Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Anadolu Tetkikleri

Burada Türkmen Aşiretleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Anadolu Tetkikleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 22:18

TÜRKMEN OYMAKLARININ REİSLERİ

1- Beydili oymağının bugünkü reisi Mustafa Paşazade Mehmet Ağa'dır. (Suriye'de.)
2- Elbeyli oymağının bugünkü reisi: Kemun tepeli Mehmet Bey'dir.
3- Berelli oymağının bugünkü reisi: Ali Mantar köyünde Hanifi Ağa'dır.
4- Dağınık oymakların belli başlı reisleri ve obalarının ağaları yoktur.
5- Barak oymağının belli başlı reisi Akça köyünde İdris Kahya'dır.

TÜRKMEN OBALARI
(49 Oba)

Beydili oymağı obaları:

TS1Reisinin İsmi TabiiyetiBağlı Bulunduk­ları köyün ismi
Obanın ismi
1 Ferhan-dinliNiviran Ağa TürkiyeKefer sarı köyü
2 TirkenliDişo Ağaİnkılap köyü
3 ŞarkeviHasan BeyBostancık köyün-
UHtP:
4 KaraşıhhKör Hüsso Ağa -Nizip köylerinden
birinde
5 UlaçlıMurtaza Bey "Arkık köyü
6 Kazlı veya
ŞahmanlıHalil Ağa SuriyeÇeke köyü
7 BekmişliKel Mehmet Ağa "Belve köyü
8 Güneç: Bay-
raktarEse Kahya "Taşkapı köyü
9 KadirliAhmed Hemadi mCübbin köyü
10 Hacı MahlıHacı Mistik "Tileyli köyü
11 HaydarlıKel Mehmet Ağa
akrabası mTaşlı büyük
12 ÇelebiKel Mehmet
Ağa'1' akrabası "Kerpiçli


Beydili aşiretinin üç obasını oymak reisi Mustafa paşazade Kel Mehmet Ağa idare etmekte ve vergilerin tamamını almaktadır.
Beydili aşiretinin bayraktarının "Güneç oymağı" olduğu tespit edilmiştir.

Bayındırlı oymağı obaları:
Reisinin İsmi TabiiyetiBağlı Bulunduk­ları köyün ismi
Obanın ismi
1   Halıtlı obasıSuriye
2   BallıÇoban beyli köyü
3   BektaşlıTürkiye
4   BaharlıBayındır köyü
5   SaitliBilinmiyor


Barak oymağı obaları:

Obanın ismi
1   Torunlu obası idris kahya
2   Kürdili " Bilinmiyor
3   Eseli
4   Tiryakili "
5   Göğe bakan obası
6   Ali İdrisli obası
7   Hacı Kasımlı obası
8   Mercanlı obası
9   Çokşuruklu obası
10   Marzibalı obası
11   Çaprazlı obası
12   Karakozaklı obası


Bayındır obalarının genel başkanı Urfa'da Sait Bey; Barak obalarının genel başkanı Nizip'in Akçe köyünde, İdris Kahya'dır.

Bereli oymağı obaları:

Obanın ismi
1   Zeynelli obası Hanifi Ağa
2   Emirli
3   Kara Hasanlı obası
4   Harmandalı obası
5   Mahmutlu obası


Elbeyli Oymağı Obaları:

Obanın ismi
1   Gavurelli obası
(Elbeyli tetkikleri arasında birer birer yazılmıştır.)
2   Prenli veya Çördüklü
3   Tirkili obası
4   Taflı
5   Şahveli
6   Firizli
7   Karataşlı


Dağınık obalar:

Obanın ismi
1    Çepniler Türkiye obası
2    Dımışkılı obası
3    Sarıçalılar obası
4    Homatlı obası
5    Karakoyunlu obası
6    Ağca Bekirli obası
7. Savcıh obası


Bilinmeyen oba ağalarının bulunduğu köyler yalnız reislere aittir. Halbuki kaydedilen obaların memleketimizde Türkmen köyleri arasında daima rastlanılan beş on hanesi vardır. Ve hepsi de kendi obalarım bilmektedir. Savacı ile Karakoyunlu obaları, G. Antep ve Maraş arasında kısmen göçebe bir halde yaşamaktadır. Sarıçalılardan Kilis'te birkaç hane vardır ve aynı obanın en büyük kısmının Amik ovasıyla Afyon-Karahisar taraflarında bulunduğu söylenmektedir.

Dağınık yaşayan obaların sosyal hayatı tamamen Türkmenlere uygun olduğundan kendilerini Türkmen tanıttırmışlardır. Kilisliler içinde faydalandıklarım Kilis'in Ispanak köyünden İdris Ağa ile Mülk köyünden Torun Kadir Ağa olmuştur. Bu iki ihtiyar, dağınık obaların hayatından bahsetmiştir ki, bu konuşmalar yazımızın bununla ilgili kısmında görülecektir.

Kaynakça
Kitap: CENUPTA TÜRKMEN OYMAKLARI I
Yazar: Ali Rıza YALMAN (YALGIN)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ANADOLU TETKİKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:43

BULGAR DAĞI

11 Temmuz 1928'de Mersin'den yola çıktım; Torosların "Bulgar, Ala Kozan" dağlarını bir seyyah gibi baştan başa gezdim. Türk oymaklarının sıcak yuvaları ve obaları arasında onların yüksek boy ve soy köklerine ait edindiğim bilgileri topladım. 1 Eylül 1928'de Kozan dağlarını aşarak gene Mersin'e döndüm. Dört sene sonra (Binboğa, Nurhak) dağlarını da gördüm.
Elli günümü aşiretin değerli ve duygulu şeylerini araştırmakla geçirdim, sonunda bir çok adet, türkü, hikaye biriktirdim. Bu birikmiş aşiret armağanlarını siz okuyucularıma bağışlamak istiyorum. Sanırım ki, siz de bunları seve seve okuyacak ve benim emeklerimi boşa saymayacaksınız.

Boğa Dağ:

Boğa dağlarının üç bölümünden birincisinin adı "Bulgar" dağıdır. Bulgar dağının batısında İçel ilinin Göksu nehri, doğusunda Bozantı, Çakıt, Karapınar çayları; kuzeyinde Karaman ve Ereğli kazaları; güneyinde Tarsus ve Mersin kasabalarıyla Akdeniz vardır.
Türk yurdunun büyük ve güzel Torosları Yürük ve Türkmenlerin birer saymanası (mesire) gibidir. Bu dağlar bir Tanrı durağı, bir dede döşeği gibi kutlu ve sevgilidir.
Bu dağlar; yaz, bahar aylarında ihtiyar oymak ağalarına dinçlik; obaların gürbüz delikanlılarına sevda, nişanlı kızlarına incelik, al yanaklı sağlam çocuklarına dirilik, kirmenini çevire çevire yaylamn soğuk pınarı başında yürüyen kanburu çıkmış ninelere güç veren mutlu bir dağdır.
Bu dağlar; binlerce yıl öz soyumuzun gözü önünde durmuş ve her zaman ününü alkışla andırmıştır. Bu dağlar hiçbir kara günde dosttan başkasının ayağı altında horlanmamış, peygamberler ululuğu ile yaşamış bir dağdır.

Bulgar dağlarının toprağı kireçli ve killidir. Taşları kalker (kireçli taş) olup cılız fakat davara çok elverişli otlarla doludur. Bu dağlarda yetişen sütleğen, keven otları dağa ayrı bir güzellik verir insana sağlık ve dinçlik bağışlar.
Bu dağların güney yamaçları sık yabani zeytin, harnut, erik, sakızlık (fıstık), ahlat, çam, meşe, kayın ormanlarıyla süslenmiş ve tanrının varlığını sinesinde beslemiş, büyütmüş bir yurttur.
Vaktiyle buralarda Cenevizler tarafından kayalar oyulmuş, büyük şaraphaneler yapılmıştır. Bugün bile o yerlerde kendiliğinden biten bu bağ çubukları ve şar adıyla anılan harap olmuş köyler bize bu toprakların bir zamanlar ne kadar uğurlu olduğunu ve insanlara yararlı bulunduğunu gösteriyor. Bir gün gelecek, yine buraların bizim için de kat kat değerli bir yer olacağını şimdiden size müjdelemek isterim.

Bulgar dağının kuzeyinde meyve ağaçları yoktur. Ama bu ağaçların yerine çok faydalı büyük çam ve ardıç ormanları bulmak pek kolaydır. Bu ormanlar arasında "Hitit'lerin bıraktığı binlerce yıllık örnekleri bulmak işten bile değildir. Bu Hitit örnekleri buralarda yaylayan aşiret ağalarını peri masalları gibi dalgın dalgın düşüncelere boğuyor. Hele Ereğli kasabasının hemen güneyinde, Bulgar dağlarının sarp kayaları içinde bulunan "İvziz" köyünde canlı bir yapı gibi kayalara yapışmış duran "Çiftçi Tanrı"sının taştan kabartması bizden binlerce yıl önce yaşamış bu kişilerin ne kadar bilgili ve görgülü insanlar olduklarını belirten bir eser değil midir?

Bulgar dağlarının yüksek tepeleri üstünde orman yoktur. Bu yerler baştan başa bozkırdır. Bu bozkırların ortası ufak tefek tepelerle çevrilmiştir.
Bu tepecikler hem uygun, hem olgun hem de insanı yormayacak şekilde tırmanışı kolay tepelerdir. Yalnız bu dağların Tarsus ve Karaman ovalarına inen yamaçları biraz sarp ve vadilidir.
Bulgar dağında her yıl yüzlerce çadır kurulur, binlerce davar ve kara sığır beslenir. Bu dağda yaban hayvanlardan yılan, tilki ve tavşandan başka hayvan bulunmaz, hele böcü (kurt) hiç olmaz. Burada çobanlara zorlu iş verilmez; davarlar dağlarda başıboş yayılır, kötülük görmez.
Bulgar dağlarında vaktiyle yanmış ve sönmüş yanardağ ocakları (krater) da vardır. Bu ocakların yamaçlarında istiridye denilen bir deniz hayvanının (20) santim uzunluğundaki kabuklarına bile rastladım.
Bulgar dağlarının en yüksek tepeleri:

"Yüğlük, Göktepe, Karadağ, Bulgar Bozoğlan" adlarıyla sayılır. Bozoğ-lan'ın doğusunda, Bulgar suyu üstündeki tepede "Kara göl" isminde bir güzel göl vardır. Bu göl yerinde kaynar ve ulu bir çevrilişle tekrar yere batar.

Bulgar dağının suları hep böyle yeraltı sularıdır. Dağda çıkan pınarların çoğu birkaç adım attıktan sonra gene toprağa gömülerek suyunu saklar. Bu pınarlara oralarda "Su batan" derler.
Bulgar dağının meşhur iki çayı vardır. Bu çayların biri Lemas, diğeri de Alata ismiyle anılır. Bu çaylar o kadar derin oyuklardan akar ki, aşiretin dudağı çatlasa, bir kıymık su içmeye ulaşamazlar. Alata çayının kavşudu Erdemli, Lemas çayının geçidi Lemas'tır. Bu iki çaym denize döküldüğü yerler çok bataklık olduğu için, aşiret bu sıtmalı yerleri hiç sevmez.
Bulgar Bozoğlan'ın dibinde büyük bir şehir kalıntısı vardır. Burada eskiden kalma kilise himleri ve yapı duvarları Bu harabeler, yerlileri, aşireti çok düşündüren bir masal kaynağı gibidir.
Bulgar dağı göçer-konarları Torosların Ala ve Kozan göçer-konarlarından daha özlü ve daha usludur.
Bu oymaklar arasında mirat (miras), alım satım işleri ile boşanma zorluklarından başka olaylara rastlanmaz. Hele adam kanına girmek, ocak söndürmek bu oymakların aklından bile geçmez. Böyle bir iş olsa da bilerek yapılmaz.

Bu özü sanı büyük Türkler arasında geçirdiğim elli günde elde ettiğim bilgi ve görgülerimi derleyeceğim ve bir bir anlatmaya çalışacağım. Eğer bu yazılarımın sevgi ile okunduğunu görürsem dünya benim malım olmuş kadar sevineceğim. Yardım Tanrı'nın, eksiğimi düzeltmek sizin borcunuz...

Ali RIZA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ANADOLU TETKİKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:46

YAYLALARDA

11 Ağustos 1928 salı günü otomobille Mersin-Silifke yolu üzerinden alata1 kahvesine geldim. Özlemle tırmanacağım dağları seyrederken tanıdık biriyle karşılaştım.
Bu arkadaş, benim gideceğim Güzeloluk köyünün öğretmeni olan Ahmet Refik Bey idi. Hemen görüştük, hayvan bularak yolumuza koyulduk.
Artık dağların yolunu tutmuştuk. Arkamızda kalan fundalıkların, zakkum yeşilliklerinin, hayıt fidanlarının güzellikleri ve insanı çıldırtan pembe çiçeklerin kokuları; biraz ötede Akdeniz'in gök rengi ve köpüklü dalgalarının gümüş sırımları gözlerimizden uzaklaşıyordu.

Şimdi biz başka bir alemin sanki bambaşka bir güzelliği arasında ilerliyorduk. Kesik esen bir yelin Toroslar'dan getirdiği yeni kokularıyla neşeleniyorduk.
Aradan üç kilometre geçmeden Refik Bey karşıda görünen bir evi gösterdi.

- Burada bir genç yedek subayımız vardır. (Ahmet Tevfik Bey), bu genç kendi çalışmasıyla köyde yeni bir çiftçi örneği olmuştu.
Ahmet Tevfik Bey'in bulunduğu bu yer "türbe" ismiyle anılıyordu. Fakat Tevfik Bey burada bir türbedar değil bir yenilik örneği gibiydi.
Limon, portakal bahçeleri yetiştirmek suretiyle yıllarca yalnız buğday, arpa ekmeğe alışmış köylüyü yeni bir tutum sevdasına düşürüyordu.
Bu genci takdir ettik. Fakat vakit geçtiği için fazla görüşemedik, birer ayran içerek tekrar yola koyulduk.
Artık ormanların boşlukları arasında yeşil bir halı üzerinde hızla yürüyoruz.

Dağlar yeşil, ova sevimli. Deniz pırlanta takınmış bir esmer güzeli sanki; güneşin son veda öpücüklerini alıyordu.
Karanlık oldu, mehtap altında bu ormanlar arasında yürüyoruz. Onun zevklerini uzun uzun yazmak için çok duyarlı olmak gerekir.
Gecenin saat 21.30 sularında Bozburun çiftliğine geldik. Burası Refik Bey'in kayın babası Böcü İbrahim Efendi'nin çiftliği idi.
Gece yarısından sonra girdiğimiz bu köyde her şeyi uyur bulduk. Gecenin ıssızlığını yırtan bir sesle Ahmet Refik Bey bu obayı şenletti. Ev halkını ve kayın babasını uykudan uyandırdı.
Eve girdik, başka işe bakmadan uykuya daldık. Sabahleyin İbrahim Efendi ile tatlı tatlı görüşmeye başladık.
Burada İbrahim Efendi'den vaktiyle olmuş bir kıran (bulaşıcı hastalık) hakkında Silifkeli küçük Karacaoğlan tarafından söylenmiş bir türküyü not ettim.

Bu ikinci Karacaoğlan'ın 1238 (1823-24) tarihinde okuduğu Türkü şudur:

Ey ağalar tarih eylen bu yılı, Bin ikiyüzoluz siz bu sene, Medet, insan tevri dönmüş, ağılı, Kimi ölür, kimi ağlar bu sene.
Koç yiğitler ah der, göğüs geçirir, Niceleri damdan yavru uçurur. Halallaşan öz yurdunu göçürür, Çok yuvalar ıssız kalır bu sene.
Kıran geldi Erdem elinin içine, Ölet oldu şehitlerden geçene, Devlet oldu birbirini seçene, Aşirete kıran girdi bu sene.
Karacaoğlan kendi kendin şaşırır, Akar gözü yaşı, derya coşturur. Medet, tecir gelmiş canlar deşirir, Veresiye komaz, peşin alır bu sene.

Bu yeni Karacaoğlan bize güneyde görülen bu pek önemli hastalığı öğretmekle birlikte, halk şairlerinin tarihe nasıl faydalı olduklarını da bir kere daha göstermiş oluyor.
12 Temmuz 1928 çarşamba günü Bozburun çiftliğinden ve İbrahim Efendi'den ayrılarak Güzeloluk köyüne doğru yola çıktık.
İlerledikçe ormanlar azalıyor ve karşımıza Bozkırlar çıkıyordu. İşte ardıç yurduna gidiyoruz, harabelerden geçiyoruz. 1238 (1823-24) yılında kırandan harap olarak ıssız kalan köylerin arasmdayız.
Arkamızdaki kayalık arazi vaktiyle şen imiş; burası insanların cıvıltısıyla inlerken, şimdi bir mezar gibi sessiz duruyordu. Çok eski günlerde büyük kayalara oyulmuş şaraphaneler, üzüm baskı mahzenleri, yağ masaraları, büyük bina temelleri, kale harabeleri, yabanileşmiş asma fidanları, zeytin ağaçları hep bu bölgenin eski canlılığına tanıklık etmektedir. Fakat bugün bu yerler yalnız bir harabedir.
Bu harabeler eski bir uygarlığın acıklı masalları gibi insanı rüyalara inandırmaya çalışıyordu.

Ormanlardan büsbütün ayrıldık, şimdi dar bir yolun çakıl taşları üstünde yükseldikçe yükseliyoruz.
Karga gediğine çıktık, pek düz olmayan bir ova üstündeyiz. Güzeloluk köyünün kavaklarını görüyoruz.
Bu ovada durmadan ilerledik, fakat köye ancak öğle üzeri varabildik. Yazın bu köy "Yağda" bucağının yayla merkezidir.
Bucak müdürü ve oradaki aydınların hepsiyle birer birer görüştüm.

Güzeloluk:

Bu köy; binlerce yıl tabiatın acımasız yumrukları arasında ezile ezile büklüm büklüm olmuş bir yerdedir.
Güzeloluk köyünün elli evi, bir camii, bir okulu, bir demircisi, üç aktarı, bir boyacısı, bir köşkri, bir bakkal dükkanı ve bir de kahvesi vardır.
Bulgar dağların metmeninde (arkası dağ olan engin ova) kurulmuş olan bu köyün kendi ismiyle yaşayan bir çeşmesi vardır. Köyde tarım, yalnız buğday, arpa gibi şeylerdir. Halk genellikle davaradır. Yakın zamanlarda tek tük bağ yetiştirmeye heves edenler de olmuştur.

Bugünkü köy 1873 tarihinde koyuncu oymaklarının yerleşmesiyle kurulmuştur.
Bu köyde halk yükselmeye çok kabiliyetli olduğu için köyde profesörler, müftüler, öğretmenler, üniversite, lise öğrencileri hatta, bir doktor ve operatör yetiştirilmiştir.
Yağdağ bucağının 21 köyü arasında bir inci kadar kıymetli olan Güzeloluk'u insan gördüğü zaman büyük ve milli bir zevk duymak zorunda kalır.
Güzeloluk'ta 620 nüfus vardır. Bu insan topluluğu içinde sevimli simalar da çoktur. Başlıcaları; içel müftüsü Yazar Hoca, öğretmen Ahmet Refik Bey, Öğretmen İlhan Bey, Doktor ve operatör Nejat Bey'in babası 84 yaşlarında Şaban Efendi, 89 yaşında Hacı Koca ismail Ağa, yedek subaylardan Ahmet Tevfik Bey ve özellikle ikinci Adem sayılacak 45 nüfuslu bir büyük evin başçılı Mavalı Ali Ağa olup, bunlar saygıyla anılacak insanlar arasındadır.

Kendilerini ziyaret ettiğim günden beri bu sevgili ve sevimli köylüleri bir gün olsun hatırımdan çıkarmadım.
Köyün cephesi karga gediğinden akılga (Sel yatakları) ile denize doğru açıktır. Köylüler bu sarp akılgayı düzeltmek için bir cadde yapmaya başlamışlar, fakat sonunu getirememişlerdir.
11 aşiretin binlerce davarını bağrında barındıran bucağın adı Yağda'dır. Bu bölgenin toprağı milyonlarca yabani ve yağlı bitelge ile doludur. Bu güzel bucağın güneyi yabani zeytin, fıstık, sakız gibi yağlı ağaçlar ve yalnız yağ yetiştiren davarlarla dolu olduğu için aldığı isim tam onun hakkı olan isimlerden biridir.
İçel'in 100 kilometre doğusunda, 1500 kilometre kare uzağında 21 köy ve 6855 nüfuslu olan bu bucağın idare merkezi kışın Erdemli, yazın Güzeloluk köyüdür.
Bucağın en yüksek yeri 2000 m. en alçak yeri 2,5 m. yüksekliğindedir. Yağdağ'ın kuzeyinde Bulgar dağları, güneyinde Akdeniz, batısında Lemas deresi ile Mağara bucağı, doğusunda Alata çayı ve Mersin vardır. Bucağın kuzeyi soğuk, ortası ılık, güneyi sıcaktır. Sıcaklar yurdun kıranlarda harap olmuş birkaç köy yerinde vardır. Bunların içinde en çok anılanı (Kocaköy'dür. Bucağın ılık yerleri ormanlık; soğuk yerleri Kosova (Geniş ova) ve bozkırlardır.
Bu bucağın Alata, Lemas isimleriyle anılan iki çayı da vardır.

Alata çayı:

Bulgar dağlarının göbeğinde sarp ve kayalık bir yerde dört gözden çıkar ve ilerledikçe kapız (kanyonlara gömülerek Akdeniz'e kavuşur.

Gözlerinin İsimleri:

Şampınarı, Kocapınar, Gavur uçtuğunun pınarı.

Lemas çayı:

Göktepe'nin batısında ve yüklük dağının güney eteklerinde, Sarıaydın obasının iki saat kuzeyinde kolon ve Aksıvat ismindeki yerden çıkar. Bir boy düzlükten geçtikten sonra tıpkı arkadaşı Alata çayı gibi birden bire kayalıkların arasına girer ve Lemas köyü yanından geçerek doğru kavşud (nehrin denize kavuştuğu yer) una ulaşır; kimseye bir yudum su vermeden denize dökülür.

Bu çayın Lemas köyü yanında meydana getirdiği üç bataklık vardır ki, isimleri şudur:

"Yörgöl, Kazangöl, Sülüklügöl." Bu bataklıklar yanıbaşlarındaki köylülere iki türlü zarar verir; biri toprak darlığı, diğeri sıtmadır.

Yörgöl ve Kazancı bataklıkları 3000, Sülüklü 300 dönüm kadar toprağı ele geçirerek su altında bırakmıştır.
Yağdağ bucağının bu sıcak yerlerindeki köylülerin bir çoğu göçebe iken 1914 yıllarında Kozan ve Kadirli taraflarından göçürülerek toprağa yerleşmişlerdir. Bundan önceki günlerde bu yerler yalnız aşiretlerin kışlağıymış ve boş bir halde bulunuyormuş.
Yağdağ bucağı dağlarında o kadar çok maden yoktur, yalnız Göktepe'de biraz karga tuzu (amyant) ve Alata çayı gözlerinde krom madenleri varmış. Vaktiyle bu krom madeninin işletme hakkını Şevket Turgut Paşa'nın aldığı, fakat işletmeye vakit bulamadığı söylenmektedir.

Bucakta ve Bulgar dağında maden suyu namına hiçbir su görülmemiştir.
Göktepe yakınlarında taşlaşmış ağaçlara, köklere ve yabani hayvanların iskeletlerine sık sık rastlanır.
Bu bucağın kuzeyi bereketli, ortası orman, yaylaları davar yatağı, yağ kileri gibidir.
Bunları bana hep ihtiyar İsmail Koca anlatmıştı.

O anlatır ve ben not ederken sözlerinin aynen yazıldığını görür görmez dedi:

"Sözü verenden alan ıtz gerek."

İsmail Koca bu atasözünde geçen Uz kelimesini "akıl" karşılığı olarak kullanmıştır ki, şimdi, biz bunu Us (uslu) gibi kullanmaktayız. İhtiyara göre akim Türkçesi "uz", akıllının ise "uzlu"dur*.
Ahmet Tevfik Bey'in incelemesine göre; Yağdağ bucağının Erdemli ve Lemas ovaları 1928 yılında 45.000 okka limon, 10.000 okka1 portakal, 43.900 okka keçiboynuzu ve bir o kadar da susam ürünü vermiştir. Bucağın keçiboynuzu ürünü odun çekisi ve odun fiyatı ile Kıbrıs'a ihraç edilmektedir.

Yağdağ bucağının en ünlü yaylaları:

Göktepe, Pınarbaşı, Musa Bozulduğun isimleriyle anılır. Bu yaylaların bir kusuru varsa o da, suyunun azlığıdır.

Yağdağ bucağında göçer konar yürükler şunlardır:

Koyuncu, Kocahasanlı, Koçaç, Kemikli, Köserelli. Bu oymaklar Bulgar dağının yalnız Yağdağ bucağı sınırları içinde yaylayanlarıdır.
Bu oymakların Koyuncu ve Kocahasanlı bölükleri yazın Bulgar dağında, kışın Yağdağ bucağındaki köylerinde barınırlar. Geri kalanları yerleştirilmemiş olduğundan yazın yaylada, kışı Kızkulesi çevresinde ve çadırlar içinde yaşayan obalardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ANADOLU TETKİKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:47

Yayla Yollarında:

13.7.1928 günü sabahleyin tanyeri ağarırken eski öğrencilerimden öğretmen İlhan Bey'le yaylalara doğru yola çıktık.
Yaya olarak Bulgar dağlarına tırmanmaya başladık. Arkadaşım İlhan biraz kederliydi. Çünkü nişanlısını Güzeloluk'da bırakmıştı; benimle beş on gün gezecek ve nişanlısı köyde yalnız kalacaktı, şaka olsun diye İlhan'a ta-kılmaya ve derdini eşelemeye başladım.

Genç güldü ve cevap verdi:

-"Ben sizinle gezerken nişanlım evde kıl çul dokuyacak ve benim gibi bir köylünün hanımı olacağını bilerek yaşamaya çalışacaktır."
İlhan'dan yaylaya göçen aşiretin "göç" adetlerini anlatmasını rica ettim. Şimdi İlhan devamlı olarak yayla adetlerini anlatıyor ve arı bir dille aşiretin yaşayış biçimini açıklıyordu.
İlhan anlatırken ben de önce gördüğüm göç adetleriyle Bulgar dağı adetlerini birbirinden ayırd edecek noktaları ayırıyordum.

Bulgar dağında göç:

Yörükler, kara kıştan çıkar çıkmaz ilk önce yaylayı düşünürler. İlkbahar aylarında koca, genç, gelin, kız, çoban, çocuk bütün erkekler hepsi birden bir sene önceki eğlencelerini hatırlamaya başlar.
Bir sene önce yüklere konmuş yayla çiçekleri yeni çiçeklerin gönüllere yerleştirdiği tatlı im (işaret)leriyle yüklerden çıkarılır, atılmaya başlanır.
Komşu obalarla müzakereler yapılır ve göç günü tasarlanır. Yaylaya çıkma günü kararlaştırıldıktan sonra çadırlarda büyük bir göç sevgisi uyanır.
Obayı "göç var... " sesleri inletir. Şen çocuklar cıvıldaşır, genç kızlar yeni ve az kullanılmış elbiselerini hazırlar, delikanlılar silahlarını siler, çobanlar davarın eksilmiş çanlarını toplar, oba ağasının atları tımar edilir. O günlerde obalarda mutlu ve kutlu bir bayram havası eser.

O güne kadar her işi ağır tutan obalılar birdenbire makine gibi çalışmaya koyulur. Ağa obada iş bölümü yapar. Obayı şenlik kaplar.
Koca nineler develeri çullar, güzel gelinler kilimleri silker, yosma kızlar süslenecek mayaların zillerini çullara diker, delikanlılar çadır direklerinden eksik olanlarını bulur ve onarır. Böylece tam bir hafta obada baş kaşıyacak vakit bulunmaz. Bu sırada sanki ferman çıkmış gibi develere, davarlara da müjde erişir. Onlar da homurdanmaya, sıçramaya, melemeye başlar; atlar, aygırlar kışner, yeni doğmuş emzikli kuzular mazzak mazzak (hayvanların acı acı sesleri) haykırarak analarını arar.

Her çadır bol bol yiyecek ve içecek hazırlamaya koyulur. Yörüklerin başlıca yiyecek ve içecekleri:

Çökelek (kesilmiş süt), söğüş, ballı yufka (kızartılmış ve üzerine bal dökülmüş yufka), kavurma, peynir, yufka ekmeği, süzülmüş yoğurt gibi şeylerdir.
Obanın sekiz yaşındaki mini mini yavrusundan seksen yaşındaki ihtiyarına kadar her adam bu iş bölümünün başına geçer; ihtiyarlara yeni davar dölleri, çocuklara sakat oğlaklar yoz ve damızlıklar sürü sürü bölüştürülür. Geride kalan başka işler de buna göre birer birer oba şenliğinde güç ve kuvvete göre dağıtılır.
Bu iş bölümü doğrudan doğruya oba ağası tarafından verilen emirlere göre yapılır ve her obalı bu iş bölümüne büyük bir inançla sarılır.
Derlenme, toplanma bitince yükler tutulmaya başlar. El istarlarında dokunmuş çuvallara yiyecekler yerleştirilir, denkler çatılır.
Yük tutma işini idare edenler; en büyük başçıl obanın kocakarıları ve nineleridir. Onların izni olmadıkça çuvallara bir şey yerleştirilemez.
Kocakarılar bu derlenme ve toplanma işini aşiretin en eski yasalarına uygun bir şekilde hazırlarlar.
Gelinler yeni elbiselerini giyerler, yetişkin kızlar altınlı feslerini sağ ve sol kaşları üstüne eğerler. Aşiret, oba ulusunun katar (taşıt dizisi) başı olarak seçilecek kızın hangi kutlu ananın kızı olduğunu yürek titremeleri arasında bekler.

Her şey tamam olunca ağanın iki sözünü beklemek gerekir; "göç buyruğu... Katar başının seçilmesi." Beklenen bu iki buyruğun obada uyandırdığı sevinci bu kağıtlara sıkıştırmak zorlu bir iş... Bu göç gününde gönüllere doğan ışıklı sevinç perisinin yıldızlı kanatlarından saçılan alevleri elimdeki kalemin mürekkebi söndü-remez. Obada "göç" bir savaştan, fırtınalı bir havadan daha telaşlı, bir şartlağın sesinden daha sanlı ve canlıdır. O gün bütün dağlar inler, ormanlar uğuldar, ovalar sallanır, Yiğitler telaşlanır, tepelerin burçları dumanlanır, ölüm kokan sahiller helallaşır, dünya yerinden oynar; dudaklarda yayla destanlarının tatlı duyguları dağlara doğru uçmaya başlar.

Bir gün obanın ulu ağası "göç" diye seslendikten sonra kızların arasına girer; güzel kızları gözden geçirir ve içinden birini beğendikten sonra ona der ki:

- Hadi kız... Katara baş ol...

Bu işin başına geçecek olan kız sevinir, süslenir. O güne kadar kardeş gibi sayılan oba delikanlıları harekete geçerler. Çünkü katar başı olmak o yıl nişanlanmak demektir.
O gün katar başı güzel kız obanın sevgilisi olur. Her obalı onu gülen gözlerle süzer. Her delikanlı kendini ona satmak ister,, her şenlik, her gönül onun olur.
Katarı çekecek olan maya kilimler, halılar, örmelerle süslenir ve bir geline benzer. Onu güdecek olan kız; başını güzel bir tozak ile donatır, fesini hotozlatır ve eline süslenmiş hayvanın yularını alır.

Artık bu kız nişanlanmış demektir. Her delikanlı onun malı sayılır, o da her delikanlının gönlünden geçer. Kimi genç "Katar başı bana baktı", kimi "Bana güldü", kimi de "Beni sevdi" diye için için umut besleyip gönül oyalamaya koyulur.
Şimdi kızın kalbinden geçen sevgililerin mutluluğunu siz düşününüz. Onun sevinçlerinin yükünü sizin terazinizin kılı kırka bölen tartışma bırakıyorum.
Gün doğmadan obanın ihtiyar ağası katara kılavuz olmak için hayvanını koşturarak öne geçer ve o gece konaklanacak yeri bulur. Kafile kendi kendine yaylasına doğru yürür.
Gece yarısı yola çıkan oba artık sabaha kavuşmaya başlamıştır.
Güneş pembe ışıklarıyla yamaçları boyarken, cehennem gibi sahillerden uzaklaşırken mayanın başını çeken kız elindeki kirmenin dönüşleriyle gönlünü eğlendirir ve yan gözle çevresini alan yiğitlerin türkülerini dinler gibi yaparak onların içinden kendine bir dert ortağı seçmeye çalışır.

Tan yeri ağarırken ihtiyar bir nine titrek sesiyle kıvrak bir yayla türküsü okumaya başlar:

Yayla Yollarında:

Hey... Hey...
Yüce dağ başında yanar bir ışık, Işığı bekleyen yiğit bir aşık. Buğday benizli zilfi (zülfü) dolaşık, Göç giderken bir güzele rasladım.

Kocakarı sesini kesince bir delikanlı gür sesiyle obanın gürültülü nefesini durdurmak istiyormuş gibi seslenir:

Suya gider; kail olmaz anası, Turunç olmuş döşündeki memesi. Beşyüz altın değer zilfin denesi, Göç giderken bir sunaya rasladım.

Katarın arkasındaki inatçı ve ürkek hayvanları güde güde gelen bir yaşlı ağa eski günlerini düşünerek ürperir ve durmadan okur:

Yedeğinde bir tülüce beserek Çeker gider, ökçesine basarak. Kendi güzel ama, boyu kısarak, Göç giderken bir güzele rasladım.

Katar başı güzel kız eliyle ağzını örterek kıs kıs gülerken tatlı sesli bir gelin, kafilenin içindeki gelinlerin de değerini göstermeye başlar:

Altın kirmenini almış eline, Yiiziinü çevirmiş yayla yoluna. Tanrım güzelliği vermiş geline, Göç giderken bir geline rasladım.

Dağların bahar kokuları artık delikanlıları sarhoş etmiştir. Bunlardan biri:

Obasının önü yüksek yazılı, Açılmış gülleri morlı mavili, Önü boz erkeçli1, ardı sürülü, Göç giderken bir güzele rasladım.

Bir ihtiyar nine katarın şenliğini getirmek için:

Aşar aşar gider yaylanın barı, Sehile dayanmaz dağların karı. Güzel yiğitlerin nazlı olur yarı, Göç giderken bir güzele rasladım.

Bunu dinleyen bir ihtiyar ağa da:

Yayla yollarında göç kater kater, Ateşim yanmadan tütünüm tüter. Yaylanın pınarı bal; bana yeter, Arının yaptığı balı niderim.

Bu sırada nişanlı kızlardan biri utana utana okumaya başlar:
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ANADOLU TETKİKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 01:47

Varayım da Urumun iline, Nergis yollayayım yarin eline. Ben kimi seveyim senin yerine? İnce belli, top zilifli gelin.

Kızın bu koşması yanık sesli bir delikanlıyı coşturur:

Çıkmadım yükseğine kar deyu, Engininde ala gözlüm var deyu, Açıvermiş ağ göğsünü sar deyu, Nideyim de, akıl başta yar değil!

İkinci bir delikanlı nişanlısını kaybetmiş; sık ormanlar içinde ararken:

Yüce dağ başında yatmış uyumuş,
Ala gözlerini uyku bürümüş,
Ezelden ezele kader bu imiş,
Kısmetimden kaçan güzel nerede?

Kız nişanlısının sesine bir çam ağacının koyu gölgesinden şu cevabı verir:

İndim enginlere atın bağladım, Çıktım yücelere seyran eyledim, Saklandım yarımdan gönül eğledim, Gönlümün uçkunu yerlere geldim.

Nişanlısını arayan delikanlı tekrar başlar:

İndim derelere taş bulamadım, Sana yüzük yaptım kaş bulamadım. Gönlüme münasip eş bulamadım, Öldüm güzel, öldüm senin elinden.

Şimdi; oba göçünün başında yürüyen omuzu çifteli bir yiğit başlıyor:

Bir ateşçik yanar dostun bağında, Ah-ü-zarım kaldı göğsün bağında. Yayladan yukarı Yüğlük dağında, Göç giderken bir güzele rastladım.

Dağların arkasında bir ardıç ağacının altında evvelce göçmüş yabancı bir obanın yiğit bir delikanlısı geriden gelecek olan nişanlısını beklerken geçen katarın güzel "katarbaşı"sına söz atar:

Yaktı beni şu güzelin bakışı, Ala göz üstüne kakül döküşü. Sana derim; Ağtepenin yokuşu, Benim yarim göççekti de, geçti mi?

Kimsesiz delikanlı yürüyen obadan cevap alamayınca bir taş atayım der:

Miirde Karacaoğlan, mürde, Yar uğrattı beni derde. Göze//7 çok olan yerde, Susuz kaldım sulanırım.

Bütün gün giden katar akşam üzeri konak yerini bulur, oba ağasının buyruğuyla yükler, çözülür, çadırlar çatılır, ocaklar yanar, davar sağılır, oğlaklar yayılır, gün kavuşur, ay zülüflerini ışıldatır.
Obanın ihtiyar ağası kahvesini içer, çocuklar mehtabın altında çimenlerin üstünde keklik gibi seker, gelinler, kızlar pınardan tuluklarla soğuk su getirir, yaşlı kadınlar yufka açar, koca karılar emir verir, ihtiyarlar lülelerinden kıvrım kıvrım çıkan dumanlar arasında türküler okur.

Hey yaylam hey... Yücedağ başında bölük kar idim, Esti sabah yeli, bugün eridim. Ezel muhabbetti yari ben idim, Şimdi gerilerden bakan ben oldum.
İşte yaylaya göçme adetleri bu kadar canlı ve bu kadar heyecanlıdır.

Göç dönüşü çok parlak olmaz. Gidişte sarı ve solgun olan çehreler dönüşte al al olur. Tekler çiftleşir. Çocukların ve davarların çoğaldığı görülür.
Dönüşte her şey büyümüş ve çoğalmış, aşirette güç, kuvvet artmıştır.
Göç dönüşünde ayaklar inişlere doğru istemeye istemeye yürür. Güz yellerinin sert sesleri kulakları çınlatır, rüzgar oymakları çimdikler, gelin ve kızların yanaklarını pembeleştirir.
Her obalının gözü arkada yaylasında kalır; orada geçen hatıralar işte bu kadar canlı olur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ANADOLU TETKİKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:00

ÇİFTÇİ TANRISININ ÖNÜNDE

Ereğli kazası güneyinde, Toros dağları arasında Hititlerin yalçın birkaya üzerine insan iriliğinde yapmış oldukları "Bereket Tanrısı"nın bulunduğu yerde 60-70 evli İvris isminde bir köy vardır.
5.5.1920'de İvris köyünde Beğdikli Ömer Ağa isminde biriyle harman başında konuşurken adı geçen bu kişi, 20 yıl önce ölen Aydın aşiretinden aşık Ali'nin aşar aleyhinde düzenlediği bir destanı yarım yamalak bildiğini söylemesi üzerine bu destanı Ömer Ağa'dan aynen not ettim. Destanı bütün karışıklıklarına ve yanlışlarına rağmen buraya olduğu gibi alıyorum.
Türkiye Cumhuriyetinin kaldırdığı aşar vergisinin halkın üzerinde ne kadar derin bir tesir yarattığını sunuyorum.

Aldı' kesimci:

On kile zahireye boyuz var dedi, İşte samanı var, size kar dedi. Eski zahiren yok mu; onu da ver dedi, Aksarey da ucuz derler çavdarı.

Aldı çifçi:

Bize der ki; siz çifti hoşlan, Varın şehirde günlük işlen, Süpürün badası buğdayı fişlen, Toplan da bizim eve iletin dedi.

Bize kalan öküzleri satalım, Kendimizi ölülere katalım, Çol yalvardım; badası tavuklara atalım, İstemez, tavuklar yayılsın dedi.

Aldı kesimci:

Yükleyin badası, durdurman salın, Arzuhal verin de iane alın, Hemmi bir başlı olun üğüdün gelin, Hayli karınız da var sizin bu sene.

Aldı çifçi:

Benim dermanım yok oraya varmaya, Bizi hasret eltin bu yıl varmaya. Benim param mı var arzuhal vermeye? Bir kilesin ver de, satayım dedi.

Aldı kesimci:

Ne koyalım senedinin di, adım, Herkes bilir harmanının dadını, Gözün kör mü dağdaki ormanı, Bir ocak kömür yak var harcan dedi.

Aldı çifçi:

Zatı perişan etti beni, nideyim, Bir tek yaba ile boş mu gideyim? Birazın ver kavurkalik edeyim, Varınca çocuklar elime bakar.

Aldı kesimci:

Yabanı al şuradan, defol dedi,
Var biraz da gölgelerde yat dedi. Hiç çepişirı yok mu onu sat dedi,
Ucuz derler leblebiyi pazarda.

Aldı çifçi:

Bütün kışın çok çalıştım, yatmadım; Bir gün için ırkatlığa gitmedim. Daha bunun danesini datmadım, Gözün sevem kavurkalik ver dedi.

Aldı kesimci:

Beni cümle aleme yayacak mısın, Yoksa zor ile soyacak mısın? Bir kavurkalik yesen doyacak mısın? Bulgur pişirmişsin; şurada ocak var.

Aldı çifçi:

İki aydır hep çalıştım durmadan, Günlerim geçti kimseyi görmeden, Bir pilav pişirdim eski yarmadan, İstersen kadıda yeminler ettir.

Aldı kesimci:

Hiç boşa gidip kadıya varma, Sende yokmuş dediler yarma. Canımı acıttın söylenip durma, Vermem denesin, boşa yorulma.

Aldı çifçi:

Nasıl olur bir avıcın verince, Gözüm korktu heybetini görünce. Ol Habibin huzuruna varınca; Alırlar hakkımı, sende komazkr.

Aldı kesimci:

Bizde geldik buralarda durmayız, Çok söylenme samanı da vermeyiz. Oralarda bizler sizi görmeyiz1, Benim işim o yerlerde dumandır.

Aldı çifçi:

Ekin ektik, kavurkalik kalmadı. Ekin az oldu, diye yüzü gülmedi, Herifler ağa imiş saman almadı, Gölüğümüz kaygısızdır konşular.

Aldı kesimci:

Şimdi gider, kuşluk vakti gelirim, Çok gezerim; kısmetimi bulurum. Samanın da üst yanını alırım, Odamıza gelen giden çok olur.

Aldı çifçi:

Ufağını vermezsen irisini nideyim, Göçümü yükletip sehile gideyim, Dilenip de gölük mü güdeyim? Sağ olursam yaz aynıda gelirim.

Aldı kesimci:

Elinde varsa iki kurada, Göçüp gitme; sefil olma orada. Keven deşir, idare ol burada, Hiç boşuna gitme arar bulurum.

Aldı çifçi:

Yaktın ciğerimi, nasıl durayım? Devlet salgın1 ister, nerden vereyim? Bana bir iş bul da, onu göreyim, Kış gelir de orta yerde kalırım.

Aldı kesimci:

Birazınız gelin atıma bakın, Birazınız davarım suyunu çekin. Dilenip deşirin artlıca eksik, Yeni sene ben öşrünü alırın.

Aldı çifçi:

Göçer gider ayrı yerde kışlarım, Şimden geri bildiğimi işlerim, Satarım mülkümü çifti boşlarım, Kalan öşür vermem*; boşa yorulma.

Çiftçi yabayı omuzuna aldı gitti, Çocukları yamacında baba etti. Çocuk dedikine, haniya hey baba, Buğdayın yok, dalında yaba.

Hani ırkat ettin, zahireyi nettin, Issız tarlalarda boşa mı yattın? Danesini aldırdın mı yıllara, Ne getirdin bizim gibi kullara?

Babası cevap verdi:

Bizim ilde olmaz çiflik; dağ imi, Şükredin de, kötü baban sağ imiş. Bambil yemiş hiç danesi yoğumuş, Beğenmedim veriverdim illere.
Eve vardı; avrat bir palaz attı, Gölgeye dineltti herifi oturttu. Kocanın azıcık göz yaşın gördü; Avrat dedi; yarın harman atacak mısın
Kendinden fazlasını satacak mısın? Yiyecek bir değirmenlik tutucak mısın? Hiç unum kalmadı evde, tükendi, Sabah erken değirmene varacak mısın?

Aldı çifçi:

Deminden kuşluk, öşürcüler geldiler, Zahirem samanım bütünün aldılar, Bir tek yaba ile beni saldılar, Değirmen mi, tohum mu kaldı a avrat?

Aldı karısı:

Bire deli herif, ağlama öyle, Başına geleni sen bana söyle; Bizleri yaratan var, ulu Tanrı, Verir rızkımızı öldürmez gayrı!
Ömer Ağa bu destanını okuduğu gün aşarın şiddeti, destanın dehşeti kadar salgın ve hırçın bir halde devam ediyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ANADOLU TETKİKLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 02:26

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türkmen Aşiretleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir