Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Dönemi Yozgat'da Nükteler ve Yozgatlı Nüktedanlar

Burada Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı Dönemi Yozgat'da Nükteler ve Yozgatlı Nüktedanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:55

OSMANLI DÖNEMİNDE YOZGAT'DA YAŞANMIŞ NÜKTELER VE YOZGATLI NÜKTEDANLAR

MİZAH


"Gerçek nükte, bir Hint madeninden çıkarılmış parlak bir taş gibidir ve iki büyük kudreti vardır onun: Biri kesmek, diğeri parlatmak için."
Grub Steet Journal-1730

Eskiden mizah; şaka, latife ve alay anlamlarında kullanıldığı gibi, ciddi olmayan sözler anlamına da gelirdi. Edebiyatımızda mizah, bir fikri ya da görüşü, şaka, nükte ve tarizlerle anlatan bir yazı çeşidi ve eğlendirici fıkra anlamına da gelirdi.

Bir kelimenin, zaman içerisinde anlam kayması yapması, bilinen an-lamından daha değişik anlamlarda kullanılması ya da, başka başka anlamları da yüklenmesi tabii karşılanmalıdır. Fakat bu zaman içerisinde kendiliğinden oluşur. Galiba bizim sıkıntımız bu değişikliklerin zorlamalarla yapılması, ya da yapılmak istenmesinden kaynaklanmaktadır.
"Mizah" Arapça asıllı bir kelimedir. İranlılar mizahla uğraşanlara "mizahguy" demişler ve bizim "dalkavuk" dediğimiz anlamda kullanmışlardır.

Arapça'da "şathiyat" diye de bir kelime kullanılır ki, "alaylı, eğlendirici hikayeler" anlamındadır. "Dudaklarda bir tebessüm meydana getirmek amacıyla söylenmiş manzume" anlamına da gelir ve yine "şathiyatın" bir diğer karşılığıdır. Aslında kelimenin kökeni "şath"dır. "Şathiyat" sonradan, "şeriata aykırı sözler" anlamı da yüklenmiştir. işte, "şeriata aykırı söylenmiş sözler" anlamı, gerek İslam ülkelerinde, gerekse bizde, nükte ve mizah edebiyatımızın yazıya geçmesini büyük ölçüde engellemiştir. Böylece, günaha girme korku ve endişesiyle yazıya geçemeyen binlerce mizahi malzeme unutulup gitmiştir, yazık da olmuştur.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DÖNEMİ YOZGAT'DA NÜKTELER VE YOZGATLI NÜKTEDANLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:55

Batılılar, bizdeki "mizahın" yerine, daha geniş anlamda "hümor" kelimesini kullanırlar. Karşılığı Türkçe'de olmamakla birlikte, hümor ile "insanın kendisindeki, etrafındaki ve toplumdaki tuhaf ve eğlendirici şeyleri görebilme yetenek ve kabiliyeti" anlatılmak istenir.
Bizde, nükte yapmak "ciddiyetsiz bir şey" addedildiği için, mizahla uğraşmak bir tür kusur sayılmıştır. Elbette, toplumun "ciddiyetsiz ve kusur" saydığı bir şeyle meşgul olmak, değme kalemin, araştırmacının harcı değildir. Büyük nüktedanlar çıkaramamış olmamızın en önemli sebeplerinden birisi bu anlayış olsa gerektir. Mizahı ciddiye almamak, nüktedanı hafif görmek hastalığı, Cumhuriyet dönemine de sıçramış, dolayısıyla mizah üzerine kalem oynatan yazar-araştırmacı sayısı hep asgari düzeyde kalmıştır.
Ancak konunun önemini görebilen, kendisini aşmış, çevreden gelebilecek tenkitleri rahatlıkla göğüsleyebilen kıymetli kalemler bu riski göze alabilmişlerdir. Sayısı az olan bu kıymetli araştırmacıları en önemlilerinden birisi Cemal Kutay'dır.

Cemal Kutay, "Nelere Gülerlerdi" isimli eserinde mizah ile ilgili olarak bakın neler diyor:

"İşte bu dar kalıplar içinde, itilen, fakat insanlığın düşünce zarafetini temsil eden mizah, musiki ve raks gibi, asırlarca dar kafalılığın içine sıkışmış kalmış. Nükteler yüksek sesle söylenmez olmuş. Bazan kalın ciltlerin ifade edemediği bir tebessümle sararak hafızalara yerleştirmek kudretinde olan zeka belirtileri, çatık kaşların yapmacık ciddiliğin korkusuyla sahiplerinin kafasının içinde sönmeye ve ölüme mahkum edilmiş.
... Acıyı, katıyı, isyan duygusu uyandırıcı bu hüviyeti içinde zekasını büyük ifade mertebesine eriştirebilmek; o sert, katı, isyan ettirici gerçekleri acı da olsa gözyaşından veya haykırıştan ve daha tesirli bir tebessümün veya kaskatı olan-bitenleri sadakatle belirten tablolar yerine çizgilerle ifadeleyebilmek!
Mizah işte bu.

Mizah hürriyetin çocuğudur. Özgürlük hakkına toplum erememişse, mizah onu, sövüp-sayma, hırpalama, itip kakma yerine "utanma duygusunu tokatdan ağır tebessümlere sararak kazanmaya çalışır. Düşüncenin her türlü sansüre uğradığı baskı devirlerinde bu fıkracıklar kulaktan kulağa söylenir, çizgiler elden ele gezer. Hafızalar ve gözler vefasının kutsal emaneti olur ve hürriyet kavgasını yapanlar, istibdadı, dar kafalılığı, insanlığın en tabii hakkı olan tebessümü önlemiş baskıyı yıkabilmek için mizahın kudretinde, top-tüfeğin, ilmi etütlerin, yıllar ve belirli idrak seviyesi isteyen ciddi telkinlerin getiremediğini bulurlar."

NÜKTE

"Zamanı geldiği zaman iyi bir nükte söyleyebilmek fırsatını kaçıranlara, büyük meselelerin halli tevdi edilemez."
William Hazlitt

Nükte, çevrede, herkesin göremediği ince anlamı bulma, buna zarif bir şekilde işaret etme, şaka ile sergileme sanatıdır. Gülmeden güldüre-bilme, güldürürken düşündürebilme kabiliyetidir.
Mizah, nükte, nüktedan birbirini tamamlayan kavramlardır. Hepsinin finali gülmeye, en azından gülümsemeye dayanır. Gel gelelim, bizde bırakın gülmeyi, gülümsemeyi azıcık aşmak, neşeli görünmek, hatta iyice kahkaha atmak bir zayıflık emaresi, en azından hafiflik olarak addedilmiştir.
Oysa konunun uzmanlarına göre nükte; insandaki bütün melekelerin tam bir denge, insan olarak yaşamanın zorlukların olgunlukla karşılanmasına yarayan bir araçtır. Ayrıca, zeki insanın gurura kapılmasını, aksine kendi kusurlarını öne çıkarıp, kibri önleyen bir emniyet sübabıdır.

NÜKTEDAN

"Nüktedan bir insan, eğer aptallar olmasaydı, çok defa ne söyleyeceğini bilemezdi."
La Rochefoucould

Nüktedan kişi, hayatın en karanlık ve ümitsiz zamanlarında bile, hayatta, komik ve ümit verici bir nokta arar. Kendi eksikliklerinin, acayipliklerinin ve hatta aptallıklarının nükte konusu yapılmasına aldırmaz, aksine, kendisi buna çanak tutar. Kendisi ile ilgili söylenmiş alaya almaları, sataşmaları zevkle anlatır, işine gelirse bunları kendisi yaratır.
Nüktedan, kendisi ve toplumdaki traji komikliği sezer, bununla kalmaz, özümser, yeri geldiğinde de anlatarak veya yazarak kullanır. Sadece güzellikleri değil, çarpıklıkları sezme ve bu çarpıklıkta bir güzellik arama ve çıkarma becerisi de nüktedanındır. Nüktedan bu çarpıklıkları nükte zırhına büründürebilecek ince kıvrak bir zekaya, engin de bir kültüre sahiptir.
Nüktedan kişi, kendi kabiliyetlerini (çok önemsediği halde) önemsemez görünür. Bir zeka kıvraklığı ile, tüm kabiliyetlerini ayıklar, zamanını kollar ve kendisini ortaya koyar. Bunu sadece kabiliyetlerini sergilemek için yapmaz, aptallıkları ile de rahatlıkla alay eder.

Nüktedan kişinin, ya da mizah konusunu çalışma alam seçen araştırmacının karşılaşabileceği en büyük zorluk, kıskançlık sonucu doğan küçümsemeler ve ondan doğan engellemelerdir.
Malum, nükte yapabilmek kıvrak bir zeka, derince bir hissedebilme ve görebilme kabiliyeti, genişçe de bir kültür gerektirir.
Bu özellikleriyle nüktedan insan, çevredekilerin kıskançlık duygularını harekete geçirir. Parasına, makamına, toplumsal statüsüne güvenen ve zeki görünme çabasındaki kıskançlık krizine tutulmuş aptalların, nüktedana karşı tek savunma silahları vardır. Nüktedanı hafiflikle suçlamak, yaptığı işi ciddiye almıyor görünmek.
Türk ve Dünya mizah edebiyatının güneşi Nasrettin Hoca'dır. Keçeci-zade Fuat Paşa, "Girit'i bize kaça satarsınız" diyen III. Napolyon'a "aldığımız fiyata" diyerek, devlet politikasında, nüktenin gücünü en iyi kullanan bir devlet adamıdır. Şair Eşref, bir şair ve zamanın bürokratı olarak epeyce ezilmiş, Neyzen Tevfik hep hor görülmüş, Şair Nefi öldürülmüş... Ama bugün onlarsız bir Türk Mizahı, onlarsız bir hiciv edebiyatı düşünülebilir mi?
Türk insanının, nükte kabiliyeti konusunda hiç şüphemiz yoktur. Fakat "ciddiyetsizlik, hafiflik" baskıları öyle ağırdır ki, ister istemez en usta nüktedanlar bile, nüktelerini bir kenara yazmayı düşünememişlerdir.

Konuyla ilgili olarak, en etkili çalışmalardan birini yapan usta yazarlarımızdan Nejat Muallimoğlu, "Politikada Nükte" isimli çalışmasında, yabancı devlet adamı ve yazarlardan bol nükte ve nüktedan örnekleri verirken, "maalesef bu çalışmaya alacak Türk Nüktedan, Fuad Paşa ve Ömer Faizi Efendi'den başka birini bulamadım" diyerek hayıflanmaktadır.
Sayın Muallimoğlu, "nüktelerimizin yazıya geçmemiş olması, kaynak bulamaması ve halk mizahını değil, sadece devlet adamları bazında bir araştırma yaparak bu sonuca" vardığı için haklı görülebilir. Bahsettikleri, gerçekten iki büyük nüktedan devlet adamımız, Keçecizade Fuat Paşa ve İstanbul Belediye başkanı Ömer Faizi Efendi, devlet adamıdırlar. Onları izleyen bir kalem ehli gurup her zaman var olmuştur. Kaldı ki Ömer Faizi Efendi, kendisinin kıvrak bir kalemi ve "Ruzname" isimli kıymetli bir eseri vardır. Sayın Muallimoğlu "kayde değer nüktedan devlet adamı bulamamak" görüşünü bugün için söylese idi, ne kadar haklı olurdu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DÖNEMİ YOZGAT'DA NÜKTELER VE YOZGATLI NÜKTEDANLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:56

MİZAH EDEBİYATI

"Canlılar arasında yalnız insanın gülebilmesinin sebebi var. Derin ıstırap çeken sadece insan olduğu için, gülmeyi icad etmek zorunda kaldı."
Nietzcehe

Doğrusu hemen her alanda olduğu gibi, dilde de bir kavram kargaşası içindeyiz. Kelimelerin doğru kullanımına hassasiyet gösteren kalemler elbette çoktur. Fakat yanlış kullanımlar o kadar çoğaldı ki, çok kullanılmış olmak, zaman içerisinde, yanlışın doğrunun yerini alması ya da yok yere bir anlam kayması yapabilir endişesi, her kalem ehlinin kaygısıdır.
Özellikle, bir kelimenin yerine, verilmek istenen anlamı kucaklamayan başka bir kelimenin kaygısızca kullanılması, bu tür yanlış kullanımların çokluğu karşısında kafalar karışmakta, doğruyu bilenler de tereddüde düşebilmektedirler.

Konumuzla ilgili kavram ve terimler, bu tür yanlış kullanımların başında gelmektedir. Mizah mı, nükte mi, fıkra mı... Yoksa şaka ya da latife mi?
Yazımızın asıl amacı, Osmanlı Döneminde Yozgatlı nüktedanların nüktelerinden örnekler vermektir. Fakat, nükte, nüktedan, fıkra, mizah, hiciv vb. kelimelerin kullanım ve anlamları ile ilgili, kısa açıklamalar getirdikten sonra konuya girmek daha uygun olur kanaatindeyim.
Anlamında tereddüt edilen ya da bilinmeyen bir kelime için tutulacak en doğru yol, hemen lügate bakmaktır. Biz de öyle yapalım ve mizah ile ilgili, yakın anlamlı kelimelerin sözlük anlamlarını aktaralım.

Nükte:

1- Yazıda, sözde, resimde, hareket ve fiilde, herkesin anlayamadığı ince mana.
2- İnce manalı, zarif ve şakalı söz.

Latife:

1- Güldürecek, tuhaf ve güzel söz ve hikaye, şaka.

Fıkra:

1- Omurga kemiklerinden bir boğum, omur.
2- Bent, madde, paragraf.
3- Kısa hikaye, masal, kıssa.
4- Kanun maddelerinin paragraflarından her biri.
5- Bir kitap ya da eserde, kısım, fasıl, bölüm.
6- Yazılmış kısa bir haber.
7- Gazetelerde, gündelik hadiselerin kısa ve temiz bir üslupla yazılmış şekli.

Hiciv:

Biriyle, şiir yoluyla alay etme, şiir yoluyla birini gülünç hale koyma, yerme.

Mizah:

Şaka, latife, eğlence.

Görüldüğü gibi, konuyla ilgili anlamca birbirine yakın her kelime, bazan nüanslarla, bazan da bariz farklılıklarla birbirinden ayrılmaktadır.
Oysa özellikle son yıllarda, içinde gülmece unsuru olan her kavrama, "fıkra" denip geçiştirilmektedir. Latife de fıkra, mizah da fıkra, nükte de fıkra... Fıkra da fıkra.
Oysa lügat anlamında görüldüğü gibi, fıkra bir nüktenin, şakanın yada hicvin tam karşılığı değildir.

ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİMİZDE NÜKTE

"Ben bu memlekette kral kaldıkça mükafatlandırılmayacak bir tek nükte kalmayacaktır."
Shakespeare

Arapça'daki şathiyat kelimesine sonradan yüklenmiş, "şeriata aykırı sözler" anlamı yüzünden olsa gerek, mizah edebiyatımız sözlü kültürde alabildiğine gelişmesine rağmen, yazıya bir türlü geçememiştir. Yine bu etkiden olsa gerek, atasözleri ve deyimlerimiz içinde, gülme ile ilgili örnekler pek azdır. Mevcutlar da, mizahın aleyhindedir.

İşte ilk aklımıza gelenler:

- Ağır otur batman götür.
- Taş yerinde ağırdır.
- Sofrada elini, mecliste dilini.
- Büyük lokma ye, büyük söz etme.
- Ağlayanın hayrı gülene olmaz.
- Gülme komşuna gelir başına.
- Gülüp geçmek.
- Gülmekten kırılmak.

Biraz daha gayretle belki sekiz on atasözü veya deyim daha bulabiliriz. İnanıyorum ki onlar da mizahın aleyhinde sözler olacaktır. Tuhaf bir şekilde, "gülmeyi, güldürmeyi" yasaklamış bir toplum olmuşuz eskiden beri. Oysa güle güle de gerçekler söylenebilir.

Bir Çin Atasözü aynen şöyledir:

"Gülmesini bilmeyen insan dükkan açmamalı."

Oysa biz, mizah ve nüktedan üzerindeki büyük baskılar sonucunda, belki de karakter olarak, ciddiyeti, çatık kaşlılığı bir "hüsnü kabul" referansı yaptık çıktık. Bütün bu olumsuzluklara rağmen halk mizahı güçlüdür. Fevkalade güzel örneklerle doludur.

HALK MİZAHI

"İnsanların karakterlerinin en iyi ölçüsü, onların nelere güldükleridir."
Goethe

Osmanlı dönemi halk yaşantısı ve kültür hayatında "saray etkisi" baskın değildir. Din kuralları ise, etkin olmakla birlikte, daha çok geçerli olan, geleneklerdir.
Arapça "şathiyat"a yüklenmiş olan, "şeriata aykırı sözler" anlamını halk bilmez bile. O, daha ziyade "ameller niyetlere göredir" kaidesince hareket eder. Mizahi bir türkü söyleyip, benzer bir fıkra anlatırken, "dine karşı bir kelam etmek" aklının ucundan bile geçmez. İşte bu anlayışladır ki, manilerde, "öpmeli, kucaklamalı" dizeler, bilmecelerde "arka anlamı" cinselliği çağrıştıran sorular, halk hikayelerinde "ölümüne aşklar" alabildiğine yer almıştır.
Konuyla ilgili rahatlığın en bariz örnekleri nüktelerde görülür. Yazıya geçmemekle birlikte bırakın cinselliği, "pornografik" diyebileceğimiz fıkralar, hemen her yöremizde "yeri ve zamanı kollanmak şartıyla" anlatılır ve dinleyici de bulur.

OSMANLI DÖNEMİNDE YOZGATLI NÜKTEDANLAR

"Nükte, en büyük ve en eski milli kaynaklarımızdan biridir ve, her ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmelidir."
James Thurber

Osmanlı Döneminde kurulmuş ve gelişmiş tek il olan Yozgat, yazılı belgeler bazında, maalesef konuyla ilgili namı oranında bir zenginliğe sahip değildir. Bu durum, Yozgatlıların nükte yapma kabiliyetlerinin azlığından değil, dün ve bugün yazma alışkanlığımızın olmayışındaki kusurdan olsa gerektir. Aksine, Yozgat ve yöresi ile birlikte tüm Orta Anadolu insanında, çok derin ve farklı bir mizah anlayışının olduğunu söyleyebiliriz.

Yozgat ve Yozgatlı kaynaklı nüktenin vuçucu cümlesi çok derinlerdedir. Görüp sergileyebilmek, ortaya konulanı anlayabilmek için, gerçekten de ince-kıvrak bir zekaya ihtiyaç vardır. Nükte, sadece sözle değil, bazan sade bir bakış, küçük bir burun kıvırma, küçük bir tebessüm, nüktenin ta kendisi olur çıkar. Ya da bu hareketler, söze dökülmüş bir nükteyi, o nüktenin zaten gizli ve derinde olan vurucu cümlesini tamamlarlar.
Nükte yapmak ve anlamak için, ince bir zevk, kıvrak bir zekaya sahip olmak gereklidir. Hal böyle olunca, gerçekten de hafızalarda yer edecek nükteyi üretmek de her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Binlerce üretildiğine inandığımız halde, bu tür nükte örneklerinden, iki elin parmakları kadarının ancak günümüze gelebilmesi oldukça üzücüdür. Bunların da çoğu "Çapanoğlu" ile ilgilidir.
Bu durumda, Sayın Nejat Muallimoğlu'nun "kayda değer nüktedan bulamadım" görüşüne belli oranda katılmak, işte bu yazıya geçmemek kusurundan ötürüdür. Yoksa nükte üretilmemiş olması mümkün değildir. Çünkü, bizim üzerinde tam yoğunlaşmamakla birlikte derlediğimiz, Yoz-gat'da yaşanmış nüktelerin çokluğu ve kalitesi, bu görüşümüzü teyid etmektedir.

Yozgatlı nüktedanların şahıslan ile ilgili bilgiler, daha geniş bir çalışma konusudur. Biz bu yazımız çerçevesinde, Osmanlı Döneminde yaşamış nüktedanlarımızdan bazılarının nüktelerinden birkaç örnek verebileceğiz.
Fakat, genç araştırmacıları bilgilendirmek bakımından, bilinen nüktedanlarımızın hiç değilse isimlerini sayarak, onların bu konuda çalışmalarını tavsiye edelim.
Türkiye çapında bilinen en ünlü nükteler Çapanoğlu'na aittir. Yozgatlı Neyzen Deli Salih Dede, Hüzni Baba, Ceritzade Hüsnü Efendi, Alçılı Kasım Bey, Kaykılılı Deli Emir, Eynelli Hüseyin Ağa (Üsük Ka), Şahmuratlı'h Hüseyin Ağa, Sannınviranlı Hüseyin Ağa, Battallı Bahri Ağa, ilk aklımıza gelen nüktedanlardır.
Nüktedanlarımız elbette bu kadarla sınırlı değildir. Üniversitelerimize ve araştırmacılarımıza, araştırmak ve yazmak, yazılmasına vesile olmak noktasında büyük iş düşmektedir.

ÇAPANOĞLU NÜKTELERİ

"Büyük nüktedanların özellikleri pek çok şeyleri birkaç kelime ile ifade edebilmeleridir. Küçük nüktedanların belirli işaretleri ise, çok uzun konuşmalarına rağmen, hiçbir şey söylememiş olmalarıdır."
La Rochefoucauld

"Dazgirliğin Yanına Kalır."

Çapanoğlu Süleyman Bey, Ulu Cami'yi yaptırmıştır ve pek keyiflidir. Bozok'un en çok sevilen sayılan Alim kişisinin karşısına çıkar:

- Efendi hazretleri, Allah Zül Celal'in izni ve siz büyüklerimizin duaları ile Ulu Cami'yi yaptırdık. Elbette bu arada çok yorulduk, masraf ettik. Şimdi sizden, Allah indinde ne kadar sevap kazandım, onu öğrenmek istiyorum, der.
alim kişi, Çapanoğlu'nun zaman zaman zulme varan yönetimini bilmektedir. Cami yapımında da zorla işçi çalıştınp, zaman zaman da para vermeden işçileri kovduğu söylentileri vardır.
- Baka Çapanoğlu, der. Yapılan bir hayır işin karşılığı Allah'tan beklenir. Duydum ki çalıştırdığın kişilerin parasını vermemişsin. Onun için, şimdi işçi işinin sevabım, taşçı taşının sevabını alacak.
- Ya ben Hocam, bana bir şey yok mu?
- Sen avucunu yalayacaksın, Allah'a yaptığın dazgirlik (yağcılık) yanına kalacak!

Arkasına Çapanoğlu'nu Alan Eşek!

Çapanoğlu zaman zaman tebdil-i kıyafet edip Yozgat'ı dolaşırmış. Yine böyle bir gün, sokakta yaşlı ve hasta bir eşeğe rastlamış. Hemen eşeğin sahibini buldurup hesaba çekmiş:

- Bire mendebur herif. Nedir bu hayvancağızın hali. Niçin arpa vermez aç sefil bırakırsın.

Adam gayet yüzsüzdür:

- Aman beyim, eşek yaşlandı, iş göremez. Hiçbir iş görmeyen eşeğe, niçin arpa vereyim. Masrafıma yazık değil mi? der.
Çapanoğlu küplere biner.
- Demek öyle. Hayvanı gençiğinde çalıştır. Üstüne bin, çuval taşıt, bağa bahçeye git. Ama yaşlanınca kapı dışarı öyle mi. İmdi beni dinle adam. Sana yirmi gün mühlet. Yirmi gün sonra, bu eşeğin sırtına onbeş çiniklik bir seklem vuracağım. Üstüne de bineceğim ve Çamlığa çıkacağım. Eğer bu hayvan bu halde Çamlığın başına kadar çıkamazsa, kelleni uçmuş bil. Şimdi var git işine hınzır herif, der.

Adamın paçaları tutuşmuştur. Hemen eşeği sıcak ahıra çeker. Korku belası, ılık su, kırma arpa, kuru üzüm derken, iyi bir bakıma alır.
Hayvancağız, üçüncü gün biraz kendisine gelir. Beşinci gün toparlanır. Onuncu gün düşmüş kulakları dikilir. Sahibi, onu bir yandan yemlerken, diğer yandan da kaşağısını, gerbesini eksik etmemektedir. Tüyleri yavaş yavaş parlamaya başlamıştır.
Onbeşinci gün hayvan artık tam bir eşek görünümü kazanmıştır. O gün, sahibi kendisini bir güzel kaşağılamış ve kalan kıllarının temizlenmesi ve parlaması için gerbelemektedir. Doğrusu hoşuna gider, keyiflenir ve sahibini şakadan duvara sıkıştırmaya çalışır. Bu arada da zevkle anırmaya başlar.
Sahibinin canı zaten burnundadır.

- Anır eşşoğleşşek anır, arkana Çapanoğlu'nu aldın da, anırırsın değil mi! der.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DÖNEMİ YOZGAT'DA NÜKTELER VE YOZGATLI NÜKTEDANLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:56

"Altından Çapanoğlu çıkar."

Çapanoğlu Süleyman Bey'in sarayına, ağzı kalabalık, ukela bir adam konuk olur. Kendi söylediklerine bakılırsa bu adam Allah'ın en yakın dostu, aynı zamanda büyük bir alimdir.
Ama Süleyman Bey de az değildir. Bu tür üç kağıtçıların, Allah adına halkı nasıl soyduklarını bilmektedir. Bir gün bahçede gezerlerken, adam ayaklarını ağaca dayar ve direnmeye başlar.

Çapanoğlu:

- Hayırdır Hocam, bu davranışınızın sebebi hikmeti nedir, diye alayla sorar.

Adam:

- Sormayın Beyim, der. İçi ümmeti Müslümanla dolu bir gemi Karadeniz'de batıyordu. O gemiyi doğrulttum, der.
Adamda palavra bol. Aynı gün, ellerini uzatarak koşar. Güya Hindistan'da ağaçtan düşen bir çocuğu da kurtarmıştır.
Çapanoğlu bıyık altından güler. Hizmetkarlarından birinin kulağına eğilir. Öğle için özel yemek hazırlanması emrini verir. Vakit gelir ve adamla birlikte sofraya otururlar.
Çapanoğlunun emri gereği, yemekte sadece bulgur pilavı vardır. Yanında yufka ekmek, iki baş kuru soğan. Bizim alim zatın suratı asılır.
- Aman Beyim, Çapanoğlunun kapısında kuzu mu bitti, culuk mu. Ben kuru pilava kaşık çalamam, der.

Fakat Çapanoğlunun sesi tehditkardır:

- Uzatma Hoca, misafir umduğunu değil bulduğunu yer, hadi buyur. Kaşıklar mecburen pilava dalıp çıkmaya başlar. Adamın kaşığı biraz
sonra ağır bir şeye takılır. Kaşığı zorlayınca ortaya kocaman, kızarmış bir hindi çıkıverir.

Adam kıpkırmızı olurken, Çapanoğlu gürler:

- Ulan dürzü, Karadeniz'deki gemiyi doğrultursun, Hindistan'daki çocuğu da kurtarırsın, ama pilavın altındaki culuğu bilemezsin, bu nasıl iştir.
Adamda tıs yoktur. Çapanoğlu adamlarına döner.
- Yıkın şu dürzüyü, der.
Adamı falakaya yatırır, iyi bir sopa çekerek bırakırlar. Can havliyle Saray köyüne gelen adama yine pilav ikram ederler. Pilavı gören adam korkuyla irkilir.
- Sakın altından Çapanoğlu çıkmasın!

Çapanoğlu, patavatsız konuğu ile aynı tastan çorba içmektedir. Kendisi kızarmış ekmek sevdiği için, kendi önüne ekmek doğramaktadır. Konuğu ise, beyaz ekmeği doğramakta ve arada bir de karıştırmaktadır.
Çapanoğlu bir iki oflar puflar ama, adamın aldırdığı yoktur. Hizmet-karlardan birisi, beyinin vaziyetini anlar.

Adamın kulağına eğilir ve şöyle der:

- Aman ahbap fazla karıştırma, altından Çapanoğlu çıkar!

Çapanoğlu Süleyman Bey, Saray'a karşı hep doğru bir politika izlemiştir. Özellikle III. Selim'in yenilik hareketlerini desteklemiş ve Nizamı Cedit ordusunun bir uygulamasını Yozgat'da yapmıştır.
Fakat Süleyman Bey'in II. Mahmut'la arası iyi değildir. Çünkü Padişah tüm idareyi İstanbul'da toplamak istemektedir. Ama, Saray'ın Süleyman Bey'i Bozok Sancak Beyliğinden alacak gücü yoktur. Bu yüzden Süleyman Bey'in ölümü beklenecektir.
II. Mahmud'un, Süleyman Bey'i hiç sevmediği ve "Bu gök gözlü adamdan çekinmek gerektir" dediği rivayet edilir. Saray da Çapanoğulları'na karşı hep ikili bir politika izlemiştir.

Çapanoğulları da az değildir. Kendi adamlarını Saray yönetimine sokmak için rüşvetle adam elde ederler. Zaten rüşvet almış yürümüştür. Padişah bu durumdan rahatsızdır. Yakın adamlarından birine araştırma yaptırır.

- Bir bak bakalım, nedir bu kargaşanın sebebi?
Padişahın adamı araştırmasını yapar. Bir de görür ki, kim görevden alınmışsa Çapanoğlu'nun etkisi iledir. Bir yere bir adam atanmışsa, yine Çapanoğlu istediği için atanmıştır.
Adam araştırmalarının sonucunu saray bahçesinde Padişaha arzeder. Sultan Mahmut şaşırmıştır.
- Demek bu işlerin hepsinin altında Çapanoğlu'nun parmağı var.
- Öyle görünüyor Sultanım.
- Oysa biz bu atamaları hep kendimiz yaparız sanırdık.
Bu arada yürürlerken, patika yolda bir taş görülür. Adam, padişaha hürmet için o taşı alıp yoldan kaldırmak ister.

Padişah:

- Sakın dokunma, belki o taşın altından da Çapanoğlu çıkar! der. "Benzemiyor Dürzü!"
Çapanoğlunun kapısında Deli Tayip adı ile bilinen, yarı meczup bir yanaşma vardır. İyice saf olduğu için, Çapanoğlu onu yakın hizmetine almıştır. Zaman zaman da Tayip'in saflıklarına, verdiği aptalca cevaba güler.
O gün çevre beyler ve Çapanoğlu Süleyman Bey sohbettedir. Sohbet biraz "tavsamış" olacak ki, Süleyman Bey Tayip'e sataşır.
- Haydi bakalım Tayip, şu beyleri bir güzel benzet, öv onları, der. Tayip emri alır da durur mu. Zaten bey yanında kala kala yağcılığa
alışmıştır. Başlar övmeye.
- Filan beyim aslan gibi, filan beyim kaplan gibi, filan beyim hanedan, filan beyim yiğit.
Tayip bütün beylere övgüler yapmış. Her birini güzel bir şeye benzetmiş. Süleyman Bey şakadan sataşmış.
- Ulan deli, tüm beyleri bir güzel şeye benzettin. Beni niçin benzetmedin.
Tayip sıkıntıyla cevap vermiş.
- Ama beyimi güzel bir şeye benzetemedim. Benzettiğim şeyi de söylemeye cesaret edemedim, demiş.
Çapanoğlu bir yandan, diğer beyler bir yandan Tayip'i sıkıştırmaya başlamışlar.

Süleyman Bey:

- Konuş ulan deli dürzü, yoksa karışmam. Beni neye benzettin. Ben neye benziyorum?
Eh, bu tehdit karşısında Tayip ağzından baklayı çıkarmış.
- Beyim sen bizim çomar köpeğe benziyorsun, demiş.
Elbette Çapanoğlu büyük adam. Götürün dese zavallı Tayip'in kellesi gider.
- Git ulan ekmeksiz dürzü. Yıllarca ekmeğimi yersin ama beni köpeğe benzetirsin. Benim topraklarımı terket. Gözüm görmesin seni. Topla pilini pırtım.
Tayip üzgün, bir eşeğin sırtına dürülecek kadar eşyasını toplarken, Çapanoğlunun hanımı bunu görmüş ve sormuş.
- Hayırdır Tayip, nereye gidiyorsun?

Tayip başına gelenleri bir bir anlatmış:

- Böyle iken böyle yenge, beyim beni kovdu, demiş.

Yenge Hanım kızmış:

- Hay benim deli oğlum, dilinde mi kalırdı. Beyine de güzelsin, yakışıklısın, yiğitsin deseydin, bir güzel şeye de onu benzetseydin ha, demiş.

Tayip başını iki yana sallamış:

- Haklısın yenge hanım. Haklısın ama, benzemiyor kahpe avratlı, benzese söylemez miydim!

Yenge hanım, kızsın mı, gülsün mü şaşırmış:

- Allah canını almasın, sen iki gün beyin gözüne görünme, ben hallederim, demiş.
Tabii, iki gün sonra Tayip yine Çapanoğlunun yakın hizmetine başlamış.

YOZGATLI DELİ SALİH DEDE

"Hiciv bir testere gibi değil kılıç gibi olmalı. Kesmeli ama parçalamamalıdır."
Jonathan Sıvift

"Deli Salih de Sen misin?"

İstanbul, sadece imparatorluk değil, ilim, sanat ve kültür merkezi idi. İlim yapmak için de oraya gidilirdi.
Bizim Yozgatlı Neyzen Salih de İstanbul'a gitmiş, Yenikapı Mevlevihanesi'ne kapılanarak, kısa zamanda zekası ve nükteleri ile kendisini kabul ettirmişti.
Kayseri Mevlevihanesi şeyhi Süleyman Ataullah Efendi'nin oğlu ve Şeyh Ahmet Remzi Efendi'nin ortanca kardeşi olan Şemseddin Efendi tahsilini ikmal etmek üzere İstanbul'a gelmiş, Sultanahmet civarındaki Ağakapısı medresesine girmişti.
Tekke şeyhleri ve mevlevilerin birbirlerini ziyaretleri adettendi. Bir gün Yenikapı Mevlevihanesine gelen Şemseddin Efendi tekkede Yozgatlı Neyzen Salih Dede'yi gördü. Aslında gıyablarında birbirlerini tanıyorlardı. Yozgat ve Kayseri ağızlarının yakınlığı, telaffuzları birbirlerini tanımalarına yetti.

Kayserili Şemseddin Efendi:

- Sen de Yozgatlı Deli Salih misin? dedi.
Neyzen Salih Dede, yaşça kendisinden küçük olan Kayserili Şeyhin oğluna muzipçe göz kırptı.
- Sen de dedi, bizim pastırma şeyhinin oğlu olmalısın!

"Adını Bir Kere Deliye Çıkar Gerisi Kolay"

Belli bir yaştan sonra Yozgat Mevlevihanesine gelen Salih Dede, mevleviler arasında, 'Yozgatlı Deli Salih" diye isim yapmıştı. Çevresindeki genç dervişlere, semt çocuklarına para vererek, kendisine "Deli Salih" diye hitab ettirirdi. Zaman zaman da, kendisine "Deli Salih" diye bağıran çocuklara para verirdi.

Durumu bilen birisi:

- Yahu Salih Dede, kendine "deli" dedirtmek için bu çırpınışının sebebi hikmeti nedir, bilmek isterim, dediğinde Salih Dede:
- İş, bir defa olsun adını deliye çıkarmaktadır. Ondan sonra her ne yaparsan "delidir" deyi hoş görürler, şimdi anladın mı, niçin kendime "deli" dedirtmeye çalışıyorum! demiştir.
"Bir Parçası Bir Mecidiye"
Yozgatlı Neyzen Salih Dede, "deli" namını almış ve herkes tarafından sevilmişti. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Celalettin Efendi, Ankara sofundan yapılmış çok kıymetli cübbesini Salih Dede'ye hediye ederken:
- Baka Derviş Salih, seni bilirim, bunu götürür satar, fakirlere dağıtırsın. Fakat bunu böyle yapma. Bir yere giderken temiz temiz giy, dedi.
Deli Salih adım boşa "deliye" çıkarmamıştı.

Şöhretinin verdiği rahatlıkla şöyle dedi:

- Hay hay Şeyhim. Siz hayatta olduğunuz müddetçe satmam. Ama vefatınızdan sonra, cübbenizi yüz parçaya bölerim. Sizin cübbenizin bir parçasını elde edebilmek için bizim dervişler her parçaya bir mecidiye verirler, onlara satarım! dedi.
Deli Salih'in bu hoş cevabına, koca Mevlevi Şeyhi bile gülümseyerek karşılık verdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DÖNEMİ YOZGAT'DA NÜKTELER VE YOZGATLI NÜKTEDANLA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:56

BOZOKLU AKİF PAŞA

Alim, şair ve devlet adamı, Bozoklu Mehmet Akif Paşa vezirdir. Bu sırada yazdığı bir şiiri Padişaha sunar.

Padişah şiiri çok beğenir ve başvezire gösterir:

- Baka Lala, Bozoklu Paşa ne güzel yazmış, der.
Doğrusu, Padişahın bu iltifatı başveziri kıskandırmıştır. Dudak büker.
- Ya, der. Ben Bozok'tan deveci çıkar sanırdım, demek şair de çıkarmış!
Bu söze birlikte gülüp geçmişler. Fakat takip eden zaman içerisinde, başvezirin başına bir haller gelmiş. Önce başvezirlikten alınmış, sonra bir yere sürgün edilmiş, sonra bir sürgün daha derken, sonunda katline ferman çıkmış, bu işle de Bozoklu akif Paşa görevlendirilmiş.
Akif Paşa, sürgündeki başvezirin yamna gitmiş, idam fermanım göstermiş.

Eski başvezir perişan, iki gözü iki çeşme, Akif Paşa'ya dert yanmaya başlamış:

- Aman Paşam, Padişahımıza devletimize hizmetten başka ne yaptım ki bu işler başıma gelir.Katlime ferman çıkaracak ne suç işledim ki, der.

Akif Paşa gülümser:

- Paşa paşa, bütün bunlar işlediğin suçlardan değil, bilgisizliğinden başına geldi, der.

Eski başvezir şaşırır:

- Nasıl yani bilgisizliğimden?

Neyi bilmediğimden? deyince, Akif Paşa:

- Sen, Bozok'tan şair mi çıkar, deveci mi çıkar bilemedin. Anladın mı suçunu! der.
Başvezirin bütün başına gelenleri, Akif Paşa ayarlamıştır. Adamın yalvarmalarına dayanamaz, tekrar Padişah'la görüşür ve Başvezirin affedilmesini sağlar.

BELEDİYE REİSİ AKİF PAŞA

"Büyük Adamda Gönül Kibir mi Olur?"

Osmanlı son dönem Yozgat Belediye reisi Akif Paşa, nüktedan bir zattır. O gün Dedili Köyü'nde düğün vardır. Kendisi de davet edilir. Davet eden hatırlı bir zat olmalı ki, Koca akif Paşa çıkar düğüne gider.
Paşa'nın şerefine çadırlar kurulur, kuzular kesilir, yenir içilir. Bu arada düğün davetlileri, kuyruğa girip Paşa'nın elini öpme yarışma girerler.
Bu arada, akif Paşa'nın sevdiği bir kişi de kuyruktadır.

Akif Paşa O'nu görünce:

- Vay köpek, demek sen de burdasın, der.

O zat Paşa'nın elini öpüp çıktıktan sonra, çevresindekilere böbürlenerek bakar:

- Görüyorsunuz değil mi, büyük adamda gönül kibir mi olur. Paşa bana "köpek" dedi.

SARAYLI AHMET BEY

"İş Bizimkilerin Koynuna Girmekte!"


Saraylı Ahmet Bey, Bozok'a yeni tayin olunmuş Mutasarrıf Beyi yolda karşılar ve o gün Saray'da dinlenerek, ertesi gün Yozgat'a gitmesi için ikna eder. Çünkü yorgun argın Yozgat'a girmemesi doğru olandır.
Hanedan ve nüktedan Ahmet Bey, Mutasarrıf Beyi yedirir içirir. İstanbul'dan başka bir yer görmemiş olan Mutasarrıf Bey'e, Sarayköy sokaklarını da gezdirir. Sokakta, inek-camız mayısından "yapma" yapan kadınlar görürler.
Mutasarrıf şaşırmıştır.
- Aman Ahmet Bey, bu kadınlar çok kötü kokuyor.
- Doğrudur efendim, kötü kokarlar.
- İyi de bunlarla nasıl yatılır, nasıl dayanıyorsunuz.

Ahmet Bey bıyık altından güler:

- Aman Paşa hazretleri, sizin İstanbul hanımları gül gibi kokarlar. Onlarla nasılsa yatılır. Asıl yiğitlik, bizimkilerle yatmakta! der.

"Kaç Meresindesiniz?"

O gece hoş sohbetler edilir. Sohbet esnasında Ahmet Bey Mutasarrıf Bey'e sorar.
- Efendimiz kaç mereslerindedir acaba? der. İstanbullu mutasarrıf anlayamaz. Ahmet Bey açıklar.
- Yani efendim sinniniz kaç? Mutasarrıf onu da anlayamaz.
- Yani efendim kaç yaşmdasınız. Siz ananızdan doğalı kaç yıl oldu? Nihayet Mutasarrıf anlar.
- Yani siz "tevellüt" dediğimiz "kaç yaşmdasınız" anlamındaki kelimeye demek "meres" diyorsunuz.
- Evet efendimiz, biz tevellüt ya da kaç yaşındasınız demeyiz, "kaç meresindesiniz" deriz, der.

Mutasarrıf:

- O zaman ben ellibeş meresindeyim, siz kaç meresindesiniz Ahmet Bey?
- Ben de altmış meresindeyim efendimiz, der.
Tabi Ahmet Bey, nükteyi seven bir zattır. Yozgat ve yöresinde "hayvan yaşı" olarak kullanılan "meres" kelimesini insanlar için kullandıklarına Mutasarrıfı inandırmıştır.
Mutasarrıf ertesi gün Yozgat'a varır. Belediye Başkanı Akif Paşa onu karşılar, ağırlar, yedirir içirir. Akşam yemeğinden sonra sohbet başlar. Mutasarrıf Bey, sohbet icabı Akif Paşa'ya sorar.
- Efendi hazretleri kaç meresindesiniz acaba?
Bu sorunun sorulması ile birlikte ortaya bomba düşer gibi olur. Herkes donmuş kalmıştır. Akif Paşa durumu anlamıştır.
- Dün Saraylı Ahmet Bey'in misafiri idiniz değil mi Mutasarrıf Bey? der.
- Evet, sağolsun beni ağırladılar. Doğrusu bu "meresi" de ondan öğrendim.
Herkes bıyık altından güler. Tek tek "kaç meresinde" olduklarım söylerler. Herkesin kanaati, Saraylı Ahmet Bey'in, yeni mutasarrıf vasıtası ile, akif Paşa'ya güzel bir şaka yaptığı şeklindedir.
Mutasarrıf Bey, ortada bir fevkaladeliğin olduğunu anlamıştır. Ertesi gün, "meres" kelimesinin gerçek anlamını öğrendiğinde hem gülmüş, hem mahcup olmuştur.

CERİTZADE HÜSNÜ EFENDİ

Ceritzade Hüsnü Efendi'nin zamanın Yozgat mutasarrıfı ile arası yokmuş. Yozgat'tan Ankara'ya, her beş on km.'de bir, bir at hazırlatmış. Sonra para ile tuttuğu ayak takımı üç-beş kişiye mutasarrıfın evini taşlatmış. Akabinde binmiş ata, her beş-on km. de bir at değiştirerek sabah olmadan Ankara'ya yetişmiş. Ankara valisi sabah makamına gelir gelmez elindeki dilekçeyi kendisine takdim ederek, Yozgat Mutasarrıfından şikayetlerini dile getirmiş.
Gelin görün ki, o gece Yozgat Mutasarrıfı da, Ankara Valisine bir telgraf çekerek, Ceritzade Hüsnü Efenndi'nin kendisine yaptığı ezaları anlatarak şikayette bulunmuş.
Ankara Valisi, bir elinde Yozgat Mutasarrıfının Ceritzade Hüsnü Efendi'yi şikayet eden telgrafı, diğer elinde Ceritzade Hüsnü Efendi'nin Yozgat Mutasarrıfı hakkındaki şikayet dilekçesi baka kalmış.
Ankara Valisi, bir Hüsnü Efendi'ye bakmış, bir dilekçeye, bir de gece gelen telgrafa. O zamanın imkanlarında, bir adamın, bir gecede Yozgat'dan Ankara'ya gelmesi mümkün değilmiş.

Ceritzade boynunu bükmüş:

- Görüyorsunuz efendim, bu da, diğer söyledikleri de iftira! Vali, mutasarrıfı görevden almış.

"Yüzüm Kara Elim Boş"

Yozgat'da, Karahacızade Mustafa Efendi, düğünde halay çeken gençleri izlemiş ve başlamış ağlamaya.
- Niçin ağlıyorsun, demişler.

Oda:

- Niçin ağlamayayım, gençler "yarin yanma varsam, yüzüm kara elim boş" diye türkü söylüyorlar. Peki ben şu yaşta hakkın huzuruna varsam ben de aynı durumdayım, ona ağlıyorum! demiş.

"Senin Gibi Müslüman Olmam"

Karabıyıklı bir Ermeni var. Eyi adam, hoş adam. Çevre köylerdeki tüm Türkler adamı seviyorlar.
Yakın köylerden biri de var ki, patavatsızın biri. Ermeninin de eyi dostu. Gelip gidip sataşıyormuş.
- Bırak şu çürük dini, bak ne iyi adamsın, gel Müslüman ol. Ermenicik, hiç de Müslümanlıkla ilgisi olmayan arkadaşının bu sataşmalarından bıkmış.
- Bak dostum. Paşaköylü Hafiz hoca gibi Müslüman ben olamam, senin gibi Müslümanlığı da ben kabul etmem. Gel en iyisi ben böyle kalayım!

DİVANLI'LI DELİ İMAM "Eşeğe Verilen Fitre"

Divanlı Köyü'nde adamın biri var, eşeğine bakmıyor. Sebep, eşeği yaşlanmış, işe yaramıyor. Deli İmam, üzülüyor hayvanın haline. Sahibini tehdit ediyor, olmuyor. Ayıp diyor, adam tınmıyor. Günah diyor, nafile...
İşte bu eşeğine yem vermeyen köylü, bir ramazan bayram namazı sonrasında fitre vermediğini hatırlar. Camiden çıkar çıkmaz da Deli İmam'ın yakasına yapışır.
- Söyle bakalım imam efendi, ben fitreyi unuttum, ne yapmam gerekir?
Deli İmam'ın eline firsat geçmiştir.

Bıyık altından gülümser:

- Bayram namazına kadar verilmeyen fitreden sahibine bir hayır gelmez, geçmiş olsun, der.

Adam başlar yalvarmaya:

- Aman Deli İmam, bunun bir yolu olmalı. Hele bir deyiver.
- Dinle efendi. İşte sana, fitrenin günahından kurtulmanın bir yolu. Sen otuz gün oruç tuttun ama, eşeğini de aç bıraktın. Bu iş altmış bir gerektirir. Senin eşeğe altmış bir gün, her gün bir çinik arpadan az olmamak üzere yem vereceksin. Verdin verdin, vermedin kendin bilirsin! dedi.

Bazıları cesur olmadıkları halde cesurmuş gibi davranabilirler. Fakat nüktedan olmayan bir insan, hiçbir zaman, nüktedanmış gibi hareket edemez.
Halifax
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Bozok Sancağı ve Çapanoğlu Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir