Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gönderilmesindeki Gerçek

Burada Atatürk'ün Anadolu'ya Gidişi hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gönderilmesindeki Gerçek

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 05:32

MUSTAFA KEMAL'İN ANADOLU'YA GÖNDERİLMESİNDEKİ GERÇEK:

Şimdi şu soruların yanıtını arayalım:

1- M. Kemal'i İstanbul Yönetimi mi Seçerek Gönderdi?:


Atatürk'ü Anadolu'ya Padişah, Sadrazam ve ilgili Hükümet üyeleri bilerek seçip gönderdiler. Seçkin bir komutan olduğuna, Anadolu'daki sorunları istekleri doğrultusunda çözebileceğine inanıyorlardı. Belki de Atatürk'ün belirttiği gibi ''şaşkınlık'' ve ''aymazlık'' içerisindeydiler. Şu bir gerçek ki, Atatürk'ün gerçek amacını bilmiyorlardı. Bilselerdi kesinlikle böyle bir görev vermezlerdi. Anadolu'daki sorunları hükümetin amaçladığı biçimde çözebilecek güç ve koşullar da vardı Atatürk'te. Alman ve Enver karşıtıydı. İttihat Terakkili değildi. İngilizlerle herhangi bir çelişkiye girmemiş, sürekli onları okşamıştı.

2 - M. Kemal İstanbul'dan Uzaklaştırılmak İçin mi Gönderildi?:

Bir takım tarihçiler Atatürk'ün ''İstanbul'dan uzaklaştırmak'' amacıyla gönderildiğini savunurlar. Bu yaklaşım pek inandırıcı olmadığı gibi, tutarlı da değil. Uzaklaştırmak amacıyla

gönderselerdi bu ölçüde geniş yetkiler vermeyecekleri gibi, tutuklarlardı yada İngilizler'e tutuklattırırlardı. Bilindiği gibi M. Kemal Anadolu'ya geniş hükümet yetkisiyle gönderiliyordu. Gerek İngilizler olsun, gerekse padişah ve İstanbul hükümeti olsun; M. Kemal'in dostları Genelkurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa ve Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım (İnanç) Paşa'ya verdiği ipuçlarındaki düşüncelerini bilmiyorlardı. M. Kemal'in de, ''Babıali ve Saray, benim hakkımda derin aymazlık içinde bulunuyorlar'', diyerek doğruladığı gibi; M. Kemal'in asıl düşüncesi, amacı bilinmiyordu.
M. Kemal'i koruyor ve yardımcı oluyorlardı. Zaten, bilindiği gibi, İngilizler ve hükümet durumu öğrenir öğrenmez M. Kemal'i hemen geri çağıracaklar. Dahası M. Kemal'in yola çıktığının aynı gecesi kuşkulanan İngilizler hemen geri döndürülmesine çalışacaklardır.

İngiliz arşivlerinde bulunan, Amiral Webb'in 28.6.1919'da İngiltere'ye gönderdiği şu raporda İngilizler'in ve Osmanlı Hükümeti'nin M. Kemal'in gerçek dtüşüncesini bilmediklerini, öğrendikten sonra da hemen geri çağırdıklarını belirtir:

''Çanakkale Savaşında bir hayli şöhret yapan Mustafa Kemal Başbakanca Samsun'a müfettiş olarak gönderildi. Başbakan'ın niyeti kötü değildi, ama Mustafa Kemal Samsun'a gittiğinden beri ulusçu eylemlere girişti. Başbakan onu çağıracağına söz verdi''.

3 - Padişah Vahdeddin, M. Kemal'i Anadolu'ya, Gerçekten Kurtuluş Savaşı Versin Diye mi Gönderdi?:

M. Kemal'in Anadolu'ya Padişah ve Hükümetçe bilerek görevlendirilmesine karşın, bilinçli bir gönderiş değildi. Gerçi M. Kemal anılarında padişahla vedalaşırken padişahın kendisine; ''Ben artık ülke ve ulusumu nasıl kurtaracağımı tasarlamaktan kuşkuya düşüyorum. (... ) Ulus uyanık ve gözü açık olursa bu kötü durumdan gerek bizi ve gerek kendini kurtarır''. ''Asıl şimdi yapacağın görev hepsinden daha önemli. Devleti kurtarabilirsin'' dediğini, bunların kendisini ''şaşırttığını'', bu sözlerle neyi amaçladığını hala da çözemediğini belirtir.

M. Kemal'in Vahdeddin ve Hükümetçe Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nı versin diye gönderildiğini, böyle bir gizli amaç taşıdığını sanmıyoruz. Padişah'ın Atatürk'e söyledikleri ise o anki bir ruhsal durumun, esinlenmenin ve zor koşulların yarattığı acizliğin sonucuydu. Çünkü bu sözler konuşulurken Yunanlılar İzmir'e çıkıyorlardı. İstanbul işgal edilmişti. İşgalci devlet gemileri sarayın karşısında demirlemiş ve top namlularını sarayın pencerelerine doğrultmuşlardı. Böylesi bir durumda söylenen bu sözler o anki psikolojik ortamın çırpınışları ve Vahdeddin'in içinde bulunduğu çaresizliğin belirtileriydi. M. Kemal'i de şaşırtan bu sözler bilinçli söylenmiş sözler değil, acizliğin yarattığı şaşkınlıklardı. Çünkü eğer, ülkeyi kurtarma doğrultusunda bir amaç taşısaydı bunu M. Kemal'e açıkça söylerdi. Tasarılarını açıklardı. İsteklerini belirtirdi. Böyle bir davranışını görmüyoruz. M. Kemal'e değil, hiç kimseye de bu doğrultuda bir görüş belirtmesi yok. Bu nedenle bu sözleri o anki ruhsal durumun ve şaşkınlığın belirtileri olarak düşünüyoruz. Öyle ki bundan sonra da Kurtuluş yanlısı bir tutum görülmüyor. İngiltere'nin M. Kemal'i geri çağırma isteklerine tümüyle uyuyor. M. Kemal ve kadrosunu ölümle cezalandırıyor. Anadolu halkının M. Kemal'den kopmasını amaçlayan fetvalar göndertiyor. Halife ve Kuva'i İnzibatiye orduları kurdurtarak Anadolu'ya saldırtıyor, yer yer Anadolu'yu ayaklandırıyor, Türk ulusunun kurtuluşunu engellemek için ne gerekiyorsa yapıyor.
Müfettişlik görevi için M. Kemal'i bizzat Vahdeddin'in seçtiği, Kurtuluş Savaşını başlatmak için eline bir ''hattı hümayun'' verdiği savları şu belgeye dayandırılmak isteniyor.

Vahdeddin'in ülkeden kaçmasından sonra, ''yüzellilik''lerden olmamasına karşın ülkeyi terkeden eski polis müdürlerinden Radi Azmi (Yeğen), Vahdeddin'in San Remo'da kendisine şunları anlattığını söyler:

''Samsun'a bir müfettiş gönderileceğini öğrenince yardımcılarımdan (yaveran) kurmay tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa'yı da adaylar arasında göz önüne alınız, diye uyardım'', diyor ki doğruluk payı büyüktür. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Padişah Vahdeddin M. Kemal'i iyi tanıyor ve hakkında olumlu kanıya sahipti. Padişahca M. Kemal'e verilen 14.5.1919 tarihli ''hattı hümayun''a yalnızca Mevlanazade Rıfat'ı ''Türk İnkılabının İçyüzü'' kitabında rastlanmaktadır.

Belge şöyle:

''Hükümdarlığımın yardımcısı Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa'ya
Genel Savaşın Bağlaşıklar (Üçlü İttifak) adına yitirilmesi üzerine ortaya çıkan siyasal durum yüce soyumun mülkü ile saltanat ve halifelik makamını çetin ve tehlikeli bir ortama sürüklediğinden yüce hükümetimin kararı ile atandığınız bölgede düzeni sağlamak ve yeni ortaya çıkan bağlılığa aykırı durumların tümünü yasaklayıp ortadan kaldırma konusunda çaba göstererek ulusumun güvenliğini sağlamak ve mülkümü karışıklıktan kurtarmak için birlik olarak hareket edilmesini selamlarımla asker, memur ve halka bildirilmesini buyururum''. Duruma bakılırsa, M. Kemal bu padişah buyruğundan hiçbir zaman yararlanmadığı gibi, kullanmamıştır da. Pek kimsenin bilgisi yok bu buyruktan. Dahası M. Kemal'in kuruluyla birlikte Sivas'taki III. Kolordu Komutanlığına giden Refet (Bele) Bey'in bile, -anlattıklarına göre- haberi olmamıştı. Durum böyle de olmasa, bu belgeye dayanarak Padişahın Kurtuluş Savaşı başlatması için M. Kemal'i Anadolu'ya gönderdiği savunulamaz. Çünkü belge bir takım yuvarlak sözlerle dolu. Bunlar bilinen ve normalinden söylenecek sözler. Kurtuluş Savaşını başlatması için görev verici hiçbir ipucu taşımıyor. Yani M. Kemal'in atanmasını kolaylaştırmış, Padişah Vahdeddin ve Sadrazam D. Ferit Paşa engel olmadıkları gibi, bir kısım yararlı görevler de beklemişlerdi.
Bir takım savlara (iddialara) göre, padişah bu olayda iki yüzlü bir siyasa izliyordu. Dışa karşı Ferit Paşa'yı tutarken, bir yandan da ulusçuları destekliyordu. ''Dış Paşa'' diye adlandırdığı Sami Günzberg'e bu tutumunu açarmış. Ali Rıza Paşa'ya Başbakanlık görevine geldiği gün; ''artık yapacak hiçbir şey kalmayınca, hiç olmazsa yurdun can evini kurtarsın'' diye M. Kemal'i Anadolu'ya kendisinin gönderdiğini söylediği ileri sürülüyor. Doğruluğu kuşku götüren bu savı zaten L. Kinross da pek inanmadığından ''mış''lı anlatıyor. Doğruluk payı olmadığını belge ve kanıtlarla ispatladığımız bu tutumu N. H. Uluğ da bu tür ''sapık görüşlerin hiçbir değeri'' olmadığını söyleyerek inanmadığını belirtmektedir.

Padişahçı sav (tez) bu açıdan oldukça kesin konuşmaktadır. Anadolu'da Kurtuluş Savaşı verilsin diye M. Kemal'in bizzat Padişah Vahdeddin'ce görevlendirildiği ileri sürülmektedir. N.F. Kısakürek'e göre Vahdeddin, Ulusal Savaşımı yürütmesi için M. Kemal'i gizlice görevlendirmiş, bunun için de kendisine bir ''hattı hümayun'' ile oldukça çok para vermiştir. Dolayısıyla Anadolu'da ulusal direnişi başlatma ilk düşüncesi Sultan Vahdeddin'indir. Dahası bu savaşım için M. Kemal'i bizzat padişah ''ikna'' etmiştir.
Kadir Mısıroğlu'yla T. Mümtaz Göztepe de aynı doğrultuda düşünürler.

Ortak görüşleri şöyle:

''Sultan Vahideddin, ufukta beliren korkunç tehlikelere karşı Anadolu'da bir direnme hareketi düşünüp, bunu tepesindeki işgal güçlerine karşın en dikkatli bir biçimde planladı. Bu cümleden olarak yaverlerinden M. Kemal Paşa'yı geniş yetki ve olanaklarla donatarak Anadolu'ya gönderdi. İşte, yakın tarihimizde 'Milli Mücadele' adı verilen Türk - Yunan Savaşı ve onun sonucu olan zaferin gerçekleşmesini sağlayan hareketlerin en önemlisi budur. Bu da Sultan Vahdeddin'in eseridir.

Ancak bu büyük, fakat talihsiz padişahın sonradan 'Kuva-yı İnzibatiye'nin kurulması ve bilinen 'fetva'ların ortaya çıkması gibi M. Kemal Paşa ve O'nun giriştiği savaşımın aleyhinde görülen kimi davranışlarda bulunduğu görülmüştür. Fakat bunların birincisi düşmanın gözünü boyamaya yönelik bir uyarlamaydı. İkincisi ise bizzat düşman baskısının eseri idi''.

Mısıroğlu'nun ''Sultan Vahideddin'in kişiliği ve döneminin olaylarını tam bir Türk ve Müslüman duyarlılık ve ölçüleriyle'' incelediğini ileri sürdüğü Hüseyin Hilmi Işık da Vahdeddinci cepheden eğilerek Padişahı şöyle aklamaya çalışıyor:

''Sultan Vahideddin Han, silahları alındığı, düşman filolarının Çanakkale Boğazı'nı aştığı, İmparatorluğu parçalamaya başladıkları bir zamanda halife oldu. Bir felaket olan Sevr Antlaşmasını imzalamadı. Osmanlı ordusu olarak kendini korumak için bırakmış olan biricik taburu, Ayasofya çevresinde sipere sokup camiye çan takmak veya müze yapmak isteyenlere ateş ediniz! buyruğunu verdi. (...) Vatanın düşman çizmesi altında kalan İstanbul'dan kurtarılamayacağını anladı. Güvendiği paşaları Anadolu'ya gönderip, Kurtuluş Savaşını hazırladı. Anadolu'ya subay, cephane, para kaçırdı. (... ) Kuva-yı İnzibatiye diye hazırladığı birlikleri de açıkça gönderip, kumandanlarına, 'Anadolu'daki güçlere katılınız!' gizli buyruğunu verdi. İstanbul'daki işgal ordularına sezdirmeden, Kuva-yı Milliye'yi kurdu ve güçlendirdi''. Aynı takım Vahdeddin'in ülkeyi terk ederken saraydaki yüklü parayı birlikte götürmeyişini, padişahın lehine değerlendirip, bununla padişahı aklamaya çalışırlarsa da; bu durum padişahın genel tutumu yanında bir hiç kalır. Hangi düşüncelerle götürmediğini bilemiyoruz, ama, bunda ''yurtseverliğin'' rolü yok sanırım. Çünkü ne ölçüde ''yurtsever'' olduğunu Ulusal Savaşıma karşı yürüttüğü düşmanlıkla ortaya koymuştu.

Gerek Kısakürek olsun, gerekse Mısıroğlu, Göztepe ve Işık olsun, soruna Vahdeddin'i aklama doğrultusunda baktıkları gibi, yalnızca salt kanılara dayanıyorlar. Savlarını belgelemeden yuvarlak sözlerle, ileri sürmektedirler. Belge olarak sundukları salt öznel nitelikli, başından veyahut sonradan Atatürk'e ters düşmüş kişilerin yazılı hale dahi gelmemiş anıları. Bu nedenle bilimselliğinden zorunlu olarak kuşkulanılmaktadır.
Tüm belge ve kanıtlar incelendiğinde, olaylar izlenildiğinde ileri sürülen bu savların hiç de haklı bir yanı görülmüyor. Bir kere böyle bir görevin verildiğine ait hiçbir belgeye rastlayamıyoruz. Vahdeddin'in böyle bir düşüncesi olsaydı görevlendireceği M. Kemal'e ve bir takım kişilere açıkça söyler ve kimi planlar yapılırdı. M. Kemal'in gizlediğini kabul edelim. Mutlaka Hükümet üyelerinden ve üst düzeyli kurmay ve görevliler arasında bu sırrın bir tanığı olurdu. En az bunlar bugün bildiklerini açıklayabilirlerdi. Her şey Vahdeddin'le M. Kemal arasında gizli, iki ikiye geçmedi ya?

Padişah Vahdeddin'in isteklerinden şunlar doğru olabilir. Pontus Devleti'nin kurulmasını, Enver Paşa'nın Anadolu'ya girmesini, Sovyet düşüncesinin sızmasını önlemek. bu noktalarda ortak düşünebilirler. Vahdeddin bu tür isteklerde bulunabilir, M. Kemal de bu istekleri paylaşmış olabilir. Yoksa Anadolu'da ulusal direniş örgütleri kurmasını, ulusal savaşıma girmesini, kongreler düzenlemesini, demokratik bir devlet kurmasını kesinlikle istememiştir. Dahası Anadolu'daki ulusal, özgürlükçü ve demokratik gelişmelerin bastırılmasını, kendi merkezi mutlakiyetini sağlayarak bir diktatörlüğün kurulmasını, İngiliz isteklerinin yerine getirilerek yumuşak bir barışın yapılması ortamının yaratılmasını istemiştir, M. Kemal'de, Padişah ve İstanbul yönetiminin M. Kemal'i Anadolu'ya görevlendirirken neler istiyor, neler bekliyordu; Atatürk'ün 8.7.1932'de E. B. Şapolya'ya tutturduğu notlarında açıkça görülür.

Vahdeddin'in M. Kemal'e verdiği direktif şudur:

''Amaç Samsun ve çevresinde Rumlara zulüm eden Türkler'i yola getirmektir. Sonra da Anadolu'nun çeşitli yerlerinde beliren Kuvay-i Milliye'yi ortadan kaldırmaktır. (... ) Bütün umut, yenen devletlerin istekleri dışında bir harekette bulunmamaktır. Onların şikayet ettiği olayları da önlemek gerekir''.

4 - M. Kemal, Vahdeddin'i Nasıl Değerlendiriyordu?:

Padişahçı çevre Atatürk'ün Vahdeddin hakkında olumlu düşündüğünü, Vahdeddin'den gelecek için umut beklenebileceği kanısında olduğunu ileri sürerek,

Atatürk'ün şu anısını aktarırlar:

''Bende oluşan kanı şu idi ki bu adamla kendisini aydınlatmak, yakından ve içten desteklemek koşuluyla kimi işler yapmak olanaklıdır''.

Atatürk'ün bu kanısı henüz Vahdettin'in veliahtlık dönemine aittir. Almanya'ya geziye birlikte giderken bir arayış içerisinde olan M. Kemal, geleceğin padişahını kendi ölçüleriyle sınavdan geçirmiş ve yurt sorunlarına çekmeye çalışmıştır. Oldukça ''kurnaz'' olan Vahdeddin, Osmanlı ordusunun bu üstün kurmayının beğenisini kazanmak için oldukça çaba göstermişti. İlerideki beklentilerini gerçekleştirebilmek için kendisini böyle bir tutuma zorlamıştı. Oysa daha sonraki gelişmeler karşısında Vahdeddin'in gerçek yüzü ortaya çıktıkça, M. Kemal'in de baştaki kanısı değişmiş ve sonunda Padişah Vahdeddin'i bir ''vatan haini'' olarak nitelemişti.

M. Kemal İstanbul günlerinde Vahdeddin hakkındaki kanısını şu sözlerile dile getiriyordu:

''...bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu hemen anladım. (... ) Bu zavallı yarın Padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir?. Vahdeddin hakkındaki güvensizliği şu sözüyle de açıkça anlaşılır. İkili görüşmelerinde umduğunu bulamadığı için Padişahı ''Hacı sandığımız kişinin koynunda haçı çıkmıştı'' sözüyle değerlendiriyordu. Usta bir taktik adamı olan M. Kemal toplum dengesinin padişah-halifeden yana olduğu dönemler, padişah-halifeye karşı olmaktan ustalıkla kaçınmış; padişahla ''nesnel koşulların zorladığı bir uzlaşma'', ''ortak düşmana karşı, ortak amaçları gerçekleştirebilmek için bir birleşme'' içerisine girmişti. Nesnel koşulların zorunlu sonucu olan bu davranışa bakarak M. Kemal'in padişah-halife yanlısı olduğunu çıkaramayacağımız gibi, -N.F. Kısakürek'in yaptığı gibi- padişah lehine bir sonuç da çıkaramayız. 1920'lerin sonlarına dek halifeden saygıyla sözetmeyi sürdürmüştü. Bu tutumu 25.4.1920 tarihli T.B.M.M.'nin Ülke Bildirisinde, 26.4.1920 tarihli Sovyet Rusya'yla emperyalizme karşı ortak hareket etme isteğinde, 28.4.1920 tarihli padişaha çekilen telde açıkça görülmektedir.

M. Kemal bu tel yazısında şöyle diyordu:

''Kendi hükümetimizin yönetimi altında mutsuz ve yoksul yaşamak, yabancı tutsaklığı pahasına elde edeceğimiz huzur ve mutluluktan bin kat üstündür''.
Bu sözleriyle Atatürk, Padişah Vahdeddin ve İstanbul Hükümetinin uzlaşmacı ve teslimiyetçi tutumlarını eleştiriyordu.

Bunların yönetiminden yarar gelmeyeceğini belirterek şöyle diyordu:

''Çoktan köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halifenin köleliği ile kazanılabilecek iktidarın iktidarsızlığa örnek olması olağan değil midir?''. Bunun sonucudur ki, ''halife ve padişahın hükümeti, tutsak olmamak isteyen ulusu kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyor''.
M. Kemal'in Padişah Vahdeddin'e ilk somutça çıkışı 25.9.1920 tarihinde T.B.M.M.'nin gizli oturumunda olmuştu. Yine burada da nesnel durumu göz önüne alarak davranmış, halifeliği padişahlıktan ayrı tutarak padişah Vahdeddin'i bir ''hain'', ''düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşa'' olarak nitelemişti.
Atatürk'ün Vahdeddin'i ''hain'' olarak değerlendirmesi ''nesnel koşulların'' düzelmeye doğru gidişiyle birlikte daha somut olarak belirdi. Atatürk'ün 1 Kasım 1922 tarihli Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili konuşmasında; ''Padişah Vahdeddin'in saltanat döneminde, Türk ulusu en derin tutsaklık çukuru önüne getiriliyor. Binlerce yıldan beri bağımsızlık kavramının en soylu temsilcisi olan Türk ulusu bir tekme ile bu çukurun içine yuvarlanmak isteniyor. Fakat bu tekmeyi vurmak için bir hain, bilinçsiz, anlayışsız bir hain gerekiyordu'' diyor ve bu hainin Sultan Vahdeddin olduğunu açıklıyordu. Ona göre ''bu ulusun hükümdar diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdeddin (... ) bu davranışıyla kendini öldürdü ve temsil eylediği yönetim biçiminin yıkılmasını zorunlu kıldı. Ulus hiçbir zaman bu hain davranışın kurbanı olmaya razı olamazdı''. Artık ''Ali'yle Muaviye çağı'' da yaşanacak değildi. Zaten din, ''dört halifeden sonra sürekli siyasa aracı, çıkar aracı, baskı aracı,'' yapılmıştı. Yani kurulacak demokratik çağdaş Türkiye'de doğallıkla ''hain'' bir padişah - halifeye gerek kalmayacaktı.

5 - M. Kemal Anadolu'ya Gönderilirken Devlet Bütçesinden Yüklü bir Para Ödenmiş miydi?:

Özellikle Vahdeddin yanlısı yayınlar, Bağımsızlık Savaşının verilmesinde padişah Vahdeddin'e pay çıkarmak ve Vahdeddin'i aklamak amacıyla böyle bir sav peşindedir. N. F. Kısakürek padişahın cebinden ''bir rivayete göre'' (dikkat: kesin bilmiyor), 30, 42 veya 60 bin altın lira verdiğini, İçişleri Bakanı M. Ali Bey yoluyla da Bakanlık örtülü ödeneğinden 25 bin lira ödendiğini yazmaktadır. Mısıroğlu, padişahın kendi atlarını satarak ''sağladığı kırkbin altını'' M. Kemal'e verdiğini 8143), "Teşkilaot-ı Mahsusa'' başkanının verdiği haberi doğru kabul edersek, M. Kemal'in Anadolu'da ulusal çalışmayı yürütebilmek için Vahdeddin'den Otuzbin lira ödenek'' aldığını yazmaktadır. Bir takım anılara dayanan M. Goloğlu ise İstanbul Hükümetinin M. Kemal'e ''bir miktar para verdiğini'', E. B. Şapolyo ise Anadolu'ya giden ''kurula ikibin lira'' ödendiğini belirtmektedir.

Anadolu'ya gönderilen kurula ''büyük paraların ödendiği'', dahası ''devlet hazinesinin bu yolla Anadolu'ya kaçırttırıldığı'' savında, Türk Bağımsızlık Savaşının verilmesi olayında padişah Vahdeddin'in ve Hükümetinin gizli eli olduğu anımsatılmak istenmektedir.

M. Kemal 6, 7 ve 13 Mayıs tarihlerinde Savaş Bakanlığına başvurarak, ivedilikle gidebilmesi için bir takım gereksinimlerinin giderilmesini istemişti:

''Müfettişlik karargahındakilerin üç aylık maaşlarının peşin ödenmesini, olağanüstü giderler için bir miktar para, iki binek otomobili, karargahın seferi bir karargah sayılmasını'' ve bunlarla birlikte ve bir takım bilgilerin yanı sıray ''kuruldaki kişilerin hazırlıklarını yapmak ve ailelerinin gereksinimlerini sağlamak için gereken paranın hemen verilmesini'' istiyordu.

İki ganbot'la üç motorbot'un M. Kemal'in buyruğuna verildiğini biliyoruz. Fakat otomobillerle ''yüklü para''nın kurula verildiği hakkında kesin bir bilgi elde edemiyoruz. Zaten ''yüklü para'' masalını işleyen tüm yazarlar oldukça çelişik rakamlar veriyorlar. Eğer belli bir miktar para ödendiyse o da kurulun aylıkları ve bir takım giderlerin karşılığı olabilir ki, bundan hiçbir zaman padişahın devlet hazinesini Anadolu'ya geçirdiği, Bağımsızlık Savaşı uğruna kullanılmasını istediği sonucu çıkaramayız. Belli bir miktar ödenek ve aylık verilmiş olabilir. M. Kemal ve kurulunun devlet görevlisi olarak gittiklerini unutmayalım.
En yüksek rakamı veren Mısıroğlu'nun savını bir an için kabul etsek dahi, bu çok yüksek bir para değil. Damat Ferit Paşa 10.6.1920'de Paris'e Barış Görüşmeleri için giderken üç-beş kişilik kurulunun giderleri için 70.000 lira verilmişti. Anadolu'daki ulusal direnişleri bastırmak için merkezken gönderilen Şehzade Abdurrahim başkanlığındaki Öğüt Kuruluna 3 milyon lira para ödenmişti. Bol bol ödemelere bakıldığında M. Kemal ve 18 kişilik kuruluna ödendiği savunulan para hiç de çok sayılmaz. Bilindiği gibi bu kurul 18 kişiydi ve Anadolu'da uzun süre kalacaklarından ailelerinin giderleri de peşin ödenmesi gerekiyordu.
Fakat M. Kemal ve Kurulunun Anadolu'da büyük parasal sıkıntılar çektiği göz önüne alınırsa savunulan ''büyük paralar''ın varlığından kuşkulanıyor. Sanırım yalnızca, aylıkları ödenerek gönderilmiş olmalılar.

Bakanlar Kurulunun (Meclis-i Vükela) tutanaklarını inceleyen Prof. T. Gökbilgin'in yaptığı açıklamalara bakılırsa bu rakam sanıldığı gibi büyük değil, bir görevli aylığı düzeyinde. M. Kemal'in Bakanlar Kurulunda görüşülen mektubuna bakılırsa; M. Kemal'in Anadolu'da mülk" makamlar emrinde kullanılmak için belli bir paranın verilmesini, ''kendisinin İstanbul'da hareketi sırasında aldığı 1000 liranın 300'ünü Samsun mutasarrıflığına verdiğini, aynı durumun öteki illerde de olduğunu'' yazmaktadır. Hükümet bu sorunu çözücü kararlar aldığı gibi, 1 Haziran 1919'da da ''M. Kemal ve kurulunun ödeneği Savaş Bakanlığı bütçesinden verildiği belirtilerek, ödeneklerine yarım aylık oranında bir zam kararı'' alıyordu. Bu karardan anlaşıldığına göre, kurulun aylık ödeneğinin yarısı 57.269 kuruştu. Bakanlar Kurulu bu zammı kabul ediyordu. Karar tutanaklarından anlaşıldığına göre, 9. Ordu Müfettişliğiyle Anadolu'ya görevlendirilen M. Kemal'e yalnızca 1000 lira verilmiştir. 18 kişilik kurulun aylığı ise 114.538 kuruştur. 1 Hazirandan itibaren, 57.269 kuruş da zam yapılmıştır. Demek ki savunulan ''büyük paralar'' yalnızca bir uydurmadan, sonradan yaratılan bir masaldan ibaret. Çünkü Atatürk'ün Osmanlı Bakanlar Kuruluna gönderdiği mektup ve Bakanlar Kurulunun kararı bunun açık kanıtıdır. M. Kemal ve kurulu Anadolu'da para sıkıntısı çekmişti. M. Kemal İstanbul'da ''Minber''e de bir miktar para koymuştu. Suriye'de Cemal Paşa'ya sattığı atlarından adığı parayı da bir tüccara kaptırmıştı. Askerlik aylığıyla geçiniyordu.

Anadolu'ya geçerken para sorununu Rauf Bey'le görüşmüşlerdi. Karakol örgütünden Topçuoğlu Nazmi Bey, Rauf Bey'le beşbin lira Anadolu'ya göndermiştir. Erzurum'dan Sivas'a gidilirken de para sıkıntısı Binbaşı Süleyman Bey'in verdiği 900 lirayla çözülmüştü. Halktan para istenmekten çekiniliyordu. Erzurum ve Sıvas'ta delegeleri genellikle ileri gelir kimseler ağırlıyorlardı. Otomobillerin benzinleri, Sıvas Amerikan okulundan hediye olarak sağlanmıştı. Sıvas Osmanlı Bankası müdüründen zorla bin lira ödünç alınmıştı. Sıvas-Ankara yolculuğunda kurul Hacı Bektaş dergahı şeyhi Cemalettin Efendi'den yardım görmüştü. Aynı sıkıntılar Ankara'da da yaşandı. Müftü Rıfat Efendi tüccardan 800 liranın üzerinde para toplamıştı. Moskova'ya gidecek kurulun yolluğu tüccardan ödünç alınmıştı. Bu kanıtlar umarım, M. Kemal'in ''büyük paralar'' ve ''devlet bütçesiyle'' Anadolu'ya gönderildiği uydurmasını ve masalını çürütür nitelikte.

6 - Anadolu'ya Gönderilişi Olayında, M. Kemal'in Özel Kişiliğinin Payı:

Prof. G. Jaeschke'nin de doğruladığı gibi, Atatürk'ün bu yetkileri koparmak için gösterdiği çaba küçümsenemez. Üstün bir başarıyla sonuçlanmıştır. Atatürk'ün kopardığı 6.5.1919 tarihli yönerge (talimatname) üstün değerde bir diplomasi örneğiydi. M. Kemal'in asıl amacını gizleyerek, kendisine ve düşüncesine karşı olan bir hükümette böylesi bir yetki belgesini alabilmesi onun bir devrimci olarak siyasal kişiliği ile olgun ve yetkin diplomatlığını ortaya koymaktadır. Bu olay da bir kez göstermektedir ki, M. Kemal eşi az bulunur bir taktik adamıydı. Devrimini gerçekleştirebilmek için büyük bir önderlik örneği ortaya koymuştu. M. Kemal'i ölümsüzleştiren, dünyanın sayılı devlet adamları arasına sokan da, onun bu taktik, diplomasi ve devlet adamı kişiliğidir.

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK'ÜN ANADOLU'YA GÖNDERİLİŞ OLAYININ İÇYÜZÜ
Yazar: BAKİ ÖZ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Atatürk'ün Anadolu'ya Gidişi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir