Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlıda Yerel Yönetimler

Burada Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlıda Yerel Yönetimler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:01

OSMANLIDA MAHALLi İDARELER (YEREL YÖNETİMLER) VE OSMANLI MEDENİYETİ ÜZERİNE BİR DERKENAR

Bugünkü anlamıyla mahalli idareler (yerel yönetimler) deyince ilk akla gelen beldelerin yönetiminden sorumlu teşkilatlar olan belediyelerdir. Mahalli yönetim unsurları içinde Osmanlı'dan değişerek gelen özel idareler de birer mahalli yönetim kurumlandır.
Biz burada mahalli idareler içerisinde şehir halkını yakından ilgilendiren ve halkın kendi yönetimi olarak algıladığı belediyelerimizin Osmanlı Devleti zamanındaki gelişim sürecini genel hatlarıyla ele alacağız.

İnsanların toplu halde ve yerleşik olarak yaşamaya başladıkları tarihle birlikte şehirlerde mahalli ihtiyaçları karşılamakla görevli kişi ve kurumların bulunması gerçeğinden hareketle tarihçiler tarafından mahalli yöneticilerin varlığı kabul edilmektedir.
Eski Türklerde ise şehir ve şehircilik kavramlarına Orta Asya'daki bütün Oğuz boylarında rastlanmaktadır.
Bu konuda Faruk Sümer'in Türk Tarih Kurumunca yayınlanan Türklerde Şehircilik isimli eseri bize yeterli ve çok değerli bilgiler vermektedir
Hunlann şehirlerinden bazılarının surlarla çevrili olan bir çok yerleşim merkezlerine sahip bulundukları Moğolistan'da yapılan arkeolojik araştırmalardan anlaşılmaktadır. Ancak şehirlerde Hunlar değil, Hunların hesabına çalışan Çinli tutsakların oturdukları da aynı eserde ifade edilmektedir. Yani Hunlar zamanından beri şehir ve şehircilik bilincinin varolduğunu bu eserden anlamaktayız.

Göktürklerde şehir kurma fikrinin 6. yüzyılın sonlarında ortaya çıktığı bilinmektedir. Bununla beraber Göktürk Hakanı Türük Bilge Kağan'ın ölümünden 13 yıl sonra Uygur Türklerine hükümdar olan İl İtmiş Bilge Kağan, Orhun Irmağı kıyısında yerleşik ilk Türk kenti olarak bilinen Ordu Balık şehrini kurdu.
Kaşgarlı Mahmut meşhur eserinde bir çok kent ismi saydıktan sonra bu şehirlerin bazılarında İranlıların oturmasına rağmen bu yerleşim merkezlerinin Türkler tarafından kurulduğunu belirtmektedir.

Arap tarihçilerinden İbn-i Hurdadbin IX. yüzyılda bile Türklerin onaltı adet şehirlerinin bulunduğundan bahsetmektedir. XII. yüzyılda eser veren El Mervezi gibi Müslüman kaynaklarda da Türklerin büyük bir topluluk olduğu ve bazılarının şehir ve köylerde oturdukları belirtilmektedir.
Moğol istilası arefesinde ki XIII. yüzyılda ise, Türklerin büyük bir bölümünün şehirlerde oturduğu ve her türlü medeni faaliyetlerin yapılmakta olduğu bilinmektedir. Moğol istila ve hakimiyeti Türk şehirciliğine unutulmaz darbeler vurmuş, şehir hayatı çok şey kaybetmiştir.

Bütün bu gerçekler Türklerde şehirciliğin çok eskilere dayandığı ve Oğuzlara ait kentlerin de Moğol istilasıyla yok edildiği bugünkü Almalık, Beşbalık, Taraz, Balasagun, Barman gibi şehirlerin harabelerinden anlaşılmaktadır. Özetlersek; eski Türkler, Hunlar-Batı Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, çok gelişmiş bir şehir hayatı yaşayan Selçuklular ve Anadolu Selçukluları vasıtasıyla Osmanlılara geçen ve Osmanlılar zamanında zirveye ulaşan bir şehir ve şehircilik hayatının gelişimini müşahade ediyoruz.
Eski Türk devletlerinde şehirler hakanın emriyle kuruluyor ve yönetiliyordu. Bu bilgiler ışığında anlıyoruz ki; Türk Milleti tarihin kaydettiği ilk Türk devletlerinden itibaren yerleşik bir hayat yaşamaya başlamış; göçebeliğin yanında şehir hayatını da geliştirmiş ve medeni milletlerin ön saflarında yer almıştır. Bu bir varsayım değildir. Ancak Türkistan tarihiyle birlikte, Osmanlı tarihinin ilk devirlerindeki mahalli yönetimler Selçuklulardan itibaren bir bütün olarak ele alınıp incelendiğinde bu durum aşikar olarak görülecektir.
Osmanlı şehirlerindeki Esnaf ve Lonca Teşkilatları, Ahilik Müessesesi, Mültezimler, Ayan Meclisleri, Şahnalık vs. gibi kurumlar mahalli idareler içerisinde sayabileceğimiz müesseseler olarak değerlendirilebilir.

Eskiden kadılar eliyle yürütülen belediye görevleri ise günümüze gelinceye kadar birçok kademelerden geçmiştir.
Osmanlı'da mahalli idareler kavramı 19. asrın başlarında oluşmuştur. Zira, Osmanlı; şehirlerin yönetimini merkezden ayırmıyor ve padişah (hakan-halife) mutlak olan yetkilerin vezir-i azam'dan başlayarak Sadaret kaymakamları, İstanbul, Eyüp, Galata ve Üsküdar kadılarına vermek suretiyle başkenti (İstanbul'u) dolayısıyla şehir merkezlerini yönetiyorlardı.

Ayrıca şehrin yönetiminden sorumlu olan, kendi yetki alanlarında hizmet eden görevliler vardı. Bunlar sırayla, ayak naibi, ihtisap ağası, asesbaşı, İstanbul ağası, bostancı başı, çorbacıyan ve bunların aşağısında ki birçok görevliler şehirlerde mahalli yönetimi gerçekleştiriyorlardı.

İstanbul'un başkent olarak idaresini izah etmek çok kapsamlı ve geniş bir konu olduğu cihetle bu makaleye sığdırılması imkansızdır. Osmanlı Devleti'nde şehirler İstanbul'a benzer bir tarzda mahalli idareler olarak yönetilirdi. Padişah vezir-i azam ve yukarıda sayılan görevliler vasıtasıyla bilhassa kadılar ve muhtesipler eliyle şehrin belediye hizmetleri yürütülürdü.
Sadrazamlar divan toplantılarından sonra haftada en az bir defa olmak üzere ve yanında İstanbul kadısı, Yeniçeri Ağası, İhtisap ağası, Zaptiye subayı olduğu halde kentin çarşı-pazarını dolaşır temizlik ve asayiş yönünden inceler, sebze fiyatlarım belirler, esnaf denetimi yaptıktan sonra mezbahaya giderek et fiyatlarını da tespit ederdi. Vezir-i azam fiyat denetimlerini yukarıda sayılan görevliler eliyle bilhassa şehir (İstanbul) kadılarına, onların muavinlerine ve muhtesiplere yetkilerini devrederek bugünkü anlamda belediye hizmetleri diyebileceğimiz görevlerin ifasını sağlamaktaydı.

Osmanlı Devleti eski Türk İmparatorluklarının ve İslam, medeniyetinin varisi olması sebebiyle çok büyük bir birikime sahipti. Şehirlerde hiçbir görev başıboş bırakılmıyor, mahalli idare (Belediye) hizmetleri de aksamadan yürütülüyor ve yönetimin başındaki sadrazam padişaha karşı şehirlerin her ahvalinden sorumlu tutuluyordu.
İstanbul dışındaki İmparatorluğun diğer şehirleri ise, İstanbul yönetimi örnek alınmak suretiyle ve merkeze karşı sorumlu olmak kaydıyle idare olunuyordu.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLIDA YEREL YÖNETİMLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:01

Toplumun ve şehir halkının rahatına ve sağlığına ilişkin kararlar şehrin imarı ile alakalı fermanlar bugün imar ve şehircilik adına gurur vesilemizdir. Fatih'ten itibaren arşivler, belediye hizmetlerine ilişkin fermanlarla doludur.

Osmanlı Devleti'nde belediye hizmetleri yukarıda belirtildiği gibi ifa olunmuş; Fatih Sultan Mehmet tarafından fetihten hemen sonra yeni bir sarayın yapılması ve harap İstanbul'un imar edilmesi emredilmiştir. Bunun için görevli kadı haricinde imar-inşaat işleriyle vazifeli bir saray memuru "Şehremini" olarak görevlendirilmiş ise de şehirlerin idaresi genel olarak yukarıda anlatıldığı gibi yapılmıştır. Şehreminleri Fatih zamanında daha ziyade hükümet ve saray binaları ile meşgul oluyorlardı.
Osmanlı Devleti kendinden önce gelen Türk-İslam devletlerinin muazzam bilgi birikimini bünyesinde cem etmiştir. Bu bilgiler temelini Orta Asya kültür ve medeniyetinden almış; sırayla Karahanlılar, İlhanlılar, Gazneliler, Babürlüler, Selçuklular, Timurlar vs. gibi Türk İslam devletleri ve ismi zikredilmeyen diğer büyük Türk İmparatorluk ve beylikleri yoluyla Osmanlı'ya ulaşmıştır.

Selçuklularda Tuğrul ve Çağrı Beylerden itibaren Abbasilerin zirveye çıkardığı İslami kültür ve medeniyet birikimi de hem sosyal hem de devlet yönetimi alanlarında Selçuklulara aktarılmış ve sonra da Osmanlılara ulaşmak suretiyle Osmanlı Devleti'nin temelini oluşturmuştur.
İşte bu muazzam Türk ve İslam devletlerinin her alandaki birikimlerinin bir mecmuu sayabileceğimiz Osmanlı Cihan Devleti ve medeniyeti; bütün İslam alemiyle birlikte, asıl hizmet sebebimiz ve gayemiz olarak iman ettiğimiz Kur"an düsturları ve Rıza-i bari uğruna tüm insanlığı kucaklayarak dünya tarihini, milletlerin tarihini asırlar boyunca tek başına yazabilen bir müstesna devlet olarak tarihdeki ihtişamlı yerini almıştır.
Böyle muazzam bir imparatorluğun mahalli idareleri ve belde yönetimleri de çok kapsamlı ve Yaradan'ın rızası için "Halka hizmet Hakk'a hizmettir" anlayışıyla şekillendirilmişitr.
Osmanlı Devleti'nde sadaret makamı tarafından kadı (hakim) tayin edilen her yere bir de (İhtisap ağası) atanırdı. İhtisap Ağası (Muhtesip) bugünkü manada belediye başkanlarının görevlerini yürütürdü.
İhtisap Ağası; görevlerini, kol oğlanları tabir edilen memur aracılığıyla yürütürdü. Muhtesipler bilhassa merkezde narh (fiat) koyma konusunda sardrazamın bilgisi dahilinde işlem yaparlardı.

Muhtesiplerin (belediye reislerinin) üç çeşit görevleri vardı:

1- Sosyal ve iktisadi görevleri,
2 -Adli görevleri,
3- Dini hayatla ilgili görevleri.

Osmanlı'dan önceki devletlerimizde ve Osmanlı'nın kuruluş dönemlerinde de mutlaka sosyal hayatı, çarşı-pazarı, şehirlerin imarını düzenleyen uygulamalar ve görevliler vardı. Ancak bugünkü anlamda belediye hizmetleri ile ilgili Şehremaneti ve İhtisap Ağalığı kurumlarına Fatih Sultan Mehmed Han zamanında rastlıyoruz. Fatih'in İstanbul surlarına bitişik bina-ev yapmayı, surların iç ve dış kesiminde 4 arşından az yer bırakarak bina inşa etmeyi yaşakladığını, yerlere tükürmeyi, yerdeki tükürük ve pisliklerin üzerini kül ile kapatacak vazifeliler bulundurmayı emreden ve benzeri birçok konulan ihtiva eden fermanları arşivlerde mevcuttur.
II. Bayezid döneminde ise Bursa-İstanbul ve Edirne İhtisap Kanunnameleri 1502-1507 tarihlerinde Mevlana Yarulca Muhyiddin tarafından hazırlanarak yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunnameler muhtevası bakımından, şehir hayatıyla ilgili çok gelişmiş bir mahalli idarenin (belediyenin) varlığını gözler önüne sermektedir. Bu kanunnameleri incelediğimiz zaman göreceğiz ki 1500'lü yılların Osmanlı Devleti'nde belediye başkanlarının yani muhtesiplerin yetki alanları bugünkü belediye başkanlarının yetki alanlarından daha kapsamlı tutulmuştur.
(Bugün birçok alanda yetki belediyelerde var gibi gözükmekle beraber, çeşitli kurumlar yetkiye ortak yapıldığı için, belediye idaresinde zaafiyet, yozlaşma ve sistemsizlik haddi aşmıştır).
Yukarıda zikrettiğimiz II. Bayezid İhtisap Kanunnamelerindeki bazı maddeler aşağıda okuyucuya sunulmuştur. Bu kanunnameler incelendiğinde 500 yıl öncesindeki merkezi yönetimin şehir hayatına ve belediye hizmetlerine bakış açısı ile bugünkü merkezi hükümetlerin bakış açısını kıyaslamak mümkün olacaktır.
Bugün mü, yoksa 500 sene öncesi mi daha güzel belediye hizmetleri yapılıyormuş; bunu anlama imkanı bulmuş olacağız.
Biz her biri 100 küsür maddeyi bulan bu üç kanunnamenin sadece bazı maddelerini, tüketici haklan açısından arz ediyoruz. (Maddenin başın-dak rakamlar kanun maddelerine harflerden B Bursa E Edirne ve İ İstanbul kanununamesine işaret etmektedir.

- İ-45. Ve Mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hububat ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terazuda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele.
- 1-21. Ekmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pak işle-yeler, eksik ve çiğ olmaya.. Ekmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külah uralar veyahud para cezası alalar. Ve her ekmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Ta ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhalefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.
- İ-4. Eyle olıcak ekmek gayet eyü ve an olmak gerekdir.
- E-7. Aşçılar bişürdükleri aşı pak bişüreler ve çanakların pak su ile yu-yalar ve tezgahlarında kafir olmaya... Ve iç yağı ile nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pare koyalar. İki pulluk dahi ekmek vereler. Bir ak-çelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisab üzerine vereler. Cemi Edirne'nin aşçıları ittifakıyle teftiş olundı.
- İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüğü bulunanın hakkından geleler.
- İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) idaim görüp gözede. Ta ki, hile ve telbis olub un alan ve satan kimselere zarar ve ziyan olmaya.
- B-74. Ve hamallar na'lsuz at istihdam etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyade götürmeye.
- E-58. Ve ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa sahibine tamam etdüre. Eylemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hamallar ağır yük urmayalar, ma'kul üzerine ola.
- 1-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külah uralar, gezdireler.
- İ-29. Kuyumcular, sade işi dirhemine bir akçe; minekari işde dirhemine iki akçe ve altun sade ise miskaline üç akçe; müşebbek işde miska-line beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gayet eyü halis işleyeler, bakır koyup işlemeyeler. İşleyeni muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.
- İ-33. Ve boyacılar dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.
- İ-42. Ve İplikçilerin ipliği tire ipliğine beraber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya olursa hakkından geleler.
- İ-46. Hammamcılar, hammamları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sa-vuk su ile aruste ve dellakleri cest ve çalak ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimse zahmet çekmeye ve nazır olan fotaları pak tuta; Müslümana verdüğü fotayı kafire vermeye.
- İ-66. Ve dahi hekimlere ve attarlara ve cerrahlara, muhtesib (belediye başkanı )'in hükmi vardır; görse ve gözetse gerektir.
- İ-24. Bakkallar ve attarlar ve bezzazlar ve takyeciler, onun on bire sa-talar, ziyadeye satmayalar. Ziyadeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te'dib ede. Amma bu babda ve gayride mahkeme kararı bile ola.
- E-194. Berber gözlene; kafir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kafir yüzün sildikleri fota ile Müslüman yü-zin silmeyeler. Usturaları keskün ola.
- E-195. Tabibler dahi gözlene; bimarhane (hastane) tabiblerine göstereler, imhitan edeler, kabul edmedikleri kimesneleri men'edeler. Cerrahlar dahi gözlene; san'atlarında kamil olalar.
- E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve adetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illa muhkem ve müntehi hakkından geleler.
- E-198. Ve camilerde dilenci taifesin yürütmeyeler.
- İ-70. Ve her san'atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim tayin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhir ede.
- İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allah'ü Te'ala yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkam) görüb gözetse gerekdir, hükmü vardır.

Şöyle bileler, her kim muhalefet ve inad ederse, itaba ve ikaba müstahak olur.
Belediye hizmetleri XIX. yüzyıla kadar şehreminlik kurumuna bırakıldıysa da bütün belediye hizmetlerini topluca yürütecek bağımsız bir teşkilat oluşturulmamıştır.
Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra (1826) biraz da Batı ile ilişkiler artınca belediye hizmetleri eski ihtisab ağalığına "Nazır" unvanı verilerek görev alanları genişletilmiştir.
Genelde şehir halkının ihtiyacını karşılayan ve bugünkü belediye hizmetlerini ifa eden vakıflar dediğimiz gönüllü kuruluşlar 1836'da teşkil edilen Evkaf Nazırlığı'na bağlanmıştır. Bu manada Evkaf Nazırlığı da gördüğü vazife dolayısıyla belediyeden başka bir şey değildir.

1854'de yeniden kurulan Şehremaneti ile ilk şehremini olarak (belediye reisi) Salih Paşa tayin olmuştur. Yani 1854 yılında Batı tarzında ve Şehremaneti adı altında belediye idaresi açılmıştır. Şehremanetinin bütçe açığına karşı hazineden aynen bugün olduğu gibi yardım edilirdi. Belediye vergileri 1857 yılında bir nizamname ile devlet vergilerinden ayrıldı. Şehremaneti (belediye) için 1857'de konulan vergiler, temizlik aydınlatma, kanalizasyon katılım payı, ölçü ve tartı aletleri damgası, esnaf kazanç vergisi, yapı ruhsat harçları vs. incelendiğinde bugünkü belediye gelir kanunundan pek fazla farklı değildir. 140 seneden beri çok az değişikliklerle aynı belediye vergileri yürürlüktedir. Binaların tahrir ve kaydı tamamlanıp kadastrosu yapılınca -1855'ten itibaren- bina vergisi de belediye geliri olarak alınmaya başlanmıştır. Bina vergisi ödeyenlere belediye azalarını seçme hakkı 1867 yılında verilmiş ve belediye reisleri hükümet tarafından tayin edilmiştir. 1879'da açılan ilk Osmanlı Mebusan Meclisi 1878'de çıkardığı İstanbul ve Vilayetler Belediye Kanunu ile belediyeler hükümetten ayrılmıştır.

1878'de çıkarılan bu kanun ilk belediye kanunumuz olup, Dersaadet ve Vilayet Belediye Kanunu adıyla çıkartılmıştır.
Osmanlı'nın son zamanlarında bir çok değişikliğe uğrayan belediye kanunu ve mevzuatı son defe 1910 tarihli Belediye Kanunu adıyla yeniden çıkarılmış, fakat bu kanun da birçok değişikliğe uğrayarak uygulanmıştır. Hicri 1271'de şekil değiştiren belediye teşkilatı sonradan bir türlü nizama sokulamamıştır. Belediye yetkilerine sahip olan Şehremaneti kurumu Cumhuriyet'ten sonra 1931 yılında kaldırılmıştır.

3 Nisan 1930 yılında kabul edilen 1580 sayılı Belediye Kanunu 1929,
2493, 2763, 3666, 2998, 4520 4573, 4705, 4617, 4878, 5168, 5237, 5656,
5669, 5982, 6124, 6424, ve 6437 sayılı kanunlarla tam 18 defa değişikliğe uğramış olup Osmanlı'dan sonra da maalesef rayına oturmamıştır.
Halen şehirlerin ihtiyacına cevap veremeyen 1580 sayılı Belediye Kanunu ve mevzuatını son yıllarda değiştirmek ve yenilemek genel temayülü Millet Meclisi'nde bulunmasına rağmen bugüne kadar bu kanun değişikliği ele alınamamıştır. İstikrar ve uyum düşüncesine özen gösteren 21. Dönem T.B.M.M.'nin bu kanunu yeniden ele alması mahalli idarelerimiz tarafından merak ve sabırla beklenmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLIDA YEREL YÖNETİMLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:01

Osmanlı Döneminde Yozgat'ta Belediye idaresi:

Yozgat'ta belediye idaresi Osmanlı döneminde kurulmuştur. Belediyenin kuruluş tarihi eldeki mevcut kaynaklara göre 1898 yılını göstermektedir. Ancak daha önceki yıllarda kurulmuş olması da muhtemeldir. Zira Yozgat Belediyesi'nin kesin kuruluşuna dair kayıtlar elde mevcut değildir. 1970'li yıllardaki belediye yönetiminin araştırması sonucu mevcut kuyudatdan (arşivden) elde edilebilen bilgilere göre bilinen, ilk Yozgat Belediye Başkanı 1898 yılında görev yapan Erzurumlu Zade Hafız Ömer Efendi'dir.

Yozgat il Merkezinde belediye idaresinin kuruluş yıllarını belge olmadığı için sözlü anlatımları değerlendirerek tesbit etmek mümkün olabilmektedir.
Akdağmadeni ilçemizde tesbit edilen sözlü anlatımlar sonucu 1862 yılında belediye idaresi kurulduğu anlaşılmaktadır. Öyleyse şehir merkezi (sancak) olarak kuruluş yıllarından itibaren Çapanoğlu namıyla Osmanlı yönetimi ve saray çevresinde seçkin bir yeri bulunan Yozgat'da belediye idaresinin Akdağmadeni ilçemizden sonra kurulduğu düşünülemez. Bu tesbite göre Yozgat Vilayeti'nde belediye idaresinin kuruluş tarihi 1850 veya 1860 yıllarına dayandırmanın doğru bir tesbit olacağı kanatini taşıyorum. En doğrusu ciddi bir araştırma yapmaktır.
Yozgat Belediyesi'nde 1999 yılma kadar tayin ve seçimle iş başına gelmiş 26 değerli insanımız belediye reisliğimizi yapmıştır.
Sorgun ve Akdağmadeni ilçelerimizde belediye idaresi bir Osmanlı belediyesi olarak Cumhuriyetimizin ilanından önce kurulmuştur.
Sorgun'un eski ismi olan Köhne-i Kebir (Büyük Köhne) adıyla bir bucak merkezi iken 1905 yılında belediye idaresi kurulmuş ve Hacı Çavuş ilk belediye reisi olarak görev yapmıştır. 1926 yılında ise bucak iken ilçe yapılmış ve Köhne-i Kebir ismi 1928 yılında Sorgun olarak değiştirilmiştir.

Sorgun ilçemizde 1905 Osmanlı döneminden bugüne kadar görev yapan belediye reislerimizin isimleri şöyledir (seçilerek görev alanlar):

1-Hacı Çavuş,
2- Memiş Ağa,
3- Bahaddin Hoca (Tüzüner)
4- İsmail Ağa (Çetin),
5- Zileli Rıza Efendi,
6- Hasan Ağa (Özen),
7- Mehmet Aksoy,
8-Mehmet Akyol,
9- İhsan Çetin,
10-Abdullah Asoy,
11- İhsan Müftüoğlu,
12-Yılmaz Kılıçarslan,
13-Ahmet Uslu
14- Zühtü Acun.

Tayinle belediye başkanlığı görevini genelde ilçe kaymakamları askeri harekat sonucu ara rejim dönemlerinde yapmışlardır. Bunlar arasında bilhassa 17 Ağustos 1999 günü yaşanan deprem felaketi sonucu Ankara'da İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşaviri iken vefat eden 1982-1983 yıllarında Sorgun Kaymakamı olan ve Belediye Başkanlığı görevini de yürütmüş bulunan ve aslen Çorum Alaca ilçesinden olmasına rağmen kendini Yozgatlı sayan rahmetli Fuat Arslan'ı Sorgun'a hizmetleri sebebiyle minnet ve şükranla anıyoruz.

Osmanlı döneminde belediye idaresi kurulmuş olan Yozgat iline bağlı diğer ilçemiz ise Akdağmadeni'dir. Bize verilen bilgiye göre Akdağmadeni ilçemizde 1862 yılında belediye idaresi kurulduğu sözlü anlatım olarak belirtilmektedir. Ne yazık ki Belediye'de hiçbir yazılı belge mevcut değildir.
Osmanlı dönemi içerisinde 18. yüzyılın ikinci yansında (1750) kurulmuş olan Yozgat bir Osmanlı şehri olma özelliğini son yıllarına kadar korumuştur. Fakat görev yapan belediye yönetimlerinin 19701i yıllardan sonra aldıkları yanlış kararlar sonucu Osmanlı mimarisini ve bir 18-19. yüzyıl Osmanlı şehri olma özelliğini maalesef kaybetmiştir.
Yozgat beylerinden ve köklü ailelerinden kalma 18 ve 19. yüzyıl Osmanlı mimarisinin seçkin örnekleri olan Çamlık Oteli, Tol Çarşı ve ahşap konakların hepsi yıkılarak beton yığınına dönüştürülmüştür. Uzak görüşlü, tarih ve estetiğe önem veren belediyecilik anlayışıyla Yozgat il merkezi eşsiz Çamlık'ı, eski hanları, Tol Çarşısı ve yüzlerce ahşap konak ve binalarıyla korunabilseydi 1400 m. rakımlı yüksek yayla havasıyla bir tatil ve turizm merkezi olması en çarpıcı örnek ikinci bir Safranbolu'nun doğması işten bile değildi.
Ahşap konakların bahçelerindeki çeşit çeşit süs ağaçlan, meyve ağaçları, bir tarafta Çamlık'ı, Nohutlu eteklerindeki bademliği, Kabaktepe çevresi ve Sarıtoprak'tan itibaren şimdi kooperatiflerle tarumar edilen bağlan ile kendine özgü mimarisi ve şehir planı üstüne türkü yakılan yok olmuş tarihi çeşmeleri ile Yozgat 30-40 binlik bir sayfiye kenti olurdu.

Şimdi ise her yanından çok katlı binalar yükselen 50-60 binlik bir beton kentimiz var?!..
Bizler maziyi geliştirerek şehirlerimize uygulayıp yaşatacağımız yerde maalesef kökten yok etmeyi meziyet saymak gibi telafisi imkansız bir yanlışlığa düştük. Ecdadın; bize bıraktığı mirası biz Cumhuriyet nesilleri ne yazık ki günümüze taşıyamadık. Osmanlı paşaları ise imparatorluk bakiyesinden, milli devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti'ni hediye ettiler.
En azından Misak-ı Milli sınırlarımıza ulaşmış; güçlü, müreffeh, insanları milli ve manevi değerlerine bağlı bir Türkiye Cumhuriyeti'nin ilelebet payidar kalması en kalbi temennimizdir. Osmanlı Medeniyeti ve Devleti'nin 700. yılına, o muazzam devleti ve muhteşem medeniyeti Osmanlı-Türk Medeniyetini kuranlara, yaşatanlara, bugün araştırmalarıyla gün ışığına çıkararak dünya medeniyet alemine yeniden takdim edenlere saygılar şükranlar sunuyoruz...
Fazla söze ne hacet; dünya yaratıldığından beri yeryüzünde büyük her zaman büyüktür ve büyüklüğünü korumuştur.

OSMANLI MEDENİYETİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Osmanlı Devleti (Osmanlı İmparatorluğu) ve Osmanlılar yazı konusu yapıldığı zaman, hangi sahada olursa olsun bir büyük medeniyetin incelendiği asla gözardı edilmemelidir.
Hem öyle bir medeniyet kurulmuştur ki dünya kuruldu kurulalı bu medeniyetin (yorumlarıma ve aciz tespitlerime göre) bir benzeri daha yeryüzünde meydana getirilememiştir. Bu iddia tarihte dünyayı şekillendiren büyük medeniyetlere (Roma-Grek-Çin-Pers-Hint ve Arap medeniyetleri gibi) karşı bir haksızlık yapıldığı fikrini uyandırıp bir hamasi iddia gibi düşünülebilir.
Ancak; diğer medeniyetlerin kurulup ve o medeniyeti vücuda getiren devlet ve imparatorlukların kendinden sonraki medeniyetlere büyük katkılarda bulundukları tarihi bir gerçektir. Medeniyet inşa eden devletlerin tarih sahnesinden çekildikleri zaman dilimlerini ele alırken, dünyadaki sosyal ve teknolojik değişimleri de göz ardı etmeden Osmanlıları incelediğimizde; Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçekten benzersiz bir medeniyet kurduğunu kabul etmemiz gerekecektir.

Dinlerin yeryüzünde meydana getirdiği büyük medeniyet kuşakları bu değerlendirmenin dışındadır. Sadece devlet ve imparatorlukların kurduğu medeniyetlerin yine imparatorluklar bazında insanlık tarihinin ekonomik-sosyal gelişim süreci içerisindeki büyüklüğünden ve parlaklığından söz ediyor ve mukayese yapıyoruz.
Orta Asya'dan gelip Ön Asya'ya yerleşen Turan soylu boy ve kavimlerin gelirken taşıdıkları ve geliştirdikleri sonradan sentezleyip Selçuklu kültürü ve medeniyeti olarak Osmanlı'ya hediye ettikleri kültür ve medeniyet birikimi; Osmanlı'lar tarafından Ön Asya'ya, Bizans'a, Avrupa ve Afrika'ya götürülmüştür.
Osmanlı Cihan Devleti; kronolojik tarih içerisinde birbirini izleyen Türk Devletlerinin imparatorluk bazında son temsilcisi ve o devletlerin bir devamıdır. İmparatorluğun kuruluş ve yıkılışı arasındaki 623 yıl gibi uzun bir zaman diliminde geçirdiği evreler açısından değerlendirildiğinde özgün bir Osmanlı-Türk Medeniyeti'nin vücuda getirildiğini ve bu medeniyetin dünyanın hemen her tarafında kendini kabul ettirdiğini, izlerinin de halen devam ettiğini kabul etmemiz gerekiyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLIDA YEREL YÖNETİMLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:01

Bugün izlerini ve tesirlerini halen üç kıtada gördüğümüz bu muazzam kültür ve medeniyet, kaynaklarını Orta Asya steplerinden alarak Çin-Hint-Pers ve Arap kültür değerlerini de İslam dininin getirdiği nurlu ve cihanşümul kavrayış içinde sentezleyip Osmanlı-Türk medeniyeti şeklinde Bizans'a, Avrupa medeniyetine ve İslam devletlerine gelişmiş ve gelişmesini devam ettiren bir medeniyet olarak sunmuştur. Osmanlı Devleti'nin kurduğu medeniyet, üstün bir medeniyet olmasaydı; altı asır boyunca Asya, Avrupa, Ön Asya ve Afrika milletlerine ve devletlerine kendini kabul ettirebilir ve tesirleri de halen sürebilir miydi?...
Osmanlı-Türk Devletim sadece bir askeri devlet olarak düşünmek insanlık tarihini hiç bilmemek olur. Çünkü tarihte ülkeler ordularla fethedilmiş ama ancak yüksek bir kültür ve medeniyet sayesinde elde tutulabilmiştir.

Osmanlıların devlet ve imparatorluk olarak; dünyanın en geniş coğrafyasına ve çok çeşitli kavimlere hükmetmeleri, çok çeşitli kavimlerin, milletlerin kendilerini Osmanlı saymaları ancak üstün ve gelişmiş bir Osmanlı kültür ve medeniyetiyle mümkün olmuştur. Bugün bile başka devletlerin kendilerini Osmanlı'dan saymaları bunun delili değil midir?...
Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler kendilerini Osmanlı Medeniyeti'nin içinde gördüğü gibi, Oğuzların tamamı ile birlikte Kuzey Türk'leri de Kırım ve Kafkas'lar yoluyla kendilerini bu büyük Türk-İslam veya Osmanlı-Türk Medeniyeti'nin içinde bulurlar.
Yalnız Turan kökenli Türk ve diğer akraba toplulukları mı? Hayır... Çin, Hint ve İran Müslüman kavimleri ile ve bütün Arabistan ve Kuzey Afrika da Osmanlı Medeniyet'inde kendi izlerini bulmaktadır.

Bu kadar mı? Osmanlı sadece Müslüman kavimleri mi temsil etmiş, kucaklamıştır? İşte Habeşli ve diğer Afrika kavimleri, işte Endonezya'da-ki Uçe Hanlığı, işte koskoca Avrupa!... Osmanlı Türk'leri bir büyük medeniyet olarak oralara gitmişler ve kendi medeniyetlerinin izlerini oralarda bırakmışlardır.

Bu geniş coğrafyada yaşayan bütün insanlar hangi kavim ve milletten olursa olsunlar İmparatorluk yıkılıncaya kadar hatta yıkıldıktan sonra da kendilerini Osmanlı'ya mensup saymışlardır.
Bu insanların ve kavimlerin; bu çok geniş coğrafyanın sakinlerinin (Biz Osmanlıyız) demeleri bir büyük medeniyetin mensubu olduklarım ifade eder.
Osmanlı sadece bir hanedanın ve sadece bir devletin adı değil, üç kıt'a da ve dünyanın her yanında iz bırakmış bir büyük medeniyetin adıdır.
Osmanlı İmparatorluğunu ve medeniyetini yaşadığı uzun zaman dilimi ve bu zaman dilimi içinde dünyanın geçirdiği değişimler, sosyal ve teknolojik devrimler ve gelişmeler düzeyinde ele alarak incelemek gerekir. O zaman Osmanlı'nın büyüklüğü, yeryüzünde tarih boyunca kurulmuş diğer imparatorluk ve medeniyetler ölçeğinde daha iyi anlaşılır ve hakkı teslim edilir, inancındayım.

Osmanlı Devleti bir ortaçağ devleti olarak kurulmuştur. O çağda büyük teknolojik icatlar yoktur. Bütün dünya ziraat ve hayvancılıkla uğraşmakta, en ileri iletişim vasıtası hızlı koşan atlar; en güçlü silahlar, kılıç, yay ve mızrak... İnsanlar çoğunlukla göçebe bir hayat yaşıyor. Hıristiyan alemi ve Avrupa, kilise tahakkümü altında geri bir hayatla muzdarip... Dünyada sadece edebiyat ve mimari var, o da yalnızca büyük merkezlerde ileri düzeyde...
Mekke'de Arap Yarımadasını nurlandırıp Asya, Afrika ve Endülüs'e yayılan İslamiyet, insanlık alemine İlahi mesajlar vermeye devam ediyor... İslam; Osmanlılar eliyle Bizans'a, Balkanlara, Avrupa'ya giriyor. Devşirme uygulamasıyla Osmanlı Medeniyeti yeni bir boyut kazanıyor.
Sonra!? Sonrası; dünya hızla değişiyor. Sosyal dalgalanmalar reformlar, yeniden yapılanmalar birbirini izliyor.

Ateşli silahlar hızla yayılıyor, teknolojik icat ve keşifler peşpeşe yapılıyor. Avrupa karanlık bir çağdan, geri ve acılarla dolu bir hayattan Rönesans ve Reform Hareketleri'yle uyanmaya başlıyor, ikibin yıldan beri batıda devam eden (feodalite, derebeylik) ve krallık gibi idare tarzları 1789 Fransız Devrimi'yle sarsılıyor, yıkılmaya başlıyor.
Bütün feodal beylikler millet olma şuuruyla birleşiyor, birlikte hareket ediyorlar. Dünyanın bugüne kadar bilmediği ve uygulamadığı sosyal kavramlar yoğunluk kazanıyor. Bütün bunların sonucunda da millet ve milliyetçilik kavramları artık 19. ve 20. yüzyılın en kuvvetli potansiyel gücü durumuna geliyor...
Teknoloji, ulaşım ve iletişim baş döndürücü bir hız kazanıyor. Elektrik, telgraf, telefon, buharlı gemi, buharlı tren icat ediliyor. Askeri alanda konvansiyonel ateşli silahlar hızla gelişip aynı hızla yayılıyor.

Bu büyük ve hızlı gelişmeler; İlkçağ ve Ortaçağdan beri devam eden durağan, toprağa bağımlı ekonomiyi Avrupa Endüstri Devrimi ile Avrupalıları tamamen değiştiriyor ve dünya üzerinde yeni bir yarışın sebebi haline getiriyor. Artık topraktan üretim ve ticaret ağırlıklı ekonomi değil; endüstriyel üretim ve teknoloji ağırlıklı ve milletlerarası ticarete dayalı bir ekonomi söz konusudur.

Osmanlı bütün bunları görmüş ve yaşamıştır. Dünyanın gelmiş geçmiş tarihi boyunca yaşamadığı bu değişiklik ve gelişmelere ve de sosyal çalkantılara başka hiçbir imparatorluk ve hiçbir medeniyet, tarihsel hayatı boyunca maruz kalmamıştır.
Roma İmparatorluğu mu? Hayır. İlkçağda doğdu, Ortaçağ'da dağıldı bitti. Hristiyanlık Roma döneminde doğdu ama, gene Roma Medeniyeti'ni kuranlar tarafından barbarca güç kullanılarak boğuldu, yer altına itildi. Bu işkence ve barbarlık sonucu yer altına inen Hristiyanlık, Hz. İsa'nın getirdiği asıl şeklini; Romalıların hayat hakkı tanımamış olmaları yüzünden kaybetti, bozuldu. Romalıların ve kurdukları medeniyetin insanlık alemine en büyük hediyeleri budur!..
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLIDA YEREL YÖNETİMLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:02

Aslı ve esası bozulmuş bir Hristiyanlık ikliminde gelişen Roma Medeniyeti çağının diğer medeniyetleri gibi sadece mimari ve şehircilikte ileridir. Fakat Roma'yı keyf için yakacak kadar, ilk hristiyanları aç aslanlara parçalattırarak bunu da eğlence haline getirecek kadar, barbar bir medeniyettir. Devrinde ise hiçbir teknolojik gelişme yaşamamıştır. Roma İmparatorluğumun insanlık hafızasındaki izdüşümü böyledir.

Bizans İmparatorluğu mu? O da Ortaçağ İmparatorluğu olarak yaşadı, sonra Osmanlı-Türk gücüne ve Osmanlı Medeniyetine boyun eğerek Ortaçağla birlikte yok oldu.
Büyük Britanya İmparatorluğu mu? Tarihini araştırınız; sadece bir ada devleti olarak Fransız ve Cermen savaşlarıyla yüzyıllar boyunca yaşadı, Osmanlı'dan sonra yeryüzünde Portekiz, Fransız ve Hollanda ile birlikte sömürgecilik gibi insanlık dışı bir yönetim tarzını icat etti. Gittiği yerlere deniz yoluyla ve silah zoruyla sahip oldu. Medeniyet götürmedi, yerel kültürlerin gerilemesine sebep oldu. İnsanlar acı çekti. Dünyada nizam kalmadı. Sonunda Büyük Britanya İmparatorluğu, imparatorluk ölçeğinde 150 yıl zor devam edebildi. Şimdi gene bir ada devleti olarak yaşıyor. İngilizcenin ticaret dili olması ve yayılması ise İngilizlerin değil Amerika Birleşik Devletleri'nin resmi dili olması sebebiyledir.
Çin İmparatorluğu, Güneydoğu Asya'dan dışarıya çıkamamış, kültür ve medeniyet ile sadece kendi kavimlerini, sarı ırka mensup olanları etkilemiştir.
Rusların Sovyet imparatorluğu mu? Tarihini de, sonunu da, bir medeniyet olup olmadığını da hepimiz biliyoruz. Rusya'nın kültürü de bir Avrupa kültür ve medeniyet versiyonu olup, sadece Rusları ve büyük şehirlerini etkilemiştir. Başka coğrafyalardan etkilenmiş, fakat etkileyememiştir.

Dünyada kurulan ve bir medeniyet ortaya koyup geliştirerek insanlık tarihini etkileyen başka imparatorluk sayamıyoruz. Tarihteki diğer imparatorlukların büyük çoğunluğu Asya orijinli olup; hemen hepsi de Osmanlı'yı meydana getirenlerin atalarının yani Türk'lerin kurduğu imparatorluklardır.
Izaha çalıştığımız bu değerlendirmeler ışığında Osmanlı'nın ve Osmanlı Medeniyeti'nin büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu'nun dünya ölçeğinde yaşadığı gelişmeleri hiçbir imparatorluk yaşamamıştır. Ortaçağ'da yaşayıp Ortaçağ'da batmışlardır. Osmanlı ise Ortaçağı, Yeniçağı, Yakınçağı bütün sonuçlarıyla hem de dünyaya kendini kabul ettirerek yaşamış, aynı insanlara yeni bir Türk devletini Türkiye Cumhuriyeti'ni yeşerttikten sonra tarih sahnesinden çekilmiştir.
Osmanlı Devleti'nde ve Osmanlı Medeniyeti'nde her kavim Turan kökenli olsun olmasın mutlaka kendi köklerini bulur. Bütün semavi dinler ve mensupları da kendi izlerini mutlaka bulur.
Asyalısı, Avrupalısı hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun; mutlaka bir yakınlık duyar ve kendini o büyük medeniyetin, Osmanlı medeniyetinin içinde sayar. Sadece ırkçılık yapanlar, azınlık ırkçıları ve hangi din ve mezhepten olursa olsun iman ve inanç inkarcıları kendilerini Osmanlı'ya mensup sayamazlar. Çünkü, Osmanlı Medeniyet manzumesinde inançsızlık, imansızlık ve inkarcılık yoktur. Neticede sadece Yaratan'a kul olmak düşüncesi hakimdir.

Bugünün insanı eğer detaylarda kaybolmaz, teferruat ve münferit olaylara takılıp kalmaz ise; Osmanlı Medeniyeti'nde hem tasavvufu, hem dünya işlerini, hem milliyetçiliği, hem hümanistliği, hem bireysel hürriyet ve insan haklarını, hem devlet ve toplumun haklarını yani sosyal adaleti, hem gerçek manada laikliği, hem inanç özgürlüğünü, hem hukukun üstünlüğünü hem de insan anlayışını; velhasıl hepsini, bizi insan yapan, bizi Müslüman ve de Türk yapan manevi değerlerin tamamını, insani hasletlerin tümünü bulacaktır.
Osmanlılar işte bunu için büyüktür ve Osmanlı Medeniyeti'nin benzeri yeryüzünde ortaya konulamamıştır.
Osmanlı ismi dün kendini Osmanlı sayanların ortak ismiydi. Türkmen, Avşar, Tatar, Azeri, Çerkez, Kürt ve diğer Turan soylu alt grupların ve Osmanlı sınırları içindeki Müslüman olsun olmasın hepsinin ortak ismi olarak benimseniyor ve her topluluk kendini Osmanlı sayıyordu. Daha öncede Abbasi, Selçuklu veya Hun saymışlardı.
Tarihi süreç içerisinde bugün Türk ismi dünkü Selçuklu veya Osmanlı isminin yerine geçmiştir. Makul bir zaman içerisinde bütün Osmanlı kavimleri ve akraba toplulukları kendilerini Türk sayacaklardır. Tarih böyle söylüyor.
700'üncü kuruluş yılında Osmanlı-Türk Medeniyeti 75 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti ile buluşuyor. Ne mutlu bize... Yeter ki her ikisinin de kıymetini bilelim ve bilgi çağının insanları olarak bu basirete ulaşabilelim...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir