Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Münşeat-ı Akif Paşa

Burada Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Münşeat-ı Akif Paşa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:04

MÜNŞEAT-I AKİF PAŞA

A- AKİF PAŞA'NIN HAYATI


Münşi, şair, devlet adamı gibi sıfatlarla tavsif edilen akif Paşa Yozgat'ta doğdu (1787). Daha altı yaşında iken, babası Antepli Kadı Mehmed Efendi ile Hicaz'a gitti. Dönüşünde çeşitli Yozgat ulemasından dersler aldı. Yozgat ayanından Cebbar-zade Süleyman Bey'in katipliğini yapan akif Paşa; O'nun ölümü üzerine İstanbul'a gitti. Orada, amcası Reisülküttap Mustafa Mazhar Efendi'nin delaletiyle Divan-ı Hümayün Kalemi'ne girdi (1814). Çalışkanlığı ve zekasıyla dikkatleri üzerine çeken Paşa, amedi odasına geçti. Burada da beğenilerek bizzat padişah II. Mahmut tarafından taltifen maaşı arttırıldı. Makam ve mevki yolunda hızla yükselen akif Paşa, amedci (1825), Beylikçi (1827) den sonra Reisülküttap oldu (1832). II. Mahmud'un yeniliklerinden olarak Reisülküttaplık, Hariciye Nezareti'ne dönüştürüldü. Böylece Akif Paşa da, ilk Hariciye Nazın olmuş oldu. Sadaret Kethudalığı'ndan tahvil edilen Mülkiye Nezaretinde de eski kalem arkadaşlarından Pertev Paşa bulunuyordu.

Akif Paşa, hastalığı bahane edilerek, gerçekte ise "Churchill Vak'ası" denilen meşhur hadise yüzünden Hariciye Nazırlığı'ndan azledildi (1836). Churchill Vak'ası kısaca: İngiliz teb'asına mensub, İstanbul Kadıköy'de mukim Churchill (Morning Herald'ın muhabiri olan bu zat daha sonra Ceride-i Havadis Gazetesi'ni de çıkartmıştır. Avlanırken, kuzu otlatan müslüman bir çocuğu yaralar. Ceza olarak Bab-ı ali Tomruğu'na hapsedildiğini duyan Hariciye Nazırı akif Paşa, bu cezayı hafif bularak Tersane'de hapsini emreder. Hadise başta İngiliz Sefiri olmak üzere yabancı gayr-i müslim sefirler tarafından, Paşa'nın aleyhine üstelik Churchill'in dövüldüğü de iddia edilerek siyasi bir mesele haline getirilip, Bab-ı Ali'ye takrir sunmaya kadar götürülür. Bab-ı ali de onlarla uğraşmaktansa sudan bir bahaneyle Paşa'yı harcamayı yeğ görür.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MÜNŞEAT-I AKİF PAŞA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:04

Azledilen Paşa, bütün olanların Pertev Paşa'nın başının altından çıktığına inanıyordu. Bir sene, üç buçuk ay sonra onun azliyle boşalan Mülkiye Nazırlığı'na getirilmesi (1837) bile ona karşı olan kızgınlığını gidermeye yetmedi. Aleyhine çeşitli jurnallerin yanı sıra, Pertev Paşa'nın idam olmasına tesiri olduğu farzedilen meşhur 'Tabsıra'sını da bu devrede yazdı. Mülkiye Nezareti'ni "adab-ı ubudiyyete münafi" mülahazasıyla Dahiliyye Nezareti'ne tebdili de Selefi'ne olan husümetinden olsa gerek. İlk Dahiliye Nazırımız olan akif Paşa (Reisülküttaplık'ta Efendi, Hariciye Nezareti'nde Vezirlik) 'Paşalık' unvanını da burada aldı.

Paşa, Dahiliyye Nazırlığı'nda pek fazla kalamayıp yine hastalığı bahane edilerek tekrar azledildi. Bu azlinin gerçek saikleri arasında Pertev Paşa yetiştirmelerinden Mustafa Reşit Paşa'nın dahli ve tesiri de sayılmaktadır. Fakat çoğunluk kendi kindar ve rakiplerine karşı acımasız tavrının sebep olduğu söylenir.

Abdülmecid'in cülüsundan sonra (1839) Kocaeli Mutasarrıflığına tayin edildiyse de, halkın şikayeti ve hastalığı öne sürülüp yeniden işine son verilerek Edirne'ye sürüldü. İstanbul'dan gelen bir heyetin muhakemesi neticesi, iki yıl mahkumiyetli sürgünlüğe çarptırıldı. Sürgün cezası bitince İstanbul'da kalmasına müsaade edilmeyerek Bursa veya Yozgat'ta ikamet edebileceği haber verilen akif Paşa, Bursa'da kalmayı tercih etti. Şehzade Abdülhamid'in doğumuna düşürdüğü tarihi Abdülmecid'e sununca göz hapsinde olmak kaydıyla İstanbul'da ikameti caiz görüldü (1842). Süleymaniye'deki konağı ve Boyacıköyü'ndeki yalısında, evinden camiye gitmek, sahilhanesinde kayıkla gezinmek gibi hiç yok denecek bir serbestilik içinde ancak iki sene yaşamaya tahammül edebildi. 1844'de hac yolunu tuttu ise de geri dönemeyerek (belki de böyle olmasını kendisi de arzu ediyordu) gelirken İskenderiyye'de hastalanıp tam gemiye bineceği sırada vefat etti. Mezarı Danyal Peygamberin türbesi civarında olan Paşa'nın ölüm tarihi üzerinde bazı ihtilaflar varsa da İbnülemin Mahmud Kemal'in tetkik ve araştırmaları neticesinde doğru olarak kaydettiği (1845) tarihi en sahih olanıdır.

B- ESERLERİ VE EDEBİ ŞAHSİYETİ

Akif Paşa "Adem Kasidesi" ile 'Şair olarak tanıtıldıysa da, gerçekte o, önce 'münşi', sonra şairdir. Orta öğretimdeki bu eksik tanıtma, derinliğine bir edebi mütalaa verilmeyişin yanısıra, Adem Kasidesi'ndeki inkar, ye's, bıkkınlık vs. muhtevamn, onu inceleyenlerdeki var olan aynı duygularla akrabalık kurmasındandır. Zira özellikle son yüz yılda Avrupayı kavuran bu bedbinlik, Avrupalı veya Avrupai gözle bakan Edebiyat tetkikcilerini ilk planda kendi vasıflarını görmeye zorlamıştır. Bu sebepledir ki Akif Paşa onlar gözünde, Avrupai Edebiyatın ilk müjdecileri arasındadır.

Avrupai Edebiyatın öncülerinden sayılmasının bir sebebi de nesrinde görülen kısmi sadelik, inşa sanatının sanki bir husüsiyeti haline gelen grift, dolambaçlı, süslü ifadelerden kurtulmaya çalışmasıdır. Kısa, özlü, teferruattan kaçma gibi özellikler Avrupai Edebiyatın şiarı sayıldığından ve bir de Paşa, Torunu için yazdığı bir 'mersiye'sinde beşeri duyguyu ızdıraplı bir psikoloji ikliminde işlediğinden Doğu'dan koparılmıştır.

Akif Paşa Batı'yı hiç tanımamıştır. O, daha körpecikken Yozgat gibi Anadolu'nun göbeğinde Şark (İslam) medeniyetine bağlı ulemadan Şark kültürü almaya başlamış, ömrünün sonuna değin de ne coğrafi ne fikri İstanbul ve Edirne'den öte geçmemiştir. Her iki şehir de Doğu medeniyetinin bir remzidir. Buna rağmen Paşa'yı Batı'nın tesirinde saymak, bütün müsbet çıkışları Batı'nın güdümüne sokan, her yazar ve şairimizi bir Batılı'dan ilhamlanıyor zannına kapılan ezik, cesaretsiz bir anlayışın tezahürüdür. Yoksa 'Beşeri duygu'yu tema almak yalnız Batılılar'ın mı hakkıdır? Acıları, dertleri, ızdırapları hiç bir Doğulu işleyemez mi?

Paşa'nın Münşeatı'nda görülen sadelik kendi arzusuyla yapılan bir şey değildir. Devletin o günki siyaseti neticesi yapmayı tasarladığı yeniliklerde, halktan destek gerekliydi. Onun için sık sık beyanname ve fermanlarla halka müracaat ediliyordu. Bu suretle temiz, anlaşılır, süsden uzak bir yazı diline ihtiyaç hissediliyordu. İşte böyle ihtiyaçlardan ötürü Bab-ı ali memuriyetlerinde terfiler, sahibinin uslübundaki sadelik, kolay anlaşılırlık, açıklık meziyetlerine göre yapılıyordu. Me'ınurlar da haliyle bu meziyetlerle yazmağa çalışıyorlardı. Akif Paşa ve rakibi Pertev Paşa'nın hemen bütün ikballeri zikredilen husüsiyetlere sahip takrir ve telhisleri vesilesiyledir.

Akif Paşa'nın edebi kişiliği hakkında en sahih cümleleri Fuad Köprülu den dinleyelim:

"Tabsıra'nın bazı parçaları, Şeyh Müştak'a mektubu, torununa hece vezniyle yazdığı mersiyesiyle, akif Paşa'yı Tanzi-mat'dan sonra inkişaf eden avrupai Türk edebiyatı'nın ilk mübeşşiri sanmak, Namık Kemal'den ve bilhassa Ebüzziya'nın Nümüne-i Edebiyat-ı Osmaniye'sinden sonra, edebiyatımızda adeta bir an'ane haline gelmiştir.

Halbuki münhasıran Şark terbiyesi görmüş ve Avupa medeniyetine bigane kalmış olan Akif Paşa'yı eski klasik edebiyatın son mümessillerinden addetmek, şüphesiz daha doğrudur. Onun bazı nesirlerinde gördüğümüz sadeliğe eski asırların nesrinde daima tesadüf edildiğini; hece vezniyle şiir yazmasına gelince, bir tarafdan saz şiirinin diğer taraftan Mahallileşme cereyanı'nın temayülü'nün neticesi olarak bunu Nedim'den itibaren daha iyi anlarız. Adem Kasidesi sahibi ideoloji itibariyle, Şinasi-Ziya Paşa-Kemal Mektebi'nin mübeşşiri addetmek asla mümkün değildir. Akif Paşa'nın şahsiyeti, eski Şark mektebi'nin sırf dahili tekamülünün mahsulüdür."

Bundan öncekiler çeşitli kaynaklardan faydalanarak sunduğumuz cümlelerdi. Bizim üzerinde çalıştığımız eserinde Akif Paşa çok değişiktir. Bu eserinde, ne Adem Kasidesi'ndeki tereddütleri, ne Tabsıra'sındaki kin ve nefretlerinden hiç bir iz yoktur. Mektuplarının muhtevalarını göz önüne getirerek düşünürsek Paşa, dindar hatta biraz da mistik, hediye ve ihsanı seven, devlete ve din büyüklerine karşı saygılı, devamlı kendisini hakir, aciz, kemter, ahkar, zelil vs. sıfatlarla küçük gösteren, en değersiz bir iyiliği bile teşekkürle yadeden, edebiyatı bu duygularına basamak yapan bir şahsiyettir. Bunu ilerdeki bölümde mektuplarının küçük tasnifinde daha iyi anlayacağız.

Paşa'nın kindar, kavgacı, ikbalperest, bedbin, geçimsiz, jurnalci gibi sıfatlarla da değerlendirildiğini kaydetmeden geçemeyiz. Bununla beraber Akif Paşa izzetten çok zillet görmüş, aziller sürgünler altında ezilmenin neticesi ye'se düşmüş, dünyasından bıkmış bir kişidir. Herkesten şüphe etmesi, kurtuluşu 'Adem'de araması hep bu mazlumiyyetin tezahürüdür.

ESERLERİ:

Akif Paşa her şeyden önce kuvvetli bir nesir üstadıdır. Eserlerinin önemlilerini de nesir olanlar meydana getirir. Bununla beraber eski edebiyatın bütün şekillerinde şiir denemiş, küçük bir Divançe bile meydana getirmiştir. Adem Kasidesi'nden başka elde gençlik zamanına ait üç kasidesi, münacat, gazel, şarkıkıt'a, tarih, lügaz, mesnevi, musammat nev'ilerinde birkaç parçasıyla hece vezniyle yazılmış iki manzumesi vardır. Fakat devamlı söylediğimiz gibi Paşa'yı şair olarak tanıtan 'Adem Kasidesi' ile torununun ölümüne yazdığı hüzün dolu 'mersiye'sidir. Kısaca bu iki şiirinden bahsedelim.

Adem Kasidesi:

Paşa bu kasidesini, mevkilerden azledilmiş ma'lübiyyet ye'sine kapılmış, elinden kimsenin tutmadığı son devirlerinde kaleme almıştır. Hem vücutça hasta, hem de ruhça bir marazlılık sırasında yazdığı bu kasidesinin özünü, Bermurad olmayıcak ben yere göçsün alem Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pay-i adem düşüncesi oluşturur. Hiç bir kimsenin medhini yapmayan yalnız indi görüş ve bencil hislerini taşıyan bu kasidesi kaydettiğimiz hususiyyeti ve kısmi mevzü bütünlüğü yüzünden yenilik mahsülü sayılmışsa da bu çok eksik ve yanlış bir mütalaadır. Zira üslüp, tertip, kafiye ve redif örgüsü, manzümenin sonlarına yakın koyduğu tegazzül bölümüyle tam bir Divan edebiyatı mahsülüdür. beyitlik kaside, iniş çıkışlarıyla buhranlarıyla ve bir devlet adamı tarafından da kaleme alınmasıyla sanki o yıllar ve sonraki Osmanlı Devleti'ni simgelemektedir.

Ferdi ızdıraptan hareket eden Paşa, gittikçe gelişen kaside ve kafiyelerin zorlamasıyla felsefi ızdıraba kadar gider. Maddi ızdıraplarına son verecek olan, onun için ancak Adem fikridir:
Ne gam ü gussa ne rene ü elem ü bim ü ümid Olsa şayeste cihan can ile cüya-yı adem...
Tamamen mücerred muhteva ile işlenen, varlığın karşısına yokluğu, ızdırap karşısına huzuru, hayat karşısına ölümü çıkaran metafizik zıtlaşmalar müşahhas benzetmelerle donatılmıştır. Üslüpta eski yol seçilmiş olmasına ve tamamen medrese kavramları üzerinde geliştirilmesine rağmen Adem Kasidesi, yeniliğin başlangıcı sayılmış, işlediği ızdırap teması gittikçe sathileştirilerek, basitleştirilerek Tanzimat'tan sonra Recai-Zade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid tarafından devam ettirilmiştir.

Mersiye:

Üzerinde çok söz söylenen bir şiiri de budur. Paşa'nın hece vezniyle (6x5 veya 4x4x3) duraklı milli hece üslübiyle ve yarım kafiye örgüsüyle söylenen bu mersiyesi, tamamen beşeri muhteva taşıdığından ötürü Avrupai Edebiyat'tan etkilendi damgasını yemiştir.
Bu damganın yersiz olduğunu, bu şekilde çok halk şiirinin bulunduğunu, ağıt vasıflı türkülerin Anadolu'da hemen her ölüm hadisesinde söylendiğini biliyoruz.

Aşık tarzındaki bu güzel şiiri kaydetmeden geçemeyeceğim:

Tıfl-ı nazeninim unutmam seni
Aylar günler değil geçse de yıllar
Telihkam eyledi firakın beni
Çıkar mı hatırdan o tatlı diller
Kıyılamaz iken öpmeğe tenin
Şimdi ne haldedir nazik bedenin
Andıkça gülşende gonca dehenin
Yansun ahım ile kül olsun güller
Tegayyürler gelüb cism-i semine
Döküldü mü siyah ebru cebine
Sırma saçlar yayıldı mı zemine
Dağıldı mı kokladığım sünbüller

Feleğin kinesi yerin buldu mu Gül yanağın reng-i rüyun soldu mu Acaba çürüyüp toprak oldu mu Öpüp okşadığım o pamuk eller...
Şimdi sırayla öbür eserleri hakkında bir kaç söz edelim:

Tabsıra:

Bir mukaddime, iki bölümden meydana gelen Tabsıra üzerinde de çok münakaşa edilmiştir. İkinci bölümü de yarım olan bu eser rakibi Pertev Paşa aleyhine kaleme alınmıştır.

Mevzüünun ictimailiği, kısa cümlelerden meydana gelmesi, inandırıcı olması bakımından birbirine karşı görüşlerle değerlendirilen bu eser hakkında en doğrusunu Namık Kemal bizzat Tabsıra'ya yazdığı Mukaddime'de söylemiştir:

"Akif Paşa'nın Tabsıra'sı, benim zannıma göre, edebiyat-ı cedidenin me'haz-ı ictihadı olan asardandır. Fakat Akif Paşa bu yolda mücidlik şerefini haiz değildir; çünkü Tabsıra'dan çok evvel de bu tarz-ı ifadeye mehaz olabilecek kadar tatlı şeyler yazmış büyük Raşid'ler, İsmet Bey'ler, Ha'et Efendi'ler daha bir hayli zatlar vardır."
1882-1887 tarihlerinde altı defa basımı yapılan Tabsıra, tamamile mahallileşme cereyanı'nın mahsülüdür.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MÜNŞEAT-I AKİF PAŞA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:04

Münşeat ü Eş'ar-ı Akif Paşa: Bizim transkripsiyon ettiğimiz bu eserin iki ayrı baskısı yapılmıştır. 1843'de İstanbul 1845'de Mısır'da basılan eser, şiirlerini de içine almak suretiyle Münşeat-ı El-Hac Akif Efendi ve Divançe adını taşımaktadır. Fakat bu her iki baskı da asıl İst. Ünv. Kütüp. nr. 2597'de kayıtlı yazma nüshadan daha az mektup ihtiva etmektedir. Biz bunu Üniversitemizde bulunan Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Okuma Salonu'nda bulunan Münşeat-ı El-hac Akif Efendi ve Divançe (3. baskı, İst. Matbaa-i amire 1262)'de bizzat gördük. Asıl yazma nüshadaki mektup sayısı ile basımı arasında çok fark var. Yalnız, yazma nüshadaki başlıksız bazı mektupların orada başlıkları ve kime gönderildikleri de belirtilmiş. Akif Paşa'nın mektupları daha sonraları (1884) hal tercemesi ile Eser-i Akif Paşa ismiyle de basılmıştır. Biz bu eseri de bizzat tetkik ettik. Çok az mektup ihtiva eden eserin son kısmında Namık Kemal'den alındığı anlaşılan güzel sözler yer alıyor. Belki bir faidesi olur mülahazasıyla Şehrimiz (Erzurum) İl Halk Kütüphanesi nr. 14678'de de bulunduğunu bildirelim.

Yine mektuplarının bir kısmı da (1884) tarihinde İstanbul'da Muhar-rerat-ı Husüsiyye-i Akif Paşa ismiyle bir araya getirilmiştir. Bir de Paşa'nın amedi Kaleminde tercüme ettiği Risaletü'lFirasiyye ve'l-Siyasiyye adlı eseri varsa da 39 sahifelik küçük eser matbü değildir. Aslen Arapça-dır ve Ünv. Kütüp. nr; 1223'de kayıtlıdır.
İlk defa Ebüzziya Tevfık tarafından Nümüne-i Edebiyat-ı Osmani-ye'de neşredilen fakat ismi üzerinde bazı ihtilaflar bulunan önemli Şeyh Müştak'a Mektup'unu da ayrıca eserleri arasında zikredebiliriz. Fuad Köprülü' "Şeyh Müşfik" diye kaydederken A.H.Tanpınar'da "Şeyh Müştak" isminin yanlış olduğu kanaatındadır.

C- MÜNŞEAT VE MEKTUP HAKKINDA UMUMİ BİR MALÜMAT

a- Münşeat:


Arapça "Neş'et" mastarından türetilen bu kelime: "Kaleme alınan şeyler, nesir yazılar, mektublar, mensur yazı veya mektupların bir araya toplandığı dergi, mecmu'a" gibi manaları ihtiva ediyor.

Divan Edebiyatında, şiirlerin bir araya toplandığı eserlere "Divan", edebi kıymet taşıyan mensur yazıların cem edildiği mecmualara da "Münşeat" denirdi. Münşeatlar, mensur olmak kaydıyla mevzuları ne olursa olsun her türlü yazıları ihtiva edebilirdi. Fakat daha sonraları yalnız mektublar münşeat eserlerinde yer almış, sanatla, siyasetle, içtima-iyatla alakalı nesirler adeta tali duruma düşmüştür.

Türkler'in Müslümanlığı kabul etmeleri neticesinde, Müslüman Arap ve İran kültürüyle hemhal olmaları edebiyatlarında da tesirini göstermiş, milli alfabelerini değiştirmekten de öte, Dini ilimlerde Kur'an dili Arapça'yı tek lisan olarak kullanma zarüretini doğurmuştur. Fars dilinin edebi cazibesi de, bu dilin Osmanlı Münevverleri arasında edebiyat lisanı olmasını intac etmiştir. İşte bu sebeplerden dolayı yazılan eserler, ya Arapça ya Farsça ya da bu iki lisanın ve Türkçenin terkibi sayılabilecek Osmanlıca ile kaleme alınıyordu. İslam Medeniyetini gönüllü kabullenen Türkler, bu medeniyetin lisanını kullanmaktan, kelimelerini almaktan manevi bir haz duyuyor, bu meselede adeta yarışıyorlardı. Bu, XV. yüzyılda zirveye ulaştı ve Mahallileşme Cereyanı'na kadar devam etti. Böyle şartlar altında elbette "İnşa" sanatının terkibi lisandan kurtulması beklenemezdi. Hatta müsaitliği yüzünden bu lisanın en çok uygulandığı saha olmaktan kendini kurtaramadı.

Mübalağa, teşbih, istiare, mecaz vs. bir sürü edebi sanatlarla donatılan münşeat, Avrupa Medeniyeti ile karşılaşan ve Islahat, Tanzimat gibi hareketlerle kendini tazelemek yoluna giren Devlet tarafından itibar görmeyince, süslü, ağdalı lisanından sadeliğe dönmek mecburiyetinde kaldı. Devletin dahli, Mahallileşme Cereyanı'nın te'siri ve halkın anlayacağı kelimelerle yayım yapmak mecburiyetinde olan Gazete'nin günden güne gelişmesi, münşeatı, yalnız okumuşların zevk aldığı, tahsilsiz olanların anlamadığı, maksadın teferruat ve ağır terkiblerle boğulduğu üslüp geleneğinden kurtarmıştır.
Husüsiyetle pek meşhur olmayanların "münşeat"ı bulunmaktaysa da, Feridun Ahmed Bey'in (öl. 1583), Nabi'nin (1642-1712), Veysi'nin (15611628) Nergisi'nin münşeatları ünlüdür.

b- Mektup:

"Başka yerde bulunan bir kimseyle haberleşmeyi sağlayan yazılı kağıt" diye tarif edilen mektup, bir edebiyat türü olarak bu manaya uygun gerçek mektup derlemelerini kapsar. Mektup biçimindeki romanlar, incelemeler vs. bu türün haricindedir.
Mektup Edebiyatı iki şekilde belirdi.

Birincisi:

Yayımlanmak maksadı olmayan kuvvetli bir edebiyatçının mektupları, şaheserliğinden dolayı sonradan bir araya getirilip neşredildi. Eski Çağada Cicero, modern çağda Voltaire ve Diderot'un mektupları böyledir. Daha sonra cemiyet, mektubu yüksek tabakanın bir edebiyat biçimi olarak görmeye başladı ki ikinci tür olan mektuplar bundan sonra meydana geldi; yazarlar yayımlamak maksadıyla sanatlı mektuplar yazıp bir araya getirdiler. Bunun en tipik misalini Plinius verdi.

Batı'da bu türün manzum olanları da vardır. Serbest bir sohbet tonuyla edebi ve ahlaki konuların ele alındığı bu manzum mektuplarda ilk örneği, gerçek veya hayali kişilere yazdığı mektuplarla daha birinci yüz yılda Roma'lı Horatius verdi. XVI. yüzyılda Marot Latince modelinden biraz daha değişik olarak bu türü nüktecilik sahası haline getirdi. Daha sonraki yüzyılda mektubu rahat konuşma tonuna sokan La Fontaine olduysa da bu türü didaktik biçime yönelten ahlaki ve edebi mektuplara biraz da hiciv unsurunu sokmuş olan Boileau'dur. Mektup, biçim olarak en iyisi olan didaktikliği en parlak devresine kavuştuğu XVIII. yüzyılda aldı. Bu türde rahatça en değişik söyleyişleri deneyen Völtaire'dir.
Mektup türünü manzum biçiminden ayıran Romantizm olmuştur. Bu edebi akım şiiri, düşüncelerin değil duyguların terennümüne münhasır kılarak, fikri nesre bırakarak manzum-mektup türünü rağbetten düşürmüştür.

Bizim edebiyatımızda mektup türü ilk misallerini, Hz. Muhammed (s.a.v)in çeşitli devlet adamlarına yazdığı mektuplardan almıştır. Onlardaki besmele, hamdele, salveleden sonra gerçek maksadı açıklamak ve yine Allah'a hamd, Peygambere selam ve hidayette olanlara dua şekli klasikleşerek Batı Edebiyatı te'sirine girinceye değin devam etmiştir.
Husüsiyetle din büyüklerinin (Muhiddin-i Arabi, Cüneyd-i Bağdadi, Mevlana Celaleddin-i Rümi vb.) kaleme aldıkları mektuplar aym zamanda büyük edebi değerleri haizdir. Seci, teşbih, istiare, leff ü neşr, ıtnab, mübalağa gibi sanatlar bir zamanlar mektubun vazgeçilmez unsuru olmuştur. Böyle mektuplar çok sevilmiş, devlet adamları bile, mektupları bu üslüpta başarılı olanları taltif etmişler, mektuplarım onlara tahrir ettirmişlerdir. Nasreddin Tüsi tarafından Hülagü adına kaleme alman mektup bunun ilk güzel misallerinden biri sayılmıştır. Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerine ait resmi mektupların bir kısmı eser vücuda getirecek şekilde toplanıp "Münşeat-ı Feridun Bey" adıyla III. Murad'a takdim edilmiştir.
Münşeat kısmında izaha çalıştığımız sebepten dolayı Tanzimat dönemine kadar olan mektuplar, süslü nesrin kaidelerine uygun şekilde kaleme alınmıştır. Başta akif Paşa olmak üzere ali Paşa, Fuad Paşa, Reşit Paşa vd.nin mektupları, yazışma lisanında Sade Nesrin örnekleri oldular.

Divan Edebiyatında da manzum mektuplara rastlanır. Husüsiyetle mesnevilerde mevzuunun icabına göre bu yola sık sık gidilmiştir. Şeyhi'nin Husrev ü Şirin'inde Ferhad'ın ölümü üzerine Husrev'in Şirin'e yazdığı mektup gibi... Manzum-mektup biçimi Tanzimattan sonraki edebiyatımızda İsmail Safa, Milli Edebiyat dönemimizde Ziya Gökalp, Halit Fahri Ozansoy, Kemalettin Kamu, Cumhüriyet'ten sonra Necip Fazıl Kısakürek, Bedri Rahmi Eyüboğlu vd. tarafından da denenmiştir.

Namık Kemal, Muallim Naci, Ahmed Midhat Efendi, Fuad Köprülü vs.nin siyaset, edebiyat, dil mevzularında mektup biçiminde kaleme alınmış eserleri vardır. Ayrıca bazı gezi notları, yazarların akraba ve arkadaşlarına yazdıkları husüsi mektupların sanat değeri taşıyanları, kendileri veya ölümünden sonra yakınlan tarafından yayımlanmıştır. (Mektuplarını; M. Naci, Mektuplar; A.H.Hamid, Ziya'ya Mektuplar; C.S. Tarancı vs.) Muharririnin şahsi düşüncelerini, edebi, siyasi fikirlerim ve asıl karakterlerini daha iyi tanımaya yardımcı olan bu tür, gittikçe ehemmiyet kazanmaktadır.

D- ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞIMIZ ESER

Münşeat-ı Akif Paşa, tamamen mektuplardan meydana gelmektedir. Eski yazılan misallerine göre sade lisanla kaleme alınmasına rağmen bu mektupların yazılış şekli klasik tertibe uymaktadır. Yalnız başlangıçtaki hamdele ve salvelenin yerini yazılan şahsa dualar almış, maksad beyan edildikten sonra yine iyi temennilerle nihayete erdirilmiştir.

Mevzuu ve şekline göre küçük bir tasnife tabi tuttuğumuz bu mektupların hususiyetlerini kendi bölümlerinde izah edelim:

1- MEVZUU BAKIMINDAN

a) Siyasi Mektuplar: (35 adet)


Siyasi mektupların büyük bir bölümünü İran Şahı ve Veliahdına yazılanlar meydana getiriyor. Bu mektuplarda kısaça, Rusya'ya karşı müttefik olarak harekete karar veren Osmanlı Devleti ile İran arasında vaki olan bu ittifakın şartlan ile daha sonra Osmanlı topraklarına tecavüze karşı bunun sulh ve ahde uymadığını İran şahına ihtar eden yazılar yer alıyor.

Müşterek "düşmen-i mersüm" Rusya'ya, ahalisi aynı dine mensup İran ve Osmanlı Devleti'nin dini yakınlığı dolayısıyla birlikte karşı koymasının dini ve siyasi menfaatleri sebebiyle şart olduğunu açıklayan mektuplarda şu muahede maddeleri ileri sürülüyor:

1- Her iki devlet (Osmanlı ve İran) hiç bir ihmal ve müsamahaya meydan vermeden kafir Rus devletine karşı harp ilan edecek.
2- Birbirinin zarar-ziyanına da ortak olan iki devletin sulh ve kardeşlik muahedesi, harp bittikten sonra da devam edecek.
3- İran'ın Erzurum'da bir sefiri olduğu gibi, İran'da da Osmanlı Devleti'nin bir sefiri bulunacak.

Bu mektuplar İran'ın sefiri El-Hac Muhammed Şerif Şirvani ile gönderiliyor. Yine O'nun Şah'a ve "Şehzade-i civan-Baht Abbas Mirza"ya götürdüğü son mektuplarda Rusya ile aramızda "sulh u musalemefe varıldığı kaydedilip her iki müslüman devletin devamlı kardeşçe yaşaması temenni ediliyor. İran'a Osmanlı sefiri Esseyyid Muhammed Tayyibi'nin sunduğu son mektupta da, İran'ın bazı memurlanmn "Memalik-i mahrüsa-i Padişa-hanemizden olan hıtta-i Irakiyye'den Kürdistan taraflarına" tecavüzlerinin, Bağdad Valisi Davud Paşa tarafından Bab-ı ali'ye haber verildiği kaydedilerek acilen buna Şah tarafından mani olunması ihtar ediliyor.

Siyasi mektuplar içinde Hicaz'daki isyanı bastıran Mısır Valisi Muhammed Ali Paşa'ya yazılanları da var. Bunların üçü de Hicaz isyanı mevzuunda kaleme alınmış olup M. Ali Paşa tebrik ediliyor, Hicaz'da vukua gelen bazı aksaklıkların düzeltilmesi isteniyor. Diğer mektuplar içinde, Mora isyanını bastıran Vezirin tebrikini, Bağdad valisini tebrikini mevzü edinenleri yeralmaktadır.

b) İçtimai Mektuplar: (15 adet)

Bu yaptığımız tasnif, mektupları birbirinden elbette kesin bir sınırla ayıramaz. Mesela hemen her çeşit mektupda içtimai hadiseler görülebilir. Onun için biz bu başlık altında belirli hiç bir mevzuyu ihtiva etmeyen, Paşa'nın yalnızca dostlarına hal-hatır sorduğu mektuplarını topladık. Dostlar arası samimiliğin nasıl hassasiyetle, hürmetle dile getirildiğini, ferdle ferd, ferdle devlet arasındaki yakınlığı göstermesi bakımından bu mektuplar dikkate şayandır.

c) Teşekkür Mektupları: (48 adet)

Bu mektuplar sayısı en çok olanlardır. Paşa hemen her şeye bir teşekkür mektubu yazmıştır. Kendisine bir at gönderene, çavuş üzümü, donluk şal hediye edenlere ve yapılan en küçük yardımlara teşekkür etmiş. Memuriyetini tebrik edenler, sürgünden kurtulmasında yardımı dokunanlar, halini soranlar, davetine icabet edenler Paşa'nın bol bol teşekkürüne mazhar olmuşlardır.

d) Cevab-Haber Mektupları: (29 adet)

Husüsiyetle "Cevabname" başlığı taşıyan bu mektuplarda Paşa, kendine gönderilen çeşitli mektuplara cevap vermiş, kendisinden bir hediye talebinde bulunan birine (Bir at göndermesi rica ediliyor) kalmadığnı bildirmiştir. Ayrıca, dostlarına yazdığı Bükreş kasabasında bulunduğunu, Bursa'dan İstanbul'a geldiğini beyan eden mektuplarını da haber mektuplarından saydık.

e) İhsan isteyen mektupları: (17 adet)

Bu sayı dolaylı olarak umduğu bahşişlerin dışında sadece bazı hususi günlerde veya birinin yüksek mevkiye geldiğinde açıktan istediği mektupların sayısıdır. Yoksa Paşa'nın hemen her mektubunda bir yardım umduğu görülmektedir.

f) Rica-Şikayet Mektupları: (15 adet)

Rica bölümüne bilhassa başkaları için (birinin Müneccim-i saniliğe tayini, bir dervişe maddi yardım yapılması vs.) bazı devlet büyüklerine sunduğu mektupları aldık. Paşa kendisine ait olan zeametin bir paşa tarafından zabtedilmesinden şikayet ediyor. Yine Edirne'den yazdığı hastalığını beyan edip sürgünden kurtulmasını rica eden mektubu da bu kısma dahil ettik.

g) Davet Mektupları: (5 adet)

h) Tebrikleri: (31 adet)


Bunlar da çok çeşitli konularda yazılmış. Bayram tebrikleri başta olmak üzere, yeni yıl tebrikleri, ramazan, receb ayının duhülü tebrikleri, bazı hususiyet taşıyan günlerin yıl dönümü tebriki (mesela Tanzimat Fermanının yıl dönümünü, gündüzünü bayram gündüzü, gecesini kandil gecesi farzedip kutladıklarını beyanla Bab-ı ali'nin bu gününü kutluyor.), bazı zevatın bir mevkiye gelmesini, geziye çıkmasını mevzu alan tebrikleri ve hassaten viladet tebrikleri bunlar arasında yer alıyor. Bu tebriklerin hemen hepsinde de Paşa dolaylı yoldan hediye umuyor.

ı) Şekil Bakımından

a) Uzun mektuplar: 62 adet (30 satırdan fazla olan mektuplar)
b) Orta mektuplar: 55 adet (15-30 satır arasında olanlar)
c) Kısa mektuplar: 28 adet (15 satırdan az olan mektuplar)
d) Başlıklı mektuplar: 59 adet
e) Başlıksız mektuplar: 86 adet
f) Kime yazıldığı belli olan mektuplar: 54 adet
g) Kime yazıldığı meçhul olan mektuplar: 91 adet

E- NETİCE

Başta da kaydettiğimiz gibi şekli tertip bakımından eski olan bu mektuplar, gösterdiği küçük fark ve üslubunun biraz sadeliği yüzünden nesirde yenilik kabul edilip Tanzimat ve sonrası edebiyatımızda sade üslubun ilk örneklerinden addedilmiştir. Fakat gördüğümüz o ki, bu mektuplar ne mevzuu ne de şekli itibariyle eski edebiyatın bir parçası olmaktan ayrılabilirler. Onda görülen bazı yenilikler yabancı bir te'sir değil edebiyatımızın kendi içinde gelişen tabii seyri ile ortaya çıkmıştır.

Tamamı 145 adet mektuptan müteşekkil "Münşeat-ı Akif Paşa" diğer matbü' eserlerin asıl kaynağı olması, Paşa'yı, Tabsıra, Şeyh Müştak'a Mektuplar, Adem Kasidesi gibi eserlerindeki kindar, gammazcı, hırçın mizacından ayrı bir karekterle tanıtması hususiyetiyle üzerinde dikkatle durulması lazım gelen bir eserdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir