Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Oğuz Destanları

Burada Türk Milletinin Temel 3 Boyundan Biri Olan Oğuz Boyu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Oğuz Destanları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:06

DESTANLARI

Oğuzlar'ın kendi dillerinde yazılmış biricik milli destanları Dede Korkut destanları'dır. Bu destanlar son asırlara kadar Anadolu Türkleri arasında sevilerek dinlenmiş, okunmuş ve Anadolu Türkleri'nin, ataları Oğuzlar'a karşı daha derin bir bağlılık duymalarında amil olmuştur. Öyle ki XV. yüzyılda Türkiye'de yaygın bir Oğuzculuk cereyanının mevcudiyeti bile görülmektedir.

Fakat XVII. yüzyıldan itibaren bu destanlar Türkiye'de ehemmiyetlerini kaybetmeğe başladılar. Ozanların yerini aşıklar aldı. Bunlar ise yeni bir destan terennüm ediyorlardı. Bu yeni destan Celali Kör-Oğlu'nun maceralarını anlatıyordu. Bunun eski içtimai düzenin XVI. yüzyılın sonlarında yıkılması ile yakından ilgili olduğu muhakkaktır. Eski içtimai düzenin yıkılması ile yalnız Dede Korkut destanları ehemmiyetten düşmekle kalmamış, devlet de kudretini kaybetmiş ve Türk halkı da zayıf, yoksul ve muzdarip bir cemiyet haline gelmiştir. İşte Kör-Oğlu bu cemiyetin destanıdır.

Kör-Oğlu destanı daha XVII. yüzyılda İran Türkleri arasında da yayıldı ve onlar tarafından da alaka ile karşılandı. O derecede ki onların da milli destanı haline geldi. Mezhebi ayrılık, kanlı harbler Anadolu ve İran Türkleri'nin ortak kavmi kültür birliği geleneğini devam ettirmelerine engel olamamıştı. Kör-Oğlu'na karşılık, oradan da Türkiye'ye Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Aşık Garib gibi halk romanları gelmiştir.

Hazar-Ötesi Türkmenleri'ne gelince, onlar arasında eskiden beri Oğuz-nameler bulunduğu ve bunlarda Dede Korkut ile Salur Kazan'a ait mühim bahislerin yer aldığı bilinmekte ise de elimizdeki Dede Korkut destanlarının bu Türkmenlerce tanınmadığı anlaşılıyor. Buna karşılık Kör-Oğlu destanı Türkmenler arasında da kısa bir zamanda yayılmış ve onlarca da -milli destanları olarak- benimsenmiştir. Böylece, Geredeli Celali Kör-Oğlu Ruşen'in şahsiyeti etrafında teşekkül eden bu destan, Dede Korkut destanları gibi, Oğuz Türkleri'nin, diğer bir deyimle Batı Türkleri'nin üç ayrı ülkede yaşayan torunlarının ortak milli destanları vasfını kazanmıştır.
Burada Camiüt-tevarih'teki "Türklerin tarihi ve Oğuz'un cihangirliğinin hikayesi" ile uygurca "Oğuz Kağan destanı" yeniden ele alınmayıb, onlar hakkında umumi mahiyette birkaç söz söylenmekle yetinilecektir.

Önce şu hususu belirtelim ki uygurca Oğuz Kağan destanı'nın da İran'da, İlhanlı devrinde, Gazan Han veya halefi zamanında yazıldığından asla şüphe edilmemelidir. Bu eserin başka bir yerde, hele Uygur ülkesinde yazılmış olması mümkün değildir. Çünkü onun yazılmasına sebep olan manevi hava ancak İran'daki İlhanlı sarayı ve çevresinde görülmektedir. Bu manevi havayı kuvvetli bir Türkçülük şuuru aydınlatıyordu. İşte her iki eserin meydana getirilmesine amil olan bu Türkçülük şuurudur. Esasen her iki eserin ehemmiyeti de, bize göre, burada, yani böyle bir şuurun mevcudiyetini göstermiş olmalarındadır. Değilse onlar ne hakiki bir destanın vasıflarını taşırlar, ne de tarihi kaynak olmak bakımından değerli sayılabilirler.

Bunlardan Camiut-tevarih'teki "Türkler'in tarihi ve Oğuz'un cihangirliğinin hikayesi," uygurca destanın islami bir görüş ile işlenmiş bir versiyonundan başka bir şey değildir. Bu sebeble uygurca Oğuz Kağan destanı, ötekine nazaran birkaç yıl daha önce yazılmış olsa gerektir. Uygurca Oğuz destanı ile ilgili olarak bizim asıl merak ettiğimiz husus, destanın nerede son bulduğudur. Şimdiki durumda bu soruyu cevaplandırmak mümkün olmuyor.
Her iki eser bize bu Türkçülük şuurunun mahiyeti hakkında oldukça açık bir fikir vermektedir.

Anlaşıldığına göre bu şuurun esasları şunlardır:

a) Oğuz Han'dan eserin yazıldığı devre kadar Türk alemini, adlan zikredilen şu kavimler temsil etmektedir: Oğuz (Türkmen), Uygur, Kıpçak, Kanlı, Karluk, Kalaç.

b) Türkler'in de eski zamanlarda yaşamış, Moğollar'ın Cengiz Han'ı gibi, cihangir bir hükümdarları vardır. Bu cihangir hükümdarın adı Oğuz Kağan (veya Han) dır.

c) Türk dünyası, Oğuz Han'ın yaptığı büyük fetihler neticesinde meydana gelmiştir. Yani Türk kavimlerinin Beş-Balık bölgesinden Kara-Deniz'in kuzeyine ve Anadolu'da Adalar Denizi'ne kadar yayılmış olmaları Oğuz Han'ın fetihlerinden ileri gelmiştir.

ç) Oğuzlar Oğuz Han'ın 24 torunundan inmişlerdir. Uygurlar Oğuz Han'ın öz kavmi veya ona itaat eden Türkler'dir. Kıpçak, Kanlı, Karluk ve Kalaçlar da Oğuz Han'ın beylerinden türemişlerdir.

d) Türkler'in tarihi bölümü'nde, Oğuz Han, kavmini hak dinine sokmak için Tanrı tarafından gönderilmiş bir hükümdar olarak gösterilir. Böylece hem kavmine Allah'ın dinini getirmiş, hem de büyük fetihler yapmış bir peygamber hükümdara sahip olmakla Türkler'in hem Moğollar, hem de Arablar kadar şerefli veya onlardan da şerefli ve üstün bir kavim oldukları ifade edilmiştir.

Her iki eserde ve Türk-Moğol ensabı bahsinde Türkmenler'e en şerefli mevkiin verilmesi bu çalışmalara en fazla onların katılmış olduğu şeklinde izah edilemez. Esasen Türkmenler'e mensup şahısların, Uygur bahşıları gibi, bu çalışmalara katıldıklarım da kesin olarak bilmiyoruz. Diğer taraftan Türkmenler'in Moğollar katında Uygurlar gibi itibarlı bir mevkiye sahip olmadıkları da bir gerçektir. Ancak o zamanlar açıkça görülen vakıa şu idi ki, Türkmenler Mangışlak'tan Adalar Denizi'ne kadar uzanan çok geniş sahada kavmi varlıklarım kuvvetle muhafaza ederek yaşıyorlardı. Diğer taraftan yakın bir mazide Selçuklu hanedanı idaresinde büyük bir İmparatorluk da kurmuşlardı. Halbuki diğer Türk kavimleri ne varlıklarını koruyabilmişler, ne de Türkmenler gibi parlak bir maziye sahip olabilmişlerdi. Nitekim Türkmenler, varlıklarını kuvvetle muhafaza etmelerinin neticesi olarak ve bu eserlerde kendilerine verilen en şerefli mevkiye layık bir şekilde, dünya çapında büyük roller oynamakta devam etmişlerdir.

İlhanlı sarayı ve çevresinde başlıyan Türkçülük şuuru, Anadolu'da Oğuzculuk şuuru şeklinde XVII. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu şuurun Osmanlı hanedanının siyasi başarılarında rol oynayan başlıca manevi amillerinden biri olduğunu söylemek her halde yanlış bir görüş sayılmaz.

Yazıcı Oğlu'nun Osman Gazi'ye isnat ettiği:

"Osman, Ertuğrul oğlusun" Oğuz, Kara-Han neslisin Hakkın bir kemler kulusun İstanbul'u aç gulzar yapıt"

şiirinde bu şuur manevi bir amil olarak görünmüyor mu? Esasen daha önceleri belirtildiği gibi, Osmanlı hanedanı Oğuz Han'ın soyundan gelmeğe ve kendisini Kayı boyundan saymaya çok ehemmiyet vermiştir; Kayı damgasını ailenin resmi alameti kabul etmiş, Şehzadelere Oğuz Han ve Korkut gibi adlar koymuştur. Bu husus, yalnız hanedanın ataları olan Oğuzlar'a karşı duyduğu bağlılık ile değil, halkın bu husustaki hassasiyeti, doğudaki Kara-Koyunlu ve bilhassa Ak-Koyunlu hanedanı ile meydana gelen siyasi rekabet ile de ilgili idi. Çünkü, evvelce söylendiği gibi, bu sonuncu hanedanın hükümdarları da Oğuz Han'ın torunları olduklarını söylüyor ve bunların en büyüğü, Fatih'in rakibi, Uzun Hasan Beğ kendisini Anadolu Türkleri'nin biricik hükümdarı sayıyordu. Oğuzlar'ın veya Türkler'in hükümdarlığının Kayı boyu beylerinin eline geçerek bunun kıyamete değin süreceğine dair Oğuzlar'ın büyük velisi Korkut Ata'ya kehanet isnad edilmesi, Osman Gazi'nin, Oğuz beyleri tarafından hükümdar seçildiği iddiası ve Kara-Koyunlu Cihan-Şah'a Murad'ın nesebinin kendisininkinden daha şerefli olduğunun söyletilmesi, bahsedilen bu hususlardan ileri geliyor. Yavuz Selim de Memluk hükümdarı Tuman-Bay'a yolladığı bir mektupta 20. göbeğe kadar ata ve dededen hükümdar olduğunu yazmıştı. Böylece kendisini Oğuz Han'ın soyundan saymakla Osmanlı hanedanı, tabileri, fakat Cengiz neslinden olan Kırım hanlarına karşı da her hangi bir küçüklük hissi duymuyordu.
Netice itibariyle söz konusu destanlar, ensab bahsi ve Dede Korkut destanları ile birlikte Oğuzculuk şuurunun canlı bir şekilde yaşatılmasında amil olmaları bakımından da dikkat ve alakamıza layıktırlar.

Osmanlı müelliflerinden Yazıcı-Oğlu, bilindiği üzere, Cami ut-tevarih'teki Oğuzlar'a dair ensab bahsini türkçeye çevirdiği gibi, muhtemel olarak. Korkut Ata'ya ait bazı bilgileri de, Türkler'in tarihi bölümünden almıştır. Yazıcı-Oğlu'nun bu tercümesinden Müverrih Ruhi'nin geniş bir şekilde faydalandığım biliyoruz. Yine Yazıcı Oğlu uygurca bir Oğuzname'den bahseder ki bu, elimizdeki Oğuz Kağan destanı olmalıdır. Aynı müellifle çağdaş, Şükrullah da II. Murad devrinde elçilikle gittiği Kara-Koyunlu hükümdarı Cihan Şah'ın Tebriz'deki sarayında uygur yazısıyla yazılmış bir Oğuz tarihi görmüştür. Ak-Koyunlu müverrihi Ebu Bekr-i Tihrani ise Uzun Hasan Beğ'in Oğuz Han ve Nuh aleyhis-selama değin çıkardığı soy kütüğünü yazarken Camiut-tevarih'teki ensab bahsinden faydalanmıştır.

İran'daki son Türk hanedanı olan Kaçarlar'ın da ataları saydıkları Oğuzlar'a ilgi gösterdikleri anlaşılıyor. Bu münasebetle Mirza Ebu'l-Kasım, ensab bahsini kaynak yapıp kendi zamanında İran ve Ha-zar-Ötesi Türkmenleri arasındaki Oğuz boylarına mensup oymaklardan bahseden bir risale kaleme almıştır.
Uygurca Oğuz Kağan destanı ile "Türkler'in tarihi ve Oğuz Han'ın cihangirliği'nin hikayesi" bölümleri üzerindeki bu mülahazalardan sonra asıl bizim için mühim olan Dede Korkut destanları'na geçebiliriz.

A- DESTANLARIN YAZILDIĞI ZAMANI

Dede Korkut destanları hakkında en eski tarihi bilgiyi Mısır Türk Memlükleri devri müverrihlerinden Ebu Bekr b. Abdullah b. Ay-Beğ ed-Devadarı (ölm. 1331-32) vermektedir.

Bu bilgi aynen şöyledir:

"Ben derim ki burada bu kavmin zuhur, huruç ve işlerinin başlangıcını anlatacağım. Bu, melik büyük baba anlamına gelen (?) Ulu Han Ata Bitikçi adlı kitapta, onların yaradılışlarının başlangıcı ve ataları üzerindeki-arık şeriatın cevaz vermediği-sözlerin kısa bir özetidir. Bu kitabı ilk Türkler'den Moğol ve Kıpçaklar yanlarından ayırmazlar ve bunun onların katında büyük bir değeri vardır; nasıl ki diğer Türkler'in Oğuz-name adım verdikleri bir kitabları olduğu gibi. Onlar bu kitabı elden ele dolaştırırlar; orada Oğuzlar'ın işlerinin (tarihlerinin) başlangıcından ve onların ortaya çıkışlarından itibaren gelen hükümdarlarının ilki ve büyüğü Oğuz'dan bahsedilir. Oğuz-name'de onlarca Depe-Göz denilen bir şahsın ahvali (de) anlatılır. Bu Depe-Göz onların yurdlarını yıkmış ve eski Türkler'in ulularını da öldürmüştür. Onların inandıklarına göre Depe-Göz çirkin yaradılışlı idi; başının ortasında bir gözü vardı; kendisine kılıç ve kargı işlemezdi; annesi ulu denizin perilerinden olup, babasının külahı da ancak on keçi derisinden yapılmıştı. Onların buna dair günümüze değin aralarında söylenen bir çok sözleri ve ünlü hikayeleri vardır. Bunları, onlar arasında zeki ve kopuz çalmasını bilenler ezberlerler. Nihayet bu Depe-Göz, Türkler arasında şerefli ve yiğit olarak tanınmış, Urus oğlu Başat adlı bir genç tarafından öldürülür. Buna da yine onlardan bir kızın koştuğu şart sebeb olmuştur. Bu kızı binicilikte Urus oğlu Basat'dan başka kimse yenememişti. Başat bu kızı yenerek onunla evlendi. Basat'ın babası Urus'a gelib oğlunun kızı yendiğini müjdelediklerinde: "sanki oğlum Depe-Göz'ü öldürmüş gibi konuşuyorsunuz" dedi. Başat adlı genç bunu duyunca bir tedbir ile Depe-Gözü öldürdü. Başat ile Depe-Göz arasında aklın almıyacağı bir çok hadiseler geçmiştir. Bunlar Türkler'in hurafelerindendir".

İbn Devadari'nin bu sözlerinden bahsettiği Oğuz-name'nin bizim Dede Korkut destanlan'ın içine alan bir kitap olduğu anlaşılıyor. Bu Oğuz-name nerede yazılmıştır? Hiç sanmıyorum ki bu kitap Türkistan'da yazılmış ve Oğuzlar tarafından Yalan Doğu'ya getirilmiş olsun. Bizim kanaatımıza göre, Oğuz-name Doğu-Anadolu'da yazılmıştır, yazıldığı tarih de XIV. yüzyılın başları olsa gerektir. Çünkü söylendiği gibi, bu esnada İlhanlı sarayı ve çevresine uygurca Oğuz-name (Oğuz Kağan destanı) ile Reşideddin'in Oğuz-namesi'nin yazılmasına amil olmuş bir Türkçülük şuuru hakim idi. Diğer taraftan biz bu destanları kopuzları ile okuyan ozanların, vazifeli olarak Moğol hanları ve noyanlarının kapı halkı arasında yer almış bulunduklarını biliyoruz.

Ancak, elimizdeki Dede Korkut destanları kitabının, Ed-Devadari'nin bahsettiği Oğuz-name olmadığı anlaşılıyor. Adı geçen müellifin Tepe-Göz'ü öldüren Basat'ın destanı hakkında verdiği haberler, elimizdeki Başat destanı'nda görülemiyor. Hatta bizim destanda Basat'ın sevgilisine ait tek bir söz bile yoktur. Diğer taraftan şimdi bahsedileceği gibi, bizim destanlarda bir takım kelimeler görülmektedir ki, bunların da bu Oğuz-name'de bulunması mümkün değildir. Ed-Devadari'nin bildirdiği bu en orijinal Oğuz-name'nin bize kadar gelmemiş olmasına ne kadar uzülünse yeridir.

Elimizdeki destanlara gelince, bunların biri tam, diğeri eksik iki yazma nüshası vardır. Bu nüshaların her ikisi de aynı nüshaya dayanmakta veya eksik nüsha tam nüshadan kopye edilmiş bulunmaktadır.

Elimizdeki Dede Korkut destanlarının XV. yüzyılın ikinci yansında tesbit edilmiş yanı yazılmış olduğu umumiyetle kabul edilmişti. Biz de vaktiyle çıkan küçük bir yazımızda aynı görüşü müdafaa etmiştik. Ancak, şimdi zikredeceğimiz deliller ile biz bunların XVI. yüzyıhn ikinci yansında bir ozanın ağzından tesbit edilmiş olduğu fikrine, kesin bir şekilde varmış bulunuyoruz.

a. IV. destanda "Başı Açuk Tatyan kalasından" bahsediliyor. XVI. yüzyılın Safevi müverrihi Rumlu Hasan Beğ Başı Açuk'un, çağdaşı olan Gürcü kiralı Bakrat'ın lakabı olduğunu söylüyor. Başı Açuk'un üç, beş yıl sonra Kanuni'nin tabiiyetini kabul etmiş olduğu görülüyor. Başı Açuk sözüne daha eski eserlerde rastgelinemiyor.

b. Yine destanlarda, Osmanlı devleti teşkilatındaki anlamı ile, paşa, sancak beği kelimeleri de geçiyor. Paşa ve sancak beği deyimlerinin Osmanlılardan başka Türk devletlerinde, bu arada Kara-Koyunlular'ın ve Ak-Koyunlular'ın askeri teşkilatlarında kullanılmadığı malumdur.

c. Bunlardan başka alay ve gönder (kargı) kelimeleri de görülmektedir. Bunlardan alay Osmanlı devleti teşkilatındaki anlamı ile kullanılıyor. Sonuncu kelimeyi de yalnız Osmanlıların kullandıkları anlaşılıyor. Alay ve gönder kelimelerinin rumca olduğu söylenmektedir.

Kaynakça
Kitap: OĞUZLAR
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OĞUZ DESTANLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:06

ç. Destanlardan birinde "beş akçalu ulufeciler" sözü de geçiyor ki, buna da İran'daki Türk devletleri teşkilatın da rastgelinemedi.
Zikredilen bu hususlar, destanların sadece XVI. yüzyılın ikinci yarısında yazılmış olmakla kalmayıp, bu yazılmanın aynı zamanda Osmanlı hakimiyeti devrinde yapıldığını da göstermektedir.

Bu destanlar, şüphesiz Erzurum'da, Kuzey-azerbaycan'da veya Şirvan'da yazılmış olabilir. Kuzey-azerbaycan (güneyi de) ve Şirvan,
999-1012 (1590-1603) yılları arasında olmak üzere, 13 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmıştı. Şirvan ülkesinde XVII. yüzyılın ikinci yarısında bile Dede Korkut destanları'nın canlı bir şekilde yaşadığını biliyoruz.

Bununla beraber, biz destanların Erzurum-Bayburt bölgesinde yazılmış olduğu kanaatındayız. Çünkü:

a. Destanlarda, az önce söylendiği gibi, Osmanlı devleti teşkilatına ait bazı kelimeler vardır: Paşa, sancak beği, alay, gönder, beş akçalu ulufeciler.
b. Elimizdeki nüshalar, Osmanlı devri Anadolu türkçesi imlası ile yazılmışlardır. Bu görüş için sadece bunun yeterli bir delil olduğu görülüyor.
c. XVI. yüzyılda Azerbaycan ve Şirvan'da bu destanların yazılabileceği böyle bir türkçe nesir edebiyatı yoktu.
ç. Bu destanların XVI. yüzyılın ikinci yarısında Erzurum Bayburt bölgesinde kuvvetli bir şekilde yaşadığını da biliyoruz.
d. Destanlarda Erzurum bölgesi ile ilgili yer adlan az değildir: Bayburd, Avnik, Pasin, Kara-Dervend. Bunlara, eskiden beri Erzurum bölgesinde yaşayan Duharlu oymağının adım da ilave edelim. Bu oymağın adı, III. destanda bir şiirde geçmektedir.
e. Zamanımızda bile bu destanlardan bazısının henüz bu bölgede yaşadığını biliyoruz.
f. Destanlarda açık bir şi'ilik tesiri görülmüyor. Hatta destanların başında, Dede Korkut'a atfedilen sözler arasında Halife Osman b. Affan ile Peygamber'in zevcesi aişe'nin adı geçtiği gibi, II. destanda da yine aişe'nin ismine rastgelinir.

B- DESTAN KAHRAMANLARI NEREDE VE NE ZAMAN YAŞADILAR?

Destanlarda görülen yer adlarından çoğu insana ilk bakışta kahramanların Doğu-Anadolu veya Azerbaycan'da yaşadıkları fikrini verebilir.

Destanlarda kahramanların mensup bulundukları Oğuz eli'nin vasıflan ise şunlardır:

a) Tam göçebe.
b) İç Oğuz ve Dış Oğuz olmak üzere iki küme halinde yaşamakta yahut Üç-Ok, Boz-Ok adlarıyle İki kola ayrılmaktadır.
c) Oğuz eli, ülkesinde toplu olarak yaylağa ve kışlağa gidip gelmektedir. Her boy kendisine ait bir yurtta oturmakta, oradaki dağda yaylamaktadır.
ç) Oğuz eli'nin siyasi bir düzeni vardır ve eli feodal bir asilzade sınıfı idare etmektedir.
d) Oğuz eli'nin koyun etinden başka at eti yediği ve hatta kımız dahi içtiği görülmektedir.

Doğu-Anadolu'da ve Azerbaycan'da hiç bir zaman bu vasıflara sahip bir Oğuz eli yaşamamıştır. O halde bu Oğuz eli nerede yaşamıştır? Orta çağ Türk tarihi ile meşgul olan kimse bunun cevabım kolayca verebilir: Seyhun boylarında. Filhakika destanlar Birinci Bölümde tarihlerini, kaynakların verdiği imkan nisbetinde, incelemiş bulunduğumuz Oğuzlar ile ilgilidir. Doğu-Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın tarihi hakkındaki bilgilerimiz zaruri olarak bizi böyle bir hükme götürmektedir. Bu muhtelif göçler ile nüfusu azalıp başlıca Karaçuk dağlan bölgesinde yaşayan XI. yüzyıldaki Oğuz eli'nin mi, yoksa XII.yüzyıldaki Oğuz elinin midir? Biz birinci ihtimale daha fazla yer vermekteyiz. Oğuzlar bu hatıralarım veya onların destanlaşmış şekillerini Yalan Doğu'ya getirdiler. Bunlar bu sırada Oğuz-name adı altında yazıldı ki bu, Ed-Devadari'nin bildirdiği kitaptır. Destanlar ozanlar vasıtasiyle halk arasında yaşatılıyordu. Bunlar, zamanın zaruri olarak getirdiği bazı tesirlere uğradıktan sonra yeniden yazıldı ki, şimdi elimizde olanlar bunlardır.

Destanların Seyhun boylarındaki Oğuz eli ile ilgili olduğu o kadar şüphe götürmez bir hakikattir ki, bunu teyid edecek başka deliller aramaya bile lüzum yoktur. Bununla beraber sırf ilmi tecessüs maksadiyle başka yerlerde ve destanların kendisinde bu husus ile ilgili bazı delilleri kaydedelim.

a) Destanlarda büyük bir manevi şahsiyet olarak görünen Dede Korkut, bilindiği gibi, XIV. yüzyılın başlarında İlhanlı sarayında yazılmış Camiuttevarih'deki "Türkler'in tarihi ve Oğuz'un cihangirliğinin hikayesi" bölümünde de geçmektedir. Korkut Ata orada Türkistan'da yaşamış Oğuz yabgularının muktedir bir devlet adamı olarak zikredilmekte ve kendisinin keramet ıssı (sahibi) olduğu da belirtilmektedir. Korkut Ata'nın mezarı da, Seyhun boylarında gösterilir.

b) Destanlarda, Bayındır Han sayılmaz ise, feodal merdivenin birinci basamağında bulunan, yani bütün Oğuz beylerinin metbuu olan Salur Kazan Beğ'e, Ebu'l-Gazi'nin Şecere-i Terakime'sinin başlıca kaynaklarından biri olan Oğuz-nameler'de ehemmiyetle yer verildiği görülüyor. Daha önce de işaret edildiği gibi, bu Oğuz-nameler bizim destanlardan ayrı bir hüviyete sahip idiler. Bununla beraber her ikisinde de ana unsurları aynı olan bazı ortak olaylar anlatılır. Mesela bu Oğuz-nameler'de Becene (Peçe-nek) eh başbuğu Doymaduk'un Salur Kazan'ın babası Enklş'in (? Ulaş) ordasını bastığına Kazan'ın kaçıp anası Çiçekli Hatun'un düşman tarafından götürüldüğüne, Enkiş'in üç ay (1161) sonra Doymaduk'a naibi ile mal gönderib karısını kurtardığına dair bir parça vardır. Hatta bu hatunun, kocasının yanma döndükten altı ay sonra bir çocuk doğurması üzerine son derecede öfkelenen Salur Kazan "bu çocuğu nereden aldın?" diyerek bir değnekle annesinin başını yanmıştı. Bizim destanlarda da Kafir beği Şöklü Melik, Salur Kazan'ın ordasını basarak anasını, karısını ve oğlunu tutsak alıp götürür.

Yine Ebu'l-Gazi'nin bu Oğuz-nameler'den naklettiği, Kazan Beğ'in başarılarını ve cömertliğini anlatarak onu öğen, dikkate değer bir manzume vardır ki, aynen şöyledir:

"Kaz-Gurt tağdın önür taşnı yuğarlattu
Sakır Kazan ötrü banp karbab tutdı
İt Becene görüp aru issi gttttt
Alplar beğler göjen bar mu Kazan kibl

Bir kazarıga kırk bir atnın etin saldı
Ol kazannı sol eliği birlen aldı
Sağ eliği birlen ilge üleştürdi
Alplar beğler gören bar mu Kazan kibl

Kök asmandm inip keldi tinli yılan
Her ademni yutar irdi görgen zaman
Salur Kazan başın kesti btrmedi aman
Alplar beğler gören bar mu Kazan kibl

Otuz kırk miri leşker birlen Kazarı banp
İt Becene illerini keldi kırıp
Bir nicesi kutuldular köp yalbarup
Alplar beğler gören bar mu Kazan kibt

Türk ve Türkman, Arab, Acem raiyetler
Kazan kıldı Müsulmanğa terbiyetler
Kafirlerni kırdı uşal köp Jursatlar
Alplar beğler gören bar mu Kazan kibt

Andın hürıer küterdiler barça ulu
Bazılarga orun birdi sağlı sollu
Bizge buldu kamıuğ ilin ornu dinkli
Alplar beğler gögen bar mu Kazan kibt
Seyyah Korkut öler boldun imdi bilgil
Ol Kazan'ın devletine dua kılgıl K
ervan kttti köp kiç kaldıfı yolga kirgil
Alplar beğler gören bar mu Kazan kibt".

Bu manzumede geçen Kaz-Gurt dağının Seyhun boylarındaki Karaçuk dağlarının Sayram (İsficab) şehirinin bulunduğu yere yakın kısmının adı olduğu daha önce söylenmişti. Manzumede Kazan Beğin gökten inen ve her gördüğünü yiyen canlı (azgın) bir yılanı öldürdüğü bildiriliyor. Bizim destanlardaki bir şiirde de bu yılan öldürme hadisesine değinilir.

"Yidi başlu ejderhaya yetüp vardum
Heybetinden sol gözüm yaşardı
Hey gözüm namert gözüm-muhannes gözüm
Bir yılandan ne var ki korhtun didim
Anda dahi erüm, beğim deyü öğünmedim
Öğünenleri hoş görmedim".

Bunlardan başka yine Şecere-i Terakime'de Salur Kazan'ın hatununun adı ve vasfı bizim destanlardakinin aynıdır, yani "boyu uzun Burla Hatun, Salur Kazan'ın oğlunun adı da böyledir: Uruz (Urus).

c) Destanlar bize Oğuz elinin yurdu üzerinde açık bir fikir vermiyor. Destanları okuyan herhangi bir kimse Oğuzlar'ın oturdukları yere dair kesin bir fikre sahip olamaz. Hatta Kan-Abkaza, Gence, Berde, Tatyan, Başı Açuk, Gürcistan, Sürmelil, Ağça-Kale, Kara-Dere ve Alınca gibi yer adları dahi bu hususta ona yardım etmez. Öyle ki orada hiç bir zaman Gürcüler'in eline düşmemiş olan Alınca (Alıncak) kalesi bile bir kafir kalesi gibi gösterilir. Hülasa destanlarda Oğuz eli'nin belli bir yurdu görülmez.

Destanlarda iki yerde Salur Kazan, bir yerde Bayındır Han için söylenmiş bir öğme vardır. Bu öğmede onlar:

"Türkistan'ın direği, Karacuk'un arşlara, Emet Suyu'nun kaplanı" olarak vasıflandırılırlar.

Bunlar işaret edildiği gibi, yalnız bir öğmede geçmekte olup, olaylar ile ilgili yer adlarından değildir. Buradaki Türkistan ile Doğu Anadolu ve geniş manasıyla Azerbaycan, Karaçuk ile Cizre'nin güneyinde ve Dicle'nin batısındaki ve ya Irak'ta Altun köprü'nün batısında bulunan Karaçuk dağı ve emed suyu ile de Dicle kasdedilmiş olabilir. Çünkü anlatanlar kahramanların Doğu Anadolu ile Azerbaycan'da yaşamış olduklarını sanıyorlardı.
Doğu Anadolu ve Azerbaycan'da bu ad da bir dağ görülemedi. Manas destanında böyle bir yer adının geçtiği bildiriliyor.

ç) Destanlarda geçen şahıs adlarından çoğu XI. yüzyıl ve daha önceki zamanlarda kullanılmış eski (arkaik) isimlerdir. Bunlar: Dirse Han, Burla, Duha (Duka) Koca, Dumrul, Başat, Bamsı Beyrek, Bay Büre, Yigenek, Kazılık Koca, Büğdüz Emen, Mamak, Eliğ Koca, Uşun Koca, Egrek, Segrek, hatta belki de Kazan ve Kıyan Selçük.

d) Destanlarda, Oğuzlar'ın düşmanları kafir adı ile anılıyor. Kavim olarak da yalnız Çerkez adı-o da bir manzumede olmak üzere-bir defa geçiyor ve ülke olarak Gürcistan zikrediliyor.

Destanlarda Oğuz alplarının yağı (düşman) ları olan kafir beyleri şunlardır:

Şökli Melik, Buğacık Melik, Kara Tüken Melik, Kara Arslan Melik, Demir Yaylı Kıpçak Melik, Sunu Sandal Melik, Ağ Melik Çeşme, Arşın Oğlu Direk Tekür, Kara Tekür. Bunlardan son ikisi yani Arşın oğlu Direk Tekür ile Kara Tekür destanda Kara Deniz kıyısında olduğu söylenen Düzmürd kalesinin, Kara Tekür de Alınca (Alıncak) kalesinin beyleridir. Diğerlerinin ise her hangi bir kaleleri olmadığı gibi, kavmiyetleri de belirtilmiyor. Şökli Melik destanların başlıca ve asli unsurlarından biridir. Destanların dördünde de düşmanı temsil eder ve her defasında arkadaşları Buğacık Melik ve Kara Tüken (yahut Töken) Melik ile birlikte ölür. Kıpçak Melik'e gelince o, Selçuk'un babası Dukak gibi, demir yaylı unvanını taşımaktadır. Anlaşılacağı üzeri bu unvan Türkler in İslamiyetden önce kullandıkları yaygın unvanlardan biridir. Kıpçak Melikin olaylar sahnesinde bir rolü yoktur. Yalnız Kazan Beğ'in yeğeni ve güveyisi Kara Budak'ın ona kan kusturduğu söylenir. Buradaki Kıpçak adının bu beğin mensup bulunduğu eli ifade ettiğinde şüphe yoktur.

Başta Şökli Melik olmak üzere, Oğuzlar'ın düşmanları olan bütün kafir beylerinin adları, görüldüğü gibi, türkçedir. Şük (Şök) türkçede sükunet, ağır başlılık demek olup, Şökli, sakin, ağır başlı anlamlarına gelse gerektir. Fakat bu husus ne olursa olsun kesin olarak bildiğimiz şey Şökli'nin Türkler arasında ad olarak kullanıldığıdır. 1071-1072 yılında Suriye'yi açan Oğuz (Türkmen) beylerinden biri bu adı taşıyordu.

Netice olarak, Oğuzlar'ın destanlarda kafir olarak vasıflandırılan düşmanları onların tarihi düşmanları olan Kıpçaklar'dan başkaları değillerdir. Yukarıda geçen Demir Yaylı Kıpçak Melik sözü de bunun için mühim bir delildir. Görüldüğü üzere bir de Arsun oğlu Direk Tekür geçiyor. Direk XIII. yüzyılda Seyhun boylarında Direk unvanlı bir Kıpçak beyi var. Türkçe adlar taşıyan ve bazıları melik ünvanı İle zikredilen kafir beyleri de Kıpçaklar'ın başbuğlarıdır. Kıpçaklar'ın Oğuzlar'dan çok sonra, ancak XII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslam dinine girmeye başladıklarını biliyoruz.

e) Destanları anlatan ve onun çevresinde Oğuz eli çok eski zamanlarda yaşamış bir kavimdir. Onlar galiba, kahramanların Peygamber çağında yaşadıklarını sanıyorlardı. Ebu'l-Gazi'nin eserinden öğreniyoruz ki, Türkmenler'in Oğuz-namelerinde de bu şekilde bir sanma vardı. Fakat onlarda asıl hakim olan kanaat. Korkut Ata ve Salur Kazan'ın Peygamber'den 300 yıl sonra yani X. yüzyılda yaşadıkları rivayeti idi. Reşideddin'deki bölümde Korkut Ata veya onun babası Kezençük'ün Mekke'ye gidip Peygamber'i ziyaret ettiği söylenir.

C- KAHRAMANLARIN MÜSLÜMANLIĞI

Destanlarda kahramanlar bize müslüman olarak tanıtılmaktadır. Şecere-i Terakime'deki Oğuz-nameler'den alınmış parçalarda da Salur Kazan Müslüman görünüyor ve onun bu dine hizmet ettiği de belirtiliyor. Destanlarda sahnede görülen şahıslardan ancak üçü Türkçe adlar taşımıyor. Bunlar "destursuzca Bayındır Han'ın çerisin basan" Gaflet Koca oğlu Şir Şemseddin, ikincisi "iki kardaş bebeğin öldürüp zelil gezen" Düzen oğlu Alp Rüstem, üçüncüsü de "kırk oynaşlı" Boğazca Fatma. Bu üç isimden ilk ikisinin asıl destanları olmamakla beraber adları sık sık geçer; İkisinin de baba adlan veriliyor. Hatta Düzen oğlu Alp Rüstem'in Boz-Oklar'dan olduğu dahi biliniyor. Bu sebeble bilhassa bu son İki İsmin destanlara sonradan sokulduğunu İddia etmek bize göre mümkün değildir. Her halde destanların XI. yüzyıldaki Oğuzlar'a ait olduğunu kabul edersek bu mesele de halledilmiş olur. Yani bu takdirde kahramanların Müslüman olduklarına inanılabilir.

Ç- DESTANLARIN KONUSU

Bilindiği üzere elimizdeki Dede-Korkut kitabında 12 destan vardır. Bu 12 destandan ikisinin yani Deli Dumrul ve Başat destanlarının konulan kahramanların tabiat üstü varlıklar İle mücadele etmeleridir. Diğer bir destanda kahraman (Kanturalı) silahsız olarak boğa, arslan ve buğra gibi hayvanlar ile savaşır. Öteki destanların bazılarında masal unsurları var İse de bunlar hem az, hem de olayların seyrinde önemli sayılabilecek tesirleri görülmez.

Bu on iki destandan I., VI. destanlarda, yani Dirse Han oğlu Buğaç, Deli Dumrul ve Kanturalı destanlarında, olaylar sahnesinde yalnız kahramanlar ve onların yakınları (aile efradı ve yoldaşları) vardır. Diğer destanlarda İse sahnede kahramanla birlikte ad ve sanlan belli, siyasi mevkileri değişmeyen bir beğler topluluğu görülür. Bu sebeble bu destanlarda sahne kalabalık, dekor daha zengindir. Destanlardan her birinin kahramanı bu ad ve sanları belli, siyasi mevkileri değişmeyen beylerden biridir.
Tabiat üstü varlıklar ile savaşan kahramanlardan biri Deli Dumrul'dur. Dumrul, Duha (ka) Koca'nın oğludur; yani bütün kahramanlar gibi babasının adı bellidir ve yine onlar gibi bir beydir. O, gözü pek, atılgan ve çabuk parlayan bir kimse olduğu için kendisine destanlardaki bazı kahramanlar gibi deli lakabı verilmiştir1. Nitekim Dumrul bir kuru çayın üstüne kurduğu bir köprüden geçenlerden bileğinin gücüne güvenerek bac almaktadır. Hatta köprüsünden geçmek istemeyenleri dahi haraç almak için geçmeğe zorlamaktadır. İşte tarihi Dell Dumrul'un şahsiyeti bu olup, eldaşları arasındaki ünü ve hatıralarda yaşaması da buradan yani köprüsü başında veya kendi yurdu (topraklan)ndan gelip geçenden haraç almasından geliyor. Aradan zaman geçince Duha Koca'nm oğlunun hatırası muhayyilede işlenmiş kendisinden başka yiğit, alp bir kimsenin olmadığım sanan Deli Dumrul'un karşısına onun hakkından gelebilecek olan Azrail çıkarılmış ve böylece Deli Dumrul destanı meydana gelmiştir.
İbn Fadlan1 922 yılında büyük bir kervanın arasında Oğuz yurdunu geçerken bir Oğuz önlerini kesmiş, ancak istediği verildikten sonra kervanın hareketine müsaade etmişti.

Tepe-Göz adlı korkunç ve olağanüstü yaratık ile savaşan Basat'a gelince o, Oğuz eli'nin Boz-Ok, yahut Dış Oğuz kolunun başı, Uruz Koca'nın küçük oğludur; Kıyan Selçük de ağabeyidir. Basat'ın rolü sadece kendi destanına münhasır kalmıyor. Onun adı sonuncu destanda da geçiyor. Başat bu kardeş kavgasında, yani Üç-Ok (İç-Oğuz ) ve Boz-Ok (Dış Oğuz) arasında düşmanlık çıktığı, babası Uruz Koca'nın metbuu Kazan'a ayaklandığı esnada kendisinden korkulan bir şahsiyet olarak bahsediliyor. Beğlerbeği Salur Kazan'ın inakı boz aygırlı Beyrek, çıkan bu düşmanlık sebebiyle Basat'ın ordasını basıp her şeyini eline geçireceğinden kaygılanmış ve korkmuştur. Basat'ın Oğuzlar'ın düşmanlarına karşı da başarıları var mıdır, bilemiyoruz. Ağabeyi Kıyan Selçuk'un Tepe-Göz ile yapılan savaşlarda ödü sıdıb öldüğü söyleniyor. Başat da esasen ağabeğinin öcünü almak için Tepe-Göz Üe savaşmaya karar vermişti. Tasavvur etmek mümkün olabilir ki Tepe-Göz belki de aslında Oğuzlar'a büyük acılar çektirmiş ve kayıplar verdirmiş bir düşmanı temsil etmektedir. Yani Tepe-Göz bu lakabla andan Kıpçaklar'dan bir düşman başbuğu olabilir2. O, üst üste yaptığı baskınlar ile Oğuzlar'ı ve bilhassa Boz-Okları korkunç yenilgilere uğratmış, Basat'ın ağabeyi Kıyan Selçik, Aruk Candan (iki kardeşi ile), Demir Donlu Mamak, Düzen Oğlu Alp Rüstem ve Uşun Koca gibi beyler yapılan savaşlarda ölmüşlerdir. Başat sonra Tepe-Göz'ü yenip öldürerek İhtimal kardeşinin ve eldaşlarının öcünü almıştır. Aradan zaman geçince Tepe-Göz bu lakabla anılmasından tabiat üstü bir varlık olarak tasavvur edildi.

Birinci destan yani Dirse Han oğlu Buğaç "boyu" na gelince, burada ana konu yoldaşlarının hıyanetine uğramış, onlar tarafından kendisi ve aile efradı tutularak kafir ellerine götürülen bir beyin (Dirse Han) oğlu Buğaç tarafından kurtarılısını anlatmaktadır. Görülüyor ki bu destanın ana konusu her yerde her zaman görülebilen bir olaydır; olağanüstü bir tarafı yoktur.

Şimdiye kadar kendilerinden bahsedilmeyen destanlardan bizim için dikkate layık ve üzerinde durulmaya değer görünenleri sonuncu ve ikinci destanlardır. Sonuncu destanda konunun gerçekliği o kadar belirlidir ki, insan kendisini bir tarihi eserin sahifeleri karşısında sanıyor. Konunun anlatılışı da pek güzel ve canlıdır.

Bu destanın konusu kısaca şudur:

Beğlerbeği Kazan tabileri olan Üç-Ok ve Boz-Ok beyleri yığmak olunca evini yağmalatırdı. Fakat son defa evini Boz-Ok (Dış Oğuz ) beylerinin bulunmadığı bir zamanda yalnız Üç-Ok(İç Oğuz)'lara yani kendi öz koluna yağmalatmıştı. Bu şekilde hareket edişinin sebebi açıklanmıyor. Kazan'ın evini kendilerinin bulunmadığı bir zamanda sadece Üç-Oklar'a yağmalatması Boz-Oklar'ın başı ve Kazan'ın dayısı Uruz Koca'nın ve onun tabileri olan Boz-Ok beğlerinin ağırına gitti. Bu yüzden Kazan'ın ordasına varmıyarak tabilik vazifesini yerine getirmediler. Uruz Koca, Kazan'a düşmanlığını açıkça bildirdikten sonra kendisine bağlı olan Boz-Oklu beyleri katma okuyup bundan böyle kendisine baş eğmiyecekleri (asi oldukları) yolunda Kazan'a haber gönderdiğini söyliyerek bu hususta ne düşündüklerini sordu.

Onlar:

"ne diyelim, çünkü sen Kazan'a düşman oldun, biz de düşmanız" dediler. Uruz Koca, Kazan'ın inağı Beyrek'in, Boz-Oklar'dan kız aldığı için güveyileri olduğunu, bu sebeble de ondan kendi saflarında yer almasını istemelerini, kabul etmez ise öldürülmesini teklif etmişti. Beyrek bir hile ile çağırılmış, ona kendileri ile birlik olması söylenmiş, şiddetle redd etmesi üzerine Uruz Koca tarafından kılıçlanmıştır. Beyrek ordasına götürülmüş ise de aldığı yaradan ölmüştür. Bunu öğrenen Kazan pek üzülmüş, günlerce divana çıkmamış, sonra sevgili İnakının öcünü almak ve onları yeniden itaat altına sokmak için harekete geçmiştir. Kazan, Uruz Koca ile yaptığı teke tek bir çarpışmada onu yenerek öldürdü. Bunun üzerine öteki Boz-Ok beyleri Kazan'ın elini öpüp kendisine baş eğdiler. Kazan onların suçlarını bağışlamış, Uruz Koca'nın ordasını çaptırmış ve elini gününü (yani orda halkı ve boyunu) yağmalatmıştı. Görülüyor ki bu destanın konusu hazindir. Çünkü kardeş kavgasını anlatıyor. Bu kavgada yakışıklılığı, yiğitliği ve iyi kalpliliği ve ahlakı ile "Oğuz'un imrencesi" lakabını almış olan Beyrek ölmüş, Boz-Oklar'ın başı Uruz da yeğeni tarafından öldürülmüş ve her şeyi çapılıp yağma edilmiştir.

Burada Beyrek'in kendileri ile birlik olması gerektiği hakkında gösterilen sebep, yani onun Boz-Oklar'dan kız alması- bizi doğruluğundan şüphe ettiriyor. Çünkü iki kol da birbirinden kız alıp vermekte idi. Beyrek yaralanıp da ordasına döndükten sonra Uruz Koca'nın oğlu Basat'ın ordasını basacağından çok korkmaktadır. Fakat olayda Basat'ın her hangi bir hareketinden bahsedilmiyor.
Bu sonuncu destan belki ikinci destandan önce konmalıydı.

Çünkü ikinci destanda Boz-Oklar'ın başı artık Uruz Koca değil torunu Kıyan Selçük oğlu Dell Dündar'dır, öteki destanlarda da daima Deli Dündar'ın adı geçiyor. Bunun gibi Kazan'ın naibi Kılbaş da bu olayda sağdır. Fakat o, İkinci destanda Şöklü Melik'in Kazan'ın ordasına yaptığı baskında ölmüştür.

İkinci destanın konusu ise kısaca şöyledir. Kazan beyleri ile ava gittiği esnada düşman Şöklü Melik yaptığı bir baskın ile Kazan'ın büyük ordasını çapmış, naibi Eliğ Koca oğlu Kılbaş ölmüş, oğlu Uruz, karısı Burla Hatun ve anası tutsak alınıp götürülmüştür. Bunu öğrenen Kazan, Şöklü Melikin üzerine yürüyerek beylerin yardımı ile düşmanı yenmiş, oğlunu, hatununu, anasını, hazinesini geri almıştır. Bu destanın da bize olmuş bir olayı anlattığını sanıyoruz. Yani düşman başbuğlarından Şöklü Melik'in, Kazan'ın ordasını basıp yağmalaması bir gerçek olacaktır. Fakat Kazan baskında ordasında mı idi, değil mi idi, bu hususta bir şey söylenemez.

Yukanda da bahsedildiği gibi, Şecere-i Teraklme'de Peçenek eli başbuğu Doymaduk'un Salur Kazan'ın babası Enkiş'in ordasını bastığını Enkiş ve Kazan'ın kaçtıklarını, Kazan'ın anasının tutsak alınıp götürüldüğünü, Enkiş'in, naibi ile mal göndererek kansını kurtardığını anlatan bir rivayet bulunmaktadır. Bu rivayette olduğu gibi, Kazan'ın mal göndererek yalanlarım kurtarmış olması da muhtemeldir. Ancak Kazan Beğ sonra parlak bir zafer kazanarak bu baskının öcünü almıştır. Bu destan ile Şecere-i Terakime'den naklettiğimiz manzume, işte Salur Kazan Beğ'in bu şanlı galibiyetini aksettirmektedir.

Destanların kahramanları asilzade tabakasına mensup kimseler, yani beylerdir. Sahnedeki sahıslar arasında halktan kimseler görünmezler. Yalnız ikinci destanda Kazan'ın Karaçuk adlı çobanı belki bir istisna teşkil eder. Bu çoban efendisinin sürüsünü düşmana karşı fedakarca korumuş ve hatta kardeşleri Kıyan Gücü, Demir Gücü bu uğurda ölmüşlerdir. Fazla olarak Karaçuk Çoban Kazan Beğ'in Şöklü Melik ile yaptığı savaşlarda da yararlık göstermiştir. Kazan da Karaçuk Çoban'ın gösterdiği vefakarlık ve yiğitliğe kayıtsız kalmıyarak onu İmrahor'u (emir-ahur'u) yapmıştır. Bu yiğit çobanın taşıdığı adın ünlü Karaçuk dağlarından geldiği görülüyor. Türkler'in coğrafi isimleri çocuklarına ad alarak koymalan, İslam müelliflerince de bilinen, yaygın bir gelenek idi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OĞUZ DESTANLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:08

D- KAHRAMANLAR

Destanların kahramanları Oğuz eline mensupturlar. Bu el çok defa kalın (kalabalık, güçlü), bazan da kanlı (ihtimal savaşçı, yahut öcünü alan) sözleriyle vasıflandırılır.
Oğuz eli'nin daima üzerinde yaşadığı bir yurdu vardı. Yani bu el yurd değiştirmemektedir. O bu yurdunda tam göçebe bir hayat sürdürmektedir; fakat toplu bir halde göçüp konmamakta, yani el halinde kışlaktan yaylağa gidip gelmemektedir. Açıkça anlaşılıyor ki beylerden her birinin boyu ile beraber oturduğu bir yurdu vardı. Bey boyu ile birlikde bu yurdunun dağ veya dağlarında yaylamakta, ırmak, çay boyu gibi engin ve alçak yerlerinde de kışlamaktadır.

Bu el Üç-Ok ve Boz-Ok adlarıyle iki kola ayrılmaktadır. Üç-Oklar'a aynı zamanda İç Oğuz, Boz-Oklar'a da Taş (Dış) Oğuz deniliyor. Bu sonuncu sözlerden de anlaşılacağı üzere, her iki kol birbirine karışmayarak ayrı iki küme halinde yaşamakta idiler. Hatta İç Oğuzlar ile Dış Oğuzlar'ın yurdları arağında epeyce bir mesafenin bulunduğunu tasavvur etmek mümkündür. Üç-Oklar'ın Boz-Oklar üzerine gece gündüz demeyip yürüdükleri söyleniyor. Üç-Oklar'a İç Oğuz denilmesi siyasi hakimiyetin onların elinde bulunması ile ilgili olmalıdır.

B- İKTİSADİ HAYATLARI

Feodal Oğuz asilzadesi olan kahramanların çok zengin insanlar oldukları görülüyor. Bay Biçen, Bay Büre gibi bazı beğlerin adlarının başında bay kelimesi vardır ki bu; belki onların servet sahibi olmaları ile ilgili bir sıfattır. Göçebe bir hayat geçirdikleri için Oğuzlar'ın başlıca servetlerini hayvan sürüleri teşkil ediyordu. Yetiştirdikleri başlıca hayvanlar, koyun, at ve devedir. Her ne kadar verilen toylar dolayısiyle at ve deve eti yenildiği anlaşılıyorsa da mutad yedikleri et koyun eti idi. Koyunları da pek çok olup, bunlar hakkında tümen yani on bin sayısı sık sık zikrediliyor. Deveye sadece bir nakil vasıtası (yüklet) gözü ile bakılıyordu. At ise, onların destanlardaki deyimle binitleri idi. Destanlarda beylerin zenginliği üzerinde söylenen sözleri mübalağalı bulmamalıdır. İbn Fadlan'ın Oğuzlar'ın zengin olup, aralarında 100.000 koyun ve 10.000 bineğe sahip olanlarını gördüğünü söylediğinden daha önce söz edilmişti.

Göçebe bir hayat geçiren kahramanlar başlıca koyun eti yemektedirler. Koyunun da ağça koyun cinsinin makbul olduğu anlaşılıyor. Koyun için şişlik sözü kullanılıyor. Bu sözle koyun çevirmesi kasdedilmiş olsa gerektir. Koyun etinden yapılan bir yemek olarak yahni adı da geçiyor. Yahni bugün de Türkiye'de bilinmektedir. Yine destanlarda ekmek (etmek) den başka gömeç kelimesi de geçmektedir. Gömeç, küle gömülerek yapılan çörek veya yumuşak ekmeğe deniliyor. Gömeç aynı anlamda Kaşgarlı'da1 görüldüğü gibi, farsça eserlerde de bulunmaktadır. Bugün Anadolu'da hala bilinen ve yapılan gömeçe bazı yerlerde komine ve kömbe de denilmektedir.

Destanlarda Oğuz beylerinin muhtelif vesilelerle verdikleri toylarda attan ayğır, deveden buğra ve koyundan koç kesilerek tepe gibi et yığılıyor ve göl gibi kımız sağılıyordu. İşte buradaki at eti, hatta deve eti yenmesi ve kımız içilmesini biz ancak Seyhun Oğuzları için düşünebiliriz. Anadolu ve İran'a gelen Oğuzlar'ın burada eskisi gibi at eti yemeğe ve lamız içmeğe devam ettiklerine dair elimizde sarih deliller yoktur. Anlaşıldığına göre Türkmenlerin mensub bulunduğu Hanefi mezhebinin at eti yenmesine cevaz vermemesi1, komşu Müslüman kavimlerin at eti yememeleri ve nihayet eskisi gibi sayısı pek çok yılkılara sahip olmamalarından onlar at eti yemek ve kımız içmek geleneklerini bırakmışlardır. Görüldüğü üzere Oğuzlar adı geçen hayvanların erkek ve aynı zamanda genç olanlarını yemektedirler. Sığır etinden ise hiç bahsedilmiyor. Halbuki bazı eserlerde onların sığır besledikleri de yazılıyor. Destanlarda Türklerin milli yemekleri olan tutmaç'ın adı geçmemektedir. Halbuki bu yemeği Oğuzlar da biliyorlardı.

Selçuklu Tuğrul Beğ'in Horasan'da iken bir davette yediği badem helvası için:

"iyi tutmaç imiş, ancak sarmısağı eksik" dediğinden evvelce bahsedilmişti. Tutmacın Türkiye Selçuklularında ve Osmanlı sarayında da yenildiğini gördüğümüz gibi, bugün Anadolu'nun çok yerlerinde yapılmakta olduğunu da biliyoruz.

Kaşgarlı tutmaç'ın herkesçe yani (başka kavimlerce de) bilinen bir Türk yemeği olduğunu söylüyor. Bu yemek Oğuzlar ve diğer Türkler tarafından Yalan Doğu ülkelerine getirilmiş, İranlılar ve Arablarca da tanınmıştır. Öyleki başlıca farsça ve arabça lüğat kitablarına bile geçmiştir. XV. yüzyılda Şirazlı Ebu İshak-ı Hallac'ın Divan-i et'ime'sinde, Türkler'e ait birçok yemeklerin adı geçiyor tutmaç, gömeç, güllaç, çörek, buğra, kıyma, umaç katık, çağır, kavud. Ayrıca börek ve mantı (mantu) ile tanınmış içki bozadan da bahsediliyor. Buğra da ünlü bir Türk yemeği olup, bunu Buğra Han adlı bir Türk hükümdarının icad ettiği söylenir. Yine oradaki gömeç, güllaç, çörek, umaç, bulamaç ve diğerlerinin bugün Türkiye'de yapılmakta olduğunu biliyoruz. Tutmaç, en sevilen ve en meşhur yemeklerden biri olarak Ebu İshak'ın divanında çok geçiyor. Hatta orada tutmaç'a dair müstakil bir manzume de vardır.
Kaşgarlı'nın ve Ebu İshak'ın tutmaç hakkındaki sözleri yemeğin yapılışının umumi vasıfları itibariyle değişmiyerek zamanımıza kadar geldiğini gösteriyor.

Tutmaç bugün Tokat, Sivas, Amasya, Çorum, Ankara, Yozgat bölgelerinde ve Avşarlar arasında şöyle yapılmaktadır:

Hamur yufka biçiminde, fakat biraz kalınca (bir buçuk milimetre kadar) açılır, saç üzerinde hafifçe pişirildikten sonra üçgen veya baklava şeklinde kesilir, hasıl olan parçalar sıcak suda haşlanır; pişirilmiş yeşil mercimek ile karıştırılır ve bunun içine sarımsaklı yoğurt katılır; bu işler yapıldıktan sonra üzerine içinde kıyma bulunan kızarmış yağ dökülür. Onun üzerine de yeşil veya kuru nane ekilir. Yemek, Kaşgarlı'nın da söylediği gibi, sulu olur. Yani tutmaç bir çorbadır. Görülüyor ki tutmaç'ın teferruatlı bir yapılışı vardır; gerçekten lezzetli ve besleyicidir.

F- SİYASİ TEŞKİLATI

Destanlardaki Oğuz elinde feodal vasıflan haiz bir siyasi düzen görülmektedir. Her beyin kendisine ait ve üzerinde yalnız kendisinin hakim bulunduğu bir arazisi vardı. Beyler, yurdlarındaki ordalarında yaşayarak başında bulunduğu boyu idare ediyordu. Onların en yakın tabilerini oğul, kardeş gibi akrabaları teşkil ediyor. Destanlarda, savaşlarda yararlık gösterenlere çuldu (armağan) dan başka kalaba ülke (dirlik) verildiği söyleniyor. Oğuzlar'da timar sistemi veya ona benzer bir sistemin bulunduğunu tasavvur etmek güçtür. Bu sebeble "kalaba ülke" deyimi destanların yazıldığı devre ait bir müessesedir.

Beylerin metbuları kendi kol beğleridir. Üç-Oklar'ın kol beğisi aynı zamanda Boz-Ok kolu beğinin de metbuudur. O bu sıfatla beğlerbeği ünvanını taşıyor. Beğlerbeğinin de metbuu han, yani hükümdardır. Tabilerin vazifeleri metbularını ziyaret ve onların çağırmalarına icabet etmek idi. Bayındır Han'ın uç beyi olan Beğil, her yıl Bayındır Han'ın divanına gelir ve ona getirdiği armağanları ona sunardı. Boz-Ok başbuğu Uruz maiyyetinde kendi kolunun beyleri olduğu halde, beğlerbeği Salur Kazan'ı ziyaret ederdi. Metbuların vazifelerine gelince tabilerini kayırmak ve onları, kendilerini ziyaret ettikleri yahut yanlarına çağırdıkları zaman gelenekler gereğince ağırlamak, aynı seviyede olan tabilere eşit muamele etmek ve en son olarak onların gurur ve haysiyetlerine dokunacak, güçlerine gidecek her hangi bir davranışta bulunmamaktı. Hanlar ham Bayındır Han yılda bir defa toy verip bütün Oğuz beylerini konuklardı. Salur Kazan da galiba yılda bir yol, bütün tabileri yığınak oldukları yani divanına geldikleri zaman, yağmalı bir toy verir, toydan sonra beğler onu selamlayıp yurdlarına dönerlerdi. Fakat beğlerbeği Kazan son defa, açıklanmayan bir sebebten dolayı, yağmalı toyunu, Boz-Oklar bulunmadığı bir zamanda, yalnız Üç-Oklar'a yani kendi öz kolunun beylerine vermişti. Kazan Beğin bu hareketi, Boz-Ok beylerinin ve bilhassa bu kolun başı Uruz'un ağırına ve gücüne gitmiş ve hatta ona düşman olmuştu. Beğlerbeği Kazan'ın da, dayısı, fakat tabi! olan Uruz'un beyleri ile mutad olan ziyareti yapmamasına cam sıkılmıştı. Durumu anlamak İçin Uruz'un yanına giden naibi Sarı Kılbaş, Uruz'un Kazan'ı metbu tanıyıp, tanımadığım öğrenmek maksadiyle beğlerbeğinin düşmanların saldırışına uğradığı İçin kendisinden yardıma gelmesini İstediğini bildirmişti. Fakat Uruz, Kazan'ın evini, mutadın hilafına yalnız Üç-Oklar'a yağma ettirmiş olmasından ötürü yardıma gelmeyeceği gibi, ona beyleri ile birlikte düşman olduğunu da söylemişti. Kılbaş, Kazan'ın düşmanların saldırışına uğramadığım, bunu sadece kendisinin Kazan'a dost mu, düşman mı olduğunu anlamak İçin söylediği cevabım verip gitmişti.

Bunun üzerine Uruz, beğlerini katına okumuş, toy verip ağırladıktan sonra onlara şöyle demişti:

"Beğler men sizi niye kığırdum, bilür misiz?

Ayıttılar:

Bilmezüz.

Uruz aydur:

Kazan bize Kılbaş'ı göndermiş, elüm günüm çapıldı, kara başım bunlu oldu, tayım Uruz mana gelsin dimiş.

Emen aydur:

ya sen ne cevap virdun?

Uruz aydur ki:

Kılbaş'a ayıttum ki, kaçan ki Kazan evin yağmaladur idi Taş Oğuz beğleri bile yağmalandı, beğler gelür, Kazan'ı selamlar gider idi, şimdi suçumuz ne oldu kim bile bulunmaduk, mere kavat biz Kazan'a düşmenüz didüm: Emen aydur: eyü dimişsin, Uruz aydur: beğler ya siz ne dirsiz?

Beğler aydur:

ne diyelüm, çün sen Kazan'a düşmen oldun, biz de düşmenüz didiler. Uruz araya Mushaf getürdü hep beyler el urub and içtiler. Senün dostuna dost, düşmenine düşmeniz didiler. Uruz cümle beyleri hil'atladı." Sonuncu destandan aldığımız bu parça Oğuz asilzade sınıfındaki tabilik ve metbuluk münasebetlerini pek güzel ifade ediyor. Görülüyor ki Boz-Oklu beğlerin tabilik hususunda doğrudan doğruya Kazan ile bir münasebetleri yoktur. Onların metbuu kendi kol başlan Uruz Koca'dır. Kazan da yardımı yalnız ondan istemektedir. Metbuun tabiinden yardım istemesi tabii bir hak idi. Nitekim Beyrek Uruz Koca oğlu Basat'ın ordasına saldırmasından kaygılanarak Kazan dan yardım istediği gibi, kendisine kılıç çalarak ölümüne sebeb olan Uruz Koca'dan öcünün alınmasını da beğlerbeğiye vasiyet etmişti. Oğuz elinin uç beği Begil de, düşmanın saldıracağını öğrenerek Kazan'dan yardıma gelmesini istemeyi düşünmüştü. Uruz Koca'dan sonra Boz-Oklar'ın başında torunu Kıyan Selçik oğlu Delü Dündar görülüyor.

Delü Dündar için:

"Kazan gibi pehlivanı bir savaşta üç kez atından yıkan" denilmesi, iki büyük bey arasında da bir çarpışmanın yapılmış olduğunu göstermektedir.

Kazılık Koca oğlu Yigenek'in büyük beylerden biri olduğu görülüyor. Yigenek'in destanında babası Kazılık Koca'nın Bayındır Han'ın veziri olduğu söylendiği gibi, kendisi de bazan beğler başı olarak vasıflandırılıyor ve kaim Oğuz beğlerini bir bir atından yıktığı, Kazan'a "keşiş" dediği de yazılıyor. Bu sözler Yigenek ile Kazan arasında da bir mücadelenin yapılmış olduğunu haber veriyor. Kısaca büyük beylerin vakit vakit birbirleriyle mücadelelere girişmiş oldukları, beyler arasında sık sık çekişmeler, anlaşmazlık, tartışma ve atışmaların vuku bulduğu anlaşılıyor. Tabiler metbularrıa karşı saygılı olmakla beraber, hareketleri, pek tabii, bir kölenin efendisine karşı davranışından pek uzak idi. Onlar son derecede İzzet-i nefis sahibi, mağrur insanlardı; metbularının en ehemmiyetsiz söz veya hareketlerine sert tepkiler gösteriyorlardı.

Bayındır Han veya Kazan, beylerden Beğil'in avcılıktaki mahareti için:

"bu hüner atın mıdır, erin midir?" diye sormuş, beğler de kendisine "hanım erindür" cevabını vermişlerdi.

Fakat Kazan'ın: "yok at işlemese er öğünmez, hüner atındır" demesi üzerine Begil: "alplar içinde bizi kuskunumuzdan balçığa batirdun" sözlerim söyliyerek Bayındır Han'a (yahut Kazan'a) küsüp ordasına gelmişti. Fazla olarak Beğil'in Oğuz'a asi olup eli ve gününü göçürerek Gürcistan'a gitmek istediği ve hatununun buna engel olduğu söyleniyor.

Bunun gibi Uruz da babası Kazan'ın bir hareketine canı sıkılarak onu:

"Kan Abkaza" eline gidip Hıristiyan olmakla tehdid etmişti. Bütün aristokratik cemiyetlerde olduğu gibi, Oğuzlar'da da orun yani mevkie büyük bir önem verildiği görülüyor. Siyasi ve içtimai toplantılarda bu toplantılara katılanların oturacakları yerler belli idi. Bayındır veya Beğlerbeği Kazan'ın divanında sağ kola mensup beğler sağda, sol kola mensup beyler solda, has beğler dipte, inaklar eşikte oturmakta idiler.

Divandaki toplantılarda büyük beğ çocukları han veya beğlerbeğinin sağ ve solunda veya karşısında ayakta dururlar ve yay söykünürlerdi yani yaya dayanırlardı. Bayındır Han'ın divanında, Bayındır Han'ın karşısında Kara Güne oğlu Kara Budak yaya dayanıp durur, Hanın sağ yanında beğlerbeği Kazan'ın oğlu Uruz ve sol yanında da Kazılık Koca'nın oğlu Yigenek ayakta dururdu. Kazan'ın divanında ise oğlu Uruz karşısında yay söykünürdü.

Eğer divanda bey yalnız ise, o zaman oğlu yanma oturabilirdi. Divan'da söz söylemek isteyen diz çökerek konuşurdu.
II. destanda, ava çıkan beylerin adlarının, onların feodal basamaktaki yerlerine göre sayıldığı anlaşılıyor.
Beyler ava çıkarken ilk önce beğlerbeği Kazan, sonra Boz-Oklar'ın başı Kıyan Selçük oğlu Delü Dündar ve sonra da sıra ile Kazan'ın kardeşi Kara Güne, Şir Şemseddin, Beyrek, Yigenek ve diğer beyler atlarına binmişlerdi.

Şimdi feodal merdivende yer alan şahıslan birer birer gözden geçirelim:

1. Bayındır Han:


Oğuz eli'nin hükümdarıdır. Babasının adı Kamğan'dır Beğlerbeği Kazan onun güveyisidir; oğlu veya her hangi bir erkek akrabası yoktur. Divanından ve ordasındarı dışarı çıkmaz; orada bile kendisi iyi teşhis edilemiyor. Şahsiyeti beğlerbeği Kazan Beğ"inki ile karıştırılıyor. Ak-Koyunlular'ın kendilerini Bayındır Han'ın torunları saydıklarım biliyoruz. Diğer taraftan hükümdarın boy adım taşıması onun destanlara Ak-Koyunlu hanedanına yaranmak maksadiyle sonradan sokulduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Ancak Bayındır Han'ın babası olarak Gök Han değil, Kamğan adı veriliyor. Bunu nasıl izah etmelidir? Eğer destanlardaki Oğuz eli XI. yüzyıldaki Oğuzlar ise, onların başlarında bir yabgu ailesinin bulunmuş olması pek zayıf bir ihtimaldir. Bu sebeple Bayındır Han unsurunun destanlara sonradan katılmış olduğu fikri isabetlidir.

2. Salur Kazan Beğ:

Beylerin başı ve onların metbuudur. Bu sebeble destanlarda Salur-Kazan Beğ, bazan beğlerbeği unvanı ile de anılır. Bu deyim yani, beğlerbeği, Osmanlılar'da olduğu gibi, daha önce Türkiye Selçuklularında da vardır. Ancak Oğuzlar'da bir memuriyet adı olarak beğlerbeğinin kullanıldığını bilmiyoruz. Kazan Beğ'in babasının adının Ulaş olduğu söyleniyor; Şerece-i Terakirne'de ise Enkiş deniliyor. Bu Enkişin de aslmda Ulaş olduğu düşünülebilir.

Salur Kazan, destanlarda şöyle öğülüyor:

"tülü kuşun yavrısı, beze miskün umudu, Emet suyu'nun aslanı, Karacuk'un kaplanı, konur atun iyesi, Han Uruz'un ağası, Bayındır Han'ın güveysi, kalın Oğuz'un devleti, kalmış yiğit arkası".

Salur Kazan Beğ kendi kavmi üzerinde unutulmaz hatıralar bırakmıştır. Türkmenler'in her yerde atalan arasında hiç unutmadıkları iki şahsiyetten biri de odur (diğeri Dede Korkut). Oğuz elinin başbuğu beğlerbeği Kazan Beğ dirayetli, cesur, kendisinden emin, affedici, cömert, halka karşı şefkatli, beylere karşı nezaketli, övünmekten hoşlanmayan bir şahsiyet olarak görünür. Şecere-i Terakime'deki manzumede de onun düşmana karşı kazandığı başarılar ve el'e yani halka gösterdiği iyilikler anlatılıyor.

Beğlerbeği Kazan'ın kansı Burla Hatun idi. Mısır'da Memlükler devrinde yazılmış Türk diline dair eserlerin bazılarında burlanın üzüm anlamında olduğu söyleniyor. Bu kelimenin kıpçakça olduğu anlaşılıyor.

Buna göre ortada İki ihtimal var:

Ya Burla Hatun bir Kıpçak beğinin kızı idi, ya da bu addaki bir Kıpçak prensesinin ismini aldı. Şecere-i Terakime'de Burla Hatun, Sündün Bay'ın kızı olarak gösteriliyor. Fakat bu Sündün Bay hakkında hiç bir bilgi verilmiyor. Yine orada Burla Hatun, bizim destanda olduğu gibi, "boyu uzun" olarak vasıflandırılıyor. Çok yukarıda Şecere-i Terakime'ye kaynak olan Oğuz-namelerin bizim destanlardan ayrı bir kimliğe sahip oldukları belirtilmişti. Yine Şecere-i Terakime'de Burla Hatun "cdtun közgulü" (aynalı) olarak da anılır. Salur Kazan ve Burla Hatun'un tek bir oğulları vardı ki bu, Uruz (Urus) dur. Bu isim her halde kavim adı olan Rus ile aynıdır. XIV. yüzyılda Memluk emirlerinden bazılarının aynı adı taşıdıklarını bildiğimiz gibi, Altın Ordu ham Toktamış'ın Urus Koca adlı bir emirini de tanıyoruz4 Kazan Beğ ne sebeble oğluna bu adı koydu? Buna tatmin edici bir cevap bulmak her halde kolay değildir.

Kazan'ın dayısı Boz-Oklar'ın başı da aynı ismi taşıyordu:

Uruz Koca. Analaşılacağı üzere Kazan Bey oğluna Urus adını dayısının hatırası için koymuş olacaktır. Şecere-i Terakime'de Salur Kazan'ın oğlu Urus ot (ateş) gözlü olarak vasıflanıyor.

3. Kara Güne:

Kazan Bey'in kardeşi, beğlerin toplantısında daima ağabeyinin sağında oturuyor. Kara Güne'nin de bir oğlu olup adı Kara Budak idi. Ona bazan Deli Budak da deniliyor. Şah Abbas devrindeki Çukur-ı Sa'd (Sa'd Çukuru=başlıca Erivan bölgesi) beğlerbeğisi Emir-Güne'nin, bu Oğuz beyi gibi aynı adı taşıdığı görülüyor. Emir-Güne, Kaçar Boyu'nun Ağça-Koyunlu obasına mensup olup, Saru Arslan lakabım taşıyordu. Boğaz-İçi'ndeki Emirgan semti, bu beyin adından gelmektedir. Fakat daha ilgi çekici misalı yine Şah Abbas'ın hükümdarlığının ilk yıllarında, bir emirin Budak, babasının da Kara Güne adını taşımasıdır. Bu isimlerin destanların tesiri ile konduğu aşikardır5.

4. Uruz Koca:

Boz-Ok kolunun en büyük beyidir. Uruz Koca'nın çok uzun boylu, kollarının ve bacaklarının ince ve arık olduğu söyleniyor; lakabı da "at ağızlı" idi.

Uruz'un iki oğlu olduğunu görüyoruz:

Kıyan Selçük ve Başat. Bunlardan Kıyan Selçük'in Tepe-Göz ile yapılan mücadelelerde ödünün sıdarak öldüğü bildiriliyor. Kıyan Selçük'deki birinci kelime bir oymak adı mı yoksa bir lakab mı? Her halde İkinci ihtimal daha kuvvetli olmalıdır. Selçük' ün de bazan yani vav'sız yazılmış olduğu görülüyor.

Tepe-Göz'ün yenicisi Basat'a gelince, onun adı Üç-Ok, Boz-Ok çekişmesine ait destanda da geçiyor; fakat akıbeti hakkında bir şey söylenmiyor. Acaba o da babası Uruz Koca gibi kardeş kavgasında mı öldürüldü? Uruz Koca'dan sonra Boz-Oklar'ın başında torunu Kıyan Selçük oğlu Deli Dündar'ı görüyoruz. Deli Dündar, orun'da bazan Kazan'ı takiben ikinci, bazan da Kazan'ın kardeşi Kara-Güne'den sonra olmak üzere, üçüncü sırada zikrediliyor.

Onun hakkında söylenen:

"bir savaşta üç kez Kazan'ı attan yıkan" ifadesi diğer bir Üç-Ok, Boz-Ok mücadelesine işaret etse gerektir.

5. Şir Şemseddin:

Babasının adı Gaflet Koca olarak yazılıyor; Müslüman adı taşıyan iki beyden biri de budur. Şir Şemseddin, "destursuzca Bayındır Han'ın yağısın basan" sözü ile övülüyor.

6. Beytek:

Kazan'ın inaladır; İç Oğuz'dandır. Kendisi çok yakışıklı bir genç idi; bu yüzden çok defa peçe ile gezerdi. Beyrek gerek yakışıklılığı, gerek iyi ahlakı ile "kalın Oğuz'un imrencesi" lakabını almıştı.

Yine onun hakkında:

"ap alaca gerdeğine karşı gelen, yedi kızın umudu" sözleri de söyleniyor. Sonuncu destana göre Uruz tarafından öldürülmüştür.

7. Yiğenek:

Kazılık Koca'nın oğludur. Kazılık Koca'nın Bayındır Han'ın veziri olduğu söyleniyor. Kazdık Koca'nın ismini, bu addaki dağdan almış olduğu görülüyor. Yiğenek'in, babası Kazılık Koca'yı tutsaklıktan kurtardığına dair bir destanı vardır. O, bir yerde beğler başı olarak vasıflanır. Bundan Yiğenek'in bir zamanlar beğlerbeğilik yaptığı anlamı çıkarılmasa bile bu, onun mevkii yüksek bir bey olduğunu gösterir. Ylğenek'in Kazan'a, "keşiş" dediği ve "kalın Oğuz beyleri'ni bir bir atlarından yıktığı" da söyleniyor. Bunlar Yiğenek ile Kazan arasında sebeb ve tafsilatını bilmediğimiz bir mücadelenin yapılmış olduğunu ifade ediyor. Yiğenek ailesinin en asil ve en kudretli ailelerden biri olduğu muhakkaktır. Bu ailenin Üç-Oklar'dan olması muhtemeldir.

Bu bey için ayrıca:

"kur kurma kuşaklu, kulağı altun küpeli" de deniliyor.

8. Büğdüz Emen:

Boz-Ok kolundan gösterilmektedir. Halbuki Büğdüz boyu Üç-Oklu bir boydu. Boz-Oklar'ın Uruz'dan sonra gelen en nüfuzlu beyi gibi görünüyor. Lakabı "bıyığı kardı" dır; bundan önce adı geçen Yiğenek'in dayısıdır. Peygamberin yüzünü gören, Oğuz beğinin O olduğu söylenir. Uruz ile Kazan arasındaki düşmanlık ve mücadelede Büğdüz Emen'in de adı geçiyor.

9. Dülek fevren:

Eylik Koca'nın oğludur; lakabı "dönebilmez" dir. Bu lakabın manasının ne olduğu ve ne gibi bir sebeble alındığı anlaşılmıyor. Onun Ağ Melik Çeşme (?) kızı ile nikahlandığı ve Sofi Sandal (?) Melik'e kan kusturduğu söylendiği gibi, "Öz adına horlayıp elden çıktığı"da yazılıyor. Bu ibarenin emin bir izahını yapamıyoruz. Bu ibare Dülek Evren'in kendisine değer vermeyerek ailesini, boyunu ve elini bırakıp gittiğini mi anlatmak istemektedir? Dülek Evren Boz-Oklar'dan idi. Son destanda Uruz'un tabileri arasında adı geçiyor.

10. Alp Rüstem:

Oğuz beylerinden türkçe ad taşımayan iki beyden (ötekisi Şir Şemseddin) biridir; babasının adı Düzen olup, Boz-Ok beylerindendir; sonuncu destanda adı geçer. Orada Alp Rüstem Üç-Oklar'dan Ense Koca oğlu Okçu ile savaşacağını söylemişti. Alp Rüstem'in Tepe-Göz ile savaşta öldüğü söyleniyor. Bu, Tepe-Göz'ün Üç-Oklar'dan ziyade Boz-Oklar'ın düşmanı olduğu hususunu teyid ediyor.

Alp Rüstem kendi kendini:

"iki kardeş bebeğin öldürüp zelil gezen" olarak tanıtıyor. Bu acıklı olay ne şekilde ve nasıl olmuştur, bu hususta tafsilat yoktur.

11. Ters Uzamış:

Üç-Oklar'dandır. Sonuncu destanda Büğdüz Emen, onunla teke tek döğüşmeyi istediğini söylemiştir. Ters Uzamış her zamanki gibi laubali bir hareket ile Kazan'ın önüne oturmak isteyen Uşun Koca oğlu Eğrek'e: "mere Uşun Koca oğla bu oturan beğlerin her biri oturduğu yeri kılıcı etmeğiyle alubdur, mere baş mı kestin, kan mı döktün, aç rru doyurdun, yalıncak mı donattın" demişti.

İşte Salur Kazan ile birlikte adlan ve sanlan zikredilen Üç-Oklu ve Boz-Oklu beylerin başhcalan bunlardır. Yine Salur Kazan zamanında yaşamış gibi gösterilen birçok şahıslar da vardır ki onlardan burada bahsedilmemiştir.

G- ORDALAR

Han, beğlerbeği ve beğler orda (ordu) larda yaşarlardı. Ordalar pek çok çadır ve otağdan meydana gelmiş büyük karargahlardır. Ordalarda kalabalık bir halk vardı: orda sahibi ve ailesi, nöklerler, uşaklar, çobanlar. Ordalarda feodallerin umumi işleri gördükleri divanları vardı. Onların en yalan adamları naibler idi. Beğlerbeği Kazan'ın naibinin adı Eliğ Koca oğlu San Kılbaş idi ki, Şöklü Melik'in Kazan'ın ordasına yaptığı baskında ölmüştür. Oğuz yabguları'nın naiblerine köl-erkin denildiğini biliyoruz. Oğuzlar sonra köl-erkin kelimesini kullanmamışlar ve bu sebebten zamanla bu söz unutulup gitmiştir. Büyük feodallerin en yakın adamları arasında inaklar da görülmektedir. İnaklar hükümdar ve büyük beylerin daima yanlarında bulunan, hususi hayatlarına girmiş kimselerdi. İnak kelimesi Kaşgarlı ve diğer eski eserlerimizde görülemiyor. Selçuklularda hükümdara çok yakın kimselere bazan has beğ deniliyordu. İnak sözü İlhanlılar devrinden itibaren geçmektedir.

Beylerin, bey çocuklarının hiç bir zaman yanlarından ayrılmayan arkadaşları vardı ki, bunlara umumi olarak yoldaş denildiği görülüyor. Yoldaş kelimesi deyim olarak moğolca nöker sözünün karşılığıdır. Nitekim destanlarda nöker sözü yoldaş'ın anlamdaşı olarak kullanılmaktadır. Tarihte de yoldaş kelimesinin bu anlamda kullanıldığına dair bazı misaller vardır. Sivas-Kayseri ve diğer bazı şehirlerin hükümdarı Kadı Burhaneddin bir savaşta kendisine sadakatla hizmet eden Halil adlı Dulkadırlı bir askere hil'at giydirmiş, dirlik vermiş ve ona "yoldaş Halil" demiştir. İran'da Safeviler'den Sultan Muhammed devri Şamlu beylerinden İsmail Kulu Beğ (sonra Han), hükümdarın maiyyetinde yararlıklar göstermiş olduğundan kendisine yoldaş ve yoldaş başı unvanı verilmişti2. Osmanlı devrinde Yeniçerilere yoldaş sözü ile hitab edildiği malumdur.

Kazan Beğ'in yoldaşlarının sayısının 300 olduğu görülüyor. Reşideddin'deki bölümde anlatıldığına göre, Tuman babasının tahtına geçmek istediği zaman maiyyetine 300 kişi almıştı. Selçuklu tarihçisi Zahir-i Nişaburi'de, Selçuk oğlu İsrail (Arslan)'in Gazneli Mahmud'un katına giderken yanında 300 yakışıklı yiğit olduğunu söylüyor. Bu kayıtlar bize belki el beylerinin yoldaşlarının sayısının 300 olduğu fikrini verebilir. Fakat beylerin yoldaşlarının sayısı 40 idi. Bunlardan birinin bey veya şehzadenin naibi olduğu anlaşılıyor. Beylerin yoldaşlarının sayısının 40 olmasının sembolik bir mahiyeti bulunmadığı, gerek destanlardaki açık ifadelerden, gerek bazı tarihi misallerden iyice anlaşılıyor. Karaman hükümdarı I. Mehmed Beğ, Süleyman Beğ ve Alaeddin Beğ'in maiyyetlerindeki yiğitlerin sayısı 40 idi. Aziz-i Esterabadi'nin bir ifadesinden6 Kadı Burhaneddin'in nöker, yani yoldaşlarının 40 kişi olduğunu iddia etmek mümkündür. Ak-Koyunlular'ın başı olmadan önce Uzun Hasan Beğ'in de yoldaşlarının 40 kişi olduğuna dair bazı deliller vardır.
Beylerin ve oğullarının 40 yoldaşı olduğu gibi hatunların da kırk ince belli kızdan müteşekkil yoldaşları vardı.

Ğ- AİLE HAYATI

Hepsi beylerden olan kahramanların tek kadınla evli oldukları görülüyor. Destanlarda ne kumadan, ne de ortaktan bahsediliyor. Kahramanların tek karıları vardır. Bu husus pek dikkate değer.

Beğlerbeği Kazan'ın bile tek bir kansının (boyu uzun Burla Hatun) adı geçiyor. İbn Fadlan, Oğuz sübaşısının ve misafir kaldığı bir Oğuz'un tek kanlan olduğunu görmüştü. Onların kadınlara karşı saygı ve sevgi ile davrandıkları görülüyor. Kahramanlar birçok hususlarda kadınlarının tavsiyelerine göre hareket ediyorlardı. Kahramanlar karılarına "görklüm (güzelim) sözü İle hitap ediyorlar. Kadınlar kocalarına kızdıkları zaman acı ve sert sözler söyliyebiliyorlardı. Evlenmede kız evinin oğlan evinden kalın veya kalın başlık istemesi (mal talep etmesi) geleneği vardı. X. yüzyılda Oğuzlar'da aynı geleneğin var olduğunu görmüştük Birbirini seven aileler daha beşikte İken çocuklarını birbirine nişanlamakta idiler. Erkek nişanlandığı kızın parmağına kendi yüzüğünü takmaktadır Kız da nişanlısına kendi diktiği kırmızı renkte kaftan göndermekte ve oğlan gerdeğe bu kaftanı giyerek girmektedir. Nişanlandıktan bir müddet sonra düğün yapılmaktadır. Düğünde güveyinin yüzüğüne arkadaşları tarafından ok atma geleneği vardı. Güveyi gerdeğe gireceği yeri ok atarak tayin ederdi.

Destanlarda beğlerden birçoklarının birbirleri ile dünürlük kurmuş oldukları görülür. Beğlerbeği Kazan, Bayındır Han'ın güveyisi olduğu gibi, anası da Boz-Ok başbuğu Uruz Koca'nın kardeşi idi. Yine Üç-Oklar'dan Bay Büre Beğ oğlu Beyrek, Boz-Oklar'dan Bay Biçen Beğ'in kızı ile evlenmiş idi. Yine İç Oğuz'dan olması muhtemel bulunan Kazılık Koca, Boz-Oklar'dan sayılan Büğdüz Emen'in kardeşi ile evlenmiş ve bu evlenmeden oğlu Yigenek doğmuştu. Şu misaller, Oğuzlar arasında dış evlenme geleneğinin bulunduğu hükmünü belki verdirebilir ise de bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü, bu evlenmelerde sadece siyasi ve içtimai bir gaye güdülmüş olabilir. Üstelik, Kara Güne'nin oğlu Kara-Budak'ın amcasının (yani Kazan'ın) kızı ile evli olduğunu biliyoruz.

Destan kahramanlarından bazılarının kendileri gibi iyi ata binen, kılıç kuşanan eş istedikleri görülüyor ki, bunun bir masal unsuru olmayıp Türk el ve boylarında her zaman bu gibi kız ve kadınlar bulunmakta idi. XV. Yüzyılda Anadolu'dan geçen Avrupalı bir seyyah Türkmen kadınlarının yiğit kadınlar olup, erkekler gibi savaştıklarını işittiğini ve buna hayret ettiğim yazıyor2. Bu sebeble Beyrek'in adaklusu (nişanlısı) Banu Çiçek ile güreşmesine şaşmamalıdır.

Çünkü, Kaşgarlı:

"kız birle küreşme kısrak birle yarışma" şeklinde bir atalar sözü naklediliyor. Bu atalar sözünü bilmeyen veya ona riayet etmeyen Beyrek, sevgilisine yenilmekten güç kurtulmuştu.

Kısaca destanlarda kadınlara yüksek ve değerli bir yer verilmektedir. Deli Dumrul, fedakarlık sözünü anasından değil, ummadığı karısından işitiyor. Oğuz eli'nde kadınların cemiyet içinde ne kadar şerefli ve yüksek bir mevkii olduğunu şundan da anlamak mümkündür ki, Ebu'l-Gazi'nin Şecere-i Terakime'sine kaynak olan Oğuz-nameler'de birçok kadının Oğuz eli'nde beylik yaptıkları bildiriliyor.

Beğlerin yeni doğmuş çocukları, "dolaması altın beşiklerde" uyutuluyor ve dadılara (daye) verilerek büyütülüyordu. Kız çocuklara sahip olmak onlarda, Arablar'da olduğu gibi, zillet değildir. Bay Biçen Beğ kız çocuğu olması için kalın Oğuz beğlerinden alkışda yani duada bulunmalarını rica etmişti. Beylerin yetişkin, delikanlı oğullarına karşı davranışları şefkat ve sevgi ifade ediyor ve baba ile oğul arasındaki münasebetler resmiyetten uzak gibi görünüyor. Destanlarda, anaya karşı saygı her vesile ile ifade ediliyor. "Ana hakkı. Tanrı hakkıdır" deniliyor.

Destanlarda kardeş sevgisi ve kardeşe sahip olmanın ehemmiyeti türlü vesileler ile belirtiliyor. Hatta destanlardan bazılarının konusu, tutsak düşmüş kardeşin kurtarılışı veya öcünün alınmasına dairdir.

Uşun Koca oğlu Seğrek kafirlerin Alınca kale'sinde tutsak bulunan kardeşini kurtarmak teşebbüsünü önlemek isteyen baba ve anasına şöyle demişti:

"Üç yüz altmış altı alp ava binse Karılı geyik üzerine gavga kopsa Kardaşlı yiğitler kalkar kopar olur Kardaşsız miskin yiğit efsaneesine yumruk tokunsa Ağlayuban dört yanına bakar olur Ala gözden acı yaşın döker olur"

Başat da ağabeyi Kıyan Selçuk'un Tepe-Göz tarafından öldürüldüğünü öğrenince ağabeyi için hüzün verici bir ağıt söyliyerek uzun uzun ağlamıştı.
Destanlarda saygı davranışları arasında selam verme ve el öpmeden bahsediliyor. Selam şekli "baş indirip, bağır basmak". Bu, Anadolu Türkleri'nde son zamanlara kadar başlıca selam şekli olup şimdi Türkiye'nin taşra vilayetlerinde görülür. Bu selam şeklinin milli bir vasfı olup olmadığı üzerinde henüz kesin bir hüküm verilemiyor. Yine destanlarda bir yerde "el kavşurup o yiğite selam virgil" deniliyor.

İbn Fadlan İtil boyu Bulgarlarının, hükümdarlarına kalpaklarını koltuk altına koyduktan sonra başlan İle selam verdiklerini söylüyor. Kaşgarlı'da yükünç sözü geçiyor. Yükünç baş eğerek selamlama anlamına geliyor. Moğollar'ın büyüklerini diz çökmek suretiyle selamladıklarını biliyoruz.

Oturuş şekli hakkında sarih bir ifade yoktur. Her halde mutad oturuş şekli bağdaş kurma olsa gerektir. Söz söyliyecek bir kimse büyüklerin önünde diz çökerdi. Bu gün Türkiye'de bu gelenek henüz yaşamaktadır. Küçükler büyüklerin ellerini öperler, büyükler de onların boyunlarını öperlerdi. Anadolu'da görüldüğü gibi, sadece uzun zaman ayn kalıp buluştuklarında birbirlerine sarılmakta idiler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OĞUZ DESTANLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:08

H- ORDU:

Destanlarda ordu ve asker sözleri için türkçe çeri ve farsça leşker kelimeleri kullanılıyor. Ordu ve asker anlamında eski türkçedeki sü kelimesi hiç geçmemektedir. Oğuz ordusu tamamen atlı askerden müteşekkil olup, sağ ve sol olmak üzere başlıca iki kola ayrılmaktadır. Destanlardaki Oğuz eli'nde siyasi üstünlük Üç-Oklar'da olduğu için, onlar, daha şerefli sayılan sağ kolda yer alıyorlardı.

Şöklü Melik ile Salur Kazan arasında yapılan savaşta Oğuz ordusu şöyle mevki almıştı:

göğüs yani merkezde Salur Kazan, sağ kolda ise Kazan Beğ'in kardeşi Kara Güne, sol kolda Boz-Oklar'ın başı Deli Dündar. Beyler yakın döğüşlerde at üstünde, döne döne savaşırlardı.

Destanlarda Oğuzlar'ın başlıca silahlan olarak ok, kılıç, kargı (süngü, cıda) ve çomak (topuz, gürz) zikrediliyor. Savunma silahlan ise kalkan, sırt zırhı ve Işuk (tuğulga) idi.
Ok'u Türkler'in milli silahı şeklinde vasıflandırmak yanlış sayılmaz. Gerçekten tarihde bu silahı, Türkler ve Moğollar gibi, maharetle kullanmış pek az kavim görülür. Destanlarda okun kayın ağacından yapıldığı söyleniyor. Osmanlı oklan ise çamdan yapılmakta idi. Okların ucundaki demir parçasına temren, arkasındaki üç tüy parçasına da yülek (yelek) adı veriliyor. Yülekin okun hedefe isabetini sağlamakta mühim bir hizmeti vardı. Okların konduğu kaba beliğ, bazan da sadak deniliyor ve 80-90 ok aldığı söyleniyor. Destanlarda kahramanların ağça tozlu katı yaylarından da sık sık bahsediliyor. Toz, yaylara sarılan sınma deniliyor. Yaylar umumiyetle sığır sinirinden yapılıyordu. Fakat kahramanlardan bazılarının yaylarının kirişlerinin kurt sinirli olduğu söyleniyor. Yayların kabları yoktu; kanıya (bileğe) asılarak taşınırdı. Oğuzlar ve umumiyetle Türkler, galiba pratik olmadığından çoğu zaman yay kabı kullanmamış olsalar gerektir. Kahramanlar hem meharetlerini artırmak hem de eğlenmek için puta, yani amaçlara ok atarlardı.

Kargı, destanlarda anlamdaşı olan şu adlar ile de zikrolunuyor:

süngü, cıda, gönder. Bunlardan süngü eski türkçe bir kelimedir. Cida moğolca olmalıdır. Bu üç kelime de XV. yüzyıl Osmanlı tarihlerinde kullanılıyor. Kargı, koltuk kısdarak dürtmek ve sançmak için kullanılırdı. Saldırış silahlarından biri de çomakdır. Çomak, Türkler arasında her yerde her zaman kullanılmış bir silah olup ağaçtan ve demirden yapılıyordu. Ağaç çomağa Türkiye'de bozdoğan da denildiği anlaşılıyor. Savunma silahlan, söylendiği gibi, kalkan, zırh ve ışuk yani tuğulga idi. Işuk, Kaşgarlı'da da geçtiği gibi, türkçe bir kelimedir ve miğfer anlamına geliyor. Bunun eşanlamsı olarak zikredilen tuğulga ise moğolca bir sözdür.

11. Binicilik:

Atın eski Türkler'in hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğu malumdur. Devenin Arab için ehemmiyeti ne ise atın da Türk için önemi, aynı idi. Engin bozkırları onunla aşar, etinden yer, sütünden içkisini (kımız) yapar, derisinden ve kılından da faydalanırdı. Destanlarda Oğuz elinin ve kahramanlarının hayatında atın ehemmiyeti açıkça görülüyor. Onlar "yayan erin umudu olmaz; at işler er öğunür" gibi sözleri sık sık söylüyorlardı. Kahramanların atlan pek çok idi ki bu, tarihi bilgimize de uygundur. İslam müelliflerince Türkler atlan sayısız bir kavim olarak tanındıkları gibi, X. yüzyılda Türk hakanı da binekleri çok bir hükümdar olarak vasıflan-dırılmıştır1. Destanlarda kahramanların atlarının isimlerinden bahsedilmiyor. Onlar donları ile anılıyorlar2. Bunu tabii bulmak lazımdır. Çünkü, atlarının pek çok olduğunu söylemiştik Zamanımızda Türkiye'de da atlara isim vermek geleneği yoktur. Kahramanlar aygırlara biniyorlar. Çünkü, Türk atlarının aygır lan makbuldu. Halbuki Arab atlarında kısraklar tercih edilirdi. Aygır olmayan atı Türkler iğdiş ederlerdi. Bu surede atlar daha dayanıklı oluyorlardı. Türkler'in bu iğdiş edilmiş atlan Arab ülkelerinde de kullanılıyordu.

Atların başları çok defa koç ve toklu başlarına benzetiliyor. At türünü anlatmak için de yund sözü kullanılıyor. İyi at için kullanılan deyim, eskiden ve şimdi de kullanıldığı gibi, yüğrük sözüdür fakat atların yürüyüş tarzları üzerinde açık bir şey söylenmiyor.

Destanlarda soy ve makbul atlar olarak bidevi atlardan bahsediliyor. Bu atlar "bidevi atlar ıssını görüb okradıkta" sözü ile övülüyor. Bu bidevi atlar sözü ile Arab atlan kasdediliyor. Nitekim bir yerde bidevi at yerine "Arabi atlar" ibaresi geçiyor. Bidevi at sözünün Ak-Koyunlularca kullanıldığını ve onların bu atları pek makbul tuttuklarını biliyoruz. Bizzat Uzun Hasan Beğ bidevi atın (esb-i bedevi) değerini çok İyi takdir ediyordu. Arab atını yalnız Yalan Doğu'daki Türkler'in değil Hazar-Ötesi Türkmenlerinin de yalandan tanımış oldukları görülüyor. Onların deyişlerinde de Arab atı övülmektedir. Fakat destanların öz atı Kazılık atıdır. Kazılık atı "ylli-si-yelesi-kara" şeklinde vasıflandırılıyor ve sık sık anılıyor. Bu at, şüphesiz Oğuzlar'ın ünlü dağlan, kış da yaz da kan buzu erimeyen Kazılık Dağı'nın vadilerinde ve eteklerinde yetiştirildiği için onun adıyla anılmıştır.

Mamafih Selçuklu devrinden beri Anadolu'da, her yerde aranan soy atlar yetiştirilmekte olduğunu biliyoruz. Bu atlar bilhassa Karaman bölgesinde yetiştiriliyordu. Marco Polo'nun. Türkmenlerin yetiştirdiklerini söylediği güzel Türkmen atlan bunlardır. XIV. yüzyılda bir Arab müverrihi de Germiyan ve Kastamonu atlarım övüyor.
Fakat son asırlardaki uzun savaşlar ve diğer sebebler ile Türk köylüsünün yoksullaşması Anadolu'da atçılığı da yok etmiştir.

12. Kıyafet: Destanlarda kahramanların giyimi hakkında açık bir fikir edinilemiyor. Elbiseye destanlarda da ton (don) denilmekte ve gömleğin (kömlek=könlek) de adı geçmektedir. Aynca Boz-Oklar'ın başı at ağızlu Uruz Koca'nın erkeç derisinden kürk ve külah, giydiğinden bahsediliyor. Bundan, anlaşılacağı gibi kışın onların hepsi deri elbiseler giymekte idiler. Kürkler keçi derisinden yapılmış elbiseler giyilmeden çadırlar içinde bozkırlarda kışı geçirmek çok güç olurdu.

X. Yüzyılda Oğuzlar'dan ileri gelenlerinin, bilhassa komşu İslam ülkelerinde imal edilmiş olan gömlek ve kaftanlar giydiklerini biliyoruz. Halk ise herhalde kendilerinin dokuduğu ince yün ve ince keçeden yapılmış giyimler giymekte idiler. Destanlarda da kahramanların günlük giyimleri arasında ak kaftan zikrediliyor. Kızıl renkli kaftanı ise ancak evlenecek olanlar giymekte idiler.

Destanlarda, baş kabı olarak börk ve sarık adlan geçiyor. Börk Türkler'in milli baş kabıdır. Börkün XIH-XIV yüzyıllarda kızıl renkte olduğunu biliyoruz. Anadolu'da ilk defa ak renkli börk giymeyi XIII. yüzyılın ikinci yarısındaki Denizli uç bölgesi beylerinden Mehmed Beğ gelenek haline getirmişti. Bugün Türkiye'nin birçok yerlerinde iki türlü baş kabına börk denilmektedir.

Sarığa gelince, Tuğrul Beğ'in 1038 yılında Nişabur'a geldiğinde başında sarık bulunduğunu biliyoruz. XIV. ve XV. yüzyıllarda Anadolu'daki hükümdar ve beğler de sarık kullanmakta idiler. Türk sarığı orta büyüklükte ve kıvrımlı olup güzel bir görünüşü vardı. Bu sarık Mısır'da Türkmen sarığı olarak tanınmıştı.

Destanlarda ayak kabı olarak edik ve sokman adlan geçiyor. Edik3 son 15-20 yıla kadar Maraş, Adana Anteb ve Hatay vilayetlerinde giyilmekte idi. Bu, konçları takriben 40 santim uzunluğunda, ökçesiz, ucları kıvrık, san ve kırmızı renkli çizmelerdir. Edik bir kaç asır önce, hemen bütün Anadolu Türkleri tarafından giyilmekte idi. Hatta kadınların bile edik giydiğim biliyoruz. Sokmana gelince bu da çizme anlamında ise de edikten farklı olup olmadığı iyice anlaşdamıyor.

XV. Yüzyılda Osmanlılar da dahil olmak üzere, Türkiye Türkleri'nin kıyafetleri Çağatay Türkleri'ninkinin aynı idi. Mısırlı müverrih İbn İyas, Anadolu Türkleri'nin kıyafetlerim Türkmen kıyafeti olarak vasıflandırıyor. Destan kahramanlarının kıyafetlerinin de Türkiye Türkleri'nin kıyafetlerinin aynı olduğu anlaşılıyor.
Oğuzlar'ın saçlarını uzattıkları, buna mukabil yüzlerini tıraş ettikleri evvelce söylenmişti. Türkiye'de de halkın ve askerlerin yüzlerim tıraş ettikleri görülüyor. Mısır'ın fethi üzerine Osmanlı hizmetine giren Çerkeş Memlükleri'nin ilk işi sakallarım kestirmek ve Türkmen kılığına (yani Osmanlı kıyafetine) girmek olmuştu. Yalnız bizim destan kahramanları gibi Anadolu Türkleri de bıyık bırakmakta idiler.

Kahramanlardan Kazılık Koca oğlu Yiğenek "kulağı altun küpeli" olarak vasıflandırılır. XTV-XV. yüzyıllarda bazı Türk hükümdar ve beylerinin de Yiğenek gibi kulaklarına küpeler taktıklarını biliyoruz.

Karaman-oğlu Türkmenleri'nin kızıl börklü olduklarım söylüyor. Orhan Beğ'in kardeşi Ali Paşa, Orhan Beğ e has kullarının börklerinin rengi hakkında şöyle demişdi: "etraftaki beğlerin börkleri kızıldır. Senün bendelerinin börkleri ak olsun, Orhan Gazi bu sözü kabul buyurdu: "Bilecükde ak börkler büktürüb, adem gönderüb Amasya'da Haa Bektaş-ı Horasanı'den icazet alub, evvel kendü giyüb andan tevabii giydiler".

Yine destanlarda Oğuz eli'nde bazı yiğitlerin yüzlerinin peçeli olduğu söyleniyor ki, bunlar başlıca: Kan Turalı, Kara Çekür ve oğlu Kırk Kınuk ve boz aygırlı Bamsı Beyrek idiler. Bu gençlerin çok yakışıklı oldukları için yüzlerini peçe ile örttükleri anlaşılıyor. Bu sonuncu keyfiyetin göz değme inancı ile ilgili olması muhtemeldir.

13. Avcılık:

Beyler zümresine mensup olan kahramanların vakitlerini avlanmak ve toy vermek ve bazan da savaşmakla geçirdikleri görülüyor. Beylerin avcı başıları vardı. Beyler bazan yurtlarındaki avlakda yahut koruda tek başına avlanırlar, bazan da içlerinden birinin davetlisi olarak toplu bir halde ava çıkarlardı. Başlıca av hayvanları yürürden geyik, sığın ve uçardan da kaz, ördek, güvercin idi. Beslenen avcı kuşlar olarak da doğan, şahin ve sungur'un adları geçiyor.

Osmanlı av teşkilatında başlıca atmacacılar, doğancılar, çakırcılar ve şahinciler vardı. Türkiye'de son zamanlarda atmaca, dahi doğan ve şahin ile av yapılıyordu. Atmaca, üveyik ve bıldırcın gibi küçük kuşlar, şahin de keklik ile beraber kaz ve ördek için kullanılıyordu. Destanların birinde av ile ilgili bir gelenekten bahsediliyor. Buna göre bir kimse kendi toprakları içinde başkası tarafından avlanmış hayvandan pay dilemek hakkına sahip idi. Diğer Türk kavimlerinde de bulunan bu geleneğin esası henüz Anadolu'da yaşamaktadır.
Kısaca avcılığın Oğuz beğlerinin hayatında mühim bir yeri vardı.

14. Eğlenceler:

Destanlarda belirli zamanlarda yapılan bayram ve şenliklere dair hiç bir şey söylenmediği gibi, tarihi eserlerde de bu konu İle İlgili her hangi bir bilgiye rastgelinemiyor. Bizim destanlarda gördüğümüz, beğlerin sık sık toylar verdikleridir. Toy ziyafet demektir. Toylar doğum, beğ oğlunun ilk avı, bir dilekte bulunma, bir felaketten kurtulma, kısaca her hangi bir sevinç vesilesi İle verilmekte idi. Toyların diğer Türk kavimlerinde olduğu gibi, Oğuzlar'ın İçtimai hayatında da mühim bir yeri vardı. Toylar yalnız beylere değil, halka da veriliyordu. Bu, o kadar esaslı bir gelenek idi ki, Oğuzlar'da ve diğer Türk kavimlerinde siyasi ve İçtimai düzenin muhafazası toylar İle pek yakından İlgili idi. Beğlerbeği Salur Kazan Beğ Üç-Ok ve Boz-Ok beyleri ordasına geldiklerinde (yılda bir defa) geniş bir otağda onlar için büyük bir toy verirdi. Toyda yenilip içildikten sonra Kazan, hatununun elinden tutarak otağdan uzaklaşır, davetliler orada bulunan bütün eşyayı yağmalarlardı. Yağmadan sonra beyler metbuları Salur Kazan'ı selamlarlar ve atlarına binip yurtlarına dönerlerdi. Fakat Salur Kazan son defa, açıklanmayan bir sebebten, fevini, yani otağını mutadın hilafına, yalnız Üç-Ok beylerine yağmalatmış ve bu, Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca'nın isyan etmesine ve bir iç savaşın çıkmasına sebeb olmuştu.

Türkler, Yalan Doğu ülkelerine geldiklerinde diğer gelenekleri ara-smda bu yağmalı toy geleneğini de getirmişlerdi. Farsça manzum ve mensur eserlerde görülen han-i yağma (yağma sofirası) sözü bu yağmalı toyu ifade etmektedir. Selçuklulardan başka Suriye Atabeğleri devletinde (Zengiler) ve Osmanlılar'da da bu geleneğin devam ettiği görülmektedir.

Destanlarda çocuk ve delikanlıların oynadıkları aşık oyunundan da bahsediliyor ki, milli bir oyundur. Gök- Türkler devrinde bu oyunun oynandığını bildiğimiz gibi, bugün de hala Türkiye'de oynanmaktadır. Kürek kemiği ile olduğu gibi aşıkla da eskiden beri fala bakmak Türkler'in geleneklerindendi.

15. Davranışları:

Destan kahramanları soğukkanlı insanlar olarak görünmüyorlar. Onlar, karşılaştıkları olaylar karşısında taşlan ve coşkun tepkiler gösteriyorlar. Böylece "açığı tulduklanrıda", yani öfkelendiklerinde bıyıklarından kan çıktığı, yahut kara taşı kül eyledikleri söylenen alpların, sevdiklerinin tutsaklığı veya ölümü karşısında da "böğürü böğürü" ağladıkları görülüyor. Beğler, her kavmin asilzadeleri gibi, mağrur, şeref ve haysiyetlerine son derece düşkün insanlardır; haklarında yapılacak en küçük bir dedikoduya tahammülleri yoktur; bu gibi anlarda belki ölümü tercih ederler. Dirse Han, çocuğu olmadığı için kara otağa oturtulup, önüne kara koyun yahnisi getirilmesine üzülerek Bayındır Han'ın ordasını terketmişti.

Yine beylerden Beğil avcılıktaki maharetinin kendisinden değil de atından geldiğini söyleyen Bayındır Han veya Kazan'a:

"alplar içinde bizi kuskunumuzdan balçığa batırdun" diyerek kızgın bir halde ordasına gitmişti.

Bizzat Salur Kazan, beylerin:

"çoban bile olmasa Kazan kafiri alamazdı" sözü ile başına kakınç kakacaklarından korkarak Karaçuk Çoban'ın yardım teklifim reddetmiş, Kan Turalı da deve ile güreşirken sevgilisi Selcen Hatun'dan: "devenin burnuna yapış" sözünü duyunca kendi kendine şöyle demişti: "mere ben bu devenin burnuna yapışacak olsam kız söziyle yapıştı dirler. Yarın Oğuz eli'ne haber vara, deve elinde kalmışdı kız kurtardı diyeler".

Destanlarda "destursuzca" yani izin almadan bir kimsenin yağısına girmenin, yani düşmanına saldırmanın ayıp olduğu ısrarla belirtiliyor. Hatta, beylerden Şir Şemseddin "destursuzca Bayındır Han'ın yağısın" başmalda ün almıştı. Bu husus yani izin alınmadan bir kimsenin, bir boyun, bir elin yağısına saldırmanın ayıp oluşu başlangıçta elde edilecek doyumluğa (ganimete) ortak olmak kaygısı ile ilgili olsa gerektir. Çünkü Türkler'de de, her kavimde olduğu gibi, savaşın asıl gayesi doyumluk elde etmekti. Daha sonraları bu telakki (destursuzca yağıya girmenin ayıp oluşu) şeref ve haysiyeti koruma duygusuna dönmüş olabilir.
Kahramanların sevinç davranışlarından biri de kas kas gülmekti. Bugün Anadolu'da bu söz hala kullanılmaktadır.
Sevinçli bir haber, "muştuluk ve gözün aydın" sözleri ile bildiriliyordu.

Savaşlarda düşmanlarım yendikleri veya her hangi bir tehlikeyi atlattıkları zaman kul ve karavaş (erkek ve kadın köle) azad ederlerdi. Salur Kazan Beğ, Şöklü Melik'i yendikten sonra 40 kul ve 40 kırnak (karavaş= cariye) azad eylemiş, yani onları hürriyetlerine kavuşturmuştu. Fatih Sultan Mehmed'in de Otluk-Beli savaşım kazanması üzerine 40.000 den fazla kul ve karavaş azad ettiğini müverrihler yazarlar.

Oğuzlar hayretlerini çok defa bir ellerim diğerine vurmak suretiyle ifade ediyorlardı. Bu davranış beklenilmeyen sevindirici veya üzüntü verici, kızdırıcı bir olay ve haberin ani tepkisi idi. Bu davranış şekli şimdi de Türkiye'de görülmektedir.

Başlıca derin üzüntü davranışları ise ağlamaktı. Tutsaklık, ölüm gibi hadiseler sonucunda ordalara kara şiven girer, yani ordalar derin bir yasa bürünür, cesur beyler böğürü böğürü ağlarlar, kadınlar saçlarını yolar, yüzlerini ve yakalarım yırtarlar ve ayaklarından ayakkabılarını çıkarırlardı. Gök-Türkler'den Osmanlı hanedanına kadar değişmeden devam edip gelen geleneklerden biri de budur. Ağlamak ile duyulan derin ızdırap hafifletilmiş oluyordu. Türkler'de bu gibi hallerde ağlamak tabii bir tepki kabul ediliyor, ağlamamak ayıp saydıyordu. Bu yiğit, cesur, sert mizaçlı adamların günlerce ağlamaları, bazan ipekli elbiseleri çıkarıp çıplak bir halde kara kepenek giymeleri ve daha bazı yas gelenekleri İslam aleminin okumuş sınıfı tarafından hayret ve taaccüple karşdanıyordu.

Destan kahramanlarında derin üzüntünün bir tezahürü de börk veya sarıklarını yere vurmaktı ki, Osmanlılar da da aynı gelenek vardı.
Oğuz eli'nin başlıca yas alameti giydikleri mutad ak renkteki elbiseleri çıkarıp karalar giymekti. Bu geleneği de Selçuklu devrindeki Türkmenler arasında, İran Moğolları'nda, Timurlular'da, Kara-Koyunlular'da, Ak-Koyunlular'da, Anadolu beyliklerinde ve nihayet Osmanlılar'da görmekteyiz.

Destanlarda görülen diğer bir gelenek de kahramanların öldükleri takdirde atlarının boğazlanıp yuğ aşlarının verilmesini vasiyet etmeleridir. Bu çok eski bir Türk geleneği idi. Gök-Türkler çağında ölünün atlarının kendisi ile birlikte gömüldüğünü veya kesildiğini bildiğimiz gibi, X. yüzyıldaki Oğuzlar'da da ölenin atlarının kesilip etinin yendiğini görmüştük.

Bugün de Türkiye'de ölen bir kimsenin arkasından umumiyetle helva pişirilip dağıtılmaktadır.
XI. destanda ölülere aş (yemek) verildiğinden de bahsediliyor. Türklerde ve Moğollar'da böyle bir geleneğin de var olduğunu biliyoruz6.
Üç-Ok, Boz-Ok arasındaki kardeş kavgasını anlatan sonuncu destanda, ölmek üzere bulunan Beyrek, atının kuyruğunun kesilmesini söylemiş ve yoldaşları da bunu yerine getirmişlerdir1. Bu da pek eski bir Türk geleneği idi. Altay kazılarında bulunan atların kuyrukları 25 santim kadar kesikti. Anadolu'daki gelenek böyle idi. Yani kuyruğun ancak bir kısmı kesiliyordu2. Buraya kadar yazdıklarımızdan, Osmanlı hanedanının pek eski Türk geleneklerini yaşattığı anlaşılmış bulunuyor. İşte Hunlar devrinden gelen, ölenin atının kuyruğunun kesilmesi geleneği de bunlardan biri idi.

Yavuz Selim'in ağabeyi Ahmed Beğ'in oğlu Süleyman Beğ genç yaşında 919 (1513) yılında Mısır'da taundan vefat etmişti. Yakışıklı bir genç olan Süleyman Beğ'in cenaze töreni Anadolu Türkleri'nin geleneğine göre yapıldı. Yani merhum şehzadenin tabutunun önünde kuyrukları kesilmiş, eğerleri ters çevrilmiş olan atlan götürülmüş, kırılmış olan yaylan ile sarığı da tabutunun üzerine konmuştu.

Destan kahramanlarının fazilet telakkilerine gelince, bunlar başlıca cesur ve merhametli olmak, güçsüzleri korumak, yoksullara yardım etmektir. Zayıflara, yaşlılara sataşan ve yolculara, çobanlara saldıranlar onlar katında kötü insanlardır.

Destanların dili ile Alınca kalesinin kafirleri, tutsak bulunan Oğuz eli'nden Uşun Koca oğlu Eğrek'i kendisini kurtarmağa gelen kardeşi Seğrek ile döğüştürmek için ona kardeşi hakkında:

"şunda bir delü yiğit, yolcunun, yolakcıran, çobanın, çoluğun etmeğin alır" demişlerdi.

Dirse Han'ın yoldaşları Dirse Han'ı oğlundan nefret ettirmek için oğlunun güzel kızlan çekip aldığı, yaşlılara hakarette bulunduğu iftirasını ortaya atmışlardı.
Az yukarıda destan kahramanlarının çabuk öfkelenen insanlar olduklarım söylemiştik Fakat onlar sevdiklerine karşı şefkatli, tatil dilli oldukları gibi, düşmanlarına karşı bile merhametli davranıyorlar, savaşlarda aman diyeni öldürmüyorlardı. Beyrek kendisinin öldüğünü söyliyerek sevgilisi ile evlenmek üzere bulunan Yalancı Oğlu Yartacukun ayağına düşmesi ve kılıcının altından geçmesi üzerine onu atfetmişti.

Destanlarda alp, cesur, ağır başlı, merhametli, zayıfları koruyan (kalmış yiğit arkası), övünmeyi sevmeyen bir insandır ki, bugünkü milletlerin kahramanlık tipinin aynıdır. Alplar birbirlerinin adlarını sormazlardı; bu, nezaketsizlik sayılırdı. Bu gün bile köylüler arasında birinin ismi nezaket ifade eden bir kelime ile sorulur.
Alplara korku vermek yani cesaretlerini kıracak sözler söylemek de onlar katında ayıp bir davranış idi.

Bütün tarihleri boyunca Türkler üzerinde cemiyetçi bir ruh hakim olmuştur. Onlar sevinci de, felaketi de hep birlikte karşılıyorlardı.

VÜI. yüzyıldaki Gök-Türk kağanının:

"Türk budunu için gündüz oturmadan, gece uyumadım" demesi bu ruhun güzel bir ifadesidir. Hakan, sultan ve beyin vazifesi halkı, kendilerinden hoşnut etmek ve onlara sıkıntısız bir hayat sağlamak idi. Destanlarda açları doyurmak yalıncakları giydirmek, borçluyu borcundan kurtarmak başlıca faziletli hareketlerden sayılıyor. Salur Kazan'a dair Şecere-i Terakime'deki manzumede onun 41 atın etini bir kazana salarak bu eti eli ile halka üleştirdiğinin söylendiği görülmüştür. Osmanlı müverrihleri de Osman ve Orhan beylerin aş pişirilip yoksullara dağıttıklarını yazarlar.

Yine destanlarda kuru çaylar üzerine köprü yaptırmak, ulu yollar kenarında imaretler kurdurmaktan da bahsediliyor. Birinci Bölümde Türk hükümdarlarının ve beylerinin idare ettikleri yerleri cami, medrese, hastahane, imaret, kervansaray, hamam ve köprüler ile süslediklerine kısaca temas edilmişti. Bugün bu abidelerin büyük bir kısmı onların bu hususta gösterdikleri büyük himmet ve gayretin tanıkları olarak zamanımıza kadar gelmiştir. Fakat bu eserleri vücuda getiren sultan ve beylerin oturdukları binalar öyle mütevazi yapılar idi ki, şimdi çoğunun yeri dahi bilinmemektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OĞUZ DESTANLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:09

16. Destanların Ehemmiyeti:

"Yiğitleri mürüvvetlü Kocaları taatlü ve hürmetlu Oğuz"

(meçhul bir ozanın sözleri)

Dede Korkut destanları, daima tekrar ettiğimiz gibi, Türkiye, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan Türkleri'nin yahut umumi bir deyimle Batı Türkleri'nin bizce bilinen en eski destanlarıdır. Bu destanlar, okuyanların tasdik edecekleri üzere, kır çiçekleri kadar güzeldir. Hatta bu destanların milli edebiyat bakımından nesir sahasında, Oğuz türkçesi'nin eşsiz bir şaheseri olduğunu söylemek mümkündür. Bu destanlarda türkçe, Yunus Emre'nin şiirlerinde olduğu gibi, ne kadar akıcı, ne kadar tatlı ve ne kadar parlaktır.

Destanların mahiyetlerine gelince, onlar en mühimleri tarihi olaylara dayanan orijinal, alaka ve zevkle okunan konulardır.
Biliyoruz ki, destan kahramanları savaşçı bir ruha sahiptirler. Hatta onlar arasında böyle bir ruhla yetişirilmiş kadınlar bile görülür. Fakat tasdik etmek yerinde olur ki bozkırlarda böyle bir ruh taşımadan hayatın devam ettirilmesi mümkün olmuyordu. Orada şiddetli kışlar ve yut denilen hayvan kırımı yüzünden sık sık açlık felaketiyle karşılaşılıyor, her an düşman hücumları bekleniyordu. Bu husus böyle olmakla beraber kahramanlar umumiyetle mütecaviz insanlar olarak görünmüyorlar. Onlar nefislerini korumak, yakınlarını kurtarmak, kendilerine veya yakınlarına yapılmış fena bir hareketin öcünü almak için harekete geçiyorlar. Kahramanlarımız göçebe bir cemiyetin mensupları olmakla beraber, bu yiğitlerde zamanımız telakkilerinin tasvib etmiyeceği bir davranış görülmez. Onlar kötü yürekli ve hiyleci kimseler olmayıp, bilakis yoksullara yardımcı, zayıfları koruyan, bağışlayıcı, vefalı, büyüklerine saygılı, fakat şeref ve haysiyet duygusuna bağlı, kadınları hor görmiyen mert insanlardır. Bütün bunlar Oğuzlar'daki faziletli insan tipinin vasıflarıdır. Her halde alplar, bütün bu vasıfları taşıyan insanlar olmalı idiler. Alplık ruhu şüphesiz, sadece cesaretten gelen basit bir davranış değildi.

XIV-XVI. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan'daki Türk topluluklarınca bu destanlara, atalara ait en değerli yadigar gözüyle bakılmıştır. Onlar atalarını, yaptıkları büyük fetih hareketlerinden ziyade, bu destanlar ile sevmişlerdir. Yine bu destanların tesiri iledir ki, o asırlardaki Türkler nazarında Oğuzlar, cesur ve iyi yürekli insanlardır. Bugün bile Türkiye'nin bazı bölgelerinde Oğuz, hiyle bilmez, kötülük yapmaz anlamında bir sıfat olarak kullanılır.

Böyle olmakla beraber yüksek tahsilli eski Osmanlı müellifleri bu destanlara ehemmiyet vermemişler, hatta onları okuyan ozanlar İle alay etmişlerdir. Fakat ozanların bu eseri şüphesiz gittikçe yayılmak ve hatta diğer milletlerce de tanınmak suretiyle ebediyen okunacaktır. Buna karşılık Osmanlı müelliflerinden pek çoğunun eserleri unutulmaya mahkum olmasalar bile, sayısı çok az bir mütehassıslar heyetince bilinecektir. Bu keyfiyet onların, bilhassa türkçeyi tabii yolundan çıkararak eserlerini sun'i bir dille yazmalarının mukadder bir neticesidir. Fakat itiraf etmek lazımdır ki, destanlar bugün bile Türk aydınlarınca iyice bilinmemekte ve okullarda da oku tutmamaktadır. Bu da şüphesiz onların gerektiği gibi tanıtılmamış bulunmasından ileri geliyor. Bu iş yapıldığı takdirde bu milli ve değerli esere layık olduğu ehemmiyetin verileceği ve okullarda bütün Türk çocuklarına okutulacağı muhakkaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OĞUZ DESTANLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 07:09

ÖZET

Burada destanlar hakkında yapmış olduğumuz bu İncelemenin kısa bir hülasasını vermek her halde faydasız olmıyacaktır.
Destanlar X. ve XII. yüzyıllarda Seyhun boylarında yaşayan Oğuz eli'ne aittir. Destanların kahramanları da bu Oğuz eli'nin beyleridir. Bu beylerin komşu Kıpçak beyleri ile savaşlarına ve kendi aralarındaki çekişmelere dair hatıralar onların torunları tarafından Yakın Doğuya getirildi (en kuvvetli ihtimal ile XIII. yüzyılın birinci yarısında). Hatıralar, pek muhtemel olarak, burada destanlaştı; XIV. yüzyılın başlarında yazıldı ve Oğuz-name adı altında bir kitapta toplandı. Bu Oğuz-name'nin teferruat bakımından elimizdekinden epeyce farklı olup, hatıraları daha sadıkane bir şekilde aksettirdiği muhakkaktır. Fakat ne yazık ki bu Oğuz-name bugüne kadar elimize geçmemiştir. Bereket versin destanlar, sayısı hiç de az olmayan ozanların hafızalarında yaşıyordu. Onlar destanları her tarafa yaydılar ve herkese sevdirdiler, öyle ki hükümdar sarayları ve şeyhlerin tekkeleri bile bunların tesir sahası dışında kalamadı. Ü.Murad'ın sarayında bu destanları okuyan o-zanlar bulunmakta olduğu gibi, yine bununla ilgili olarak Fatih'in torunlarına da Oğuz Han ve Korkut adlan verilmişti. Daha önce de söylendiği üzere, Osmanlılardan başka hiç bir Türk hanedanında Türk destanlarının bu ünlü isimlerine rastgelinmez.

Hacı Bektaş-i Veli'nin menkıbelerine ait olan Velayetname'de bizim destan kahramanlarının da adları geçer. Bundan başka adı geçen tarikatın ulularından Otman Baha'nın ise Oğuz-name dili ile konuştuğunu ve şiirler söylediğini biliyoruz. Mamafih o zamanlarda Otman Baha'nın bir istisna olmadığını söyliyelim. Gülşeni tarikatının kurucusu İbrahim-i Gulşeni'de (ölm 1533) kendisini pek çok şeyhlerin yaptıkları gibi, Peygamber ailesine veya Peygamber'in yakın bir sahabesine değil Oğuz Ata'ya bağlar; menakıbnamesi'nde de Oğuz Han'dan gelen sülalelerden bahsedilir.

XVI. yüzyılda, ozanların Türk cemiyetinin manevi hayatında oynadıkları rol yine kuvvetle devam ediyordu. 1526 yılındaki Mohaç savaşından bir gece önce yapılan şenlikte ozanların da kopuzları ile bu destanları okumuş olduklarını biliyoruz.

Aynı yüzyılın İkinci yarısında, evvelce söylediğimiz gibi, elimizdeki destanlar yazılmıştır. Böylece bu destanlar Oğuz-eli'nin yaşadığı tarihten aşağı yukarı beş asır sonra yazılmış oluyor. Destanların yine XIV. yüzyılın ikinci yansında eskiden beri Türk kültürünü benimsemiş ve sevmiş olan Kürdler arasında da çok yayılmış olduğu görülüyor. Oğuz Han'ın, destanlarda adı geçen, "bıyığı kanlı Bügdüz Emen'i elçilikle Peygamber'e gönderdiği ve Büğdüz Emen'in Kürd olduğu hakkında Kürdler arasında dolaşan bir rivayet1, bu destanları Kürdler'in nasıl benimsemiş olduğunu açık bir şekilde gösterir. XV. yüzyılın ikinci yansında veya XVI. yüzyılın ikinci yarısında veya XVI. yüzyılın başlarında İran'a giden ve kaynaklarda Kürd menşeli olduğu söylenen Hmısh oymağının beylerinden birinin destan kahramanlarından Salur Kazan'ın kardeşi Kara Güne'nin adını taşıdığı, bu beyin oğlunun da Kara Güne'nin oğlu Budak'ın ismi ile anıldığı yukarıda yazılmıştı. Bunun gibi, XVI. yüzyılın ikinci yarısındaki Erdelan Kürd beylerinden birinin de adının Başat olduğunu biliyoruz.

Söylendiği gibi, destanların ana konusunu Oğuzlar'ın komşuları Kıpçaklar ile savaşları ve kendi aralarında yaptıkları kardeş kavgası teşkil ediyor. Bunlar, n. ve XII. destanlarda anlatılır. II. destandan anlaşıldığına göre başlarında Şöklü Melik'in bulunduğu Kıpçaklar, Salur Kazan'ın Oğuzları'na karşı galebe elde etmişler ise de Salur Kazan parlak bir zafer ile bu yenilginin acısını çıkarmıştır. Salur Kazan'ın büyük şöhretinin ve Oğuz beğlerinin başı mevkiine yükselmesinin bu başarı ile sıkı bir ilgisi olduğu şüphesizdir. Destanlarda geçen Şöklü Melik, Buğacık Melik, Kara Tüken Melik ve Demir Yaylı Kıpçak Melik ise Oğuz beylerinin düşmanları olan Kıpçak beyleridir.
Kardeş kavgasını anlatan XII. destana gelince, burada daha önce de söylendiği gibi, Üç-Oklar (İç-Oğuz) ile Boz-Oklar (Dış Oğuz) arasında yapılan savaşta Boz-Oklar yenilmişler ve Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca da öldürülmüştür. Yakışıklılığı, kibarlığı ve iyi kalpliliğiyle. "Oğuz'un imrencesi" lakabını almış olan Bamsı Beyrek'in de bu kardeş kavgasının kurbanı olduğunu biliyoruz.

Basat'ın Tepe-Göz'ü öldürdüğü boyunda (destanı), bize göre, olmuş bir olay saklıdır. Yani Tepe-Göz, sandığımıza göre, bir Kıpçak beyini temsil etmektedir. Bu Kıpçak beyi karşısında Oğuzlar'ın daha ziyade yahut münhasıran Boz-Ok kolu (Dış Oğuz) yenilgilere uğramış ve onların birçok ünlü beyleri hayatlarını kaybetmişlerdir. Bunlar Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca'nın oğlu Kıyan Selçık, Düzen oğlu Rüstem, Demir Donlu (yani zırhlı) Mamak ve iki kardeşi ile birlikte Anık Candan idiler. Uruz Koca'nın küçük oğlu Başat sonra Tepe-Göz'ü yenerek onun Boz-Oklar'a çektirdiği ızdırapların öcünü almıştır.

Diğer geri kalan destanlardan bir çoğu kahramanların tutsaklığını anlatır. Bu da yapılan alanlar ve baskınlar ile her yerde ve her zaman vukua gelen bir olaydır.
Elimizdeki destanlar çok geç yazılmış olmakla beraber onlarda eski gelenekler görülmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Oğuz Boyu

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir