Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Çandır'da Şah Sultan Hatun Türbesi Veya Gerçeğin Öteki Yüzü

Burada Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Çandır'da Şah Sultan Hatun Türbesi Veya Gerçeğin Öteki Yüzü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:02

ÇANDIR'DA ŞAH SULTAN HATUN TÜRBESİ veya GERÇEĞİN ÖTEKİ YÜZÜ

Müslüman Türk milletinin iman ve kültür tarihinde mezarların ve mezarlıkların müstesna bir yeri vardır. Bilhassa büyük kültür merkezlerimizde bulunan geçmişi eski mezarlıklarımız gezildiğinde, bu hu-sus daha açık bir şekilde görülür. Ekseriyetle bir yeşil cümbüşü içinde bizleri karşılayan bu dünkü dirilerimizin mekanları, bugünkü dirilerimizin yarınki durak yerleri olarak, korkudan ziyade, ebedi dünyaya geçişin değişmez kapısı sıfatıyla kendilerini gösterirler. Burada yer alan ve biri-birlerinden oldukça farklı yapılışlarıyla, üzerlerinde sergiledikleri hik-met-amiz söz ve şiirlerle mezar taşları, yanlarına yaklaşmadan, bizlere mutlak hakikati fısıldamağa, bu dünyada can ve ruh taşıyan her mahlukun istisnasız tadacağı ölüm gerçeğini ve öteki dünya hakikatini hatırlatmağa, ona göre ahiret azığımızı hazırlamamız gerektiğini haykırmağa başlarlar. İnanan insan için bundan daha tabii bir şey düşünülemez. Fakat, fani olarak bildiğimiz dünya gerçeğinin, hayat ve maişet denen bir başka yüzü daha vardır ki, bu çok tabii olan şeyi, ölümü, düşünmekten bizi alıkor. İşte onun içindir ki, imanımız ve kültürümüz, bize zaman zaman mezarlıkları gezmemizi, bir vakitler yeryüzünde gururla ve azametle gezenlerin akıbetlerinin ne olduğunu kendi gözlerimizle görmemizi öğütler.

Bir mezar taşındaki şu sözleri başka nasıl yorumlayabiliriz:

"Ziyaretden murad hemarı bir duadır, Bugün bana ise, yarın sanadır."
Hayatın püf noktası belki de işte bu "Bugün bana ise, yarın sanadır" mısra'/cümlesinde gizlidir. Öyle ya, dünya evi bir misafırhaneden başka nedir ki? Kim kalmış bu dünyada?...

Bir türbede rastlanan şu manzum ifade, işte bu hakikati fısıldar:

"Dar-ı dünya bir misafir-hanedir,
Bir mukim adem bulunmaz tekke-i eflakde."

Bu satırları niçin yazıyoruz?
Bu yazıyı okuyanlar, şimdiye kadar, şüphesiz, defalarca kabristanlara gitmişler ve sayısız mezar taşlarında, yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz beytilere benzer pek çok manzum parça görmüş ve okumuşlardır. Bu, gayet normaldir; pek tabii olarak biz de okuduk. Fakat, Yozgat'ın yeni ilçelerinden ÇanduAda, bir kabristan ortasında bulunan Şah Sultan Hatun Türbesi'ni ve bu türbenin üst kat kapısı üzerine yüzyıllardan beri ziyaretçiler tarafından yazılan mebzul mikdardaki hikmetli manzum parçaları görünce, doğrusunu söylemek gerekirse, son derece mütehassis olduk ve dünden bugüne insanımızın ölüm karşısında kapıldığı duyguların ürünü olan bu manzum parçalan sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettik.

Zira, Şah Sultan Hatun Türbesi'nin üst kat kapısı üzerinde bulunan şu kelam-ı kibarda da dile getirildiği veçhile, duygularımızı eğer yazıya geçirmez isek, kısa bir süre sonra uçup gidecek ve belki de bir daha aynı duygulara kapılmamız, istesek bile, mümkün olmayacaktır:

"El-hatt baki ve'l-ömr fani, el-abd asi ve'r-Rabb afi."

Evet, hiç şüphe yok ki yazı kalıcıdır, ömür ise geçicidir; fakat beşer olmaktan kaynaklanan bir zaafla kul ekseriyetle isyankardır; bu isyankarı yaratan ve besleyip büyüten (Rabb) ise, her şeye rağmen affedicidir... Bu gerçeğin asırlar ötesinden asırlar ilerisine fısıldanması, ancak taş üzerine kazılması ile mümkün olabilmiştir; böyle bir hadise ve böyle bir an'ane, kim bilir belki de sadece bizim kültürümüzün ve imanımızın başarısıdır. Dolayısıyla gören gönül ve düşünen dimağ için, bu ne müthiş bir derstir.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ÇANDIR'DA ŞAH SULTAN HaTuN TÜRBESİ veya GERÇEĞİN ÖTEKİ Y

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:03

Bu kısa girişten sonra, şöyle bir sorunun sorulması mümkündür: Peki, yukarıda adı geçen Şah Sultan Hatun kimdir?
Şah Sultan Hatun, Dulkadirli Şeh Suvar Beğ (1467-1473)'ın kızı ve Dulkadır hükümdarı Alaüddevle Beğ'in oğullarından Şah Ruh Beğ'in eşi idi. Kocası Şah Ruh Beğ, aynı zamanda amcasının oğlu idi ve oldukça maceralı bir hayat yaşamıştı.

Faruk Sümer, kendisi ile ilgili olarak şu bilgiyi verir:

"Şah Ruh Beğ... Dulkadır hükümdarı Alaüddevle Beğ'in oğullarından biridir. Şah Ruh Beğ Osmanlı Memluk harbi (1485-1490) esnasında, Osmanlılar tarafından desteklenen amcası Şah Budak'ın 894 Rebiülahirinde (1489 Mart) yaptığı bir baskında tutsak olup gözüne mil çekilmiş ise de bu, görmesine engel teşkil etmemişti. Şah Budak bu başarısını müteakib Alaüddevle Beğ ile karşılaştı. Fakat yenilip kaçtı ve yardımcı Osmanlı kuvvetleri kumandanı Mihal oğlu İskender Beğ de savaş meydanında kaldı. Şah Ruh Beğ'in, babasının bu parlak zaferi üzerine kurtulduğu tahmin edilebilir. Bundan sonra Çandır'ın az kuzey doğusundaki Kozan köyünde oturan Şah Ruh Beğ Boz Ok'da... bir takım eserler vücuda getirdi.

"Osmanlı-Memluk savaşından sonra Alaüddevle, II. Bayezid ile münasebetlerini düzeltmeye çalıştı. Hatta bir maksatla 1500 yılında Karaman oğullarından Mustafa'nın tenkili için, Osmanlı kuvvetlerine yardım etmek üzere, Şah Ruh Beğ kumandasında asker gönderdi. Bir yıl sonra, Şah İsmail, Safevi devletini kurdu (1501). Ak Koyunlu hükümdarı Elvend Mirza'nın ölümü üzerine (911 yılı sonu: 1505), Alaüddevle Ak Koyunlu Göde Ahmet Beğ oğlu Zeynel'i, başında kardeşi Abdürrezzak ve kendi oğulları Şah Ruh ve Ahmed beğlerin bulunduğu bir ordu ile birlikte Amid'e gönderdi. Şah Ruh Beğ, Urfa ve Mardin'in ele geçirilmesinde başarı gösterdi. Bu hadisenin 911 (1505-1506) yılında olduğu anlaşılıyor. Şah İsmail'in 913 (1507)yılındaki Dulkadır seferinin bununla ilgili olduğunda şüphe yoktur. Aynı yıl içinde, Alaüddevle Beğ Amid (Diyarbakır) hakimi Musullu Kayıtmaz Beğ'in kendisine tabi olacağını bildirip yardım istemesi üzerine oğulları Saru Kaplan (asıl adı Kasım) ve Erduvana beğler kumandasında Amid'e bir ordu gönderdi. Fakat Alaüddevle Beğ'in oğulları Şah İsmail'in Diyarbekir valisi Ustacalu Muhammed (Han) tarafından yenildi. Tutsak alınan Saru Kaplan ve Erduvana öldürüldüler (913-1507-1508). Alaüddevle Beğ intikam almak için diğer oğulları Şah Ruh ve Ahmed kumandasında ikinci bir ordu sevk etti ise de bu ordu da yenildi ve esir alınan Şah Ruh ve Ahmed beğler öldürüldüler (914-15081509)."

Yukarıda adı geçen Şah Sultan Hatun, işte böyle bir şahsiyetin hanımı idi. Babası ve amcası hükümdar olmaları hasebiyle, pek tabii olarak saraylarda yetişmişti; bu saraylı hatunun medfune olduğu şahane türbe ise, yaptırdığı zarif abideden kendisini çok sevdiği anlaşılan Şah Ruh Beğ'in eseridir.

Bu yılın Ağustos-Eylül ayı içinde Yozgat ve çevresine yönelik olarak gerçekleştirilen inceleme gezimiz sırasında, önceden Çayıralan'a bağlı iken artık müstakil bir ilçe haline gelmiş bulunan Çandızdaki bu türbeyi de ziyaret etmiştik. Türbenin üst kat kapısı üzerinde en eskisi hicri 983 (miladi 1575) tarihini taşıyan ve yüzyıllar içerisinde burayı ziyaret edenler tarafından yazılmış olan pek çok hikmetli manzum parçaları görünce, yukarıda kısaca satırlara döktüğümüz duygulara kapılarak, bunları teker teker kaydetmek istedik. Ne var ki, hepsini tam olarak yazıya geçirmemiz mümkün olmadı. Çünkü, yazıldıkları zamandan günümüze yüzlerce yıl geçmiş, dolayısıyla akıp giden yıllar ya bir kısmını tahrip etmiş veya günümüzün ziyaretçileri, yahut çevredeki çocuklar tarafından -pek muhtemeldir ki ne olduğu bilinmeden silinmiş, karmakarışık hale getirilmişti. Buna rağmen, bu manzum parçaların hiç değilse, tam olarak tesbit edebildiklerimizi sizlerle paylaşmak ve bu vesileyle kültü" ve inanç dünyamızın his ve hüzün dolu bir cephesine dikkatleri çekmek istedik. İlk bakışta, taş üzerine çizilmiş bir kaç satırdan başka fazla bir şey ifade etmezmiş gibi görünen bu manzum parçalarda biz, inanç dünyamızı şekillendiren, yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen değerinden hiç bir şey kaybetmeyen ve bir o kadar yıl daha geçse yine aynı değeri taşıyacak olan hakikat pırıltıları gördük.

Bizim insanımız, dirisine olduğu kadar ölüsüne de sahip çıkan bir kültür ve geleneğe mensuptur. Dolayısıyla, uğradığı ve mezarlıkta el açıp Allah'a niyazda bulunmak, onun hareketlerinin belki en sıradan ve en alışılmış olanıdır.

1163 (1749-50)'te Şah Sultan Hatun türbesini ziyaret etmiş olan ve kendisini "el-hakir el-fakir" kelimeleriyle tavsif eden Hisarcık köylü Hamza:

"İlahi bu makamın sahibi da'ima sald olsun, Girüp cennet sarayına cehennemden bald olsun."

dua ve temennisinde bulunurken, hiç şüphesiz, içinde büyümüş olduğu kültür atmosferinin gereğini yerine getirdiğine inanmakta idi. O, kendisinden önce bu dünyadan göçmüş bir insanın ebedi sa'adete erişmesini, cehennemden uzak olup cennete girmesini Allah'tan dilerken, kendisi için de birgün aynı temenninin edileceğinin gönül huzuru içerisinde idi. Binaenaleyh, Kayseri'li "el-hakir el-fakir Muhammed ibn Ali", 1129 (1716-17)'da.
"Ruh-ı mevtayı göricek, gel elin aç,
Bir gün olasın sen de du'aya muhtaç." diye dua ederken, aynı şeyi düşünmekte değil midir? Bir mezar görünce ellerin havaya kaldırılmasını ve dudakların kıpırdatılmasını sağlayan şey gücünü "bugün sana ise yarın banadır" inancından almakta değil midir?
"Ey dil-i divar-ı kubbe, şahid ol imanıma,
Can u dilden bendeyim ben Hazret-i Subhanıma."

veya, birazcık farklı bir şekilde de olssa:

"Ey dil-i divar, şahid ol imanıma, Can u dilden bendeyim ben ol ulu Subhanıma."

diyerek taş duvarları imanına şahid tutan, kendisinin Yüce Yaradan'a can u gönülden kul olduğunu mırıldanan dil, bu dünyada baki olmadığının, birgün kendisinin de taş ve toprak altına gireceğinin şuurunda ve farkında olan bir müminin havfını ifade etmekte değil midir?
Ölüm... Muhakkak ki, son derece büyük bir hadisedir. imanımız ve kültürümüz onu emr-i azim, 'büyük bir iş/şey' olarak görüp tarif eder. Fakat, insan kendi yakınlarını kaybetmedikçe, acısını bizzat tadmadıkça, ölüm karşısında yine de yeterli hassasiyeti gösteremez. Bu, belki de insanın tabatı icabıdır. Mezarları ve mezarlıkları ziyaret edişimiz, her ne kadar ölümü hatırlamak, birgün bizim de buraya geleceğimizi akletmek için bir vesile olarak değerlendirilse bile, onu layıkı veçhile anladığımız söylenebilir mi?

İşte bu sebepledir ki, Şah Sultan Hatun'un türbesini ziyaret eden ve adı mechulümüz olan, bugün kendisi de aynı ahiret alimine göçmüş bulunan insan, orada yatan merhumenin dilinden:

"Ibretile nazar itse mezarım taşına,
Ne idüğin bilemez, ta gelmeyince başına." demektetir. Hakikat de bu değil midir? Her gün, hepimiz bir vesileyle bir ölüm hadisesine şahit oluruz. Omuzlardaki bir tabut veya salaca, bize "Allah rahmet eylesin!" dedirtir; o sırada gülümsüyor isek, tebessümlerimiz dudaklarımızda donuklaşır. Veya, gayrete gelir, koşar, o tabutun yahut salacanın bir ucundan da biz tutarız.... Daha ilerisi? Daha ilerisini insan olan bizden beklemek mümkün değildir. Hayır-duada bulunabiliriz; bir Fatiha okuyabiliriz; veya, "Allah yakınlarına sabır versin!" diye mırıldanabiliriz. İşte , o kadar... Yapabileceğimiz fazla bir şey yoktur.

Mesela, feryad u figan etmeyiz; ah u vaha kalkışmayız; gözlerimizden iki damla yaş nadiren dökülebilir. Fakat, o tabutta veya o salacada yatan eğer yakınlarımızdan birisi olsa, aynı şekilde mi davranırız?... Hakikat budur işte... Ölümün "ne idüğin"i başımıza gelinceye kadar bilemeyiz. Böyle bir durumdaki bilgimiz bile sathidir. Onu ancak bizzat tadınca layıkı veçhile anlarız; esasen, bizzat tadacağımızı da çok iyi biliriz.

Zira, bu durumu bize Allah haber verir:

"Her nefis muhakkak ölümü tadıcıdır."

Bu hakikat, Şah Sultan Hatun'un türbesinde şu mısra'larla ifadesini bulmuştur:

"Ecel kassabının kimse, aman bulmaz nacağından. Ne denlü pehlivan olsa, Atar anı kuşağından."

Evet, ecel kasabının elinden, doğmuş olan hiç kimse kurtulamayacaktır. İnsanın ağa, bey, paşa, padişah, sultan, zengin, fakir, hür, esir hatta peygamber olması hiç fark etmemekte; binlerce yıldır bu dünyayı ziyaret eden her sınıftan insan, mutlaka ve mutlaka tekrar göçmekte; sınırlı vaadesini doldurduktan sonra, istese de istemese de "ircii" (=dön!) emrine karşı gelememekte; cihangirler ve cihan pehlivanları, nefeslerini Azra'il denen meleğe kuzu kuzu teslim etmektedir. Ancak, insan olan insanın, bu hakikatin şuurunda olması, ma'rifet erbabı olması lazımdır.

"Ehl-i irfan meclisinde eyle kesb-i ma'rifet,
Cahile yar olma kim, nadan olursun akıbet." mısra'l arını Şah Sultan Hatun türbesinin taşları üzerine yazan kalemin sahibi, bu hakikatin şuurunda olunabilmesini, arif insanların meclisinde kazanılacak marifete bağlamaktadır. Bu ma'rifet, yaratılışın, dünyaya niçin gelindiğinin bilgisidir; Hakk'ın bilgisidir; insanın başıboş yaratılmadığının ve yaptıklarından mes'ul olacağının bilgisidir. İnsan, kendisine bu bilgiyi sağlayacak zeminlerde bulunmalıdır. Hakikatten habersiz (=cahil) olanla düşüp kalkan da tıpkı onun gibidir; onun gibi sonunda pişman olur. Marifet, başka bir ifadeyle hayatın sırrının ve hakikatin bilgisi, bizi irfan sahibi kılacaktır. Bu irfan ise, bize kimseye yar olmayan, kimsenin ebedi kalmadığı dünyada ulaşılan şeylerle öğünmenin manasızlığını öğretecektir.

Kimliğini bilmediğimiz bir arif, bir hükümdar namzedinin hanımı, bir devletlü kızı ve bir hükümdar gelini olan Şah Sultan Hutun'un türbesinde bu duygulara kapılmış olmalı ki, yüzyıllar gerisinden şöyle seslenir:

"Tefahhur etme libas-ı fahrile ömrüm cihandır bu, Kaba-yı cismini koyar bunda herkes, caygandır bu."

Öyle ya, bu fani alemde, dünyanın kuruluşundan bu güne kadar kimse kalmadığına ve kimse burada elde ettiği şan ve şevketi, servet ü samanı yine burada bırakarak gitmek mecburiyetinde kaldığına, yarın biz de aynı duruma düşeceğimize göre, bugün bulunduğumuz mevki' ve makam ile, elde ettiğimiz servet ü saman ile niçin övünelim? Yarın, başkalarına bırakacak olduğumuz şeylere bakarak bugün niçin gurur ve kibire kapılalım? Hakikat, üzerinde zihin yorduğumuz sır, esasta bu değil midir?

Şu halde, Şah Sultan Hatun'un türbesine 1001 (1592-93) tarihinde:

Bir elif ile üç mim gördüm hele,
Bir elif ile üç mim gelse dile,
Bir elif ile üç mim gelmez dile,
İki arif gerek alemi bile."
mısralarını yazan kişi, acaba neyi düşünüyordu? Bir elif (harfi) ve üç
mim (harfi) acaba neyin veya nelerin remzi, sembolüdür? Bilemiyorum...
Kim bilir, bu sırrı çözmek için belki de alemi bilen "iki arif gerek tir; zira,
ma'rifet sahibi ancak odur. Bu sır, acaba "alemin bilinmesi" midir?

Hilkat'in sırrı mıdır? 1114 (1702) yılından bugüne:

"Dar-ı dünya hoşdur amma, akıbet mürd olmasa,
Zevk-i cennet hoşdur amma, şiddet-i nar olmasa." diye seslenen kişi, acaba bu sırrı mı ifşa etmektedir? Öyle ya, dünya evinin zevk ü sefası hoştur; fakat buna aldanmamak gerekir; zira sonunda ölüm vardır; dünyayı cennet olarak görmemeli, onun zevki ile ahireti, şiddet-i narı unutmamalı; dünyanın bir misafir-hane, bir imtihan-hane olduğunu bilmelidir.

Çünkü:

"Dar-ı dünya bir misafir-hanedir, Göç yarağun görmeyen divanedir."

Bir misafirhane olan bu dünyada, göç hazırlığını görmek, ahiret yolculuğu için lazım olacak silahları (=yarağ) tedarik etmek lazımdır. Çıkılacak çetin yol için gerekli hazırlığı yapmayan kimse, ancak deli (=diva-ne) dir.

Şah Sultan Hatun türbesinde rastladığımız şu beyit, türbenin maddi niteliğini öne çıkarıyor ve onu tamir edenin rahmete layık olduğunu; tahrib edenin ise la'nete uğrayacağını ifade ediyor olsa bile, aynı beyti daha umuma ve manevi cihete teşmil etmek de pekala mümkündür:

"Bu haneyi tamir eden layık olur rahmete,
Vakfını ibtaledenler, layık olur la'nete."
Evet, içine doğduğu dünyayı yerli yerine koyan, ona layık olduğu şekilde yaklaşan; onu kendi yaratılış hikmetine göre değerlendiren, kısaca aleme insan olarak gelip insan olarak giden ilahi rahmete layık olur; aksine davranarak etrafını kendisinden bizar eden, herkese ve her şeye zararı dokunan ise, ancak ve ancak lanete müstahak olur.
Binaenaleyh ölüm... Hilkatin bir gerçeğidir. Severiz, seviliriz; üzeriz, üzülürüz, koşarız, güleriz, çalışır çabalarız, eğleniriz ve bir gün olur göçüp gideriz.

Şah Sultan Hatun türbesine şu beyti yazan kişi de, hiç şüphesiz, aynı şeyi düşünüyordu:

"Alemde gam kişiye demadem gelür gider, Adem var ki aleme hurrem gelür gider."

İnsanoğlu, kıyamete kadar dünyaya gelip gidecektir; mühim olan bu değildir; ama, insan o insandır ki, "aleme hurrem [şen, şakrak, neşeli, sevinçli, mes'ud] gelür gider." İnsan, doğarken kendisi ağlayarak doğar, ölümünde şu veya bu şekilde ardından başkaları ağlar. Onun, alemden gülerek, neş'eli gitmesi, ancak dünya imtihanını kazanması ve ilahi huzura alın açık varacağını bilmesi ile mümkün olur. Bunu başarana er kişi derler.
Şu halde, aleme hurrem gelip gidenlerden olmak ve er kişi safında yer alabilmek için, mezarlarımızın ve mezarlıklanmızın, yanlarından gelip geçerken fısıldadıklarına kulak kabartmalıyız.

Bu alemde bizler muradımıza eremesek bile:

"Na-muradımızın muradı içün,
Fatiha okuyan ber-murad olsun." diyebilmeliyiz. Gerçeğin öteki yüzünü görebilmeliyiz. Değil mi ki, aynı duaya gün gelecek bizler de muhtaç olacağız!...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ÇANDIR'DA ŞAH SULTAN HaTuN TÜRBESİ veya GERÇEĞİN ÖTEKİ Y

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:03

Yukarıda gözden geçirdiğimiz beyitlerin yazılışlarının üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, bugün değişen ne var? Mezarların veya mezarlıkların karşısında kapıldığımız duygularda, kendimizi içerisine düşmüş hissettiğimiz çaresizlik, hüzün ve hassasiyet hususunda bugün ecdadımızdan çok mu farklı durumdayız? İçinde yaşadığımız ve daha ziyade modern teknolojinin eseri olan kargaşa ve gürültü hengamının, bugün bizi daha fazla dünyevi düşünmeğe mecbur ve mahkum ettiği hakikatini bir tarafa bırakırsak, dünle bugün arasında fazla bir şeyin değişmediğini ve hele ölüm karşısında yoğunlaşan duyguların dünden bugüne o kadar da farklılaşmadığını düşünüyoruz. Delilimiz nedir?... Ortada değil mi? Yazımızın başından buraya kadar sizlerle paylaştıklarımızla ecdadımızın ölüm karşısında hissettikleri birbirinden sahiden çok mu farklı idi?... Binaenaleyh, dünden bugüne değişmediğini zannettiğimiz kültür, his ve inanç dünyamızın, aynı zamanda milletimizin maşeri vicdanının da müşterek sesini temsil ettiğini ve bu müşterek sesin ilanihaye sürdürülmesinin, ebediyyen payidar olmamızın teminatı olduğunu düşünüyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir