Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Devlet Yönetiminde Tasavvuf ve Tarikatların Etkinliği

Burada İttihat ve Terakki hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Devlet Yönetiminde Tasavvuf ve Tarikatların Etkinliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 05:54

Devlet Yönetiminde Tasavvuf ve Tarikatların Etkinliği

Osmanlı'nın başından beri yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır. Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikatsal ayrımlar din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır. Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği incelediğimiz dönemde, yani 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha öne çıkmıştır. Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergaha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur. Bu yüzyılda aydınlar arasında bu durum oldukça yaygındır. Ayrıca toplumun üst katmanları salon toplantılarıyla bu tür gelişmelere öncülük etmektedirler. Tanzimat öncesi ve sonrası dönemlerde bu tür toplantılara ortam hazırlayan, konağını açan İtalya'nın Medicini türü aileleri vardır. İsmail Ferru Efendi'nin Ortaköy'deki yalısı bunlardan biridir. Buradaki toplantılara katılan ünlü simalardan biri ulemadan Kethüzade Arif Efendi (1777-1849)'dir. Bu gelenek, Tanzimat sonrasında da sürer. Batı'daki Aydınlanma dönemi aydınlarının toplandıkları salonları andıran kümeleşmeler görülür. Bu tür toplantılara Hamdullah Suphi (Tanrıöver)'nin paşa olan dedesi ve babası da konaklarını açmışlardır. Bu paşaların konaklarında Doğu-Batı ilişkilerini tartışan meclislerin toplandığı bilinmektedir. Suphi Paşa'nın oğlu Ayetullah Bey ise yeni gelişmekte olan anayasa-meşrutiyetçi eğilimlerin filizlendikleri bu ortamda yetişmiş, Namık Kemal de bu konakların önemli konuklarından biri olmuştur. Sonradan Ayetullah Bey ile N. Kemal Yeni Osmanlıların arasında yer alırlar.

Prof. Şerif Mardin şu saptamasıyla toplumun üst düzey kesiminde tarikat bağlılığını güzel bir biçimde dile getirir:

"Osmanlı 18. yüzyıl üst tabaka kültürüne baktığımız zaman bunların içinde islami inançları -muhtemelen tasavvuf yoluyla- bir çeşit hümanizmaya çevirdiklerine işaret eden kanıtlar buluyoruz. Ancak, bu eğilimler hakkında bugün çok az bilgiye sahibiz. Muhtemelen, Osmanlı imparatorluğu'nun 'Batılılaşması'nda bu eğilimler etkili olmuştur. Gene bir ihtimal, Tanzimat düşünürlerinin bir kısmında gördüğümüz Mason'luğun bu akımlardan kaynaklandığıdır".

Tasavvuf ve tarikatsal hareket Tanzimat sonrası Osmanlı Batılılaşması, çağdaşlaşması ve hümanizminin ana kaynağı olmuştur. Bu dönem tasavvufi tarikatlar içerisinde en önde gelen ve aydın çevreyi kendisine bağlayanı dinsel yapıya din ve mezhepler üstü yaklaşan Bektaşiliktir. Dolayısıyla 19. yüzyılda Bektaşilik; Osmanlı hümanizmi, aydınlanması ve çağdaşlaşmasının motorudur.

19. yüzyılın başlarında laik bürokrasi toplumsal ve kurumsal değişikliği yapabilecek bir güce ulaşmıştır. Avrupa aydınlanması bu kadrolar yoluyla Türkiye'ye girmeyi amaçlayan programını başlatır. Bu oluşum sonucunda ulemanın gücü zayıflar, toplumdaki saygınlığını yitirir, mevkiini kaybeder. 19. yüzyılın ortalarından itibaren merkezi karar gücünün dışında tutulurlar. Yönetim, adalet ve eğitim sistemi içindeki marjinal rollerinin dışında, her şeyden yoksun bırakılırlar. Alana ilişkin biricik / tek güç olmaktan çıkarlar. Yerlerini; laikleşme ve çağdaşlaşmaya güç veren, katkı sunan, aydınlanma ve laikliğe yatkın tasavvufi-tarikatsal çevreler alır. Bunlar içerisinde de bu çağdaş gelişmeye en ayak uyduranı Bektaşi tarikatıdır. Bektaşiliğin asker-sivil bürokrasi ve aydınlar arasında bu ölçüde tutunmasının nedeni budur.
Bu gelişme iş, ticaret ve üretim kesimine de yansır. Yerel Müslüman tüccar kesimler, belirgin İslami dünya görüşlerini korurlar. Yalnız, laik ve çağdaşlaşmacı zemine oturan yeni dünya görüşü eski yapıdan gelen değerlerle iç içe girer. Bu durum iş ve üretim dünyasında bir deprem etkisi yaratır. Bu yeni durum, o zamanki Türkiye'de asker ve sivil bürokraside "giderek durgunlaşan" Sünni İslamlık dışında ortaya çıkan değerlerin tek çerçevesidir. Merkezi yönetimce ileri sürülen ve desteklenen Sünni İslamlığa ve "kimi Sünni grupların sert köktendinciliğine fundemantalizmine)" karşın, "Şii-Alevi topluluklarının hoşgörücü tutumu" zanaatkarlar ve küçük esnaf üzerinde etkin olur. İş çevreleri, Aleviliğin esnaf ve meslek kesimini içine alan bir kolu olan ve geleneğinde kimi özelliklerini günümüze taşıyan Ahiliği yeniden anımsamaya çalışır. Bütün bu gelişmelerde Bektaşiliğin öne çıkışının rolü vardır.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri gelen bir devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır. Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını ve söz sahibi olmak için çabaladıklarını gösterir.
Padişah İbrahim döneminden (1640- 1648) beri sarayda Mevleviler egemendirler. 4. Mehmed döneminde (1648- 1687) kendilerini açıkça sahnede gösterecek kadar güçlüdürler. Bu dönemler üst düzeyli görevlerin hepsi Mevlevilerin elindedir. Derviş Mehmed Paşa, 4. Mehmed'e Eyüp camiinde kılıç kuşandırmış (1648) ve "Kılıç Kuşanma Töreni"ni böylece Mevlevilere kazandırmıştır.

Mevlevilerin siyasal başarılarına karşın, ancak yarın yüzyıl sonra Bektaşiler siyasal atağa geçerler. Bu, bir "hal" arkasında yapılan cülüs töreniyle başlar. 3. Ahmed, 1703'de bir Yeniçeri ayaklanması sonucu yönetime getirilir. Padişahın Kılıç Kuşanma Töreni'nde Silahtar Ağa ile Nakibüleşraf bulunmasına karşın, asıl rolü Yeniçeri Ağası oynar. Bu tarih ve olay siyasal bakımdan Yeniçerilerin resmen Bektaşilerle birleştiği ve kendilerini "Bektaşi köçekleri" olarak niteledikleri tarihe rastlar. Bektaşilerin, Mevlevilerin elindeki ayrıcalık ve yetkileri ele geçirdikleri biçiminde ilk görünüş Hasluck'a göre bu olaydır. Padişaha yasallık sağlayan güç böylece Yeniçeri-Bektaşi bütünlüğüyle simgeleşmiş olur. Böyle olmasına karşın sadrazamlık, şeyhülislamlık gibi en üst görevler hala Mevlevilerin elindedir.

18. yüzyılda siyasal alanda Bektaşilerle Aleviler arsında bir uzlaşma, bir alan ve görev paylaşımı, bir dengeleşme kurulur. Böyle olmasına karşın, yine de bu yüzyıl boyunca padişahlık makamının yasallaştırması (meşrulaştırması) konusunda Alevi-Bektaşi yarışı sürer.

18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıl başlarında özellikle Rumeli'de bir "Bektaşilik canlanması" vardır. Bu durum, Osmanlı yönetimine karşı Bektaşilik ve Melamilik düşünceleriyle yürütülen "geniş ve gizli bir komplo" olduğu kanısını vermektedir. Bu kesim, 3. Selim döneminde "Mevlevilik perdesi altında" saraya sızmıştır.
Tarihçi Asım Efendi ile "Üss-ü Zafer"in yazarı Esat Efendi Mevlevi olan 3. Selim'in düşürülmesini "Bektaşi komplosu" na bağlarlar. Onun yerine 4. Mustafa'yı Bektaşi-Yeniçeriler tahta geçirmişlerdir. Ne var ki, 2. Mahmud'un tahta geçmesinden sonra, Kılıç Kuşanma Töreni Mevlevi şeyhlerinin ayrıcalığı haline gelir. 2. Mahmud'un Kılıç Kuşanma Töreni Konya'dan getirilen Mevlevi şeyhince yapılır. Bundan sonra yönetime gelen padişahlardan Abdülmecid'in, Abdülaziz'in, 2. Abdülhamid'in, bir Mevlevi olan 5. Mehmed'in Kılıç Kuşanma törenlerini Mevlevi Çelebileri, ya da vekilleri yürütmüşlerdir.

2. Mahmud Bektaşilere, tarihleri boyu en büyük darbeyi vurmuştur. Onun Yeniçeri ve Bektaşilere uyguladığı 1826 kırımı ve yasaklaması üzerine geri kalan Bektaşi ve Yeniçeriler özellikle Balkanlardaki derebeylerle birleşerek son savaşlarını verirler. Yeniçeriler küçük esnaf ve halk kesiminin bir bölümünde Bektaşilik güçlenmesine karşın, 2. Mahmud ulemayı ve öteki Sünni tarikatları yanına alabilmiştir. Öyle ki, ulema arasında da Mevlevilik tutulmaktadır. Örneğin, padişah üzerinde oldukça etkin olan Halet Efendi Mevlevidir. Bektaşilerin Rumeli'de en büyük dayanakları olan Tepedelenli Ali Paşa gibi derebeylerin amansız düşmanıdır. Bektaşi şeyhleri Yeniçeri Ocağı'nın 94. ortasında "albay" rütbesiyle oturmasına karşın, 2. Mahmud Mevlevi çelebiliğini Yeniçeriliğin yerine kurduğu "Asakir-i Mansure-i Muhammediye" ordusunda "müşirlik" rütbesine yükseltmiştir. Yeniçerilik-Bektaşiliğin kaldırılışında da tüm Sünni tarikat şeyhleriyle, asker-sivil Sünni bürokrasi ve Sünni ulema padişahın destekçisi olmuş, Bektaşiliğin gücünü kırmada, dahası ortadan kaldırmada ortak hareket etmişlerdir.

Bektaşiler, yedikleri darbe sonucu Tanzimat dönemine kadar bellerini doğrultamamışlardır. Fakat ondan sonra Bektaşilik-Masonluk-Jön Türklük bağlantısı biçiminde yeniden gücünü toparlamış ve yönetime yön verme savaşımına başlamıştır.

İslam dini, inancını benimsettiği tüm toplumlarda iki biçimde işlemiştir. Birincisi; resmi, hukuksal ve dogmatik devlet dinidir. Ortodoks bir nitelik gösterir. Medrese ve ulema kesimi bu çığırın yürütücüsüdür. İkicisi ise; kendisini büyük derviş tarikatlarında ortaya koyar. Geniş yığınların popüler, mistik ve sezgisel inancıdır. Genellikle heterodoks bir karakter gösterir. Sünni eğilimler birinci gruba, Şii-Alevi-Bektaşi eğilimlerse ikinci gruba girer. Birinci eğilim devletlerin genellikle resmi inancı olmuş, bu durumundan yararlanarak korunan bir konum (statü) kazanmıştır. İkinci eğilim ise, hemen hemen hiçbir yerde doğru-dürüst devletin ve yönetici çevrelerin resmi inancı olamamış, sürekli muhalefette kalmış, bu da yasaklanmasına, kısıtlı hareket etmesine, baskı altına alınmasına neden olmuştur. Şii-Alevi-Bektaşi inancın ve buna dayanan tarikatların genelde yazgısı bu olmuştur.

Bu yaklaşımdan hareket eden Prof. B. Lewis, Sünni ve Alevi eğilimler arasındaki karakteristik farkı şöyle belirtir:

"Basit halk, Sünni İslamlığın yetersiz ve yoksun olduğu yardım ve rehberliği, bu tarikatlarda ve onların derviş liderlerinde aramışlardır. Camiin kuru tapınımına ek olarak derviş tekkelerinde, müzik, şarkı ve dansın yardım ettiği vecd(coşku) halinde dua vardı. Ulemanın akademik uzaklığını gidermek üzere, dost, mürşit ve rehber dervişin sıcak ve kişisel nüfuzu vardı; Tanrı ile insan arasındaki ortodoks aralık üzerinde köprü kurmak üzere, evliyalar, şefaatçılar ve kutsal kişiler ile uluhiyetle gizemsel bir birlik umudu vardı "

Bütün derviş tarikatları belli ölçüde ortodoksluğa aykırıdırlar. Heretik ve heterodoks nitelik gösterirler. Bu nedenle de "şeriatın bekçileri"nce sürekli eleştirilmek ve yasaklanmak istenirler. Ortodoksluğun temsilcisi ulema varlıklı ve soya dayanan bir kast haline gelirken, tarikat çevreleri ve dervişler halk arasında daha saygın duruma gelmişlerdir. Ama bu durum onları hiçbir zaman yönetime getirmemiştir. Bu konumları nedeniyle popüler din çevreleri kimi kez başkaldırmış, kimikez de gizli-açık yönetim organlarına sızmaya çalışmışlardır. Genellikle "şeriliğe" karşı "sufiliği", bilgiye karşı iman sağlamlığını ve gönül bağlılığını, siyasal ve ortodoks dinin egemenliğine karşı halk kitlelerinin egemenliğini kurmaya çalışmışlardır. Bektaşiliğin Yeni Osmanlı, Jön / Genç Türk ve İttihat ve Terakki içerisinde olmaları, bu hareketlerin belkemiğini oluşturmalarını, Atatürk'ün en büyük destekçileri olarak Cumhuriyet'in kurulmasına katılmalarının nedeni budur.

Doğallıkla birer tasavvuf hareketi olan tarikatların tümü de aynı konumda ve yapıda değildir. Kadirilik, Halvetilik, Sadilik, Şazelilik, Rüfailik ve Nakşibendilik gibi tarikatlar Sünnidirler. Ortodoksluğa yakın konum almışlardır. Devletle ilişki içerisindedirler. Gerek padişahlar, gerekse üst düzeyli yöneticiler çoğunluk bu tarikatlara intisap etmişlerdir. Bektaşi ve Mevlevi tarikatları ise geniş kamu yığınlarınca benimsenmişlerdir. Bektaşilik, Alevilik zemininde bir tarikat olmasına karşın, Mevlevilerin ancak bir bölümü Alevi eğilimlidir. Bunlar zaten Sünni Mevlevilik içerisinde Alevi bir inanç çizgisi izlemişlerdir. Mevleviler Sünni ve ortodoks yanları nedeniyle zaman zaman yönetimlere ortak edilmişlerse de, Alevi ve Bektaşilere hiçbir zaman bu olanak tanınmamıştır.

Bektaşilerin asıl kaynağı Balkanlardaki ve Anadolu'daki köylülerdir. Eski Türklük özünü bağrında taşıyıp getirmiştir. Mevleviler ise, özellikle Anadolu kentlerinde etkin olmuş, kentli bir tarikattır. Rumeli'de birkaç kentte ağırlıkları vardır. Devlette edindikleri etkinlikle Bektaşilere ve onların bir parçası olan Yeniçerilere karşı bir denge öğesi olurlar.

18. yüzyılda tarikatlar Türkiye'nin hemen hemen her kentinde ve köyünde yerleşmiş durumdadırlar. Esnaf ve tüccar çevreler de tarikat yelpazesi içine girmişlerdir. Zaten esnaf ve tüccarları kucaklayan Ahilik, Ahi Evren'in öldürülmesinden sonra, bir süreç içerisinde Bektaşilikle birleşmiş, karışmış ve kaynaşmıştır.
Tarikatlar genellikle halk katmanlarını kucaklamasına karşın, giderek yönetici elit katmanlarda da yeterince yandaş bulmuşlardır. Osmanlı'da çoğu bürokratın, aydının bağlı olduğu bir tarikatı vardır. Tarikatlar, 17. ve 18. yüzyıllarda ortodoks kurumlara etkin olmayı başarmıştır. Ortodoks / Sünni düşünce ve eğitim alanının daha ahlaksal bir yapı kazanmasını sağlayarak, İslamın ortodoks / Sünni ve heterodoks / tasavvufi tarikat gibi iki alanı birbirine yaklaştırmada bir ölçüye dek başarılı olunmuştur.

19. yüzyılda Avrupa yayılmacılığı karşısında tarikatlar tepki öğesi olurlar. Ortodoks çevre ve merkezi yönetimin emperyalizme aracı oluşlarına karşın tarikatlar, ulusalcı ve yurtsever bir tutum sergilerler. Özellikle Bektaşilerin şu tutumları onları Jön / Genç Türk hareketi içine itecek, ilerde ulusal savaşım veren Mustafa Kemal'le bütünleştirecektir.

2. Abdülhamid, Panislamist bir siyaset izlemiştir. "Daha saf bir Türk tarikatları olan" Bektaşilerle Mevleviler bu politikaya ilgisiz kalmış ve yakınlık duymamışlardır. Şazili, Rüfai gibi ve Arap paraleli diğer tarikatlar Abdülhamid'in bu politikasından "medet ummuş" ve desteklemişlerdir. Sünni yelpazenin içinde yer alan tarikatlar Abdülhamid'in yanında yer almalarına karşın, Alevi nitelikli Bektaşilik türü tarikatlar Abdülhamid karşısında yer almış, Abdülhamid'e karşı mücadele içerisinde olan Yeni Osmanlı, Jön / Genç Türk ve İttihat ve Terakki'nin asıl destekçileri olmuş, bu akımlarla birleşmişlerdir. Öyle ki, bu akımların önde gelen kişileri özellikle Bektaşidirler.
Tarikatlarda, 2. Meşrutiyet'in ilanından sonra ayrışma olur. Sünni tarikatlar padişah ve halife yanlılıklarını açıkça ortaya koyarlar. Bektaşilerle Mevleviler padişah-halife karşıtı bir siyaset izlerler. İttihat ve Terakki Partisi'nin yönetimi yıllarında toplumda yapılan her ileri reformu desteklerler. Sünni tarikatlar Milli Mücadele'ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele'nin doğrudan içinde yer alır, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal'in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı hareket olarak savaşım yürütürler. Mustafa Kemal, Alevi-Bektaşilerle "ittifak" kurar. Emperyalizmin ve ülkede gericiliğin temsilcisi padişah-halifeliğin gücü bu ulusçu, bağımsızlıkçı ve yurtsever bağlaşıklıkla kırılır.

Kırım Savaşı (1853-1856) sonrasında bölge halkı Türkiye'ye göçer. Bunlarla birlikte, yörenin aydınları da gelir. Bu aydınlar, özellikle Kırım ve Kazan'da Batı liberal düşünceleriyle beslenmişlerdir. Yazı ve çalışmalarıyla Yeni Osmanlı, Jön / Genç Türk aydınlarını da etkilerler. Böylece, "bir Türk aydın hareketi" doğar. Bu aydınların başından olan İsmail Gaspirinski (1851-1914) Türklerin birleşmesini ve hepsinin anlayabileceği "ortak bir edebi dil" in geliştirilmesini savunmaktadır. İsmail Bey 1874'de İstanbul'a gelir. Azerbaycanlı Mirza Feth Ali Ahundzade (1812-1878) Osmanlılarca okunan önemli bir yazardır. Bir başka Azerbaycanlı Ağaoğlu Ahmed Bey (1869-1939) Paris'te eğitim görmüş ve Jön / Genç Türklerle ilişki içerisinde olan biridir. Ruslara karşı savaşımı savunmuştur. Türk ulusçuluğunun gelişmesinde de önemli rol oynamıştır. Bunlar İstanbul'a yerleşmişlerdir ve tarikat bağlısı insanlardır. Volga bölgesinde "genellikle derviş tekkelerinde çalışan" Çağatay ve Özbek Türk yazarları Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk ulusçuluğu hareketine güç katmışlardır. Ünlü dilci Buharalı Süleyman Efendi ile önemli bir Türk aydını olan Yusuf Akçura (1876-1933) da bu çevreden gelenler arasındadır. Çağatay ve Özbek göçmenler Üsküdar'da kendi tekkelerini kurmuşlardır. Burası, imparatorluk içinde Türkçe çalışmaların "ilk merkezi" olmuştur.1141 "Özbekler Tekkesi" olarak tanınan bu merkez bir Bektaşi tekkesi olarak ünlenmiş, Milli Mücadele yıllarında İstanbul'da işgal altındaki birçok bürokrat, subay ve aydının Anadolu'ya geçmesini sağlayarak, o karanlık günlerde övünç duyulacak ulusal ve yurtsever bir görev yapmıştır.

İslamdaki tarikatların çoğu Anadolu'da kitle bulabilmiş, 11. yüzyıldan itibaren Türk toplumunun yerleştiği bu bölgede yayılabilmiş ve yandaş bulabilmişlerdir. Osmanlı'nın Yakınçağı'nda özellikle askeri kesimler arasında Bektaşilik; yüksek yönetici kesimde Mevlevilik; ulema arasında Nakşibendilik; halk arasındaysa Kadirilikle Halvetilik daha çok tutunabilmiştir.

Bu yüzyılarda Osmanlı'nın devlet-siyaset, bilim, düşünce ve sanat adamları tasavvuf ve tarikatlarla ilgilenmekte, eğilim duymakta, dahası herhangi birinde yer almaktadırlar. Ortodoks İslamlıktan çok, tasavvufi İslamlık ilgi çekmektedir. Bu nedenle Namık Kemaller, Şinasiler, Suaviler, Mithad Paşalar gibi Yeni Osmanlılardan daha birçokları herhangi bir tarikatı benimsemiş, kendini o tarikata bağlı görmüş veya yakınlık duymuştur. Tanzimat paşalarından Sadrıazam Ali Paşa'nın İranlı bir gezgin ve bilgin olan Hacı Mirza Safa'nın etkisiyle İsnaiaşariye / Oniki İmamcılığa eğilimli "eski bir Bektaşi" olduğuna ilişkin kimi belirtiler vardır. Aynı durum Jön / Genç Türk ve İttihat ve Terakkiciler için de geçerlidir. 1906 Eylül'ünde Selanik'te "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"ni kuran 3. Ordu subaylarından "ilk on kişi"lik grubun en önemli ortak özellikleri "tarikat bağlısı" olmaları ve birikisinin dışında tümü aynı zamanda Mason olmalarıdır. Doğallıkla bu devrimci ekibin Makedonya topraklarında oluşması, hepsinin de subay ve özellikle 3. Ordu'nun subayları olması bir başka ortak özellikleridir.

Tasavvuf ve tarikatlara yakınduruşluluğu dönemin bilim, düşünce adamları ile yazar ve şairlerinde de görmek olasıdır. Şehbenderzade Ahmed Hilmi (1865-1913) ruh sorununda "Vücudiyeci"dir. Yani Panteistir. Sufilere açık eğilim içerisindedir.1191 İsmail Fenni (Ertuğrul) Efendi (1855-1946) "Vahdet-i Vücudçu" ve modernist bir İslam düşünürüdür. Açık ve kesin bir Panteisttir.1201 Mehmed Ali Ayni (1869-1945) bir inanç adamı olarak kalmıştır. Mistiktir. Büyük mistiklere / mutasavvıflara bağlıdır. Bir bilim ve düşünce adamından çok, bir tasavvuf adamıdır. Tasavvuf ve tasavvuf tarihi üzerine eserler vermiştir. Ünlü öykücü Ömer Seyfettin (1884-1920), Muhiddin Arabi tasavvufuna yakınlık duyar. Muhiddin Arabi'yi, sezgiyi akılla anlatabildiği için tasavvufla felsefeyi uzlaştıran bir reformcu olarak değerlendirir.

Tanınmış bilim ve siyaset adamlarından, ünlü tarihçi Şemseddin Günaltay (1883-1961) ile ilahiyatçı bilginlerden Şerafettin Yaltkaya (18791949) "sarıklı Türkçü" olurlar. Dinde, medrese ile tasavvuf arasında mekik dokurlar. Kararsızdırlar. Çağdaş panteist düşüncelere yaklaşırlar. Yalnız, tarikat ve mezheplerin dinin saflığını bozduğu görüşündedirler. Özellikle bu alanda Batıniliği saplantı düzeyinde suçlu görürler. Böyle olmasına karşın, 19. yüzyılın sonlarında dahi tasavvufa ilişkin kitapları toplatılıp yakılan Şeyh Bedreddin üzerine Şerafettin Yaltkaya araştırma yapar ve eser verir. Bir dergaha devam edecek ölçüde bağlılığı olan ünlü romancı Yakup Kadri Bektaşi tarikatındadır.

Anadolu Aleviliği'nin temel belirleyicilerinden olan "Hallaççı tasavvufi felsefe" de bu yüzyıllarda devlet, bilim, düşünce ve sanat çevresinde oldukça yandaş edinmiştir. 18. yüzyılda şair Mustafa Efendi, Antakyalı Münif Mustafa Efendi, Bursalı İsmail Hakkı, Ragıp Paşa, Damatzade Mualla Murat, Damat Şehit Kazasker Ali Paşa, Reisülküttap Sari Çelebi İstanbul'da "Hallaççı çevre" yi oluşturmuşlardır. 19. yüzyılda Osmanlı dünyasında Hallac-ı Mansur önemli bir yer edinmiştir. Ahmed Rüştü Karaağaççı, Şair Müridi, Kethüzade Arif Efendi, Yenişehirli Avni bu yüzyılın önemli "Hallaççıları" dırlar. Yine bu yüzyılda Niyazi-i Mısri "Hallaççı düşünce"yi işleyen kalıcı şiirler yazar. 20. yüzyılda Sünni Müslüman ve nasyonalist / milliyetçi düşünürlerden felsefeci Nurettin Topçu "Hallaççı" olduğunu açıkça belirtmektedir.
Bektaşi-Jön / Genç Türk ilişkisi, Bektaşiliğin ve Bektaşi dergahlarının 1826'da yasaklanmasından sonra önemli ölçüde gelişmiştir.

İstanbul'daki Bektaşi dergahları ile İttihat ve Terakki Partisi arasında açık yakınlık ve ilişki vardır. Bektaşi dergahları İttihat ve Terakki yanlısı bir tutum içerisindedirler.
Osmanlı aydınlanması, Batı aydınlanmasından oldukça etkilenmiştir. Bu nedenle "ileri" kabul edilen düşüncelerin bir bölümü bu Batı aydınlanması kanalıyla, Batı'yı tanıyan ve oralarda çeşitli nedenlerle yaşayan aydınlarımız yoluyla gelmiştir. Selanik gibi ticaret kentsoylusu ve asker-sivil aydınımızın yoğunlukta olduğu Balkan kentleri ise, bu tür düşüncelerin ülkeye girmesinde aracı görevi üstlenmişlerdir. Tanzimat sonrası giderek Türkiye toplumunun ortak düşünsel değerleri olmaya başlayan laiklik, hoşgörü, evrensellik, ulusçuluk, demokrasi, akılcılık, bilimcilik, özgürlük ve özgür düşüncecilik genellikle bu kapılardan içeri girmiş; girişine Batı'daki Bektaşi eğilimli yazar ve düşünürler aracılık ettikleri gibi, yine bu dşüncelerin benimsenmesinde, yaygınlık kazanmasında özellikle İstanbul'daki Bektaşi dergahları aracılık ve öncülük yapmışlardır.

1860'lardan itibaren Avrupa'nın çeşitli ülkelerindeki Yeni Osmanlıcı aydınlar bu düşünceleri tanımışlardır. Yazıları ve ilişkileri yoluyla Türkiye'ye aktarma savaşımı içerisindedirler. Bu nedenle Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithad Paşa gibi çoğunluğu Bektaşi olan Yeni Osmanlı hareketinin öncü kadrosu Batı aydınlanmasını Türkiye'ye kazandırmada da öncüdürler. Ve bu öncülükte; Bektaşi nitelik katalizatör görevi yapmış, Bektaşiliğin özünde olan bu düşüncelerin modern Batı düşünceleriyle yeniden yorumlanarak ülkeye kazandırılmasında ve topluma benimsetilmesinde belirleyici etken olmuştur.

Namık Kemallerle "vatanseverlik", "yurtseverlik" niteliğiyle başlayan liberal ve özgürlükçü hava ikinci kuşak olan Jön / Genç Türklerle liberal, ulusçu ve Türkçü bir niteliğe doğru kaymaya başlamıştır. Bu aydınlanmacı çizginin üçüncü kuşağı İttihatçılarla, aydınlanma hareketi Türkçü-ulusçu bir nitelik kazanır. Bu hareketlerin hep merkezinde Bektaşilik vardır. Birbirlerinin devamı olan kuşak hareketlerin merkezinde ve öncü kadrolarında Bektaşi-tasavvufi çizgide olan kimseler yeralmıştır. Örneğin, İttihat ve Terakki'nin öncü ve merkezi kişisinin Talat Paşa olması gibi. 1908'lerde, yani 2. Meşrutiyet'ten itibaren ulusçu-Türkçü çizgi giderek yeni boyut kazanır. Mustafa Kemal gibi entelektüel bir dehanın eliyle günün koşulları gereği yeniden kalıba dökülerek ulusçu-bağımsızlıkçı- demokratik bir nitelik kazandırılır. Bektaşilik etkeni yine hareketin içindedir. Özüdür. Bektaşiliğin liberal, laik, demokratik, ulusal bağımsızlıkçı niteliği bağımsızlık hareketinde bizzat yer alan kadrolarla harekete katılmıştır. Mustafa Kemal de bu inançtan olanlardan biridir.

M. Kemal aydınlanması, Tanzimat sonrası aydınlanma hareketlerinden beslenmiştir. Önderlik ettiği hareketiyle padişah otokrasisi, halifelik, Sünni ortodoksluk ve emperyalizme karşı kesin başarı sağlar. Bütün bu çevreleri tasfiye eder. Önderliğini ettiği Türk ulusal bağımsızlık savaşımında iki güçten yeterince destek almıştır. Bunlar; askeri entelektüeller ile Alevi-Bektaşilerdir. Bu dönem Alevi-Bektaşi entelektüelleri olan Dedeler ile Babalar; Dedelik, Babalık, tarikat erkanı, Alevi-Bektaşi yazını (edebiyatı) ve şiir ile uğraşmış, ülke sorununu önemsediklerinden, Türk ulusçuluğunun ve bağımsızlığının yeni ideolojisi ile ilgilenmişlerdir.

2. Mahmud'un Bektaşi ve Yeniçeri yasağı, Bektaşi yazınının yeraltına çekilmesine neden olmuştu. Fakat 1869'dan itibaren yeniden basımlar başlamıştır. Bunda, saray içinde ve dışındaki Bektaşi sempatizan çevrelerin rolü olmuştur. Sultan Abdülaziz'in Bektaşi olan annesinin desteği önemsenmelidir.

2. Abdülhamid, enerjisini Sünni İslamın gelişmesine harcar. Dönem boyunca Bektaşilik geriler. Bu dönem hiçbir Bektaşi yayını yapılmaz. Abdülhamid'in 1908'de Jön / Genç Türklerce devrilmesiyle Bektaşiliğin "küçük rönesansı" başlar. Bu dönem Genç Abdal, Turabi, Edip Harabi, Hilmi Dedebaba ve Rıza Tevfik'in şiirleri yayınlanır. Bu şiirler açıkça tartışılır. Bu tartışmalar yalnızca entelektüel çevrelerce de sınırlı kalmaz. 1909'dan sonra 1930'lara kadar resmen desteklenen Bektaşilik Jön / Genç Türk hareketinin, İttihat ve Terakki'nin, yeni Türk ulusçuluğunun, Milli Mücadele'nin, ulusçuluk-bağımsızlığın, laikliğin, çağdaşlaşmanın ve demokratik bir Türkiye kurma hareketinin her anında, her boyutunda "yol arkadaşı" olmuş, tüm bu ileri ve yurtsever hareketlerin yanında, içinde, önünde yerini almıştır.

Kaynakça
Kitap: İTTİHAT VE TERAKKİ VE BEKTAŞİLER
Yazar: Baki Öz
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Devlet Yönetiminde Tasavvuf ve Tarikatların Etkinliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 05:55

Dönemin Aydınlarının Tasavvuf ve Tarikatların Çağsallığına ve Görevselliklerine İlişkin Tutum ve Görüşleri

Osmanlı'nın son yüzyılında asker-sivil yöneticiler, aydınlar, düşünürler, yazar ve şairler tasavvuf hareketine karşı genelinde ılımlı yaklaşmışlardır. Hemen hemen hepsinin de çeşitli düzeylerde yakınlık duyduğu bir tarikatı vardır. Padişahlar bile herhangi bir tarikata bağlanmışlardır. Bu durum bir bakıma dönemin siyasal ve inançsal modasıdır. Hatta hükümetler ve siyasal kurumlar olan örgütlerle partiler bu genel tarikatsal eğilimlerden çıkar ummuş, yararlanmanın ve kullanabilmenin yollarını aramışlardır. Çünkü bu durum, halkı yönlendirmenin bir aracı olarak görülmüştür. Öyle ki; son dönemler İttihat ve Terakki Partisi Bektaşilikle, Hürriyet ve İtilaf Partisi Melamilikle, padişah ve saray çevresi ise Nakşibendilik, Halidilik ve Kadirilik gibi tarikatlarla doğrudan işbirliği içerisine girerek tavır sergilemişlerdir. Bunun sonucu olarak; hiçbir zaman dervişlere, derviş dergahlarına ve derviş hareketlerine karşı çıkılmamış, tarikatların elinde bulunan kamuoyu bunların aracılığı ile kullanılmak istenmiştir.

Doğallıkla bu gelişmeler ve siyasal çevrelerin istismarı; tasavvufi ve tarikatsal kurum ve çevrelerinin yozlaşmasına, bozulmasına, giderek çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Tasavvufi kurumların böyle bir yozlaşmaya çekilmesi, kimi modern düşünen aydınları düşündürmüş, eleştiri oklarını bu kurumlara çevirmelerine neden olmuştur. Bu eleştirilerin çoğunluğu bu tür derviş kurumlarının yozlaştığı, gelişen dünyaya adım uydurmadıkları, siyasal çevrelerce çıkar uğruna kullanıldıkları ve giderek birer "gericilik merkezleri"ne dönüştükleri doğrultusundadır. Bilindiği gibi 1925'de Cumhuriyet yıllarında kaldırılırlarken, yine aynı gerekçelerle bu kurumlara son verilecektir. Demek ki, tasavvufi kurumlar Osmanlı'nın son yüzyılında siyasal çevrelerin istismarına uğramış ve özüne ters bir mecraya çekilmişlerdir. Bu durum da, tasavvufi kurumlar olan dergah ve tarikatların o bilinen sonunu hazırlamıştır.

İmparatorluğun sonlarına doğru aydınlar ve siyasiler bu kurum üzerine eğilerek eleştirmiş ve çözüm önermişlerdir. Bu bağlamda; Yeni Osmanlıların önde gelen adlarından Ali Suavi (ölm. 1878) İslam ülkelerinin dünya uygarlığının gerisinden kalışının tek sorumlusu olarak derviş tekkelerini görür. Ünlü yazarlardan Yunus Nadi 1913'lerde Mebuslar Meclisi'ndeki konuşmasında tekke ve zaviyelerin birer "tembellik yuvası" olduklarını ve kapatılmalarının gerekli olduğunu savunur. Kılıçzade Hakkı Bey aynı yıl "içtihat Dergisi"ndeki yazısında bu tür kurumların toplumu İslam ve Kuran'dan uzaklaştırdığını, softa ve dervişlere "savaş açma"nın kaçınılmaz olduğunu yazar. Şemseddin (Ertuğrul) Bey Mebuslar Meclisi'ndeki "Meclis-i Meşayıh"a ilişkin konuşmasında dergahların geçmişte olumlu görevler yaptığını, yalnız giderek tarihsel fonksiyonlarına ters düştükleri ve zararlı kurumlar durumuna geldiklerine dikkatleri çeker. Tekkelerin tarihsel hizmetlerinden uzaklaşarak, "miskinlik kaynağı"na dönüştüğünü belirtir. Ülkedeki tekkelerin çoğunun söndüğünü, işlerliğini yitirdiğini vurgulayarak, var olanların reforma tabi tutulmasını, buraların bir takım "masallar dinlemekle zaman geçiren" kimselerin yuvası olmaktan çıkarılmasını ve "çağdaş bilgiler verecek merkezlere dönüştürülmesi" ni ister. Meşihat Müdürü Bahri Efendi "irfan kaynağı" olan tekkeleri, "duraganlıktan kurtarma" nın zorunluluğunu vurgular. Dönemin ünlü yazarlarından Celal Nuri (İleri) Bey tasavvufun dini çığırından çıkardığını, din için bir "esrar ve morfin" görevi yaptığını, dimağı felç ettiğini, "medrese haşiyeciliği kadar, tasavvufi eserlerin de beyni vampir gibi kemirdiğini" ateşli bir biçimde savunur. "içtihat" ekolünün önderi Dr. Abdullah Cevdet tekke ve türbelerin kapanmasını ister.

Ayan Meclisi başkanı Ahmed Rıza Bey tekke şeyhlerini "Zühd-ü takva perdesiyle fikir ve niyetini örten ve halkın cahilliğinden ve saflığından yararlanmaya çalışan ikiyüzlüler ve münafıklar... " olarak niteleyerek bir raporunda onlara karşı cephe alır.

"Sırat-ı Mustakim", "Sebil'ur Reşad" ve "Beyanü'l Hak" gibi İslamcı dergiler ortodoks İslama dönüş açısından hareket ederek, derviş ve tasavvuf kurumları olan tekkelerin çöküşü konusunda Batıcılar gibi düşünürler. Yalnız çözüm konusunda ayrılırlar. Kaldırılmalarından değil, düzeltilmelerinden yanadırlar.

Düşünce ve siyaset adamlığı Cumhuriyet döneminde de süren ve bir aralar başbakanlık yapan ünlü tarihçi Mehmed Şemseddin (Günaltay) Bey, Osmanlı'da tarikatların çöküşüne vurgu yapıyor ve kaldırılmasını gerekli görüyor. M. Şemseddin Bey, çalışmadan yaşamını sürdüren tekke erbabını yedirip-içirmenin ibadet sayılamayacağına vurgu yaparak, böyle bir durumun "Peygamber döneminde " olmadığını belirtir.

"Öncekiler, insanları aydınlatıp onlara yol göstermeye önem verdilerse, sonrakiler de milletteki yaşama ve çalışma ruhunu o ölçüde öldürmüşlerdir. Acaba tekkelere milyonlarca lira bağışlayan (vakfeden) hayırsever insanlar, ilim ve irfandan yoksun sırt üstü yatan tembel insanların karınlarını doyurmak amacını mı gütmüşlerdir?"

diye sorar. Türbeye ve ziyaret yerlerine inancı bir bakıma "tapma" olarak yorumlar ve İslama aykırı bulur. Bu tür inançların mistisizm (tasavvuf) yoluyla eski Hind dinlerinden ve Hıristiyanlıktan İslamiyete sızdığını belirtir.

Bu dönem en aşırı dincisinden en ılımlısına kadar şu kanaate ulaşmışlardır ve düşüncelerini şu kısa tümceyle dile getirmektedirler:

"Çağımız tarikat çağı değildir... "

Varılan ikinci bir ortak nokta da Şeyh Muhyiddin Efendi'nin 3. Ocak 1896 tarihinde 2. Abdülhamid'e yazdığı mektubunda dile getirdiği tesbittir.

Şeyh Efendi şöyle diyor:

"Bu tasavvuf ehlinin duasına sakın inanmayınız, onların ne postunda, ne taç ve hırkasında feyz ve bereket kalmıştır.

Genellikle "içtihat Dergisi" yoluyla; tekke ve zaviyelerin kaldırılması, medreseler yerine çağdaş okulların açılması, evliya türbeleri ve ziyaret yerlerinin yasaklanması, şeriatın miskinliği özendirici etkisinin giderilmesi, Kuran ve Hadislerin Türkçe'ye çevirilmesi, hutbelerin Türkçe ve çağın gereklerine göre okunması, mezheplerin yeni bir mezhep içerisinde birleştirilmesi, Latin alfabesinin alınması, kadınların toplumsal konumlarının düzeltilmesi... gibi konular gündeme taşınarak tartışılır ve böylece ta o günlerde, "Cumhuriyet'e bu düşüncelerle öncülük" edilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Devlet Yönetiminde Tasavvuf ve Tarikatların Etkinliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 05:55

Dönemin Tasavvufi Kurum, Kuruluş, Örgüt, Dernek ve Yayın Organları

2. Meşrutiyet'le birlikte tarikat çevreleri dernekler kurmuş ve yayın organları, yani dergiler çıkarmışlardır. Ne var ki, bu dernek ve dergilerde tasavvufi konuları ele alış açısından bir çekingenlik ve soğukluk ortak özellik olarak yansır. Dönemin dergileri çoğunluk polemik yazılarla yetinmiş, tasavvuf ve tekke kültürünü konu alan araştırmalar yapılmamış, ürünler verilmemiştir. Dönemin dernek ve dergilerini incelememiz durumunda bu kısırlığı ve yüzeyselliği yakalamamız olasıdır.

a) Dernekler

Cemiyet-i Sufiye-i İttihadiye:


Bu derneği, Trablusgarb'tan sürgünden dönen Şeyh Naili Bedevi Efendi (ölm. 1908) kurmuştur. Amacı; tasavvuf çevrelerinin birlik ve beraberliğini sağlayarak, tasavvuf alanında yetişmelerini sağlamaktır. Tekkeleri; "tembelhane" olmaktan çıkarıp, bir işlerlik kazandırmak ister. Tekkelerin düzeltilmesini (ıslahını) planlar. Dervişliği; "Allah, eyvallah, hırka ve külahtan ibaret görenlerin" elinden kurtararak tasavvufi yaşamı egemen kılmakla aklayacağını düşünür. Ne var ki, erken ölümü amacını gerçekleştirmesine engel olur. Çalışamalarını ve amacını "Muhibban Dergisi" sürdürür.

Cemiyet-i Süfiye:

1911 yılında kurulur. Başkanı Kelami Dergahı postnişini Muhammed Esat Efendi'dir. Siyaset dışı kalacaklarını planlamalarına karşın, daha açılış konuşmasında "devr-i menhus-i istibdat" sözüyle başkan siyaset yaparak işe başlamıştır. Derneğin fahri başkanlığına Şeyhülislam Musa Kazım Efendi getirilmiş ve dernek bu Bektaşi şeyhülislamca yönetilmiştir. Şeyh, derviş, muhip gibi tüm tarikat ehli derneğin doğal üyesi sayılmıştır. Dernek, yarı resmi bir nitelik kazanmıştır. Dernek merkezlerinde verdikleri konferanslarla; tasavvuf tarihinin tümünü kapsayan bir kitap çalışması yapmak, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili tüm kitap ve kaynakları bir kütüphanede toplamak ve bu alanda etkinlik yürütmek amaçlanmıştır.

b) Dergiler

Ceride-i Süfiye:


1911 yılında haftalık dergi olarak çıkar. 1920'ye kadar devam eder. Muhammed şeriatını rehber edindiklerini, Osmanlı hukukunu kefil aldıklarını, "islam milleti" ne bağlı olduklarını temel ilke olarak dergilerine başlık olarak alırlar. Dergicilik anlayışları, dönemin diğer İslamcı dergilerinden "Sebilu'r-reşad" ile "Beyanu'l-hakk"a benzemektedir. Yalnız bu dergilerden ayrıldığı nokta, "Ceride-i Süfiye"nin tasavvuf alanına eğilmesi, bu alanda yazılara yer vermesidir. Bunun dışında tefsir, hadis, felsefe ve edebiyat konuları benzer biçimde ve yoğunlukta yer almıştır. Ayrıcalıklı sahibi ve sorumlu müdürü Hasan Kazım'dır. İkinci yıldan itibaren onbeş günlük olarak yayınlanır. Bu döneminde; "Tasavvufi, dini, siyasi, ahlaki, edebi, Türk ceride-i İslamiyesidir", başlığını kullanır. Sünni İslami yanı ağır bastığından, bir süre sonra "Türk" sözcüğü çıkarılır. Derginin yazar kadrosunda; Sadık Vicdani (Kayıkçıoğlu), İbnülemin Mahmud Kemal (İnal), Veled Çelebi (İzbudak), Ferid (Kam), Hocazade Ahmed Hilmi, İsmail Hakkı, Mustafa Fevzi, Gelenbevi Mustafa, Bursalı Mehmed Tahir, Tahirü'-Mevlevi (Tahir Olgun), Ahmed Muhtar Paşa, Hamizade İhsan, Rıza Tevfik. vardır. Başyazarlığını bir aralar Ali Fuat (Başgil) yapmıştır. Dergi, tekke düşüncesinin çöküşünü "beşik şeyhliği"ne bağlamaktadır.

Tasavvuf:

Dergi, 1911'de haftalık olarak yayıma başlar. Ayrıcalıklı sahibi ve başyazarı Urfa mebusu Şeyh Saffet (Yetkin)'dir. Dolaylı olarak "Cemiyet-i Süfiye''nin yayın organı konumundadır. Dergide çoğunluk tasavvuf terimlerine, tasavvuf edebiyatına, tasavvufi mektuplara, hikmetlere, söylencelere yer verilir. Daha sonraları şeyhülislam olan Haydarizade İbrahim Efendi'nin (ölm. 1933) öneri türü yazılarıyla derginin tasavvufi yaşamın çöküşü ve bir boşluğun doğması nedeniyle doğuya açılması istenir. Dergi, 2. Abdülhamid'in tahttan indirilişinden sonra genel eğilime uyarak Meşrutiyet yanlısı bir siyaset izler. Örneğin, bu dönem dergide işlenen konulardan biri "Tasavvuf ve Meşrutiyet"tir. Derginin sahibi Şeyh Saffet Efendi, Cumhuriyet döneminde halifeliğin kaldırılışına ilişkin yasa tasarısını hazırlayanlardandır.

Muhibban:

Sahibi ve yöneticisi Hacıbeyzade Ahmed Muhtar'dır. Onbeş günde bir yayınlanır. 1909'larda yayına başlamış, 1. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru kapanmıştır. Siyaset dışı kalmayı ilke edinmiştir. İki amacı vardır. Birincisi, "Cemiyet-i Süfiye-i İttihadiye" derneğinin kurulmasına ve yaşatılmasına çalışmak; ikincisi ise, yasallığını yitirmiş Bektaşi tarikatına yeniden resmi ve yasal bir nitelik kazandırmaktır. Kaldı ki, bu tür uğraşları temel alan dergi; tasavvuf, tasavvuf tarihi ve Alevilik-Bektaşilik kültürü alanında pek bir çalışma yapamamış, ürün verememiş ve bu konulara katkı sağlayamamıştır.
Dergi; asıl amacını gerçekleştirebilmek için kişisel çekişmelerin ve polemiklerin dışında kalmayı amaçlamıştır. Bu nedenle diğer tarikat çevreleriyle sürtüşmekten uzak durmuştur. Ahmed Muhtar'ın derginin ikinci yılına girişindeki yöntemlerini belirten yazısı bu açıdan bilgi vericidir.

Şunu yazıyor:

"...Muhibban gazetesi eskisi gibi dedikodu yapmayacak (...) Muhibban, insaniyetli olmak koşuluyla en aciz, en yoksul bir kimsenin özgürlük istemez tutsağıdır. Bununla birlikte yalnız çıkarını düşünen Muaviye tiynetli kişilere, ne makamda ne iktidarda olursa olsun el değil, selam bile vermeye tenezzül etmez bir Alevidir.. "
Dergi; Balkan illerinde, Mısır'da, Girit'te, Arnavutluk'ta ve Sivas gibi Anadolu illerindeki çeşitli tarikat çevrelerince desteklenir ve özendirilir. Kadiri, Sadi, Rüfai tarikatlarına bağlı kimi tarikat şeyhleri de destek olurlar. Bektaşi filozof Rıza Tevfik de güzel şiir ve nefesleriyle derginin içeriğine katkı sunar.

Hikmet:

Dergiyi, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Bey 1910 yılından itibaren yayınlar. Haftalık gazetedir. Bu dönem, tasavvufi konulara ençok yer veren yayın organlarındandır. "İslam Tasavvufu" başlığı altında sürekli yazı dizileri yayınlamıştır. Tasvvufi öykülere ve piyeslere de yer verilmiştir. Muhyiddin Arabi'nin tasavvuf ekolü, eseri "Fususu'l- Hikem"in eleştirisi ve değerlendirilmesi, "Vahdet-i Vücudçuluk" en çok izlenen konular olmuştur.

Mihrab:

Sahibi ve sorumlu müdürü Agah Mazlum'dur. 1923 yılında yayın hayatına girmiştir. Onbeş günde bir çıkmıştır. Şeyh Bedreddin, Suhreverdi Maktul, Hay b. Yekzan'a ilişkin uzun inceleme yazıları yayınlanmıştır. Tahir Harimi (Balcıoğlu)'nin çeşitli tasavvuf konularına ilişkin yazılarının yanı sıra Mustafa Şekip (Tunç) ve Hilmi Ziya (Ülken)'in tasavvuf tarihi ve psikolojisi üzerine önemli yazıları yayınlanmıştır. Dergi, çağdaş tasavvufi tartışmalara da öncülük etmiştir. Şeyh Saffet (Yetkin) ile İzmirli İsmail Hakkı Bey "Tasavvuf Kitaplarındaki Hadisler" konulu tartışmayı bu dergide yürütmüşlerdir.

Bu polemik yazı sonradan iki kitap biçiminde yayınlanacaktır:

Şeyh Saffet "Tasavvufun Zaferleri" (1924) ile İzmirli İsmail Hakkı "Hakkın Zaferleri" (1922).

Bu dönem tasavvuf üzerine önemli sayılacak kitap çalışmaları da yapılır. Haririzade Kemaleddin Efendi (ölm.1881)'nin "Tıbyanu Vesaili'l-Hakaik fi Beyan-ı Selasili't-Taraik"i, Hüseyin Vassafın (ölm.1929) "Sefine-i Evliya"sı, Ahmed Hilmi'nin "Hadikat'ul-Evliya"sı ve Sadık Vicdani (Kayıkçıoğlu) (ölm. 1939)'nun "Tomar'ı Turuk-ı Aliyye"si yayınlanır.

5. Osmanlı'nın Son Yüzyılında şeri İslam-Tasavvufi İslam Çevrelerinin Çatışması

İslam, tarihi boyunca şeri din-tasavvuf çelişkisini bağrında taşımıştır. şeri din çevreleri İslamın ortodoks yanını, daha mezhepsel bir çerçevede tanımlamaya çalışırsak Sünni yanını oluştururlar. Dinin en baş yöneticisi Şeyhül-İslam'dan tutun, eğitim işini üstlenen medrese hocaları ve daha yaygın konumda olan cami imamlarına dek bu şeri İslam kesiminde yer alırlar. Ulema bu kesimin akıl hocasıdır ve öncülüğünü yapar. Kuran'ın açık / zahir anlamını kabul eder ve ona dayanarak yargıda bulunduklarından (hüküm çıkardıklarından) bu hocalar ve Sünni kesime "Ulemay-ı zahire" denir. Karşılarında, "Ulemay-ı batına" denilen tasavvuf evbabı yer alır. Bu kesim Kuran'ın iç / batın, yani gizli, yorumla elde edilecek anlamına dayanırlar. Hükümler, bu yorumla ulaşılan ve kendini pek açığa vurmayan, ancak "erenlerin anlayabilecekleri" yolla edinilir. Tasavvufi çevreler, tarikat üyeleri, tekke ve dergah müritleri ve bu kurumlara bağlı şeyh ve dervişler bu kesime girerler. Bu eğilim ve bu eğilime giren kesim; İslamın heterodoks kesimini, mezhepsel ölçekten ve genelleme yaparak adlandırırsak Alevi kesimini oluştururlar. İslam, bu iki eğilimi, tarihi boyu bağrında taşımıştır. Bu iki eğilim, birbiriyle sürekli iç savaşın içindedir. Ne var ki, şeri / Sünni İslam genellikle iktidar olmuştur. Bu nedenle, İslamın merkezinde yer almış ve kendini "yasal / meşru" görmüştür. Ulema, tarihi boyu bu nimetten doyasıya yararlanmıştır. Tasavvuf ve tarikat çevreleri ise başından beri İslamın "yasal / meşru" olmayan kanadı olarak görülmüş, dışlanmış, aşağılanmış, zaman zaman kıyıma varan zararlar görmüştür. Ama varlık mücadelerini, Osmanlı'nın son yüzyılına ilişkin incelediğimiz dönemde de sürdürmüşlerdir.

Şeri İslam, tarihi boyu geniş kamu yığınlarına sürekli soğuk ve katı gelmiştir. Devletler ve yönetim çevreleri şeri İslamın bu o ölçüde de kuralcı yanından yararlanmak ve kendi egemenlikleri uğruna kullanmak için sahiplenmekten ve onunla bütünleşmekten kaçınmamışlardır. Tarikatlar ve tasavvufi çevrelerinse şeri İslamın bu katı, bağnaz ve ödünsüz yanını yumuşatmada, böylesi bir biçimiyle İslamı geniş kamu yığınlarına benimsetmede yararları olmuştur. Ne var ki, resmi / ortodoks / Sünni din gibi tasavvuf ve tarikatlar da çoğu kez kötüye kullanılmış, kimi kez birer "tembellik ve kargaşa ocağı" olarak görülmüştür. 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı aydılarının şeri İslamla birlikte popüler İslamı da eleştiri yağmuruna tutmaları, "kaldırılma"sını yahut "düzeltilme" sini istemeleri bu nedenle olmalıdır. Osmanlı'nın son yüzyılındaki modernleşme eğilimleri böyle bir genel hava yaratmıştır.

Osmanlı'nın son yüzyıllarında özellikle modernleşmeye adım uydurabilen ve bu modernleşme çabalarına olanak verebilen dini eğilimler yeğlenmiş; yönetimce, aydınlarca, asker-sivil bürokrasice ve halkın üst katmanlarınca kabul görmüşlerdir. Bunda şeri İslamın gelişmelere engel görülmesinin büyük payı olmuştur. Bu durum tarikat ve tasavvufi eğilimlerin öne çıkmasına, aydınların ve üst katmanların bu eğilimlere girmelerine neden olmuştur. Kültürel olarak alt düzeyli kesimler Nakşibendi, Kadiri gibi Sünni tarikatlarda kalırken, üst katmanlar modernleşmeye ve toplumsal gelişmeye en açık Bektaşilik, Mevlevilik ve Melamilik gibi Alevi zeminden yükselen tasavvufi eğilimlere ve tarikatlara bağlanmışlardır. Böylece Anadolu ve Balkanlarda bu üç tasavvufi tarikat yayılma ve dergahlar yoluyla kurumlaşma göstermişlerdir. Toplumun ilerlemesinde, anayasa-meşrutiyet-cumhuriyet gibi kurumların alınmasında temel öncü güç olmuşlardır.

2. Abdülhamid olsun, onun karşısındaki İttihat ve Terakki Partisi olsun bu yapılanışın ve tarihsel gelişmenin bilincindedirler. Abdülhamid Sünni Nakşi, Kadiri, Halidi, Halveti, Şazeli, Rüfai ve Sadi çevrelere yaslanmaya çalışmıştır. Kendisine danışmanlık eden iki şeyhi vardır. Bunlar katı Sünni ve Arap kökenli Ebül-Hüda ile Zafir Efendi'dir. İttihat ve Terakki ise Bektaşi, Mevlevi ve Melami çevrelerle, dergahlarla ve şeyhlerle ilişki içerisindedirler. Partinin ileri gelenlerinin çoğu bu tarikatlardan birine girmiş, dahası bir dergah üyesidirler. Doğallıkla, yoğunluk Bektaşiliktedir. Özellikle, Bektaşiliğin Türkçü ve Türkçeci olması geniş kamu kesimlerinin bu tarikata bağlanmasına neden olmuştur. Gerek Abdülhamid, gerekse İttihat ve Terakki hoca-şeyh karşıtlığından yararlanmışlardır. Kendilerine yakın olanları tarikatların ve dergahların / tekkelerin başlarına getirmişlerdir. Doğallıkla bu oluşum modernleşme sürecinde olan Osmanlı'nın birçok aydınının dikkatini çekmiş ve eleştiri konusu edilmiştir. Ünlü şair Şinasi şeyhlerin kerametiyle alay eder. Abdülhak Hamid'se; şeyhliğe eğilimin, asıl vakıf gelirlerine eğilimden kaynaklandığını ima eder. Alevi-Bektaşilere de zaman zaman o bilinen iftiralar ve karalamalar yapılır. Bu dönem için bunun en çarpıcı örneği, "İçtihat"la "Türk Yurdu"na yansır. "Türk Yurdu"nda -kendisi de kökeninde bir Şii olan- Ahmet Ağaoğlu'nun yazılarında yer alan; "Bir kızım olsa putperest bir Türk'e, hatta bir Şii / Aleviye vermem" sözüne Süleyman Nazif "İçtihad"ın 75. sayısından öfkeli yanıtlar verir. Bu düşüncenin toplumsal birliği bombalayacağını, Anadolu Türkleri arasında sayıları birkaç milyonu bulan Alevilere karşı takınılan bu tutumun Osmanlı Türkiyesi toplumunu nasıl ayrılıklara düşüreceğine vurgu yapar ve kınar.

Tanzimat'tan sonra, özellikle 1908 devrimine gidilirken ortodoks İslama ve bunun toplum yaşamına yansımasına karşı eleştiriler yoğunlaşmıştır. Bu "asi ruh"un en çarpıcıları Şinasi ile Tevfik Fikret olmuşlardır. Ziya Paşa Hıristiyanlıkla İslamiyetin toplum yaşamındaki yansımasını karşılaştırarak, İslam ülkelerinin "virane"ye döndürüldüğünü belirtir. Muallim Naci "yeni görüş" ve gelişmeler karşısında resmi İslamdan söz etmenin, anlam taşımayan bir "rüya"dan başka birşey olmayacağını vurgular.

Tanzimat'tan Abdülhamid yönetiminin ortalarına kadar bu çatışma bir biçimde sürer. "Servet-i Fünun Dergisi"nin ikinci çıkışından itibaren Tevfik Fikret ortodoks İslamın halka telkin edilen biçimine, yani dinsel inançlara çatar. "Tarih-i Kadim" şiirinde "kurulmuş din", kabul edilmiş ve "yerleşmiş inançlar"ın hepsine çatar. Bu eğilimde eleştiriler Abdülhak Hamid ve Abdullah Cevdet'te de görülür. Dine oldukça bağlı olan Mehmet Akif bile softalığa, bağnazlığa karşı tavırlıdır. İslam, Osmanlı ve Türk toplumunun Batı karşısındaki sürekli gerileyişi aydınları böyle bir tepkiye itmiş ve bu gerileyişin nedenini resmi / şeri / ortodoks / Sünni İslamdan aramışlardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön İttihat ve Terakki

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir