Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bulgardağ Yürükleri

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Bulgardağ Yürükleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:52

BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

1. Koyuncu Oymağı:


Kışı Güzeloluk köyünde, yazı Göktepe'de, Musa Bozulduğunda yarı göçebe geçiren Koyuncu Yürükleri arasına girdik. Göktepe'de 26 nüfuslu bir ailenin büyük babası olan İsmail Koca'yı görmeye gidiyoruz.
89 yaşında olan ihtiyarı obasının eteğindeki arılıkta bulduk; ihtiyar burada oğul arıları ayırıyordu. Yanına sokulduk, ihtiyarın iltifatlarını kazandık.
İhtiyar bize bir sahan bal söktü,ikram etti.

Biz pınar başında bal yerken ihtiyardan bir türkü olsun istemeyi unutmadık, İsmail Koca Ağa hiç nazlanmadan şu parçayı okudu:

Ağlar Karacoğlanın aynı
Tepesinde döner beyni,
Zemheride kızın koynu,
Al baharlı yaza benzer.

Tatlı tatlı güldü ve ekledi:

- İşte, benim gibi kocamıştan bu kadar armağan olur. Tanrı işinizi rastgetire...

Ayağa kalktı. Arkadaşım İlhan Bey'i yanma çağırdı, kulağına usul usul:

"Bu efendiye yardım gerek, bak bizim gibi aşiretler arasında dolaşıyor, bizi dünyaya tanıtacak" demiş.

İlhan bir güzel cevap vermiş ve demiş ki:

"Baba, bu adam çerçi değil, o yurdun derdine çare arıyor. Sen sağol yeter. O bu yorgunluğunu bartıl rüşvet ile değişmez."

İhtiyarın gözleri sulandı, kısık bir sesle:

"-Aferim Gazi Kemal oğullarına, aferim... "

Yolumuza yürüdük, beş on dakika ilerledikten sonra Molla Mehmet'in çadırına geldik.
Molla Mehmet'i orada bulamadık. Ailesi El istarında çul dokuyordu. Burada bir kahve içtik. Aşiret kadınlarıyla hoş beş ederken El istarını inceledim.

El istarı:

1- El istarı yatay iki direktir. Uçları yere çakılı ve üstü ayrı bir pervazla bağlanmış dikdörtgen şeklinde bir çerçevedir.
2- İplikler arasında bir değnek vardır. Bu değneğin adı (kılıç)tır.
3- Çıplak bir insan ayağına benzeyen bir alet daha vardır ki, bu, dokunan iplikleri dövmeye yarar. İsmine Döven veya Kirkit denir.

El istarlarında çul, kilim, halı gibi şeyler dokunur. Gömlek gibi ince eşya dokumakta kullanılan aletin adı "çulha"dır.
Çulha ve ıstar ile dokunan dokumaların meşhur olanları da şunlardır.

Dokumalar:

1- Harda: Doğrudan doğruya süsleriyle birlikte dokunan çuval, kilim ve benzerlerinin aldığı isimdir.
2- Menikli: Noktalı, renkli ve benekli dokumalardır.
3- Argaçtı: İşlemeli ve saçaklı dokumalardır. Argaçlı, döverek dokunan eşyaların hepsine birden verilen isimdir.
4- Sarıçatkılı: Sarı iplerle dokunan dokumalar.
5- Armutlu: Satrançlı, köşeli dokumalar.

Molla Mehmet'in çadırından çıktık, az ilerde Koca İsmail Ağa'nın çadırına uğradık, birer ayran içtik ve yolumuza devam ettik.

Şimdi Göktepe'nin tam ucunda ve en yüksek tümseğinde sivri bir kaya üstünden etrafımızı seyrediyoruz.
Kuzeydoğuda Bulgar Bozoğlan dağları karlar içinde, tam kuzeyimizde Çavdar dağları ihtiyar, ak sakallı bir ihtiyar gibi yorgun, kuzey batımızda Karadağ üç çatallı bir diş gibi sırıtarak duruyor. (Y. 3200)
Gözümüze en yakın görünen Yüğlük tepesinden hafif hafif bir meltem yeli esiyor.
Yolumuz ufak bir vadiye girdi. Ağzım susuzluktan köpürdü, çevremizde ne bir su, ne de gölgeleyecek bir ağaç var. Kerbela mı nedir? Susuzluktan yandım.

Bu sırada ilhan beş on dakikaya kadar güzel bir pınara geleceğimizi müjdeledi. Yürüdük yüdürük, sonunda pınar göründü. Bu yerin adına Pınar başı derlermiş.
Pınara adeta koşarak atıldık, kana kana su içtik. Bu pınar çok bol bir suyun başı idi.
ikinci suyu içerken karşıdan yavaş yavaş yürüyerek gelen bir ihtiyar belirdi.
Sigarayı yaktık; ihtiyarı bekliyoruz. İhtiyar geldi ve selam verdi. "Baba, adın ne?" diye sordum. "Beratlı Hasan" cevabını verdi. İhtiyarla konuşmaya başladık. İhtiyar Hasan Ağa şen ve konuşkan bir adamdı. Bu yorgunluk üzerine ihtiyara rasladığıma çok memnun oldum. Artık onu eşelemeye, bir şeyler söyletmeye çalışıyorum. O da her soruma cevap veriyor ve bizi can gözüyle inceliyordu.

2. Ayaş oymağı:

Altmış yaşında olan Beratlı Hasan Ağa Ayaş oymağın-dandır. Dedesi bu caminin beratını İstanbul'dan getirdiği için bu soyun adına beratlı demişler.

Yüz çadırdan meydana gelen Ayaş aşireti Akdeniz sahilinde Mersin ve Silifke yolu üzerinde Kızkulesi civarında:

Kızılviran, Artıklı, Kabaşa, Çavdarlı, Kızılbağ, Paşa-beyli, Çukur isimleriyle anılan köylerde yarı çadırda, yarı damlarda kışlayan bir oymaktır.

Bu oymağın yaylası:

Pınarbaşı yeridir. Aşiretin 790 nüfusu vardır. Bulundukları yayla Bulgar dağının en seçkin yaylalarından biridir. Bu yaylanın (Pınarbaşı) etrafı, Göktepe, Kelteci aşireti, Göğnal ve Gövere köyleri halkının yaylalarıyla çevrilmiştir.
Ayaş aşiretinin göktepe arkasında "Akpınar, Topalan, İnler" adında daha üç yaylası vardır. Bu üç yayla temmuz ve ağustos aylarına mahsustur.

Ayaş, Yağdağ bucağının en eski bir aşiretidir. Kışla ve yaylalarının kurulduğu tarih belli değildir.
Ayaş halkı yaşayış ve kıyafet bakımından koyuncu aşiretinden farklı değildir. Yalnız koyuncu aşireti arasında bir yer kazanamamıştır. Bu aşiret çok cahildir; içinde okumuş bir insanla karşılaşılmaz fakat birbirlerini "Hasan Efendi, Hüseyin Efendi" diye çağırırlar. Aşiretin birbirleri ile de arası iyi değildir; birbirleri hakkında dehşetli dedikodular yaptıklarım gördüm.
Ayaş aşireti çiftlik, davarcılık ve arıcılıkla uğraşır. Fakat biraz tembel oldukları için aralarında servet sahibi adamlara pek az rastlanır.

Beratlı Hasan Ağa diyor ki:

- Biz çiftçilik bilmeyiz. Aşiretin 3800 baş davarı 150 devesi, 15 atı vardır.

Kaynakça
Kitap: CENUPTA TÜRKMEN OYMAKLARI I
Yazar: Ali Rıza YALMAN (YALGIN)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:53

Burada Hasan Ağa şöyle bir efsane söyledi:

"Keçi şeytan, Koyun melek, Deve hacı, At yiğit"tir.

Doğlaşa:

Pınarbaşında Beratlı Hasan Ağa'dan dinlediğim eski bir hikayeyi aynen alıyorum:

"Bizim aşiretin şimdi yayladığı Göktepe'de vaktiyle Cinevizlerden "Doğlaşa" ismiyle anılan bir millet otururmuş. Doğlaşalılar Bulgar Dağı'nın en eski ve zengin adamları imiş. Oturdukları yaylanın adına "Topalan" derlermiş. Bizim aşiretten Körbey1 isimli bir yiğit varmış. Bu adam Doğlaşa milletine ve yerine göz dikmiş. İstanbul'a adam yollamış, padişahtan bir ferman getirtmiş. Bir harman günü Doğlaşa kabilesindeki kafirlerin üstüne yürümüş. Onlar da çeç (buğday yığmı)lerini bırakarak kaçmışlar. Biz buralarını ele geçirmişiz ve onun için o yaylaya "Çeç tepesi" ismi konmuştur.
Ayaş aşiretinin yaylasında, Pınarbaşı'nın güneyindeki iki tarafı kayalık sarp bir vadi vardır. Bu vadinin karşılıklı iki yakasında da birer mağara bulunmaktadır.

Beratlı Hasan Ağa bu mağaralar hakkında diyor ki:

"Bunlar, açkısız, kurgusuz, anahtarsız, kilitsiz birer dede mağarasıdır. Doğudaki mağarada "Bozoğlan", batıdaki mağarada "Karaoğlan" yatırdır.

Bu dedeler kardeştir. Her sene bunların mağaralarında "top" atılır. Onlar harp zamanında harbe gider. Kimseye Ayaş aşireti için hainlik yaptırmazlar. Bize yan gözle bakanı Bozoğlan, Karaoğlan dedemiz çarpar. Biz senede bir gün kardeş dedelere davar keser, kurban adarız. Eğer bir sene davar boğazlamamış olursak bir tek ekin alamayız, hayvanlarımız kırılır, obada hastalık olur, doğan çocuklarımız yaşamaz, avratlarımız arsız çıkar.

Hasan Ağa'ya ziyaretlerde halkın ne yaptığını sordum, ihtiyar devam etti:

"Eskiden davar boğazladığımız gün burası bir bayram yeri olurdu. Kadın, erkek, davul, kaval çalar, birlikte oynar, eğlenirdik. Ama beş on senedir şu Koyuncular bizi-bu oyunlardan ayırdı. Günahtır, yasaktır dediler; bize leke sürdüler, saflığımızı bozdular. Şimdi karılarımız oynamaz oldu. Ama oyunları, dernekleri bıraktığımız günden beri Allah beti bereketi kaldırdı, bizi durgunlaştırdı."
Hasan Ağa bunları söylerken ağlayacak kadar üzülmüştü.

Ayaş'ta izcilik:

Bulgar dağının en eski bir aşireti olan Ayaş arasında izcilik büyük bir şöhret kazanmıştır.
Bunların içinde yetişen izciler oymaklar arasında coşkunlukla anılır. Ayaş içinde ağaç yapraklarından bile iz çıkaran şimdi bile birkaç meşhur izci vardır. Bunların birisi de Beratlı Hasan Ağa'dır.
Ayaş aşireti oyun, eğlence, nişan ve cirit işlerinde de izcilik kadar önemli bir yer almıştır.

Halkında dine karşı o kadar bağlılık yoktur. Eğlence en sevdikleri şeylerin arasında sayılabilir.
Bu Yürüklerde şaşılacak bir şeye daha rastladım; dağlama. Bulgar dağında hiçbir aşiretin vücudunu dağlaması adet olmamışken, Ayaş oymağı arasında bu adet sürdürülmektedir. Kimi şakağını, kimi kollarını mutlaka barutla dağlamıştır. Güneyde yaşayan Türkmenlerde de aynı adet vardır.

Ayaş'ta Ev Eşyası:

1- Kilim, halı işlenmiş çuval,
2- Tencere: Bunun ismine "Haranı" denir.
3- Su bakırı: (Helke); Onun biraz küçüğüne "Çengil" denir.
4- Tepsinin ismi "Meydan sinisi"dir.
5- Sofra altının ismi "İteği"dir. Ve hayvan derisinden yapılmıştır. Bunlardan başka yatak, yorgan, kahve takımı gibi eşyaları da vardır. Bu eşyaların hepsi portatif olup göçlerde kolayca kullanılacak bir şekilde yapılmıştır.

3. Koçaç Oymağı:

Sabahleyin erkenden Ayaş aşiretinden ayrılarak Koçaç içine doğru ilerliyoruz. İki saatte Göktepe'yi aştık, kuzey batıya doğru sert ve sarp bir yerden geçtik. Saat 11'de çok yorgun bir halde; güçlükle Koçaç yürüklerinin "Evdilek" obasına geldik.
Doğruca obanın ihtiyarı koca Mehmet'in çadırına girdik. Bu yayla Lemas çayının gözünde şirin ve sevimli bir yerindedir.

Koçaç aşireti kışın Bozburun altında Kabacı bölgesinde kışlar. Oymak 85 çadırlı olup 310 nüfusludur.
Koçaç aşiretinin eski zamanlarda Aydın'da hayvanlarının aç kalması yüzünden bu ismi aldığı Koca Mehmet tarafından söylenmektedir.

Koca Mehmet hastalanmıştı; yatağı içinde ve oturduğu yerde bize yeterli derecede bilgi veriyordu. Adamın sesi o kadar gürdü ki; insanın onun ciğerlerine nerdeyse gıpta edeceği geliyordu.
Konuşa konuşa söz bucak müdürlerine geldi. Koca Mehmet coştu.
-"Vaktiyle bucağımıza fellah araplarından bir bucak müdürü gelmişti.

O adam bize:

-Siz hayvan gibi adamlarsınız, dayak yemeden insan olmazsınız- dedi.

Ben dayanamadım cevap verdim:

Allah kurtarsın- dedim.

Herif daha çok öfkelendi:

-sizde bu Türk kafası varken hiç de kurtulamazsınız- deyince bu söz ayranımı taşırdı dayanamadım, çadırın önünde oynayan çocukları gösterdim ve dedim ki:

-Bizi sizin elinizden bu çocuklar kurtaracak.

Haykırmamdan herif korktu. Fakat bucaktan gidinceye kadar benimle konuşmadı ve epey zarar verdi. Ama ne olursa olsun ben lafımı gediğine yerleştirdim... "

Koca Mehmet, burada biraz gülümsedi ve bana dönerek sert sert:

"Sanki dediğim çıkmadı mı? Senin gibi bir Türk çocuğu benim dertlerimi dağ başında dinlemiyor mu? O dediğim fellah da şimdi Mersin'de patlıcan satı-yormuş... Nasıl, bizi sevmeyenler er geç belasını bulur."

Artık söz aşiretin zorbalar elinden çektiği sıkıntılara girmişti. Koca Mehmet çorap söküntüsü gibi bu hain adamların hikayelerini de anlatıyordu.
"Ah efendim ah, biz yabancıların elinden neler çektik. Kör Andonlar, katil Abdurrahmanlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Araplar bizim filizlerimizi kırdı."

İhtiyar birdenbire sözün akışını değiştirdi ve coşkun bir volkan gibi gürleyerek:

- Gazi Kemal... Şapka değil başıma isterse tas giydirsin. Ona canım kurban... Ben, 312 (924-25) Yunan savaşında çok paşa gördüm, ama Gazi gibi paşayı dünya görmedi. Allah ona ve millete zeval vermesin. Bize eski şahlar1 gün göstermedi, çorap giydirmedi."
"Fukaranın ahi Kahreder şahı"

"İşte şimdi hak, hükümet yerini ve babasını buldu. Eski padişahlar memleketi sattılar... Gelsinler de şimdi memleketi Kemal'den alsınlar. O adamın alnını karışlar."

Bu cümleyi aynen kaydettim. Bu coşkun vatansever ihtiyar hasta olduğu halde çam ışığının karşısında gece yarılarına kadar benimle hep böyle göğüs kabartacak zevkli konularda konuştu.
Ona bildiği zorbaları tekrar sordum.

Bana bu adamların kimliklerini vermesini rica ettim. Koca Mehmet Ağa sıraladı:

1- Kör Andon: Erdemli'de kayıkçı bir Rum'du. (1882-1888-89) yıllarında yapmadığı zorbalık kalmadı.
2- Çolak Osman Ağa: 1878 senesinde Bosna'dan sürgün geldi ve kör Andon'la ortak oldu. Sonunda malını Andon'a yedirdi. Bu da zalimdi.
3- Hamza Bey: 1880-81 yılında kör Andon'la birleşerek bir çok aşiret malını yağma etmiştir. Bunların, tarlalarına giren hayvanlarımız için dört madeni lira ceza almaları adet olmuştu.

Bunlardan başka, Çakal Hasan, Süleyman, Tütür, Akça Kahya gibi bir takım ufak tefek soygunculardan da çok çektik.
1880-81 yılında Andon'un ustalığı ile biz Hamza Bey'den şikayet ettik. Konya'dan Sarı Müsellim, Silifke'den mutasarrıf Nasuhi Beyler geldi, Hamza Bey i sıkıştırdılar. Ve Rum'un kurnazlığı ile Hamza Bey çaresiz kalarak Sarı Müsellim ve Nasuhi beylerin huzurunda malını 190.000 kuruşa Kör Andon'a sattı, savuştu gitti. Ondan sonra bizim için bir azrail oldu. Aşirette güvenlik, mal, ırz, can tehlikeye düştü.

"Ah efendi ah... Bunları hep o zamanların duygusuz memurları şımarttı."
Koca Mehmet eski idarenin pek çok fenalıklarını gözüyle görmüş, ruhuyla tatmış olduğu için bugünkü genç cumhuriyetimize tapan ihtiyarlar arasına girmiştir.

Onun bugünkü idareye karşı gösterdiği sevgi ve bağlılığı görmek insana ayrı bir ferahlık veriyor.
Koçaç aşireti Bozburun civarında bir süre çiftçilik yaptıktan sonra var kuvvetini koyun bakımına vermiştir.
Oba, başta ihtiyar Koca Mehmet olduğu halde karakteri ve ahlakı iyi, çalışkan ve alçak gönüllü insanlarla doludur.
Kadın ile erkek arasındaki fark yalnız temiz ahlak ve iyi görgüden ibarettir. Obada kadının yeri yüksektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:53

4. Kemikli Oymağı:

Koca Mehmet Ağa'ya veda ederek yolumuza devam ediyoruz. Öğleye doğru Kemikli arasına girdik. Bu aşiret kışın güneyde Erdemli köyünün kuzeyinde Cevet (Palamut kabuğu demektir) ismindeki tepenin eteklerinde kışlar. Yazın gök tepenin arkasında "Sızva" çeşmesinin çevresinde mağaralar, inler, kelerler arasında oturan 47 çadırlı, 350 nüfuslu yoksul bir oymaktır.
En büyük ağaları Kör Ömer, Mahmut Nebi, Kara Ali gibi adamlardır. Bunlar Bulgar dağı üstünde en yoksul ve yardıma muhtaç olan bir oymaktır. Aslı koyuncudan bölünmüştür.

Sızva bölgesinde kemikli yaylasında Bizans mezarlıklarına ve Roma eserlerinin bazı önemsiz parçalarına rastlanılır. Bu aşiretin adetleri de bütün Bulgar Dağı oymaklarındakinin aynıdır.

5. Koca Hasanlı Oymağı:

14.7.1928 günü Kemikli'den ayrıldık, doğruca Kocahasanlı Oymağı arasına girdik.
Kocahasanlı oymağı Erdemli'nin batısında Topuzalan ve Üçtepeli denilen yerlerde kışlar. Yazın ise, Bulgar dağının Uzunkuyu, Delikbaldıran isimleriyle anılan yerlerinde yaylar.

Bu oymak da koyuncudan bölünmüş bir obadır. Oymağın 150 çadırı 900 nüfusu vardır. Bu oymak Kemikli ve Ayaş oymaklarından biraz daha zengin ise de, yaşayışları tıpkı Kemikli ve Ayaşlılarınki gibidir.
Bu oymak Bulgar dağında arıcılığı ile şöhret bulmuş, meşhur arıcılar yetiştirmiş bir oymaktır. Her çadırın en aşağı 80-100 arısı vardır.

Musa Bozulduğunun Yaylası:

15.7.1928 sabahı erkenden Musa Bozulduğunun yaylasına geldik. Bu yayla arkadaşım İlhan Bey'in babası mavi Ali Ağa'nın yaylası idi.
Mavi Ali Ağa, bu yaylada hem davarcı ve hem de az çok çiftçidir. Ali Ağa'yı Musa Bozulduğunun yaylasının iki kuyulu yerinde bulduk.

Bu yaylada Mavi Ali Ağa'nın adamlarından bir genç bize bir türküyü okumadan şöyle bir hikaye anlattı:

-"Şakir Efendi adında biri varmış. Bu adamın karısı Şifa kadın yürük delikanlılarından birini sevmiş. Sevilen genç namuslu olduğu için kadına sokulmamış. Kadın buna bir şey bulayım, onu harap edeyim demiş ve öç almak için oğlana iftira etmiş. Sonunda genç idam edilmeye gitmiş. Herkes oğlanın haklı olduğunu bildiği halde idamdan kurtarmaya çare bulamamış. O zaman aşığın biri, bu oğlanın yanık haline bir ağıt söylemiş. İşte ben o ağıdı okuyacağım.

Ankara kadısı binmiş geliyor, Konya valisine teller vuruyor, Yardım edin bana Şifa geliyor, Söyleyin şahitler doğru desinler.
Bağdat'tan Musul'a söylenir Şifa, İdam emrimi kiminle paylaşa? Ben hakkımı halaletmem öylese; Söyleyin şahitler yalan demesin!
Koçhisar dedikleri bir ulu merkez, Yoldaşım sorarsan Muhammet çerkez, Dikildi darağacım, neylesin herkes? Söyleyin şahitler doğru desinler!
Biçilsin kefenim, ısınsın suyum, Nişanlını duymadan kabrime koyun. Bu iftiraya da ağlasın soyum, Söyleyin şahitler yalan demesin!

Şakır Efendi dedim, geldim yanına, Yalan yakışmaz da şöhret, şanına, Ben giderim çare yoktur canına, Söyleyin düşmana iftira etmesin!

Yürükler arasında bu Türkü zenginlerin ve zorbaların çevirdikleri fırıldaklar (uygunsuz işlere) birer örnek olarak söylenir.
Musa Bozulduğunun yaylası bir çok aşınmalara uğramış bir yerdir. Bu yaylarını güney doğusunda Mavi Ali Ağa'nın toprakları içinde 15-20 yanardağ krateri görülmüştür. Bunların en meşhurları "Çukurballık, Peynir obruğu, Sulu obruk"tur. bundan başka bu bölgede bir çok taşlaşmış ağaçlar, istiridye kabukları gezdiğimiz yollar üzerine adeta döşenmiş bir haldedir. Bölgenin taşları çakmaktaşı, toprağı kireçlidir.

Bu yaylanın batısında Gavur Karakolu ismindeki yerde eski bir köy mezarlığı ve bir harabe vardır.
Yaylanın Musa Bozulduğunun ismiyle anılmasındaki sebebinin vaktivio "Musa" isminde bir adamın bir aşiret kavgasında bu yerde yenilmesinden ileri geldiği söylenmektedir.

Toprağı verimli ve ürün verici bir durum gösteren Musa Bozulduğunun yaylasının yüksekliği tahminen 2600 metredir.
40 nüfuslu bir ailenin reisi olan Mavi Ali Ağa'ya veda ederek batıya doğru yürüdük. Altı saat sonra Yüğlük dağı güneyinde yaylayan Boynuinceli obalarına girdik.

6. Boynuinceli oymağı:

Boynuinceliler, yazın silifke kazasının Mağara bucağına bağlı Yüğlükdağı eteklerinde,kışın Silifke'nin Yağdağ bucağına bağlı Kızkulesi civarında deniz sahilinde kışlar. Bu aşiretin meşhur yaylaları "Karagöl, Eğriçayır, Perçem-gediği, Sarı Taşgediği, Koncagediği" isimleriyle anılır.
Çok güzel yaylalardır.

Bunlar 200-300 çadırlı büyük bir oymaktır, (1500) kadar nüfusu vardır. Bu aşiretin yaylası Karaman'm (18) saat güneyinde ve Torosların kuzeybatısında Yüğlük etrafındadır.
Yüğlük dağı genç, yeşil ve çiçekli bir dağdır. Bu dağda bazı vahşi hayvan avcılığı da yapılmaktadır. Dağın tepesinde Konya ve Karaman ovaları serbestçe görülebilir.

Bu dağa Silifke (20), Ereğli (12), Karaman (18) saattir.
Boynuinceli oymağının yaşlısı ve ulusu olan Hacı Süleyman Ağayı çadırında ziyaret ettim. Fakat bu temiz yürekli ağayı hasta buldum. Zavallının sol tarafına inme inmiş kolu ve bacağı tutmaz olmuş. Çadırın denklerine dayanmıştı. Üstelik kulakları da sağırlaşmış; duymuyordu.

Uzun sakallı, üç etek entarili (82) yaşındaki Hacı Süleyman Ağa ile tam iki saat beraber kaldık, konuştuk ve dertleştik.
Bu oymağın en yaşlı kişisi ile yaptığım konuşmayı olduğu gibi anlatacağım.

Hacı Süleyman Ağa diyor ki:


"Efendi, bu yayla Bulgarın en cömert bir yaylasıdır. Kurağından rutubeti çok olduğundan bize ürün de verir. Obanın erkekleri pek çalışkan ve yiğittir. Ama şehirleri az gördüklerinden biraz kendini beğenmiş gibi görünürler. Vaktiyle yaylamızın üstünde bir büyük savaş olmuş. Boynuinceli ile Halimli Yürükleri arasında olan bu savaşa sebep, yer meselesidir, onlar Yüğlüğün güneyini istemişler biz de vermeyiz demişiz, kavga çıkmış.

Boynuincelinin o zamanki ağası Mustafa Bey isminde yiğit bir ağa imiş. Halimliler bu beyin oğlu Şahbaz Bey'i Karaman'a giderken yolda öldürmüşler. Ondan sonra Mustafa Bey durmamış ve aşiretimizi kırdıra kırdıra Halimliyi vurmuş, onları yirmi yıl Bulgara hasret bırakmış, Halimliler tam yirmi yıl kayalar arasında ufak topraklarda barınmışlar.
İşte, eskiden aşiretimiz bu kadar kanaatkar imiş. bizim aramızda (Karakeşli) oymağı bile barınırmış."

Boynuinceli aşiretinin lehçesinde soru çoktur. Ve kelimelerin sonları fazla uzatılmaktadır.
Hacı Süleyman Ağa'nın dünya harbinde üç oğlu ve dünya harbi ile Kurtuluş savaşı sırasında obası içinden 32 yiğit şehit düşmüştür. Hacı Süleyman Ağa bunları anlatırken derin bir nefes geçirdi ve sözünü kesti.
Aşirette güzellik ve sohbet çok mükemmeldir. Hele tombul yanaklı çocuklarının şenlikleri görülecek şeylerdendir.
Kadın ve kızlarının boyları uzun ve narin, geniş, yanakları kırmızı, saçları lepiska ve kumraldır.

Durgun durgun düşünen Hacı Baba'yı biraz canlandırayım diye konuşmaya başladım:

- Hacı Baba... Neden sizde her çadırda birkaç tane kadın var?

Hacı çok sevimli incelikle güldü ve dedi ki:

- Efendi... Yürüklerde sermaye avrattır (kadın). Şehirliler zenginleşince ev yapar; Yürük kısmı zengin-
leşince evlenir.

Bizler; eneksiz (sermayesiz, burada kadın anlamında), ineksiz, tüneksiz ve bineksiz (yatacak yer) duramayız."

Dedikten sonra kahkaha ile güldü. Söz çevremizdeki aşiretlerin ahlak ve adetlerine geçti.
Hacı Ağa, Bulgar dağının Ayaş aşiretinden memnun değildi.

Onlar için "Duygusuz ve dine kayıtsız adamlardır" dedi ve şu hikayeyi ekledi:

"Ayaşlının biri hastalanmış, ölüm haline girmiş. Komşusu hasta olan Ayaşlıya:

"Ağam, bir kelime-i şehadet getir de imansız ölme" demiş. Hasta Ayaşlı inleye inleye:

"Dur, azıcık daha darlaşayım sonra şehadet ederim" demiş.

Bu oymak şehadeti bile zora gelmeden yapmaz.
Ağanın edebi durumunu da öğrenmek için türkü bilip bilmediğimi sordum.

Ağa yine gülümsedi ve dedi ki:

"Ben kendim türkünün kendisi olmuşum. Gençliğimde, yaman günlerimde olsaydınız belki size bir iki koşma okurdum. Ama sizi de bugün hatırasız göndermek olmaz. "

Dedikten sonra şu parçayı okudu:

Karacaoğlan söyler peşten, Armağan geliyor dosttan, Bir kol alttan, bir kol üstten, Sar, Muhammedi seversen.

"Size bu türküm bir armağan olsun beni unutmayın" diyerek türkünün son mısraını bir kere daha tekrar etti.

Hacı Süleyman bütün aşiret gibi siyasete meraklıdır. Benden hükümetin siyasi bir çok maksatlarını sordu. Memleket hakkında derin bilgi istedi. Konuştuk.

Bazı hocalar tarafından zehirlendiğini itiraf etti. Benim memleket hakkında verdiğim bilgiden çok memnun kalan Hacı Ağa yerinde titreyip ellerini gökyüzüne çevirdi ve adeta bağırarak:

"Yaşasın Kemal Paşa... " dedi.

Bu bağırışıyla dinlediklerini bütünüyle kavramış olduğunu da isbat etti.
Bundan sonra, Süleyman Ağa'ya aşiretin eski beylerinin kimler olduğunu sordum.

Süleyman Ağa biraz düşündü ve dedi ki:

"Ne zaman hüküm sürdüklerini bilmem, ama bizim aşirette adı sanı anılan üç büyük bey varmış. (Mustafa Bey, Hacı Memiş Bey, Kurt Bey) isimli bu beylerin yaşadıkları zamanlarda obamızın arkası bir kere yere gelmemiş, aşiret ünlü günler geçirmiş."

Artık Hacı Süleyman Ağa'yı fazla üzmüştük. Elini sıkarak veda ettik. Bizi çok nazik bir şekilde "güle güle" diye uğurladı.
Saat (3) sularında aşiretin muhtarı tarafından kurulan obaya doğru gidiyoruz. Bu obanın yayladığı yer, Yüğlük dağının güneyinde Eğriçayır ismiyle anılan bölgededir. Eğriçayır, ufak bir çayın yeşil vadisinde sarı çiçekler arasında sevimli bir yerdi. Beş on dakika sonra obanın muhtarı Cura Hacının çadırına girdik.

Boynuinceli aşiretinin 21.130 davarı vardı. At, deve ve sığır hayvanları da geçimlerine yeterlidir.
Muhtar şen ve neşeli bir halde gece yarısına kadar çadırda bizimle konuştu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:53

7. Karakeşli oymağı:

Boynuinceli aşiretinin bir bölüğü olan Karakeşli oymağı, kışın, Mersin'in Elvanlı bölgesi civarında ve Sıraç, Keşçi, Kara Kadirli köyleri çevresinde kışlar. Yazın, Bulgar dağının Bayboğan, Düden, Çatalca, Dikmen yaylalarıyla Yapağı dağı ve karadağ eteklerinde (45) çadır ve 358 nüfuslu olarak mesut bir oba halinde yaşar.
Karakeşlinin yaylaları biraz sarp ve arızalıdır. Yaylalarında yalnız davar yayarlar ve biraz da tarım yaparlar. Bu aşiretin bir kısmı Ereğli kazası civarında oturmaktadır.

Düden Yaylası:

Düden yaylası, Karaman kazası sınırları içinde ve Bulgar dağlarının kuzeyindeki enginlerdedir. Düden yaylası pek sulak ve nemli bir yayladır. Bu yaylanın yeşil çimenleri, uğuldayan çamları, çiçekli dönemeçleri vardır. İnsan bu yaylayı ne kadar çok övse; mahçup olmaz, ne kadar alkışlasa; şüphe duymaz.

Bu yayla, vaktiyle İçel iline bağlıyken zorlaşma ile Karaman'ın Koraş aşiretine geçmiştir.
Koraşlıların yaylalarına uğradım. Yaylayı ıpıssız buldum, hepsi güzleye inmişlerdi. Doğuya doğru yola koyuldum; yarım saat yol gittim, yeşil alanlar geçtim, çam kokularıyla mest oldum, yaylanın en iyisini buldum.

Yağlıpınar Yaylası:

Yağlıpınar yaylası; Arkadaşım İlhan'ın eniştesi Ali'nin konakladığı yerdi. Bu yayla Karadağın uçalgası dibinde beş pınarın on dakika doğusunda, dünyanın en güzel bir yerinde idi.
Yayla; Ereğli'ye (14), Güzeloluk'a (12), Karaman'a (18), Ayrancı istasyonuna (11) saatlik bir yamaçta, Konya ovasının yönündedir.
Geceyi bu serin yaylanın mutlu meltemleri içinde elli üç yaşlarında avcı Hacı Mehmet Ağa'nın tatlı deyişlerini dinleye dinleye ve dinlene dinlene geçirdim.

Uykuya dalacağımız bir sıra Hacı Emmi yüksek sesle türkü okumaya başladı. Birdenbire ayıldım, defterime sarıldım,.o türküyü yazdım.

Yabirede kadir mevlam, bizi bile mi? Bugünkü ağlaşanların yarın güle mi? Tanrım bize beş on maya vere mi? Katerlesem de çeksem illerin gibi.

Yumruk vursak mayaları yağlasak,
Bir esmer sarsak da gönül eğlesek,
Dört yaşlı küheylanı dama bağlasak, Bizde de binsek bunda gitsek iller gibi.

Karacaoğlan der de; nidüp nitmeli, Sahibi olmadık malı n'acep etmeli? Yedirip içirip de adam etmeli, Mevlam, beş on oğlan verse çınarlar gibi.

Hacı Emmi bundan sonra bir de şu kıtayı ekledi:

Sultan Mahmut kanım olsa, Bir kuzu tayınım olsa, Binbeşyüz koyunum osa, Aksa gitse; çaylar gibi.
Gün doğarken Yağlıpınar yaylasına arka çevirdik ve Bolacalılar içine doğru yürümeye başladık.

Güneş Konya ovasını aydınlatırken biz, çamlı bir yamacın serin gölgesi içinde türkü söyleye söyleye gidiyorduk.

8. Bolacalı oymağı:

18.7.1928, gün doğuyor, biz de günün üstüne çıkar gibi gidiyoruz. Karakeşli toprağından ayrıldık. Bulgar dağlarının Aydos veya Demirkazık tepeleri sanki başımıza yıkılacakmış gibi eğiliyordu.
Uç saat sonra Bolacalılar içine girdik.
Bolacalılar kışın Mersin'in Kara Çadırlı ve Keşçi köyleri etrafında kışlar, yazın Bulgar dağlarının güneyinde Bastırık Yaylasında yaylarlar.

Bu aşiret darmadağınık aşirettir. Koyuncu aşiretinden bir oymaktır. Yalnız çadırları küp şeklindedir. Adet, gelenek ve yaşayışları koyuncu aşiretine uygundur.
Yolumuza koyulduk ve aceleyle Kulfallılara doğru gidiyoruz.

9. Kulfallı oymağı:

Kulfallı Yürüklerinin bir ismi de "Köserelli"dir. Bulgar dağında yaşayan aşiretler içinde bu aşiretin ayrılığı çadırlarının biçimindedir. Adetlerinde de az çok seçilir ayrılıklar vardır.
Şimdiye kadar gördüğümüz çadırlar keçi kılından yapılmış olup kiremitli bir ev gibi dört köşe idi. Bu oymak arasındaki çadırlar koyun kılından döğülerek elde edilen keçelerden yapılır. Biçimleri de toparlak ve uzundur. Tıpkı bir tünele benzer.
Çadırların iç kısmı uzun değneklerle örülmüş ve üzerine keçe kaplanmıştır. Obanın konuşu kıl çadırlarda olduğu gibidir. Bu çadırların adı Alaçık'tır.

Kulfallı aşiretinde kadın-erkek elbiseleri şehirleşmiş-tir. Kızlarında süslü fesler kalkmış, yerini terlik, çenber almıştır. Erkeklerinde don ve donun üzerinde şehirlerde kullanılan ceket vardır.
Bunlar kışın Dörtyol, Ceyhan, Yumurtalık, Leçe ve en çok Mersin'in Bekirdeli çevresinde kışlarlar, Yazın ise, Çavdar dağı eteklerinde Alaçayır, Dedeli, Subatan isimleriyle anılan yaylalarda bulunur ve dağlar arasında yaşarlar.
Subatan meşhur bir pınardır. Buradan çıkan büyük su gözü birkaç metre sonra yeniden toprağa batar. Bunun için pınarın adına Subatan denir.

Kulfallı Yürüklerinin canı yanmış, göçebelikten bezmiş ve usanmışlardır. Bugün torağa yerleşmek isteyen bu oymak 1869-1870 tarihlerinde yerleşmişlerse de, babaları yerlerine sahip olamadıkları için, şimdi yersiz kalmışlardır.
Aşiretin (250) çadırı ve (2000) nüfusu vardır. Kendilerini idare edecek kadar davar ve develeri bulunur.

Burada gördüğüm bir kocakarı söze karıştı ve kaşlarını çatarak bana dedi ki:

"- Efendi, biz Türkük! Yurdumuz, obamız hepsi Türk'tür, ama bir karış toprağımız yok... Bizi hiç düşünen yok mu? Taşa tüküreyim ki biz ölü yok!.."

Beni üzen bu sözler karşısında ihtiyar kadını avuttum, ona umutlar verdim.

Dedeli Yaylası:

Dedeli yaylası vaktiyle bir yayla köyü imiş. Hala eski köyün kalıntıları meydanda. Karşımda (1.80 m) çapında sütunlar ve taş binaların himleri duruyor.

Yaylanın ortasında bir cadde geçiyor; (Karaman-Tarsus) yolu. Bu yol pek önemli bir konak yeri imiş.
Halk, Dedeli yaylasının Torosların tam ortasında olduğuna inanmaktadır. Buraya Karaman ve Tarsus 18 saattir.
Bu aşirtte erkek kadın birlikte çalışır; erkekler ip büker, kadınlar ıstar dokur. Hatta erkeklerin bir çoğu evlerinin çorap ihtiyacını düşünerek gerekli olan çorabı kendileri örerler.
Bu çoraplar tek iğne ile örülür. İğneleri ağaçtan yapılmıştır. Aşirette bu adet yaygındır. Yalmz Kulfallı'da göze çarpacak kadar çoktur.

Aşiretin bugün yerleşmiş bölüklerinden 250 çadırı daha vardır ki, bu halk 1880 senesinde Osmaniye kazasının Dalağır köyüne yerleştirilmiştir.

Üfürükçü Şeyh Mehmet:

Dedeli yaylasında Şeyh Mehmet isminde biri vardır ki, bu adam, sanki bir fabrika gibidir. Bulgar dağlarında yaşayan aşiretleri kandırmış ve zengin olmuştur. Bir fala bir kara keçi, bir buzağı, bir inek alan bu adam oymaklar arasında adeta bir kıran gibi girmiş ve halkı soyup soğana çevirmiştir. Birkaç sene önce yoksul bir adam olan Şeyh Mehmet, şimdi, sürü sahibi ve mükemmel bir ağadır. Kendisini görmek için çağırttım; obada bulunmadığını söyleterek yanıma gelmedi.

Aşık Hüseyin:

Dedeli yaylasının en meşhur adamı, aşık Hüseyin'dir. Bu adam içinden geldiği gibi, düşünmeden bir çok türkü ve ağıt söyleyebilmektedir.
Türküleri dinledim, fakat elimdeki kopyaları her nasılsa kaybettim.

Aşık Hüseyin diyor ki:

"Ben konuşmaktan hoşlanmam. Bana türkü ile konuşmayı buyursalar hep böyle konuşurum, canım bunu istiyor."
Geceyi Dedeli'de geçirdim. Sabahleyin erkenden yine Kulfallı obalarından Dedeli yaylasının bir buçuk saat doğusunda Alaçayır konak yerinde Molla Ahmet'in obasına gideceğim.

Burada arkadaşım İlhan'ı artık geri çeviriyorum. Bundan sonra devam edecek olan gezim yalnızlık içinde geçecektir.
İlhan, Yağdağ'a dönerken ben de Alaçayır'a doğru yollandım. Yanımda Dedemden aşık Hüseyin vardır. Ona hem türkü okutuyorum ve hem de yoluma devam ediyorum. Yarım saatte Sarı Pınara ve oradan da bir saatte Alaçayır'a nasıl geldiğimi bilmedim.
Molla Ahmet'i alaçık çadırı içinde çok dertli buldum. Zavallı adamı Tarsus'lu Araplar bir gece habersiz basarak soymuşlar, dövmüşler, ailesini bağlayarak ağlatmışlar ve olanca parasını almışlar.

Ahmet Ağa'nın (500) lirası (371) altını gittikten başka bu Arapların namussuzluğu yüzünden karısı da fena halde hastalanmıştı.
Burada daha fazla eğlenemezdim. Bir kahvaltı ettim ve kuzeye doğru yola çıktım. Karşımda Bulgarin Bozoğlan tepesi görünüyor. Keşşaflı oymağına doğru gidiyordum. Arkadaşım yok, tarif edilen yerlerden büyük bir dikkatle ilerliyordum.

Killeri dökülmüş tepeler, kireçleri akmış yamaçlar geçtim; karşıma Soğanlı ovası çıktı, onu da geçtim. Boz bir tepenin sivrisi üstünde birkaç asker ile bir subay vardı; onlar da bu dağların haritacıları idi. Aramızda uzun bir dere olduğu için yanlarına sokulamadım, devamlı olarak kuzeye doğru yürüdüm, sonunda Keşşaflı oymağının konak yerini buldum.

10. Keşşaflı oymağı:

20.7.1928, Cuma günü akşamı, (17) sularında Keşşaflı oymağına vardım. Doğruca Dudaklı Mehmet Ağa'nın obasına girdim.
Bu yayla, yarı çadır, yarı dam bir halde idi. Obada Ermenek'in Barçın yaylasından misafir gelmiş iki de Keşşaflı buldum. Aşiret ne kadar uzakta olursa olsun, senede bir defa birbirlerini işte böyle ziyaret ederler. Bunlar Mehmet Ağa'nın akrabaları idi. Mehmet Ağa'nın dedesi de 1815 (1231) yılında buraya Barçın'dan gelmişmiş.

Bu obanın güneyinde, Deperce yaylası ve Deperce dağı vardır. Bunun kuzeyinde, Küldüşmez tepesi ve onun ilerisinde, Bulgar Bozoğlan dağları görünür. Bu yaylanın iki saat doğusunda Hüykalan bölgesinde Adana'nın Yürükeli'nde kışlayan Karakayalı oymakları yaylar.

Keşşaflı obasının konak yeri Cumayalık denilen yerdedir. Burası verimli bir toprağa sahiptir. Cumayalık yaylasında Mehmet Ağa ekin, hatta sebze bile yetiştirmektedir.

Keşşaflı aşireti oldukça kalabalık bir aşiret ise de, bu yaylada yalnız (45) çadır barınır.
Aşiret, kışın Elvanlı, Temük, Dörtyol taraflarında, yazın, Bulgarin Soğanlı, Cumayalık, Konurcuk yaylalarında bulunur.
Bu yaylalar tamamen çıplaktır. Yalnız, Küldüşmez dağında tek tük ardıç ağaçları bulunur. Aşiret yaz kış çadırlarda yaşamaktadır. Çadırları siyah keçi kılından olup Koyuncular aşiretindekilerin aynıdır.
Cumayalık, Ereğli'ye (18), Mersin'e (20), Karaman'a (22) saat uzaklıktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:54

Dudaklı Mehmet Ağa:

Cumayalık'da bir gece obasında misafir olduğum Dudaklı Mehmet Ağa, bu bölgede yaşayan aşiret ağalarının en zenginlerinden biridir. Ağanın (4) karısı, (8) kızı, (10) erkek çocuğu vardır. Kendisi dinç, sağlam ve çok şen bir adamdır.
21.7.1928 sabahı Mehmet Ağanın biri altı, diğeri sekiz yaşlarında olan iki çocuğunu yanıma kılavuz verdiler, yola çıktım. Mini mini kılavuzlarımla yolda konuşa konuşa ilerliyorduk. Bu Türk çocuklarının benimle birlikte geçirecekleri bir iki saatlik yolculuğunun ne kadar yorucu olduğunu düşünürseniz bu milletin büyüğünün ve küçüğünün ne kadar dayanıklı yetiştiğini bir defa siz de saygıyla kabul edersiniz.

Çocuklar beni Cumayalık'nı iki saat doğusundaki Konurcuk yaylasına getirdiler, babalarının tenbih ettiği gibi orada yolları iyi bilen bir delikanlıyla beni tanıştırdılar, yarım saat kadar dinlendikten sonra geri döndüler.
Ben de saat (10)'da Konurcuk'tan aldığım kılavuz Mehmet ile Bahşiş içine doğru yollandım.

11. Bahşiş Yürükleri:

21.7.1928. Bugün Alaçayır, Cumayalık, Konurcuk yaylalarını geçerek Bahşişler arasına girdim.
Oymak, Bulgar dağlarının Bulgarsuyu adıyla anılan yaylasında, dağınık geniş bir ovada yine dağınık bir halde yaylıyordu.
Aşiretin güneydoğusu; Bulgar dağları ve Karagöl, batısı Bulgar Bozoğlan, Yüğlük tepeleri, güneyi; Soğanlı ve Dudaklı Mehmet Ağa yaylaları, kuzeyi; Karaman ve Ereğli sınırlarıyla çevrilmiştir.

Bahşişler arasına girer girmez doğru muhtarın çadırını aradım, çadıra girdiğimde muhtar beni Türklüğe uygun bir saygı ile karşıladı. Kahve, ayran içirdi, yarım saat sonra, adet yerini bulsun diye, aşiretin ulusu Hüseyin Efendi'nin çadırına indirdi. (Bahşişlere gelen misafirlerin ilk gecesi aşiret ağasının çadırında geçermiş ve bu, eski bir adetmiş). Geceyi Hüseyin Efendi'nin değerli şorlarıyla geçirdim. Ertesi günü Hüseyin Efendi'yle birlikte Halil Efendi'nin kardeşi Muhammet Efendi aşiret arasında çok sayılan bir adamdır. Molla Muhammet Efendi'nin şakacılığı o kadar tatlıydı ki, kendisiyle geçirdiğim beş on saati hala unutamıyorum.

Bahşiş obaları yalnız davaradır. Aşirette ekin ekmek adeti pek azdır. Bu aşiret şimdiye kadar gördüğüm oymakların hepsinden uyanıktır.

Şimdiye kadar ilk defa yatağımda çarşaf, çadırın direğinde fener görüyorum. Bu aşiretin görgüsü de öbür aşiretlerden daha çoktur. Halkı uyanık, becerikli, konuşkan ve şirin dillidir.

Bahşişler (1773) yıllarında Ermenek kazasının Barçın yaylasından göçmüş ve buraları yayla edinmişler. Bugün aşiretin (110) çadırından başka Niğde, Armutlu, Aladağ taraflarındaki ayrı obalarında da daha bir çok Bahşiş bulunur.
Bahşiş aşiretinin toprağı ve kışlağı yoktur. Bu aşiret kışın Adana'nın güneyindeki kiralık yerlerde kışlarlar. Çok acıklı dertler dökerek şimdiye kadar yurtsuz yuvasız kaldıklarından, yana yakıla toprağa yerleşmek istediklerinden söz açtılar.

Diğer aşiretler gibi Bahşişler de gözyaşı dökerek yerleşme ağıdı çekiyorlar ve diyorlar ki:

"Biz Türküz, ama toprağımız yok."

Aşiretin kocaları (en yaşlıları), (95) yaşlarında Köse Ahmet, (90) yaşlarında Kara Mehmet, (80) yaşlarında Hacı olup bunların üçüyle de konuştum. Ve evinde kaldığım (75) yaşındaki Hüseyin Efendi'nin sohbetlerinden çok örnekler aldım.

Ören (Harabe) yerler:

Bulgar dağı üstünde fazla harabe yoktur. Burada, Bozoğlan tepesinin dibinde (Kerde) Kilise isminde bir Roma harabesi vardır. Bu harabenin yapısı ve himleri sağlam gibidir. Bazen bu harabede Tarsus hakimi Antuvan'ın paraları bile bulunuyormuş. Paralardan başka çömlekler, testiler de çıkıyormuş.

Bahşiş büyükleri:

Bahşiş aşiretinin eski zamanlarda yaşamış bir çok büyükleri vardır: (Solak Bey, Mustafa Bey, Kerim Bey, Süleyman Bey, Tekerlek Bey). Bu ağalar sağlıklarında aşirete ve devlete çok faydalar ve yararlılıklar sağlamışlar.

Halil Efendi bu beyleri sayarken dedi ki:

-"Tekerlek Mustafa Bey Mısırlı İbrahim zamanında yaşamış ve Mısırlı İbrahim paşa ona 1840 yılında kılınç kuşatmıştır."

İhtiyar biraz düşündü ve tekrar:

-"Tekerlek Mustafa Bey Rus savaşında aşiretten 180 süvari alarak Sivastopol'a gitmiş ve birkaç Rus kumandanını tutsak etmiştir. Tekerlek Bey bizim aşiretin son beyidir. 1912 yılında 120 yaşında iken Bulgar dağında ölmüştür. Mezarı buradadır."

Hüseyin Efendi Tekerlek Bey'in daha bir çok döğüşlerini anlattı ve şöyle dedi:

-"Tekerlek Bey Uruslarla Aydın'da, Doğanoğlu beyleriyle Adana'da, Menemenci oğullarıyla, zeybek eşkiyalarıyla Kayseri'de Armutbeli üstünde usta başının uşaklarıyla ve daha bir çok yaramazlarla savaşmış ve Bulgar dağlarında devletin bekçisi olmuştur."

Bahşiş Yaylası:

Bulgar suyundaki Bahşiş yaylasının kışın havası soğuk, fırtınası boldur. Bugün bile dağlarının kuzey tarafları karlarla örtülüdür. Toprakları çırılçıplaktır. Yalnız Bulgar dağının Bozoğlan tepelerinde tek tük Ardıç ormanları bulunur.
Bu çıplak yaylanın kendine göre güzel görünümleri vardır. Hele gün kavuşurken burada bulunmak insana başka bir hoşluk verir.

Bahşiş Yürüklerinin çadırları keçi kılından yapılmış olup, tıpkı Koyuncu oymağı çadırları gibidir. Bahşişte yaşayış Bulgar dağı Yürükleri arasında seçilecek kadar iyi ve temizdir. Bu oymağın "telli" obasında giyim işine çok büyük bir önem verilmiştir. Temiz giyinmek, temiz yemek bu oymağın hemen ilk isteklerinden biridir.
Bence, Bulgar dağında yaylayan yürükler içinde en nazik olanları ve yaşayışlarına en uygun düzeni verenleri Bahşişlerdir.

12. Beğdik oymağı:

Kuzkuyu yaylasına geldim, vakit geç olduğu için, geceyi burada geçirdim.
Kuzkuyu yaylası çok havadar olup güzel dağlar ve enginlerle süslenmiş bir yerdir. 24.7.1928 sabahı erkenden Torosların kuzeyine doğru inmeye başladım.

Buralarda yolculuğun en güzeli ve en hayırlısı; yaya yolculuğudur. Geçilecek enginlerde hayvan üstünde durmak güçtür.
Artık Ereğli'ye doğru iniyorum. Yolumun üstünde bir aşirete rastladım. Yanlarına sokuldum. İsimlerini, obalarını sordum.

Koca bir aşiret ağası:

"Bize Beğdik derler" dedi (Koca Hasan)

Bu aşiretin çadırları "Derimevi"dir. Bu çadırlar tekerlek ve beyaz renktedir. Ulukışla'dan geçen yolcuların trenden seyrettikleri çadırlar hep Beğdik oymağı çadırlarıdır.

Beğdik aşiretinin en büyük obaları Hasandağı'nda yazlar. Koca Hasan'ın anlattığına göre bu oymağı vaktiyle Nevşehirli İbrahim Paşa kendi aşireti olması sebebiyle Nevşehir'e yerleştirmiştir. Şimdi Nevşehir'de bunların bir de büyük mahallesi vardır.
İki saat Beğdikliler arasında kaldım ve tekrar yamaçları aşmaya başladım. Uçbuçuk saat sonra "Berendi" köyüne geldim. Burası 120 evli büyük bir köydür. Bulgar dağının kuzey engininde, Dumlu dağının çakşak bir vadisinde kurulmuştur.Bu köyün kurulduğu yıl belli değildir. Obalılar köyün tahminen 500 yıllık olduğunu söylemektedirler.
Ereğli'nin altı saat güneyinde büyük bir kapız içinde kurulan bu köy, beş mahalleye ayrılmıştır. Köyün çevresinde yol yoktur. En iyi yolu Ayrancı istasyonuna giden yoludur. Köyün çevresi çok sarptır.
Berendinin doğusunda bir harabe vardır. Burası vaktiyle köy iken, toprak kayması yüzünden köylüsü kaçmıştır. Köyün asıl adı Yerendi iken, sonraları Berendi olmuştur, diyorlar.

Bu köyün ismini üç türlü düşünmek gerekir:

1- Bir köy ismi mi? (Berendi)
2- Toprak kaymasına verilen isim mi? (Yerendi)
3- Bir aşiret ismi mi? (Berelli)

Gerçek anlaşılamadı; en doğrusu, buradaki toprağın daimi olarak toprak kaymasına uğraması sebebiyle verilen coğrafi isimdir.
24.7.1928, öğle üzeri Ereğli kasabasına ulaştım. 13-14 gündür dağlarda geçirdiğim yalnızlık bana Ereği kasabasını bir cennet gibi sevdirmişti; doya doya gezdim, seve seve halkla ilgilendim. 24-25.7.1928 gecesi Ereğli Türkocağı'nda folklor hakkında bir konferans verdim. Gençlerle tanıştım.

Ereğli'nin havası söylendiği kadar fena değildir. Kasaba, denizden 1045 metre yükseklikte; Konya yaylasının sonunda ve güneyinde bağlık, bahçelik, sulak bir yerdedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:02

BULGAR DAĞINDA Türkü'LER

Yürü bire Bulgardağı, Senden yüce dağ olmaz mı? Seni yaylayan güzelin, Alı/anağı bal olmaz mı?
Bulgar dağı iki çatal; Arasında bülbül öter. Bir yar sevdim, bana yeter, İki seven delolmaz mı?

Ne yazık ki, bu Türkü'nün gerisini bulamadı ve eksik olarak kitaba aldım.

Yaylanın eyisinde güzeller gezer, Çiğdemin eyisini keklikler kazar. Bir güzel yitirdim; nerede gezer, Bir tarafında mı kaldı yaylalar?

Yarim gelir de, baharilen yazilen, Göle düşmüş te, ördekilen kazilen, On beşinde kaba dorlak kızilen, Sevilecek günün geldi yaylalar.

Ereğli kasabasında duyduğum iki parçayı da şuraya alıyorum.
Söylentilere göre; Ziya Paşa merhum, Adana valiliğine gelirken bir akşam Kureyşibekir köyünde kalmış ve o köyün camiinin duvarına şöyle bir beyit yazmış: (Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum.)

Hiida bir hop yaratmış kim, Eli de yok, ayağı yok. Bunu bir şey bilecek kim; Dili yok, hem damağı yok.

Ziya Paşa'ya ait olduğu söylenen bu bilmeceyi doğruluğundan emin olmadan kaydettim.
Ereğli'den yetişmiş şairlerin en meşhuru Keşfi Efendi'dir.

Bu şaire ait not ettiğim hicviyeyi (taşlamayı) şurada okuyabilirsiniz:

Keşfi'den:


Yarı kandırmış idi, kendine bilmem ne dedi, Nereden çatmış ona on yedi boynuzlu gibi1. Soramadım ki, onun maksudu bilmem ne idi? Tutulup dillerim ol demn ki, vücudum eridi.

Yare mecbur olalı kışver-i dil, fırtınalı, Yanarım ateş-i aşkına düştüm, yanarım. Girmedi habe aynım o dem ki, uyanalı, Şahımı aldı götürdü bir iki tavğanalı, Beni hasrette koyup ol pazevenk kahpanalı.

Avni'den:

Avni'nin nereli olduğu belli değildir. Yalnız not ettiğim şu beyit özelliğini gösterir.
Avni, nice ibraz-ı kemal eylesin adem, Bir yerde ki, hak söyliyeni dara çekerler.

Hoca Veysi'den:

Bu hocanın da doğduğu yer belli değildir. Şu beytini geçiriyorum.
Bahane-cuy-i vuslat olduğum yare duyurmuşlar, Nifak etmişler amma, manevi himmet buyurmuşlar.
Boynuinceli'de Hacı Süleyman Ağa'dan not ettiğim şu Türkü' Karacaoğlan'ındır.

Kızın Yaşı:

Sevda sevda derler hani erenler, Bilmiyenler bir acaip halolur. Bir güzel de on yaşına değişin, Yeni açmış bir domurcuk gül olur.
On birinde, ay yüzüne bakılır, On ikide, kızın kahri çekilir, On üçünde, ak gül olur açılır, On dördünde, her yerleri bal olur.
On beşinde, sevda düşer başına, On altıda, yadlar girer döşüne, Kız değişin on yedisin içine, Salanamaz zülüfleri; yel olur.

On sekizde, yüksek havadan uçar, On dokuzda, gözlerinden fer saçar, Yirmisinde kızın vakti tor geçer, Ondan sonra bir kötüye mal olur.

Bir Ağıttan:

Güzeloluk'da deli Döndü isminde bir kadın vardır. Bu kadının İzzet ismindeki oğlu ölmüş.

Kadın oğluna şu ağıdı yakmış:

Kara devenin köşeği, Ak tuğlunun eşiği, Yanlığımın tor pişeği, İzzetim, İzzetim, güzel İzzetim.

Bulgar dağında ağıt söylenirken ağlamada genel bir usul vardır. Ağıt yakıcı kadın ağıt okur ve her solukta: Ehe... ehe... ehe... der. Onu dinleyen kadınlar bu "ehe" sözünü bir ağızdan tekrar eder ve ağlaşırlar.

Manilerden:

Keşaflı aşireti arasında not ettiğim şu Karacaoğlan Türkü'sü de oldukça iyi bir manidir:

Sabahleyin göçün çekti,
Göçü kervana karıştı.
Devenin yuları düştü,
Elinden, haberin var mı?

Kolunda şahan süzüldü, Lebinde şeker ezildi. Belinde kuşak çezildi, Bire kız, haberin var mı?
Sabahlayın göçen göçtü, Mayan kervana karıştı. Bire kız, turuncun düştü, Koynundan haberin var mı?
Karacoğlan, canın verdi, Hep bu dünya benim derdi. Cennet, babam yeri derdi; Ölümden haberin var mı?

Bozlaktan:

Bahşiş aşireti içinde Molla Muhammet Efendi den aldığım şu bozlak ne güzeldir.
Çıktım yücesine ben de, gezerken, Yitirdim çığırı, yoldan ayrıldım. Oturdum da, dertli dertli ağladım; Alnı mor perçem]} yardan ayrıldım.
Yücesinden gider Meşenin yolu, Enginlere dayanmaz yaylanın gülü. Elimden aldırdım bir selvi dalı, Tomurcuk memeli yardan ayrıldım.
Yatsam uyusam da, yarin dizine, Uyandıkça baksam ala gözüne. Şekerden şerbetten şirin sözüne, Ağzı kaymak, dili baldan ayrıldım.
Karacoğlan der de, dost bana bakar, Turunçları olmuş göğsünü kakar. Yazbahar ayında bir çiçek kokar, Kokusu ilkbahar yardan ayrıldım.

Bundan sonra aşiret arasında dinlediğim bazı ağıtları da parça parça yazıyorum.

Şevket Efendi'den:

Güzeloluk'ta Şevket Efendi isminde bir delikanlıdan dinlediğim şu Türkü'ler de Bulgar dağı Türkü'leri arasında meşhurdur.
Bu Türkü'nün şairi, Arif isminde bir halk şairidir. Fakat nerede doğup büyüdüğü belli değildir.

Sular akar göğ ırmaktan, İlik damlar on parmaktan. Öldüm yara yalvarmaktan, Kurtar, canım al Allah'ım!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:02

Attım kendimi ömmene (ummana), Eyi düştü yol Allah'ım! Eksik değil başımızdan, Türlü türlü hal Allah'ım!
Kasaptan alırlar satır, Ara yerden kalkar hatır. Hak, yarimi bura getir, Ya, beni öldür Allah'ım!
Almayı nazik soyarlar, Altın tabağa koyarlar. Haçan1 sırrımı duyarlar, Arif olur el Allah'ım!

Arif'ten:

Kayseridir yavru senin pazarın, Kalem alır kaşlarını yazarım. Yedi yıldır ben ardında gezerim, Öldüm yavrum, öldüm, senin elinden
Gel güzelim, okuyalım, yazalım, Yükümüzü bir arada çizelim. Sen öksüzsün, ben de garip, güzelim; Ne sen beni unut, ne de ben seni!
Yavrum, beni aşıkların tanlamış El ariftir; gezişimden anlamış. Ağ memeler domur domur terlemiş, Ağ göle yağmurun düştüğü gibi.

Hava ananın ağıdı:

Boynuinceli aşiretinden Abdurrahman oğlu Ali adında bir delikanlı yazın Lemas gölü yakınma çalışmaya gitmiş, sıtmaya yakalanmış, hastalanmış ve ölmüş.

Ali'nin bacısı Havva Ana, Güzeloluk'da kardeşinin öldüğünü duyunca ağzı köpürmüş saralaşmış, kendini yerden yere atarken bu ağıdı yakmış:

Yaylada keklikler seker, Fesin sağ yanına yıkar. Lemas-ta devesin çeker, Siz ağamı gördünüz mü?
Gençliğine doyamadan, Evlenip nişanlanmadan, Garip ilde (soyha2 kalan), Siz Ali'mi gördünüz mü?

Yürükler arasında askere gidenlere, başına iş gelenlere, hapise düşenlere, lohusa iken ölenlere her zaman ağıt yakmak adettir.
Oymaklar arasında ağıtlar "kur'an"dan daha büyük saygıyla dinlenir. Bu ağıtları dinleyen kadınlara "ağıtçı karı" denilir. Bu ağıtları bazen kızlar da söyler.

Zehra bacının ağıdı:

Karakeşli aşiretinden Zehra bacı, seferberlikte askere giden Koyuncu aşiretinden mavi Ali Ağa'ya bir ağıt yakmıştır.
Havalı gönlüm, havalı, Koca ev bülbül yuvalı, Kösrellide Mavalı, Sende mi asker oldun, oğul?
Çifteleşmiş keklik gibi, Turalanmış iplik gibi, Bir ağaçtan okluk3 gibi, Sende mi asker oldun, oğul?

Zaide'nin ağıdı:

Köserelli aşiretinden Zaide isminde bir gelin ortak üstüne gitmiş, ortağıyla geçinememiş ve sonunda babasının obasına kaçmak zorunda kalmış. Bu kararını da bu ağıtla açıklamış.

Engininden alayım mı, Derinine dalayım mı, Dinleyin; hey obalılar, Anamğile varayım mı?
Kırk kalem zıbın karalı, Yağlığım ucu paralı, Kaç ay oldu a gavurlar, Anamgilden ayrıklı?
Dağların başı dumanlı, Arkası yavru haytnanlı, Oba, baban öldü diyor, Benim gönlüm de gümanlı.

Zaide gelinin bu yanık ağıdına Zehra bacı şu cevabı vermiş:

Senin yazı, benim yazı, Kaynar pınarların gözü. Ey obanın büyük kızı, Nişledin? Oğlan dumanlı.
Zehra bacı bu cevabıyla Zaide geline teselli verirken kocasından kaçmamasını istiyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:08

Ev, Çadır:

Bulgar dağı Yürükleri arasında kışın bir köyde oturan obalar olduğu gibi yazın ve kışın çadır altında vakit geçiren obalar da vardır.

Kışlasında evi olan obalarda ev, çok sade ve külfetsizdir:

1- Evler bir odadır.
2- Odanın etrafına çullar döşenmiştir.
3- Evde kapı hem pencere, hem de kapı yerine kullanılmaktadır. (Bazı zengin ağalar kapının sağma ve soluna birer küçük pencere yaptırmaktadırlar.)
4- Evin tavanı iki metreden yüksek değildir.
5- Evin tabanına tahta döşeme yerleştirmek adet değildir.
6- Genellikle evler ahırla da bir arada bulunur.
7- Evin ocağı odanın tam ortasmındadır. (Bazen kapıdan girerken solda olur.)
8-Ocaklık üzerine korkuluk konmaz, baca bir delikten ibarettir.
9- Ahırın evden ayrı kapısı bulunmaz.
Bu şartların dışında da ev vardır, fakat bir çoğu bunları esas olarak kabul edilmiştir.

ÇADIR

Aşirette en kutlu oturacak şey "çadır"dır. Bulgar dağlarında üç türlü çadır vardır:


1- Keçi kılından yapılmış esnaf işi, elıstarında dokunmuş ve birbirine dikilerek meydana getirilmiş çadırlar (Şekil-1) deki (2.3.4.) direkli lal çadırlar.
2- Koyun kılından döğerek yapılan keçe çadırla (Şe-kil-2) de görülen bu çadırların ismine (Alaçık veya Alay-çık) çadırı denilir.

Resim

3- Yalnız Bekdiklerin pamuktan dokunmuş veya keçeden yapılmış yuvarlak (Derimevi) çadırları (Şekil-3) vardır. Bu çadırlara Bekdik çadırı da denir (Kırgız çadırları gibi.)

A- Çadırların direklerine verilen isim "Cağ"dır.
B- Çadırlarda çuvalların dizildiği yerin ismine "Sitil" denir.
C- Derim ve alaçık çadırlarında kullanılan değneklerin ismine "çubuk" derler. Bu çubuklar birbirine eklenmiş ve derhal açılacak bir şekilde düzenlenmiştir; çubukların bir ucundan tutunca çadırın iskeleti meydana gelir.

Resim

Dokumacılık:

Yürüklerde dokumacılık en temelli işlerden biridir. Her kadın boş zamanında mutlaka ıstarının ve çulhasının başına geçer ve obasına gerekli olan şeyleri dokur. Aşirette bir kısım dokumalara "istarlık", bir kısmına da "çulhalık" denir.

İstarlık dokumalar: Elıstarında dokunur. Bunlar çul, çuval, don gibi şeylerdir.
Çulhalık dokumalar: Gömlek, bez, mintanlık, şalvarlık gibi üst giyeceklerdir.
Aşiret gömleğinden çuvalına kadar her şeyini kendi dokur ve hemen hiçbir şeyi satın almamaya çalışır. (Son günlerde düğünler arasında bazı Avrupa eşyası almak adet olmuştur.)

Resim

Aşirette dokumalara verilen isimler:

Eşyanın, ipliklerin cinsine, kıl veya yün olmasına, renklerine, biçimlerine göre isim alır.

Çadır ve ev eşyası:

Bulgar dağı Yürükleri arasında ev ve çadır eşyası o kadar çok değildir.

Ve sayılabilecek eşyalar şunlardır:

1) Birkaç tencere (kazan),
2) Birkaç sahan,
3) Bir hamur tahtası,
4) Bir saç,
5) Bir oklava,
6) Bir iki su bakırı, (helke)
7) Bir sofra altı (iteği),
8) Bir kaşıklık,
9) Gerektiği kadar tahta kaşık (fakat kaşık kullanılmayan eşyalardan biridir),
10) Çalı süpürgesi,
11) Kahve takımı,
12) Şilte,
13) Çuval,
14) Sacayağı
15) İrgeç (Kıl bükmeye yarayan alet),
16) İstar (Kıl dokumaya yarayan tezgah)
17) Çulha (İplik dokumaya yarayan tezgah).

Giyecekler:

Oymaklar arasında kullanılan giyecekler şunlardır: Gömlek, don, çaket (kolu ayrık bir çeşit ceket), kısa şalvar, üç etek entari, takke ve ayakkabı (edik)'dır.
Bu eşyanın hepsi kadınlar tarafından dokunur ve dikilir. Yalnız edik çarşıdan alman "Hitit" ayakkabısına benzer bir şeydir. Bu eşyalardan bir çoğunun kadınlar ve erkekler tarafından ortaklaşa da kullanıldığı görülmüştür.

Yiyecekler:

1- Yufa ekmeği,
2- Yumurta,
3- Çökelek,
4- Süt, taze yağ,
5- Peynir,
6- Yoğurt,
7- Kaymak,
8- bal,
9- Et (Et yiyecekler arasında en seyrek kullanılanıdır.)

Aşirette sebze yemek, adet olmadığı gibi, bunu hazırlayacak kadın da pek azdır.
Ekmek: Her gün ve her misafir geldiğinde derhal yoğurularak taze olarak yenir.
Yumurta: Daima kızartılarak yenir; hazırlop yumurta yiyen pek azdır.
Süt: Kaynatılarak içilir; her zaman içine şeker konmaz.
Bal: Mutlaka tereyağı ile karıştırılarak yenir.
Et: Davar hastalanınca kesilir ve saç içerisinde kavurma yaparak hazırlanır, kavurma olarak yenir. (Misafire davar kesmek adettir.)
Aşirette başlıca yemek isimleri: Bulgur pilavı, bulgur aşı, tarhana çorbası, ummaç, bazlambaç, ballı yufka gibi şeylerdir.

Avcılık:

Yürükler arasında avcılığa karşı kuvvetli bir merak görmüyorum. Bunlarda av ve avcılık, birkaç insanın arasında olup pek seyrek yapılır.
Halk içinde en meşhur avlar: Keklik, turaç, bıldırcın, tavşan gibi hayvanların avından ibarettir.
A- Keklik avcılığında; kafeste alıştırılmış keklik vasıtasıyla avlanmak hemen her obada vardır.
Bu avda kafesteki keklik dağda veya ovada dallarla örtülür, onun karşısına veya yakınına avcının saklanacağı kadar küçük bir ev yapılır. Bu evin ismine "Hvsin" denir.
Kekliğin ve gerekse turacın "Ala" ile avlandığı da meşhurdur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:11

Ala'lar:

Yürükler av aletlerinin bazılarına "Ala" ismini vermektedirler.
Bunun birisi keklik alası (Şekil-6) diğeri bıldırcın alasıdır

Resim

Keklik Alası:

Resimde görüldüğü gibi haç şeklinde birbirine çatılmış iki çubuğun üzerine mudalla bir kez gerilerek yapılan bir av aletidir.

Keklik alasının bezi, ya keklik renginde bir bezden olur, ya da adi beze çıra isiyle siyahlatılmış kahve fincanıyla yuvarlak damgalar vurulmak suretiyle meydana getirilir.

Eski zamanlarda keklik alasını deriden yapan ve bunu senelerce kullanan avcılara rastlanırmış.
Keklik alasının üst tarafındaki üçgen kısmında tüfek namlusunun geçebileceği kadar bir delik açılır.
Avcı alaşım sol eline alır, tıpkı bir kalkan gibi kullanır ve yavaş yavaş kekliklere doğru yürür.
Keklikler ala ile üstlerine gelen avcıyı görür görmez korkularından mı, manyetize olduklarından mıdır nedir, nedense bir türlü kaçamazlar apışıp kalırlar. Avcı bu fırsattan yararlanarak alanın üstündeki mazgala silahının namlusunu yerleştirir ve kekliklere ateş eder. (Bu vasıta ile turaç avcılığı da yapılır.)
Toros dağlarında bu şekilde yapılan "Ala" avcılığı her tarafta meşhurdur.

Bıldırcın alası:

Bıldırcın alası pek basit bir şeydir. Avcı çaket veya bir siyah şalvarı kollarına geçirir ve resimde görüldüğü gibi kollarını yukarı kaldırır, iki tarafa sallanarak bıldırcın sürüsü üzerine yürür.
Avcı, bu ava başlamadan önce bıldırcınları uygun bir yere kurulu balık ağma benzer bir ağın üstüne doğru sevkeder.
Zavallı kuşlar avcıyı hiçbir şeye benzetmeyerek bu acayip ve korkunç hayalin adeta emrine bağlı imiş gibi onun sevkettiği ağa doğru girer.

Resim

Böylece avcı avlarını yavaş yavaş ağın ağzından içeri sokar ve ağın kapısını kapayarak yüzlerce bıldırcın tutar.
Bıldırcın avı genellikle aralık, ocak ve şubat aylarında kışlada yapılır.

Tavşan avcılığı:

Tavşan avcılığı kopay (zağar) veya tazı ile olur. Bu av bütün şehirlerde olduğu gibidir. Kopay avcılığı yaya, tazı avcılığı atlarla yapılır.
(Tazı ile avlanan tavşanın seyri çok eğlencelidir.)

Tilki avcılığı:

Tilki avcılığı tıpkı tavşan avcılığı gibidir. Yalnız tilki için fak (kapan) kurmak da adettir.
Eski zamanlarda şahinler, doğanlar vasıtasıyla da bazı avlar yapılırmış; fakat bugün bu usuldeki avcılık pek azdır.

Alışkın hayvanlar

Bulgar dağı aşireti arasında evcilleştirilmiş hayvanlar: inek, keçi, koyun, at, deve, eşek ve tavuktan ibarettir.

Keçilere verilen isimler şunlardır:

1- Oğlak (Bir yaşında dişi ve erkek yavru),
2- Çepiç (İki yaşında dişi erkek keçiler),
3- Seyis (3-4 yaşındaki erkek keçiler),
4- Üveç (45 yaşındaki erkek keçi),
5- Kart (Beş yaşından yukarı keçiler),
6- Yazmış (İkiden üç yaşına kadar olan dişi keçiler),
7- İkili (3-4 yaşma kadar keçiler),
8- Keçi (On yaşından yukarı olanlardır.)

Deve isimleri:

Develer cins bakımından üç türlü isim alır.

Bunlar:

(Tülü, boz, bohur)'dur.
1- Tülü develerin erkeğine, "daylak", dişisine, "maya", üç yaşında olan yavrularına, "yelek", bunların burulmuşuna, "hadım" isimleri verilir.
2- Boz develerin erkeğine, "lök" veya "kiprinci", dişisine, "kayalık" veya "avrana" üç yaşından küçüğüne, "köşek, bidi, dorum" isimleri verilir.
3- Bohur develeri aşirette yalnız damızlık için kullanılmaktadır. Bu deve her obada ve her oymakta bulunmaz; özel adamlar aracılığıyla çadır çadır dolaştırılarak mayalara çekilir ve bir ücret alınarak alışveriş yapılır. Bohur devesi saçlı ve iki hörgüçlü olur.
Koyun, öküz ve inek cinsi hayvanların Yürüklerde aldığı isimler şehirlerde olduğu gibidir.

Tavuklar:

Tavuk yavrularına cülük (piliç), yumurtlamamış genç piliçlere, "celfin", veya "firik", daha büyüklerine "anaç" isimleri verilmektedir.
Yürükler arasında tavuğun maddi ve manevi değeri pek büyüktür. Bunu bir saygıdeğer misafire kesmek adeta hakaret sayılmaktadır. (Köyler hariç).
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BULGARDAĞ YÜRÜKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:12

Yürüklerde doğum:

Bulgar dağında göçer konar Türk oymaklarında doğum adetleri de oldukça saymaya değer bir iştir.
Bunlarda lohusa kadınlar en büyük saygıyla kutlanırlar. Bunlar için aşirette görenek, onları korumakla kökleşmiştir.

Nefse (lohusa):

Çocuğu doğmadan önce niyetler tutar, akranları arasında süzülür ve obanın içinde en parlak bir gelin sayılır.
Lohusaya bütün obalardan armağanlar, hediyeler gelir.

Bu hediyeler:

Çorap,bal, davar, helva gibi şeyler olur.
Aşiret gelinlerinin çoğu çocuğunu davarda, yolda, ocağın başında, yabanda doğurur. Ocağın başında aş yaparken doğan çocuk erkek olursa çok sıtaralı (şanlı) sayılır.

Davar başında doğan erkek çocuk, kutlu sayılır, yabanda, odunda doğan çocukların ocağın yiğitleri olacağına inanılır.
Göçebelerde gözde çocuk; erkek olanıdır. Ama kız çocuklar da, o kadar kötü sayılmaz.
"Er obanın alafı (alevi), kız evin közüdür."

Yabanda doğan çocuğu anası önlüğüne kor ve çadıra gelir, çocuğu olduğu bundan sonra duyulur. Doğum işini böyle habersiz yapan kadınlar oba karıları arasında değerli öğütler alırlar.

Çocuk doğunca:

1- Tuzlanır (kokmaması içinmiş),
2- Murt (Mersin) yapraklarına sarılır,
3- Kokulu tombulak (patatese benzer bir çeşit bitki) kökü döğülür ve toz edilir, çocuk kırk gün tombulaklı bir suda çimdirilir, yunulur ve kokulu tombulağın tozu üstüne serpilir. (Pudra yerine geçer.)
4- Çocuk kırk gün yıkandıktan sonra vücuduna bal sürülür ve bundan sonra iyice elenmiş ak toprak tozuyla kundaklanır.
5- Kundak çocuğu oldukça fazla sıkar (zaten sıkı kundaklamak adettir.) Anasının sırtına konur. Anası çocuğu ile birlikte her işini kusursuz görür.
6- Aşiret lohusaları çocuk doğurduktan sonra bir haftadan fazla dinlenmez. Hatta çoğu lohusalar ilk günden sonra iş görmeye başlar. (Süt sağar, oğlak toplar, ıstar dokur, yoğurt çalar, yemek yapar.)

Sütten kesme:

Aşirette diş çıkarmaya başlayan çocukların eline ilk defa bir yaş soğan verilir. Çocuk bu soğanla dişlerinin sıkıntısını geçiştirir.
Diş çıkaran çocuk için buğday kaynatmak, süt dağıtmak adeti vardır.

Birinci diş çıkınca anası çocuğun dişine küçük bir çakıl taşıyla üç defa dokunur ve üç defa şu duayı okur:

"Taştan diş... taştan diş... taştan diş... "

Yürüklerde dişlerin temizliği ve beyazlığı insanı imrendirecek kadar güzeldir.
Çocuk, ana dişlerini atıp ata dişlerini çıkarırken (yani yedi yaşını doldururken) yeni dişlerinin dayanıklı ve ağrısız olması için ineğin idrarından gargara yaptırıldığı üzülerek duyulmuş ve bu adetin fena olduğu söylenmiştir.

Sünnet Derneği:

Yürüklerde sünnet, bir dernek değil, belki zorlu bir adet gibidir. Sünnet derneğine o kadar büyük önem verilmez ve hiçten bir işmiş gibi sayılır.
Obaya rastgele abdallar geldiği gün, sünnetsiz çocuklar toplanır, abdallara sünnet ettirilir. Sonra da tomurcuk mantar tozu ile tedavi olunur.
Yürüklerde sünnet derneğinde güney şehirlerinde olduğu gibi Arap adetlerinden olan "kivre" tutma adeti yoktur. Onlar kivreyi bilmezler.

Çocuk hastalıkları:

Çocuk hastalıkları tedavilerinde akla hayale gelmeyen ilaçlar kullanılır.
1- Anasının sırtında güneşlenmiş çocuklar bir yaşından büyük ise; bir hayvan derisine sığır tersi doldurulur ve çocuk buna sarılır. Fazlaca içten bir ilaç olsun diye çocuğa kara eşek kanı içirilir. Güneş çarpmasına karşı olan bu tedavi, aşirette meşhur tedavilerden biridir.
2- İnatçı sıtmalara karşı da böyle çok fena ve iğrenç ilaçlar kullanmak adet olmuştur.
3- Karnı ağrıyan çocuklara kül suyu verilir.
4- Sancılanan çocuklar sıcak suda yıkanır.
5- Öksürüğe yakalanan çocuklara tandır teri yapılır.
6- Gözü ve başı ağrıyan çocukların başlarında mecidiye kadar bir yer tıraş edilir ve ustura ile dağlanarak tepesine tuz çalınır.
7- Hafif göz ağrılarında çocuğa çam isinden yapılan sürme çekilir.
8- Yaralara yanmış kav külü vurulur.
9- Çıbanlarda pişmiş soğan birinci ilaç olarak kullanılır.

Yürüklerde düğün:

Nişanlarda başlıca adetler dünür göndermekle başlar. Fakat Yürüklerde kızın reyi (isteği) en sağlam bir bağ olduğundan, dünür göndermeden önce kızın gönlünü etmek gerekir. Dünür gitmesi, adetin yerini bulması demektir.
Nişan günü oğlan tarafı davar keser, pilav döker ve bir çalgı ile bu yemekleri kızın obasına gönderir. Kızın evinde bu yemekler büyük bir dernek ve eğlence ile yenir.

Nişanlarda yüzük, boncuk, altın vs. gibi hediyeler de göndermek gerekir. Fakat bu hediyelerin gönderilmesi mecburi değildir.
Nişandan sonra nikah töreni yapmak adet değildir. Yürüklerde nişan nikahtan daha kuvvetli bir bağ sayılır.

Karacaoğlan gelmez dediler, Ağlayan aşığa gülmez dediler, Kız, seni seveni ölmez dediler, Yalan mı, gerçek mi, sormağa geldim!

Düğün:

Çarşamba günü çevre obalardan davetliler birer ikişer, küme küme düğüne gelmeye başlar. (Düğünlere davetli olanların bazen birer kısır keçi getirmeleri de adettir).

Düğüne keçi getirenlerin fazla kasıldıklarını anlatmak için şöyle bir deyim söylenir:

"Düğüne keçi getirmiş kahya gibi kurulma." Şu halde; düğüne keçi hediyesi getirmek ayrıca bir farklılık yaratmaktadır
Düğünde ayrıca tencere, sahan, bakır vs. gibi hediyeler de gelir. Fakat düğünlerde hediye getirme adeti mecburi değildir.

Bunun için de şöyle bir ata sözü söylenir:

"Getiren de hoş, getirmeyen de."

Kına:

Çarşamba günü eğlence devam eder ve o gece kadın erkek bir arada olmak şartıyla geline kına yakılır. Kına yakma sırasında sağıtçı (övücü), ağıtçı (hicivci veya mersiyeci) kadınlar yanık yanık türküler okumaya koyulur. Bu türküler okunurken kızın akrabalarından olan kadınlar ağlarlar.

Kına gecelerinde söylenen en meşhur Türkü şudur:

Çıktım Yüklüğün başına, Bağırdım dudu kuşuna, Doğan ayın on beşine, Kız anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!
Çıktım kavak uğrusuna, Balta vurdum kurusuna, Üç güzelin birisine, Kız, anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!
Sofrada kodun kaşığı, Atladın geçtin eşiği, Obamızın yakışığı, Kız anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!
Kır at gelmiş, gemin gever, Boz Lök çökmüş, çanın döğer. Kız oturmuş duvak eğer, Kız anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!

Kır at, gelinin binip gideceği attır; boz, Lök (erkek deve) de gelinin beraberinde götüreceği çeyiz eşyalarını taşır.
Biner atın iyisine, Gider yolun koyusuna. Selam söylen dayısına, Kız anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!
Kız, ananı öksüz kodun, Ak helkeyi susuz kodun, Bir obayı ıssız kodun, Kız anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!
Kara kütük karıncalı, Kızın gönlü yerince, Çifte çifte görümceli Kız anam, kınan kutlu olsun! Söyle, dillerin datlı olsun!
Biner atın etlisine, Gider yolun enlisine, Muştu gelsin emmisine, Kız anası, kız anası, Oldu güvey kaynanası.

Bu ağıt yalnız kına gecesinde kızın parmaklarına kına yakılırken söylenir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir