Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bulgardağ Yürükleri

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:12

Perşembe günü öğleye doğru kız kınalı ve duvaklı olarak çadırından çıkar, ata biner. Kendisine güveyi tarafından seçilmiş iki yenge eşlik eder.
Gelin evinden ayrılırken çalgılar yanık yanık çalar, davul kesik kesik sesler çıkarır.

Burada söylenen en meşhur Türkü şudur:

Karacaoğlan güzellerin salağı, Severler güzeli, çekerler halayı, Kadamı alasın, güzeller alayı, Evinden ağlarken çıktı bir gelin.

Bu türküleri davul ve çalgı çalan abdallar söyler.

Yürüklerde çeyiz:

Bir eve gerekli olan bütün eşyayı kız evinin bulup getirmesi adettir. Bunların içinde yalnız mutfak eşyası güveyi tarafından sağlanır.

Oğlan evinden kalın (ağırlık) istemek adet değilse de, çok zaman, evlenecek oğlan nişanlısına yardım parası gönderir.
Çok çeyiz getiren kızın ünü obalarda senelerce anılır.

Gelin, evinden göçmeden iki gün önce, oğlan evine götüreceği çeyizleri ortaya serer; obanın kadım, erkeği çeyizi gezer, birer birer gidecek eşyayı seyreder ve bu sırada bir de dua okur:

"Allah mübarek etsin, kutlu olsun, soyka kalmasın." (Allah uğurlu etsin, kutlu olsun, yoksul kalmasın.)

Bu dualar arasında en çok kullanılanları şunlardır:

"Tatlı geçim, hayırlı zürriyet (çocuklar), Allah güvendirsin."

Bu sırada kızın anası, babası tebrik edilir ve daha bir çok mutlu günler görmeleri için dua alırlar. Çeyiz gösterme işine "sergi" denir.

Sağdıç (geline kılavuzluk eden kimse):

Gelin göçmesi sırasında, gelin ata bindikten soma kurulan bir düğün alayı vardır ki; bu alayın hepsi atlıdır. Düğün alayının başkanlığı ve idaresi doğrudan doğruya sağdıç tarafından yapılır; bunun sağdıçın hakkı olduğu bilinir.
Gelin evden çıkarken alay doğruca obanın mezarlığına gider, mezarlığı bir defa döndükten sonra manzarası iyi, pınarları gür, havası temiz olarak bilinen yerlerden birisine varılır.
Burada gönüller tabiatın güzelliklerini doya doya seyrederken silahlar patlar, davullar gürler, zurnalar inler, oba delikanlıları halay çeker; alay baştan aşağı bir neş'e otağı haline gelir.

Alay bir saat tabiatın güzel manzarası arasında eğlen-dikten sonra obanın yanındaki alana varır. Burada cirit oyunları başlar. Gelin ve yengeler de bu güzel Türk oyunlarını seve seve seyreder. Cirit oyunu bir saatten fazla sürmez. Sağdıçın bir emriyle alay yavaş yavaş çadıra doğru yürümeye koyulur, güveyinin evine yaklaşır. Bu sırada alayın karşısına gençler ve çocuklar tarafından gerilmiş bir urgan çıkar. Sağdıç bu şen ve genç kalabalığa adet olan hediyeyi verir; urgan yere düşer, alaya yol açılır. Verilen hediyeler tavuk, mendil, çevre (sırma işlemeli mendil), kese gibi şeylerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:13

Gelini süzenler:

Alay sırasında herkesin gelini süzmeye hakkı vardır. Kimi gelinin ata biniciliğini, kimi atta duruşunu, kimi silahlar atılırken korkup korkmadığını, kimi atı sürüşünü, kimi de gözlerinde sevgi ve istek olup olmadığını dikkatle bakarak öğrenmeye çalışır. Ve açık olarak, kusurları alay arasında söylenir; bu dedikodulara daha çok kadınlar önem verirler. (Alay kadın erkek ortaklaşa kutlanır.)

Gelin giderken:

Gelin yeni evine gelirken, güveyi evinin en yüksek bir yerinde uzaktan gelen alayı gözetir ve elinde dolu bulunan bir su testisini gelin çadır kapısına gelinceye kadar saklar. Gelin attan inmeden güveyi testiden avucuna biraz su doldurur ve bu suyu gelinin başına serper.

Başına su serpildikten sonra gelin hemen atından inerken genç olsun, yaşlı olsun, güveyinin en yakın akrabalarından bir erkek tarafından kucaklanır ve çadır kapısında bekleyen obanın kadınlarına teslim olunur. Gelini eve götürürlerken arkasındaki kadınlardan biri gelinin sırtına büyük bir yün yastıkla hızlıca vurur, eğer bu yastığın darbesiyle gelin yere düşerse kıymeti kalmaz. Yere düşmek çok ayıp sayılır.

Gelin çadıra girdikten sonra güveyinin eşyalarından bir şey çalmak adettir. Sağdıçın bu sırada görevi çok önemlidir. Sağdıç düğünlerde sanki bir polis müdürü kadar dikkatle hareket etmeye mecburdur. Alayın, düğünün bütün disiplini onun kabiliyetine ve idaresine bırakılmıştır. Başarısız bir sağdıçın başarısızlığı yıllarca ona hakaret zemini hazırlayan kara bir leke gibi sık sık yüzüne vurulur. Gençler obanın en kabadayısını bulup sağdıç olarak seçerler. Sağdıçın mutlaka evli bir adam olması gerekir. Bekardan sağdıç olmaz.

Düğün Bayrağı:

Düğüne davet olunan her oba mutlaka bayrak açarak gelir, yani her obanın bir düğün ve gelin bayrağı bulunur.

Gaziantep bölgesinde sağdıç adeti yoktur. Bazı köylerde sağdıç 9-10 yaşındaki çocuklardan seçilir ki bu, eski bir adetin kalıntısıdır.

Şöyle bir atasözü o bölgede hala yaşar:

"Emeğin sağdıç emeğine döndü." Bu da vaktiyle bu adetin oralarda yapıldığına delildir.

Bugün bu bayrakların en gözdesi üstünde ay ve yıldız bulunanlardır. Obalardan gelen bayrakların çoğu kırmızı, beyaz, kırmızı mavi, beyaz yeşil ve düz kırmızı renkte olan bayraklardır. Bunların içinde ay ve yıldızlı olarak özel yapılmış bayrak pek azdır.
Fakat önemli düğünlerde obaların birkaç gün önce bayrak diktirdikleri görülür.

Obaların getirdiği bayrağa "düğün bayrağı" derler. Güveyinin çadırına çok uzun direkler üzerine iki bayrak daha çekilir ki bunlara "gelin bayrağı" denir. Bu bayrakların biri çadırın sağına, diğeri soluna asılır. Çadırın sağındaki bayrağa "oğlan bayrağı", solundaki bayrağa "gelin bayrağı" ismi verilir. Bu bayrakların karşılıklı ve eşit şartlar içinde olmasına dikkat edilir. Çadırın sağma dikilmiş olan bayrağın altına bekar ve yetişkin delikanlılar, soluna dikilmiş olan bayrağın altına da evli olan düğüncüler gelir. Her iki taraf da bayrakların başına takılmış olan elmalara silahlarıyla nişan alırlar.

Nişan atma ve elmayı vurma çok tatlı bir eğlencedir. Elmayı ilk vuran gelinden güzel bir çevre hediyesi alır ve obada çok zaman nişancılığı öğütlerle anılır.

Gelin atı:

Gelin, atından iner inmez açıkgöz bir delikanlı atın terkisine (eyerin arka kısmı) atlar ve atı hemen çadıra doğru sürer. Çevresindekiler engel olur, büyük savaşma kopar. Sonunda atlının üstün gelip de çadıra girmesi gerçekleşirse kendisine adet olan hediye verilir.
Genç, hediyeyi alınca birden bire atı geri çevirir ve obanın alanında biraz oynattıktan sonra dama bağlar. Burada verilen hediyeler de yine mendil, yemeni gibi şeylerdir.

Çalgı ve oyun:

Yürükler arasında çalgı aletleri; davul, zurna, deplek (tef), keman, düdük (kaval), darbuka gibi şeylerdir. Davul ve zurna mutlaka abdallar tarafından çalınır.

Oyun:

Düğünlerde oynanan ismine halay derler. Bu oyunlar bir arada oynanan meşhur hora oyunudur. Bu oyunların seyircileri kadın ve erkekler bir arada bulunduğu gibi oyunları da kadın ve erkekler bir arada oynar. Tek olarak oynanan oyunlar da vardır. Bunların en meşhuru kaşık oyunudur. Bulgar dağında kadınlar oynatılırken pek göstermek istemezler. Çünkü aralarına dini telkin (aşılama)ler girmiştir.
Not ettiğim oyun isimlerine ait olan defteri kaybetmiş olduğumdan oyun hakkındaki görüşlerimi uzatamıyorum.

Gerdek:

Gerdek adetleri tıpkı şehirlerde olduğu gibidir. Yalnız gerdek namazında kadın erkek birlikte Allah'tan fazla "erkek evlat" vermesini dua ederler.

Kekil günü:

Şehirlerde cuma günü yapılan paça adeti Yürüklerde cumartesi günü yapılır ve bunun ismine "kekil" denir.
Kekil günü, yalnız kadınların günüdür. O gün başka obalardan da bir çok kadın gelir ve akşama kadar Türküler söylenerek tefler çalınır, Kekil bayramı kutlanır. Bu bayram, gelinlerin son gelinlik bayramıdır.
Kekil bayramında gelinin kızlık ile gelinlik halinin incelenmesi ve tenkit edilmesi adettir.

Kekil günü kadınlar tarafından söylenen Türkülerden meşhur olan birkaçını şuracıkta okuyalım:

Ufacık kayaların çekiççiler kırdı, Domorcuk memelerin yadeller derdi. Sevgili günlerin gelin, teberriik1 kaldı, Saklan gelin, saklan, borandan, kıştan.

Bir başkası:

Yörün güzeller, yaylaya yörün, Gelin ağlaşır da, bir fırsat veriri, Güveğimiz gelende halıyı serin, Yörün gidelim de fırsat verelim.
Türküler böylece tekrarlanır durur. Akşam olunca herkes evine döner. Güveyi, sağdıç ve arkadaşları ile evine döner.

Ölüm adetleri:

Yürükler ölümden çok korkar ve bu korkularını tabii göstermeye çalışırlar:

1- Cenaze dini törenle yıkanır.
2- Ölünün yıkandığı yerde gece bir ateş yakılır. Bazen mezarın başında da ateş yakmak adet sayılır.
3- Cenaze evinde: O gün ölü gömüldükten sonra bir ziyafet verilir ve ölüyü gömen topluluk da bu ziyafette bulunur. Ziyafetin adına "kazma takırtısı ziyafeti" denir. Bu ziyafetin masrafları komşular tarafından sağlanır.
4- Mezar kazanlara ücret verilmez; Yürüklerde mezar kazma ortak bir görevdir.
5- Bunlarda hortlama efsaneleri gibi korkuları bilen yoktur.
6- Ölünün canı için yedi gün sonra çörek dağıtmak, helva dökmek adettir.
7- Ölü çıkan eve ertesi gün ekmek ve yemek göndermek adettir.
8- Ölü gömülmeden önce başında ve gömüldükten sonra evinde ağıt yakmak adettir.
9- Ölünün üstünden çıkanları fakirlere dağıtmak iyi sayılır.
10- Aşirette ölülerin mezarlarına pek saygı gösterilmediği, bir iki sene sonra da mezarın kaybolduğu görülür. Bunun dışında kalanlar da vardır.
11- Bulgar dağında ölülere ait inanış ve adetlerin çoğu din tesiri altındadır. Bundan dolayı dini adetlerin dışında fazla eğilimlere rastlanmamıştır. Yalnız halkın ölüye fazla önem vermediğine sık sık şahit olunmaktadır.
12- Ölünün tekrar dirileceğine dair İslami uyarıya aşiret arasında inanılmakla beraber, bu olacak olay, biraz hayretle anlatılır.
13- Mezarlarda ölü işlerinde fazla masraf yapılmaz; mezarın üstü ince kayalar veya birkaç tahta parçasıyla örtülür.
14- Mezarın başına kırmızı renkte bir bayrak takmak bazı oymaklar arasında adettir. Bahşiş, Kemikli, Kulfallı obalarında bu adet görülmüştür.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:15

HİKAYE, MASAL, RÜYA, DUYGU VE EFSANELER

Hikaye ve masallar


Yürüklerde hikaye ve masalın yeri kanun yerini tutmuştur. Hikayelerin aşiret ruhu üzerinde yarattığı tesirler çok önemlidir. En büyük vatanperverlikler, en önemli imanlar, kıymetli yaşayış ve sosyal hareketler hep bu hikayelerin ekseni etrafında döner.
Geceleri koca ninelerin anlattıkları masallar gençlerin yiğitliklerini arttırır ve karakterlerini yükseltir. Diyebilirim ki; obalarda hikaye ve masal bir hayat ve düzen şebekesidir.

Kedi hikayesi:

Kedinin biri obada aç kalmış, dayak yemiş, yüz bulamamış; yaban dağlara kaçmaya, başının çaresini aramaya, kendine siper ve gölge bulmaya karar vermiş.

Dağın başında karşısında bir kaplan çıkmış, bu kediyi bir yaratığa benzetememiş, sormuş:

- Sen kimsin, nesin, ne türlü bir kulsun?

Kedi ezile büzüle yaltaklanmış, kaplanın yanına sokulmuş:

- Ben de vaktiyle kaplanın oğlu idim, ama kör şeytan beni adamların tuzağına düşürdü. Kırk senedir adamlar içinde dura dura boyum büyümedi, rengim düzelmedi; şimdi kolayını buldum, onların elinden kurtuldum. Kadanı alayım, taşa tüküreyim beni koru...

Kaplan ömründe adam görmemiş, olanlara şaşmış ve pisiye yalvarmış:

- Gözünü seveyim, bana bir adam göster bakayım, bu adam dediğin ne biçim şeymiş...
Kedi ve kaplan kardeş olmuşlar, adam aramaya çıkmışlar. Karşılarında bir çoban görünmüş. Kedi korka korka bağırmış, adam bağırmış...

Kaplan gülmüş ve kedinin yüzüne tükürmüş:

- Ulan avanak, korkak? Bu da korkulacak bir şey mi? Bir pençelik canı var.
Çobana doğru yürümüş. Çoban kepeneğinin altındaki silahı çekmiş, kaplanın sol böğrüne dokunmuş.

Kaplan yaralanmış ve kurşunu yer yemez kaçarken:

- Kedi kardaş, adam dediğin senin anlattığından da kötü şeymiş. Yürüüü. Yürü. Kaçıp kurtulmuşlar.

- Zehra bacı-

Bu hikaye Yürükler arasında insanın her şeyi yapabileceğine dair bir işarettir.

Çoban hikayesi:

Çobanın biri dört davar kaybetmiş; dağlara düşmüş, davar aramaya koyulmuş... Bir yarıdan da sesi çıktığı kadar bağıra bağıra Türkü söylüyormuş.
Karşısına birkaç çiftçi çıkmış; çiftçilere hayvanlarını sormuş. Onlar da bilmemiş. Çoban yine türküye başlamış.

Çiftçinin biri seslenmiş:

- Bre çoban, davarını kaybeden böyle türkü söyler mi?

Çoban cevap vermiş:

- Şu tepenin ardına kadar bir umudum var, davarı orada da bulamazsam ondan sonra ağladığımı görürsün...
- İsmail Hoca

Bu hikaye ümidin insanlar üzerinde ne kadar tesirli olduğunu göstermektedir.

Aşirette iki türlü hikaye vardır:

Biri "Bozlak"tır ki, bu hikayeler hem uzun ve hem de türkülü olur.

Bunlar:

"El-begli oğlu, Hurşit Bey, Mail Bey, Beyböyrek, Han Mahmut" gibi hikayelerdir.
Bu hikayeleri anlatan aşıklar oba arasında çok büyük bir saygı görürler ve büyük bir zevkle dinlenirler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:15

Rüyalar:

Aşirette rüyaya karşı garip bir inanış vardır. Gece rüya görmek isteyen bir kimse yastığının altına bıçak, silah, demir parçası veya mahramasını koyar ve o gece gördüğü rüyayı niyetine göre yorumlar.

Rüya anlatacak adama bir ağızdan "Sonu uğur ola" demek adettir.
Rüyalar obalarda en yaşlı adamlar ve kadınlar tarafından yorumlanır, daima hayırlı yorumlar yapılır.
Renkler: Rüyada yeşil görmek: murat, kara görmek: mutluluk, ak görmek: sıkıntı, kırmızı görmek: kahramanlık, mor görmek: devlet olarak yorumlanır.
Dokuz ayma basmış gebe kadınlarla yeni doğurmuş lohusa kadınların rüyalarının aynen çıktığına inanılır.

Duygular:

Yürüklerde kuvvetli bir vatan duygusu vardır. Vatanını sevmeyen, onun mutluluğu ve felaketleriyle ilgilenmeyen bir obalı olmaz. Hemen hemen hepsi siyasi sohbetlerden, savaş sözlerinden, aşk maceralarından fazla zevk alırlar. Özellikle vatana ait kahramanlık hikayelerinde önemli bir duygululuk ve merak göstermekten kendilerini alamazlar. İntikam hisleri pek kuvvetli gibidir.

Efsaneler:

Bulgar dağı Yürükleri arasında gözle görülen efsaneler o kadar fazla değildir.

Yalnız:

1- Torosların sivrilmiş tepelerini kutsal saymışlar ve hepsine birer dede adı vermişlerdir.
2- Kara cin, şeytan düşünceleri zihinlerde yer etmiştir.
3- Gün doğusu (doğu) bölgesine karşı önemli ve şaşılacak kadar bir saygısızlık vardır. Doğuya genel olarak "yalancı bucak" ismi verilir.
4- Batı, aşiretin ruhunda güzel bir yer etmiştir. Aşiret batıya bağlıdır ve her iyiliğin batıdan geleceğine inanır.
5- Güney, aşirette afet (tabii felaket), felaket ve uğursuzluk yeridir. Güney bölgesine, özellikle güney batıya halk "Kara bucak" ismini vermiştir.
6- "Taşa tükürdüm" deyip taşa tükürmek ve sonra bir söz vermek oymaklar arasında yemindir. (Fakat yaygın değildir.)
7- Acıya acı; içilen kötü suyu sancı iyileştirir diye inanç vardır.

Buna şöyle bir atasözü söylerim:

"Acı acıyla, su sancıyla Kes avrat bir soğan daha."
- Koca Hasan- (Beğdik)

Bulgar Bozoğlan:

Bulgar dağında en büyük dede, "Bulgar Bozoğlan" dedesidir. Bu dedenin türbesi Ereğli'ye bakar ve Bulgar dağlarının yüksek bir tepesindedir. Yazın Bozoğlan tepesinin güney eteğinde Bahşiş aşireti yaylar.
Bozoğlan tepesi üstünde bir türbe ve türbenin içinde bir mağara vardır. Türbe tahtadan yapılmıştır.

Bu türbeye dair söylenen sözlerden birkaç tanesini vereyim:

1- Bulgar Bozoğlan üç kardeş imiş. Bozoğlan Dede, Köy Dedesi (Ereğli'nin bir köyüdür), Yüğlük Dede (Yüğlük Bulgar dağlarında yüksek bir tepedir.)
Bozoğlan türbesini ilk yapan ve onu geliştiren adam, Ereğli'nin Divle bucağından Halimoğlu imiş ve Bozoğlanın adına bu kişi, "Hasan Basrı" dermiş.

2- Bozoğlan tepesi her adaklıya ümit veren bir türbe sayılır. Çocuğu olmayan kadınların Bozoğlan mağarasına girerse mutlaka çocukları olacağına inanılır. Ve çok defa Bulgar Bozoğlan'ın adaklı çocukları erkek doğarmış.

Mirçil Ali hikayesi:

3- Bir gün yaylada üç tahtacı kadın konuşuyorlarmış:

- Bacı, yarın Bozoğlan'a gidek, (gidelim), bir dua edek (edelim) de Allah bize birer oğlan çocuğu versin.
Kadınların konuştuklarını, verdikleri kararı ve hatta kararlaştırdıkları hareket zamanını diğer bir çadırda uyumakta olan Mirçil Ali isminde biri duymuş.
Sabahleyin Mirçil Ali kadınlardan önce yola çıkmış, Bozoğlan'a varmış ve mağaraya girmiş, avlarını beklemeye başlamış.

Kadınlar gelmiş. Mirçil içerden ağır ağır ve tesirli bir sada ile seslenmiş:

-"Birer birer gelin ha!"

Kadınlardan biri içeri girmiş, bir süre sonra yorgun argın çıkmış.
Yine mağaradan ses yükselmiş. İkinci kadın girmiş. Bir hayli zaman geçmiş, öğleye doğru mübarek dede üçüncü kadını kabul etmiş. Saf kadınlar öğleden sonra obalarına dönmüşler.

Yolda konuşurlarken kadının biri demiş ki:

- Yardımı hazır olsun, Bozoğlan Mirçil Ali'ye ne kadar benziyordu.
Öbür kadınlar. "Heye... heye... ' diye hayretle bunu doğrulamışlar. Bunlar körü körüne inanmanın acı sonuçlarıdır.

Rüzgarlar

Yürükler arasında rüzgarlara ait bazı adet ve isimler vardır:


1- Kış rüzgarları, kuzey ve doğu rüzgarları olarak tanınır ve rüzgarın ismine "gülcl. yei" denir. Kuzey rüzgarına "poyraz", doğu rüzgarına "kışyeli" ismi verilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:15

Yıldızlar:

Aşiret arasında yıldızlara karşı tabii eğilimler Aardır. Yıldızlar çok zaman onların barometresi ve birer fal aynasıdır.
"Terazi, üç kardeş, Ülker, demirkazık" gibi yıldız isimleri söylenir ve bu yıldızlar mevsim yağmurlarında bir takım inanışlara sebebiyet verir.

İtikatlar (inanışlar):

Yürüklerin böyle adlı sanlı adamları bile bir çok tabii olaylara inanırlar ve bunlardan önemli sonuçlar çıkarırlar:

1- Baharda batı rüzgarları fazla eserse o yılda kıtlık olacağına inanılır.
2- Yazın gündüzleri esen güney rüzgarına "meltem" denir. Yaz gecelerinde esen rüzgarlara "poyraz" denir. Gerek poyraz, gerek meltem rüzgarlarının çok estiği yılların bolluk içinde geçeceği söylenir.

Yaşlar üzerine:

Yürüklerde insanların yaşlarına göre güzellik ve çirkinlik düşünceleri Karacaoğlan'ın şu türküsündeki inanışlara bağlıdır.
Onbirinde biryar sevdim, Yeni açmış güle benzer. Onikide şeker şerbet; Al yanağı bala benzer.
Onüçünde, gözün süzer, Zilfin gerdanına dizer, Kargı, kamış gibi uzar, Boyu, selvi dala benzer.
Ondördünde, kurt bilekli, Sözleri hakka dilekli, Yeşil başlı, çıngırdaktı, Coşan, yıkan yele benzer.
Onbeşinde, bilir işin, Çeşit çeşit bağalar başın. Tenhalarda bulur eşin, Çiftleşen kekliğe benzer.
Onaltıda, deli dolu, Hiç bilmez gittiği yolu, Söylenir obanın kulu, Dikenli bir yola benzer.
Onyedide, bedir bedir, Yar, senin ikramın nedir? Nere çeksen ora gider, Acı, tatlı kula benzer.
Onsekizde, seke seke, Gözyaşını döke döke, Eğirir kaytanın büker, Kız petekte bala benzer.
On dokuzda, dokur kılın, Eritir petekte balın. Ellenmemiş ince belin, Bir turnada tele benzer.
Naçar Karacoğlan, naçar; Aşkının kitabın açar. Yirmide vakti da geçer; Geçmez akça pula benzer.

"Karacaoğlan" Türkünün burasında vezin değiştirerek yaşların sınıflandırılmasına devam eder.

Otuzunda, sızı iner dizine, Kırkında da duman çöker gözüne. Ellisinde, itler bakmaz yüzüne, Altmışında, tek dişli bir kaza benzer.
Bu türküler Yürükler arasında insanın yaşlarıyla geçirdiği değişikliklere kılavuz olarak kullanılır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:16

Hastalık ve tedaviler:

Yürüklerde hastalık ve tedavi işleri sanki bir efsanedir. Topladığım birkaç hastalığı ve tedavisini şuraya kaydetmeyi faydalı görüyorum:

1- Ağız yaraları ve tedavisi:

Ağız yarası hangi sebepten meydana gelirse gelsin, kocası ölmüş ve ondan sonra kaynına varmış kadınların saçından biraz kesilir. (Kesilecek saç için kadından izin almak gerekir.) Kesilen saç bala buanır ve yedi gün ağzı ağrıyan hastanın ağzına sürülür.

2- Göz hastalığı ve tedavisi:

Kara böğürtlen çalısının kökü iyice döğülerek kaynatıldıktan sonra meydana getirilen su ile hastanın gözleri banyo edilir. Kara böğürtlen kökünün suyu çok acı olup sarı renktedir.

3- Kabızlık:

Tek çaresi "yalı otu" veya "Mehmuziye" ismiyle şöhret bulan bir otun kaynatılmış suyunu müshil olarak kullanmaktır. Bu ot deniz kenarlarında bulunur.

4- Dizanteri tedavisi:

Dizanteriye yakalanmış bir hastaya kavrulmuş nohut yemesi salık verilir.

4- Dişlerin hayatı:

Dişlerin sağlam olarak kalması ve hastalanmaması için ana dişini döken çocukların çıkardıkları yeni dişleri, bir sarı ineğin idrarı ile üç gün gargara edilir.

6- Masaj işlemi:

Bunlarda masaj işlemi genel bir tedavi gibidir. Bel ağrılarına, sızılara, kırıklara ve diğer adale hastalıklarına masaj yapmak adettir. Masaj yaparken sıcak su, donyağ, zeytinyağı gibi şeylerle yağlanarak oğuşturmak faydalı sayılır.

7- Pis illet hastalığı:

Frenginin ismi "Pis illet"tir. Bu hastalık en kötü hastalıklardan sayılır ve herkes buna yakalananlardan iğrenir. Hastalığın tedavisi yoktur. Hastalığa tutulanın öleceğine kesin olarak inanılır.

8-

Başağrısma karşı tuzlu hamur sarmak adettir.

9- Karın ağrısında:

Kaynamış keven suyunun içine it sineği denilen bir çeşit bitki eklendikten sonra, içine tavuk tersi ve un katılarak meydana getirilen lapa karnın üstüne sarılır. Aşirette bir çok hastalıkların ismi karın hastalığıyla anılır.

10- Sıtma hastalığı:

Sarı renkte temiz bezlere baldökülür ve bu bezlerle vücudun her tarafı sarılır, tuğla ve sıcak su ile hasta terletilir.

11- Sancı hastalığı:

Sancıya tutulan hastaya bir kara renkli eşeğin bir yerinden çıkarılan kan fincana alınarak hastaya içirilir.

12- Yürek damarı (Bir çeşit hayali hastalıktır):

Karın damarı ismindeki bu hastalık aynı zamanda bir çocuk hastalığıdır. Bu hastalık, çocuğu bazlamaya (yufka ekmeğinin dürülmüş kısmı) bağlamak veya vücudunu katranlamakla tedavi olunur.

13- Nezle için:

Başın bir yerini traş ederek ustura ile dağladıktan sonra üzerine tuzlu hamur ve yumurta akı lapası vurmak adettir. (Bu tedavinin günden güne azaldığı söyleniyor.)

14-

Hastaların, ziyaretlerde (türbelerde) gece yatmaları ayrıca bir tedavidir.

15- Mide hastalığı:

Midesinden hasta olanların mideleri ocaklı karılar tarafından oğuşturulur ve bu hastalık böylece kırk günde tedavi olur.

Yürüklerde hastalık beklenmedik bir emir olarak kabul edilir ve bunlar hastalıklardan pek çok korkarlar ve hastalıktan korunmayı inanış olarak tanırlar.

Hastalığın yaygın anlamı şudur:

"Ecel gelmiş cihana " Baş ağrısı bahana "

Bu atasözünün ruhlarda meydana getirdiği sonuç; kadere boyun eğmekten başka bir şey değildir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:16

Büyü tedavileri:

Yürüklerde büyünün de önemli bir yer tuttuğu görülmüştür. Erdemli, Çiriş, Karadedeli, kabasakal, Karadöne oymakları içinde büyüye karşı oldukça hatırı sayılır bir inanç olduğunu gördüm. Bunların arasında başlıca büyüler ateş, kül ve demir aletleriyle yapılmaktadır. Büyünün en iyisini bilen kocakarılara "cadı karı, cazı karı" ismi verilir. Bu karıların daha çok aşk işlerine karışmaları pek kötü sayılır ki, iki sevgilinin arasına giren büyücü kadına "karaçor" denildiği gerçektir. Bazıları bu karaçor kelimesini "Karaçalı" olarak da kullanmaktadır.

Karaçora dair Karacaoğlan tarafından söylenmiş bir-parçayı Beratlı Hasan'dan almıştım, burada sunuyorum:

Karacaoğlan der ki, ahilen aman, Araya girmiş de bir cazı giiman. "Çorlarla " al etmiş, kapladı duman, Medet Allah medet, öldüreceksin.

Burada ortaya çıkan inanç tam manasıyla açık bir duygunun örneğidir.
İhtiyar bir cadı kadın kötülükleriyle, kurduğu hilelerle Karacaoğlan'ı manen harap etmeye ve öldürmeye kalkmış ve zavallıyı Allah'tan yardım istemeye mecbur etmiştir.
Türküde geçen "Al" kelimesi hile olmakla birlikte, büyü anlamım da yaşatır; ve hatta lohusa kadınlara ait "Albastı" inancındaki ayrı bir kadın perisinin ismini de hatırlatmaktan geri kalmaz sanıyorum.

Albasma:

Halk, lohusa kadınlara "Al basacak" diye pek çok korkar. Lohusa azıcık hastalansa hemen obaya haber verilir ve bütün bilgili kadınlar toplanarak bu hayali hastalığın yine hayale dayanan çarelerini ararlar.

Lohusaya albasmaması için alman tedbirler şunlardır:

Yastığm altına bir orak, bir maşa, bir kurgu (kilit) veya bir açkı (anahtar) konur; ateşte süpürge yakılır ve külü ile bir küllü su hazırlanarak lohusaya üç yudum içirilir, kurşun dökülür. Ve eğer obada bulunursa lohusanın ayağına veya koluna bir zincir baklası takılır.

Al hastalığı, kadın kılıklı bir korkunç yaratıktır. Bu yaratığın elinde bir ciğer vardır. Kendisi dev kadar büyük bir kadındır. Onun gıdasını yalnız lohusaların ciğerlerini koparıp yediğine dair bir inanış vardır. Bu alkarasının korktuğu bir şey varsa o da; demir ve ateştir. Bu inançları Beydikli oymağında Döne kadından dinledim.

Yürüklerde Savaş:

Bulgar dağı oymakları arasında eski zamanlarda devamlı bir şekilde savaş olmuş ve bunlar birbirlerini çok kırmışlardır.

Bu kavgalar içinde en meşhur olanları:

Musabozulduğun kavgası, Çeçtepe kavgası, Yüğlük dağı kavgasıdır.
Devlet adına yapılan savaşlarda Yürüklerin pek eski zamanlardaki durumları bugün bilinmiyor.

Şimdi bunlarda devlet savaşı olarak bilinenler:

Moskof, Yunan savaşları, Girit isyanı, Cihan ve Kurtuluş savaşlarıdır.
Dünya savaşında; Koyuncu aşiretinden iki yedek subay, 25 asker şehit olmuş ve 55 Türk esirliğin acılarını görmüştür. Kurtuluş savaşında Bahşiş aşiretinden beş kişi şehit olmuştur ve bunlardan biri eshab-ı kehfte kalmıştır.
Ayaş aşiretinden dünya savaşında; 40, Kurtuluş savaşında 5 genç şehit olmuştur.
Koçaç aşiretinden Dünya savaşında 31, Kurtuluş savaşında yalnız bir kişi şehit olmuştur.

Bulgar dağı Yürükleri Ala ve Kozan dağı yürüklerinden daha fazla devlet savaşlarıyla meşgul olanlar arasındadır.
Devlet savaşlarıyla mümkün olduğu kadar uğraşmış Bulgar dağı oymaklarının büyükleri, Balkan ve Trablus savaşını hatırlamıyorlar.
Yunan savaşında Koyuncu, Ayaş, Koçaç, Koca Hasanlı oymaklarının Dümeke sırtlarında başarıyla savaştıkları ve takdirler almış oldukları söylenmektedir.

Koçaç'tan Koca Mehmet Ağa, Alasonya savaşındaki başarıyı Dömeke başarısından daha üstün görmektedir. Bu değerlendirme Koca Mehmet'in şahsi görüşüdür.
Kurtuluş savaşı sırasında Bulgar dağı oymakları arasında çok değerli fedakarlıklar yapılmıştır. Sırasıyla onların önemli olanlarından bahsediyorum.

Bulgar dağında Kurtuluş Savaşı:

Bulgar dağında milli hareketleri ilk defa körükleyen şahıslar şunlardır:

"Veli Haşim Bey, Kozanlı Mustafa Bey, Mutlu Mirza Bey, Yazar Hoca, Öğretmen Ahmet Refik Bey."
Bu değerli Türk gençlerinden sonra Yürüklerin zengini,yoksulu, hepsi bir gönül ve duygu birliği ile milli hare-kete katılmış ve kutlu başarılar etmiştir.
Dağlılar kendilerine verilen işleri büyük bir aşk ile yapmışlar ve işlerinde kusur etmemişlerdir.

Veli Haşim Bey:

Şurada Veli Haşim Bey merhumun kendi el yazısı ile bana gönderdiği hal tercümesini okumak her Türk genci için bir ödevdir.

1 Ekim 1928
"Kardeşim Rıza Bey,

Bir sayfa bile dolduramayacak olan şu kısa hal tercümemi sunuyorum:

1- İsmim Veli Haşim, babamın ismi Hacı Osman. 1307 (1889-90) doğumluyum. Tarsus'un Musalı köyünde doğdum. Annem Emine'dir. Annem babam ölmüştür.
2- 1910-1911 yılı Adana Erkek Öğretmen Okulu mezunuyum. Sıra numaram, beş. Derecem; pek iyidir.
3- 1 Eylül 1911'den 12 Ocak 1912 tarihine kadar Adana Turan Okulu öğretmenliğinde bulundum.
4- 22 Ocak 1912'de İstanbul yedek subay namzetleri ordugahına girdim. 28 Ocak 1917 tarihinde askerlik görevimi bitirdim.
5- 1917 yılı köyümde tarım ve ticaretle uğraştım.
6- 8 Şubat 1918'de kuvayi milliyeye katıldım, 25 Temuz 1921'de görevimi tamamladım.
7- 1 Mart 1919 tarihli yedek üsteğmenim.
8- 1921-1922 yıllarında Mersin de ticaretle uğraştım. 1340-1921 'de kısmi seferberliğe katıldım. Bu görevi yaptıktan sonra yine köyümde tarımla uğraştım.
9- Son defa kabul edilen Milli Eğitim Teşkilatı Kanunu'na uygun olarak 14 Eylül 1926'da, Mersin Kurtuluş Okulu öğretmenliğine 1000 kuruş maaşla atandım. Fakat hastalığım benim bu aziz yavruları doya doya okutmama izin vermedi. Ölürsem yalnız buna yanarım. Hürmet müdürcüğüm...
Sevdiğiniz Haşim"

Ölümünden altı gün önce gönderdiği bu mektup zavallı vatanperver ve büyük Haşim'in belki son yazısı idi.
Haşim'in 1918 doğumlu Nilüfer, 1922 doğumlu Dündar Sadık, 927 doğumlu Doğan Haşim isminde üç çocuğu kalmıştır.
Başta Dr. Reşit Galip, Süleyman Fikri, Ahmet Hamdi beyefendiler olduğu halde Mersin ve Tarsus Türk ocakları bu genci tutulduğu hastalıktan kurtarmak için iki defa İstanbul'a gönderdilerse de kurtulamadı.
Haşim, 7 Ekim 1928 günü hayata gözlerini kapadı. Bu büyük mücahidin şimdi bir mezarı da Mersin ve Tarsus gençlerinin kalbidir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:21

Yazar Hoca ile görüşme:

Bir rüya:


Savaşın başlangıcında bir gün Yazar Hocaya Koyuncu oymaklarından topal Hasan kızı Emine gelmiş, bir rüya gördüğünü söylemiş ve yorumlamasını rica etmiş.

Rüyasını anlatmaya başlamış:

-"Düşümde ay, tam obanın ortasına doğdu, biraz durduktan sonra birden ikiye bölündü, iki parça oldu. Ayın bir bölüğü doğuya, bir bölüğü batıya doğru yürüdü. Batıya giden bölük battı, doğuya giden batarken geri döndü, yine obanın başına geldi büyüdü; sonunda eskisi gibi bir ay oldu. Hoca, bu nenin nesi?"

12 Şubat 336 (1917-18) tarihinde söylenen bu rüyayı Yazar Hoca şöyle yorumlamıştır:

-"Batıya giden varsın gitsin. Doğuya gidip de geri dönen bölük "Türk"tür. Türk kuvvet bulacak ve büyük bir devlet kuracak bacım" demiş.
Kadın sevinçle çadırına dönmüş ve Mehmet Efendi'nin bu yorumu arkadaşları tarafından alkışlanmıştır.

Müdafaa-i Hukuk:

Bulgar dağında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ilk kurulduğu ilk merkez, Yağdağ bucağının Güzeloluk köyüdür.

O zaman Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine ilk defa başkanlık eden ve şimdi Silifke müftüsü Yazar Hoca diye bilinen Mehmet Efendi, bana cemiyetin kuruluşunu şöyle hikaye etmiştir:

"12 Şubat 336 tarihinde Mersin'in kuşatılması üzerine köyde büyük bir heyecan geçiriyorduk. Hava o kadar soğuktu ki, evden çıkamıyorduk. Misafir geldi dediler, dışarı fırladım. Mutlu Mirza Bey, Kozanlı Mustafa Bey, Veli Haşim Bey ve altı er köy odasına inmiş. Bunlar öyle zamanda gelmişlerdi ki, ufak bir teklifin bizi istediği yere sürükleyeceği bir coşkunluk içinde bulunuyorduk.
Geceleyin bu saygıdeğer misafirler bize maksatlarını anlattılar. Biz köyün bazı ihtiyarlarıyla görüşmemizi, danışmamızı rica ettik. Onların izinleriyle o dehşetli soğuk gecede hemen Bozburun'da İbrahim Efendiye, Lemas'da Şıhmanzade Hüsnü Efendiye birer adam saldık, onları da acele olarak köyümüze davet ettik.

Gönderdiğimiz mektuplara Hüsnü Efendi cevap vermedi. Fakat İbrahim Efendi'den şu şekilde bir cevap aldık:

-"Hava çok soğuk, reyimi size veriyorum."

O mektuplar hala yanımda saklıdır. 13 Şubat 336 gecesi kendi kendimize bir toplantı yaptık ve o gece hukuk cemiyetini kurmayı başardık. Köy ağaları beni başkanlığa seçtiler. Ve idare heyeti şu şekilde kuruldu: Reis: Yazar Hoca, üye: Ali usta, Yilde Hasan, İbrahim Efendi, Hacı Şaban, İshak Hoca.

Şubatın 14. sabahı heyetimiz işine başladı. Kozanlı Mustafa Bey'in ilk defa yayınladığı sözlü bildirisine göre şu ilk kararı verdik:

10 eri güvenlik ve 30 eri gezici muhafız (koruyucu) kıtası olmak üzere kırk erin hazırlanması kararını aldık. Kağıt bulunmadığı için ilk karar defteri olarak öğretmen Refik Bey'in yardımıyla mektebin eski bir defterine baş vurduk. Bu defter talebenin gayret ve çalışmalarını kayda yarayan bir defterdir. Defter hala elimde çok kıymetli bir eser olarak saklıdır.

Köyümüzde kurularak hizmetleri görülen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bu karar defterlerinde madde madde kaydedilen kararların özetleri şunlardır:

Bir Numaralı Karar
13-14 Şubat 1920

Madde 1- Sınırı beklemek üzere otuz erlik bir bölüğün kurulması.
Madde 2- İki süvari, on piyade erinin on günde bir değişmek üzere Güzeloluk'da talim ve terbiye görmesi.
Madde 3- Bu erlerin terbiye ve talimleri için bildiri gereğince ödeneğini almak şartıyla bir bölük kumandanı atanması.
Madde 4- Sınırda bulunan Erdemli, Çerçil, Kurumşali, Arslanlı köylerine cephane gönderilmesi.
Madde 5- İki istihbarat (haberleşme) erinin atanması ve ücretinin sonradan kararlaştırılması.
Bu şerefli kararlar Bulgar Yürükleri arasında sevimli bir neş'e ile derhal uygulanmış ve halk, Türk benliğinin kutsallığını bir kere daha göstermiştir.

İki Numaralı Karar

Bir numaralı kararın üçüncü maddesindeki bölük kumandanlığına ödeneği sonra verilmek üzere Güzeloluk köyünden yedek subay öğretmen Tatarzade Ahmet Refik Efendi'nin atanmasına karar verilmiştir.

Hoca Efendi burada dedi ki: İşi uzatmayalım, bundan sonraki kararlarımız da: Taşıma hayvanı fişek ve elbise sağlanması, ileriye gönderilecek asker bölüğünün geçimi ve kumandanının ödeneği ile buna benzer kararlardır.

Bu kararlar arasında anılmaya değenleri:

Mersin Jandarma Kumandanı Galip Bey'in 80 kişilik bölüğünün masrafları için 6758 kuruşun harcanması gerektiği.

Yazar Hoca Mehmet Efendi bundan sonra biraz düşündü ve dedi ki: 27 Şubat 336'da Kozanlı Mustafa Bey'in 27 kişilik bölüğü ve 4 Mart 336'da da Güzeloluk'un 30 kişilik bölüğü, Karahıdırlı köyü tarafından sınırı geçti ve düşmana ilk saldırıyı başarıyla yaptı.
Yevmiyeleri birer lira olarak sağladığımız bu erlerimiz, Silifke ilinde kuvayı milliye kuruluncaya kadar bir gün işinden geri kalmadı, sonra bu teşkilat aynen ile bağlandı.

Bundan sonra Hoca Efendi, köylerinde kurdukları bu hayırlı işe mutasarrıf ve jandarma kumandanının araya girerek milli varlığa darbe indirmek istediklerini, fakat başaramadıklar mı acı bir alayla anlattı.
Bulgar dağında Kurtuluş Savaşı'nda yararlıkları görülen Türklerin yaptıkları işler hakkında Yazar Hoca Efen-di'nin bilgisine baş vurdum.

Hoca Efendi bunlara da cevap verdi:

Bulgar dağında yararlık gösterenler:


Kurtuluş savaşında yararlık göstermeyen hiç yok. büyük yararlıkları görülenler ise pek çoktur.

Size ufak bir olay anlatayım:

1- Güzeloluk'ta "Hoca Mustafa" bölüklerde canını feda edercesine hizmet etmiştir.
Bu Mustafa gözetleme sırasında bir gün Mezitli civarında bütün gün su içinde kalarak görevini fedakarlıkla yerine getirmiştir.
2- Yağcı Ahmet: Güzeloluk'tan Yağcı Ahmet evli olup, ticaret için Mersin'e gitmiştir. Ahmet, Fransızlar tarafından yakalanmış ve sorguya çekilmiştir.

Bu adam çeteler hakkında bilgi verirken demiştir ki:

"Bizim köyün yamacındaki dağlarda bir çok çete var; ben 100, siz 300 tabur deyiniz. Sayısını bilmiyorum, ama çok, her çalı dibi çete dolmuş. Bir takım yabancı adamlar. Bu adamlar bizim toprağın adamına benzemiyorlar. Her tarafları kurşun dolmuş yabancı herifler; iri yarı kuvvetli yapılı bir takım. Benim gördüğüm, tanıdığım adamlar değil. Başkalarım bilmiyorum, çünkü; bizi yanlarına sokmuyorlar. Topları, kazanları, fırınları, her şeyleri var; köyümüzden yumurta bile almıyorlar. Acayip bir takım insanlar; ben şaştım bunlar nedir."

Ahmet'i sorguya çeken bir Ermeni sonunda kalemi elinden bırakmış ve kumandanına koşmuş, beş dakika sonra Ahmet kumandanın odasına girmiş ve aynı ifadeyi orada da vermiş. Ortalığı düşünceye kardırmış.

Bunları anlatan yazar Hoca'ya dedim ki:

-Aşiret hiç şüphe günleri geçirdi mi?

Hoca Efendi cevaben:

Konya isyanından sonra bir halife ordusu lafı çıktı fakat halkın fikirlerini kuvvetlendirmeyi başardık.
- Mehmet Emin Efendi halkın ırki ve dini davranışların da fark var mıdır? Buna da cevap verdi. "Bizim halkımız Müslüman olmaktan çok, Türktür. Bütün hareketlerinde temel Türk adetleridir. Dini de severler fakat dinin her kuralına uymazlar, buna en belirli örnek kaçgöçtür. (Erkekten kaçma)
Görüyorsunuz ya biz kadın erkek bir arada yaşarız."
Gerçekten, aşirete hakim olan düşünce, dini inanışlardan çok milli inançların bağları ile bağlanmaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:24

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:27

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir