Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

20 Mart-24 Nisan 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

20 Mart 1915-24 Nisan 1915

Burada Çanakkale Savaşı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

20 Mart-24 Nisan 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:02

Hazırlık
20 Mart 1915-24 Nisan 1915


20 MART günü hava kapalı ve rüzgârlıydı. Ertesi gün de kötü gitti. Donanma Mondros ve Bozcaada'da sıkışıp kaldı. Felaketin büyüklüğünü, düşündükçe kavrıyorlardı. Yenilmişlerdi. Boğaz'ı, önemsemedikleri Koca Türk'e bırakıp çekilmişlerdi.

Donanma yenilginin nedenlerini saptamakta bile güçlük çekmekteydi:

Topçular mı, mayın hatları mı, akıntıya bırakılan serseri mayınlar mı, kıyıdaki torpil yuvaları mı? Londra da sonuca inanmakta zorlanıyordu. Churchill çok ağır bir yara almıştı.
Darbe o kadar şiddetliydi ki kimsede olaylara yön verecek bir güç ve heves bırakmamıştı.
TÜRKLER 18 Martın kazandırdığı büyük bir özgüven içinde, geleceği kestirmeye çalışıyorlardı.

İki olasılık görünüyordu:

Boğaz'ı ya yeniden donanma ile zorlayacak ya da donanma ve ordu işbirliği ile geçmeye çalışacaklardı.
3. Kolorduya ve Müstahkem Mevkiye bağlı bütün birlikler her iki olasılığa göre hazır, bekliyorlardı.

GAZETE satışlarında hiç rastlanmamış bir artış yaşanmakta, sabah ve akşam gazeteleri kapış kapış satılmaktaydı.
Kahvelerde meraklılar, okuma yazma bilenlere, çevrelerinde toplanarak Çanakkale haberlerini, yazılarını yüksek sesle okusun diye yalvarıyorlardı.

18 Marta ilişkin bazı ayrıntılar öğrenilmeye başlandı. 275 kiloluk mermiyi kaldıran Seyit'in fotoğrafı ilk kez gazetelerde yer aldı. Dardanos bataryasının şehit subayları tanıtıldı. Bu resimler çerçeveletilip duvarlara asıldı. Topçulara armağan olarak binlerce paket sigara yollandı.
Gerçek bilgiler halk muhayyilesini doyurmuyordu. Kaç yılın zafer açlığı vardı.

Olayları süslemeye başladılar:

"İki batarya birbiriyle iddiaya girmiş, kim İngiliz komutanın direkteki forsunu vurup da indirecek diye. Fors dediğin el kadar bir şey. İkisi aynı anda vurup forsu duman etmişler. İngiliz komutan 'bunlar topla kırlangıç bile avlarlar, en iyisi buradan kaçmak' demiş, donanmasını toplayıp gitmiş." "Güle güle!"

"Mecidiye tabyasında çok eski iki top varmış. Gece oldu mu bunların eski mürettebatı gelir talim yapar, gönül kulağı açık olanlar seslerini duyarlarmış. 18 Mart günü bu toplar da savaşa katılmış. Bunların ne mermisi bitiyor ne hedefini şaşırıyor. O koca donanma nasıl yenildi sanırsın?" "İşte böyle, Allah'ın Lütfuyla."
Buna benzer öyküler bir gün sonra unutuluyor, yerlerini yeniler alıyordu.
Dilber'in babasının Üsküdar çarşısında küçük bir baharatçı dükkânı vardı. Eve gelince elini yüzünü yıkayıp hemen Orhan'ın yanına çıkıyor, akşama kadar dükkândan dükkâna yayılan bu tür halk süslemelerini keyifle anlatıyordu.
Bu yakıştırmalar Orhan'ı çok mutlu etmekteydi.
Hayalinin uyanması halkın canlandığını gösteriyordu.

BU KENETLENME, coşku, hele bilinçlenme Almanları rahatsız etmeye başlamıştı. Emperyalizme, sömürüye karşı uyanma, dayanışma, birlik, yurtseverlik, hele tam bağımsızlık hevesi, Türkiye için düşündükleri gelecek için çok tehlikeliydi. Türkiye'yi İngilizlerin Mısır'ı kullanıp sömürdüğü gibi kullanıp sömürmeyi düşünüyorlardı. Dost, silah arkadaşı Almanya'nın Türkiye hakkındaki niyeti buydu.

Büyüyen milli duygunun ve gururun hızını kesmek, özgüveni Itrsmak için şimdilik el altından bu zaferin Almanlar sayesinde anıldığını yaymayı planladılar. Bu iddiayı ilerde yazıya da dökeceklerdi.
Türkiye'nin önünde açık düşman olarak İngilizler, Fransızlar Vt Kuşlar vardı, arkasında ise gizli tehlike Almanya. Türkiye örsle çekiç arasındaydı. Ya ezilip gidecek ya çelikleşecekti.

ASTEĞMEN MUCİP (Kemalyeri) ile bir takımın komutanlığına atanan subay adayı Medeni, çabucak ısınıp kaynaştılar. İkisi de on dokuz yaşındaydı. Zafer ikisini de mest etmişti.

Mucip dedi ki:

"Ne düşündüm biliyor musun bütün gece? Demek ki biz istesek başka, büyük, yararlı, güzel şeyler yapmayı da başarabiliriz. Söz gelimi ilkellikten, cahillikten, gerilikten, yoksulluktan, hurafe-< ilikten, yobazlıktan, kadını hor görmekten, yabancıya tapmaktan kurtulabiliriz. Biz de ilaç ve silah fabrikaları kurabiliriz."
"Nasıl?"
"Bizim kuşağımıza düşen görev işte bu 'nasıl?' sorusunun yanıtını bulmak.

Sana bir kitap vereyim de oku." 'Ver!" Kitabı uzattı:

"Bu Celal Nuri Bey (İleri) adlı bir gazetecinin kitabı. Adı Tarih-i Tedenniyat-ı Osmaniye (Osmanlının Gerileme Tarihi). 'Gidecek başka yer yok, burayı adam edelim' diyor. Nasıl sorusuna yanıt arıyor. Birçok öneride bulunuyor.

İkisini söyleyeyim:

Latin harflerinin kabulü, aile hayatının kadın ve erkek eşitliğini esas alacak modern bir yasa ile düzenlenmesi. Medeninin ağzı açık kaldı. Olabilir miydi bu?
Bu geri, ilkel durumdan yararlananlar, devletin ve milletin uygarlaşmasına, uyanmasına, kadın-erkek eşitliğine izin verirler miydi?
Birleşik Donanmayı yenmekten daha zordu bu.

22 MART Pazertesi günü saat 10.00'da Queen Elizabeth'te bir toplantı yapıldı. Amiral de Robeck'in ikinci saldırı kararını ve tarihini açıklayacağı sanılıyordu. Bu bakımdan toplantı büyük önem taşıyordu.
Toplantıya Üs Komutanı Amiral Wemyss, General Hamilton, Hamilton'un Kurmay Başkanı General Braithwaite ve Kurmay Albay Pollen katıldı. İlerde çok ünlenecek olan Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood da gelmişti. Donanmadan kimse yoktu.
Amiral de Robeck'in yüzü o felaketlerle dolu günün yorgunluğunu taşıyordu. Ama bir karara varmış insanların sakinliği içindeydi.

"Gemilerimizi kaybetmiş olmaktan dolayı üzgünüm, onları hatırladıkça kalbim sızlıyor.." dedi, uzunca bir sessizlikten sonra, kararını açıkladı:

"..Üç gündür her olasılığı düşündüm. Kara birliklerinin desteği olmadan yalnız donanmanın Çanakkale Boğazını aşamayacağına kesin kanaat getirdim."
Karar saldırıdan yana olan Amiral Wemyss'i çok şaşırttı. Ke-yes duyunca delirecekti herhalde.
Bu açıklamadan sonra tartışmayı gerektirecek bir sorun kalmadı. Birlikte hareket edilecekti. Kısacası donanmanın desteğinde bir çıkarma yapılacaktı. Amaç donanmaya yol vermeyen Geçit'teki tabyaları kara kuvvetleriyle ele geçirmekti. Bunu sağlamak için nereye çıkılmalıydı? Coğrafya bu konuda ne diyordu?
Haritalar açıldı.

Tarihte benzeri bulunmayan bir yeni savaşı kurgulamaya koyuldular. Verecekleri her karar on binlerce gencin hayatını ilgilendirecekti. Ama bir iskambil oyununa hazırlanıyor gibi soğukkanlıydılar.
HARBİYE NEZARETİ Ordu Dairesi Müdür Yardımcısı Yarbay Behiç Erkin, Harekât Şubesi Müdürü Yarbay İsmet İnönü'nün odasına baktı, yalnız olduğunu görünce girdi.
Her zaman ciddi, ağırbaşlı, kararlı bir adamdı. Bugün yüz çizgileri daha da keskinleşmiş gibiydi.
Birliklerin durumunu iyi biliyordu. Çünkü çalıştığı dairenin görev konusu birliklerdi.

İsmet Bey kırgın, huzursuz bir sesle yanıtladı:

"Bize bir şey söylenmiyor, sorulmuyor. Çanakkale için yeni bir ordu kurulması düşünülüyor galiba. Bu konuda Alman Büyükelçiliği, Amiral Souchon, Liman Paşa devrede. Bu hava içinde Enver Paşanın bu yeni orduya bir Alman komutan atayacağını sanıyorum."

Behiç Bey üzülerek baktı:

"Alman Çanakkale'ye Almanya'nın güvenliği ile yakından ilgili bir savaş alanı diye bakar, Türk ise vatanım diye. Arada dünya kadar fark var."

HAVA KEŞİFLERİ çok önem kazanmıştı.
6 uçak taşıyabilen bir uçak gemisi yeterli değildi artık. Bozcaada'da Yarbay Samson komutasında 18 uçaktan oluşan bir İngiliz-Fransız karma hava birliği kuruldu.
Uçakların sayısı daha da artacak, yeni bir uçak gemisi ve bir de balon gemisi gelecekti. Uçaklarla yer arasında iletişimi sağlamak için laboratuarlar, üniversitelerin teknoloji bölümleri, firmaların araştırma birimleri sürekli araştırma yapıyorlardı.

Buna karşılık Başkomutanlık Çanakkale'ye yeni uçak bile yollayamadı, çünkü yoktu. Var olan üç uçak 'hava bölüğü' diye adlandırıldı, komutanlığına bir Alman teğmen getirildi. Deniz Yüzbaşı Hüseyin de gözlemci olarak görevlendirildi. Keşif uçuşları başladı.
İki yanın hava kuvvetleri arasındaki büyük fark, savaş sonuna kadar kapatılamayacaktır.

İZZETTİN BEY'İ Eceabat iskelesinde M. Kemal'in emir subayı Teğmen Kâzım karşıladı. Ayrılan küçük eve götürdü. Binbaşı tıraş oldu. Komutan her gün mutlaka tıraş olur, bütün subaylarını da öyle isterdi. Üç gündür yoldaydı. Kendine çeki düzen verdikten sonra karargâha gitti.

M. Kemal İzzettin Bey'i görünce pek sevindi:

"Hoşgeldin."
"Hoşbulduk efendim."

Oturdular.
M. Kemal yapılması gerekli işleri ve çözüm bekleyen sorunları saydı, "En önemli sorunumuz.." dedi, "..Tümenin bütün tüfekleri eski model. Bunların değişmeleri kesin şart. Bu işin amansız takipçisi ol." "Başüstüne!"
Zaman hızlı akıyordu. İzzettin Bey kahvesini içer içmez işe girişti. Saygılı, dikkatli, ayrıntıları atlamayan bir çalışma yöntemi vardı.

CEMAL PAŞANIN çalışma yöntemi ise, Cemalpaşaca bir yöntemdi.
4. Ordu ikinci Süveyş seferine hazırlanıyordu. Enver ve Cemal Paşaların Mısır hayalleri sürmekteydi. Birinci seferden çok ders alınmıştı. Şimdi Sina çölünü geçmek için kara ve demiryolu yaptırılıyor, kuyular, havuzlar açılıyor, mola yerleri hazırlanıyordu. Almanlardan borç olarak alınan onbirce altın Mısır'ın yeni fethi için harcanıyordu. Anadolu'nun payına bir altın bile düşmeyecekti.

Bir yol yapılacağı zaman uzunluğu dikkate alınarak uygun bir bitiş günü saptanıyor, bu iş için bir mühendis yazıyla görevlendiriliyor, görev yazısının altına Cemal Paşa şu notu ekliyordu:

"Bitmesi gereken tarihte yolu otomobille denetleyeceğim. Otomobil yürüyemez de nerede durursa, yolun yapımıyla görevli mühendis oraya gömülecektir." Korkutma yöntemini idamlar izleyecekti.

Suriye ve Filistin'de Cemal Paşa'nın ünü hızla yayılıyor, Osmanlının azalmakta olan saygınlığı aynı hızla tükeniyordu.
MISIR'DA Avustralyalı ve Yeni Zelandalı birliklerin yanında, Hintliler, Gurkalar, Sihler, Seylanlılar da vardı. Yeni Zelanda birliğinde Yeni Zelanda'nın yerlisi Maoriler de yer alıyordu. Bunlara İngiltere'den gelen iyi eğitilmiş, örnek birlikler de katılmaya başladı. İngiliz propaganda makinesi bu genç insanları Çanakkale'ye hazırlamak için harekete geçti. İngiltere'nin komşusu bile olmayan Türkiye'ye saldırılacaktı.

Türklerden nefret etmeleri için birçok olumsuz, küçültücü, aşağılayıcı söylenti, olay, fıkra yarattılar, kulaktan kulağa yaydılar:

"Türkler uygarlıktan uzak, öldürülmeyi hak eden, Hıristiyanlığın düşmanı, Avrupa'dan kovulması gereken, ilkel bir millet! Unutmayın, esir olanları öldürüyorlar!"

Korkak Abdul

Anzaklar ne bu savaşın nedenlerini biliyorlardı, ne Türkiye'yi, ne de Türkleri. Kimi macera, kimi para, kimi eski Korkak Abdul vatan İngiltere'ye hizmet diye gönüllü gelmiş, uçarı gençlerdi. Söylenenlere inandılar. Anzakların gözünde Mısırlı fellahlara benzeyen, şişman, fesli, entarili, çıplak ayaklı, aptal suratlı, sinsi, barbar bir Türk imajı oluşmaya başladı.

Bu Türk'e bir de ad verdiler:

"Korkak Abdul"

Mısır'a en son Fransızlar ile sömürgelerinin askerleri sökün etti. Fransızlar Müslüman Tunusluları, Cezayirlileri, Senegallileri, Müslüman Türklerle savaşmaya getirmişlerdi. Tarihin en büyük çıkarma hareketi için çok yoğun bir eğitim başladı.

KIZILAY'IN açtığı hemşirelik kursu başarıyla sürmekteydi.
Kursta yaşça, eğitimce, gelirce farklı hanımlar vardı. Topluma bir katkıda bulunmak, varlıklarına bir anlam kazandırmak isteği hoş bir birliktelik yaratmıştı. Bu kursa katılmak elbette kolay olmamıştı. Aile evet dese bile, yakın çevre ya yadırgamış, ya karşı çıkmıştı. "Neeeee? Yabancı bir erkeğe dokunacaksınız ha?"
Cesareti kırılarak kursu bırakanlar çok olmuştu. Direnip bırakmayanlar da az değildi. Dersler peçesiz yapılıyor, uygulamalar sırasında beyaz gömlek giyiliyor, beyaz başörtüsü takılıyordu. Kısa süreli kurslarla da hanım hastabakıcılar yetiştiriliyordu.
Hemşireliğin önemini, yararını kavradıkça huzur buluyor, rahatlıyorlardı. Hür kadınlığın yolunu açtıklarının da farkındaydılar.

ÇANAKKALE konusunda iyice gecikmiş olan Enver Paşa 24 Mart günü, öğleden sonra Liman Paşayı ziyarete geldi. Oturdular. Enver Paşa konuyu açtı.

Çanakkale için bir ordu kurulmasını kabul etmişti. Bu ordunun hızla faaliyete geçmesini ve Çanakkale savunmasını üstlenmesini istiyordu. Liman Paşa acaba bu yeni ordunun komutanlığını kabul eder miydi?
Görev olağanüstü önemliydi. Tarih önünde çok büyük bir sorumluluktu. Osmanlı Devletinin varlığıyla ilgiliydi.

Liman Paşa bu büyük öneriyi, hiç düşünmeden kabul etti:

"Memnuniyetle. 1. Orduyu kime devredeceğimi belirleyin, yarın Gelibolu'ya hareket edeyim. Çünkü kaybedecek vakit yok. Çanakkale çevresindeki birliklerin yeterli olmadığını düşünüyorum. Takviye etmenizi rica edeceğim."
Geleceği çok etkileyecek olan konuşma bu kadar kısa ve böyle sade geçmişti.

Liman Paşa ertesi günü 1. Ordu Komutanlığını yine bir Almana, General von der Golz'a devretti.
Kızları İstanbul'daydı. Onlarla vedalaştı.
Akşam deniz yoluyla Gelibolu'ya hareket etti.

Yanına 1. Ordudaki Kurmay Başkanı Yarbay Kâzım İnanç ile iki yaverini, Süvari Binbaşı (Alman rütbesi yüzbaşı) Mühlmann ve yine Süvari Binbaşı (yüzbaşı) Prigge'yi almıştı. Karargâh kadrosu birkaç gün sonra yola çıkacaktı. Kamarasına kapanıp haritaları açtı.
Müttefikler Çanakkale'yi geçip İstanbul'a girerlerse, Alman ve Avusturya cephesini güneyden kuşatır, Balkan devletlerini kendi yanlarına çeker, Rusya'yı iyice canlandırır ve savaşı kazanırlardı. Tanrı korusun!

Almanya'nın yüksek çıkarı için İngiliz ve Fransız donanmasını ve kara ordusunu durdurmak gerekiyordu. Sarıkamış'ta, Süveyş'te yenilen Türk ordusuna güvenmek zordu. Donanmanın yoğun ateşine ne toprak siperler dayanabilirdi, ne de Türk askeri. Ordunun elinde yeterli sayıda ağır makineli tüfek, top ve top mermisi yoktu. Kıyıları çıkılması zor hale getirmek için gerekli olan kara mayını ve tel örgü de yoktu. Ama düşmanı durdurmalıydı. Bunu nasıl başarabilirdi?
Düşmanın nereye, nerelere çıkarma yapacağını da doğru kestirmek gerekiyordu. Bütün gece harita başında kalarak bu iki soruya yanıt aradı.
LİMAN PAŞA'NIN ordu komutanlığına atandığı gündüz bildirilmişti. Bu atama 3. Kolordu Karargâhındakilerin hiçbirini memnun etmemişti.
"Eyvah!"

Paşayı yakından, uzaktan, ününden biliyorlardı:

Astına söz hakkı tanımayan, danışmayı küçüklük sayan, kaba, itiraza gelmeyen, ırkçı bir Prusyalı.

Bu gelişme yalnız Esat Paşayı sevindirmişti:

"Koca mareşal, Reform Kurulu Başkanı, Alman İmparatorunun en güvendiği adam. Daha ne olsun? Ayıp etmeyin!"
Bir komutana itiraz etmek zaten Esat Paşa'nın aklının almayacağı bir şeydi. Hele komutan bir mareşal ise Esat Paşa büsbütün itaatli olacaktı. Kurmayları bu ürkütüyordu işte.

Çanakkale savunma düzeni hakkında ciddi bir bilgisi yoktu. Bu yetersiz bilgi ile savunma anlayışım ve düzenini değiştirmek isterse buna itiraz etmek gerekecekti. Çünkü Türklerin kurduğu bir düzeni ilke olarak beğenmeyip yerine yeni bir düzen kurmak Almanların değişmez tutumuydu. Hatta bir Alman, kendinden önceki Almanın yaptığını da değiştirmeden rahat edemiyordu. Esat Paşa mutlak itaate dayalı askerlik anlayışıyla itiraza izin vermezse, ne yapacaklardı? Çanakkale anavatanın kapısıydı.

26. ALAYIN 3. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey taburun imamı Abdülkadir Efendiyi çağırdı.
Efendi sevilen, sayılan bir din adamıydı. Askeri kurallara titizlikle uyar, bilmediği konularda susmayı bilirdi. Binbaşıyı saygıyla selamladı. Oturdular.
"Abdülkadir Efendi, bugün 10. Bölük askerlerine yaptığın konuşmayı dinledim. Çok güzel bir konuşmaydı. Savaşta Allah'ın Türk askerini esirgeyeceğini söyledin. İyi ettin. Askerimiz buna inanır. Ben de inanırım. Bu inanış bize büyük bir güç, sabır ve gözüpeklik verir. Ölümden korkmayız. Ama eksik konuştun. Allah Türk askerini esirger ama hepsini değil. Bunu söylemedin. Haini, gafili, yalancıyı, tembeli, kaçağı, bölücüyü, suçluyu, bozguncuyu, fesatçıyı, bencili de esirger mi?"

Abdülkadir Efendi hiç düşünmedi:

"Esirgemez elbette."
"Esirgemez ya. Bunları olsa olsa şeytan esirger.." Gülüştüler.
"..Yüce Allah herhalde çalışkan, yurtsever, namuslu askeri, böyle askerlerden kurulu bir orduyu korur. Hiç çalışmadan, çabalamadan, sırf iman gücü ve dua yardımıyla savaş kazanılmaz. Kazanılsaydı, yüzyıldır yenile yenile başımız dönmezdi. Çalışmak, öğrenmek, zamanın şartlarını dikkate almak, kafayı da, silahları da yenilemek gerek. Kısacası kazanmak için çalışmak ve Allah'ın yardımını, esirgemesini, korumasını hak etmek gerek. Bunu söyle." "Başüstüne."

26 MART sabahı Liman Paşa Gelibolu'ya geldi.
Kolordu Komutanı Esat Paşa, karargâh mensupları, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, karargâhı Gelibolu'da bulunan 7. Tümen Komutanı ile Gelibolu Mutasarrıfı karşıladılar. Komutan için eski Fransız konsolosunun evi hazırlanmış, ordu karargâhı için de büyükçe bir ev bulunmuştu.
Komutan karşılayıcılara teşekkür etti, dinlenmek istediğini söyleyerek kendisi için hazırlanmış eve kapandı.
Bir süre birlikte olacaklarını ümit edenler hayal kırıklığına uğradılar.

Fakat bir olay kurmayları sevindirdi:

Kâzım Bey'in Ordu Kurmay Başkanı olarak gelmesi. Orduda 'Diyarbakırlı' diye tanınan, Enver Paşa'nın sınıf arkadaşı, dil bilir, şakacı, nazik bir subaydı. Üstün bir kurmay değildi ama Liman Paşa gibi zor bir adamı idare edebilmesi iyi bir diplomat olduğunu gösteriyordu. Bir yanlışlık olursa onun yardımıyla düzeltilebilirdi.
5. ORDU KOMUTANI Liman Paşa, o gün, evden çıkmadan, hiçbir yetkiliyle görüşmeden, son durumu görüp incelemeden, savunma anlayışının gerekçelerini öğrenmeden, Çanakkale'nin geleceğini belirleyen uzun bir rapor yazdı, akşam üstü şifreletti ve Enver Paşaya telgrafla gönderdi. 3. Kolordu kurmaylarının korktuğu oluyordu.
Ordu Komutanı Türk komutan ve kurmaylarının bütün olasılıkları dikkate alarak hazırladıkları ve aylardır uygulayageldikleri düzeni bütünüyle altüst edecek yeni bir düzen kurmayı tasarlamış, Başkomutanlığa bu yeni düzeni önermişti.

BU ÖNERİYİ aldığı zaman Enver Paşa Edirne'deydi. İstanbul'a döndü.
Hemen yanıt vermesi gerekti.

Ama araya yanıtı geciktirecek büyük bir sorun girdi:

Amiral Eberhard komutasındaki Rus Karadeniz Donanması 28 Mart günü İstanbul Boğazı açığında göründü, yayılıp savaş düzeni aldı. Bu hareketi Türklerin dikkatini İstanbul Boğazı'na çekmek için General Hamilton istemişti.

Filo sinir bozucu biçimde iki gün kımıldamadan bekledi. Yavuz Boğaz'dan çıksa kaçacaklardı. Ama Amiral Souchon bir türlü karar verip de Yavuz'u harekete geçirememişti.

Bu suskunluk Rus donanmasına cesaret verdi. Üçüncü gün (30 Mart) Boğaz ağzındaki tabyaları yoğun bir biçimde bombaladı.
İstanbulluların yürekleri ağızlarına gelmişti. Daha Çanakkale zaferinin tadını çıkarmadan bu kez de İstanbul Boğazı savaşı mı başlıyordu? O güçlü Yavuz nerdeydi?
Nihayet Yavuz ve bazı Türk savaş gemileri Boğaz'dan dışarı çıktılar. Rus filosu çekip gitmişti. Enver Paşa rahatladı.
Şimdi Liman Paşaya verilecek yanıta sıra gelmişti. Bu süre içinde Liman Paşa düşüncelerini Başkomutanın yanıtını beklemeden, uygulamaya koymuştu bile.

LİMAN PAŞA ilk olarak Saros'a gitmiş, savunma düzenini gözden geçirmişti. En tehlikeli bulduğu yer orasıydı.
31 Mart Çarşamba günü yaverleri, Esat Paşa ve kolordudan bir kurmay ile Eceabat'a geldi. Gelecekleri 9. ve 19. Tümen Komutanlarına bildirilmişti. 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey ve 19. Tümen Komutanı Yarbay M. Kemal komutanları iskelede karşıladılar.

Liman Paşanın M. Kemal'e soğuk davranması, Esat Paşayı şaşırttı ama nedenini soramadı. M. Kemal bu tavrı çok doğal bulmuştu. Almanlara güvensizliğini açıklamış birine Liman Paşa'nın dostça davranması beklenemezdi. Gelenler için güzel atlar hazırlanmıştı.

Önce Kabatepe'ye, sonra Alçıtepe'ye gidilecekti. Ordu Komutanı daha kararını açıklamadığı için olası savaş alanlarına duyduğu bu ilgi büyük memnunluk uyandırmıştı. Araziyi ve savunma düzenlerini görerek ve ilgili komutanları dinleyerek bir değerlendirme yapacağı sanıldı. Yanıldıklarını Kabatepe'de anlayacaklardı.
Kabatepe'nin güneyi ve kuzeyi çıkarma yapılması olasılığı en yüksek olan iki yerdi. Bu kesimden 27. Alay sorumluydu. Komutanları, 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey ile Kabatepe'den sorumlu 3. Tabur Komutanı Yüzbaşı Halis Bey karşıladılar.

Kabatepe'nin kuzeyi de güneyi de iyi berkitilmişti. Savunma düzeni, düşmanı, en zayıf olduğu anda, yani karaya çıkarken imha etmek esası üzerine kurulmuştu. Alayın büyük kısmı bu nedenle kıyıya ve kıyı yakınına yerleştirilmişti. Üçte biri çabuk yetişebileceği uygun bir uzaklıkta, yedekteydi (Kocadere köyünde). Ağır makineli tüfekler, nordanfieldler gizli, sağlam yuvalara, yerlere yerleştirilmişti. Eldeki az tel örgü de iyi değerlendirilmişti.
Esat Paşa burayı ilk kez görüyordu. Mareşalin yanında izinsiz düşünce belirtmek gibi bir saygısızlık yapmamak için susuyordu ama çok beğendiği yüzünden belli oluyordu. Albay Halil Sami Bey temiz kalpli, duyarlı, onuruna çok düşkün bir komutandı. Liman Paşa'dan övgü geleceğini sanarak saygıyla beklemekteydi.
Liman Paşa verilen bilgileri yarım kulak dinliyor, gözleriyle çevreyi tarıyordu. Sıkıldığı belliydi.

Sonunda patladı:

"Hayır! Bunlar bütünüyle yanlış! Ordumuzun savunmak zorunda olduğu kıyıların uzunluğu 120 km. Bu uzunlukta bir kıyı, birlikleri böyle yan yana dizerek, parmaklık düzeni kurularak savunulamaz. Eldeki birlik sayısı buna yetmez. Ayrıca düşman donanmasının yoğun ateşi altında asker asla tutunamaz. Bombardımandan sonra savaşa devam edecek cesareti de kalmaz. Daha savaş başlamadan çok büyük kayıp veririz. Onun için bu düzen tümüyle değişecek. Kıyıda gözcü postaları, küçük güvenlik birlikleri bırakılacak, büyük kısım geriye alınacak, donanma ateşinin erişemeyeceği kadar uzağa. Geride toplanan kuvvet, düşman karaya çıktıktan sonra harekete geçecek. Düşman süngü hücumuyla denize dökülecek."

Albay Halil Sami Bey çok düşünülerek gerçekleştirilmiş olan savunma ve yerleşim düzenini korumak istedi:

"Efendim, çok haklısınız. Bütün kıyılar elbette böyle korunamaz. Ünlü kuraldır, her yeri örtmeye kalkan hiçbir yeri örtemez. Ama her kıyı tehlikeli değil. Kimine çıkarma yapmak imkânsız, kimine çıkarma yapmanın bir yararı yok. Biz ancak, çıkarma yapılma olasılığı yüksek ve tehlikeli kesimleri böyle koruyoruz. Asker sayımız bunun için yeterli. Donanma ateşinin erişemeyeceği uzaklık ancak 34 saatte aşılabilecek bir uzaklık demektir. Kıyıya çıkan birlik iyice bir birlik ise, 3-4 saat içinde sağlamca yerleşmiş olacaktır. Onu bir daha da oradan söküp atamayız. Süngü hücumu askerimizin erimesiyle sonuçlanır. Onun için izin verirseniz..." Liman Paşa fazla bile dayanmıştı.

Albayın sözünü kesti:

"Yeter! İtirazı bırakıp ne dediğimi anlamaya çalışın. Esas kuvvet geriye gidecek, kıyılarda gözcüler, küçük birlikler kalacak. Ağır makineli tüfekler de, toplar da geriye gidecek. Bu silahların donanma ateşi altında mahvolmalarına izin veremem. Donanma buraları çıkarma başlamadan önce dümdüz edecektir. Bu silahları düşmanı denize dökmek için hücuma geçince kullanacağız."

Halil Sami Bey yanıtlamak istediyse de Esat Paşa 'sus!' diye işaret etti. Koca Mareşale ayaküstü itiraz etmek yakışık almazdı. Bu sorun sonra, çok gerekirse, saygı çerçevesinde ele alınırdı.

Liman Paşa bir daha Halil Sami Bey'e bakmadı bile. Esat Paşaya, Yarbay Şefik ve Yüzbaşı Halis Beylere ne yapılmasını istediğini arazi üzerinde göstererek açıkladı.
Sonra hiç konuşulmadan hızla Alçı Tepeye gelindi. Türklerin neşesi kalmamıştı. Uzaktan beyaz bir atlı geçti.

Liman Paşa düşman beyaz rengi fark eder diye çok kızdı:

"Orduda hiçbir beyaz at istemiyorum!"

Komutanları burada 25. Alay Komutanı Yarbay İrfan Bey karşıladı. Halil Sami Bey dinlendirmek için Yarbay Kadri Bey'in 26. Alayını geri çekip bu kesimin sorumluluğunu 25. Alaya vermişti. Alçı Tepe'deki gözetleme yerine çıkıldı. Alçı Tepe, Alçıtepe köyünden biraz geride, 217 m. yüksekliğinde, bütün Seddülbahir bölgesine egemen, türlü diken ve çalılarla örtülü bir tepeydi. Seddülbahir'e çıkarma yapacak kuvvetler için ilk hedef olacak, çok büyük önem kazanacaktı. Alçı Tepe'den bütün Seddülbahir kıyıları, Boğaz'ın girişi, Anadolu yakası görünüyordu. Liman Paşa Seddülbahir kesiminin 25. Alayca tutulduğunu öğrendi.

İrfan Bey'e emrini verdi: "Kıyıda fazla birlik kalmayacak." Düşündüğü savunma düzenini bir daha açıkladı:

Asıl kuvvetler, geride, donanma ateşinden uzakta, birarada bulunacak, çıkarma olursa topluca hücuma geçecek. Çıkarma yerleri kesin belli olunca, bütün birlikler yardıma koşacak. Düşman hep birlikte denize dökülecek.
"Güçlü düşmanla ancak böyle oynak bir savunma düzeniyle başa çıkılabilir."

Liman Paşa'nın zaten Kabatepe ve Seddülbahir'i tehlikeli görmediği de anlaşıldı. Düşmanın öncelikle Saros'a, ikinci olarak karşı yakadaki Beşige'ye çıkarma yapacağını tahmin etmekteydi.

Saros'a çıkarak yarımadanın girişini kapatabilir, yarımadadaki Türk birliklerini boğabilirdi. En tehlikeli kesim Saros'tu.
Eceabat'a dönüldü.
Halil Sami Bey ile M. Kemal, paşaları yolcu eder etmez baş başa verdiler. Halil Sami Bey'in sinirleri bozulmuştu. Elleri titriyordu.

Dokunulsa ağlayacak haldeydi:

"Liman Paşa da, savunma düzenini korumak için tek sözcük bile etmeyen, üstelik beni susturan Esat Paşa da, yarın düşman buralara çıkıp yerleşirse, onbinlerce gencimiz şehit olursa, hiç utanmayacaklar mı? Tarihin yüzüne nasıl bakacaklar?"

Halil Sami Bey hayli söylenip sızlandıktan sonra, sordu:

"Ne yapmamı tavsiye edersin?"

Bu dürüst, temiz, nazik adamın duyarlılığı M. Kemal'in dikkatini çekmişti. Daha zor bir durumda kalınca nasıl dayanacaktı?
Şefkatle, "Ben tümenimin 9. Tümenin emrine verilmesini istemiştim.." dedi, "..Bir çıkarma halinde birlikte hareket etmemiz gerekecek. Çünkü 35 km.lik bir kıyı, sadece bir tümenle tutulamaz, korunamaz, savunulamaz. Önerim uygun bulunmadı, beni ordu emrinde tuttular. Ama şükür ki Eceabat'ta alıkoydular. Birbirimize yakınız, birlikteyiz. Gerekince yardımlaşırız. Burası ilk savunma için en az iki tümen ister. Liman Paşa'nın anlayışı yüzünden çok zor günler yaşayacağımızı sanıyorum. Her durumda sakin olmalısın. İtiraz hakkını da kullan."

Birkaç gün sonra bir ordu emri ile 19. Tümen, 9. Tümenden uzağa, Maltepe-Bigalı kesimine alınacaktı. Böylece iki tümen birbirinden uzaklaşmış oluyordu. Ama yardımlaşmaları sürecekti.

ESAT PAŞA Eceabat dönüşü kurmaylarını toplamış, Liman Paşa'nın düşüncelerini anlatmış, unuttuğu yerleri birlikte gelen kurmay tamamlamıştı. Esat Paşa Ordu Komutanı aleyhinde konuşmaya izin vermediği için önünde tartışmadılar.

Paşa'nın yanından çıkınca Fahrettin Altay'ın odasına üşüştüler. Kurmay olmayan subaylar da geldi. Oda doldu.
Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ayrıntılı savunma planında hepsinin emeği vardı. Hepsi o planla, 18 Mart zaferi gibi bir güne sığacak çok büyük bir zafer kazanılacağına inanmaktaydı. Çünkü düşman karaya çıkamayacak, donanma gibi o da çekilip gidecekti. Savaş bir gün içinde bitecekti. Öfkeli sesler, bağırtılar, aşağılamalar giderek azalıp yatıştı.

Fahrettin Bey son ümit olarak Ordu Kurmay Başkanı Kâzım Bey'i aradı, durumu anlattı. Kâzım Bey, Komutanın durumu Başkomutanlığa bildirdiğini söyleyerek 'birkaç gün sabretmelerini' tavsiye etti.

Fahrettin Bey arkadaşlarına durumu özetledi:

"Liman Paşanın yöntemi eski, sırasında yararlı, klasik bir yöntem. Ama Gelibolu'nun şartlarına uygun değil. Asıl kuvvetleri geride bulundurma kuralı, derinliği ve genişliği olan alanlarda geçerlidir. Burada derinlik yok ki. Düşman Arıburnu'nda 8 km., Seddülbahir'de 10 km. ilerleyebilse savaşı kazanır. Bir komutan her şeyden önce savaş alanını iyi okuyabilmen'. Coğrafyayı ordunun dostu, müttefiki yapabilmeli. Anlaşılıyor ki Liman Paşa'nın kurmaylığı zayıf. Başkomutanlığa yazmış. Orası ne diyecek, onu bekleyelim."19 Birlikte olmakta teselli bulanlar istemeye istemeye dağıldılar.

GENERAL HAMILTON karargâhını İskenderiye'de zengin bir otelde kurmuştu. Bir yandan plan çalışmalarını yönlendiriyor, bir yandan da toplanan rengârenk birlikleri denetliyordu. Çanakkale için yeni bir Türk ordusunun kurulduğunu, başına bir Alman general getirildiğini öğrenmişlerdi. "Kim bu general?" "Bilinen biri değil."
"Özelliği?"
"Bilinmeyen biri olması." Gülüştüler.

Hamilton bu generali çok şaşırtacağını düşünerek gülmeyi sürdürdü. Çünkü çok oyuncaklı bir plan hazırlatıyordu. Alman general ilk 24 saat ne olduğunu anlamayacak, birliklerini biraraya getirip karşı saldırıya geçiremeyecek, bu süre içinde Birleşik Ordu lıodeflerine ulaşmış olacaktı. Mısır'da Çanakkale için 83.000 kişi birikmişti. 75.000'i çıkarmaya katılacak, 8.000'i yedekte bekleyecekti.
75.000 kişinin 60.000'i savaşçıydı.

İskenderiye ve Port Sait limanlarında büyüklü küçüklü birçok gemi toplanıyordu. Bunlar tıkabasa yiyecek, yem, su, silah, cephane, çadır, ilaç, zırhlı araba, motorsiklet ve dekovil malzemesiyle doldurulmaktaydı.
Yalnız askerleri taşımak için 84 gemi ayrılmıştı.
İngiliz hazinesi Çanakkale için artık olukla para akıtmaya başlamıştı.
5. ORDU da son biçimini almaktaydı. Başkomutan sözünü tutmuş, 5. Ordu emrine iki yeni tümen vermişti: 3. ve 5. Tümenler.
Liman Paşa 3. Tümeni Çanakkale kesimine verecek, 5. Tümeni Saros'a yerleştirecekti.

Bütün birlikleri, kendince düşmanın çıkarma yapma olasılığı olan yerlere göre dört grupta topladı:

1. Grup: 5. ve 7. Tümenler, Saros ve Bolayır kesiminde.
2. Grup: 3. ve 11. Tümenler, Çanakkale yakasında.
3. Grup: 9. Tümen Gelibolu güneyinde (Arıburnu-Kabatepe ile Seddülbahir)
4. Grup: 19. Tümen, Maltepe-Bigalı arasında, her yana gönderilmek üzere ordu emrinde yedek.

3. Grupta yalnız 9. Tümen vardı. Geçit'teki tabyaları örten bu en duyarlı bölgenin korunmasına yalnız bu tümen ayırmıştı. Asıl büyük çıkarma da buraya yapılacaktı. Liman Paşa'nın savunma planına göre bu bölgenin 35 km. uzunluğundaki kıyılarını 9. Tümen üç taburla tutacaktı. Liman Paşa Saros'a ve Çanakkale kesimine daha önem veriyordu.

Gruplar arasında iki günlük yürüyüş mesafesi vardı. Gerektiğinde yardıma nasıl yetişeceklerdi?193 Yeni tümenlerle ordunun gücü 84.000 kişiye ulaşmıştı. Bunun 65.000'i savaşçıydı. Çıkarma yapacak kuvvetten 5.000 kişi fazlaydı.
Ordu Komutanının bu 65.000 savaşçıyı doğru zamanda, doğru yerde kullanması gerekiyordu. Kullanmazsa bu sayının bir anlamı olmayacaktı.

Kaynakça
Kitap: Diriliş Çanakkale 1915
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 20 Mart-24 Nisan 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:03

4 NİSANDA Enver Paşa'nın yanıtı geldi. Enver Paşa diyordu ki:

"Düşmanın en çok Seddülbahir yarımadasının köşesiyle (ucuyla) Kumkale'ye çıkarma yapmasını olası görüyorum. Düşman bu köşelere yerleşip tahkim ettikten sonra, gemi ateşleri desteğindeki düşmanı oralardan çıkarmak çok güçtür. Bundan ötürü köşelerde bulunan kuvvetlerin çabucak takviye edilerek düşmanın yerleşmesine engel olmak düşüncesini uygun bulurum.(..)
Her bölgede olduğu gibi Anadolu yakasında da çıkarma sırasında düşmana taarruz edilmesi düşüncesindeyim."

Enver Paşa düşmanın çıkarma yapacağı yerleri oldukça doğru tahmin etmekte, eski savunma anlayış ve düzenini tercih ettiğini açıklayarak Liman Paşayı uyarmaktaydı.

Yanıtını şu nazik tümceyle bitirmişti:

"Bunlar benim düşüncelerimden ibaret olup ordunun alacağı düzen elbette sizin yetkiniz içindedir."

Liman Paşa Enver Paşa'nın tahmin ve uyarısını dikkate almadı, nezaket tümcesini önemsedi. Yeni anlayış ve düzenle ilgili uygulamayı hızlandırdı. Geziyor, uygulamaları şiddetle izleyip denetliyordu.

Yeni düzenin aksaksız işleyebilmesi için pek çok hazırlıklık yapılması gerekti. Ama bunların çoğu yapılmayacak, geniş ve güvenli bir haberleşme ağı bile kurulmayacaktı.
Yöntemin işlemesi için çıkarma yapılan yere yakın bütün kuvvetlerin hızla yetişmesi zorunluydu. Tarih, Liman Paşa'nın, kendi yönteminin bu zorunlu ilkesini çalıştırmadığına tanık olacaktı.

ALBAY HALİL SAMİ Bey tümenini yeni anlayışa göre yerleştirdi.
Kabatepe'de bir tabur (1.000 kişi), Seddülbahir'de bir tabur, ikisinin arasındaki kıyıda da bir tabur bıraktı. Alayları, ağır makineli tüfek birimlerini, bataryaları üzülerek gerilere çekti. Binlerce kişi kıyıdan uzakta, Eceabat yakınındaki yeni ordugâhlara taşındı.
Açık, gizli mevziler ile siperlerin çoğu boşalmış, ortalık ıssız-l işmiş, makineli tüfek yuvaları körelmişti. Uzun kıyılarda birbirinden uzakta gözcü postaları ve küçük güvenlik birlikleri kalmıştı.

Taşınma ve yerleşme işi bitince Halil Sami Bey 3. Kolordu Komuntanlığına, Ordu Komutanlığına sunulmak üzere, itiraz ve düşüncelerini ağırbaşlı bir yazıyla bildirdi.
Eski anlayışın gerekçelerini uzun uzun anlatmadı. Çünkü o anlayışa dayalı planı hazırlayan zaten Kolorduydu. Yeni anlayışın ve yöntemin sakıncalarını kesin bir dille belirtti. Kolorduya yolladı.
BAŞHEKİM Nuri Bey habersizce gelmiş, evdekiler telaştan Birbirlerine girmişlerdi.

Başhekim şaşkınlıklarına tatlı tatlı güldü:

"A hanımlar, bir gün uğrarım dememiş miydim? Uğradım işte. Haydi kendinize gelin de beni Orhan'ın yanına götürün!" Anne götürdü.
Başhekim Orhan'ı sıkı bir muayeneden geçirdi. Aletlerini çantasına kaldırırken, "Bu hanımlar sana bizden daha iyi bakmışlar.." dedi, "..Seni çok iyi buldum." Anneye döndü: "Bahçe var mı?" "Evet, arkamız bahçe."

"Güzel. Bahar geliyor. Hava iyice ısınınca bahçeye çıkarın, temiz hava alsın, yürütün. İyi yesin. Birkaç kilo almış. Birkaç kilo daha alırsa bu da Seyit Onbaşı gibi 275 kilo kaldırabilir." Şakasına kendi güldü. Kahvesini içip gitti.

Anneler şükür namazına durdular. Dilber ağabeyinin odasına saldırdı:

"Başhekim Bey çıkarken sana iyi baktığımız için üçümüzü de kutladı. Bana ayrıca oğlum olsaydı, seni gelin alırdım' dedi. Sen iyileşiyorsun, Çanakkale'de zafer kazandık, bahar geliyor ve kısmetim açıldı! Kaç olağanüstülük birarada!" Tepkisini görmek için de Orhan'a göz attı.
Bu laubaliliğe kızmış mıydı? Yoksa hoşgörmüş, gülüyor muydu? Baktı, bir şey anlamadı. Ağabeyi bir tuhaf olmuştu. Donup kalmış mıydı ne!

Orhan'ın kanı akmaz olmuştu. Çünkü bir gün Dilber'i isteyeceklerini şimdiye kadar hiç düşünmemişti. Söz kesilmesine, nişanlanmasına, gelin olmasına, evden gitmesine, bir başkasının olmasına nasıl katlanabilirdi? Ailenin ve Dilber'in beğeneceği biri çıkarsa, ne yapardı? Bütün bunları yaşamadan önce iyileşmek, çabuk iyileşmek zorundaydı.

"Allahım, çok olduğumu biliyorum, affedersin. Ama bana yine yardım etmen şart! Bir an önce iyi et beni! Lütfen!"
FAHRETTİN ALTAY Esat Paşa'nın odasına girdi. Kapıyı kapadı. Kurmaylar, karargâh subayları işleri durdurup sessizlik içinde beklemeye başladılar.
Kurmay Başkanı, Komutanla Halil Sami Bey'in itiraz yazısını görüşecekti.
Yarım saat sonra çıktı. Yüzü ter içindeydi. Başı önünde sert sert odasına yürüdü. Önce Bnb. Ohrili Kemal Bey cesaret etti yanına girmeye, bir dakika sonra kapıya çıktı, 'gelin' diye işaret etti. Odaya doluştular.
Fahrettin Bey çok üzgündü.

"Komutan, Halil Sami Bey'e hak veriyor. Yeni yöntemin acı sonuçları olabileceğini kabul ediyor. Ama 'Mareşale itiraz edemem, edilmesine aracı da olamam, beni anlayın' dedi. Sözün özü, Liman Paşa'nın yetersizliği, Esat Paşanın terbiyesi yüzünden canımız yanacak. Durum bu. Demek ki yalnız düşmanı değil, Liman Paşa'nın yöntemini de yenmemiz gerekiyor. Önümüz düşman, ardımız gaflet. Çok sıkı durmak zorundayız."

ÇANAKKALE'YE gidecek olan 3. Tümen Selimiye kışlasından karargâh kadrosu, süvari bölüğü, sancakları, alayları, bağlı birlikleri, topçu bataryaları ve ağırlık kolları ile çıktı. 12.000 kişilik, iyi yetişmiş, oldukça iyi donatılmış bir tümendi. Halkın hoşuna gidecek gösterişli bir düzen içinde Haydarpaşa'ya doğru yürüyüşe geçti.
Asker dinç, şevkli, bakımlı ve istekliydi. Ceketlerin ikinci düğmelerine kırmızı iple bağlı meşin parçaları vardı. Bu meşinlerin üzerinde askerin künyesi ve şehit olursa bilgi verilecek adres yazılıydı.

Neşe içinde marş söyleyerek ilerlediler:

Annem beni yetiştirdi
Bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti
Allaha ısmarladı

Halk askerleri alkışlıyor, bazıları dua okuyup askerlerin üzerine üflüyor, bazıları arkalarından su döküyordu. Tümen, beş nakliye gemisine yerleşerek Çanakkale'ye hareket edecekti. Komutanları Albay Nicolai şişmanca, kısa boylu, kırmızı yüzlü bir Almandı. Teğmen Faruk bu tümendeki bir arkadaşını uğurlamak için okuldan erken çıkmış, Haydarpaşa'ya gelmişti. Gördüğü bir kalabalık yüreğini hoplattı.

Yüzden fazla hanım, rıhtımda, yüzleri açık, başörtülerini enselerinde toplayıp uçlarını aşağı salmış, büyükçe armağan torbalarıyla duruyorlardı. Tümeni uğurlamaya gelmişlerdi. 3. Tümen İstanbul'dan Çanakkale'ye yollanan ilk tümendi.

Faruk bu bilinçli, yurtsever, cesur hanımların önünden bir sancağı selamlar gibi büyük bir saygıyla selam vererek geçti. Hanımlar da başlarını zarifçe eğerek bu yürekten selama karşılık verdiler. Yüzyılların imbiğinden geçmiş taklit edilemez İstanbul zarifliğiydi bu. Bu zariflik kenar mahalle basitliğine, kadın bağnazlığına ve görgüsüzlüğe karşı varlığını titizlikle koruyordu. Bu çizgiye 400 yılda ulaşmıştı.

Torbaların içinde sigara, tütün, sigara kâğıdı, ağızlık, çakmak, mektup kâğıdı, zarf, kalem, iğne-iplik, misvak24 gibi günlük hayata ilişkin küçük şeyler vardı. Hanımlar sırayla her takımın başındaki subaya takıma dağıtılmak üzere armağan torbasını veriyor ve Mehmetçikleri güzel sözlerle uğurluyorlardı. Yüzleri açık olduğu için hanımlara tepki gösteren bazı yobaz kadın ve erkekleri subaylar sertçe uzaklaştırdılar.

Arkadaşı ayrılırken Faruk'a takıldı:

"İstanbul'da kalmakta haklısın! Bu güzelliklere birileri göz kulak olmalı. Sana hayırlı nöbetler dilerim."
Bu şaka düşündükçe Faruk'un içine oturacaktı. Ertesi sabah Çanakkale'deki birliklerden birine atanması için dilekçe verdi. Okul Komutanı, "Okul da siper kadar kutsaldır" dedi ama Faruk'u caydıramadı.

LİMAN PAŞA, İstanbul'dan gelecek 3. Tümen ile 11. Tümeni, Çanakkale kesiminde bir kolordu olarak birleştirmeyi kararlaştırdı. Adı 15. Kolordu olacaktı.
Bu kolorduya komutan olarak çok güvendiği Alman Weber Paşa'nın atanmasını sağladı. Weber Paşa bir birlik yönetmiş, savaş görmüş bir asker değildi, sadece iyi bir is-tihkâmcıydı. Boğaz'ı yetkisi olmadığı halde ticaret gemilerine kapatarak Osmanlı Dev-leti'ni zora sokan bir gayretkeş olarak tanınmaktaydı.

Liman Paşa'nın bu konuda bir başka seçimi daha vardı ki duyan Türklerin tüylerini diken diken etmişti:

Bu yeni kolordunun Kurmay Başkanlığı için Genelkurmaydaki adı 'Kalınkafa' olan Türk düşmanı Yar bay von Thauvenay'ı uygun görmüştü.
Kolordunun topçu ve istihkâm komutanlıkları da Almanlara verildi.

SAVAŞ GEMİLERİ bütün gün Gelibolu ve Çanakkale kıyılarını gözetliyorlardı. Amiral de Robeck Türklerin karaya çıkışı zorlaştıracak bir şey yapmalarına fırsat verilmemesini emretmişti. Gemiler karada bir hareket görürlerse, hatta tek araba geçse hemen ateş ediyorlardı.

Bu mermi bolluğu Türklerin ağzının suyunu akıtmaktaydı.
Uçaklar da bir birlik görünce dalıp ateş etmeye, bomba ve çivi atmaya başlamışlardı. Birlikler yeni yol yapma, siper açma, sığınak hazırlama, tel örgü çekme gibi işleri, geceleri gizlice yapmaya başladılar.

Eskiden beri eğitim, tatbikat, savaş oyunu ve yürüyüş yapılmaktaydı. Ama bunlar Liman Paşa'nın özel meraklarına giriyordu, lamları daha da artırdı.
Eğitim çalışmaları da donanma ateşinden korunmak için ge-<eye alındı.

GENERAL HAMİLTON 8 Nisan günü, dikkati çekmesin diye sönük bir şilep süsü verilmiş Arcadian adlı lüks yatla İskenderiye'den ayrıldı. Bu güzel gemi komutanlık gemisi olarak kullanılacaktı. İçinde cephe gazetesinin basılacağı baskı makinesi bile vardı. Çıkış planı ana hatları ile hazırdı.
Donanma yetkilileri ile ortak bir çalışma yapılarak plan kesinleştirilecekti.

10 Nisanda Queen Elizabeth'te geniş bir toplantı yapıldı. Gelibolu yarımadası hakkında denizcilerin ve havacıların edindikleri son bilgiler dinlenildi. En ciddi konunun su sorunu olduğu anlaşılıyordu. Yarımadanın su durumu öğrenilememişti. Buna göre gerekli önlemlerin alınması kararlaştırıldı. Sonra Hamilton planını açıkladı. Plan saygıyla dinlenildi, her açıdan tartışıldı, başarı olasılığının çok yüksek olduğu kabul edildi.
Amaç Kilitbahir'deki tabyaları susturmak ve donanmaya İstanbul yolunu açmaktı.

Kilitbahir'e varmak için birkaç yol bulunuyordu:

Saros, iyi berkitilmişti. Üstelik çıkan birlik Trakya'daki Türk ordusuyla bu kesimdeki iki tümenin arasında ezilip kalırdı. Kaba-tepe'nin güneyi de uygun değildi. Kilitbahir'e en yakın yol olduğu için Türklerin bu yolu çok sıkı koruduklarını düşünmek akıllıca olurdu. Beşiğe ise Kilitbahir'e ve karşısındaki tabyalara çok uzaktı.
Hamilton ve kurmay kurulu, asıl çıkış yeri olarak Seddülbahir'i seçmişlerdi. 45.000 kişi ayrılmıştı buraya. Bu kesimde aynı anda 5 yere birden çıkılacaktı. İlk hedef 10 km. ötedeki Alçı Tepe, ikinci hedef Kilitbahir platosuydu.

İkinci çıkış yeri Kabatepe'nin kuzeyi ile Arıburnu arası idi. Kuraya da 30.000 kişilik Anzak Kolordusu ayrılmıştı. Anzak'ın ilk hedefi Kocaçimen Tepesi-Kabatepe hattı, ikinci hedef yine Kili tbahir platosuydu.

İki kuvvet Kilitbahir platosunda buluştukları zaman savaş sona ermiş sayılabilirdi. 3 gün içinde buluşacakları hesaplanıyordu.

Topluca şu kanıya varıldı:

Türkler geri çekilmek için vakit ve fırsat bile bulamayacaklardı. General Hamilton Alman komutanı şaşırtacak iki gösteri ile bir oyalama çıkarması daha düşünüyordu. Böylece iki uçtaki birliklerin yerlerinde kalması sağlanacak, asıl çıkarma yerlerine yardıma gelmeleri önlenmiş olacaktı.
Türkler direnir miydi, yoksa direnmeden geri çekilmeye mi başlarlardı? Bunları konuşmaya başladılar.

27. ALAYIN 1. Taburunun bölükleri takım takım çalışıyorlardı. Bölük komutanlarından Yüzbaşı Cemil, eğitim sona erince bölüğünü topladı. Takımlar komutanları ve çavuşlarıyla dizilip durdular. Askere birkaç sözcükle 18 Martı anlattı, "Topçular İngilizin yenilmez donanmasını yendi.." dedi, "..İngiliz yine geliyor. Bizden güçlü, adamı çok, silahı bol, mermisi sayısız. Çıkarma yapmadan önce kıyıları yerle bir edecek. Taş üstünde taş koymayacak. Kulaklarımız sağır olacak. Soruyorum, ne yapalım? Kaçalım mı?"

İki yüz elli kişi tek ağız gibi bağırdı:

"Hayııır!"
"Topçular gibi ölümüne dövüşelim mi?" "Eveeet!"
"Biz de yenelim mi?"

Top gibi gürlediler:

"Eveeet!"
"Yenecek miyiz?" "Eveeeeeet!"

Yineledi:

"Yenecek miyiz?" "Eveeeeeeeeeeeet!"

Yüzbaşı yaklaştı:

"Yenelim ya. Düşmanın arkasında donanma varmış. Olsun! Bizim arkamız daha güçlü. Çünkü bizim arkamızda hepimiz için dua eden milyonlarca ana var."
Ana' der demez, kendi de heyecanladı, gözleri sulandı. Askere ağladığını göstermemek için bir şeyler geveleyip kaçtı.
Böyle konuşan yalnız Yüzbaşı Cemil değildi.

Bütün subaylar ortak akla uyarak askerden düşmanın güçlü olduğunu saklamıyor, anlatıyor, sonra da soruyorlardı:

"Siperimiz yerle bir olsa, aç kalsak, tüfeğimiz kırılsa, mermimiz bitse, dişimizle tırnağımızla
dövüşecek miyiz?"

Asker and içer gibi bağırıyordu:

"Evet, dövüşeceğiz!"
"Düşmanı evelallah yenecek miyiz?"
"Eveeet, yeneceğiiiiz!"
Tabur Komutanı İbrahim Bey (Çetiner) bütün gün bu çalışmaları izliyordu.

Alay Komutanına durumu tek sözcükle özetledi:

"Diriliyoruz!"

ZENGİNLİĞİ, yenilmezliği efsane gibi yayılmış, kendini 'dünyanın efendisi' olarak gören İngilizlere karşı topçuların kazandığı zafer Anadolu'da da duyulmuş, halkı çok heyecanlandırmıştı. Keloğlanın devi yenmesi gibi harika bir olaydı bu.
Halk askerlik şubelerine, kışlalara Çanakkale askerine yollasınlar diye torba torba kuru yemiş yığmaya başladı.
Sultan Nine de Kastamonu Askerlik Şubesine geldi. Komutanı görmek için diretti. Yoksul, yaşlı bir kadındı. Ama pek vakarlı bir hali vardı. Saygı gösterip odaya aldılar. Yaşlı kadın asker selamı vererek masaya yaklaştı, "Askerimiz büyük zafer kazanmış.." dedi, "..Mübarek olsun. Kocam büyük Rus seferine, oğlum Yemen'e gittiydi. Dönünce giyerler diye onlara çoraplar orduydum. Dönmediler."
Torbasından bir küçük, temiz bohça çıkardı. Masaya koyup özenle açtı.

İçinde işlemeli dört çift yün çorap vardı:

"Hey kumandan! Bir canım, bir odam, bir de gözüm gibi sakladığım bunlarım var. Bunları sana getirdim. Gazi evlatlarıma yolla. Birkaçının ayağını sıcak tutsa benim şehitlerimin ruhu şad olur." Asker selamı verdi, çıktı.
Komutan ağlama yeteneğinin kalmadığını sanırdı. Yanıldığını anladı.

ÇIKARMAYA katılacak birlikler Mondros'a gelmeye başlamışlardı. Liman doldu. Sığmayanlar yakın adalara yollandı.
Birlikler gemilerden sarkıtılan ağların yardımıyla filikalara inme talimleri yapmaya başladılar. İnmek kolay değildi. Her askerin üzerinde 40 kilo ağırlık olacaktı.
İlk çıkacak birliklerin komutanlarına çıkarma yapacakları kıyılar gösterildi. Bir-iki kurmay uçakla yarımada üzerinde uçurularak araziyi iyice tanımaları istendi.
Malta tersanesinde yapılan yüzer iskeleler yetişmiş, binlerce at ve katır sağlanmıştı.
River Clyde adlı eski bir kömür gemisi yolcu gemisine dönüştürülüyor, geminin iki yanında çıkış yerleri açılıyordu. Gemi Ertuğrul Koyuna baştan kara edecek ve gemideki 2.000 asker bu en önemli çıkış yerine baskın verecekti.

Alman komutanı şaşırtmak için Saros ve Beşige'de yapılacak iki büyük gösterinin senaryoları hazırlanmıştı.
Kumkale'ye de bir Fransız alayı çıkarılması kararlaştırıldı. Alay oradaki tümenin yerinde kalmasını ve İntepe bataryalarının Seddülbahir'e çıkacak birliğe ateş açmalarını engelleyecekti.

Bu geniş hazırlıklar ister istemez duyulmuştu. Ama General Hamilton, uygulanacak plan sayesinde düşmana taktik bir baskın vereceklerine güveniyordu. Her yerde savunuculardan daha güçlü, daha kalabalık olacaklardı.

Plan çok ayrıntılı ve karmaşıktı:

Gemiler çeşitli yerlerden hareket edecek, gruplara ayrılacak, her grup belirlenmiş saatte, belirlenen yerde toplanacak, sonra karaya çıkış saatine göre ayarlanmış bir programa göre hedefe doğru derlenecekti.

Bütün olasılıklar hesaplandığı için bir aksaklık olacağı düşünülmüyordu. Çıkış için hangi tarih seçilirse seçilsin hareketin 36 saat önce başlatılması gerekmekteydi.
General Hamilton ve Amiral de Robeck harekete geçme kararını vermek için havanın açılmasını bekliyorlardı.

HAVA KAPALIYDI. İnce, sinir bozucu bir yağmur başlamıştı.
M. Kemal artık tüfeklerden ümidini kesmişti. Bir milyon askeri giydirmek, yedirmek ve eline silah vermek kolay iş miydi? Acele seferberlik, hazırlıksız savaşa girme, Doğudaki ağır yenilgi, salgın hastalık, devleti çabuk yormuştu.

Emir Subayı Kâzım kapıyı tıklatıp girdi:

"Kolordu Kurmay Başkanı telefonda."

M. Kemal telefonu isteksizce açtı:

"Evet Başkan?"

Fahrettin Altay'ın sesi neşe saçıyordu:

"Komutan, sonunda iyi bir haberim var. Sizin tümenin sakat tüfeklerini mauser (mavzer) tüfekleriyle değiştirebileceğiz. Değişimi ne zaman yapalım?"

M. Kemal ayağa fırladı:

"Hemen bugün." "Bugün mü?"

"Evet, hemen bugün! Lütfen!"

Fahrettin Bey güldü:

"Peki komutan. Haklısın. Tüfeklerle birlikte yeteri kadar da fişek yolluyorum. Bu gece Akbaş limanında olur." "Teşekkür ederim."

Tümene alarm verildi. Eski tüfekler toplanıp arabalarla Akbaş limanına indirilecek, gönüllü bir birlik Akbaş limanında eskileri teslim edip yeni tüfekleri ve fişekleri teslim alacaktı. M. Kemal de birlikle birlikte Akbaşa indi. Yağmur sürüyordu.
Birlik tedbirli gelmişti. Hemen büyük tenteler kurdular. Herkes tentelerin altına sığındı.
Zaman tırtıl hızıyla ilerliyor, yağmur azalıp çoğalıyordu. Gece yarısına doğru bir motorun patpatları duyuldu. Gittikçe yaklaştı. Karşılıklı fenerler sallandı.
Gelen beklenen motordu.

Motor Akbaş Koyu'na girdi, kıyıya yaklaşıp demir attı. Hâlâ bir iskele yapılamamıştı. Kolordu karargâhından Üsteğmen Naz-mi (Kurar) bir motorun çektiği iki mavnaya yerleştirilmiş 12.000 tüfek ve sandık sandık fişek getirmişti.
Motordan çırpıntılı denize atladı, su dizlerine geliyordu. Yürüyüp karaya çıktı. Hızır gibi karşılandı.
Tüfekler çuvallara, çadır bezlerine, muşambalara sarılı ya da sandıklar içindeydi. Genç subaylar, astsubaylar ve gönüllü askerler, denize girdiler, yağmurun ve mum fenerlerinin ışıkları altında, tüfekleri hasta bir bebek taşır gibi özenle elden ele karaya taşıdılar. Tümenin tüfekçi ustası Süleyman Efendi ilk dengi açıp bir tüfek aldı, ışığa tuttu. Hiç kullanılmamış bir mauserdi bu. Tüfeği saygı ve sevinçle öptü.
Fişek sandıkları karaya, eski tüfekler de mavnalara taşındı. İş bittiği zaman gün doğmuş, yükselmiş, saat 10.00 olmuştu.

M. Kemal Üsteğmene sarıldı:

"Çocuk, büyük hizmet gördün. Sağ ol."
Motor iki mavnayı yine peşine takıp Gelibolu'ya yollandı.

BU SAATTE hayli uzakta denize dalarak Boğaza girmiş olan E-15 No.lu bir İngiliz denizaltısı 20 metre derinlikte, usul usul ilerliyordu.
Amiral de Robeck E-15'in komutanı Yüzbaşı Brodie'nin Boğaz'ı geçme isteğini olumlu karşılamıştı.
Saldırıdan birkaç gün önce Marmara'ya geçen bir denizaltı İstanbul'da panik yaratırdı.
Denizaltı Boğaz'ın dip akıntısına kapılıp savrulmamak için çok yavaş yok alıyordu. Havada bir İngiliz uçağı da geniş daireler çevirerek denizaltıya gözkulak oluyordu. Boğaz'ı geçtiğini anlayınca geriye dönüp müjdeyi yetiştirecekti. Bugün pilot yerinde gözlemci Brodie vardı. Denizaltı kaptanının ikiz kardeşiydi.

Denizaltı Kepez burnu yakınına gelmişti. Mayın hatlarının altından geçecekti. Burada anlaşılamayan bir şey oldu. Denizaltı su üstüne çıkmak zorunda kaldı. Bütün bataryaların gözcüleri denizin her metrekaresini gözlüyorlardı. Daha denizaltının periskopu görünür görünmez bataryalar topbaşı yaptılar.

Önce ağır ağır periskop yükseldi, sonra denizaltının kulesi, en son uzun kara gövdesi belirdi. Yakın bataryalar ateşe başladılar. Belki de Dardanos'tan atılan iki mermi denizaltının kulesini yaraladı. Uçak alçaldı, canı yanan bir kuş gibi, denizaltının çevresinde dört dönmeye başladı. Gemi denetimden çıkmış, kıyıya doğru sürükleniyordu. Bataryalar ateşi kestiler. Yaralı gemi karaya oturdu. Kaptan Brodie ve altı tayfası ölmüştü. Ötekiler denize atlamışlardı. Bir torpidobot hepsini denizden topladı.

Uçak acı haberi vermek için geri döndü.
Meraklı askerler denizaltının nasıl bir şey olduğunu anlamak için içine doluştular.
Denizciler suyun soğukluğundan ya da korkudan titriyorlardı. Çanakkale hastanesine götürüldüler.
18 Martta yaralanmış Türk yaralılar vardı burda. İngiliz denizaltıcıları misafir gibi karşıladılar, teselli etmeye çalıştılar, ikrama boğdular. Türklerin esirleri öldürdüğünü sanan İngilizler bu dostça tavır karşısında afalladılar.

Müstahkem Mevki Komutanlığı bir İngiliz denizaltısının ele geçirildiğini ilan etti. Denizaltının sağlam ele geçmiş olması Birleşik Donanma'da büyük üzüntü yarattı. Almanlar bir İngiliz denizaltısının bütün özelliklerini öğreneceklerdi. Buna izin verilemezdi.
Denizaltıyı batırmak için gece yarısına kadar birçok girişimde bulundular, sonunda bir küçük torpidobot ölümü göze alıp kıyıya sokuldu. Almanların eline geçmesin diye denizaltıyı torpille batırmayı başardı.

Bu gözü karalık Türk denizciler arasında saygı uyandırdı. Yiğidin değerini yiğit bilirdi.
SUBAYLAR sık sık biraraya geliyor, konuşup tartışıyorlardı. Düşmanın Gelibolu ya da Çanakkale kıyılarına çıkarma yapacağı belliydi. Denizden karaya çıkarma yapma, bilinen bir savaş biçimiydi.

Ama bu seferki farklıydı. Karaya on binlerce asker çıkarılacaktı. Böyle bir savaşı ilk kez yaşayacak, özellikle ilk aşamaları bakımından acemisi oldukları bir savaşa gireceklerdi.

Bu yüzden düşünüyor, konuşuyor, tartışıyor, birbirlerini uyarmaya, eğitmeye, aydınlatmaya çalışıyorlardı.
26. Alay Komutanı Yarbay Kadri Bey bu konuşmaları duymuştu. Akşam tabur ve bölük komutanlarını topladı, çay demletmişti, hizmeteri çay ve sigara dağıttı.
"Komutanlar.." dedi, "..Haklısınız, daha önce böyle bir savaş yaşamadık. Kimse yaşamadı. Acemi olduğumuz için belki başta bazı yanlışlıklar yapacağız. Ama unutmayın, düşman da bu konuda en az bizim kadar acemi. Onlar da birçok yanlışlık yapacak, boş bulunacak, gecikecek, acele edecek. Öyleyse dert etmeyin, eşit durumdayız. Biz bu savaşın inceliklerini onlardan önce öğrenir, öne geçeriz. Neden? Çünkü çabuk öğrenmek zorundayız. Öğrenemezsek bir savaş değil, bir vatan kaybederiz."

GÜLNİHAL adlı küçük yolcu gemisiyle Üsküdar, 60, 61, 63 ve 70 No.lu Boğaziçi vapurları hastane gemisi yapılmış, her birinin görünecek yerlerine Kızılay işareti konulmuştu. Boğaziçi'nin süsü ve neşesi olan bu güzel gemiler şimdi kanlı savaşı temsil ediyorlardı. Hastaneler de işaretlendi.
1906 Cenevre Sözleşmesi ve 1907 La Haye Anlaşması gereğince sağlık kuruluş ve araçlarının savaş dışı sayılması, her türlü saldırıdan esirgenmesi gerekiyordu. Bir yanlışlık olmaması için Uluslararası Kızılhaç Birliğine gemiler ve hastaneler hakkında bilgi verildi.
İlk Türk hemşiresi Safiye Hanım da Gülnihal'de görev aldı.

19. TÜMENDE bayram havası esiyordu. Tüfekler temizlenmiş, bakımları yapılmış, arızalı olanlar onarılmıştı. Tatbikata çıktılar.
Maltepe'den batıya doğru yürüdüler. Yağmur yeni dinmişti. Hava toprak kokuyordu. Çevre fundalıktı. Birçok dere araziyi kesiyor, bahar suları gürleyerek akıyordu.
Yüksek sırtlardan hem Boğaz, hem Ege görünmekteydi. Fışkıran kır çiçekleri yeri yörük halısına çevirmişti.
Soluk kesen güzellik içinde, alaylar ve taburlar dağılıp yayıldılar. Erler alışana kadar tüfeklerini deneyeceklerdi. Keskin nişancılar birer sandık fişek verilerek, serbest bırakıldı.

M. Kemal İzzetin Bey'le Tümen Başhekimine çevre hakkında bilgi veriyordu:

"Ben Akdeniz Kolordusundayken buraları dolaşmıştım. İlerde şu sağdaki tepe Kocaçimen tepesidir.
Yalnız Kocadağ'ın değil, güney Gelibolu'nun doruk noktasıdır. Onun solundaki biraz daha alçak yükselti Conkbayırı. Bu ikisinden hem Saros körfezi ile Anafartalar ovası, hem Ege denizi, hem de Boğaz görünür. İnsanın güzellikten başı döner. Buradan bir yol vardı oraya ama her yan fundalarla dolmuş, yol kaybolmuş. Yazık. Yoksa giderdik. Görmenizi çok isterdim."
Birkaç gün sonra buradan koşar adım Kocadağ'a gidecekler ama bu kez gözleri hiçbir güzelliği görmeyecekti.

SAVAŞ MUHABİRİ E. Ashmead Barlette son yazısında en acımasızından emperyalist bir savaşa dini bir renk vermeye çalışmıştı:

" Son Haçlı seferinden beri ilk defadır ki Batı, Doğuya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık âlemi, Fatih Sultan Mehmet'in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan harekete geçmiş bulunuyor.
Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız. Sonunda ya Ayasofia Hıristiyan âleminin eline geçecek ya da Hilal, İstanbul'a girdiği günden daha fazla şan ve şerefe kavuşacaktır."

YENİ HAÇLI Ordusu bu kez havadan geldi.
Eceabat'taki küçük hastanede operatör olarak çalışan Yüzbaşı Dr. Ömer Vasfi Bey 'annem beni yetiştirdi' marşını duymuştu. Bu marşı çok severdi. Pencereden eğilip baktı. Eceabat'a yeni geldiği anlaşılan bir bölük asker, marş söyleyerek yaklaşıyordu. Biraz sonra hastanenin önünden geçecekti. Tam bu sırada dev bir arının vızıltısına benzer bir ses duyuldu. Yine bir düşman uçağı dolanıyor olmalıydı. Dolanıp gider diye bekledi. Arı vızıltıları arttı. Müthiş bir patlama hastaneyi salladı. 7 İngiliz uçağı Eceabat'a hücum ediyordu.

Uçaklar alçalarak uçak bombalarını hiçbir askeri kuruluşun bulunmadığı şehirciğin üzerine bıraktılar. Patlamalar birbirini izledi. Alevler, dumanlar, çığlıklar yükseldi. Eceabat yanıp yıkılıyordu. Patlayışlar sürmekteydi.
Böyle bir olayı hiç yaşamamış olan Doktor Ömer Vasfi Bey donup kalmış, içini o güne kadar
tanımadığı bir duygu, korku doldurmuştu. Bir türlü kımıldamayı başaramıyordu.
Hayatı boyunca unutamayacağı bir şeye tanık oldu.

Bölük, o dehşet verici patlamalar arasında, marş söyleye söyleye, düzenini bozmadan yürümüştü, şimdi de azametle hastanenin önünden geçiyordu:

..Sütüm sana helal olmaz Kurtarmazsan vatanı..
Bölüğün pervasızlığını görünce kendine geldi.
Sağlıkçıları toplayıp yaralıları taşımak için dışarı fırladı.
DÜŞMANIN harekete geçmesi bekleniyordu.

9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey bu aşamada, iki önemli karar verdi:

Kabatepe'de 27. Alayın 3. Taburu vardı, bu taburu geri çekerek yerine 2. Taburu yolladı. Seddülbahir'in savunmasını da, 25. Alayı geri çekerek, tekrar 26. Alaya verdi. Yer değiştirme zor, karmaşık bir işti. Zaman da kritikti. Ama emir emirdi.

Alçıtepe köyü ile kıyı arasında arazi saklanılması çok zor, dümdüz bir bölgeydi. Birlikler 22 Nisan günü öğleden sonra yola çıktılarsa da donanmanın fark etmesi üzerine ateş altında kaldılar. Geri çekilip saklandılar. Akşamı beklediler. Hava kararınca hareket ettiler. Donanma yüzünden gündüz geriden yardım gelemeyeceğini de böylece öğrenmiş oldular. Liman Paşa'nın oynak savunma düzeni daha savaş başlamadan iflas etmişti.

Birlikler yeni mevzilerini gece yarısı devraldılar.
Kabatepe bölgesinde savunulacak kıyının uzunluğu 12 km.ydi. Bir tabur için çok genişti. Bu yüzden her yer güçlü biçimde tutulamıyordu. Bir bölük Balıkçı Damları ile Kabatepe arasına, birer bölük Kabatepe'nin güneyine ve kuzeyine yerleştirildi. Bir bölük yedeğe ayrıldı.
Balıkçı Damları ile Kabatepe'nin kuzeyi arasındaki kıyıyı Yüzbaşı Faik'in bölüğü savunacaktı (8. Bölük).

25 Nisan sabahı Anzaklar bu kıyıya çıkacaklardı.
Seddülbahir'den sorumlu olan 26. Alay Komutanı Yarbay Kadri Bey karargâhını Alçıtepe köyünün yakınına taşıdı.
Bir taburunu, Seddülbahir'in batı kıyısına, Kumtepe bölgesine yerleştirdi. Bir taburunu yedek olarak yakınında tuttu.
En duyarlı yer olan Teke Koyu ile Ertuğrul Koyuydu. Buranın savunma görevini de 3. Taburuna verdi. 3. Taburun Komutanı Hinbaşı Mahmut Sabri Bey'di. 25 Nisan sabahı büyük çıkarma da bu kesime yapılacaktı.

Gerek Kabatepe, gerekse Seddülbahir kesimindeki büyük, küçük komutanlar, gelen savaşın gereklerine uygun, yılmaz, yıkılmaz adamlardı.
Ama çıkarmaların başladığı gün 9. Tümen Komutanı ile Kurmay Başkanı panikleyecekti. Nasıl paniklemesinlerdi? Kıyısı 35 km. uzunluğunda olan bu geniş bölgenin savunmasından yalnız bir tümen, 9. Tümen sorumluydu ve düşman bu bölgenin aynı anda 6 yerine birden çıkarma yapacaktı. Pek az insanın göğüsleyebileceği çok zor bir durumda kalacaklardı.

GELİBOLU Jandarma Taburu Ece limanı ile Suvla körfezi arasındaki uzun kıyıyı gözetlemek ve gerekirse savunmakla görevliydi. Taburun bölükleri değişik yerlerdeydi.
Tabur Komutanı Yüzbaşı Kadri Bey durmadan birliklerini gezip denetliyor, eğitim çalışmalarını izliyor, askerlerle, astsubay ve subaylarla toplanıp konuşuyordu.
27. Alay Tabur Komutanlarından İbrahim Bey'in "Dinliyoruz" sözü duyulmuştu.

Kadri Bey teğmenleri topladı:

"Biz kendimizi Osmanlı milletinden bilirdik, böyle bir millet var sanırdık. Türk olduğumuzu bilmezdik. Dilimizin adı Osmanlıca idi. Aslının Türkçe olduğunu bilmez, anlamazdık. Ölü bir millettik. Gençliğimizde vatan ne, vatanseverlik nedir, bunları da bilmezdik.." Gençler şaşırdılar.
"..Bilmezdik ya. Çünkü Abdülhamit döneminde 'vatan' sözcüğünün söylenmesi, yazılması yasaktı.
Şimdi söylerken içimizi titreten bu sözcük otuz yıl yasaklandı, inanılması zor ama böyleydi.
Bir gün bir arkadaşımız Mehmet Emin Bey'in bir şiirini okudu.

Şiir şu dizeyle başlıyordu:

Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.

Duyar duymaz içim titremişti. Şair bu şiiriyle 'Diril ey Türk!' diye bağırıyor ve bizi uyanmaya çağırıyordu. Bu bağırışı duyduk, bu çağrıya uyduk. Bir arayış, uyanış ve sonunda diriliş başladı. Bir kuru kalabalık değil bir millet olduğumuzu anlamaya başladık. İbrahim Binbaşı doğru söylemiş, yeniden doğuyoruz, canlanıyoruz, diriliyoruz. Türk geri geliyor! Tarih bir millete bir kez dirilme hakkı verir. Yeniden uyursak, oyuna gelirsek, bir daha dirilemeyiz. Biz olmaktan çıkar, kaybolur gideriz. Bu sözümü unutmayın!"

23 NİSAN günü hava güzelleşti. Akdeniz'e özgü bir mavi gün başladı.
Amiral de Robeck ve General Hamilton düğmeye basıp yüzlerce parçadan oluşan dev planı çalıştırdılar.
Askerlerle dolu gemiler demir aldı. Limandan çıkmak için savaş gemilerinin arasından geçerek ilerlediler. Güverteleri dolduran denizciler ve askerler birbirlerini selamlayıp alkışlıyorlardı. Zafere birlikte ulaşacaklardı. Coşanlar "İstanbul'a!" diye bağırıyorlardı. Bu coşkuya bazı savaş gemilerinin bandoları marşlar çalarak katıldılar. Heyecan büyüdükçe büyüyordu.

Bir geminin bordasına büyük harflerle "Türk lokumu'", bir başkasının bordasına ise "İstanbul'a ve haremlere" diye yazılmıştı.
Sanki savaşa değil, uysalca yağma edilmeyi bekleyen İstanbul'a inliyorlardı.
İSTANBUL, benzer duyguları İngiltere'nin sevilen genç şairi Hubert Brooke'ta da uyandırmıştı.

Şair, yedek subay olarak 'İstanbul Seferine' katılmak için yola çıkarken şöyle yazmıştı:

"İnanılmayacak kadar güzel bir şey bu. Kaderimizin bize bu kadar yardımcı olacağını tasavvur edemezdim.
Demek ki Galata Kulesi 15'lik toplarımızın altında paramparça olacak. Demek deniz top gümbürtüleriyle kana boyanıp leş gibi olacak. Demek Ayasofya'nın mozaiklerini, lokumları, halıları yağmalayacağımı Demek ki bizler tarihte bir çağın dönüm noktası olacağız.

Oh Tanrım!
Hayatımda bu kadar mutlu olmamıştım. Birden anladım ki hayatımın tek arzusu İstanbul'a karşı bir askeri sefere katılmakmış. "

24 NİSAN Cumartesi günü 300 gemi ve deniz aracı, Bozcaada ile Gökçeada arkasında toplanmıştı. Çıkarma için gerekli son düzeni alıyorlardı.
Rus donanması da sabah bir dayanışma gösterisi olarak İstanbul Boğazı'nın iki yanındaki Karadeniz kıyılarını bombardıman etti. 150 büyük mermi attı.
General Hamilton karadeniz işbirliğini kolaylaştırmak için karargâhını Queen Elizabeth'e taşıdı. Amiral de Robeck tarafından törenle karşılandı. Ön direğe Hamilton'un forsu da çekildi.

Türkler ve Almanlar Birleşik Ordu'nun ve Birleşik Donanma'nın ertesi sabah harekete geçeceğini öğrenememiş ve anlamamışlardı.
Liman Paşa 11. Tümene tatbikat yaptırmak için Çanakkale'ye geçmişti. Tatbikatın konusu Beşige'ye yapılacak bir olası çıkarmaydı. Liman Paşanın Saros ve Beşiğe saplantısı artarak sürmekteydi. Çanakkale'deki Hava Bölüğü de uyumuştu.
Uyumayan yalnız Seddülbahir'deki 3. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey'di. Deniz ve hava hareketlerine bakarak hemen, büyük olasılıkla ertesi gün çıkarma olacağını kestirmişti. Önlemini aldı.

Bölüklerine özetle şu emri verdi:

"Yedek cephanelerinizi de yanınıza alın, matraları ve su tenekelerini doldurun. İki gün bunlarla idare etmek zorunda kalabiliriz."
DOĞU ve Güneydoğu Anadolu'daki Valiler ve Komutanlardan Ermenilerin silahlandıkları, devlet güçlerine karşı geldikleri, Rus birliklerine yardım ettikleri, çeteleştikleri ve isyana hazırlandıkları hakkında sürekli bilgiler geliyordu. 17 Nisan 1915 günü ilk olarak Van isyanı patladı.

Hükümet artık bir karar vermek gerektiğini anladı. Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) 'Ermeni komite merkezlerinin kapatılmasını, belgelerine el konulmasını ve komite elebaşlarının tutuklanmasını' bir genelge ile bütün illere bildirdi.
Bu genelge üzerine İstanbul'da Emniyet Müdürlüğü de bugün (24 Nisan) bilip izlemekte olduğu tüm elebaşıları sessizce tutukladı.
Akşam dışarda hiçbir elebaşı kalmamıştı. Bu, Ermeni isyancılar için büyük bir darbe oldu. Gafil avlanmışlardı. Bu günü unutmayacaklardı.

BİRLEŞİK ORDU ve Donanma harekete hazırdı.
Akşam herkese sıcak yemek verildi. Dileyenler evlerine son mektuplarını yazdılar.
Bir asker üzerinde 3 günlük yiyecek ve 200 fişek taşıyordu. Gece yarısı güvertelere çıkılacaktı.
Herkesin yeri işaretlenmişti.
Gemiler Türklerin görmemesi için ufuk çizgisinin gerisinde İlikliyorlardı. Ay batınca harekete geçilecekti.

KIYILARI bekleyen küçük/büyük bütün birliklerde, gözlerini bir saniye bile ufuktan ayırmayan gözcüler ve nöbetçiler dışında, yatsı namazı açıkta ve topluca kılınmış, birlikte dua edilmiş, Allah'tan yardım ve zafer dilenmişti.
Komutanlar ertesi günün zorlu bir gün olabileceği düşünceyle, kaç zamandır, erlerin erkenden uyumalarına dikkat ediyorlardı. Çoğu uyumuştu.
Subaylar son denetimleri yapıyor, son bilgileri alıyorlardı. Hiçbir olağanüstülük görünmüyordu. Balıkçı Damları-Kabatepe kuzeyi arasından, kısacası Arıburnu kesiminden sorumlu bölüğün komutanı Yüzbaşı Faik de son bilgileri aldı, durumu Kabatepe'deki 2. Tabur Komutanı Binbaşı [«met Beye telefonla bildirdi. Toprağa oturdu. Yorulmuştu.

Sırtını bir kaya parçasına dayadı, kendini gecenin büyüsüne İm aktı.
Çeyrek ay pırıl pırıldı.
Deniz sessizce kumsalı okşuyordu.
Hava bahar kokuyordu.
"Ne güzel, ne mübarek bir yurdumuz var.." diye düşündü, "..Yerlisi, göçmeni, dağlısı, ovalısı, doğulusu, batılısı, hepimiz, bir aile, bir millet olsak, birbirimizi sevsek, çok çalışsak, yollar, fabrikalar, okullar, hastaneler yapsak, ilkellikten, bağnazlıktan kurtuIak, mutluluğu, refahı, uygarca ve özgürce yaşamayı biz de tanısak.. " Özlemle içini çekti.
Yüzbaşı Faik'i büyüleyen, hayallere salan bu güzellik gün ışırken kana bulanacaktı.

SEDDÜLBAHİR Gelibolu yarımadasının güneyiydi. Burun kesimi 5 km. enindeydi (Teke Burnu ile Eski Hisarlık arası). Donanma üç yandan birden sarıp ateş altına alabileceği için buradaki Türk savunması fazla önemsenmiyor, çıkarma ve ilerlemenin zor olmayacağı düşünülüyordu.

Seddülbahir'de 5 yere birden çıkacaklardı:

Soldan sağa doğru, Pınariçi Koyu, İkizkoy, Teke Koyu, Ertuğrul Koyu ve Eski Hisarlık.

Ama asıl çıkarma Ertuğrul Koyu ile Teke Koyu'na yapılacaktı.
Saros, Beşiğe ve Kumkale'deki gösteriler, Türklerin buraya takviye yollamalarını engellemek için yapılacaktı.
Pınariçi, Eski Hisar ve İkizkoy'a çıkarmaların amacı, bu büyük çıkarmayı kolaylaştırmak, güven altına
almak ve hızlandırmaktı.

Hepsi derinlikte birleşip Alçıtepe'ye akacaktı.
Günün ilk hedefi 10 km. uzaktaki Alçıtepe'ydi.

General Hamilton, Liman Paşa asıl çıkarmanın nereye yapılacağını anlayıp da, buraya kuvvet yollayana kadar Alçı Tepeye ulaşacaklarını hesaplıyordu.
Binbaşı Mahmut Sabri Bey yatsı namazından sonra yakınlardaki subayları topladı. Takım komutanları oğlu yaşındaydı. Ertesi gün bu çocuklar belki de toprağa düşeceklerdi. Gözünün yaşarmasına engel olmayı başardı.

Dedi ki:

"Yarın çıkarma başlarsa, geriden cephane gelmesi imkânsız. Düşman donanması göz açtırmıyor. Onun için her kurşun hesaplı atılacak. Keskin nişancılar önce subayları, komutanları temizleyecek. En zor durumda bile askerin yemeği ihmal edilmeyecek. Gözcüler dışındaki askerleri bu gece geriye, sığınaklara alın. Ateş bitince yerlerimizi döneriz. Haydi çocuklarım, gazamız mübarek olsun!" Mahmut Sabri Bey subaylarını kucakladı, subayları da onun elini öptüler, helalleşildi. Tümenden birkaç kara mayını gelmişti. İstihkâm Bölüğü gece kumsalı mayınlamaya girişti. Işıldaklarını sürekli gezdirerek kıyıları denetim altında tutan nöbetçi düşman gemileri çalışmayı fark edince ateşe başladılar. Çalışma durduruldu.

Hava ılık, deniz durgundu. Aydan dünyaya nur yağıyordu. Ay batınca ölüm filoları harekete geçeceklerdi.
GENERAL HAMILTON DA, Liman Paşa da, Türk ordusu hakkında benzer biçimde düşünüyorlardı. Türk ordusunun çok uzun zamandan beri ciddi bir başarısı yoktu. Sicili iyi değildi. Daha kısa bir zaman önce Sarıkamış'ta ve Süveyş'te yenilmişti.

Yeni bir haber daha vardı:

Bir Türk birliği Irak'ta, Şuaybe'de, İngiliz birliğine taarruz etmişse de başarılı olamamış, 14 nisan gecesi yarı yarıya dağılmış, kalanlar zorlukla geri çekilebilmişti. Bu yenilgiye katlanamayan birliğin komutanı Süleyman Askeri Bey intihar etmişti. Üç buçuk ay içinde bu üçüncü yenilgiydi.
Birleşik Ordu'nun komutanı ve kurmayları bu nedenlerle Türk ordusunun savaş yeteneğini ve yeterliliğini pek ciddiye almamışlar, planın birçok ayrıntısını bu önyargının etkisi altında hazırlamışlardı.

Liman Paşa da -İngilizler ve birçok Alman gibi- benzer nedenlerle ordunun savaş yeteneğinden ve yeterliliğinden kuşku duymaktaydı. O da bu kuşkusuna uygun bir savunma yöntemi seçmişti. Çok yanıldıklarını sabahleyin anlayacaklardı. Bu ordu, başka, bambaşka, yeni bir orduydu!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Çanakkale Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron