Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devletinde Toprak Düzeni Ve Bozok Sancağı

Burada Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Devletinde Toprak Düzeni Ve Bozok Sancağı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:59

OSMANLI DEVLETİNDE TOPRAK DÜZENİ VE BOZOK SANCAĞI

Osmanlı Toprak Düzeni


Anadolu Selçuklu Devleti'nin, 1243 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev devrinde (1237-1246) Moğollarla yapılan savaşta yenilgiye uğraması Anadolu'da kısa sürede otorite boşluğunun oluşmasına sebep oldu. Moğolların Anadolu'yu işgali ile de otorite boşluğu kargaşaya dönüştü. Nitekim 1318 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılışı ile birlikte Anadolu topraklarında yeni bir hakimiyet mücadelesi başladı. Germiyanoğulları, Karamanoğulları, Candaroğulları, Dulkadiroğulları vs. gibi güçlü beylikler yanında küçük bir bölgenin, Söğüt ve civarının hakimi olan Osmanoğulları da bu hakimiyet mücadelesine katılan beyliklerden biri oldu. Beklenir ki, Selçuklu yönetimi altında hemen hemen büyük birer devlet kimliğine bürünen beylikler kısa sürede Anadolu hakimiyetini elde etmelidirler. Fakat bu beklentinin tam tersine, henüz daha devletleşme yolunda çok yeni olan bir beylik olan Osmanoğulları Anadolu'yu hakimiyetleri altına alarak Anadolu Selçuklu Devleti'nin varisi olarak tarih sahnesine çıktılar. Bu durumun kendi içerisinde çok tutarlı sebepleri vardır. Beyliğin bu büyümesi ne bir mucize ne de rastgele ortaya çıkmış bir olay oldu.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİiNDE TOPRAK DÜZENİ VE BOZOK SANCAĞI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:59

Osman Bey'den başlamak üzere Beyliğin başında bulunan yöneticilerin vasıflarının mükemmelliği ve kurdukları devlet yeni de olsa uyguladıkları sistemlerin hemen hepsinin ihtiyaçlar doğrultusunda tespit edilmiş, ileriye dönük ve uygulama noktasında ise tarihi sürecin bir parçası olmaları Osmanoğullarının kısa sürede sürekli gelişen bir devlet mekanizmasını oluşturmalarında başlıca etkenler oldular. Sözünü ettiğimiz bu büyümede, uygulanan toprak dağıtım sisteminin ihtiyaçlara cevap verecek şekillerde düzenlenmesi Osmanoğullarının diğer Türk beyliklerinden daha üstün olmalarını sağlayan çok önemli bir faktör oldu. Uç beyliği olmasına rağmen Germiyanoğullarının fetihlerinde büyük devlet ilkesi ile hareket ederek toprak hakimiyetini kontrol altında tutması, fakat bunun tam karşıtı olarak Osmanoğullarının cihat alanlarında elde edilen toprakların kullanım hakkım, vergi hasılatını (fethedilen yer kale olmamak şartı ile) askeri hizmetlerini muntazam yapmaları karşılığında, fetih hareketlerine katılan askerlere vermesi Timar müessesesinin ve Osmanlı toprak düzeninin esasını oluşturmuştur.

Osmanlı toprak düzeni, devletin en önemli unsuru olarak bütün kurumları etkileyen bir tazda şekillendirildi. Öyle ki, bu öneminden dolayı bozulma döneminin ilk düşünürlerinden biri olan Koçi Bey IV. Murat'a sunduğu risalede, ıslahat yapılması gereğini belirterek, bu düzenlemenin derhal toprak sisteminden başlatılmasını tavsiye eder.

Devletin büyümesinde ve bütün devlet kurumlarının gelişmesinde bu denli etkili olan toprak sistemini özetlemeye çalışalım:

Osmanlı Devleti kanunlarında toprak üç kısım olarak ele alınır. Bunlardan ilki Arazi-i Memluke'dir. Yani, bu tür topraklar mülk toprakları olarak kabul edilerek tasarruf hakkı bütünüyle toprağın sahiplerine bırakılır. Devlet bu gibi topraklardan resm-i çift adı altında arazi vergisi ve yaptıkları ziraate karşılık elde ettikleri ürünün onda birinden beşte birine kadar bir miktarını öşür vergisi olarak alır. Bu sınıflandırmada Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşları da bulunur ve onlar da aynı şekilde Devlete, Harac-ı Mukaseme adındaki öşür vergisi ile Harac-ı Muvazzafa adı altındaki vergilerini veriyorlardı.

İkincisi Vakıf Toprakları (Arazi-i Mevkufe)dir. Bunlar mülk olup olmamasına göre iki kısma ayrılır. Mülk arazi olanlar sahibi tarafından belirli bir gaye için tahsis edildiği zaman buna "Sahih vakıf' denir. Fakat esas tasarrufu devlete ait olan araziden bir kısmının veya tasarruf hakkının tümünün vakıf haline getirilmesi durumuna ise "Tahsisat Kabilinden Vakıf" adı verilir. Bu gibi toprakların vergileri dini, ilmi ve sosyal kurumlara tahsis edilmekte ve bu tahsisatlar vakıf mütevellisi tarafından vakıfnamenin gereklerine göre harcanmakta idi.
Üçüncü olarak ise Arazi-i Miriye adı verilen hazine toprakları bulunuyor idi. Bu toprakların mülkiyeti devlete ait idi. Bunlar vergilerinin büyüklüklerine göre değerlendirilmişlerdir. Miri toprakları devlet izni ile kullananlar, toprakların sahibi değil kiracısı konumundadırlar. Fetih sonrasında toprak ekilmek şartı ile eski sahipleri üzerinde bırakılmış ve yaptıkları ziraat karşlığı ödemekle yükümlü oldukları vergilerini, devlet hazinesi yerine, o yerin geliri hizmet karşılığı hangi devlet görevlisine bağlanmışsa bu kişiye vermek durumunda idiler. Bu uygulama toprağı ekip biçen şahısların ölümlerinden sonra çocukları tarafından da aynı şekilde devam ettirilirdi.

Miri toprak çeşitli kısımlara ayrılmakta idi. Padişaha gelir olarak ayrılana "Havass-ı Hümayun" denir. İkinci bir kısım, üst düzey devlet memurlarına gelir olarak tahsis edilen Has ismi verilen topraklardır. Yine miri topraklar içinde bulunan diğer kısımlar ise padişah kızları ve ailelerine bağlanan "Paşmaklıklar" ile devlet adamlarına mülk olarak verilen "Malikanelerdir".

Bir kısım topraklar ise fetih esnasında bazı kumandanlara hizmetleri mukabili verilen, ölümleri halinde akrabalarına intikal eden "Yurtluk-Ocaklık" şeklindeki topraklar ile yine müsellem, Yörük, yaya, akıncı beyleri, akıncı çeribaşı ve saireye verilen toprakları ihtiva eder.
Özel bir uygulama olarak saray hizmetinde bulunarak lüzumlu bölgelerde güvenliği sağlamak ve haberleşme hizmetlerini yerine getirmek gibi hizmetlerde bulunan derbentlere de toprak tahsisi yapılmıştır.

Miri arazinin en önemli kısmını devlet adına yararlılıkları bulunanlara verilen has, zeamet ve timar oluşturmaktadır. Dirlik adı verilen ve genel olarak timar uygulaması şekli ile bilinen bu sistem Osmanlı Devleti toprak hukukunda belirleyici bir yapıya sahip olmuştur.
Dirlikler, çok önemli hukuksal düzenleme içinde kurulur ve işlerler. Devlet, kendi mülkiyetindeki toprağın tasarruf hakkını bir memuruna bırakır. Bu memura "Sipahi" denir. Sipahi toprağı bizzat işleyemez. Toprağı köylülere kiraya verir ve köylülerin devlete ödemekle yükümlü oldukları vergileri toplar. Sipahi toprağı köylüye kiralarken ondan tapu resmi adıyla bir para alır. Bundan böyle toprağı köylüden geri alamaz. Tapu resmi bir kez ödenir. Bu nedenle bu paraya "icare-i muaccele" de denir. Köylü toprağı işlemek ve her yıl vergilerini düzenli ödemek zorundadır. Toprağı üst üste üç yıl işlemezse, kira sözleşmesi sona erer. Yine, köylü hiçbir şekilde toprağını bırakıp gidemez. Eğer gider ise sipahi onu devlet gücü ile yerine getirir ve "çiftbozan resmi" adı verilen bir ceza alır.

Köylünün bu durumlarına karşılık sipahinin de devlete karşı sorumlulukları vardır. Sipahi topladığı patraların bir kısmını bu görevlerini yerine getirmek için kullanır. Sipahiye düşen görev çoğu kez askeridir. Bu görevlerin en önemlisi dirlikte belirli sayıda asker yetiştirmektir. Her dirliğin Kılıç adı verilen bir çekirdeği vardır. Nitekim bu askerler Osmanlı ordusunun Timarlı Sipahiler kısmını oluşturmaktadırlar.
Kılıç dışında, ufak dirliklerde (timar) her 3000 akçelik gelir için bir asker; orta dirlikler (zeamet) ve büyük dirlikler de (has) her 5000 akçelik gelir için bir asker (cebeli) çıkarılırdı. Böylece Osmanlı ordusunda ortalama bir hesapla 80.000-120.000 kişilik bir bölüm timarlı sipahilerin getirdiği askerlerden oluşurdu.
Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti'nin temel esasları toprak sistemi üzerine bina edilmiştir. XVII. yüzyıla kadar örnek sayılacak biçimde işleyen bu sistem, devletin de uzun ömürlü olan gücünün en büyük dayanağı olmuştur.

Osmanlı Toprak Düzeni Üzerine Değerlendirme

Osmanlı Devleti'nde köylü esas itibarıyla devlete ait olan toprak üzerine yerleştirilmiş kiracı konumundadır. Böyle olmakla birlikte köylünün devlete taabiyeti hiçbir zaman kölelik statüsünde bulunmamıştır. Çağdaşı olan Avrupa devletlerindeki "serf statüsü" hiç uygulanmamıştır. Osmanlı Devleti'nde "sahib-i arz" yahut "sahib-i raiyet" sıfatıyla köylünün karşısına çıkan kimselerin, tam manasıyla ne arzın ne de raiyetin sahibi olmadıkları ve bu sıfatları ancak son derece teşkilatlı ve merkeziyetçi bir devletin memuru sıfatıyla haiz bulundukları muhakkaktır. Devletin her tarafta görevlendirdiği idare adamı ve asker tipi olan timarlı sipahi ne bir Derebeyi, ne de yerli toprak asaletini temsil eden bir toprak zengini değildir.14
Mülkiyet hakkına sahip olan devlet, üstün gücüne de dayanarak sipahisini her zaman denetlemiş, onu başı boş bırakmamıştır. Böylece sipahinin toprağı üzerinde bulunan köylü, asıl malik olan devletin güvencesi altında çalışmıştır. Bu güvenceyi de Kadı temsil etmektedir. Kadının karşısında sipahi ve köylü eşittir. Köylü hükmünden hoşnut olmadığı kadıyı eyalet merkezine ya da ta ki divan-ı hümayuna şikayet edebilir. Sipahi mülkiyet hakkına sahip olmadığı için, toprağında çalışan köylünün sahi-pi ve patronu değildir. Köylü bir kere tapu resmini ve her yıl vergilerini öderse, sipahi onun hiçbir işine karışamaz. Ayrıca köylü ölürse toprağı işleme hakkı çocuklarına kalır, bu da onun güvencesidir.
Dirlik sistemi, ülkede tarımsal üretimi arttırmıştır. Çünkü köylü, belirli bir vergiyi Ödedikten ve aldığı ürünün bir bölümünü sipahiye verdikten sonraki kazancını istediği gibi kullanır. Bu nedenle, ne kadar ürün alırsa, o kadar kazanır. Bu da tarımsal üretimi arttıran önemli bir nedendi. Üretim biçimi, bütün dirliklerde aynıdır. Bu da ekonomik yaşamda birlik sağlamaktadır.

Bütün bu düzenli ve olumlu uygulamalara rağmen dirlik sisteminin hızla artan devlet giderlerini karşılayamaması, devletin sanayileşme sürecine girememesinden dolayı bütün ihtiyacını topraktan karşılamaya çalışması ve merkezi otoritenin eyaletlerde yeterince etkili olamaması toprak sisteminin de yozlaşmasına neden olmuştur.

Bozok Sancağı

İlkçağlardan beri önemli bir yerleşim alanı olan Yozgat (Bozok) bölgesi Osmanlı Devleti döneminde de önemini devam ettirmiştir. Yozgat bölgesinde toprak ile ilgili uygulamalar Bozok Sancağı'nın bağlı olduğu beylerbeyliği ve Devletin siyasi şartlarına göre değişmiştir.
Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi 17. yüzyıl Bozok Sancağı'ndan bahsederken, sancağın taht şehrinin olmadığından ve Mirlivası'nın şehir şehir dolaştığından bahseder. Gerçektende Bozok sancağı uygulamada taht şehri olmayan çok nadir yerlerden biridir. Bu durum Bozok bölgesinin bir bakıma özel konumunu da yansıtmaktadır. Bu konumu iyice değerlendirebilmek için önce Bozok bölgesinin Osmanlı Devleti'ne katılması ve bölgedeki iskan hareketleri hakkında çok kısa bir bilgi vermek yerinde olur.

Müslüman Türklerin Anadolu'ya girmesiyle birlikte Danişmendlilerin hakimiyeti altına giren Bozok bölgesi, 1174 yılında II. Kılıçarslan tarafından Selçuklu topraklarına katmıştır. Daha sonraları İlhanlılar ile Kadı Burhaneddin Devleti tarafından idare olunan Bozok bölgesi 1399 yılında Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı sınırlarına katılmıştır. 1402 Ankara savaşından sonra bölgeye Dulkadiroğulları hakim olmuşlardır. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından tekrar fethedilmiş ve Osmanlı Devleti'ne bağlı kalmak şartıyla Dulkadiroğlu Şehsvuaroğlu Ali Bey'e verilmiştir. 1522 yılında ise, tamamen Osmanlı toprakları arasına katılmıştır. İlk önce çok kısa bir süre Dulkadıriye Beylerbeyliği'ne katılan Bozok Sancağı daha sonra 1559'da Rum (Sivas) Beylerbeyliği'ne bağ-lanmıştır. Bozok, Tanzimat döneminde çok kısa bir süre ile Bozok Eyaleti'ne merkezlik yapmıştır.
Tanzimat dönemindeki idari taksimata göre; 17 Eyalet Anadolu'da, 15 Eyalet Avrupa topraklarında ve 3 Eyalet ise Afrika'da bulunuyordu. Eyaletler sıralamasının 21. sırasında ise Bozok, Kayseri, Ankara, Kengiri (Çankırı) livalarını ihtiva eden Bozok Eyaleti bulunmaktadır. Bozok XIX. asrın ikinci yarısında Ankara Vilayeti'ne bağlı sancak durumuna getirildi.
Bozok bölgesi, Osmanlı Devleti idaresine katıldıktan sonra yoğun olarak Türkmenlerin yerleştikleri bölge haline gelmiştir. Kızıl Kocalu, Selmanlu, Ağçalu, Çiçeklu, Zakirlu, Mesudlu, Ağça Koyunlu, Kavurgalu, Demircilu, Şam Bayadı, Söklen, Hisar Beğlu, Kara Evli ve Cerid boyları Bozok Sancağında yoğun olarak yerleşmişlerdir.

Bozok Sancağı'nın tahrir kayıtları Kanuni Sultan Süleyman döneminde üç kez yapılmıştır. Ve 1559 yılında yapılan tahrirde sancağın Kanunnamesi düzenlenmiştir. Sancak ile ilgili toprak düzenlemesi ve sancaktaki dirlik dağılımı ile ilgili bilgileri Evliya Çelebi vermektedir. Beyi'nin Padişah tarafından hassı 300275 akçedir. 19 zeameti, 731 tımarı, alaybeyisi, çeribaşısı, sipahi kethüda yeri ve yeniçeri serdarı vardır. Yüzelli akçelik kazadır. Nahiyelerinden kadısına yılda üç bin, beyine 11000 kuruş gelir olur. Tımar erbabı ve bey askeri ile 1100 askeri olup,sefere giderler. Bu dağılımda Bozok Sancağında 200.275 akçelik sancakbeyi hası, 80.200 akçelik Defterdar Kethüdası zeameti ve 62.550 akçelik Timar Defterdarı zeameti bulunmaktadır. Ayn-ı Ali Efendi'nin 1607 yılında hazırladığı Kavanin-i Al-i Osman Der Hulasa-i Mezamin-i Defter-i Divan adlı esere göre ise Bozok Sancağı'nın 300.275 akçelik beylerbeyliği hassı olduğu ve 15 zeameti ile 231 adet timarı bulunduğu bildirilmektedir.

Bu dağılımın dışında Bozok Sancağında çok yoğun olarak Derbent veya Han Ağalığı uygulaması gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde toprak sistemi içerisinde özel satütülerde bölgeler ortaya çıkmıştır. Miri araziden bir kısmı bu iş için ayrılarak derbent olan yerlerin kullanımına bırakılıyor ve savaş masraflarını karşılamak üzere toplanan avarız-ı divaniye ile tekalif-i örfiye vergilerinden muaf tutuluyorlardı. Özellikle Türkmen nüfusun sürekli olarak yerleşime tabi tutulması ve bölgede bu açıdan hoşnutsuz insanların ortaya çıkmasıyla asiyişin düzensizleşmesi derbent teşkilatlarının sayısının artırılmasını da gerekli kılmıştır. Diğer taraftan Bozok Sancağı'nda yeni iskan edilen topluluklara toprak verilmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Yeni toprak tahrirlerinin yapılması ve dirlik uygulamasının sürekli değişkenliği Bozok Sancağı'nda Osmanlı Devleti'ni ciddi şekilde uğraştıracak ayaklanmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sebepten olacak Bozok Sancağı Kanunnamesi sert hükümlerle doludur. Örneğin kanunnamenin ilk maddesi; haramilik yapanların boğazlarından asılarak haramiliğin önlenmesi şeklindedir. Hatta 1584 yılında Bozok Sancağı'na gönderilen hükümlerde sipahi ile çiftçiler arasında intizamın korunması bildirilmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİiNDE TOPRAK DÜZENİ VE BOZOK SANCAĞI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:59

Bozok Sancağı Kanunnamesi'nde çiftçinin korunması için önlemler alındığı görülmektedir. Dulkadirli Beyliği zamanında çiftçiden alınan birçok vergi kaldırılarak bölgenin iktisadi kalkınmasına destek verilmiştir. Kanunnamenin 59. ve 60. maddeleri şu şekildedir: "Ve mukaddema her raiyyetün ekini harmana gelmeden artuğa kestüğünden gayrı hezir akçesi deyü bir mikdar akçesin aldıktan sonra hums üzere behresin alurlar imiş. Emr-i celil'ül-kadr bu minval üzre varid oldu ki, raiyyetün çaçı ölçülmeyince nesne alınmaya; hezir akçesi olsun ve gayrı olsun. Haliya ça-çı ölçülüb hemen hums hasıl alınub hezir akçesi alınmaya". "Ve dahi her çiftden on ikişer akçe resm-i çift alınur imiş. Memalik-i Osmanide yörük taifesinden resm-i çift alınmamakla mezkurlardan dahi resm-i çift ref olundı".

Kanunnamede'deki maddeler köylüyü Sipahiye karşı da korumaktadır. Örneğin, 48. Madde; "Sipahi kolayına gezerken raiyyeti incidürse raiyyet ol sipahiyi döğerse cürüm alınmaya" şeklindedir. Bu madde de gösteriyor ki çiftçi hiçbir şekilde sipahinin tahakkümünde olan bir konumda olmamıştır. Bu şekilde korunan çiftçinin üretimi fazlalaşmıştır. Kimi belgelerden anlaşılıdğı kadarıyla Bozok Sancağı Osmanlı Devleti'nin savaş zamanlarında buğday ihtiyacını karşılayan önemli bir bölge olmuştur.

Bozok Sancağı'ndaki toprak uygulaması 18. yüzyılda malikane şekline dönmüş ve bu şekilde toprak sisteminin kontrolü devletten bölgesel güçlere intikal etmiştir. Bu değişim uzunca bir sürece yayıldı. Özellikle XVI. yüzyıl boyunca devam eden savaşlar nedeniyle mali sıkıntıların baş göstermesi ülkenin iktisadi yapısını altüst eden enflasyonun ortaya çıkmasına neden oldu. Bunun sonucunda ortaya çıkan ayaklanmalar, geniş eşki-yalık hareketleri toprağa bağlı olan köylünün devlet otoritesine olan güveninin azalmasına yol açtı. Kırsal kesimde meydana gelen göçler toprağın veriminin düşmesine ve geliri toprağa bağlı olan devletin de daha fazla iktisadi buhrana sürüklenmesine neden oldu. Devlet nakit ihtiyacını karşılayabilmek için daha önce başarı karşılığında verdiği toprağı bu sefer açık artırma usulü ile satışa çıkardı. İltizam yöntemi denilen bu uygulama ile devletin otoritesi eyaletlerde daha da azalıyor, güç para sahibi mültezimlere geçiyor idi. İşte böyle bir iktisadi ortamda Bozok Sancağı'nda 1728 yılından itibaren Çapanoğullar'ından Ahmet Ağa'nın adı sık sık anılmaya başladı. Ahmet Ağa Bozok Sancağı voyvodası, daha sonra mütesellimi ve en nihayetinde de Kapıcıbaşı payesi aldı.34 Ahmet Ağa'nın asker sağlama, zahire temini ve asayişi koruma konusundaki başarıları üzerine hükümet O'nu çeşitli şekillerde mükafatlandırmıştır. Özellikle, 1755 yılında İstanbul'da meydana gelen et sıkıntısını gidermek için Bozok bölgesinden koyun göndermesi üzerine hükümet Bozok Sancağı'nı Ahmet Ağa'ya malikane olarak tahsis etmiştir. Toprak düzeni içerisinde malikane uygulaması çok yaygın olarak yapılmamakla birlikte devlete fazlaca yararlılığı bulunan kimseler için bu tarz uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Böylelikle, Bozok Sancağı'nda Çapanoğullarının hakimiyetlerinin tanınması işlenen toprakların gelirlerinin Çapanoğulları'na ait olması kısa sürede onları Orta Anadolu'nun en güçlü ailesi yaptı. Bozok Sancağının topraklarına malikane uygulaması ile sahip olan Çapanoğulları, imar faaliyetleri ile geliştirdikleri yerleşim yerine şehir hüviyeti kazandırdılar.

Çapanoğlu Süleyman Bey'in 1813 yılında ölümü üzerine, Şeyhülislamlık makamında bir meclis toplandı ve bu meclisde Bozok Sancağı'nın yine Çapanoğullarında kalması kararlaştırıldı. Süleyman Bey'in varislerinin Bozok sancağı topraklarının kendilerine bırakılması konusundaki istekleri hukuka uygun görünüyordu. Fakat Şeyhülislamlık meclisinin kararına rağmen dönemin Padişahı Sultan II. Mahmut'un iradesi ile Bozok Sancağı toprakları 1814 yılının Ocak ayında "Darphane-i Amire"ye bağlandı. Böylelikle de Bozok Sancak topraklan tamamen devletleştiriliyor ve hatta yönetimi dahi Bozok merkezi dışında Kayseri Mutasarrıflığı'na bırakılıyordu.

SONUÇ

Osmanlı Devleti Kuruluş ve büyüme dönemlerinde kendi devlet mekanizmasını oluştururken çağdaşı olan siyasal oluşumların çok ötesinde bir hukuk devleti olma özelliğini gösterdi. Avrupa'da özgür insanlar kilise ve siyasal iktidarların ortak kararlan ile köleleştirilirken, Balkan ülkelerine adaleti, din hürriyetini, düzen ve kanunu taşıyan Osmanlı Devleti çağının en ileri uygulamalarına sahip görünüyordu. Özellikle toprak sistemi, sanayileşmenin olmadığı tarihi dönemlerde devlete bağlı olan vatandaşları memnun eden uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Toprak düzeninin sağlam temellerle kurulması devletin de uzun bir tarihi süreçte ayakta kalmasını sağlamıştır. Yine bu düzen ile Osmanlı Devleti; sürekli birbirleri ile savaşan Türkmen boylarının, ayn devlet kurma hevesinde olan beyliklerin iç içe yaşamalarını ve tek bayrak altında toplanmalarını da temin etmiştir. Bu anlayış çerçevesinde, Bozok sancağı büyük bir bütünün küçük bir parçası olarak Devletine sadakatle bağlı kalmış, Devletine zor zamanlarında her türlü yardımları ile Türk milletleşme sürecinin içerisinde bulunmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir