleri bu ziyanlar karşısında gün geçtikçe ellerindeki hayvanları satarak başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlar. Bu karışıklığın aşiret arasında ne kadar süreceği şimdiden kestirilemez. Yalnız, temenni olunur ki; zavallı ve kimsesiz aşiretin derdine deva bulmak zamanı gelmiş ve geçmiştir. Bu haksızlık aşirete birçok ağıtlar söylemektedir.
Üçkapılı da aşiret müftüsü İbrahim Efendi'den dinlediğim şu ağıdı okursanız, siz de, bir fikir edinirsiniz ümidindeyim.

İbrahim Efendi diyor ki:

"Aşiretin Gülsüm Nene isminde bir hatunu vardır; bana şöyle bir ağıt okumuştu:"

Fermanlı yaylamız illere yurdoldu, Bin pınar savcısı köylere derdoldu. Aşiret davarı acından öldü, Açılın dağlar, biz de ölelim kalan.
Bu, çok yanık bir ruhtan kopan tesirli bir ağıttır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:51

KONAR - GÖÇER'LER ARASINDA

1. Karahacılı Oymağı:


Üçkapılı yaylasında ziyaret ettiğim ilk oba, Karahacılı aşiretine bağlı bir oba idi.

Karahacılı'dan Hacı Hasan Bey oğlu Ali Ağa diyor ki:

"Biz Karahacılılar iki bölüğüz; bir bölüğümüz Adananın kuzeyinde ırmağın gün doğusunda 24 köyde yerleşmiş; ikinci bölüğümüz (bizler) ise, hala, göçebe yaşamaktadır. Aslımız 1279 (1862-63) yıllarında Aydından gelmiştir. Yirmi yıl öncesine kadar bir yandan aşiretimiz hep buralara yürümüştür. Oymağımız yazın Üçkapılı'da, kışın Yumurtalık, Ceyhan taraflarında bulunur. Biz göçebelikler usandık, ama yerleşmeye vakit bulamadığımız gibi yaldım da görmedik. Yerleşmek için hükümete başvurduk, Tanrı izin verirse, biz de, bir gün yerli yurtlu oluruz."

Ben, bu yaylada Karahacılı, Kaçar oymaklarından meydana gelen, yaklaşık olarak üç yüz kadar aşiret çadırını hemen hemen bir bir gezdim. Bu oymakların hepsi de Aydından gelmişler. Altmış yetmiş yıl önce, bu oymakları idare eden başçıları da tetkik ettim. Bu başçılar arasında en ünlüleri; Mehmet Bey, Hacı Hasan Bey, Ereğli oğlu İsmail Kahya'dır. Bundan kırk yıl öncesine kadar aşiret, büyükleri tarafından idare edilirken hükümet, büyüklerin faaliyetine son vermiş -halkın dediğine göre- o günden beri aşiretin düzeni bozulmuştur.

Bu aşiretin bir kısmını akif Paşa yerleştirmiş. Diğer bir kısmı yerleşmeyi kabul etmedikleri için göçebe kalmıştır.
Ben bu aşirette sözün tamamen ayağa düştüğünü de gördüm. Birbirlerine saygı, bağlılık kalkmış. Öyle ki, oğlu babasına karşı gelmektedir.

Ali Ağa, çocuğuna bir emir veriyor, oğlu babasını şiddetle reddediyordu. Ali Ağa ağlayacak gibi oluyordu. Bana döndü dedi ki:

"Gördün ya efendi, Bey belirsiz meydan ıssız. Bizim halimiz soyhadanda kötü oldu. Biz eskiden böyle değildik, başsız gövdesiz kaldık. Çocuklarımız kurt oldu, biz bir koyundan fazla ezildik, düzenimiz bozuldu."
Gerçekten, oymağın düzeni büsbütün çığrından çıkmıştı.

Üçkapılı'da Arazi:

Bu yaylanın toprağı düz ve yeşil bir halı gibi süslüdür. Koca yaylanın içinde bir tek taşa rasgelinmez. Aynı zamanda, bu yaylada yakacak odun da yoktur. Yakacak olarak hayvan tezeği kullanılır. Bölge, yüksek dağlar arasında kalmış bir sepetin içine dizili elmalar gibi çeşitli tümseklerden meydana gelmiştir. Bu yaylanın çok meşhur olmasının sebebi; etrafındaki dağlardan eriyen karların tamamen yaylaya akmasından ileri gelmektedir. Civar yaylalar da hiç ot olmadığı yıllarda bile bu yaylada beş on bin davara yeterli olacak mera bulunurmuş.

Baş Yayla:

Demirkazık dağının gündoğusunda ve dağların yüksek bir alanında gezdiğim baş yaylayı yaklaşık olarak, Üçkapılı'dan beş altı yüz metre daha yüksek buldum.
Oymaklar ve göçebeler arasında bu yaylanın havası, suyu, otu dertlere deva sayılır. Bu yaylada otlayan hasta hayvanlar hemen gürbüzleşir. Bu yaylada otlayan davarın dişlerine birkaç gün sonra altın kaplanılmış sanılır.

Çünkü bu yaylanın otu hayvanların dişlerini boyamaktadır. Aşiret bu maddeyi gerçekten altın sanır; bundan yararlanıp yararlanılmayacağını her gördüklerine danışırlar.

2. Kaçar Oynağı:

Üçkapılı yaylasının Bozağaç denilen yerinde yayla-makta olan Kaçar oymağından Adil Ağa'nın obasına misafir indim.
Bu oymakta Bulgar dağlarında olduğu gibi yaylaya göçme adetlerinin hala korunmakta olduğunu gördüm. Kaçarlarda göç kafilesini çeken kızın ismine "Aladorlak" derlermiş ve bu kızın nişanlı olması da şartmış. Diğer oymaklarda bu adet, hemen hemen kalkmış gibidir. Kaçarlarda oba ağası, konacak yer bulmaya giderken kafileyi idare edecek bir vekil seçer, bu adam bütün ağırlıktan sorumlu sayılır.
Bu kafile başı olanın ismine bütün oymaklarda "Savranbaşı" denir.

Yerleşme İstekleri:

Karahacılı ve Kaçar obaları arasında yerleşme isteği şiddetle hakimdir. Karahacılı aşireti on yıl önce Ürgüp ile Kavaklı köyü arasında yerleştirildiği halde, aşiretin başsızlığı ve bilgisizliği yüzünden çıkan dedikodular sonunda bu fırsat kaçırılmıştır. Bugün hepsi kaçırdıkları bu yerleşme fırsatından dohyı üzüntü ve pişmanlık içindedirler.

Kaçar İsmi:

Adil Ağa, Kaçar ocağının vaktiyle aşiret arasında askeri bir görevle görevlendirildiğini söyledi ve dedi ki:

"Bize kaçar denir. Biz savaşlarda ileri hücum eder ve sonra bozulmuş gibi yaparak geri kaçarmışız. Düşman Türkü bozulmuş sanırmış, hücuma kalkarmış, bu sırada geride hazırlanmış ordunun kucağına keklik gibi düşermiş. Onun için adımıza "Kaçar" denmiş."

Kaçar: İran'ın Türk olan sabık şahlarının bağlı oldukları oymağın ismi.

Aşiret Kadısı:


Bizzat aşiret arasında baş gösterecek davalara bakmak üzere 'inceleri devlet tarafından oymak oymak dolaşan bir kaoı tayin edilirmiş. Üçkapılı yaylasında görevine son verildiği halde, hala aşiret arasında dolaşan İbrahim Efendi isminde son bir kadıya rastladım. Bu adamın fahri olarak bugün bile iş görmekte ve bazı davaları yürütmekte olduğunu ve bunun karşılığında ücret de aldığını öğrendim. Kendisi kışın Niğde'de, yazın ise Üçkapılı'da bulunurmuş.

Uzun yıllar aşiret arasında vakit geçiren bu Hoca Efendi türkü bilip bilmediğini sordum ve Hocanın aklında kalan türküleri yazmaya başladım:

Düşündüm düşündüm; fikir eyledim, Şu dağ, şu dumana ne güzel uymuş!
El kaldırdım; Hakka niyaz eyledim; Lanet, şeytana ne güzel uymuş!
Bayram gelir, ederler obada ziynet, Mümine farzolan; beş vakit sünnet.
Kafire Cehennem, İslama Cennet, Bu armağan, bize ne güzel uymuş!

Camiye sererler kilimle halı, Ben deli değildim; sen ettin deli. Tanrının aslanı Hazret-i Ali, Ziilfikar, Düğdiile ne güzel uymuş!
Engine der Karacaoğlan, engine; Yıllar değmez yar zülfünün bendine. Kurtlar, kuşlar beli demiş emrine, Sultanlık, Süleyman'a ne güzel uymuş!

Kadı Hoca söylediği bu türküyü mümkün olduğu kadar mesleğine uydurmaya çalışmıştır.

Yalancı Doktor:

Üçkapılı yaylasında bir de yalancı ve dolandırıcı doktora rastladım. Bu yalancı doktor Fertekli Ömer Efendi isminde Ermeni'den dönme bir adamdır. Bir takım şişelere boyalı sular doldurmuş ve zavallı aşireti avlamaya çıkmıştır.
Her derde deva bulacağını yanında taşıdığı bir çığır-kan vasıtasıyla halka ilan eden bu adam, aşireti aldatarak ücret diye halı, kilim, heybe gibi şeyler alıyormuş. Ne yazık ki, bunları benden başka gören de yoktu.

3. Karahacılı:

Karahacılı aşireti arasında okur-yazar bir adama rastlanılmaz. Bu oymağın içinde zeki insanlar olan Ala Yusuf ile Habip Ağa'yı tanıdım, kendilerinden sorduğum her şeye güzel cevaplar aldım.
Vaktiyle yüzlerce oymağın toplantı merkezi olarak kullanılan Üçkapılı yaylasınm bugün, yalnız eski günlerini hatırlatan masalları kalmıştır.

Üçkapılı yaylasından artık kuzey doğuya doğru ve Aladağın kuzey etekleri üzerinde gezime devam ediyorum. Bir tarafım; boz renkli Niğde ovası, karşım; göklere meydan okuyan Erciyaş, güneyim; üstü yalçın kayalı Demirkazık dağı. Ben bunların arasında azmim sayesinde tıpkı onlar kadar metin ve onlar kadar kuvvetli bir yolcuyum.

Himmetli Köyü:

Bugün Üçkapılı yaylasının Kayseri geçidinden çıktım, doğuya doğru ilerledim. Dört saat sonra Himmetli köyüne ulaştım.
Himmetli; Niğde ilinin beş saat doğusunda elli evli bir yerli köyüdür. Köyün doğusunda Erciyaş, batısında Niğde, güneyinde Toros, kuzeyinde deniz kadar sevimli ve süslü renklerle ufuklara karışan Kayseri ovası vardır. Köye gelir gelmez Osman Ağa'nın odasına indim.

Osman Ağa'dan aldığım bilgiye göre; Himmetli köyünün kuruluş tarihi belli değildir. Köyde çiftçi halk, sebze, buğday, arpa, çavdar gibi şeyleri ekip biçermiş. Fakat kurak geçen yıllarda mahrumiyet içinde kalırmış. Köyün toprağı kuvvetli killi; taşları çakıl ve çakmak türündendir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:52

Himmetli'den Erciyaş:

Erciyaş dağının gösterişli boyunu Himmetli köyünden seyretmelidir. Anadolu'nun bu büyük dağı, kuzeyden güneye doğru adeta Torosların önüne geçmiş, bir ayağını Torusun (Aladağın) yeşil koynuna gömmüş; veya uzayıp giden Toroslara canı sıkılarak ayağıyla onları güneye iter gibi bir durum almıştır. Erciyaş'ın burada efsaneler ve rüyalar yaratan bir güzelliği vardır...
Kayseri ovasının ortasında kafasını bulutların derinliklerine karıştıran ve tıpkı bir heykel gibi varlığını gösteren Erciyaş, benim gibi her yolcuyu büyüleyecek ve kendisi için birkaç satır yazı yazdıracak kadar boylu boslu bir dağdır.
Yalnız, bu manzaradan yararlanabilmek için Himmetli veya Şıhlar dağları üzerinde bulunmak gerekir. Özellikle gün doğarken burada Erciyaş'ı görmek ömürdür.
Himmetli'de bir gece misafir kaldım ve ertesi günü erkence Şıhlar köyüne doğru yola koyuldum.

Şıhlar Köyü:

Doğuya doğru ilerliyordum. Birbuçuk saat kadar düz bir yolda yürüdüm ve sonunda Şıhlar köyüne vardım.
Şıhlar köyü, adı üstünde, civar köylerin adeta bir mollası gibidir. Köyün minaresi, türbesi ona benzerleri arasında tabii bir softalık süsü vermiştir.

Köyün kuruluş tarihi belli değilse de kuruluşuna dair şöyle bir söylenti vardır:

"Bu köy Ramazan oğullarından Emir ve Türk isimli iki oymak tarafından kurulmuştur. Bu köyü kuran yiğitlerin bir kısmı yeşil sarıklı imiş. Yeşil sarıklı oymağın ismine ise Türk denirmiş." Buna ait köyde bir de soy kütüğü varmış fakat şimdi kaybolmuş. Köyün 400 yıl önce kurulduğu sanılıyormuş.

Hoca Yahya Efendi:

Şıhlar köyünde Bekir Ağa isminde bir adamın Yahya adlı oğlu, tahsile karşı duyduğu sevgi yüzünden köyünden kaçarak İstanbul'a gitmiş, orada eskiden beri esnaflık yapan amcasını bulmuş, derdini açmış, bir medreseye girmeyi başarmış. Aradan yıllar geçmiş. Yahya Efendi mükemmel bir hoca olmuş ve müderrislikle kendi köyüne tayin edilmiş.
Bu sırada bir yolunu bularak harem ağalarından Cevher Ağayla dost olmuş ve padişahın emriyle Abdülhalim Ağanın mirasından Şıhlar köyünde bir de cami yaptırmayı başarmıştır.
Meşrutiyetten beş on gün önce 324 (1906-1907) yılında 400 madeni lira harcanarak yaptırılan bu cami kutu gibi kubbeli ve güzel yapılıdır.

Cami tamamlandıktan sonra Hoca Yahya Efendi tekrar İstanbul'a gelmiş ve 31 Mart 325 tarihinde hareket ordusu tarafından idam edilen Cevher Ağa'nın tesiriyle köyüne dönmüş ve sonra 334 yılında eceliyle burada ölmüştür.
Yahya Efendinin hayatta olan üç çocuğu vardır; Hakkı Efendi köyde, diğerleri İstanbul'da oturmaktadır.
Caminin yapısında köyün doğusundaki taş ocaklarından çıkarılan taşlar kullanılmıştır. Bu taşocağı çok kıymetlidir. Bu ocağın taşı yumuşak ve mor renkli olup, civarda eşi bulunmayan bir servet sayılmaktadır.
Şıhlar köyünde birkaç bakkal dükkanı var, fakat okul yoktur. Bu köye bir okul binası yapmak ve bir öğretmen göndermek gereklidir. Çünkü köy yıllarca oldukça mutaassıp bir elin altında ezilmiştir.

Caminin kapısının üstünde bizzat Yahya Efendi'nin kalemiyle yazılmış olan kitabeyi aynen geçiriyorum:

Kitabe:


"Erike-pira-i hilafet ve saltanat, mehd-i yetiman-i din-ü devlet es-sultan ibn-i sultan el-gazi Abdülhamid Han sani Hazretlerinin saye-i diyanet vaye-i hilafet-penahilerinde her yerde asar-ı hayrat inşa ve bünyad edilmekte olduğu gibi harem-i hümayunu cenab-ı mülü-kane ağavatından merhum Abdülhalim Ağa'nm emval-i metrukesinden ser musahibi cenab-ı Hazret-i Padişah-ı saadetlü Cevher Ağa Hazretlerinin nezaret ve delalet-i aliyeleriyle müceddeten inşa ve ihya kılınmıştır.
(Hilafet ve saltanat tahtının süsü, din ve devlet yetimlerinin beşiği Sultan oğlu Sultan ikinci Abdülhamit Han Hazretlerinin hilafet sığmağı olan gölgelerinde, her yerde hayrat eserleri yapılmakta olduğu gibi harem-i hümayun ağalarından merhum Abdülhalim Ağanın öldükten sonra bıraktığı mallarından padişahın baş musahibi Cevher Ağa'nm nezaret ve aracılığıyla yeniden bina edilmiştir.)
Yıl: 1324 (1906-1907)

Abdülhalim'in yaptırdığı bu son caminin resmini çekerken makinamı düşürdüm ve artık elim ayağım kadar kıymetli olan fotoğrafımın yardımından mahrum kaldım.

Şiyh Çoban Dede:

Bu köyde ne zaman yapıldığı bilinmeyen Şiyh Çoban Dede isminde bir de türbe vardır.
Bu türbe taştan yapılmıştır. Hiçbir yerinde kitabesi ve buna benzer bir örneği yoktur.

Bu türbe hakkındaki efsane şöyledir:

"Çoban Dede yedi kardeşmiş. Altısı başka köyleri fethetmiş. Bir tanesi (ak sarıklısı) bizim köyü kafirlerin elinden almış. Babam rahmetli sık sık bu dedenin kerametinden dem vurur ve onu överdi. Artık aslı var mı, yok mu, bilmem.
Hoca Yahya oğlu Hakkı"

Bu civardaki bütün göçebe aşiretler bu türbeye karşı saygılıdır. Artık, Şıhlar köyünden de ayrılıyorum. Köyde muhtar Rasim Çavuşu çok uyanık bir insan olarak tanıdım. Rasim Çavuş, askerlik etmiş, görmüş geçirmiş bir adamdır. Gezim ve misafirliklerim sırasında kendisinden dinlediğim hikayeler önemlidir ve sırası geldikçe okunacaktır.

Kavlaktepe Köyü:

Şıhlardan sabahleyin ayrılıp düz bir yola düştüm, doğuya doğru ilerliyordum. Üç saat yürüdüm. Aladağın eteğinde, Demirkazık dengindeki dağlar arasında, şirin bir vadi içinde, 50 evli olan Kavlaktepe köyüne girdim.
Aladağın arasında ve bahçeler içinde gömülü olan bu köyün halkı lazdır. Halkı, 50 yıl önce buraya Gümüşhane'den madencilik etmek üzere gelmiş ve burada yerleşmiştir.

Köy, bakımlı olup, halkı çalışkandır. Köyün bir camii, bir okulu ve bir de tamamlanmamış caddesi vardır. Köyün kurucusu Hüseyin Efendi isminde biri olup köy, bugün, bu adamın oğlu olan Hasan Efendi'nin köyü olarak tanınır.
Hasan Efendi köyde herkesin saygısını kazanmış bir adamdır. Civar köylerin hiçbirinde okul olmadığı halde, Hasan Efendi'nin yardımıyla buraya kutu gibi bir okul yapılmış, böylelikle köyde çocuklar, delikanlılar arasında hemen hemen okuma yazma bilmeyen kalmamıştır.

Hasan Efendi'nin babası Hüseyin Efendi, 50-60 yıl önce Bereketli madeninde ustabaşılık yaparken bu yeri beğenmiş ve hemşehrilerini toplayarak kavlaktepe'yi meydana getirmiştir. Kurucu köyde yatmaktadır.
Köyde Hasan Efendiyi ve muhtarı bulamadım. Hasan Efendi'nin oğlu Raci ve muhtarın oğlu İbrahim Efendilerle bir süre görüşerek gerekli bilgileri aldım.

Merhum kurucu Hüseyin Efendi'nin Hasan Efendi'den başka iki oğlu daha varmış. Bunlardan biri milli mücadele sırasında İzmir'de şehit olmuş, diğeri ise, halen İstanbul'da İskan-ı Muhacirin kaleminde Talat Bey isminde biri imiş.
Köyün bir saat güneyinde Gümüş, kurşun madenlerine ait ocaklar vardır. Bu ocaklar vaktiyle işletilmiştir. Fakat bunlardan çok ilkel bir şekilde yararlanılmıştır.

Köy, arızalıdır. Halk genellikle koyuncu ve sıvacıdır. Hasan Efendi bir Bulgar ustasıyla ortak olarak kaşkaval peyniri yaptırtmak suretiyle koyunların sütünden de yararlanmaktadır.

Demirkazık:

Kavlaktepe köyünün iki saat güney batısında, göklere meydan okur gibi duruşuyla etrafındaki dağlan korkutan Torosların biricik sivri kayası "Demirkazık"ın bu köyden görünüşü insana dehşet vermektedir.
Burada Demirkazık ne kadar kurulsa haklıdır. Çünkü, o ince ve uzun dağın etrafı kurşun ve gümüş madenleriyle doludur. Onun için Demirkazık, şerefini gümüşten, gururunu kurşundan almış ve tıpkı bu iki madenin karışımı renge bürünmüştür.
Demirkazık'ın sert ve haşin tepelerinde geyikten başka hayvan bulunmaz. Demirkazık'ın doğusunda kalan ve güney doğusundan başlayan büyük yaylanın ismine "Baş yayla" denir. Bu yayla, halk arasında bir masal yaylası gibidir.

Baş Yayla:

Yaylanın geniş ve engin oluşu, pınarlarının çokluğu, yüksekliği, otlarının yararlılığı bakımından yaylaya verilen isim pek uygundur.
Demirkazığın koruyuculuğuna sığınmış bulunan Baş yaylada yaylayan aşiretler arasında fazla gurur ve benlik yaşar.
Ben bile şimdi bu yaylada az çok sert konuşuyor ve birazda benliğimin yüksekliğini hissediyorum, işte, bu yaylanın ruhlar üzerinde böyle tesirleri de vardır.

Bu yaylanın en meşhur konalgaları:

Başpmar, Kızpınarı, Geyikalan denilen yerlerdir. Halk, bu yaylada otlayan davarların dişlerinin altınla kaplandığına inanır. Baş yaylada doğan kuzuların damızlık olarak saklanması da adet olmuştur.

Yaylanın Başpınar yakınında "Karaoğlan" isminde bir taş yığını vardır ki, sözde bu yer, dede mezarıdır. Bu dede Baş yaylanın sahibi imiş, dedenin pek çok hünerleri varmış; dede her türlü derde deva olurmuş. Çocuğu olmayanlar, kısmetsiz kalanlar, hasreti olanlar dededen imdat umarlarmış. Karaoğlan'ın Horasan'dan gelmiş eski bir Türk dedesi olduğu sanılmaktadır.

Sulucaova:

Sulucaova, adı üstünde bir köyüdür. Dağ başında, Erciyaş dağının tam güneyinde sulak bir yerde kurulmuş olan bu köy vaktiyle bir hıristiyan köyü iken, şimdi, mübadil muhacirlere ayrılmıştır.

Köyün toprakları verimli, manzarası ve havası hoş, suyu bol ve nefistir.
Vaktiyle, çoğunluğun sanatla uğraştığı 120 hanelik bu Rum köyünde bugün elli hane vardır. Bu elli hanenin 35 hanesi Rumeli'nin Kozana muhaciri, 15 hanesi köyün eski Türk halkıdır. Halk, köyünden memnundur.
Sulucaova, Aladağın zincirleme dizilmiş tepelerinin eteklerinde, boz yamaçlar arasında kurulmuştur. Halk, eldeki toprakların kendilerini geçindirmeye yetmediğini söylemiştir.

Bu köyün toprağı bereketli, taşları sert, çakmak taşlı ve kireçlidir. Köyün güneyinde "Çobankaya" ismindeki dağda maden ocakları görülmekte, bunların vaktiyle işlenmiş olduğu söylenmektedir. Hatta, buradan İstanbul'a çok miktarda simli kurşun madeninin gönderildiğini bilen adamlar bile vardır.

Bu köyde Erciyaş dağının ayrı bir manzarası vardır. Erciyaş'ta daha zorlu ve daha heybetli bir endam görünür. Buradan Erciyaş'ın karlarla beyazlaşmış asırlık kaş (sırt)ları açık seçik seyredilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:52

4. Horzum Oymağı:

Bugün erkenden Suluova bekçisi Mürüvvet Ağa ile güneye doğru Aladağa çıkmaya başladım. Tahmin ediyorum ki, bin metre kadar yüksekteyim.

Dağlarm eteklerinde hala geçen kışın karları duruyor. Tam tepenin başına çıktığım zaman birkaç çadır göründü. Sordum; Horzum aşiretinden bir oba imiş, hemen aralarına girdim.

Bu oba, yazın Minastepe, Çobankaya, Baş yayla ve Diş döken pınarında (çok soğuk olması yüzünden bu isim verilmiştir) karlar arasında yaylar, kışları Çukurova'da kışlar. 20 çadırlı bir aşirettir.
Bu aşiret kırk yıl önce Aydın'ın Alaşehir kasabasından geldiğini iddia ediyor. Fakat tipleri hiç de Aydın tipi değildir. Bu oba sanki Türkistan'dan gelmiş yepyeni bir oymağı hatırlatmaktadır.

Bu oymağın Maraş, Kozan, Niğde, Kayseri ve Sivas taraflarında da obaları bulunuyormuş ve hepsi 2000 çadırdan fazla imiş.
Konuşmalarında bir biri arkasına gelen sorular bu aşireti Bulgar dağında Boynuinceli aşiretine benzetmektedir. Bugün ziyaret ettiğim Horzum aşiretinin bu küçük obasında Hacı Ali'nin çadırındayım. Sekiz çadırdan meydana gelen bu obada çadırların ağzı doğuya doğrudur. Halbuki şimdiye kadar tetkik ettiğim çadırlar daima gü-neye bakmaktaydı. Aşiretin çadırları kara çadır olup çok sağlam ve dayanıklıdır.

Kadın Fesleri:

Horzum kadınlarının başlarına giydikleri fesler Kadiri dervişlerinin külahları gibidir ve üzerlerinde birer gülü vardır. (Bu adet Antep'de dere köylerinde de aynen hüküm sürmektedir.) Bu işlemeli gül onbeş santim çapındadır. Bu fesin etrafına altın, gümüş paralar dizilmiş ve bu paraların etrafına birçok gümüş zincirler de eklenmiştir.

Bu aşirette gözden kaçmayan bir şey daha vardır; "kaval". Buna başkalarında rastlanılmaz. Hemen her çadırda mükemmel bir kaval bulunur ve hemen hemen her genç bunu çalar.

Çölek Dağ:

Minas tepesinden yukarı doğru yarım saat yürüdüm. Tam dağın zirvesinde karşıma sarı renkte bir dağ çıktı. Budağın ismi "Çölek" dağıdır. Çölek dağının ara yeri korkunç bir uçurum, ortası sevimli ve renkli bir vadidir. Bu dağın etekleri tamamen seyyal, toprağının rengi kırmızıdır.

Korkunç Çölek vadisini kucağına alan dağın doğusuna döndüm, vadiyi takip ediyorum. Sağımdaki etekler pembe, sol yanımdakiler sarı dağlar ağaçsız ve bitkisiz. Yükseklerde hala kar duruyor.
Bu tabiat pek hoşuma gidiyor, çok neşeleniyorum ve yeni bir havayı içime çekiyorum.
Hafif hafif yükseklik azalıyor ve yavaş yavaş sütleğen, karamuk gibi otlara rast geliyorum.
Bu sevimli vadiyi güneyde bırakarak doğu etekleri üzerine tırmandım. İki buçuk saat yol yürüdüm. Sonunda düz bir alanda Karakoyunlu obalarından birisinin arasına girdim.

5. Karakoyunlu Oymağı:

Karşımda sekiz çadır var. Doğru ağa çadırına indim (Üç direkli). Vakit geciktiği için Hacı Musa'nın obasında misafir kaldım. Geceyi Hacı Musa'nın bitmez tükenmez hikayeleriyle geçirdim.

Bu obanın asıl adı "Keşşaflı"dır. Oba, altmışbeş yıl önce Teke sancağından gelmiş bir bölüktür. Bu aşirete, yazın Aladağda "Alagöl", Bulgar dağında "Gavur çukuru" yaylalarında tahminen 150 hanelik bir çoğunluk gösterir. Aladağda aşiretin tanınmış adı "Karakoyunlu"dur. (Zaten Keşşaflı oymağı Karakoyunlu'nun bir bölüğüdür.) Bu oymak, kışın Adana ve Ceyhan kasabaları civarında kışlar.

Hacı Musa'nın bugün ziyaret ettiğim obası Ceyhan'ın 35 saat kuzeyinde ve Alagöl bölgesindedir.
Alagöl, dağlar arasında yuvarlak bir ovaya verilen isimdir. Bu alan bir çimen gölü gibidir ve bunun için "Alagöl" denmiştir.
Hacı Musa Ağa'dan edindiğim bilgileri ve adetleri etnoğrafya notlarım arasında yayınlayacağım. Artık Hacı Musa'ya veda ederek Karaevliler arasına giriyorum.

6. Karaevliler:

Bugün sabah sabah Hacı Musa'nın çadırından çıktım. Doğuya doğru ilerledim.
Sarp dağlar, yalçın enginler, korkunç vadiler arasında tabiatla döğüşe döğüşe Göşdere adındaki yere geldim.
Göşdere'den Taşhan'a ilerlerken Karaevli aşiretine rastladım. Karaevlilerin yaylası; "Alagöl", güzlesi; "Taşhan"dır. Bu geceyi oba ağalarından İbrahim Ağa'nın göşdere'deki konalgasında geçirdim.

Göşdere:

Göşdere'nin sağ ve sol etekleri yalçın ve yumuşak kayalarla adeta örülmüş bir takım korkunç uçurumlardan meydana gelmiştir. Bu korkunç vadinin her iki tarafı eski insanlar tarafından oyulmuş yüzlerce mağarayla dolu.
Aşiret bu mağara ve irilerin vaktiyle maden ocaklarında çalışan işçiler tarafından yapıldığı kanaatindedir. Fakat bence; bunlar maden işçilerinden birçok asır önce ilk insanlar tarafından yapılmıştır.

Bu vadide tuhaf bir dere vardır ki, ismine "Batandere" derler. Bu dere Göşdere'sinin 150 metre kadar karada yüzdükten sonra yeniden toprağa dalarak derinliklere gömülür. Böylelikle bata çıka akıp giden dereye halk "Batandere" ismini vermiştir.
Batandere'nin suyu çok şeffaf, berrak olmakla beraber içinde balık da vardır. Derenin üstündeki harap olmuş köprüler, değirmenler ve inlerle bunların etrafında görülen maden taşları, madenciliğe ait eserler herhalde o kadar eski zamanlardan kalmamış olsa gerekir.

Karaevli:

Bu aşirete "Karakoyunlu" da denir. Aşiret yazın Taşoluk, Gümüşdere yaylalarında yaylar. Kışın Kayseri nin Everek kazasına bağlı köylerde ve beş on yılda bir defa (daha doğrusu kıtlık zamanlarında) Çukurova'da kışlar.
Karaevli aşireti 65 yıl önce Antalya'nın Alaiye taraflarından gelmiş ve bu göçüşlerini çocuklarına bile öğretmiştir.

Bu aşirette geçen günlerime ait önemli notlarım etnografya bilgileri arasında birer birer görülecektir.
Karaevliler aşiretine bu ismin çadırlarını sarp ve çok uçurum yerlerde kurduklarından dolayı verilmiş olduğunu Hacı Musa Ağa söylemişti. Bunun ne derece gerçek olduğunu öğrenmek istedim. Göşdere'de sordum. Bambaşka bir rivayetle karşılaştım.
Söylenenlere göre, Karaevli, mevcut Aydın aşiretlerinin Karaevli ismindeki bir adamdan türeyen obasına verilen admış. Bunlar, asıl aşiretlerinin "Karakoyunlu" ismiyle anıldığını ısrarla idrarla iddia etmektedirler.
Karaevli aşireti arasında çok adetlere rastladım. Özellikle İbrahim Ağa'dan ve obasından öğrendiğim halk bilgilerine dair maddeler önemlidir.

7. Honamlı Oymağı:

Şafakla beraber İbrahim ağa uyanmış, çadırları sökmeye başlamıştı. Hepimizi tatlı uykudan uyandıran bu çalışma bir saat sürdü. Alaca karanlıkta yola çıktık. Yolumuz Göşderesi'ni güneydoğuya uzatan büyük bir vadi idi. Saat onikiye kadar yürüdük. Göşderesi'nin güneye döneceği kıvrıntıda "Honamlı" oymağının güzlesine ulaştık.
İbrahim Ağa, doğuya (Taşhan'a) gitti, ben de Honamlılar arasına girdim. Honamlı oymağının konduğu yerin ismine "Bakırpmar"derler. Artık ağalarla görüşmeye ve bilgi toplamaya başladım.

Honamlı aşiretinin bir bölüğü Amasya'da, bir bölüğü Aydın da bulunuyormuş. Benim Aladağ da karşılaştığım kısım aşiretin en küçük parçalarından biri imiş. Taşhan'ın beş saat kuzeyinde de elli çadırlık obaları varmış.
Honamlılar yazın Göşteresi, Bakırpınarı, Taşhan yaylalarında yaylarlar; Kışın, Adana'nın Hocalı köyü yakınında kışlarlar.
Bu aşiret şimdiki durumda hemen hemen "Kızılbaş'tır. Hatta mezhep ayrılığı yüzünden civardaki Sünni aşiretler bunların isimlerini "Hor-namlı" diye anmakta ve kendilerine hakaretle bakmaktadırlar.

Fakat bu aşiret kendilerini diğer oymaklardan çok yüksek görmekte ve asıllarının hala Horasan'da büyük bir kabile olduğunu iddia etmektedirler.
Honamlı aşireti arasında koyun, keçi gibi küçük bacak hayvanları beslemek adet değildir. Bunların bütün hayvanları sığır ve devedir.

Tarımla da uğraşmayan bu oymağın bütün geçim ve serveti, sığırcılık ve devecilikle sağlanır. Yiyip içtikleri; süt, yoğurt, tereyağı, bulgur ve benzeri gibi şeylerdir.
Burada karşılaştığım Honamlı Ağalarının koca sakallı Molla Ali'yi çok misafirperver ve cömert buldum. Ağanın bu dağ başında gösterdiği misafirperverliğe insan ne kadar hayret etse, azdır.

Honamlıların kondukları Bakırpınarı çok engebeli, havasız, yalçın bir dere içindedir. Bu derenin başında bulunan soğuk bir kaynağın ismine "Bakırpınar" denildiği için çevresi de aynı isimle anılır.

Ben yaylayı beğenmedim ve açıktan açığa bu yayla-dan şikayet ettim. Molla Ali'nin oğlu Veli bana şöyle bir cevap verdi.

"Yoksııhı dağdaki su çeker, Bay, istediğini ayağına çeker."

"Ne yapak (yapalım), bizim de kısmetimiz buraları olmuş. Adımız horlanmış, bir kere Kızılbaş demişler. Bize iyi yaylalarda yurt verirler mi?" Veli, bu cümleleri derin bir kin ve nefretle söylüyordu. Ben kendi hesabıma, öz Türkler arasına bu ezeli geçimsizliği bir yılan zehiri gibi sokan ve yayan unsura lanet etmekten kendimi alamadım. Veli, biraz durdu; birden bire;

"Sevdim Ali'nin gözünü, Çevirdim Hakka yüzümü."

beytini okudu ve kindar bir tavırla göğüs geçirdi. Sosyal bünyemize indirilen darbelerden biri de budur. Akıllı olanlar bu ayrılığı Türk topluluğuna sokanların ne kadar büyük günah işlediklerini hemen anlarlar.
O gün, saat on beşe kadar Honamlı aşireti arasında kaldım. Tam saat on beşte güneye doğru yola koyuldum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:52

8. Sarıkeçili:

12.8.1928: Sarıkeçili aşireti 1170 (1756-57) tarihlerinde Konya'dan buralara göçmüş bir Türkmen oymağıdır.

Kendi söylentilerine göre; bu aşiretin büyük bir kısmı hala Konya'da bulunuyormuş.
Aşiretin 150 çadırı Maraş'ta, 35 çadırı Adana taraflarında kuruluymuş. Yaklaşık olarak, 30 çadırdan meydana gelen ziyaret ettiğim bu oymak, yazın "Binboğa", "Aladağ" yaylalarında, kışın Adana ve çevresinde bulunur.

Sarıkeçili ve Mevlana:

Sarıkeçili'lerin 1150 (1737-38) tarihlerinde Konya ovasında yapılan büyük bir cirit oyununda çok büyük kahramanlık ve başarı göstermiş olmaları üzerine Mevlana postnişinin (tekke şeyhi) takdirini kazandıkları ve hayır duaları almış oldukları aşirette büyük bir iftiharla hikaye edilmektedir.
O meşhur cirit yarışmasında Sarıkeçili obası aşireti reisi Gündöğen Bey imiş ve Mevlana şeyhi bu beyin arkasını sıvazlamış.

Sarıkeçili'nin meşhur beyleri:

Torbacı oğlu Hacı İbrahim Ağa, Hacı Çömez Bey, Demirtaş Bey, Kara Yılan Bey, Gündöğen Bey gibi kişilerdir.

Yaylaları

Sarıkeçili aşiretinin en meşhur yaylaları Tahrana, Dönberi, dereleri kenarlarında Sarıkeçili yaylalarıdır.
Aşiretin en yaşlı ağalan "Kör Yusuf, Ali Ömer" ismindeki saygıdeğer kişilerdir. Kendilerinden not ettiğim türkülerle bilgileri sırası geldikçe okuyacaksınız.

Sarıkeçili oymaklarının yayladıkları yaylada tabii bir özellik götürür. Yaylanın dört tarafı sakız kevenleri, meşe fındalıkları ile çevrilmiş sanki bir mesire yeri gibidir.
Dönberi ve Tarhana derelerini geçtim. Kuzeydeki dağlar, çakıl taşlarından meydana gelmiş yanardağ püskürükleriyle kaplı bir arazi. Az ilerde vaktiyle işlenmiş madenlerin kalıntıları ve izleri. İnsana bu dağlarda gezecek uzmanların ne kadar büyük faydalarla karşılaşacağını ihtar etmektedir.

Şimdi, doğuya doğru giden yolumun üstündeyim. Halktan dinlediğim hep maden efsaneleridir. Halk bu dağlarda gümüş, kurşun madenlerinin çokluğuna sanki inanmış gibidir.
Vaktiyle herhalde bu dağların çok önemli bir orman bölgesi olduğunu da hatırlamak gerekir. Arazide kısmen indifai yarıklar da görülmektedir. İzlemekte olduğum ince uzun keçi yolu Yahyalı bucağı sınırları içinde ve o bucağın güneyindedir.
Böylelikle üç saat yürüdüm ve sonunda Sarıkeçili aşiretinden İsmail Ağa'nın konak yerine girdim.
İsmail Ağa'nın iki çadırı vardır. Bu adamın hali vakti de iyidir. İsmail Ağa ve obası kışın dörtyol kazasının Leçe köyünde, yazın ise, Dönberi yaylasında vakit geçirir.
Sarıkeçili aşireti zeki, çalışkan, işini bilen bir aşirettir.

Taşhan:

13.8.1928 günü Taşhan köyüne doğru yola çıktım, köye ulaşmadan yarım saat önce Kör Ali isminde bir ağanın çadırına uğradım.
Bu bölgede unsurlar oldukça karışmıştır. Şimdi ilgi kurduğum insanlar arasında Kürt Arap, Gürcü, Türk gibileriyle sık sık karşılaşıyorum.

Taşhan'da en meşhur ağa; Hasan Efendi imiş, bu adamı övmeyen yok... Fakat Hasan Efendi ile görüşmek kısmet olmadı. Çünkü kendisi obada bulunmuyordu. Yalnız, kardeşi Ahmet Ağa ile birkaç dakika hoş beş ettim.

Taşhan ve Çevresi:

Burada topraklar çok verimli ve otlaktır. Yalnız yaylanın en büyük ihtiyacı sudur.
Karakoyunlu aşiretinin Taşhan güzlesinde oturan obaları kışa doğru ovaya inmektedir.
Bu ovada çeşitli oymaklar ve soylar arasında tarıma oldukça büyük pay ayrılmış verimli ve zengin topraklar vardır.

Taşhan Köyü:

Taşhan köyü Kayseri'ye bağlı bir köydür. Bu köy Kayseri'nin onaltı saat güneyindedir. Taşhan köyü vaktiyle bir Ermeni köyü imiş. Bugün göçmenlere ayrılmıştır.
Köyün kurulduğu tarih belli değildir. Yalnız köyün ıssız ve harap kilisesinin tarihine bakılacak olursa bu köyde, bu kilise tam 40 yıl önce yapılmıştır.
Bugün köyde yerleşmiş olanlar; Karakoyunlu aşireti, Kozan göçmenleri ve doğudan gelen Kars mültecileridir. Köydeki kadınlar ayrı ayrı terbiyelerin tesiri altındadırlar.
Karakoyunlu kadınlarda kaçgöç yoktur. Fakat göçmenlerle mülteciler arasında titizlikle kaçgöç ruhu hakimdir. Bu hal bu küçük köyde bir dedikodu konusu olmuştur.

Bu köye Taşhan denmesinin sebebi de vardır. Köyün kuzeyinde ve Kayseri yolu üstünde toprağın altındaki kayalıklara oyulmuş bir han harabesi vardır ki, bu han, yekpare bir kaya içindedir. Vaktiyle gelen geçen yolcular burada kalıyorlarmış. Bu yerin yalnız bir misafirhane olduğu biliniyormuş. Hanın eski ve yeni ismi "Taşhah'dır. Köy de bunun için aynı ismi almıştır.
Bu eski handa üç in vardır. Köy bu tarihi inlerin sarp sırtlarına kurulmuştur.

Arazi:

Ova, Toros ve Alma dağlarının kuzeyinde, Erciyas'ın güneyinde etrafı dağlarla çevrilmiş sulak ve bereketli bir yerdedir.
Bu ovada bol bol buğday, arpa, mısır, nohut, fasulye gibi sebze ve tahıl yetişir. Köyde yakıt namına bir şey yoktur. Halk bunun yerine kurumuş tezek kullanmaktadır. Bununla birlikte arazi orman yetiştirmeye elverişlidir.
Köyde oturanlar arasında en görgülüleri birinci derecede doğu mültecileri ve sonra da yerli aşiretlerdir. Rumeli göçmenleri insandan uzak bir halde yaşamaktadırlar.
Taşhan köyünde muhtar Şükrü Efendi'nin evinde misafir oldum ve bu bülteci doğulunun insana hoş gelen terbiyesinden memnun kaldım. Köyde halkı çok az gördüm. Bu köye biraz daha insan yerleştirmek mümkün ve faydalıdır.

Sazak Köyü:

Aladağın son köyü olan sazak yolundayım Sazak, Taşhan'ın bir saat batısında Rumeli göçmenlerine ayrılmış 30 evli bir köydür.
Köyün manzarası ve bulunduğu yer gerçekten çok sevimli olduğu halde, ne yazık ki köy boştur. Yerleştirilen göçmenler kaça kaça ancak on bir ev kalmıştır.
Bu köyün güneyinden Seyhan nehrinin bellibaşlı ayağı olan Zamantı çayı geçer. Şimdi birkaç Kürdün elinde kalan köy, yalnız davar yatağı halinde kullanılmaktadır. Göçmenleri kaçıran sebeplerin biri de, Kürtlerin ve davarcıların saldırışlarıdır.
Bu köyün ileri gelen ağası Kürt Mevlut isminde biridir. Bu mıntıkada yakacak çok kıymetlidir. Bölge yazın çok sıcak olduğu için, halk, köyün çevresindeki mağaralara kıştan kar saklar ve yazın bu kar sayesinde köyde yaşar.
Kocaman bir köyün tek adamın elinde kalışı kalpleri sızlatacak bir durumdur. Bu yol benim gibi yolcuları her gün üzecektir. Bu köyü çevrede göçebe olarak yaşayan Türkler arasında paylaştırmak herhalde büyük bir hizmet olur düşüncesindeyim.

Küçük Seyhan:

Sazak köyünden Karaköy'e gidiyorum. Eşeğimle Zamantı çayını geçtim, Kozan dağları toprağına ayak bastım.
Gümüşlenmiş iğde yaprakları ve ormanları arasında Adana'ya bereket ve sevinçli haber götürüyorum der gibi köpüre köpüre akıp giden Zamantı çayının gençliğini ve dinçliğini burada seyretmelidir.

Şimdi, çayın kenarındayım; onun efsaneler yaratan pek eski hikayelerini dinliyorum. Halk, bu çayın Sivas'ın Uzun yaylasında, çok pis olan Kırkpınar'dan çıktığını biliyor. Çay, bulunduğum yerde Everek'in dört saat doğusunda Çataloluk'u batıda bırakarak Almadağının batı eteklerinden korkunç girdapları hatırlatan bir vadiden geçiyor.

Bir süre bu şekilde yürüyen Zamantı, hızla Fıraşa köyüne giriyor ve oradan da Karsantı'yı batıda bırakarak Eynerin üstünde Saimbeyli'den gelen Kozandağı suyunu (Göğsuyu) da alarak Adana'ya iniyor.
Burada bu çaya Zamantı ismi verilmekle birlikte Küçük Seyhan da denilmektedir.

Yoldaşım köy bekçisi Durmuş, bana bu çay hakkında bir parça bilgi verip onun efsanelerini şöyle anlattı:

Zamantı Çayı:


1- "Bu çay tekin değildir, onun sahibi vardır. Sahibi sarı saçlı, gök gözlü bir kızdır. Bu kız her sene bir kurban ister. Zamantı bir delikanlı alır ve kıza verirmiş. Geçen yıl yirmibeş yaşmda sağlam bir yiğidi (Ali) bu kız yedi.
2- "Bu çay yılda dört beş gün, gece vakti altın akıtır, ama o geceyi bilmek ve bulmak gerekir."
3- "Bu çayın taştığı zaman belli olmaz, birdenbire taşar, birçok hayvan insan alır ve boğar."
4- "Bu çayın sahibi Sarı saçlı gök gözlü kız senede bir gün baharda çay kenarında bir taşa çıkıp saçlarını tararmış, ama ben görmedim. Onun saçından bir tel bir adamın eline geçmiş olsa o adamı kurşun delmez, bıçak kesmezmiş derler."
Bekçi ile konuşa konuşa bu güzel vadiyi geçtik ve efsanevi bir an yaşadık. Nehrin öbür tarafında ve karşı yamacındaki değirmene geldik, bir ağaç altına yaslanarak dinlemeye başladık.
Artık Kozan dağında bulunuyordum, bu akşamı Karaköy'de geçireceğim.

Karatepeli:

Aladağın güney eteklerini şöyle kuş bakışı gezerseniz yolunuzun sonu "Karatepeli" köylerine gelir.
Aladağın güney sınırı Çakıt çayının doğusunda, Alpı köyünden başlar. Ve doğuya doğru Ağsar, Kamışlı, Üskül, Aşcıbekirli derken, Karanfil dağı kuzeyinden gür ormanlarının bitmez tükenmez o güzel ve zengin manzarası arasında Sofulu köyüne ve oradan yolunuz sizi Karsantı bucağına götürür.

Karsantı bucağının belli başlı yeri kuzey doğusunda; kışın nehirler arasında sanki bir ada, yazın yarımada halinde bulunan arazide ve orman bölgesinde eski insanların yaşayışlarına tamamen bir model olacak "Karatepeli" köylerine girmiş oluruz.
Karatepeli ismini alan bu kimsesiz ve görgüsüz yurtta araları en az 5'er saat olmak şartıyla yedi tane köy kurulmuştur.

Bu köyler:

Darılık, Karaman, Küp, Mengez, Kızıldam, Kışlık, Darı çukuru isimleriyle anılır.
Bunların yaşayışı, görgüsü her şeyi çok ilkel ve sanki ilk insanlar devrine örnek olacak derecede geridir.
Karatepeliler başlı başına inceleme konusu olduğundan bunlara dair notlarım ayrıca kitap halinde yayınlanacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:53

Oymaklar:

Aladağın güneyde yerleşik ve yarı yerleşik Aladağ aşiretleri oymakları da şunlardır:

Bozdoğanlı, Türkmen Akçakoyunlu, Karalar, Karakoyunlu, Karahacılı, Sarıkeçili, Horzum, Kaçar ve daha birkaç aşiretin dağınık obalarıdır.

ALADAĞIN ÖZ ŞAİRİ DADALOĞLU

Güney Anadolu'da yetişen halk şairleri arasında Ka-racaoğlan'dan sonra en duygulu ve en heyecanlı olanlarından biri "Dadaloğlu"dur.

Dadaloğlu'nun mesleği:

Dadaloğlu tek parçalar söylemekten çok, tarih yazıcılığıyla uğraşır. Diyebilirim ki; güneydeki halk hikayelerinin hemen büyük bir kısmı bu değerli şairin hikayelerinden sayılır.

Gençosman hikayesi, Ramazan ve Kozan oğullan arasındaki çekişme, Çapanoğluyla Kozanoğlu'nun arasında meydana gelen savaş, Han Mahmut ile Kamber'in yanık destanı, Gazi Aşık Mahmut'un acıklı olayı vs. hep Dada-loğlu tarafından söylenilen hikayelerdir.
Bu ince ve yüksek hikayelerden başka şairin tek dağında parçalarıyla da karşılaşmak güç bir şey değildir. Dağınık şiirlerinde bile şairin büyük bir heyecan ve serüven geçirdiği belli olur. Bu arada şairin bazı konuşmalarıyla da karşılaşılır.
Fırat'tan Aydına kadar uzanan TOROS dağlarında daha çok Sivas, Kayseri, Niğde dolaylarında şair geçinen ve aşıkım deyip de Dadaloğlu'na dair bir hikayeyi olsun bilmeyen azdır.

Dadaloğlu:

Aladağın Karahacılı ismindeki Türkmen aşiretine bağlı Hocalı obası arasında doğmuş ve hayatını göçebelikle geçirmiştir.

Obadan obaya, çadırdan çadıra Türkün yiğitlik dolu kahramanlık hikayelerini canlı bir üslupla anlatan ve çevreye yayan bu şarin aşireti hala aramızdadır.

Karahacılı:

(1279-1281) (1862-1864-65) tarihlerinde Adana valisi Halil Paşa'nın yardımıyla kısmen Adana'nın kuzeyinde Seyhan vadisi üzerindeki dağ eteklerine yerleştirilmiştir. Bu bölgeye hala Karahacılı bucağı denir ve toplamı 24 parça köyden ibarettir. Aşiretin bir kısmı hala yerleştirilmemiştir.

Dadaloğlu'nun soyunu teşkil eden bu bucağın Boruk, Boynuyoğun Sofular, Menevşe, Hacılı, Kılbaş, Aflak1, Çiçekli, Şahrıklı ve Bocu köylerinin vaktiyle bu aşirete ait birer "Oba" ismi olduğu kuvvetle söylenmektedir.
1928 yılı içinde Üçkapılı yaylasında bu aşirete bağlı Ala Yusuf, Dadaloğlu'nun okur yazar ve hoca bir aşık olduğunu söylemiştir.
Dadaloğlu, bazan imamlık yapar ve bazan da sazını omuzlayarak şairlik eder dururmuş. Binboğa'da görüştüğüm Cerit aşiretinden çoban Hasan, Dadaloğlu'nun asıl isminin Mustafa veya Veli olduğunu ihtiyarlardan işitmiş bulunduğunu anlatmıştır.

Üçkapılı'da karşılaştığım Ala Yusuf diyor ki:

Maden Zamzama, Andavallı, Şeyhli, Gavureyne köylerinden beş altı delikanlı sırf alay amacıyla Dadaloğlu'nun yanına gitmişler ve demişlerdir ki:

- Şimdi yayladan geliyoruz. Sizin obanın konduğu alandan geçerken ölmüş bir adam cenazesi gördük, aşirete gayretin varsa cenaze meydanda kalmasın.

Hoca (Dadaloğlu) hemen fırlamış ve delikanlılarla birlikte yaylaya çıkmış. Cenaze şurada burada derken gençler şaire bir köpek ölüsü göstermişler ve gülüşmeye başlamışlar.

Dadaloğlu aşiretine ve kendisine yapılan bu hakareti soğukkanlılıkla karşılamış ve bu köpek ölüsünün kendi aşiretinden olmayıp çevredeki bir köye ait olmak ihtimalini şu şekilde tesbit etmiştir:

Maden ağlarından hayli aralı, Zamzamalı gibi burnu karalı, Andavallı olsa çalar kavalı, Şıhlılar gibi de ağzı dualı, Gavureyneli dersem aklı karalı Bilmem Eynerli, bilmem Yabandereli, Öldürmüşler bu iti suçu ne idi?

Aşık bu ince nükteyle gençlerin hakaretine gerekli olan cevabı vermiştir.
Ala Yusuf'tan dinlediğim ve çoban Hasan'ın yardımıyla düzelttiğim Dadaoğlu'na ait bir türkü de buraya alınmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:54

Oturmuş ak gelin taşın üstüne, Taramış zülfünü kaşın üstüne,
Bir selamı geldi başım üstüne, Alırım kız seni, komam illere.
Bir taş attım karlı dağlar ardına, Yuvarlandı düştü yarin yurduna,
Ben yeni de düştüm sevda derdine, Alırım ahdimi, komam illere.

Atımın kuyruğu cura saz gibi, Divana durmuş ta ergen kız gibi,
Alarmış yanağı bahar yaz gibi, Getirin kır atım, göçem illere.

Dadaloğlu der de, oldum kastana (?) Gelir geçer selam verir dost bana,
Göçeyim mi bilmem Namrıın üstüne, Çekilem mi kahpe Bulgar illere?

Son mısralar Bulgar dağıyla Namrun yaylasının kendisine yabancı yerler olmadığını bütün açıklığıyla anlatmaktadır.
Dadaloğlu şiirlerinde en çok savaş ve döğüşten zevk almış olduğunu o kadar açık bir şekilde gösterir ki, insan, bu yaman ruhlu adamı bir savaşçı sanmaktan kendini alamaz.

"Ramazanoğlu ile Kozanoğlu" arasında geçen meşhur bir savaşta Dadaloğlu'nun düzenlediği bir des destandan söz açmıştım.
Adana'nın onbeş kilometre kuzey batısında Şam-bayadı isminde bir köy vardır. Bu köyde, 80 yaşlarında Mehmet oğlu Ahmet çavuştan yazdığım adı geçen çarpışmanın hikayesiyle, Dadaloğlu'nun bu savaş için düzenlediği destanı sunuyorum. Bu destan her ne kadar kuvvetli bir vezin ve kafiyeye sahip değilse de, o zamanın tarihçesine oldukça önemli bir belge vermiş olması bakımından önemli bir yer sağlayacağı ümidindeyim.

İhtiyar Ahmet Çavuş, odasında, döşeği içinde ihtiyarlığın yorgunlukları arasında koyu sigara dumanlarını savurarak hikayeye şöyle başladı:

1. Hasan Paşaoğlu - Kozanoğlu Döğüşü

Bundan birçok yıl önce Sultan Murat gününde Kozanoğlu ile hükumetelli Ramazanoğlu Hasan Paşa arasında senlik benlik çıkmış. Kargılar, cidavlar hazırlanmış, iki tarafın yiğitleri atlanmış, silahlanmış, her derebeyine bağlı Kıyı beyleri askerlerini ortaya dökmüş. (O zamanlarda derebeylerinin beş on tane de kıyı beyi bulunurmuş. Kıyı beyleri Derebeylerine vergi verir ve gerekli olduğu zaman da askeriyle yardım ederlermiş.)

1) Şambayadı:

Karaman da bir mahalle. Adana, Behsini, Afyon, Sivas'ta birer köye bu isim verilmiştir. Bu köyler, vaktiyle Şam araplarından kaçarak ana vatana sığınan (Bayat) Yürüklerindendir sanırım.

Savaş başlamış ve kan gövdeyi götürmüş, kelleler yuvarlanmış, ortalık mahşer yerine dönmüş. Bu gürültü arasında Kozanoğlu, Dadaloğlu'na haber salmış:

"Hadi aşık, göreyim seni. Beni aşağı düşürme, destanını hazırla."

Hasan Paşaoğlu da aşığı yanma çağırarak:

"Doğrudan ayrılma" demiş.

Dadaloğlu apışmış kalmış; iki cami arasında binamaz gibi şaşalamış, ne olursa olsun diyerek Türküsünü söylemeye başlamış:

Sana derim sanada cebeli Kozan, Yedi sene döğünesen alaman nizam, Davada kalamaz şol Sadrazam, Sınırın Bozoktan kur Kozanoğlu.

Sana derim sana da ey Kozanoğlu, Sefer açıp üstüne kakmam var benim. Bu devri de eski devirden sayma; Pençe vurup himlerin sökmem var benim.

Dadaloğlu der ki, Bokluca beline çıkarım, Meydan yerlerinde meşkine de bakarım, Ala kanın Adana'ya dökerim, Ünüm gider Hind'e, Yemen'e benim.

Bu son kıtadan sonra Dadaloğlu artık bütün destanı Adana beyine ayırıyor ve kahramanlığı Hasan Paşa oğlu kıyı beylerinden "karalar" tayfasına veriyor. (Karalar kıyı beyinin o zaman hükmettiği bölge; şimdiki Karataş, Tuzla çevresi ile Adana'nın doğusunda ve İncirlik dolaylarında Dededağ semtleridir.)

Karalar karalar ünlü karalar, Davanızı ancak mahşer aralar. Hacı Osman, tuttuğunu yaralar; Ulaştı hayfım aldı karalar.
Avradilen don yumaya giderler, Yine de kavğasın yaman ederler. Bozdoğan gözünü ayırsın baksın, Daha kime cidav atar karalar?
Hov; dedi de yarıya düştü, Misis mehenk kurdu alasın açtı, Karahacılı da, Kuzugüdenli, Şambayadı bile hem yalın kaçarlar!

Dadaloğlu burada Karahacılı, Kuzugüden, Şambayadı aşiretlerinden Ramazan oğulları aleyhinde olduklarını anlatmaktadır. Şüphesiz bu da o aşiretlerin deveci, davarcı olmalarından ileri gelir. Çünkü bu aşiretler aksi tarafı kayırsalardı yayla zamanlarında göçecekleri yaylalarda Kozanoğlu'ndan çekeceklerini pekala tahmin ederlerdi. Zaten Karahacılı ve Kuzugüdenli'ye ait oymakların büyük bir kısmı yazın dağlarda buluşuyordu.

1) Karalar: Bu isimde Ankara ve Maraş'ta iki de köy vardır.
2) Bozdoğan, "Üçok" boyundandır.
3) Şimdi de bu aşiretin var olduğu görülmüş değildir.

Dadaloğlu der de, şu bana noldu; Aktı gözyaşlarını kanile duldo. Saatim ay da, günüm yıl oldu, Gelip geçmez kara günden sayarlar.

Bu arada ihtiyar dedi ki:

"Eski zamanlarda derebeyleri kıyı beylerini çok yiğit adamlardan seçerlerdi. Bazen kıyı beyleri Devletelli beylere başkaldırırlar ve aralarında savaş çıkarırlarmış. Adana çukurunda Devletelli Beyleri; yalnız Hasan Paşa oğlu Adana beyi, Melemencioğlu hacı Ahmet Çeceli beyi ve Kazoğlu Hacı Bekir Bey, Şambayadı beyi ve Mersin, Tarsus taraflarında Kelinoğlu Mehmet Ağa gibi beylerdi. Bunların dışındaki beyler hep Kıyıbeyi sayılır ve fermansız olurdu.

2. Kelinoğlunun Ölümü:

Kelinoğlu Mehmet Ağa'yı, Kozanoğulları ile Ramazanoğulları birleşerek hayrat yaptırdığı Tarsus yolu üzerindeki Nernek köprüsü başında öldürmüşlerdir.

Nernek köyü o zaman oldukça iyi bir kasabacıkmış ve Kelinoğlu orada bulunurmuş.

Dadaloğlu bu iş için şöyle bir parça okumuştur:

Nerneği dersen; küçük kasaba, Kesilen kelleler gelmez hesaba.
Aşiret uşağı da dönmüş kasaba, Çukur elden gitti der Mehmet Ağa.

Söylentilere göre, Menemencizade, Kelinoğlu Mehmet ile birleşerek adana beylerbeyi ile Kozanoğullarına savaş açmışlar. Fakat Adana'dan gelen elçiler hüneriyle Kelinoğlu, aldatılarak askerleri salınmış ve ani olarak Kozanoğlu'nun Cerit Beyleri tarafından saldırıya uğramıştır. Bu hal Kelinoğlu Mehmet Ağa'nın ölümüne sebep olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:54

3. Gavur Kızı Davası:

Ahmet Ağa devam ediyor:


"Efendi, Dadaloğlu'nun bir gavur kızı ile davası vardır, sana onu yazdırayım; çok hoştur" dedi ve hemen hikayesine başladı.
Dadaloğlu hak aşıkı bir gavur kızını haber almış. aşık aşıkı arar derler, duramamış; hemen gavur kızının yanma varmış. Araya bir perde gerilmiş, ikisi de sazlarını ellerine almışlar.

İlk önce gavur kızı Dadaloğlu'na bir sorgu deyişi (Muamma) açmış:

Bire oğlan ıklaz oldunsa, Aşk ile ummana daldınsa, Eğer beni aşık diye geldinse, Gidebildiğin kadar git Dadaloğlu.

Oğlana meydan okumuş:

Bire oğlan, nerede idin yektep (?) Senin için oldu camile mektep. Göğden inmiş yüzdört Kitap, Dördü sofuda, yüzünü bul Dadaloğlu.

Dadaloğlu bu muammaya şu şekilde bir cevap ile karşılık vermiş:

Bir ağız var mı bundan geride? Yetim hakkıdır vermezsin baride. Dördü sofuda, yüzü peride, Sofu Cin elinde hay Gavur kızı.

Kız tekrar sazı eline alarak Dadaloğlu'na hitaben:

O kimdir deveye kendi meytin sardı, O kimdir ki, Cennete sağ iken girdi; Hak, dünya binasın hangi gün kurdu, Viranesi Cuma günü hay Gavur kızı.

Dadaloğlu bu soruya şu şekilde bir cevap veriyor ve hemen gavur kızım kendine bağlamayı başarıyor.
Hazreti Ali kendi meytin Deveye sardı, İdris peygamber Cennete sağken girdi, Dünyanın binası ulu Pazar gün kurdu, Viranesi Cuma günü hey Gavur kızı.

Kız Dadaloğlu'nun gücünü ve bilgisini teslim ederek İslam dinini kabullendi.
Bire oğlan! bunu böyle mi dedi Eyip (Eyyiip), Deşir dizginini eyleme seyip. Perdenin arada kalması ayıp, Kalksın perde ben Veli'yigörem.

Aradan perde kalkmış ve gavur kızı İslam olmuş. Bana kalırsa Dadaloğlu bu destanında bütün tekke şairleri gibi bir tasavvuf rolü oynamıştır. Gerçekte ne gavur kızı, ne de böyle bir olay vardır. Bu eski şairlerin hayal gücü oyunlarında sık sık karşılaşılan şeylerden biri olsa gerektir. Fakat halk bunu bir gerçek olarak kabul etmiştir. Nitekim bundan sonra Dadaloğlu'nun bir Kral kızı ile buna benzer bir destanını yayınlayacağım ki, bu destan da bunun gibi hayali bir aşk oyunudur.

4. Yaylalar:

Şambayadı köyü muhtarı Hulusi Efendi'nin babasına evvelce işittiğim ve eksik olarak not aldığım bir yayla türküsünü okudum. Adı geçen Dadaloğlu'na ait olan bu türkünün eksiklerini tamamladım.

Bu Türküyü Dadaloğlu'nun çoban edebiyatı sırasındaki yerini göstermesi bakımından yeterli bir örnek olacağından aynen sunuyorum:

Bizim yaylamız ünlü olur, Südü, kaymağı tatlı olur, Kız gelinden kıymetli olur, Kızlar gelir yaylamıza...
Bizim yaylamız meşeli, Dibinde güller döşeli, Eli top top menevşeli, Kızlar varır yaylamıza.
Bizim yaylamız kayalı, Pınarları süt mayalı, Kelerinde kar dayalı, Kızlar gelir yaylamıza.
Bizim yaylamız oluklu, Akan suları balıklı, Yaranışı mor belikli Gelin gelir yaylamıza.

Burada Dadaloğlu'na ait olduğu söylenen bir atasözünü de hatırlatmak isterim ki, bu atasözü folklor alanında oldukça önemlidir.

At, yiğit, öküz, tarla ve kızın en belirli meziyetlerini ortaya koyan bu konunun atasözü şudur:

Atın dik başlısı, Yiğidin ağır başlısı, Öküzün inek başlısı, Tarlanın çakıl taşlısı, Güzelin uzun saçlısı, Baha olmaz devlet imiş.
Bu temsilin Dadaloğlu'na ait olduğunu Üçkapılı'da Ala Yusuf ısrarla iddia etmiştir. Belki Ala Yusuf'un iddiası doğrudur. Doğru olmasa da ortadaki parça herhalde gene böyle bir halk şairinin buluşundan başka bir şey değildir.

5. Osmanlılar:

Dadaloğlu'nun siyasi inançlarını inceleyecek olursak, onu Osmanlıların aleyhinde buluruz. Osmanlı hükümetinin idare ve icraatından zaten bütün Türkmenler daha çok onların aşiretleri hiç memnun görünmezler ve bunun için birçok atasözleri söylerler. İşte Dadaloğlu'nu da aynı düşüncede olanlar arasında tanıyoruz. Osmanlıların Türkmen aşiretlerine yaptıkları herhangi bir haksızlık için bu şair Dadaloğlu'nun düzenlediği şu türkü bize bu şairin siyasi cephesini bildirmeye yeterlidir sanıyorum.

Ilgınca, sılgınca görünen dağlar, Yoksa Türkmen ili Başın boran mı? Deli gönül kaynayıp da coşunca, Hey ağalar da coşacağını güman mı?

Aşağıdan da akça koyun geliyor, Bezirganlar koç yiğide gülüyor, Kitabın dediği günler oluyor, Yoksa gün döndü de ahir zaman mı?
Aşağıda akça koğum ötünce; Kater başım mayalarını sökünce, Şahtan ferman, Türkmen ili göçünce, Daha da hey Osmanlıya aman mı?

Dadaloğlu der de; gördüm düşümde, Yiğide at verilir onbeş yaşında.
Alışkın bir piştovla dağlar başında, Azrailden başkasına aman mı?
Ben bu Türküyü Binboğa dağlarının güneyinde Kara Ömerli köyünde dinlemiştim.

Burada görüyoruz ki, Dadaloğlu, bambaşka bir adamdır. Çünkü bu dakika onun şakrak ve şen ülküsü vatani bir kaygu ile titriyor, satırlarında asabi bir benliğe hakim olan şu parçası normal ve büyük bir haksızlığın soru haykırışı oluyor.

Milli ülkülerimizde yaşayan ve hürriyet havası içinde zulüm gören şair burada büyük bir heyecan duyuyor, isyankar bir dil kullanıyor ve hatta en sağlam bir açıklıkla adeta meydan okuyor:

Daha da hey Osmanlıya aman mı? Azrailden de başkasına aman mı?

Bu iki satır şairin bütün ruhunu ve sahip olduğu milli kültürünü göstermeye yeterlidir.
Bütün bunlara rağmen Dadaloğlu aynı zamanda sevimli ve neşeli bir şairdir. Milli konulardan ayn olan türkülerinde hissedilen şakacılığı, tahammülü ve şakraklığı -bazen bir olayı körüklemiş bile olsa- belirli bir şekilde uysal olduğunu gösterir.

6. Emmim kızı:

Gaziantep'in Nizip kazasına bağlı Sarılar isminde bir Kızılbaş Çepni köyü vardır.

Bu köyde Ali Dede isminde bir zatın şöyle bir hikayesini kaydediyorum:

Biri kız ve biri erkek olmak üzere iki genç yeğen birbirini sevmiş, Aşkın acı eğlencelerini yaşamak için köyleri yakınındaki bir çam ormanına çekilmişler.
İki sevdalının bu hareketleri duyulmuş. Akrabaları atları binerek bunları aramaya çıkmışlar. Alev bacayı sarmış gençlerin kurtulmalarına imkan kalmamış. Erkek teslim olmayı, kız ise kaçarak kurtulmayı tasarlamış.

İki genç arasında kaygının uyandırdığı heyecan ile maniler başlamış:

Oğlan diyor ki:


Arkamızdan atlı kovar, Gelen atlı cana kıyar. Anam, babam belki duyar;
Ben gidemem emmim kızı. (amucam kızı demektir.)
Kız atımın nalı yoktur, Arkasında çulu yoktur, Bir gecelik yemi yoktur. Ben gidemem emmim kızı.

Kız cevap veriyor:

Al şalvarını çul edeyim, Kol halkamı nal edeyim, İncilerim yem edeyim, Kalk gidelim emmim oğlu.
Dadaloğlu aşka murat, Dağın yamaçları kanat, Hızır bulur size kır at, Üsküflenin kaçın sizer.

Dadaloğlu'nun bu manevi seslenişi gençlere gayret verir ve ikisi birden kır ata sıçrayarak gözden kaybolurlar; böylece muratlarına ererler.

Şuracıkta; Kilis'in Ispanak köyünde İdris Ağa dan yazdığım bir manzum atasözünü sunayım. Bu sözün Dadaloğlu'na ait olduğunu halk şairlerinin hikayelerini okuyanlar bilirler.

1- Aptal iti kurbanda olur sılacı.
2- Değirmencilerden umarlar pağaçı
3- Ak it pamukçudan alır haracı
4- Deveciden dost tutan Genişletsin kapusunu

7. İsa Güzeli:

Suriye sınırları içinde kalmış; Kilis'in bir saat güneyinde, Kefergani isminde bir köy vardır. Bu köyde bir kısım halk Dadaloğlu'nun türkülerini bilir. Meğiçin oğlu Mehmet Ağa'dan Dadaloğlu'nun bir hıristiyan kızı için söylemiş olduğu eksik türküyü yazmıştım. Bu türkü Dadaloğlu'nun bilgisi ve durumunun ölçüsü olacak derecededir.

Uyan kömür gözlüm, esiyor sabah yeli, Benlenmiş kızıl dağ, ağarıyo tan yeri. Mihrap olmuş kaşı, kabemdir kipriği (kirpik) Hacerülesvetten de kara serpme benleri.

Aklı var mı sana meyil verenin? Gece gündüz hayaline girenin, İsa güzelinden, dilber sevenin, Kalbi puthane olur, göğsü çanyeri.
Ne yazıkki bu türkünün sonunu kimse bilmiyor; bu yüzden bende eksik olarak yayınlamaya mecbur kalıyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALADAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:55

8. Çiçek Dağı:

Mehmet Ağa'dan yazdığım şu Türkü de çok güzel bir parçadır. Herhalde seveceğinizi ümit ediyorum.

Alaydım da cura sazım dizime, Çekseydim sürmeler ala gözüne, Cihan güzel olsa girmez gözüme, Sende bir gümanım var çiçek dağı.
Şu karşıki dağda yanar bir ışık, Aldırmış sevdiğin ağlar bir aşık, Bir Ceren bakışlı, zülfü dolaşık, Sende bir gümanım var çiçek dağı?

Şurada bir kıta daha olması gerekirken bulunamamıştır.

Dadaloğlu söylenmiyor borandan, Yıkılsın dağların kalksın aradan, Elbeyliden geldim koru Yaradan, Sende bir gümanım var çiçek dağı

Bakınız, bu Türkü ne kadar pastoral bir parçadır. İn san okurken dağların uğultuları arasında sevgilisini ara yan bir aşıkı sanki gözüyle görüyor gibi oluyor.

9. Bir Döğüş:

8.8.1929 tarihinde Gaziantep'in Kılavuz köyünde rastladığım Kilisli oğlu Veli Ağa'dan aldığım parçaları da sunuyorum.
Veli Ağa: Dadaloğlu'nun özel hayatı hakkında bilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Fakat ne de olsa güneyi kaplayan bu şairin birkaç türküsünü her aşık gibi o da biliyordu.

Hey ağalar, Hey paşalar, beyler? (?) oğlu benden şerrin ırmadı. Benim gönlüm dönüp dövüşmek ister, Ah neyleyem; Tayyar oğlu komadı.

Anlaşılan, şair gene önemli bir aşiret savaşından söz ediyordu. Fakat çok yazık ki, buna dair bilgi etmek mümkün olamadı.
Akşam namazı göç göçe geldi, Çarhacılar birbirine düş oldu. Balıkla derede zor düğün oldu, Tayfun1 aldı baba oğlun bilmedi.
Dadaloğlu der ki; belim büküldü, Oynadı şalfesi, zırhlar söküldü, Gelin, kız kalmadı yola döküldü, Ağlaşır analar; oğulum gelmedi.

Ben bu Türkünün daha uzun olduğuna inanıyorum. Fakat ne çare ki eldeki bu kadar.

10. Güzel At:

Gaziantep'in Cingife köyünde Molla Mehmet isminde biri vardır. Bu kişi Dadaloğlu'nun "Aflar için düzenlediği bir methiyesini okumuştu. Bu methiyi Türk'ün at hakkında duyduğu saygıya ve ata verdiği öneme canlı bir örnektir.

At, kulağını dikmiş gözünü süzer, Güvel ördekler gibi çöllerde yüzer. Çırpıştırınca akça cerendir tozar, Eşkini seldir, yiğide eşkin gerek.
Bütün Türkler arasında atın eşkin yürüyüşlüsü makbul sayılır.

Hey ağalar, sözümün doğrusu böyle; Noksanı varsa,beri gel; bana söyle. Türkmene bir at, bir yayla, bir davarile, Ala dilber, mor çimenli yurt gerek.

Atın timarın kendin yap da, ar sanma; Çifte ver yemin de, eksiğin sayma.
Kendi elinle atın hoyrata salma, Ağır devlet, eşkince bir atla gerek.

Dadaloğlu ata der aşkın denizi, Hiçbir şey bilmiyor da sanmayın bizi. Binet atlar içinde yamandır doru, Üveyikır bir sakarsıs al gerek.
Türk kültüründe en kuvvetli bir ilgi uyandıran "at" hikayeleri halk şairlerinin hemen hepsini fazlaca meşgul etmiş konulardan biridir.

11. Kral Kızı:

1929 senesinde ilk defa Mersin Ticaret Odası muamelat memuru Lütfü Bey'den kopya ettiğim "Kral kızı" destanını vakit buldukça halk şiirleriyle uğraşan aşıklar arasında okudum ve sonunda Antep'in Karapınar köyünde kör aşık Mustafa'nın bu destanı bütünüyle bildiğini görerek bu defa da aşık Mustafa'nın söylediklerini kaydettim. (Şimdi destan tamamlanmış bir haldedir.)

Dadaloğlu, bir kral kızma aşık oluyor. Olay şüphesiz hayalidir. Şair, burada hayali bir kıza ilan-ı aşk ederken Türkün karakteri hakkında görüş ve düşüncelerimizi de hatırlatıyor. Mesela, kızın tehditlerine önem vermeyerek sevmek kararından geri dönmüyor ve sonunda kızı kaçırmayı başarıyor. Şurada bir şeye dikkatinizi çekmek isterim. Yukarda yazılan gavur kızı olayıyla bu olay arasında ben şahsen çok sıkı bir yakınlık görüyor ve bu iki hikayeyi herhalde bölge arasında birbirinden ayrılmış bir olay olarak tanımak istiyorum. Bununla birlikte ayrı ayrı da olsa, bize şairin olayları nasıl kaydettiği ve bunların üzerindeki nüfuzu gereklidir.
Dadaloğlu, kral kızına bir çeşme başında rastlıyor ve hemen sazını düzenleyerek kıza aşkını söylemekten çekinmiyor.

Çeşme başı bekleyen kız, Koyma beni yollarımdan. Uzat bir suyun içeyim, Kral kızı kurban gelin.
Kral kızı bu samimi aşıkın kıtasını reddetmeyerek aynı vezinle cevap vermeye başlıyor.
Yayla, yayla köçmedin mi, Soğuk suyun içmedin mi? Hiç de güzel seçmedin mi? Oğlan oğlan deli oğlan!
Dadaloğlu hiç fırsatı kaçırır mı? Tam sırası diyerek hemen manzaraya kuvvet verir ve kızı büyüleyebilmek için sazının tellerini kuvvetle titretir.

Yayla yayla göçtüm geldim, Karlı suyun içtim geldim, Çok güzeller seçtim geldim, Ey kral kızı, kurban gelin!
Kız şaire durumu anlatmakla birlikte onu başından savmaya karar verir ve korkutmak için şu şekilde söylenir.
Yolcu isen git yolunca, Şal, kutnu perçem boyunca, Beş kardaşını var doyunca, Yok ederler seni oğlan.

Dadaloğlu hiç böyle tehditlerle kaçacak şair mi? O ne olaylar, ne çekişmeler, ne kanlı çarpışmalar görmüştür. Kızın sözüne önem vermeyerek soğuk kanlılıkla isteğinde direnir.

Yolculukta olur işim, Kız yoluna kurban başım. İster olsun on kardaşın, Komam seni kurban gelin!
Kız sonunu düşünerek fazlaca tehdit emeliyle babasının kahramanlığından söz açmayı uygun bulur.
Benim babam pek delidir, Duran başa kan yürüdür, Öldürür de hem sürüdür, Yok ederler seni oğlan.

Dadaloğlu, kararlı bir nağme ile güzel sesini sazının titrek çınlayışlarıyla süsleyerek kızın aşkına karşılık vermesini sağlar.

Odanızın hasırıyım, Karıncanın yesiriyim,
Babandan üstün çeriyim, Gelin gelin sarıl gelin.

Kız şairin boynuna sarılır ve teslim olur. Artık aralarında yapılan anlaşmanın ruh okşayan tesiriyle Dadaloğlu son parçasını okumaya başlar.

Dadaloğlu halin yaman,
Üç beş adam bir de imam,
Nikahımız kıysın bir can,
Düzgün yolun, yürü gelin.

Bunun üzerine Dadaloğlu kızı atının arkasına alarak memleketine döner.
Şair bu hikayesiyle bize aşkın tükenmez ilhamlarının hiçbir kuvvet karşısında yenilgiye uğramayacağını ve gençliğin seçkin ürünler verme kabiliyetinde bulunduğunu anlatmaktadır.
Bundan Türkün karakterini, azmini ve büyüklüğünün bir kısmını olsun çıkarmak zor bir şey değildir. Artık Dadaloğlu'na ait olan yazılarıma burada son vermek istiyorum.
Şairin türkülü hikayeleriyle yaygın koşmaları 6-7. kitaplarda okunacaktır. Buradaki yazılar Dadaloğlu'nun yalnız Aladağlı olması sebebiyle yazılmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir