Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Moğol İstilasından Sonra Türkmenler'in Durumu

Burada Türk Milletinin Temel 3 Boyundan Biri Olan Oğuz Boyu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Moğol İstilasından Sonra Türkmenler'in Durumu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:52

MOĞOL İSTİLASINDAN SONRA TÜRKMENLER

Moğol istilasının en mühim sonuçlarından biri de Orta Asya Türk etnografyasını değiştirmiş olmasıdır. Uygur, Karluk, Kıpçak ve diğer bazı Türk kavimleri, bu istila neticesinde çözülerek geniş ölçüde kavmi hüviyetlerini kaybettiler. Bunlar ile Moğol oymaklarının birleşmesinden yeni kavimler meydana geldi ki, bunların dili Türk ve siyasi mazileri Moğol idi. Meşhur Timur bunun tam bir örneğidir. Böylece bugün Orta-Asya'daki Özbek, Kazak, Kara-Kalpak, Doğu-Türkistan Türkleri, bu karışma ve kaynaşmadan meydana gelmiş yeni kavimlerdir. Yüz şekilleri ve dilleri Kırgızlar'ın Moğollar ile karışmış olduklarını gösteriyor.

Moğol istilası, İslam aleminin çehresini de tamamiyle değiştirdi. Halifesiyle, memluk askeriyle, parlak kültürü ve zengin ticari hayatiyle eski alem ortadan kalktı. Moğol istilasından sonra ortaya çıkan yeni alemde Türk kültürü mühim bir mevki kazandı. Bu ise Anadolu'da olduğu gibi, Maveraünnehrde, Azerbaycan'da Türk nüfusunun eskisine nisbetle çok yoğunlaşmış bulunması ile ilgilidir. Yalnız bu hususta Anadolu Türk ülkeleri arasında en başta geliyordu. Türk dili, Osmanlı İmparatorluğunda XVI. yüzyılda rakibsiz bir duruma gelmişken Türkistan denilen Maveraünnehr'de, XX. yüzyılın başlarında dahi farsça, hala resmi dil olarak kullanılıyordu.

1- Hazar - Ötesi Türkmenleri

Türkmenler Moğol hakimiyetinden sonra da eskisi gibi, yakın Doğu'nun en büyük siyasi kuvveti olmakta devam ettiler. Moğol istilası yüzünden Türkmenlerin pek çoğu Anadolu'da toplanmıştı. Onlar XV. asırdan itibaren İran'ın siyasi kaderini'de ellerine aldılar ve bunu XX. asrın ilk yarısının ortalarında kadar sürdürdüler. Moğol istilası üzerine Maveraünnehr, Horasan ve Azerbaycan'da yaşayan Türkmenlerin pek çoğu Anadolu'ya geldiler. Bunlar istilanın önünden kaçmışlardı. Martgışlık'da X. yüzyıldan beri yaşamakta olan Oğuzlar bu istiladan pek müteessir olmadılar. Çünkü, yurdları Manğışlak istila sahası üzerinde olmayıp kenarda kalıyordu. Bununla beraber, onlar ilk önce Altın Ordu hanlarına, sonra da Hive'de oturan hanlara tabi oldular. Mangışlak'takl, Türkmenler in mühim bir kısmı Salur boyundan idi. Ebul-Gazi Han'ın Şecere-i Terakime'sindeki bir kayda göre, Şah-Melik'in öldürülmesinden dolayı başgösteren dağılma üzerine1 Oğuzlardan pek önemli bir küme Mangışlaka gitmiştir. Bu Oğuz kümesinin içinde her boydan olmakla beraber, çoğunluğunu Eymür, Döğer, İğdir, Çavuldur, Karkırı, Salur ve Ağar boylarına mensup kollar meydana getiriyordu. Mangışlak'a giden bu Oğuz kümesinin başında, yine aynı müellife göre, Kılık Beğ, Kazan Beğ ve Karaman Beğ vardı. Bu sözlerden Mankışlak'ın Oğuz elinin dağılması sonucunda bir Oğuz yurdu haline geldiğine inanıldığı anlaşılıyor. Mangışlak'takl Salurlar'ın İçki (İç) Salur ve Taşkı (Dış) Salur olmak üzere iki kola ayrıldıkları biliniyor. Türkmenler, XVII. yüzyılda Tomut, Ersan, Teke ve Sarık gibi büyük Türkmen topluluklarının Salurlar'dan çıktığına inanıyorlardı. Eğer bu iddia doğru ise, bugünkü Türkmenistan Türkmenlerinin ezici çoğunluğunun aslında Salurlardan olduğunu kabul etmek icab eder. Halbuki Salurlar'dan önemli kolların da batıya göç etmiş olduklarım biliyoruz.

Mangışlak'ta Çavuldur (Çavundurflstrdan da pek mühim bir kol bulunuyordu. Bu Çavuldurlar Üe İğdir ve Soynacılara mensup bir zümre Rus Çarı Petro zamanında Kalmuklar tarafından Kuzey Kafkasya'ya götürüldüler. Bunların nüfusları 1912'de 15.534 olarak hesab edilmiştir. Kafkasya'ya götürülen bu Türkmenler uzun müddet Orta Asya'daki eldaşları ile münasebetlerini kesmemişler ve Mahdum Kulu'yu da büyük şairleri olarak tanımışlardır. Yaşadıkları bölgenin adiyle "Stavrapol Türkmenleri" denilen bu Türkmenler, varlıklarını zamanımıza kadar sürdürmüşlerdir. X.yüzyıldan beri Manğışlak yarımadasında yaşayan Türkmenler, bilhassa Mangıtlar ve Kalmukların saldırışları sonucunda bu yurdlarından göç edip, Balhan ve Horasan'a gelmişlerdir. XIX. yüzyılda artık orada hiç bir Türkmen'e rastgelinmiyordu. Balhan ve Horasan bölgelerindeki Türkmenler Seyyahlara asıl yurdlarının Mangışlak olduğunu söylemişlerdir ki, onların ezici çoğunluğu için bu söz bir gerçektir. Şecere-i Terakime'de Balhan dağlarında eskiden beri oturan Türkmenler olarak Oklu (-> Ohlu), Göklü ve Sultanlı oymakları zikrediliyor. "Oklu Türkmeni'nin adı XVI. yüzyıla ait Safevi kaynaklarında, Eymür (Eymir), Salur ve Göklenler ile birlikte geçer. Bunların hepsine birden Yaka Türkmeni veya daha umumi bir deyimle Sayuk Hanlı Türkmenleri deniliyordu. Türkmenlerin büyük şairi Mahdum Kulu'yu (XIII. yüzyıl) çıkarmış olan Göklenler, Gürgen (Curcarı) ırmağının yukarı yatağında yaşıyorlardı. Bunların bir oymak birliği teşkil etmedikleri görülüyor. Bu küme de (Vambary'ye göre 12.000 çadır), az nüfuslu Beğ-Dili, Bayındır, Kayı ve Eymür gibi boylara mensup oymaklar görülmektedir2. Buradaki Kayı obası Osmanlı hanedanının kendi boylarından olduğunu biliyordu.

Şecere-i Terakime'de 1570 yıllarından önce Hazar Denizine dökülen Ceyhun'un kıyılarında çiftçilik yapan Hızır-Eli Türkmenlerinin aslı kul yani köle olan bir yabancının oğlundan geldikleri söyleniyor. Yine Şecere-i Terakime'ye göre, Ali-Eli, Hızır'ın kardeşi Ali'den, Kullar oymağı Hızır'ın diğer kardeşi İk (yahut Eyik)'den, Kara-İvli (Evli)ler de yine Hızır'ın kardeşlerinden Kaşağ'dan inmişlerdir. Bu durumda burada geçen Kara-İvlilerin bu addaki Oğuz boyunun bir kalıntısı olduğu düşüncesi zayıflıyor. Gerçekten Anadolu'da zamanımızda Kara-Evli adlı bir oymağa rastgelinmiş ise de, bunun da menşei şüphelidir.

Kara-Evliler, yine Şecere-i Terakime'ye göre, Amu-Suyunun kıyısında ve Acı-Deniz (Hazar Deniz'in yakınında oturmakta olup, toprakları verimsiz ve saydan azdı. Aynı eserde Bazhan'daki "Tevecuer", "Eski Halkı" oymaklarının da Türkmen olmayan kimselerden türe-dikleri yazılıdır. Bütün bunlar ve diğer tarihi bazı deliller Hazar-Ötesi Türkmenleri araşma zamanla, Çağatay, Özbek ve sair uluslara mensup oymakların, ailelerin ve şahısların girmiş olduklarını gösteriyor. Biz XVI. yüzyılın ikinci yarısında bu Türkmenler arasında Celayir-oymağının bulunduğunu biliyoruz ki, bu oymak aslen Moğol olup, evvelce Çağatay ulusuna dahildi.

Hazar - Ötesi Türkmenleri'nin başlıca hangi boylardan geldikleri sorusuna gelince, bu hususta, ehemmiyetlerine göre şu isimler zikredilebilir:

Salur, Çavuldur (Çavundur-Çavdur), İğdir, Yazır, Eymür (Eymir), Karları. Bunlar Balhan ve Horasan bölgelerine Mangışlaktan gelmişlerdir. Onlar arasında nüfusları çok daha az Oğuz boy obaları İse Bayındır, Beğdili ve Kayı'dır. Üç-Okların Boz-Oklara nazaran sayıca daha fazla oldukları da bir gerçektir.

Türkmenler, bütün seyyahlarca Orta Asya'daki Türkçe konuşan ellerin en savaşçısı kabul edilmiş olmakla beraber bir devlet kurmak şöyle dursun, Mangıl ve Kalmuklar'a bile mukavemet edemedikleri gibi, nefret ettikleri Özbeklere de yüzyıllar boyunca vergi vermeğe mecbur kalmışlardır. Halbuki Anadolu'daki Türkmen topluluklarından devlet kurmayan ve ya devlet kurulmasına katılmayan kalmamıştı. Hazar-Ötesi Türkmenleri'nin siyasi bir birlik meydana getirememeleri, onların yerleşik hayata geç intibak etmelerine ve parçalanmış bir duruma düşmelerine de sebep olmuştur. Şimdi onların büyük çoğunluğu Türkmenistan Cumhuriyetinde yaşamakta, bazı mühim kolları da İran ve Afganistan devletlerinin tebaaları arasında bulunmaktadır.

Ebu'l-Gazi'nin eserinden öğrendiğimize göre, XVII. yüzyılda Türkmenler" in elinde birçok Oğuz-nameler görülmekte idi. Bu Oğuznamelerin muhtevaları hakkında tam bir bilgiye sahip değiliz. Çünkü, hiç biri bize kadar gelmemiştir. Yalnız şu kadarını biliyoruz ki, bu Oğuznamelerde de Dede-Korkut ve Salur Kazan ile ilgili haberler bulunmakta idi. Bu Oğuznamelere Cami'üt-Tevarih'in de kaynak olup olmadığı hususunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Oğuz-nameler XIV.-XVII. yüzyıllar arasında Harizm!den Rumeline kadar bütün Oğuz Türklüğünün yaşadığı yerlerde söyleniyor ve okunuyordu. Bu, bütün Batı Türklüğünde ortak bir gelenekti. XVII. yüzyıldan itibaren bu Oğuz-namelerin yerini Kör-Oğlu destanı aldı. Kör-Oğlu, XVI. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında Bolu sancağının Gerede kazasında, onbeş yirmi adamla haydutluk yapmağa başlamış bir yiğit idi. Kendisinin adı geçen kazanın Sayuk (şimdi: Sayık) köyünden olduğu biliniyor. İyice anlaşıldığına göre soma bu işi Tokat-Sivas arasındaki Çamlı-Betde devam ettirmiş ve belki sonra1 İran'a gitmek zorunda kalmıştır. aşıklar XVII. yüzyılda onun yiğitliklerini anlatan destanlar okumağa başladılar. Fazla olarak, Ferhod ile Şirin, Tuhir ile Zühre, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri de İran ve Anadolu Türklerinde olduğu gibi, Sayın Hanlı Türkmenlerinin de en sevdikleri hikayelerdi. Böylece, mezheb ayrılığına rağmen, Oğuz-elinin üç ayrı yerde (Anadolu, İran, Hazar-Ötesi) bulunan toplulukları arasında yeni ortak kültür meydana geldi ki bu, pek dikkate şayan bir husustur. Hazar-Ötesi Türkmenleri, siyasi bir varlık gösterememişlerse de, Mahdum Kulu (XVIII. yüzyıl) gibi, büyük bir şair yetiştirmişlerdir. XIX. yüzyılda Türkiye'deki son Türkmen oymaklarının da Dadal-Oğlu, El-Beğli-Oğlu ve Gündeşli-Oğlu gibi, tanınmış şairleri olduğunu biliyoruz. Bu münasebetle, Barthold'un da söylediği gibi, Türkmenler'in her zaman ve her yerde daima milli şairler yetiştirmiş olduklarını belirtmek lazımdır.

Kaynakça
Kitap: OĞUZLAR
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Moğol İSTİLASINDAN SONRA TürkMENLER'İN DURUMU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:52

2- İran

İran'a gelen Moğollar*m gayet İyi yetiştirilmiş ve mükemmel teşkilatlı bir orduları olduğu gibi, tecrübeli memurların başında bulunduğu bir büroya da sahip idiler. Bu büroda Uygur yazısı ve 12 hayvanlı Türk takvimi kullanılıyordu. İran'da Uygur yazısı Moğollardan sonra bırakıldı ise de 12 hayvanlı Türk takvimi son asra kadar kullanılmakta devam etti. Bu divanda yazı dili olarak Moğolca'nın yanında Türkçenin de kullanıldığı hükmünü verdirebilecek bazı deliller vardır. Devletin dayandığı ulus hakim kümeyi meydana getiren Moğol unsuru ile onların maiyyetinde bulunan Türklerden müteşekkildi. Moğol unsuru, Menkul, Arlal (Arulat), Suğanut, Suldus, Bisuut, Oryahkat, Kurulas ilh... olmak üzere asıl Moğol ulusuna mensup boylamı obaları ile Celayir, Sunil, Tatar, Kireyli, Uyrat ve şaire gibi Moğolca konuşan kavimlerin kollarından meydana gelmişti.

Türklere gelince, bunların pek mühim bir kısmını Uygurlar teşkil ediyordu. Uygurlar yalnız devlet memuru ve din adamı olarak değil, kalabalık sayıda asker olarak da gelmişlerdi. Uygurlardan başka Kıpçak, Karluk, Küçey ve şaire gibi diğer Türk kavimlerine mensup çok sayıda unsurlar da gelmiştir. bunların bir kısmı Moğol hanları ve beylerinin maiyyetleri ve askerleri arasında bulunmakta idiler. Böylece İran Moğolları arasında başlıca iki dil konuşuluyordu: Moğolca ve Türkçe. Moğolca'nın, gittikçe ehemmiyetini kaybetmekle beraber, XIV. yüzyılın ikinci yarısına kadar konuşulduğu biliniyor. İlk Moğol hanları Hülegü, Abaka ve hatta Argun'un Türkçe bildikleri şüphelidir. Gazan ve halefleri bu dili biliyorlardı. Esasen, Moğollar arasındaki Türk unsurunun ehemmiyet kazanması da bu hükümdar ile başlar. Moğolların İslamiyeti kabulleri ile Türkleşmeleri arasında bir muvaziliğin varlığı görülür. Her halde ikisi bir birine tesir etmiş olmalıdır. Olcaytu (1304-1316) zamanında başta Uygurlar olmak üzere, Türkler mühim mevkilere geçtiler. Uygurlardan Sevinç Aka, Ebu-Said'in atabeği ve beylerin başı idi. Onun kardeşi Öğrünç de, bir Uygur tümeninin başında, nüfuzlu emirlerden biri olarak görünüyor. Diğer büyük Uygur emirlerinden biri de asil bir aileye mensup bulunan Esen (İsen) Kutluğ idi. 1329 yılında İlhanlı devletinin Ulus beğleri yani merkez emirleri Celayir Şeyh, Hasan Beğ, Esen Kutluğ oğlu Mahmud, Sevinç'in kardeşi Öğrünç, Ali Kuşçu'nun oğlu Şeyh Ali olup bunlardan son üçü Türk asıllı idiler. İlhanlı devletinin çökmesinden sonra Anadolu'da bir devlet kuran Eretne'nin de Uygur Türklerinden olduğunu biliyoruz. Eretne'nin ağabeyi Turumtaz da Gazan ve Olcaytu'nun yalan emirleri arasında bulunuyordu. Bu hükümdar zamanında Ali-Kuşçu ve kardeşleri Bayıtmış ile İl-Basmış ve diğer bazı emirlerin de Kıpçaklar'dan olduğu görülüyor.

Gazan Han Müslümanlığı devletin resmi dini yapmış olmakla beraber, ulusunun geçmişine ve geleneklerine bağk bir hükümdardı. Moğollar'ın tarihini iyi bilen Pulat Cinsangın anlattıklarım zevkle dinliyordu. Kısa süren hanlığı esnasında devletini iyi bir düzene kavuşturmak için tedbirler alırken, Türk ve Moğollar'ın tarihlerinin yazılmasını da emretmişti. İslam müellifleri, umumiyetle Moğollar'ı Türkler'den bir kavim saymışlar ve bazan onları Türk olarak vasıflandırmışlardır. Dış benzerlik ve Moğollar arasında pek çok Türk bulunması onlardaki bu kanaatin başlıca sebeblerini teşkil etmelidir. Gazan Han'ın sarayında da böyle bir fikir mevcut idi. Camiüt-tevurih'te bu fikrin tam olarak aksettirildiği görülüyor. Türk ve Moğol ensabı, bir birinden ayrılmış olmakla beraber, Türk adı altında aynı bölümde incelenmiş, bu arada Oğuzlar'ın ensabına da geniş bir yer verilmiştir.

Ebu-Said Bahadur Han'ın 1335 yılında ölümünden sonra Moğol kudreti kırıldı. Moğollar arasında, bozkırlarda olduğu gibi kanlı ve uzun bir mücadele başladı. 1277 yılında Moğollar Anadolu'nun idaresini doğrudan doğruya, ellerine aldıktan sonra bu ülkede çok sayıda bir Moğol kuvveti bırakılmıştı. Bu kuvvetin başında merkezden tayin edilen bir emir vardı. İkinci büyük Moğol kuvveti de merkezi Musul olan Diyarbekir vilayetinde bulunuyordu. Bu kuvvetin önemli bir kısmım kalabalık Uyrat boyu meydana getiriyordu.

Ebu-Said Bahadur Han'ın ölümü üzerine (1335) İlhanlı tahtına çıkarılan Arpagaun'u (kısaca Arpa), Diyarbekir valisi Uyrat Ali Padişah tanımadı; Musa adlı bir şehzadeyi han ilan ederek Arpa'nın üzerine yürüdü. Arpa-Han yenilip öldürüldü ve yerine Musa geçirildi. Ali Padişah devlete hakim oldu. Fakat Ali Padişah'ın ikbal günleri çok sürmedi. Anadolu umumi valisi olan Celayir Şeyh Hasan, mühim bir kuvvetle gelerek iktidarı Ali Padişahın elinden aldı (1337). Böylece İran'a Anadolu'dan İkinci bir küme daha gitmiş oldu. Celayir Şeyh Hasan da karşısında yaman bir rakip buldu.

Bu, Olcaytu ve Ebu-Said'in beylerbeyisi meşhur Suldus Çoban Beğ'in torunu ve Anadolu Umumi Valisi Demir-Taş'ın oğlu Küçük Şeyh Hasan idi. Küçük Şeyh Hasan, Anadolu'da bulunuyordu.

Şeyh Hasan'ın ortaya çıkması ile iki büyük ve asil aile karşı karşıya geldiler. Mücadeleyi Küçük Şeyh Hasan kazandı ve Büyük Şeyh Hasan'ı Bağdad ile yetinmeğe mecbur bıraktı (1339). Anlaşılacağı üzere artık İran'ın siyasi kaderine Anadolu hakim olmağa başlamıştı ki bu, XVI. yüzyıla kadar devam edecektir. Yani İran, Rum-eli gibi,
kavmi bakımdan Anadolu'nun bir uzantısı halini aldı. Bu keyfiyet Moğol istilası üzerine Anadolu'da önemli bir nüfusun yığılmış olmasından ileri gelmiştir. Küçük-Şeyh Hasan'ın ordusunda kalabalık sayıda Anadolu Türkmenleri de vardı. Şeyh Hasan'ın halefi ve kardeşi Melik Eşrefin gözde emirlerinden Beğceğiz, Anadolu Türkmenlerinden
olup, babası Çoban Salar oğlu Hacı Mehdi idi. Moğolların gelişi üzerine, Azerbaycan ve Erran'da pek kalabalık bir halde yaşayan Türkmenler'in Anadolu'ya göç etmiş oldukları, yukarıda söylenmişti.

Nitekim XIV. yüzyılın ikinci yarışma kadar Azerbaycan ve İran'da Türkmenlerin bulunduklarına dair bugüne değin herhangi bir kayda rastgelinmemiştir. Bununla beraber Türkmenler'den bazı zümrelerin Moğollar'a tabi kalarak Erran, Muğan ve Azerbaycan'da, Şehrizor - Hulvan-Dinever bölgesinde (Kürdistan) yaşadıkları kabul edilebilir.
Moğol devrinde Save ve ave taraflarında Halaç Türklerinin yaşadıklarını biliyoruz. Bunlar, daha önce de söylendiği gibi, oralarda varlıklarını zamanımıza kadar devam ettirmişlerdir. Save şehri XIV. yüzyılın ortalarına doğru Emir Şeyh Hasan-i Karlığ'ın eline geçmişti ki, buradaki Karlığ sözü, bu addaki Türk kavmini ifade etse gerektir. Yine Celayir Sultan Ahmed devri emirlerinden bir de Pir Hüseyin-i Karluk'u görüyoruz ki, bunun, Emir Şeyh Hasan-i Karluğ'un akrabası olması mümkündür.

Fars'a gelince burada Salgurlu hanedanı Moğolların metbuluğunu kabul ederek varlığım 1286 yılına kadar sürdürdü. Bu bölgede bulunan Türkler (başlıca Halaçlar ve Türkmenler) Salgurlu devleti'nin ortadan kalkmasından sonra da kavmi varlıklarını devam ettirdiler.

Yine Moğol devrinde Türkmenler'den bir topluluk, Kirmanda yaşamakta idi. Aynı devirde başta Yazırlar olmak üzere Türkmenler'den bazı oymaklar da Horasan'da oturuyorlardı.

XIV. yüzyılın ikinci yarısında Erran ve Muğan'da Türkmenlerin (Terakime) yaşadıkları görülüyor. Bunlar arasında en varlıklı Türkmenler Erranda yaşayan Çobanlı Türkmenleri idiler.

Yukarıda bahsedilen emirler arasındaki mücadele sonucunda İlhanlı imparatorluğu parçalanarak bir takım küçük devletler meydana geldi. Bu arada Türkmen Kara-Koyunlu oymağı da durumdan faydalanarak gittikçe kuvvetini arttırıp Musul-Erzurum arasındaki bölgenin geniş bir kısımına hakim oldu. XIV. yüzyılın sonlarına doğru onlar Nahçivan, Hoy ve diğer bazı yerler olmak üzere İran'ın uç vilayetlerini de ele geçirdikleri gibi, vakit vakit Tebriz'i dahi işgalleri altına aldılar. Yine bu esnada dahili mücadeleden çok zahmet çekmiş olan Uyratlar, Erbil yöresinde yurd tuttular. Mehmed Saru adlı bir Türkmen beyi de Şehrizora hakim oldu. Görmüş olduğumuz gibi Şehrizor bölgesi Selçuklu fethinden beri daima Türkmenler'in kalabalık halde yaşadıkları bir bölge idi. Moğolların gelişi esnasında da (1231) Şemsuddin Sevinç adlı bir Türkmen emiri Erbil-Hemedan arasındaki yolu kontrolü altına almıştı. Bu Türkmen beği Koş Yalu ( =Çift Yaylı - ) adlı bir oymağa mensuptu. Buyruğunda epeyce kalabalık bir topluluk bulunan Sevinç, Erbil emiri Gök-Börü'ye ait Saru adlı bir kaleyi de eline geçirdi. Sevinç sonra 627 (1229-1230) yılında Meraga'ya yakın bir yerdeki çok müstahkem Rüyindiz kalesine de hakim oldu. Fakat kendisi aynı yılda kuşattığı Meraga'da bir ok isabetiyle öldü. Sevinç'ten sonra Ruyindiz kalesini kardeşinin, onun da Moğollarla yapılan bir çarpışmada ölmesi üzerine, kızkardeşinin oğlu elinde tutmuştur. Yukarıda adı geçen Mehmed Saru'nun ikinci adının yukarıdaki kale ile ilgili olduğu ileri sürülebilir. Aynı addaki Mehmed Saru'nun buyruğundaki Türkmen oymağının kendisinden sonra Sorulu adiyle anıldığını ve bu oymağın zamanımıza kadar varlığını koruduğunu biliyoruz.

Kara-Koyunlu beji Kara-Yusuf XV. yüzyılın başlarında Azerbaycan'ı Timurlular'dan ve Arab/rakını da Celayir Sultan Ahmed'ten aldı. Bunun sonucunda Doğu-Anadolu'nun uc bölgesinde oturan Türkmenlerin mühim bir kısmı Azerbaycan'a gitti. Gidenler arasında asıl yurdu Maraş bölgesi olan Ağaç-Eri Türkmenlerinden bir oymak da vardı ki, bu oymak İran'da zamanımıza kadar varlığını muhafaza etmiştir. Kara-Koyunlulor sonra hakimiyetlerini Siistan'a kadar uzattılar. Bu başarıları Kara-Yusufun küçük oğlu ve ikinci halefi Cihan-Şah elde etmişti. Cihan-Şah bize Türkçe şiirler bırakmış, Türk hükümdarlarından biridir. Onun Tebriz'de yaptırdığı önemli bir sanat eseri olan Gök-Mescid de zamanımıza kadar gelmiştir. Kara-Koyunlu topluluğu İran'daki Türkmen ve Türk oymaklarının da katılması ile oldukça büyük bir ulus haline geldi.

Bu eli meydana getiren başlıca boylar şunlardı:

Sa'dlu, Baharlu, Alpağut, Duharlu, Ağaç-Eri, Hacılu, Karamanla, Çekürlü. Bu boylar Kara-Koyunlu devleti yıkıldıktan sonra da varlıklarını uzun bir müddet devam ettirdiler.

Kara-Koyunlu hanedanına Baranla denilmekte idi ki, bu adın nereden geldiği anlaşılamamıştır. Bunun gibi bu oymağın Oğuz boylarından hangisine mensup olduğu da bilinemiyor. Minorsky Kara-Koyunlular'ın Ywa boyundan geldikleri fikrindedir ki, şimdiki durumda en isabetli tahmin de bu, gibi görünüyor.
Kara-Koyunlular, kendi kavmi hususiyetlerini muhafaza etmekle ve milli an'anelerine bağlı kalmakla beraber devlet teşkilatlan umumiyetle selefleri Celayirliler'inkinin aynı idi. Kara-Koyurdular'dan sonra İran'da hüküm süren diğer devletler de umumiyetle bu devletin teşkilatına bağlı kalmışlardır.

Kara-Koyunlu elinin belli başlı oymaklarından biri olan Bahurlu boyunun mühim bir kolu, Kara-Koyunlu devletinin yıkılması üzerine, Ak-Koyunlular'a boyun eğmiyerek Horasan'a göç etti. Bu oymak mensublarından bir çoğu oradan Hindistan'a gidib, Behmeni hanedanının hizmetine girdiler. Bunlardan Sultan Kulu, Golkorıda (Dekkan)'da 1512 yılında istiklalini ilan ederek Kutub-Şahiler devletini kurdu. Kutub-Şahiler hanedanından Muhammed Kulu ise Haydarabad şehrini tesis etti ve hükümet merkezini oraya taşıdı. Kutub-Şahiler devleti 1098 (1687) yılma kadar sürdü. Bu hanedan mensupları da idare ettikleri yerlerde İslamlığı kuvvetlendirdiler; Dekkan'ın bugün en büyük şehri olan Haydarabad şehrini kurduktan başka, bir çok içtimai eserler vücuda getirdiler ki, bu eserleri bu gün de görmek mümkündür. Böylece Türkmenler, diğer İslam ülkelerindeki büyük tarihi rollerinin yanında Hindistan'da da kendilerinden söz ettirecek hatıralar bırakmışlardır. Yine Hindistan'daki Babürlü imparatorluğunun büyük devlet adamlarından bazıları da (Bayram Han ve oğlu Abdurrahim gibi) Türkmen Baharla boyundan idiler.

Kara Koyunlular'ın ezeli rakipleri Ak-Koyurdular, Diyarbektr bölgesinde yaşıyorlardı; beylerinden Kara-Yülük Osman Beğ, merkezi amid olmak üzere bir beylik kurdu. Torunu Uzun Hasan Beğ ise (ölm.1478) Kara-Koyunlu Cihan-Şah'ı ve Horasan-Türkistan hükümdarı Timurlu Ebu - Said'i yenerek, bu beyliği bir İmparatorluk haline getirdi. Bu Ak - Koyunlu İmparatorluğu Erzincan'dan Horasan'a, Basra'dan Şirvan'a kadar uzanıyordu. Böylece, beşinci defa olarak Anadolu'dan gelen siyasi bir güç İran'a hakim olmuştu. Uzun-Hasan Beğ az tanınmış büyük bir hükümdardır. adil, halka karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolu, ahlaki değerlere bağlı bir insandı; kendisinden önce konulmuş bazı vergileri haksız sayarak iptal etmiş ve vergilerin adil bir şekilde tarh ve tahsil" edilmesi için bir kanunname vücuda getirmişti ki, bu kanun-name Safeviler devrinde de uzun bir zaman kullanılmıştır. Hasan Beğ, aynı zamanda İran'ın bazı bölgelerindeki kötü geleneklerin ve alışkanlıkların orta-dan kaldırılması için de mücadele etmiştir; ilim adamlarına da çok itibar eder, huzurunda her hafta Cuma gecesi onlara ilmi mubahaseler yaptırırdı.

Hasan Beğ'in bugüne kadar iyice bilinmeyen bir tarafı da kendinde kuvvetli bir milli şuurun varlığıdır. Hasan Beğ, kendisini Anadolu Türklerinin hükümdarı sayıyor ve Oğuz Han'ın soyundan gelmekle övünüyordu. Bu arada Hazar-Ötesi Türkmenleri'nin de kendi kavminden olduğunu biliyordu. Ak-Koyunlu oymağı Oğuzların 24 boyundan Bayındır boyuna mensuptur. Bununla ilgili olarak Ak-Koyunlular daha Hamza Beğ'den (ölm. 1444) itibaren paralarına, fermanlarına, bayraklarına, Bayındır boyunun damgasını koydurmuşlardır. Osmanlı hanedanın da kavmi şuurun canlanmasında Ak-Koyunlular'un mühim bir rolü olduğu anlaşılıyor. Hasan Beğ, ibadet için okunmak üzere Kur'an'ı Türkçeye tercüme ettirmişti; fakat o zamanki din adamlarının ve alimlerin kendisini desteklememeleri yüzünden bu teşebbüs muvaffak olamamıştır. Hasan Beğ'in bu hareketi galiba Türkler arasında Cumhuriyet devrine kadar yapılmış ilk ve son teşebbüstür.

İl-Hanlılar'ın başlıca Celayir ve Suldus boylarına dayandıkları ve büyük emirlerin daha ziyade bu boylardan çıktıkları gibi, Ak-Koyunlular da başlıca Pürrıek ve Musullu boylarına dayanmış 1ardır. Bu iki mühim boydan sonra Hamza-Hacılu, Kara-Hacılu, Emirlu, İzzeddin-Hacılu gibi ikinci derecede boylar gelmektedir. Ak-Koyunluların başarıları üzerine Haleb Türkmenleri, Dulkadırlı ulusu, Trabzon'un güney batısındaki Çepnilerden katılmalar olmuş ve böylece büyük Ak-Koyunlu eli meydana gelmiştir. Haleb Türkmenleri, Ak-Koyunlu ulusuna Mansur Beğ'in buyruğunda Avşar (Afşar)'dan büyük bir oymağı, yine Avşardan Kutbeğlileri, Bayatlardan mühim bir kolu vermişti. Safevi devrinde, Pürrıek ve Musullular Türkmen adı akında birleşerek varlıklarını bu devletin hizmetinde de devam ettirmişlerdir.

Safiyeddin-i Erdebili'nin sünni inançlara dayanarak kurmuş olduğu tarikat eskiden beri Anadolu'da bilinmekteydi. Safevi ailesinden Şeyh Cüneyd, Erdebil'deki şeyhlik postunu ele geçirmek için amcası Şeyh Cafer'e karşı giriştiği mücadelede muvaffak olamayınca Anadolu'ya, geldi. Kendisi şi'iliğe mütemayil bir insandı. Şeyh Cüneyd, Anadolu'yu ziyareti esnasında köylüler ve göçebeler arasında Hz.Ali ve oğullarına karşı derin sevgi besleyen topluluklar gördü. Şiiliği bu köylü göçebe Türklere dervişler telkin etmişlerdi. Türkiye'de köylü ve göçebeler arasında şi'ilik bilhassa, Moğol hükümdar'ı Olcaytu'nun (1304-1316) 12 imam şi'iliğini kabul etmesi üzerine yayılmıştır. Esasen köylü ve göçebe Türkler'i ziyaret eden, onlar ile daima temas ve münasebetlerde bulunanlar da dervişler ve şeyhlerdi; aralarında medreseden yetişmiş olan adamlar az olduğu gibi, şehir ve kasabalarda oturan medrese mensuplarının onlar ile temasları da pek zayıf idi Kısaca Türkiye'de diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi, halkın çoğunluğunu teşkil eden köylü ve göçebeler medresenin tesiri dışında kalmışlardı. Diğer taraftan bu köylü ve göçebelerin pek mühim bir kısmı vergi veren halk (raiyyet) durumunda idiler. Bunlar bu durumlarından asla memnun değillerdi. Fazla olarak Osmanlı devletinin devşirme sistemi de gittikçe gelişmekte idi. Bunun ileride Selçuklu devrinde olduğu gibi, büyük buhranlar meydana getirmesi beklenirdi.

Şeyh Cüneyd, Anadolu'da birçok bölgelerde belki kendisinin de ümit etmediği bir tarzda hararetle karşılandı. Yaptığı geniş bir dolaşmadan sonra başına o kadar çok silahk adam topladı ki, bunların başında Trabzon şehrini muhasara dahi etti (1456). Bundan sonra Ak-koyunlu Hasan Beğ'in kız kardeşi ile evlenmesi şöhretini ve taraftarlarının sayısını arttırdı. Hasan Beğ'in ona kız kardeşini vermesi ise rakibi Kara-Koyunlu Cihan Şah'a karşı Cüneyd'in yardımını sağlamak gibi siyasi bir maksad ile ilgili idi. Şeyh Cüneyd taraftarları ile Azerbaycan'a döndükten sonra Şirvan-Şah'ın ülkesine geçerek Çerkesler üzerine bir akın yaptı. Cüneyd'in bu hareketi Şirvan-Şah'ı ürkütmüş ve kendisine haklı olarak Cüneyd'in, ülkesini elinden almak gayesini güttüğü kanaatini vermişti. Gerçekten Cüneyd'in ülkesinden çıkıp gitmesini bildirmek üzere gönderdiği elçinin öldürülmesi üzerine yapılan savaşta Cüneyd de aynı akibete uğradı. (1460). Cerbezeli, cesur ve faal bir insan olduğu anlaşılan Cüneyd'in, ölümünden biraz sonra Hasan Beğ'in kız kardeşinden bir oğlu oldu. Haydar adı verilen bu çocuğu Cüneyd'in Anadolulu Türk müridleri unutmadılar ve onun etrafında toplandılar. Hasan Beğ'in Cihan-Şah'ı yenerek İran'a hakim olmasından sonra, Şeyh Haydar da dayısının yardımı ile Erdebil'deki şeyhlik postuna yerleşti. Bilhassa Anadolu'da geniş bir propaganda teşkilatı kuruldu ve bu ülkenin her yerine halifeler gönderildi. Böylece Haydar'ın taraftarlarının sayısı gittikçe arttı. Haydar bunların başında babası gibi Çerkesler'e karşı bir akında bulunduktan sonra, 1488'de babasının öcünü almak ve Şirvan'ı ele geçirmek için harekete geçti. Şeyh Haydar Ak-Koyunlu hükümdarı Sultan Yakub'un müdahalesi olmasa idi, Şirvan-Şah'ı bertaraf edip ülkesini eline geçirecek idi. Erdebil şeyhi gönderilen bir Ak-Koyunlu kuvveti tarafından yenilerek öldürüldü (1488). Haydar'ın Hasan Beğ'in kızı Alem-Şah Begüm den doğan üç oğlu da Fars'taki muhkem İstahi kalesinde hapsedildiler.

Ak-koyunlu hükümdarı Yakub Beğ 1490 yılında genç yaşında öldü; oğullan küçük olduğu için hanedan azası arasında saltanat mücadelesi baş gösterdi. 1492 yılında Ak-Koyunlu tahtına çıkarılan Hasan Beğ'in torunlarından Rüstem Beğ, Sultan Yakub'un oğlu Bay-Sungur ile mücadelesinde Haydar'ın oğullarından faydalanmak için onları hapisten çıkardı. Kısa bir zamanda Anadolulu silahlı müridler Haydar'ın oğullarının etrafında toplandılar. Rüstem onların yardımı ile rakibini bertaraf etti. Fakat Safevt müridleri'nin çokluğu ve cesaretleri Ak-Koyunlu hükümdarını ve beylerini ürkütmüştü. Bu sebeble üzerlerine kuvvet sevkedlldi. Yapılan çarpışmada Haydar'ın büyük oğlu Sultan Ali öldürüldü. Sultan Ali'nin kardeşleri İsmail ve diğerleri ise sadık ve fedakar tarafından Cilan'a kaçırıldı. Fakat Azerbaycan ve Anadolu'daki müridler ile münasebetler kesilmedi. Esasen Anadolulu müridler her yıl Erdebile gidip şeyhlerinin türbelerini ziyaret ediyorlardı. Bu esnada Ak-Koyunlular arasındaki saltanat mücadelesi kesilmeksizin şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Bu mücadeleden memleket harab oluyor, devlet gittikçe zayıf bir duruma düşüyor ve Ak-Koyunlu eli de maddeten ve manen çöküyordu. Nihayet 905 (1499-1500)'de devlet ikiye taksim edildi. Azerbaycan, Erran ve Diyarbekir Elvend Beğ'e, Acem Irakı ve Arab Irakları ile Fars ve Kirman da Yakub Beğ oğlu Murad'a verildi. Dahili mücadelelerden memleket harab ve halk perişan bir duruma düşmüştü.

Türk tarihinde, hanedana mensub şahısların vilayetlerin idaresine gönderildiklerini biliyoruz. Yine tarihimizde hükümdarın ölümünü müteakip hanedan azası arasında saltanat mücadelesinin çıkmaması nadir görülen bir vakıadır. Hatta, hanedan azasından biri hükümdar olduktan sonra da akrabaları tarafından rahat bırakılmıyordu. Bu meselede Türklerde hakim olan telakki "hak kuvvetlinin" düsturudur. Bu telakki Türkler İslam olduktan sonra da değişmeyerek eskisi gibi devam etti. Fatih gibi bir hükümdarın bile bu telakkiye bağlı kaldığı, hatta hükümdarlık makamını eline geçiren oğluna "nizam-ı alem için" kardeşlerini öldürmek hakkını verdiği malumdur. Tarihimizde saltanat veraseti işinin sıkı bir kaideye bağlanmaması devletin başına kuvvetli şahsiyetlerin geçmesine imkan veriyorsa da yapılan mücadeleler Türk devletlerinin gelişmelerini önlediği gibi, daha mühim olarak da onların zayıflama ve yıkılmalarında en baş amili teşkil ediyordu.
İşte, Ak-Koyunlu devletinin yıkılmasında da bu hususun pek mühim bir amil olduğu görülüyor.

Türkiye'ye, gelince dirayetli bir hükümdar sayılmayan O. Bayezid, bu yıllarda devlet işlerini büsbütün paşalara bırakmıştı. Beğlerbeğiler ve sancak beğleri ve onlardan sonra gelenler bulundukları yerleri istedikleri gibi idare ediyorlar ve birçok bölgelerde halka baskı da yapıyorlardı. Harekete geçmek için bundan daha müsait bir zaman olamazdı. Bu sebeble Gilan'da bulunan Şeyh-Haydar'ın oğlu İsmail, yanındaki sadık birkaç kişi ile oradan ayrıldı ve müridlerini toplamak için bir kaç yüz kişi ile Erzincan yöresindeki Sam-Kaya yaylağına geldi (905=1500). Şah İsmail Saru-Kaya'dan adamlar göndererek müridlerini yanma gelmeğe davet etti. Bu davet üzerine köylü ve göçebe Türkler, görülmemiş bir sevinçle her taraftan bölük, bölük onun katma geldiler. Hatta bu münasebetle Dulkadır ilinde gerdeğe girmek üzere bulunan bir gencin davet haberinin gelmesi üzerine gerdeğe' girmeyip sevinçle Erzincan yolunu tutuğu anlatılır. Şah İsmail her taraftan koşup gelen müridlerinin başında Erzincan'dan hareket etti. İlk hedef Şirvan idi. Gerçekten Şirvan Şah'ı kolayca mağlup eden Şah İsmail, Ak-Koyunlu hükümdarı Bivend Beğ ile karşılaştı. Nahçivan yöresinde yapılan savaşta (907=1501) Elvend ağır bir bozguna uğradı. İsmail zaferden sonra Tebriz'e geldi ve orada hutbeyi 12 imam ve sonra da kendi adına okuttu. Bu suretle şi'i mezhebi! Safevi devleti kuruldu (1501).Şah İsmail bundan sonra üst üste zaferler kazanarak 10 yıl içinde hakimiyetinin sınırlarım Ceyhun'dan Fırat'a kadar uzattı; H. Bayezid, ülkesinin yanı başında İslam alemini parçalayıcı şi'i bir devlet kurulurken devrin en kuvvetli ordusuna sahip olduğu halde buna tamamen seyirci kaldığı gibi, kendi teb'aasından binlerce kişinin bu devletin kurulmasına katılmasını da önlememiştir.

Osmanlı müverrihlerinden İsfahanlı Hoca Muhammed'in torunu Hace Sadeddin Efendi:

"Başına tac aldı çıktı ol pelid İtti biidrak Etraki münd"

diyerek sözde Şah İsmail'i küçük düşürmek istemiştir. Gerçekten Safevi devletinin kurulmasında, XVI. yüzyıldan itibaren bilhassa menşeleri bakımından Türk olmıyan müelliflerin birçoklarınca Etrak-i biidrak (anlayışsız Türkler) denilen köylü ve göçebe Türkler'in ihmal edilmesi, onlara ehemmiyet verilmemesi başlıca amil olmuştur. Bu keyfiyet XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı devletinin başına Anadolu'da mühim gaileler açacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Moğol İSTİLASINDAN SONRA TürkMENLER'İN DURUMU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:53

Safevi devletinin kuruluşu Türkiye'deki şiller arasında öyle derin bir heyecan yaratmıştı ki, onlar birbirlerine "şah" sözü ile selam veriyorlar, uzun ve yorucu bir yolculuğa katlanıp şahlarını ziyarete gidiyorlardı.

Kendilerine şah yerine Peygamberin Mezadını ziyaret etmeleri tavsiye edildiğinde:

"biz ölüyü değil, diriyi ziyarete gideriz" cevabım veriyorlardır. Yavuz Selim'in Şah-İsmail'e karşı büyük bir azimle giriştiği teşebbüs, şilliğlin Türkiye'de daha fazla yayılmasını önlemiş, Doğu ve Güney Doğu Anadolu'yu Osmanlı devletine kazandırmış, Şah İsmail'in zaferler silsilesine son vererek onu yeise düşürmüştür. Fakat, bilhassa Yeniçerilerin itaatsizliği, devlet erkanının onun kadar meselenin ehemmiyetini kavramamış olmaları yüzünden istenilen sonuca varılamamıştır.

Yukarıda verilen kısa bilgiden de anlaşılacağı üzere, Safevi devletini kuran unsur tamamen Türk'dür. Bu unsurun ezici çoğunluğunu da Anadolu'lu göçebe ve köylü Türkler meydana getiriyor. Şah-İsmail, yukarıda söylendiği gibi Erzincan'da, başına topladığı Anadolu Türkleri sayesinde devletini kurmuştur.

Kızıl-Baş ulusunu teşkil eden ilk sıradaki oymaklar şunlardır:


Ustacalı-Usta -Hacılu-(Safevi eserlerinde Ustaclu), Rumlu, Tekelü, Zulkadr, Şamtu. Bunlardan Ustacalular Sivas-Amasya bölgesinden gitmişti. Rumluların, Sivas, Tokat-Amasya, köylülerinden oluşan bir topluluk olduğu görülüyor. Tekeli, admı Teke sancağı demlen Antalya bölgesinden almıştır. Tekelüler arasında Menteşe [Muğla bölgesi) ve Hamldeli sancağı köylülerinden de insanlar vardr. Zulkadr, Maraş, Elbistan, Yozgat bölgesindeki Dulkadırlı eline mensup bir boydu. Şamlu, yazın Sivas'ın güney taraflarında ve Uzun-Yayla'da oturan, kışın Haleb bölgesinde yaşıyan Türkmenlerin Beğdili, Harberıdelü, İnalla gibi oymaklarının kollarından meydana gelmişti. Devletin kuruluşunda ve ilk devirlerde asıl mühim rolleri bu oymak ve topluluklar oyna-mışlardır. Afşar (Avşar), Dulkadırlu (İmarüu Avşarı), Haleb Türkmenleri (Gündüzlü ve Alplu Afşar) ve Ak-Koyunlu Afşarlarından (daha önce İran'a gelen ve Kuh-gilüye'de oturan Mansur Beğ Afşarları) teşekkül etmiştir. Kaçar (Kaçar)'a gelince bu oymak XV. yüzyılın sonlarına doğru Ak-koyunlular devrinde, Anadolu'nun Boz-Ok (bugünkü Yozgat) bölgesinden göçederek Gence yöresinde yurd tutmuştu.

İkinci sıradaki teşekküllere gelince bunlar:

Varsak, Çepni, Turgutlu, Bayat, Bozcalu, Arabgirlu, Hıruslu, Çemişgezeklü ve diğerleridir. Bunlardan Varsaklar ve Çepnilerin devletin kuruluşuna katıldıklarım biliyoruz. Birincilerin yurdu Tarsus ve Adana'nın kuzeyindeki dağlık yöre, ikincilerinki de Trabzon'un güney batısı ve Canik idi. Turgutlular Konya bölgesinden gitmişlerdi. Bayat ise Haleb Türkmenlertne mensuptu. Diğerlerinin yurdlarını taşıdıkları isimler gösteriyor. XVII. yüzyılın başlarında Süsupür oymağından kalabalık bir kol İran'a, giderek Kızılbaş ulusuna katılmıştır. Safevi devletinin kuruluşuna katılmış, Azerbaycanlı teşekkül olarak eskiden beri Gence ve Berdaa bölgesinde oturan Karamanlı oymağı ile Talişlerden bir zümre görülüyor. Safevi kaynaklarında Kızılbaş adı Safevi devletini kuran ve kuruluş yıllarında devlet hizmetine giren Türk teşekküllerine veriliyor. Onlar imtiyazlı bir topluluk idiler ve Kızılbaş adım da gururla taşıyorlardı. Yine kaynaklarda devlete de devlet-i Kızılbaş, şahlara da Padişah-ı Kızılbaş, İran'a da Ülke-i Kızılbaş diyorlardı. Onlar aynı zamanda Türk olmaktan da övünç duyuyorlar, yeril halka tat diyerek kendilerini onlardan ayırt ediyorlardı.

Safevi devleti kurucusu Şah İsmail, 1524 yılında vefat etti. Çok cesur ve yaman bir savaşçı idi; ana dili Türkçe idi. Kendisifarşça'dan daha çok Türkçe şiirler yazmıştır. Esasen Safevi devletinin ordusunda ve sarayında konuşulan mutad dilin Türkçe olduğunu biliyoruz; farşça daha çok yazı dili olarak kullanılıyordu. Hiç şüphe yoktur ki, Safeviler'in sarayı en az Selçukluların'ki kadar Türk idi. Safevi devletinin teşkilatı, selefi Ak-Koyunlularınkinin aynı idi. Yalnız askeri teşkilata Osmanlılar'ı takliden topçu ve tüfekçi sınıfları katılmıştır. Yine Osmanlılar takliden Şah-Abbas zamanında (1588-1628) Ermeni, Gürcü ve Çerkesler'den müteşekkil bir devşirme kuvveti de, vücuda getirilmiş ve mühim 'kumandanlıklar bu zümrenin mensuplarına verilmiş ise de bu sistem, adı geçen hükümdardan sonra gelişmeyerek gittikçe ehemmiyetini kaybetmeye başlamıştır. Kızıl-Baş ulusuna mensup Türkler, bu devşirmelerden nefret ediyorlar ve onlara "Kara-Oğlu" diyorlardı.

Safevi devletinin kuruluşu başlıca şu sonuçları meydana getirmiştir:

1- İslam aleminin ortasında bir şi'i dünyası vücuda gelmiş ve İran tecrit edilmiş bir ülke durumuna düşmüştür. Böylece bu ülkenin İslam dünyasında her bakımdan (siyasi, iktisadi ve harsi) oynadığı mühim rol de sona ermiştir. Buna karşılık Safevi devleti İran'a uzun bir zamandan beri özlenen siyasi istikrar ve huzuru getirmiştir.
2- Safevi devletinin kurulması, Türkiye ile Orta Asya arasındaki her türlü alaka ve münasebetlerin kesilmesine sebep olmuştur. Safevilerin İran'ı, Anadolu ile Türkistan arasında aşılması güç bir sed teşkil etmiştir.
3- Safevi faaliyeti Anadolu'dan altıncı, fakat en devamlı en kalabalık bir göç hareketini sağlamıştır. Bu göçler İran'daki Türk unsurunu kuvvetlendirerek bu unsuru bilhassa Azerbaycan'da nüfusça da hakim bir duruma getirmiş, buna karşılık, Doğu ve Güney Doğu-Anadolu'daki Türk unsurunu zayıflatmıştır. Şurası bir gerçektir ki, Doğu-Anadolu Safevi İdaresinde kalsaydı, bir müddet sonra burada Türkçeden başka hiçbir dil konuşulmayacaktı. Osmanlı idaresi bu bölgedeki göçebe Türk unsurunu dahi yerinde tutamadı. Onların bir kısmı İran'a, bir kısmı da Orta-Anadolu'ya göç etmek zorunda kaldılar.

Bütün bunlara rağmen Anadolu ile İran'daki Türkler arasında kültür münasebetleri yüzyıllar boyunca sürüp geldi. Bu hususta ozanların halefleri olan aşıklar, bilhassa büyük bir rol oynadılar. Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Şah İsmail, aşık Garib gibi, İran Türkleri arasında teşekkül eden halk romanları Anadolu Türklerinin de halk romanları oldu. Buna karşılık Kör-Oğlu destanı Anadolu'dan İran'a gitti ve bu destan onların da milli destanı haline geldi. Nasreddin Hoca fıkraları da, Kör-Oğlu destanı gibi, Anadolu'dan Azerbaycan'a gitmiştir.

Safevi devletine son veren Nadir-Şah dikkate şayan bir şahsiyettir.
Nadir-Şah (1736-1747), İran'dan Afşarlar ve Osmanlıları çıkardıktan sonra Hindistan'a kadar giden başardı seferlerde bulunmuştur. Nadir-Şah, Afşar boyunun Kırkla obasından idi. Kendisinde kavmi duyguların kuvvetli olduğu görülüyor. Nadir-Şah, Osmanlı hanedanının, mensup olduğu Türkmen kavminin en büyük ailesi olduğunu söylüyor ve İstanbul'a gönderdiği mektuplarda sık sık kavmi akrabalıktan söz ediyordu. Osmanlı divanından giden mektuplarda Nadir'in bu duygusuna katıkndığını gösteren bir ifadeye rastgelinemiyor. Pek muhtemeldir ki, ne Osmanlı hükümdarı I. Mahmud, ne de onun devlet ricali bu akrabalığın farkında değillerdi veyahut bu akrabakğa ehemmiyet vermiyorlardı. Nadir Şah oğullarına Cengiz Han, Öktey (=Ögedey) Han, Timur Han adlarım koyduğu gibi, onlardan birine Ulduz (Üdız=yıldız) adını da vermiştir. Ulduz, destanlara göre Afşar'ın babasıdır. Nadir aynı zamanda İran'ın şil mezhebi ile İslam alemindeki tecrit edilmiş durumunu görerek ülkeyi yalnızlıktan kurtarmak İçin, samimiyetle harekete geçmişti. Onun Sünniliğe karşı meyil olmadığı gibi, hayatının feci bir şekilde sona ermesinde de dini bir sebeb söz konusu değildir.
İran'da siyasi birliği, aynı asrın sonlarında Kaçar (İran eserlerinde Kaçar) hanedanı kurdu. 1925 yılma kadar hüküm süren bu hane-dan, İran'daki son Türk sülalesidir.

Kaçarlar kendilerim daima Türk hissetmişler, Türkçe konuşmuşlar ve atalarının İran'a Hülagü Han ile birlikte geldiklerine inanmışlardır. Geniş bir Türklük şuuruna sahip idiler. Kaçar şehzadeleri arasında Çingiz Mirza, Hülegü Mirza, Timur Mirza, Uluğ Beğ Mirza gibi isim taşıyanlar olduğu gibi Selçuk Mirza, Tuğrul Mirza, Alp Arslan Mirza, Sancar Mirza, Yıldırım Bayezid Mirza ve Sultan Selim Mirza adları da görülür. Yukarıda da yazıldığı gibi, Kaçarlar, XV. yüzyılın sonlarına doğru Ak-Koyunlular devrinde Anadolu'dan İran'a gelmişler ve kuzey Azerbaycan'da yurd tutmuşlardı.

Onların Anadolu'daki yurdları ise, Boz-Ok (Yozgat) bölgesinde idi; XVI. yüzyılda başlıca dört oymaktan meydana gelmişti:

Şam Boyadı, Ağcalu ve Ağça-Koyunlu. Bu duruma göre hanedan bu üç oymaktan birine (Yıva) mensup olacaktır. Kaçar adına gelince, bunun, bu üç oymağın başında bulunan bir beyden geldiği muhakkaktır. Kaçarlar'ı Anadolu'dan İran'a getiren belki de bu bey idi.

Anadolu'ya Malazgirt savaşından (1071) sonra başlayan göçler, XIII. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. XIV. yüzyıldan itibaren göç hareketleri aksi yani Anadolu'dan İran'a yapılmaya başlandı. Görmüş olduğumuz gibi, bu ülkeye XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu' dan gelen siyasi kuvvetler hakim oluyorlardı. Bunlar başlıca Uyrat Ali Padişah, Celayir Büyük Şeyh Hasan ve Çobanlı Küçük-Şeyh Hasan'ın başlarında bulundukları Moğollar, Kara-Koyunlu, Ak-Koyunlu, Safevi ailelerinin idaresinde olmak üzere, Türkmenler'dir. Safeviler'in devleti de, dayandıkları askeri zümre bakımından, Kara-Koyunlular ve Ak-Koyunlular'ınki gibi, Babür'ün gayet isabetli olarak vasıflandırdığı üzere, bir Türkmen devletidir. Afşar ve Kaçarların devleti de böyledir.

Bilhassa Kara-Koyunlular, Ak-Koyunlular ve Safeviler'in faaliyetleri sonucunda İran'a Anadolu'dan pek çok Türk gitti, öyle ki, XVI. yüzyıldan itibaren Batı-İran, Rum-eli gibi, kavmi bakımdan Anadolu'nun bir uzantısı halini aldı. Böylece biz Orta, Güney ve Doğu-Anadoludaki Türk oymaklarının kollarını zikredilen asırdan itibaren İran'da görmekteyiz. İşte bugün Kuzey-Azerbaycan'da ve İran'ın Güney-Azerbaycan ile diğer bazı eyaletlerinde yaşayan Türk unsurunun pek mühim bir kısmım Anadolu'dan gelmiş, bu köylü ve göçebe oymaklar teşkil etmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Moğol İSTİLASINDAN SONRA TürkMENLER'İN DURUMU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:54

3- Moğol Devri ve Ondan Sonraki Zamanda Anadolu:

Moğol istilası üzerine Anadolu'ya Türkistan, Horasan, Erran ve Azerbaycan'dan pek çok Türkmen geldi ve memleketin her tarafı bunlar ile doldu. XIII. yüzyılın ortalarında, Selçuklu ülkesine yabancıların "Türkiye" ve "Türkistan" adını vermeleri, bu husus ile ilgilidir. Fakat Türkistan'dan yalnız Türk göçebe toplulukları değil, onun yanında, yan yerleşik ve tam yerleşik köylü-şehirli Türk unsurlarından da mühim nüfusun Anadolu'ya geldiği anlaşılıyor. Moğol İstilası sonucunda Türkistan'ın yaşanmıyacak bir duruma gelmesi bunda en mühim bir amil olmuştur. Hatta İran'dan da, aydınlardan, tacirlerden ve sanatkarlardan mühim bir zümrenin geldiğini biliyoruz. Anadolu'ya gelen Türkmenlerin bir kısmı, bu ülkede kendi iktisadi faaliyetlerine uygun yerler bulamadıkları, ormanlık ve dağlık yerlerde yurd tutmak mecburiyetinde kaldılar. Bunların Maraş bölgesindeki ormanlarda yaşayanlarına Ağaç-Eri adı verildi. Bu yaşamanın sonucu olarak Ağaç-Erilerin torunlarının mühim bir kısmı ağaç işçiliği ile meşgul oldular. Bunlar Tahtacı olarak bilinen topluluktur.

Türkmenler beraberlerinde şeyh ve dervişlerini de getirmişlerdi. Bunların Müslümanlığı sathi olup eski Türk dini inançlarım kuvvetle taşıyorlardı. Bu şeyhlerden biri, Baba İshak, Malatya'nın Sumeysat (Samsat) yöresindeki Türkmenler arasında yaşıyordu. Yanında birkaç müridi ile ibadet ve riyazet ile meşgul olan Baba İshak bu yaşayışı ve sözleri ile Türkmenler üzerinde büyük bir tesir yapıyordu. Türkmenlerin bu gibi şahsiyetlere eskiden beri korku ile karışık bir saygı ve bağlılık duyduklarını biliyoruz. Baba ishak, devrin hükümdarı n. Gıyaseddin Keyhüsrev ile bir kısım devlet ricalinin dini ve ahlaki kaidelere, milli geleneklere aykırı bir hayat sürdüklerinden bahsederek Türkmenleri ayaklandırdı. İşaret edildiği gibi, durumlarından memnun olmayan ve Baba İshak'ın peygamberliğine inanan Türkmenler harekete geçtiler ve üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini birbiri arkasından yenilgilere uğrattılar. Baba İshak Amasya yakınında tutulup öldürüldüğü halde onlar peygamberlerinin yardım getirmek üzere göğe ağdığını söyliyerek hareketlerine devam ettiler. Nihayet, Erzurum sınırındaki Selçuklu ordusu Kırşehir yöresinde, Malye ovasında Baba İshak Türkmenleri'nin büyük bir kısmım yok etti (1240). Bununla beraber Baba İshak'ın müridleri onun batini inançlarım devam ettirdiler. Horasan'lı Hacı Bektaş, bunların en büyüklerinden biri veya en büyüğü idi. Bu ayaklanmanın gerçek sebebi, Türkmenlerin iktisaden sıkıntı içinde bulunmaları ve onlara yalnız istismar edilen unsur gözü İle bakılmasıdır. Bu telakki Osmanlı devrinde de devam etmiş ve bu devletin de başına birçok gaileler açmıştır. Bu hanedanlar siyasi faaliyetlerinin ilk zamanlarında eldaşları Türkmenler'den güzelce faydalanıyorlar, sonra kullardan müteşekkil hassa ordusuna sahip olunca onlardan yüz çeviriyorlardı. Ancak müşkil bir duruma düştükleri zaman yemden Türk oymaklarından istifadeyi düşünüyorlar, hatta bazan onları "Evlad'ı Fatihan" gibi sözler ile okşuyorlardı.

1240 yılındaki Baba İshak ayaklanması Selçuklu devletinin manen ne kadar zayıf bir durumda olduğunu açıkça ortaya koymuştu.
Bunu anlayan İran'daki Moğol kuvvetleri kumandam Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine yürüdü. Sivas'ın. takriben 80 km. doğusunda bulunan Köse Dağ'ın yanındaki ovada yapılan savaşta Selçuklu ordusu kendisinden sayıca az olan Moğol ordusuna utanç verici bir şekilde yenildi. Bu yenilgi üzerine Selçuklu devleti Moğollar'ın tabiyyeti altına girdi ve bir müverrihin ifadesiyle çöküntü, düşkünlük ve feryat devri başladı. Selçuklu tahtında bulunan hükümdarların liyakatsızlıklan ve bir kısmı İranlı veya onların oğulları olan devlet ricalinin hiç bir ahlaki kaide tanımayan ihtirastan yüzünden Moğol tahakkümü gittikçe ağırlaşmış ve Moğollar 1277 yılında Türkiye'nin idaresini fiilen ellerine almışlardır. Bu tarihten sonra Selçuklu sultanları Moğol hanları'nın alelade tabileri durumuna düşmüşler ve gittikçe ehemmiyetlerini kaybetmişlerdir. Son Selçuklu Sultanı n. Gıyaseddin Mesud'un 1308 yılında Kayseri'deki ölümü memlekette her hangi bir heyecan yaratmadı.

Anadolu'da Moğollara karşı mücadele eden biricik unsur Türk göçebe toplulukları yani Türkmenler idi. Daha önce de işaret edildiği gibi, Türkmenler, toprağa bağlanıb yerleşince bir müddet sonra kendilerine Türkmen denilmeyip "Türk" adı veriliyordu. Türkün köylü manasını da taşıması, Türkmenler'den ezici çoğunluğun köy şeklindeki meskun yerlerde oturarak Türkiye'de iki köylü tabakasını temsil etmelerinden ileri gelmiştir. Şehirlerde XDI. yüzyılın birinci yansında epeyce Hıristiyan vardı. Bunlar asrın ikinci yansından itibaren ehemmiyetlerini kaybetmeğe başladılar ve XIV. yüzyılın birinci yansında şehirlerde de azınlık durumuna düştüler.

Selçuklu hükümdarları veyahut onlar adına iktidarı ellerinde tutanlar, göçebe unsuru ile yerleşik unsuru birleştirip Moğollara karşı bir müdafaa cephesi vücuda getiremediler. Bilakis Türkmenlere karşı Moğollara dayandılar. Baba İshak isyanı Türkmenlerin devlet idaresinden hiç memnun olmadıklarını açıkça ortaya koymuştu. Yoksul bir durumda oldukları bilinen bu Türkmenler, dalma görüldüğü gibi, her halde tahsildarların haksız ve haşin muamelelerine de maruz kaldılar. Selçuklu sultanları'nın Moğol tabiiyeti altına girmeleri üzerine Türkmenler devlete karşı büsbütün itaatsizlik gösterdikleri gibi, Moğollara da baş eğmediler. XIII. yüzyılın ikinci yansından itibaren Selçuklu sultanları bunları itaat altına alacak bir kuvvete sahip değillerdi. Bu sebeble ilk İlhanlı hükümdarı Hülegü (12561265), Anadolu'daki Moğol kumandanlarına Türkmenleri tenkil etmeleri buyruğunu vermiştir. Moğollar bilhassa Sivas ve Kayseri bölgesindeki Türkmenler ile Ağaç-Erilere ağır bir darbe indirdiler ise de onların çoğu güney"e İnerek Memluk topraklarına sığındı. İbn Şeddad2 Sultan Bey Bars (1260-1277) zamanında 40.000 evden ziyade Türkmen'in geldiğini, bunlara Gazze'den Antakya ve Sis'e (bugünkü Kozan) dek olan sınır bölgesinde yurd gösterildiğini, beylerinin çoğuna Haçlılardan alınmış yerlerde dirlikler verildiğini yazar.

Gerçekten hiç bir zamanda Suriye'de Memluk devrinde olduğu kadar Türkmen toplanmamıştır. Mamafih bu Türkmenler'in çoğu bu ülkede daimi olarak yaşamıyorlar, yaz gelince Anadolu'ya, çıkıp Maraş bölgesinde, Uzun - Yayla da ve Sivas'ın güney taraflarında oturuyorlardı. Bu Türkmenler'den aşağıda yeniden bahsetmek üzere şimdi tekrar Anadolu'ya dönelim.

Her ne kadar Moğollar, Türkmenler'i mağlup etmekte iseler de, sarp yerlerde yurd tutan Türkmenler'in faaliyetlerine bir türlü son veremiyorlardı.
1277 yılında Mısır-Suriye Türk memlukleri hükümdarı Bey-Bars, Selçuklu devletinde iktidarı elinde tutan Pervane Muineddin Süleyman'ın daveti üzerine Anadolu'ya yürüdü ve Elbistan ovasında Toku ve Tudaun'un kumandasındaki Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Meşhur Celayir İylegey Noyan'ın oğlu olan Toku ile Suldus Sodan Noyan'ın oğlu Tudaun da savaş meydanında kaldılar. Bey - Bars Kayseri!ye geldi, fakat kendisini davet eden Pervane ve diğer devlet ricali onunla işbirliği yapmayarak Tokata kaçtılar. Bey - Bars böyle bir hareketi beklememekteydi. Onu, elinden hiç bir şey gelmeyen halk ve Türkmenler desteklediler. Bu Türkmenlerin başında Karaman-oğulları geliyordu. Bu Türkmenler Ermenek yöresinde yurd tutmuşlardı. Onların Moğol İstilası üzerine Erran'dan ilk önce Sivas taraflarına gelmeleri ve orada Baba İshak ayaklanmasına katıldıktan sonra da Ermenek çevresine göç etmiş olmaları mümkündür. Aileye adını vermiş olan Nureddin Sufi (Sofu) oğlu Karaman, İç-el bölgesinde Ermeniler ile mücadele etmiş ve Aksarayi'ye göre Konya yakınında 1261 de Selçuk kuvvetleri ile bir savaş yapmıştır. Bu ailenin Afşar boyundan olduğuna dair Yazıcıoğlu'nun ifadesinin doğru olması mümkün ve hatta belki muhtemeldir. Bey - Bars'ın Anadolu'ya gelmesini fırsat bilen Karaman-oğlu Mehmed Beğ Konya üzerine yürüdü (1277). Mehmed Beğ'in buyruğundaki Türkmenler, zamanın müverrihi tarafından "kızıl börklü ve ayağı çarıklı" şeklinde vasıflandırılıyor. Mehmed Beğ Konya'yı zaptetti ve tarihlerin Cimri adını verdikleri bir Selçuklu şehzadesini tahta çıkardı. Mehmed Beğ de vezir oldu. İlk alınan kararlardan biri "bundan sonra devlet dairesinde, sarayda, toplantılarda, ve meydanda Türkçe'den başka dil konuşulmaması hakkında idi ki bu, Türk kültür tarihi bakımından çok önemli bir hadisedir. Konuşulması istenmeyen dilin farşça olduğu anlaşılıyor. Bu karar her halde yalnız Mehmed Beğ"in değil, o zaman sayısı epeyce fazlalaşmış bulunan aydın Türklerin de düşüncesini ifade etmektedir. Esasen bu esnada yazılı Türk edebiyatı da ilk mahsullerini vermeğe başlamıştı.

Mehmed Beğ Türkmenleri küçümseyen Vezir Fahreddin Ali'nin oğullarını yenerek durumunu kuvvetlendirdi ise de, Moğollar'ın gelmesi neticesinde İç-ele çekilmeğe mecbur kaldı. Gerçekten Bey-Bars'ın Suriye'ye dönmesi üzerine Moğol hanı Abaka mühim bir kuvvetle Anadolu'ya geldi. Elbistan savaşında öldürülen Moğollar'ın öcünü Türk halkından aldı ve Kayseri'den Erzurum'a kadar olan yerlerde katliamlar, yağmalar ve tahribler yaptırdı ki, Memluk müverrihleri öldürülenlerin 200.000 kişi olduğunu yazarlar. Karamanoğlu Mehmed Beğ'e gelince onun üzerine Moğol şehzadesi Kongurtay gönderilmişti. Mehmed Beğ Moğollara karşı yiğitçe müdafaaya girişti; fakat, bizzat çıktığı bir keşif hareketi esnasında tesadüfen Moğollar'ın ok yağmuruna tutularak iki kardeşi ile birlikte şehid düştü. İşte, Konya'da Türk dilinden başka hiç bir dilin konuşulmamasını isteyen Mehmed Beğ'in hayatı böyle hazin bir şekilde sona erdi. Bununla beraber Mehmed Beğ'in ölümü acı bir kayıp olmuşsa da Karamanlıların kuvveti kırılmamış ve Moğollar ile mücadele azimleri zayıflamamıştı. Onlar Anadolu Türklüğü'nün Moğollar'a karşı en mücadeleci unsuru olmuşlardır. Bununla ilgili olarak Moğol hükümdarı Gazan Han (1295-1304) şöyle demiş; "şu Türkmenler ve Karamanlılar olmasa Moğol atlıları güneşin battığı yere kadar giderler".
Mehmed Beğ'in hareketlerine bakılırsa, onun Selçuklu devletinin idaresini eline alarak Moğollar'ı memleketten kovmak gayesini güttüğüne hükmedilebilir. Bilhassa Memlükler'den kuvvetli bir destek görse idi, başarıya ulaşması her halde İmkansız değildi.

Bizans ucuna gelince, bu uzun hudud bölgesinde Türkmenler eskiden beri kalabalık kümeler halinde yaşıyorlardı. Moğol istilası ve baskısı üzerine bu uc bölgelerindeki Türkmen kümelerinin nüfusları pek fazlalaşmıştı. Öyle ki, coğrafyacı İbn-Said (ölm.1274 veya 1286), bunlardan yalnız Denizli bölgesinde yaşayan Türkmenlerin 200.000 çadır kadar olduklarının söylendiğini yazar. Bu Türkmenler Bizans topraklarına akınlar yapıyorlar, elde ettikleri tutsakları tacirlere satıyorlardı. Bununla beraber bu Türkmenler hayatlarını yalnız akıncılık yapmakla geçilmiyorlar, dokudukları değerli halıları harice satıyorlar, Mısır'a ve başka yerlere kereste de gönderiyorlardı. Barthold bu Türkmenlerin, hah dokuma sanatım Orta Asya'dan getirmiş olmalarının pek muhtemel olduğunu yazıyor. Mamafih Anadolu'nun diğer yerlerinde yaşayan oymaklar da da hah ve kilim dokunuyordu. Mesela Ertuğrul ve Osman beylerin idaresinde Söğüt'ten Domaniç'e yaylaya gidip gelen Kayı oymağının kadın ve kızları da hah ve kilim dokuyorlardı. Osman Bey bu hah ve kilimlerden komşu Rum beylerine armağanlar veriyordu. XIII. ve XIV. yüzyıllarda Aksaray'da da pek güzel halılar dokunuyordu.

Denizli (asd adı: Tonuzlu) Türkmenleri Xm. yüzyılın ikinci yarısında denize ulaşarak bugünkü Muğla bölgesinde Menteşe beyliğini kurdular. Selçuklu devletinin zayıflaması üzerine Denizlide İnanç-oğulları ve Isparta ile Antalya bölgesinde, yine Türkmenler tarafından Hamid-oğulları beylikleri kuruldu.

Eskiden beri Kütahya dolaylarında da mühim bir Türkmen kümesi vardı. 1277 yılında bu bölgede Germiyanlılar'ın yaşadığı görülür. Bunlar 1240 tarihinde Malatya bölgesinde oturuyorlardı. Onlar bu tarafa Moğol baskısı üzerine 1240 tarihinden sonra geldiler. Batı-Anadolu'nun diğer bölgelerini de Aydın-oğlu Mehmed, Saru-Han ve Karesi adlı beyler açtılar ve Aydın-oğulları, Saruhan-oğulları ve Karesi-oğulları (Balıkesir bölgesinde) beyliklerini kurdular. Bu fetihler XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde sona ermişti. Marmara bölgesi ise Söğüt yöresinde yaşayan Osman Beğ ve oğlu tarafından fethedildi. Osman da bir Türkmen beyi idi; babası Ertuğrul, oymağı ile birlikte Söğüd'e Ankara taraflarından gelmişti (Bunun Moğol baskısı üzerine 1277 yılından az sonra olması muhtemeldir). Osmanlı ailesinin atalarının Anadolu'ya gelişleri meselesine gelince, onların Moğol istilası sebebi ile yaşamakta oldukları Merv yakınındaki Mahan'dan Anadolu'ya geldikleri hakkında eski Osmanlı tarihlerinde bulunan rivayeti reddetmek için esaslı hiçbir sebeb yoktur.

Uc Türkmenleri, Selçuklular'ın Haçlı seferlerinden sonra bir daha ele geçiremedikleri Balı-Anadolu ile Marmara bölgesini kolayca fethettiler ve orada yerleştiler; o bölgeleri öyle Türkleştirdiler ki, XVI. yüzyılda Anadolu'da en az Hıristiyan nüfusu bulunan yerlerin başında bu bölgeler geliyordu. Başta Aydın-oğulları olmak üzere, bu Türkmen beyleri Türkçe eser yazdırmak ve tercüme ettirmek suretiyle Türk kültürüne de hizmet ettiler. Orhan Beğ'in (1326-1359) divanında Türkçe'nin resmi dil olarak kullanıldığını biliyoruz, Konya'da Türkçe'den başka dil konuşulmamasını isteyen Karaman-oğlu Mehmed Beğ'in XIV. yüzyıldaki torunlarının divanında ise Türkçenin yazı dili olarak kullanıldığı üzerinde elimizde hiçbir delil yoktur.

Ebn Said Bahadır Han'ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir iç mücadele başladı. Bunun sonucunda Anadolu beylikleri tam bir istiklale kavuştular. Artık Türkiye'nin güneşli günleri görünmeye başlamıştı. Memleket bolluk içinde, halk mesud idi. Moğol hakimiyetinin ızdırablı devri geride kalmıştı. Bütün Anadolu şehirlerde başlarında "ahi" isimli reisleri bulunan esnaf ve zanaatkar dernekleri vardı. Bunlar silahlı olup, beledi kuvveti temsil ediyorlardı; bütün gün çalışan dernek mensubu yiğitler geceleri dernek merkezinde toplanarak sohbet ederler, Türküler çağırıp raksederler idi. Bu yiğitler yani gençler bekar idiler. Bunların dernek merkezleri aynı zamanda misafirhaneler hizmetini de görüyordu. Bir Anadolu şehrine uzak yalan yerlerden gelen yabancılar bu ahi odalarında pek sıcak bir konukseverlik görürlerdi. Bu konukseverlik Türk olmayan yabancıları hayretler içinde bırakıyordu. Ahiler ortadan kalktıktan veya ehemmiyetlerini kaybettikten sonra şehir ve kasabaların ileri gelenleri konuk odaları açarak bu geleneği devam ettirdiler. Köylerde ise ağaların, aynı gaye için odaları vardı. Hatta bir ağanın bazan iki odası olup, bunlardan biri yoksul yolcular içindi. Bu yoksul yolculara son zamanlarda kara müsafır deniliyordu. Türklerde en eski zamanlardan beri içtimai yardım duygusunun çok kuvvetli olduğu bir vakıadır ve bu, her zaman yabancıların dikkatini çekmiştir. Yemek üzerine gelen bir kimse mevkii, kavmiyeti ve dini ne olursa olsun samimi bir şekilde yemeğe buyur edilir, eğer aç olduğu halde yemez ise bu, ayıb sayılırdı. Bu keyfiyet her halde yemek yenildiğim gören kimsenin, o yemekte bir hakkı olduğu inancı ile ilgilidir.
Ahiler aynı zamanda siyasi bakımdan da ehemmiyetli bir zümre idiler. Yukarıda da işaret edildiği gibi, hepsinin silahları vardı. Bellerinde ya bir yatağan, ya da bir saldırma bulunurdu. Bazı şehirlerin hükümdar adına, ahiler tarafından idare edildiğim de biliyoruz.

Anadolu'ya işgal kuvvetleri olarak gönderilmiş olan Moğollar başlıca Tokat, Amasya, Çorum, Kır-Şehir, Kayseri ve Sivas çevresinde yaşıyorlardı. Bunlara umumiyetle "Tatar" denilmektedir; yabancı eserlerde de Kara-Tatar adı veriliyor. Bunlara Kara sıfatının verilmesi, siyasi itibarlarını kaybetmiş olmalarından ileri gelmiştir. Tahrir defterlerinde bunlardan bazı oymaklara "Muğul" da denilmektedir.

Bu Tatarlar XIV. yüzyılın başlarında artık tamamen Müslüman İdiler. Bunların hepsi Moğol asıllı olmayıp, aralarında Uygur ve diğer Türk kavimlerinden mühim topluluklarda vardı. 1337 yılında bu Tatarlar'ın başında Emir Eretna bulunuyordu. Eretna Uygur Türkleri'ndendi; İyi bir tahsil görmüştü ve arabçayı da fasih bir şekilde konuşuyordu. Eretna 1343 yılında, Tebriz'deki İlhanlı tahtına oturan hükümdarı Süleyman Han'ı, yenildikten sonra, Orta ve Doğu-Anadolu'nun bir kısmına müstakillen hakim oldu; idaresi altında bulunan halkı, kendisine "Köse-peygamber" dedirtecek derecede adaletle idare etti (ölm. 1352). Halefleri, Eretna gibi dirayetli olmadıklarından İktidar, onlara kadılık vezirlik ve nuiblik yapan Kadı Burhaneddin'in eline geçti (1380). Kadı Burhaneddin Oğuzların Salur boyuna mensup olup, beşinci dedesi Mehmed, Moğol istilası üzerine Harizm'den Anadolu'ya gelmişti. Buna göre Mehmed Mangışlaktaki Salurlar'a mensup olmalıdır.

Burhaneddin Türkiye tarihinde eşi bulunmayan dikkate değer bir şahsiyettir. Tarihimizde ondan başka mülki bir memuriyetten hükümdarlık mevkiine geçen başka bir şahsa rastgelinmez. Burhaneddin tahsilini Mısır'da yapmıştı. Hükümdar olduktan sonra, kış geceleri fıkha (İslam hukuku) dair bir kaç eser kaleme almıştır. Ayrıca üç dilde de şiirler yazıyordu. Bu müstesna şahsiyet, hizmetindeki beylerden Ak-Koyunlu Kara-Yülük Osman tarafından bir çarpışmada öldürüldü (1398).

Timur Anadolu seferinden dönerken, otuz-kırk bin çadır ve ya daha az olan Kara-Tatarlar'ı Maveraunnehre göçürmeye karar verdi. O, Kara Tatarları ülkesinin doğusundaki, Moğollara karşı olan hudud bölgelerinde yerleştirmek için götürüyordu. Çünkü emrindeki Çağatay ulusunun askerliğe elverişli nüfusu İhtiyacı karşılamıyordu. Nitekim Azerbaycan'dan da 10.000 çadırlık bir halk göçürülmüştür. Timur, tıpkı sürek avında olduğu gibi, Kara Tatarlar'ın çoğunu ordusu ile bir yay içine alarak zorla Anadolu'dan göçürdü. Halbuki bunlar, Anadolu'da rahat bir hayat sürüyorlardı; burada doğmuş ve büyümüşlerdi. Onun için Timurlu kaynaklarında onlara "Kara Tatar Türkmenleri" deniliyordu; Kara Tatarlar yolda kaçmaya teşebbüs ettilerse de ağır bir şekilde cezalandırıldılar. İspanyol elçisi Clavijo'nun, Damgan'ın dışında gördüğü kafatası kuleleri bu talihsizlere ait idi. Bunların Türkistan'a götürülenleri Timur'un ölümünü takip eden karışıklık yıllarında Anadolu'ya dönmek istemişlerse de bu teşebbüslerinde başardı olamamış görünüyorlar.

Kara-Tatarların az bir kısmı saklanmak, sağa ve sola kaçmak suretiyle Anadolu'da, kalmıştı. Bunlar arasında, Selçuklu devrinde Anadolu'daki Moğol valilerinin en adili olarak vasıflandırılan Kuin-Tatar Samağar Noyan'ın ailesi de vardı. Çelebi Mehmed Samsun seferinden dönerken İşkili yöresinde bu Tatarların bir kısmını görmüş ve onları, başları Minnet Beğ ile birlikte Rum-eliye göçürmüştür. Tahrir defterlerinde bu Kara-Tatarlar'ın şurada burada yaşayan kalıntılarına rastgelinmektedir.

Xm. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında kalabalık sayıda bir Çepni kümesinin Sinop taraflarında yaşadığı görülür. Bu Çepniler karışıklıklardan faydalanarak Sinop'u almak isteyen Trabzon-Rum imparatoruna karşı, şehri 1277 yılında başarı ile müdafaa ettiler; sonra Samsun'un doğusundan Giresun'a kadar uzanan ve Canit denilen bölgenin fethinde mühim bir rol oynadılar. Ordu bölgesinde ortaya çıkan Hacı -Emirli beyliği'nin Çepniler tarafından kurulmuş olması gerekir. Çünkü, o bölgede Çepniler'den başka güçlü bir oymak yoktur. 1397 yılında Giresun, Hacı-Emirli Süleyman Beğ tarafından fethedildi. Yukarıda Kelkit vadisinde de kalabalık bir Çepni kümesi vardı. Bu Çepniler XVI. yüzyılda Harşıt boylarında Trabzon Rum devletinin kuvvetleri ile çarpışa çarpışa Karadeniz'e ulaştılar ve Trabzon'un batısı ve güney batısı ile Giresun yöresinde yerleştiler. XV. yüzyılın başlarında Semerkand'a giden İspanyol elçisi Clavijo'nun seyahatnamesinden, Çepniler'in Erzincan yöresinde kuvvetli bir varlık gösterdikleri görülüyor. Trabzon bölgesi, 1462 yılında Fatih tarafından açılmak sureti ile Kuzey Doğu Karadeniz bölgesinin fethi tamamlanmıştır.

Sonuç olarak Oğuz elinden Çepniler Sinop-Batum arasındaki uzun şerit bölgesinde yerleşerek bölgenin Türkleşmesinde başlıca rolü oynadılar. Şimdi bile Rize ve Batum bölgelerinde Çepni adını taşıyan aile ve zümreler görülür.

Daha önce de işaret edildiği gibi, XIII. yüzyılda Suriye'de kalabalık bir Türkmen kümesi yaşıyordu. Bu kümenin pek mühim bir kısmı yazın Sivas'ın güney yörelerine ve Uzun-Yayla'ya çıkıyordu. Bunlara Şamlu, Şam Türkleri veya Şam Türkmenleri deniliyordu. Bu Türkmenler Boz-Ok ve Üç-Ok şeklindeki eski Oğuz ikili teşkilatını muhafaza ediyorlardı. Büyük siyasi hadiseler, birbirini izleyen yer değiştirmelerine ve uzun bir zamana rağmen, bu ikili teşkilatın devam etmesine hayret edilir. Boz-Oklar, başlıca Haleb çevresinde ve Amik ovasında yaşıyorlardı. Daha kalabalık olan bu Türkmen kümesindeki Boz-Oklar başlıca şu boylar tarafından temsil ediliyordu:

Bayat, Avşar, Beğ-Dili, Döğer. Boz-Oklardan birçok tanınmış aileler çıkmıştır. Bu ailelerin başında Dulkadırlılar gelmektedir. Fakat bu ailenin hangi boydan olduğu kesin olarak bilinemiyor. Bununla birlikte Bayatlar'a mensup olması pek muhtemeldir.

Boz-Oklardan diğer bir aile de İnal-oğulları'dır. Bu ailenin başında bulunduğu teşekkül İnallu adım taşımaktadır. Bu teşekkül Ak-Koyunlu faaliyetine katılmış, bir oymağı Şamu boyu arasında İran'a gitmiş, bazı kollan da Amasya, Samsun ve Çarıkın taraflarında yurd tutmuştur.

Köpek-oğulları'nın ve Gündüz-oğulları'nın Afşar'dan, Bozca-oğulları'nın Bayat'tan oldukları görülüyor. Harbende-oğulları'nın ise hangi boya mensup bulundukları bilinemiyor. Bu adın İlhanlı hükümdarı Harbende'den alınmış olduğu görülüyor. Harbendelti teşekkülü, bilhassa Malatya bölgesinde yurt tutmuştur. Bu teşekkülün İran'a giden kolunun adının, hükümdarınki gibi Hüdabendelu'ya çevrildiğim biliyoruz. Harbendelülefden bazı obalar da XVII ve XVIII. yüzyıllarda Orta ve oradan da Batı-Anadolu'ya gelmişlerdir. Batıya gelen Harbendelü oymakları da Harmandalı adıyla anılmışlardır. Harbendelü oymağının Beydili'ye mensup bulunması muhtemeldir.
Üç-Oklara gelince, bu kolda, bir boy müstesna (Çavundur), diğer bütün boylara mensup oymakların görülmesi çok ilgi çekicidir. Bu Üç-Oklu oymakların nüfusça kalabalık olanları, Yüregir, Kınık, Bayındır, Salur ve Eymir'dir. Bu kola mensup olduğunu bildiğimiz aileler, Ramazan-oğulları (Yüregir) ile Özer-oğulları (Kınık ?) dır. Bunlardan sonra Kara İsa. Koşun (Kusun), Koş Temür (Kuş Temur), Ulaş ile Burnaz oğulları aileleri gelir. Bunlar da Çukurova'nın fethinde mühim roller oynamışlardır. Üç-Oklar Çukur-Ova'ya göçmeden önce, her halde Amik ovasında ve Tarablus taraflarında yaşıyorlardı.

Şam Türkmenleri, 1294 yılında Sivas'a girerek şehri yağmalamışlar ve Kayseri bölgesinde de son Selçuklu hükümdarı H. Gıyaseddin Mesud'u uğraştıran hadiseler çıkarmışlardı. Ebu Said Bahadur Han'ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında baş gösteren mücadeleden faydalanan bu Türkmenler, 1337'de Elbistan yöresinde Dulkadırlı Beyliğini kurdular. Aynı asrın ikinci yansında, Uzun-Yayla'da yağma hareketlerinde bulundular. XV. yüzyıl başlarken onlar için beklenmeyen sevindirici bir hadise oldu ki, bu da Timur'un Kara-Tatarların çoğunu Anadolu'dan göçürmesi idi. Türkmenler gecikmeksizin Tatarlardan boşalan yerlerde, bilhassa bunlardan Yozgat bölgesinde yurd tuttular. Bu yurd tutanlar Türkmenlerin Boz-Ok kolundan oldukları için onlar orada da Boz-Ok adım taşıdılar. Ancak çok sonralan Boz-Ok, bölgenin adı oldu ve bu Boz-Ok adı Cumhuriyet devrine kadar muhafaza edildi. Bozok yöresi Osmanlı fethine kadar Dulkadirli beyliği'nin idaresinde bulunuyordu. Üç-Oklara gelince, onların pek çoğu Türk-Memlük orduşunun yanında Çukur-Ova bölgesinin fethine katılmış ve burada yurd tutmuştur.

Ankara felaketinin en mühim sonucu, bilindiği gibi, Yıldırım Bayezid'in tamamlamak üzere bulunduğu Türkiye birliğinin yeniden parçalanması olmuştur. Yıldırım Bayezid'in ülkesine dahil bulunan Kemah kalesi ancak 1515'te tekrar Osmanlı idaresine girebildi. Bununla beraber, Türk halkı, XIV. yüzyılda olduğu gibi, bu yüzyılda da mutlu bir hayat geçirmiştir. 1432 yılında Türkiye'den geçen bir Fransız gezginin intibaları, bir asır önce Anadolu'yu dolaşan İbn Battuta'ninkinden farksızdır.

XIV. yüzyılın ikinci yansında ve XV. yüzyılın başlarında, Türkiye Türklerinin kıyafetleri, umumiyetle Orta Asya Türklerininkinin aynı idi; ayaklarında, kadınlar da dahil olmak üzere, sarı-kırmızı çizmeler ve başlarında da kızıl börk vardı. Ozanlar XIV. yüzyılda olduğu gibi, bu yüzyılda da ellerinde kopuzlar ile her tarafta dolaşıyorlar ve Dede-Korkut destanlarını söylüyorlardı. Bu destanlar o kadar ilgi görüyordu ki, dini eserlerde dahi onların yankılarına rastgelinir. Saraylar'a gelince, durum buralarda da dışarıdakinden farksızdı. Tebriz'deki Kara-Koyunlu sarayında, Cihan-Şah, Osmanlı elçisine kütüphanesinde bulunan Uygurca bir Oğuz-name'ye dayanarak babası Kara-Yusuf Beğ ile Sultan Murad'ın Oğuz-Han soyundan geldiklerini söylüyordu. Evvelce de işaret edildiği gibi, Bu Kara-Koyunlu hükümdarından bize Türkçe şiirler de gelmiştir.

Diyarbekir'deki Ak-Koyunlu hanedanına gelince, bu hanedan Oğuz-Han'ın oğullarından Bayındır-Han'ın soyundan gelmekle öğünüyordu. Ak-Koyunlu devletinin kurucusu Kara-Yülük Osman Beğ, kendisinin Selçuklu hanedanı ile akraba olduğunu söylüyordu; baş hanımının adı da Selçuk Hatun idi. Bu Ak-Koyunlu beyinin çağdaşı olan Çelebi Mehmed'in kızının aynı ismi taşıdığını bildiğimiz gibi, Kara Yülük Osman Beğ'in torunu Uzun Hasan Beğ'in hatununun ismi de Selçuk Şah idi. Yine bu hanedana mensup Kılıç Arslan adlı bir bey tanıdığımız gibi, Kara Koyunlu hanedanı mensuplarından biri de aynı adı taşıyordu. Ak-Koyunlular, Bayındır boyunun damgasını devletlerinin resmi alameti olarak kabul etmişler ve onu paralarına, kitabelerine ve resmi vesikalarına koydurmuşlardır. Hanedan azasına mensup bazı beyler de Bayındır adını almışlardır.

Uzun-Hasan Beğ, Ak-Koyunlu tarihinde (Kitab-ı Diyarbekriyye) Oğuz-Han'ın torunu olarak vasıflandırılır.

Karaman hanedanı da Oğuz-Han'dan geldiğine inanmaktadır. Müverrih Ayni'ye göre (XV. yüzyıl), hanedana adını vermiş olan Karamanın, Oğuz-Han adlı bir kardeşi vardı. Şikarı de ise Oğuz-Han, hanedana mensup olmayan Karaman devleti beylerinden biri olarak görülür. Biz tahrir defterlerinde, İç-erde, Selintt-Anamur yöresinde oturan, Oğuz-Hanlı adlı büyük bir oymağa rast gelmekteyiz.

Osmanlılar a gelince, Türkçeyi daha Orhan Beğ zamanında resmi dil yapmış olan bu hanedan da Türkçülük ve Oğuzculuk cereyanının tesiri altında kalmıştır. Paul Wittek II. Murad devrinde Osmanlı sarayında ilk defa kendisi tarafından müşahede edilen bu cereyana "milli romantizm" adım verir. Mamafih, Ahmedi de (ölm. 1413), Ertuğrul Beğ'in askerlerinin Oğuz olarak vasıflandırıldığını görüyoruz, n. Murad devrinde hanedan, Reşideddin'de Oğuzların en şerefli boyu olarak görünen -çünkü eski Türk yabguları en çok bu boydan çıkmıştı-Kayı boyuna bağlanmıştır. Bunda da II. Murad'ın yakınlarından zümreye mensup Yazıcı-Oğlu Ali'nin amil olduğu anlaşılıyor. Yazıcı-Oğlu kavmi duygulan kuvvetli bir şahsiyet idi. O, Reşideddin'deki Oğuzların ensabına ait kısmı Türkçeye tercüme ettiği gibi, Ravendi ve İbn Bibinin Selçuk tarihlerini de Türkçeye çevirmişti. Yazıcı-Oğlu tercümelerine bir takım ilaveler yaparak okuyucularım Selçuklu devletinde Oğuz türesinin uygulandığına ve Selçuklu ordusunun Oğuz boylarına dayandığına inandırmak gayesini gütmüştür. İlk defa olarak n. Murad'ın bazı paralarında Kayı boyunun damgası görülür. Her ne kadar bu hükümdarın halefleri zamanında paralara damga koymaktan vazgeçilmiş ise de şahsi eşyalara, silahlara Kayı damgası konmakta devam edilmiştir. Kanuninin toplarında dahi bu damgaya rastgelinir. Fatih'in, babası gibi, kavmi duygulan kuvvetli bir hükümdar olmadığım ileri sürmek belki mümkün görülebilir ise de, torunlarından birinin Korkut (Dede-Korkut'tan), diğerinin de Oğuz-Han adlarını taşıdıklarım biliyoruz ki, bu isimlere başka hiç bir Türk hanedanında rastgelinmez. Kavmi duyguların şuurlu bir şekilde canlanması milli bir tarih görüşü de yaratmıştı. Neşri tarihi bunun en güzel misalidir. Bu eserde, Osmanlı tarihinden önce, Oğuz-Han ve oğullarına, Oğuz boylarına, Kara-Hanlılar'a ve Selçuklulara ait bahisler yer almıştır. Kavmi duyguların canlanması cereyanı din adamları üzerinde de tesirsiz kalmamıştır. Hacı Bektaş velayetnamesi ve Saltuk-name gibi eserlerde bu cereyan yankılar bırakmış olduğu gibi, Bayat boyuna mensup ve Şeyh Ömer Ruşeni müridlerinden, Mahmud oğlu Hasan, Cem Sultan için Osmanlılar'ın Oğuz-Han'a kadar giden atalarına dair bir eser yazmış ve Gülşeni tarikatının kurucusu İbrahim-i Gülşeni de (mutad üzere) kendisini Peygamber soyuna veya onun sahabesinden birine değil, Oğuz-Ata'ya bağlamıştır. 883 (1478) yılında, Rum-İlinde ölen Bektaşi şeyhlerinden Otman Baba'nın Oğuz dilini konuştuğu ve Oğuz-name usulünce şiirler okuduğunu da biliyoruz. Fatih devrinde, Türkü, diğer kavimler ile mukayese eden bir müellif, Türk'ün mukayese ettiği kavimlerden üstün vasıflara sahib olduğunu söylüyor.

Hülasa, XV. yüzyılda Tuna'dan Ceyhun'a kadar uzanan geniş sahadaki Türkler, tek bir kavim idiklerini biliyor ve Oğuzlar'ın torunları olmaktan gurur duyuyorlardı. Bu kavmi şuur o kadar canlı ve kuvvetli idi ki, yukarıda verilen bazı misallerin de gösterdiği gibi, cemiyetin hiç bir tabakası, zümresi ve hanedanlar, onun tesiri dışında kalmamıştı. Bu kavmi şuur, bilhassa Oğuzlar'ın hatıralarını ve geleneklerini yaşatmak ve Türkçeye değer vermekle kendini belli ediyordu. Bu kavmi şuurun canlanması, Türkmerderin XV. yüzyılda kazandıkları büyük siyasi başarılar ile yalandan ilgilidir.

Mısır ve Suriye'nin hakimi olan Memlükler'e gelince, bunların çoğu Çerkeş menşeli, bazıları da başka kavimlere mensup idiler. Çerkeş Memlükleri arasında, Türk asıllı olanlar -sayısı gittikçe düşmek üzere- pek azdı; sonra hiç kalmadı. Türkler arasında da kavmi duygulara sahib bazı kimselere rastgelinir.

Bu arada Sultan Pars-Bay'ın (1422-1438) teveccühünü kazanmış Doğu Türklerinden bir şeyh vardı:

Şeyh Hasan ul-Tatari. Şeyh Hasan, açıklanmayan bir sebebten dolayı Arablardan hiç hoşlanmıyordu.

Bu yüzden sık sık:

"Cenab-ı Hak Hazret-i Peygamber den gayri, bütün Arabları kargamıştır" diyordu. Bir diğeri de, Türklerin binicilikde ve cömertlikte Çerkeslerden üstün olduğunu, Çerkeş asıllı sultana ve onun emirlerine açıkça söylemişti. Çerkeş Memlükleri, selefleri Türk-Memlükleri'nin bütün geleneklerini, sadıkane bir şekilde devam ettirdiler. Memluk hükümdarlarından el-Melik el-Müeyyed Şeyh, Türkleri kavimdaşları olan Çerkeslere tercih ederdi. Halefi Pars-Bay ise kendi kavmi Çerkesleri daha çok severdi. Ancak o bunu belli etmezdi. Fazla olarak Pars-Bay'ın Türklerden de yalan dostlan vardı. Türk asıllı Müverrih el-Ayni geceleri ona tarih okur ve okuduğunu Türkçe izah ederdi. Çerkeş Memlükleri, Türkçeyi kendi ana dilleri saymışlar, Türk geleneklerine bağh kalmışlar, Türk şeyhlerini, ilim adamlarım ve şairlerini himaye etmişlerdir. Türkçe bilen aydınlar onların katında imtiyazlı bir mevkiye sahip idiler. Türkiye'deki edebi faaliyetler onlarca da takib olunuyordu. Son Memluk hükümdarlarından Kansu («Kanısav») el-Gavri de böyle idi. Yavuz'un "Koca (ihtiyar) Çerkeş" dediği bu hükümdar, Firdevsi'nin Şah-name'sini Türkçeye çevirtmiş olduğu gibi, kendisi de Türkçe şiirler söylüyordu. Kısaca Kansu («Kanısav») Türkçeyi

sevmiş, Türk aydınlarını korumuş, Türk kültürüne hizmet etmiş bir sultandır. Verilen şu bilgilerden de anlaşılacağı üzere XV. yüzyılda, Osmanlı, Karaman, Kahire, Tebriz, Herat ve Semerkand saraylarında Türkçe konuşuluyordu. Bu asır her bakımdan Türklüğün asrı idi.

XVI. yüzyılda, İslam aleminin siyasi çehresinde büyük değişiklikler vukua geldi. Osmanlı devleti, elde ettiği başarılar ile tarihin saydı imparatorluklarından biri durumuna yükseldi. İran, Kızıl-Baş Safevi devleti tarafından idare edilmeye başlandı. Türkistan'a, da Özbekler sağlam bir şekilde yerleştiler. Fakat, Özbekler ne siyasi tarih, ne de kültür tarihi bakımından mühim bir rol oynayabildiler. Yüzyılımızda dahi, Türkistan'da farsça resmi dil olarak kullanılmıştır. Hindistan'a hakim olan Umurlular'ın saraylarında da XVII. yüzyılda ve sonraları farsça konuşulduğunu biliyoruz. Halbuki Erdebil şeyhlerinin torunlarının Tebriz, Kazuin ve İsfehan'daki saraylarında Türkçe konuşuluyordu. Hatta Safevi hükümdarlarının Türkçe anlamayan vezirlerine tercümanlık yaptıklarım dahi biliyoruz. Osmanlılara gelince, onların divanında tek bir dil kullanılıyordu ki, o da Türkçe idi. Bu divandan Fransa kiralına, İngiltere kıraliçesine olduğu gibi, İran şahlarına, Mekke şeriflerine, Türkistan hanlarına ve Hindistan hükümdarlarına kısaca her yere yalnız Türkçe yazılıyordu. Buna karşılık, Türkistan hanlarından İstanbul'a gelen mektupların hepsi veya pek çoğu fars dili ile yazılmış idi.

XVI. yüzyılda, imparatorluğun diğer eyaletleri sükunet içinde iken imparatorluğun ana vatanı ve asıl dayanağı olan Anadolu'da, bir birini izleyen ayaklanmalar oluyordu. Bu, gerçekten hayret edilecek bir keyfiyettir. Bunlardan birincisi Teke sancağında Hasan Halife oğlu Şah-Kulu tarafından çıkarılmıştı. Teke'nin Kızıl-Yaka köyünden olan Hasan Halife Erdebile, giderek, Şeyh Haydarın hizmetinde bulunmuş ve onun halifesi olarak Tekeye dönmüştü. Oğlu Şah Kulu başına binlerce kişi toplayarak ayaklanmıştı. Tekeyi elde ettikten sonra, üzerine yürüyen Anadolu beğlerbeğisi Karagöz Paşayı yenip öldürdü. Karaman beylerbeyisi Haydar Paşa'yı da aynı akıbete uğratan Şah-Kulu, Kayseri yöresindeki Çubuk ovasında, Vezir-i azam Hadım Ali Paşa ile karşılaştı. Yapılan şiddetli bir savaşta her ikisi de telef oldular. Tekeliler hiç bir takibe uğramadan İran'a gittiler (1511). İran'a giden bu Tekelilerin, 15 000 atlı olduğu haber veriliyor; yanlarında çoluk ve çocukları da vardı. Osmanlı tarihlerinde Şah İsmail'in niçin isyan ettikleri sorusuna, Tekeliler, "Bayezid Han, yaşk ve hasta olduğu için devlet İşleri İle meşgul olamıyordu. Vezirler de bunu fırsat bilip zulüm yoluna saptılar. Onların zulümlerine dayanamayıp bu işi yaptık1. Bu sözlerde gerçeğin büyük bir payı vardır. Şah Kulu ayaklanmasının bastırılmasında, dirlikleri ellerinden alınmış birçok sipahinin ayaklananların arasında bulunmalarının büyük bir payı olmuştur. Ulama (< ulema 7) bunlardan biriydi. 1519 yılında Şah Veli adlı biri başına üç dört bin kişi toplayarak Boz Ok'ta İsyan hareketine girişti. Sivas beğlerbeği Şadi Paşayı yenerek gücünü arttırdı. Fakat aynı yılda yapılan ikinci karşılaşmada yenilerek kaçtı ise de yakalandı ve hayatına son verildi. Şah Veli çağdaş kaynaklarda Celali olarak vasıflandırılıyor. Celal'e gelince o, XV. yüzyılın ikinci yansında Tokatda ortaya çıkmış bir Alevi şeyhidir. Bu isyanın bastırılmasında Dulkadır beyi Şehsuvar oğlu Ah Beğ önemli rol oynamıştır.

Celali Şah Veli'nin ayaklanması çok meşhur olmuştu. Çünkü, uzun bir zamandan beri böyle bir isyan görülmemişti. Bu sebeble bundan sonra Anadolu' da çıkan ve mezhebi olmayan ayaklanmalara da Celali denilmiştir.

Celali Şah Velinin galibi Dulkadır hakimi Şehsuvar-Oğlu Ali Beğ de, Kanuni devrinin ilk yıllarında (1522) gizlice öldürülerek bu beyliğin de hayatına son verildi. Halbuki Ali Beğ, Osmanlı devletine mühim hizmetlerde bulunmuştu. Kendisi, ekseri Dulkadırlı beyleri gibi, çok yiğit ve dirayeti! bir harp adamı idi. Böylece Boz-Ok (Yozgat) ve Maraş bölgesi de doğrudan doğruya Osmanlı memurlarının eline geçti. Bu da, oralarda yeniden ciddi ayaklanmalara yol açtı. Bunlardan biri Boz-Oktaki Türkmen oymaklarından Sevgülen boy beğisi Musa ve Atmaca adlı veya lakablı biri tarafından çıkarılmıştı. Musa'nın ekinliğine fazla vergi yazılmıştı. Musa bunun 100 akçasının indirilmesini rica etti ise de ricası kabul edilmediği gibi, yanında bulunan bir dedenin de sakalı kesilerek tahkir edildi. Bu hadise üzerine isyan başladı. Mohaç savaşının yapıldığı gün Anadolu'da da kan gövdeyi götürüyordu. Musa ve Atmaca o gün Karaman beğlerbeğisini mağlub edip öldürdüler. Türkmenler bunu takiben üzerlerine gelen birkaç Osmanlı kuvvetini de yenmeğe muvaffak oldular ise de kalabalık yeni kuvvetler gönderilerek isyan bastırıldı (1526).

Ertesi yıl (1527) yine Bozok'ta yeni bir ayaklanma çıktı. Bu ayaklanmanın başında Dulkadır ailesinden Zünnun Oğlu bulunuyordu. Zünnun Oğlu Sivas beğlerbeği Yakub Paşa'yı yenip İran'a yollanmıştı. Pasin ovasında Diyarbekir beğlerbeği'ne mağlup oldu ve adamlarının çoğunu kaybetti ise de kendisi kaçıp kurtuldu.

Fakat ayaklanmaların sonu gelmiyordu. Çukur-Ova bölgesinde Donuz-Oğlan, Beğçe Beğ ve Mustafa oğlu Veli Halife ayn ayn isyanlar çıkardılar ise de bunlardan hiç biri Bektaşi tarikatının başı Kalender Çelebi'nin isyanı kadar tehlikeli olmadı. Bu ayaklanmanın ehemmiyeti dolayısı ile, Kalender Çelebi'nin üzerine bizzat Vezir-i azam İbrahim Paşa gitti. Kalender Çelebi İbrahim Paşa'nın gönderdiği kuvvetleri ağır bir bozguna uğrattı. Gerçekten dirayetli bir devlet adamı olan İbrahim Paşa, ayaklanmanın asıl sebebini araştırdı ve Kalender Çelebi'nin başına toplananların çoğunun dirlikleri kesilmiş, Dulkadırlı Türkmen sipahileri olduğu anlaşıldı. İbrahim Paşa Dulkadırlı oymaklarından Karaçalı ve Dokuz boy beğilerini çağırarak dirliklerin geri verileceğine söz verdi. Bu söz üzerine Dulkadırlılar Kalender Çelebi'nin yarımdan ayrıldılar. 500 kişi İle kalan Kalender Çelebi de kolayca mağlup edilerek hayatına son verildi (1527).

Bu ayaklanmalar mezhebi mahiyette gibi görünüyorlarsa da, yukarıdaki hadiselerden de anlaşılacağı gibi, gerçekte iktisadi sebebler ve adaletsizllk ile ilgilidir. Devşirme ocağı da çok gelişmişti. Öyle ki Anadolu'daki en küçük askeri hizmetler bile bu ocağın mensuplarına verilmeğe başlanmıştı. Sünni olsun, şi'i olsun Türk'e artık yalnız çifçilik yapmak işi düşüyordu. Manisa'da şehzade İken n. Selim in oğlu m. Murad'ın hizmetine her nasılsa girebilmiş olan iki kardeş, raiyyet, yani vergi veren köylü bir Türkün oğulları oldukları için şiddetli bir yazı yazılarak yerlerine kul oğulları alınmak üzere, işlerinden çıkarılmaları emredilmişti. Devletin, askeri hizmetleri için en gözde unsuru kul, yani devşirme veya onların oğulları idi. Şayet herhangi bir hizmet için onlar bulunmaz veya kafi gelmez ise o zaman Anadolulu Türk gençleri istihdam olunuyordu. Köylü Türkler açık kapı olarak ancak medreselerde okumak imkanına sahip idiler. XVI. yüzyılın ikinci yarısında sayısı çok olan medrese talebesi Anadolu'da soygunculuk yapmaya başlamışlardı. Medrese talebelerinin bu hareketlerini önlemek için devlet uzun bir zaman uğraşmak mecburiyetinde kaldı. Aynı yüzyılın sonlarına doğru Celali isyanları başlamış ve ertesi yüzyılda da devam etmiştir. Bütün bu buhranların çıkmasında başlıca amil adaletsizlik (her türlü haksızlık baskı ve zulüm)dir. Selçuklular devrinde de memluk sisteminin kabul edilmesi ve bu sistemin gelişmesinin aynı mahiyette buhranlara sebeb olduğunu daha önce görmüştük.
Konumuzla yalandan ilgili olduğundan kısaca bu meselelere temas ettikten sonra, bu yüzyılda Türk oymaklarının durumu hakkında bilgi verelim.

XVI. yüzyılda tam göçebe hayatı geçiren başlıca iki topluluk vardı:

Bunlardan biri Haleb bölgesinde yaşayan ve yazın Uzun-Yayla ile Sivas'ın güney taraflarına çıkan Haleb Türkmenleri, diğeri de Boz Ulus idi. Boz Ulus, Mardin'in güneyinde, Fırat kıyılarında kışlamakta ve Erzurum-Erzincan arasında yaylamakta idi. Haleb Türkmenlerinin Kanun! devrindeki vergi nüfusu 9316 hanedir. Boz-Ulus'unki ise 947 (1540)'de, Dulkadırlı kolu da dahil olmak üzere, 68 mücerred, 7325 evli ve toplam olarak 8013 vergi nüfusundan ibaretti. Bunlardan başka Dulkadırlı ulusundan bir kısım oymakların da henüz çiftçilik hayatına geçmediği görülür. Çukur-Ova'da yurd tutmuş olan Üç-Oklar arasında ise çiftçilik yapmayan oymaklara nadiren rastgelinir. başlıca Sivas eyaletinde yaşayan Ulu-Yörük topluluğu ile Boz-Ok'taki Türkmen oymakları da zirai hayata geçmişlerdir. Kısaca bu yüzyılda göçebe ve yarı göçebe unsurun nüfusu yerleşik unsura nazaran çok azdır ve nisbet farkı yerleşik unsur lehine gittikçe artmaktadır.

XVI. yüzyılda, daha önceki yüzyılda olduğu gibi, göçebe anlamında Yörük (yörü-fiilinden) sözü kullanılıyor ve bu söz Haleb Türkmenleri gibi teşekküllere de veriliyordu. Fakat daha sonraları Yörük adı gerçek anlamım kaybetmiş ve Batı-Anadolu ile Güney Batı-Anadolu'daki oymakların umumi adı olmuştur. Buna göre Yörük adının kavmi hiç bir manası yoktur. Yörükler de Oğuz boylarından gelmektedir.

XVI. yüzyılda kavim adı olan Türkmen kelimesi ile vasıflandırılan başlıca eller:

Haleb Türkmenleri, Boz-Ulus, Dulkadırlılar İle Boz-Oktaki oymaklardı. Daha sonraları bu ad Haleb Türkmenleri ile Boz-Ulus'a münhasır kaldı. Bu iki elden XVIII. yüzyıldan itibaren Orta ve Batı-Anadolu'ya gelenlere de Türkmen denilmiş, hatta köylerde ve kasabalarda yerleştikten sonra da zamanımıza kadar bu adla anılmışlardır. Bu gün Orta ve Batı-Anadolu'da bazı yerlerde yan yana Türk, Yörük ve Türkmen köylerini görmek mümkündür.

Bunun izahı şudur:

Türk denilen köyler, o bölge veya yörenin Selçuklular ve beylikler devrinde yerleşmiş en eski Türk halkına ait olan yerlerdir. Yörük adıyla vasıflandırılan köyler, oralarda, XVII. yüzyıldan önce yaşayan ve son asırlarda yerleşen Yörükler'in kurdukları köylerdir. Türkmen köyleri ise XVII yüzyıldan itibaren Orta ve sonra Batı-Anadolu ile Marmara bölgesine göç etmiş ve son asırlarda oralarda yerleşmiş Boz-Ulus', Haleb Türkmenleri ve Yeni-İl'e mensup oymaklar tarafından meydana getirilmiş olanlardır. Dikkate değer bir keyfiyettir ki Osmanlı devrinde Boz-Ulus ve Haleb Türkmenleri gibi eller bile Yörükler'den daha erken yerleşik hayata geçmişlerdir. Bugün Türkmenler'den hemen hemen hiçbir göçebe teşekkül görülmez1. Fakat Toroslar'da çok az da olsa ve yarı göçebe olarak hala bu hayatı devam ettiren Yörük oymaklarına rastgelinir.

Kısaca, Türk, Türkmen, Manav, Yörük, Çepni, Tahtacı, Alevi, Kızıl-Baş adlan ile anılan topluluklar arasında kavmi hiç bir fark olmayıp, hepsi Oğuz elinden gelmişlerdir.
Bilindiği gibi, Osmanlı askeri gücü, yükseliş devirlerinde başlıca timar sistemi ile devşirme ocağına dayanmakta idi. Bu sebeple oymaklar, bu devirlerde raiyyet yani vergi veren halktan sayılmışlardır. Bilhassa Haleb Türkmenleri, Boz-Ulus, Yeni-İl tamamen bu vasfı taşırlar. Halbuki yukarıda görüldüğü üzere, Safevi devleti de, tam aksine, askeri bakımdan tamamiyle Türk oymaklarına dayanıyordu. Türkiye'de vergi veren bir Türk İran'a gidince kolayca askeri hizmete alınıyor, şayet oymak beji veya sipahi ise, devletin en yüksek askeri mevkilerine çıkabiliyordu. Bu husus göçebe, köylü ve sair Türkler'in XVI. ve hatta XVII. yüzyılda Anadolu'dan İran'a gitmelerinin başlıca sebeblerinden biridir. Bununla beraber Dulkadırlı, Çukur-Ova oymaklarında, Ulu-Yörük, Boz-Ok ve At-Çekenlerde tam yerleşik bölgelerden farksız denilebilecek şekilde dirlik sahipleri (sipahiler ve diğerleri) görülür. Osmanlı devleti, yukarıda zikredilen üç topluluktan (yani Haleb Türkmenleri, Boz-Ulus ve Yeni-İl) askerlik hususunda ancak, devşirme ocağı ehemmiyetini kaybettiği ve asker sıkıntısı çekilmeye başlandığı zamandan İtibaren faydalanmak yoluna gitmiştir. Bu üç topluluk Osmanlı devrinde, mali bakımdan, hanedana bağlanmışlardır. Onlar da Sancar devrindeki Oğuzlar gibi, "hass raiyyet" idiler. Fakat bu Türkmenler de yine Oğuzlar gibi, "hass raiiyyetliğin" hiç bir faydasını görmemişler, idarecilerin ve tahsildarların zulmüne maruz kalmışlardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MOĞOL İSTİLASINDAN SONRA TürkMENLER'İN DURUMU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:55

4- Haleb Türkmenleri

XVI. yüzyılda Haleb Türkmenleri başlıca:


Beğ-Dili, Harbendelü, Bayat, İnalla, Köpeklü-Avşarı, Gündüzlü-Avşarı gibi, büyük teşekküller ile Korkun, Kızık, Uç, Acurlu, Kaçılu, Peçenek, Döğer, Kınık, Eymür, Büğdüz, Alayuntlu, Bahadırla, Kara-Koyunlu ve saire gibi oymaklardan müteşekkil idi.

Dulkadırlı:

Bu el başlıca Maraş-Elbistan bölgesinde yaşamaktadır. Bu ele mensup tam göçebe oymaklar, kışın Amik ovasına, Haleb dolaylarına ve Çukur-Ova'ya inerlerdi. Dulkadırlı elinden bir çok bölükler, İran'a gitmiş oldukları gibi, ona mensup bir kol da Diyarbekir bölgesindeki Boz-Ulus'a katılmış bulunmakta idi. Ayrıca yine bu el'e mensub teşekküller, Yozgat bölgesinde yerleşmişler ve aynca Sivas'ın güneyinde Yeni-İl'i meydana getirmişlerdir. Daha XVI. yüzyılın başlarında bu el'e mensup oymakların Ankara bölgesine kadar sokulmuş oldukları görülüyor. Kayseri ve Kır-Şehir bölgeleri de bu el'in yerleşme sahaları arasında idi. Daha sonralan onlardan mühim bir kısmının (Cerid, Tecirlive Ağça-Koyunlu) Çukur-Ova'da oturak yaşayışa geçtiklerini biliyoruz.

Bu büyük el, başlıca şu boylardan meydana gelmişti:

1- Anamaslı öbür adı Karaçalı (bazı obaları: Yazır, Sevinçli!, Oruç-Beğlu, Ulaşlıı, Urçanlıı, Kazancılu, Söylemezin, Yol-Basanlu, Kara-Haytalu).
2- Dokuzi öbür adı Bışanlu (bazı obaları: Karkın, Karamanla, Kürd-Mihmadlu, Avcı, Demrek, Hacılar, Neccarlu, Dokuz-Koyunlu, Bazlamaçla Kara Göncülü.)
3- Kureciler
4- Cerid (bazı obaları: Bayır-Cerid, Kara-Hasanlu, Oruç-Gazulı, Mamahı).
5- Peçenek
6- Kavurğalu
7- Elçi
8- Döngelelü
9- Küşne
10- Yuvalı (yahut Kara-Yuvalu)
11- Tekelil
12- Varsak
13- Ağça-Koyunlu (en önemli obaları: Çalışla, Musa-Hacılu-Musacalu, Kozanlu, Hamidlu).
14- Eymir
15- Çimelu
16- Kızılla
17- İmanlu-Avşarı
18- Çağırğardu
19- Alici
20- Gündeşlü
21- Tecirlu (Tacirlu)
22- Eşkinciler (bazı obaları: Dede Karları 17 evli, 5 bekar; Karaca Ahmedlü 11 kişi; Süll Şeyhlu 19 kişi).

Dulkadırlı eli'nin Kars (Kadirli) yöresinde yaşayan oymakları ise şunlardı:

Varsak, Demürcülu, Karamardu, Selmanlu, Zakirlu, Kavurğalu, Geçlik, Eşkinciler.

Sis (bugün Kozan) sancağında da:

Savcı-Hacılu, Eğlen-Oğlu, Ayru-Damlu, Kavurgalı ve Avşar teşekkülleri yurt tutmuşlardı.

5- Çukur-Ova

Bu bölgeyi fethetmiş olan Üç-Oklar toprağa bağlanmışlar ve kısmen boy teşkilatını kaybetmişlerdir. Bölgenin açılmasında mühim roller oynamış olan Yüreğirler ve Kınıklar'ın XVI. yüzyılda yerleştikleri yerlerde yalnız adlan kalmıştır. Henüz tamamiyle çözülmiyerek oymak teşkilatlarını muhafaza edenler: Kara-İsalı, Kusun, Koş-Temür, Ulaş, Gökçeli! ve Elvan boylarıdır.

6- Tarablus-Şam:

Bu yörede yaşayan Türkmen topluluğu da başlıca:

Salur, Eymir-Gazilü, Boğayırlu, Süleymanlu ve sair oymaklardan müteşekkildi.

7- Boz-Ulus:

Boz-Ulus. Diyarbekir Türkmenleri Dulkadırlu oymaktan ve Haleb Türkmeni oymakları olmak üzere üç koldan meydana gelmiştir.

Diyarbekir Türkmenleri:

Eski Ak-Koyunlu Elinin kalıntısı olan Diyarbekir Türkmenlerinin başlıca oymakları şunlardı:

Tabanlu, Oğul-Beğlu, Musullu, Pürrıek, Hamza-Hacılu, Koca-Hacılu, İzzeddin-Hacılu, Süleyman-Hacılu, Şeyhlü, Danişmendlü, Sulurlu, Çavundur, Dodurga, Döğer, Karkın, Avşar, Beğ-Dili, Alpavut.

Dulkadırlu oymakları:

Cerit Sultan-Hacılu, Kürd Mihmadlu (Dokuz'dan), Köçeklu, Küşne, Anamaslu, Avcı, Dodurga, Cecelü, Çimelü, Avşar, Karaca-Arablu, Eymir, Gündeşlü, Çağırğanlu, Kızıl-Kocalı, Şam-Bayadı, Karkın Musacalu-Musa-Hacılu (Ağça-Koylunlu'dan).

Haleb Türkmen Oymakları:

Köpeklü-Avşarı, Gündüzlü-Avşarı, Harbendelu, Beğ-Dili, Acurlu, İnallu, Bayat, Kara-Koyunlu.

8- Yeni-İl

Yeni-İl Sivas'ın güneyindeki Mancılık, Gürün ve Hekim-Han arasındaki bölgede yaşayan oymakların adıdır. Mancılık ile Gürün arasındaki araziye Uzun-Yayla denilir. Hekim-Han'ın kuzey doğusunda ve Alacahan'ın güney doğusundaki Yellüce dağı da Yeni-İl'in en ünlü yaylalarından biri idi. Yeni-İl, mali bakımdan IH. Murad'ın anası Nur-Banu'nun Üsküdar'da yaptırdığı camiin evkafına bağlanmıştı. Bu sebeble vesikalarda bu topluluğa "Üsküdar Türkmeni" de denir. Bu topluluk biri Dulkadırlüya diğeri Haleb Türkmenlerine mensup olmak üzere, İki koldan meydana gelmiştir. Haleb Türkmenleri'ne mensup kola eskiden beri Yaban-Eri dendir. Çünkü, bu kol bölgede ancak yazın oturmakta, kışın Haleb bölgesine inmektedir. Bu kola eskiden Şamlu ve Şamlular adlan verilirdi. Dulkadırlu kolu ise umumiyetle çitfçilik yapmaktadır.
Yaban-Eriler'in çoğunun Beğ Dili boyuna mensup obalardan meydana geldiği görülür.

Başlıca Yaban-Eri teşekkülleri şunlardır:

Beğ-Dili, Bayat, Avşar, Bayındır, Harbendelü, Kara-Koyunlu.

Dulkadırlı:

Çimelü, Musacalu-Musa-Hacılu-(Ağça-Koyunludan), Boynu - Yoğurdu, Kürd Mihmadlu (Dokuzlan), İmanlu-Afşarı, Barak (Cerid'ten), Ağça-Koyunlu, Tatar-Alilü, Çağırganlu, Elçi, Tecirlü, Neccarlu (Dokuz'dan).

Yeni-İl'in, idari teşkilatı 1275 (1858-1859) yılına kadar sürmüştür.

9- Ulu-Yörük Türkleri

Ulu-Yörük, başlıca Sivas, Amasya ve Tokat bölgelerinde yaşamakta olup, bu topluluğun bazı oymakları batıda, Kırşehir ve Ankara bölgelerine kadar yayılmışlardır. Daha sonraları bazı oymakları Eskişehir bölgesine, oradan da Balıkesir yöresine gitmişlerdir. Ulu-Yörük başlıca üç kümeye ayrılır: Yüzde-Pare, Orta-Pare, Şark-Pare. Bu kümeleri teşkil eden oymaklar bölük adını taşıyor. Bölüklerden her biri muayyen kışlaklara sahip bulunmakta ve onun üzerinde çiftçilik yapmaktadır. Bu topluluğu meydana getiren başlıca bölüklerden her biri muayyen kışlaklara sahip bulunmakta ve onun üzerinde çiftçilik yapmaktadır. Ulu-Yörük Türkleri topluluğu geçmişi ve teşkilatı İlhanlılar devrine kadar gider.

Bu topluluğu meydana getiren başlıca bölükler şunlardır:

İl-Beğlü, Çepni, Kulağuzlu, Ak-Kuzulu, Ak-Salur, Tatlu, Gerampü, Gökçelü, Şerefeddinlu, Çurığar (Moğolca: Ca'ungar'sol), Ballı, Çapanla, İkizlü, Çavurçı (Moğolca Caverçi), Ustacakı (Usta Hacitu-Ustaclu), Dodurga, Özlü, Kırıklu, Kara-Fakihlu, Turğutlu, Ağça-Koyunlu (Dulkadırlu'dan), AU-Beğlü, Kuzu-Güllü, Kara-Keçilü İnallu (Haleb Türkmenlerinden).

10- Boz-Ok:

(Bu günkü Yozgat bölgesi ve komşu bazı yöreler): Burası daha önce de işaret edildiği gibi, Kara-Tatar denilen Moğollar'ın başlıca yaşadıkları bir yer idi. Timur'un bunlardan çoğunu beraberinde Türkistan'a götürmesi üzerine, XV. yüzyılın ilk yıllarında Boz-Ok Türkmenleri, yani Dulkadırlı eline mensup teşekküller burada güçlüğe uğramaksızın yurd tuttular.

a. Gedük: Kara-Yahyalu, Delü-Alilü, Ağçalu (en mühim obası: Hacılar), Ağça-Koyunlu (Dulkadırlı'dan), Şam Bayadı (Dulkadırlı'dan).
b. Kara-Taş: Ali Beğlü Ağçahı, Tecirlü (Dulkadırlidan), Kızıl-Kocalu (başkca oymaklarından: Ali-Şarlu).
c. Ak-Dağ: Karalu, Kırklu, Hisar-Beğlü, Kızıl-Kocalu, Sevgülen (en büyük oymağı: Saru-Halillu).
ç. Boğazlayan: Çiçeklü Kulağuzlu.
d. İli - Sn: Tatar (Moğol), Arslan-Beğlü, Ağçalu.
e. Sorgun: Zakirlu, Kızıl-Kocalu.
Bunlardan İşaret edilmeyen bir çok oymak ta Dulkadırlıdan İdiler.

11. At-Çekenler ve Komşu Oymaklar:

Marco Polo'nun dediği gibi, Türkmenler Orta-Anadolu'da soylu atlar yetiştiriyorlardı. Bilhassa Konya bölgesindeki Türk oymakları, Karaman-Oğulları ve Osmanlılar devrinde de her yerde aranan atlar yetiştirmekte devam etmişlerdir. Bunlar önceleri vergilerini yetiştirdikleri atlardan verdiklerinden kendilerine At-Çeken denilmişin Osmanlı devrinde at vergisi nakden verilmeye başlanmıştır. At-Çekenler başlıca Larende (Karaman), Ak-Şehir ve Koç-Hisar gölü arasındaki bölgede yaşıyorlardı.

Bu bölge üç yöreye yahut idari mıntıkaya (kaza) ayrılmıştı:

Eski-İl Turğud ve Bayburd. Eski-İl Koç-Hisar gölünden başlayıp güney doğuya doğru Ereğlinin batısındaki Akça Şehit'e kadar uzanan topraklara deniliyordu. Bu yörenin merkezi Koçhisar gölü kıyısına yalan yerdeki Eski-İl köyü olup bugün de mevcuttur. Konya-Aksaray arasındaki eski Selçuklu anayolu üzerinde bulunan Eşme-Kaya köyü de At-Çeken beylerinin oturdukları yerlerden biri idi ki, bu beylerin nesli zamanımıza kadar gelmiştir. Konya bölgesindeki meşhur "Eşme-Kaya'nın kavakları gölgeli" Türküsü de son beylerden biri için yakılmıştır. Turgud, Ak-Şehir gölünün kuzeyinden Karaman'ın batısındaki topraklara kadar uzanan yörenin adıdır. Bayburd da Karaman'ın doğusunda, Ereğlinin güneyindeki toprakları içine alıyordu. Aşağıda bu yörelerdeki ve Karaman iline bağlı diğer bazı yerlerdeki en belli başlı oymakların adı verilmiştir. Bunlar arasında geçen Tatar ve Celayir adlı oymaklar Kara-Tatarların kalıntılarındandır. Asıl At-Çekenlerin yani Eski-İl Turgud ve Bayburd yörelerindeki oymakların Yavuz Selim devrindeki vergi nüfuslarının toplamı 1080 vergi evi idi.

a. Eski - İş: Koş-Temur, Sölmüşlu, Hocantılı (Karaman oğullarına bağlı beylerden biri olan Hocantıları), Davudlar, Kureyş-Melik-Şah, Boynu-Yumru, Kurulu.
b. Turğud: Kusurdu, Yapa (ünlü bir oymak), Çepni, Reyhanlı, Saruca-Ahmedlü, Şah Beğ Nökerleri
c. Bayburd: Emir-Hacılu, Oğul-Beğlü, Kayı, Farsaklar, Peçenek, Tatar (Moğol).
ç. Ak-Saray: Bektaşlu Tatar (büyük bir oymak, beyleri Şey'ünlillah oğlu Ali Beğ - Bayazıd)ı, Elçili Tatarı.
d. Koş(Koç) - Hisar: Boz-Kırlu, (Boz Kır adlı beyden), Boz-Doğan, Urunğuş, Hindlü, Cuneydlu, Celayir.
e. Ürgüb: Cemalin, Yavalu.
f. Niğde: Bereketti, Dündarlu, Bulgarin (Güneydeki Bulgar dağından).
g. Develü: Benderi-Beği
ğ. Develü Kara-Hisar'ı: Yahyalu.
h. Ilgın: Muğal Samağan, Elçlli (Alçi?) Tatarı.
ı. İshaklu: Selçuklu, Kondu, Kutlu-Boğa Tatarları, Kapucu-Tatarları, diğer adı: Boğaz Tatarı, Muğal-Tatarları.

Bu oymaklardan bazdan İç-İl'den (Boz-Kırlu, Boz-Doğan), bazdan da Tarsus-Adana bölgesinden (Koş-Temür, Kusunlu, Farsak-Varsak-, Urunğuş, Dündarlu, Bulgarlu) gelmişlerdir.

Torosların, Ereğlinin güney doğusunda, Ulu Kışla'nın güney batısında bulunan 3.000 metrenin üstündeki kısımına Bulgar Dağı denilir. Dağın adı Selçuklular devrine kadar gider. Bu adın nereden geldiğini anlamak güçtür. Ancak bu adın Balkanlardaki Bulgarlar ile ilgili olduğunu sanmıyoruz. Çünkü dağ yüksek ve arızalı olduğu için iskana müsaid olmadığı gibi, maden çıkarıldığına dair bilgi de yoktur.

Çevredeki oymaklar bu dağa yaylaya çıkıyorlardı. Bu oymaklardan birinin beyinin yaylada iken bir oğlu doğdu. Ona, dağ adı kondu, Karaçuk, Savalan gibi. Bulgar büyüdü, soyu onun adını taşıdı (Bulgar Oğlu) oymağı onunla nisbetlendi (Bulgarlu).

Bulgar ailesinin XVI. yüzyılda varlığım koruduğunu biliyoruz. Fakat Bulgar Oğlunun İzmir Oğlu, Erdebil Oğlu gibi, sadece ailenin oturduğu yeri, yani Bulgar Dağını ifade etmesi ihtimali de vardır.

XV. ve XVI. yüzyıllarda Bulgar Dağı'nın çevresindeki köyler ve oymaklar da Bulgar şahıs adı olarak kullanılmıştır. Böylece İran'da n.İsmail devrinde (1576-1587) Hulefa Beğ olan Bulgar Halife, bu bölgeden İran'a giden Türklerden biri olmalıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MOĞOL İSTİLASINDAN SONRA TürkMENLER'İN DURUMU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:55

12- İç-İl

İç-İl Selçuklular zamanında fethedilmeye başlanmış ve bu fetih Karaman - oğulları devrinde tamamlanmıştır. Bu bakımdan buradaki Türkler Çukur-Ova'dakiler'den ayrı bir siyasi maziye sahipdirler. Bunlar hemen münhasıran Karaman-oğullarının Türkmenleri olup, onların en güvendikleri unsuru teşkil etmişler ve başlıca dayanakları olmuşlardır. İç-İl, H. Bayezid devrinde altı yöreye ayrılmıştı: Ermenek, Selinti (bugünkü Gazi Paşa), Gülnar, Silifke, Karı-taş ve Mut. Buradaki Türk halkının mühim bir kısmı tam yerleşik hayat sürmektedir; geri kalanlar da, köyleri olmak ve çiftçilik yapmakla beraber, oymak teşkilatım henüz muhafaza etmektedirler. Bunların başkcaları şunlardır: Boz-Doğan (Silifke'de), Yıvalu'da, Oğuz-Hanlu (Selinti ve Anamur da), Boz-Kırlu (Taşlık-Silifke'de), Hoca-Yunuslu (Gülnar'da), Beğ-Dili (Gülnar'da), Şomla (Taşlık-Silifke'de). Bu oymakların başında bulunan aileler, Karaman-oğulları'nın emirleri arasında yer almışlardı.

Bu oymaklardan Taşlık-Silifke'de yaşayan Boz-Kırlıların adı, Boz-Kır adlı bir beyden geliyor. Boz-Kır da, bize göre boz ve kır fiillerinden yapılmış emirlerdir. Çünkü, o zamanlar, şimdi coğrafi manada kullandığımız boz kır deyimi mevcut değildir. Bunun gibi, Konya kazalarından biri olan Boz-Kır da adını orayı idare etmiş olan başka bir beyden almıştır. XVI. yüzyılda bu beyin neslinin henüz devam ettiğim biliyoruz. Daha Ü.Bayezid devrinde Boz-Kır kazasında, yan göçebe de olsa, hiç bir oymağa rastgelinmediği gibi, Hıristiyan azınlığı da yok idi. Bir çok yerlerde olduğu üzere, bu kasabaya Rumlar, XIX. yüzyılda gelmişlerdir.

İç-İl, Osmanlı devrinde, bitmez tükenmez bir insan kaynağı idi. Buradan komşu bölgelere, her asırda göçler vuku bulmuş ve bunlar, muhtelif sebebler ile oralarda zayıf bir duruma düşen Türk nüfusunu güçlendirmişdir. Daha n. Bayezid devrinde, Boz-Doğan'dan ve Boz-Kırludan olmak üzere mühim kolların Orta Anadolu'daki Koç-Hisar yöresine göç etmiş oldukları görülüyor. Yine aynı devirde daha az ehemmiyetli oymakların da Teke (Antalya) bölgesine göç etiklerini biliyoruz. Kıbrıs'ın fethinden sonra, İç-İl bölgesinden vakit, vakit bu adaya da göçmen gönderilmiştir. Böylece, bugünkü Kıbrıs Türklerinin mühim bir kısmı İç-İl Yörüklerinin torunlarıdır.

İç-İl'den, somaki asırlarda daha mühim göçler olmuştur. Bu göçler bilhassa komşu bölge Çukur-Ova'ya yapılmıştır. Buraya göçen oymakların başında Boz-Doğan ile ona mensup Melemenci (Menemenci), Kara-Hacılu, Kürkçülü ve Tekellü obaları bulunuyordu. Bunlar, Celali isyanları ve diğer sebebler ile nüfusu çok azalmış bulunan Çukur-Ova'daki fatih Türk halkım kuvvetlendirmişler ve ovanın yemden iskanında mühim bir rol oynamışlardır.

13- Menteşe:

Menteşe (bugünkü Muğla vilayeti) sancağında yan göçebe olmak üzere, bazı oymaklar yaşamaktadır. Bu oymakların başlıcaları şunlardır Kayu Horzum, Barza Kızılca-Yalınc, Kızılca-Keçilu, İskender Beğ. Burada adı geçen Barza oymağı Oturak-Barza ve Göçer-Barza olmak üzere, iki kol halinde olduğu gibi, ayrıca bir de Güne-Barza kolu vardır.

14- Hamid sancağında zikre değer bir teşekkül, Karamanlu oymağıdır.

15- Aydınlı

Bu sancakta Karaca-Koyunlu adlı bir Yörük topluluğu görülmektedir. Bu topluluk geniş bir sahaya yayılmış olup, çok küçük oymaklardan meydana gelmiştir. Bu topluluk içinde Tarucular, (Danalar), Elliciler, Çullular gibi bazı büyük oymaklar da vardır.

16- Kütahya:

Bu sancağın bilhassa Denizli yöresinde, oldukça mühim bir Yörük topluluğu görülmektedir. Bu topluluğu meydana getiren başlıca büyük oymaklar şunlardır: Kayı, Ak-Koyunlu. Boz-Guş, Kılcan, Ak-Keçilü, Kaşıkçı, Müselleman-ı Toylı, Avşar, Ala-Yundlu Bu oymaklardan Ak-Koyunlunun, Kara Hisar-ı Sahib (Afyon) sancağında da mühim bir kolu görülmektedir. Aynı sancağın Seyyid-Gazi yöresinde de Kara-Koyunlu adlı büyük bir oymak yaşamaktadır. Gerek Ak-Koyunlu, gerek Kara-Koyunlu oymaklarının, bu adlardaki Türkmen boy ve ulusları ile kabilevi bir münasebetleri olup olmadığı üzerinde bir şey söylemek mümkün değildir.

17- Ankara:

Ankara sancağının her tarafında yarı göçebe ve çoğu az nüfuslu oymaklara rastgelinir. Sancağın Kasaba kazasında Yaylalu ve Aziz-Beğlü, Kara-Keçilü, Tos-Boğa; Beğ-Pazarı, Sivri-hisar ve Sultan-Önü kazalarında da mühim bir kısmını Gençlü oymağının meydana getirdiği Ulu-Yörük teşekkülü (929=1523 tarihinde: 3 985 vergi nüfuslu) yaşamaktadır. Yukarıda adı geçen oymaklardan Tos-Boğa eski Osmanlı tarihlerinde Moğol olarak vasıflandırılır. Kara Keçililer'e gelince, bunlar bugün Eski-Şehir ve komşu yörelerde yaşadığını gördüğümüz Kara-Keçililerdir. Ankara sancağındaki bu Kara-Keçililer de Ulu-Yörük'e bağlı ve Kır-Şehir toprağında yaşayan büyük Kara-Keçili oymağının bir kolunu teşkil ediyorlardı.

Anadolu'nun diğer bölge ve yörelerinde de XVI. yüzyılda yarı göçebe oymaklar yaşamakta iseler de, bunlar o kadar mühim olmadıklarından burada zikredilmelerine lüzum görülmedi. Yalnız. Çorum sancağına bağlı Katar kazasında Tataran-ı Muğal (Moğol Tatarları) adlı mühim bir teşekkülün yaşadığını kaydedelim. Yine aynı asırda Bolu sancağında Horasanlı adlı bir oymak da görülmektedir. Oymakların Anadolu'nun her yöresinde, bilhassa kışlaklarındaki muhtelif yerlere yerleşerek köylerimizi nasıl meydana getirdikleri arşiv kaynakları sayesinde güzelce anlaşılmaktadır.

Türkiye'nin bu yüzyıldaki kavmi durumuna gelince, elimizdeki tahrir defterleri sayesinde bunu teferruatına kadar tesbit etmek mümkündür. Bu defterlere göre Türkiye'nin, Adalar Denizinden Fırat'a ve Trabzon'a, kadar olan kısımında Türk nüfusu pek hakim olup azınlık olarak yalnız Rum ve Ermeniler vardır. Hıristiyan azınlığının en az bulunduğu bölgeler Batı-Anadolu, Marmara bölgesi ile Kuzey-Batı-Karadeniz bölgesidir. Zikredilen bu bölgelerde 1520-1530 yıllan arasında

540. 963 Türk hane (ev) nüfusuna karşılık, yalnızca 4.471 Hıristiyan hane nüfusunun yaşamakta olduğunu biliyoruz. Konya, Niğde, Kayseri ve İç-İl vilayetlerinde ise Türk hane nüfusu 143.254, Hıristiyan hane nüfusu ise 2.448 idi. Doğuya gidildikçe nisbetin azalmakta olduğu görülüyor. Mesela Maraş, Yozgat, Kır-Şehir vilayetlerinde 66.776 Türk hane nüfusuna karşılık 2.687 Hıristiyan hane nüfusu vardı. Aynı yıllarda Çukur-Ova bölgesinde de ezici Türk çoğunluğuna mukabil pek az bir Ermeni nüfusu görülmektedir. XIV. yüzyıldan beri Anadolu'dan İran'a yapılan siyasi hareketler (Ali Padişah'tan-Şah İsmail'e kadar) bu ülkeden pek çok Türk nüfusunu İran'a götürmüştür. Hatta XVII. yüzyılda dahi İran'a çok Türk gitmiştir. Bütün bu göçler en fazla tesirini Doğu-Anadolu'da göstermiş ve XV. yüzyılda "Türkmen ülkesi" olarak vasıflandırılan bu bölgedeki Türk nüfusu çok azalmıştır.

Kanuninin Nahçivan seferinden (1548) sonra 20.000 akçalık ve daha fazla gelir getiren dirliklerin kapı-kullarına verilmesinin kanun haline gelmesi ile Türk sipahilerinin terakki imkanı ortadan kalkmıştı. En küçük askeri vazifeler için kullar veya onların oğullan tercih olunuyordu. Şayet bu vazifeler kullar veya onların oğullan tarafından doldurulmuyorsa, o zaman Anadolu Türkleri diğer bütün kavmi unsurlara tercih edilerek, hizmete alınmakta idiler. Arab, Laz, Tat, Şartlı gibi unsurlar ise askeri hizmetlere kabul edilmiyorlardı. Bazı hadiseler yüzünden kendilerine güvenilmeyen Çepniler'in askeri hizmete alınmaları yasaklanmış ve evvelce alınmış olanların da çıkarılmaları emredilmişti. Hulasa XVI. yüzyılda devletin gözde askeri zümresini kullar ve onların oğullan teşkil ediyordu. Ondan sonra da Anadolu Türkleri geliyordu. Fakat bunlara da mühim vazifeler verilmiyordu. Halbuki Anadolu Türkleri de Yeniçeriler gibi, maaşlı asker olmak istiyorlardı. Bu sebeble babasından sonra tahta geçmeye hazırlanan Kanuninin oğullarından Bayezid onlardan kolayca 7.000 kişilik ücretli bir ordu vücuda getirmişti. Ağabeği Selim de, babasının tavsiyesine uyarak aynı şekilde hareket etti ve Anadolu Türklerinden yine ücretli bir ordu teşkil etti. Şehzade Bayezid 1559 yılında isyan hareketine giriştiği zaman etrafında mühim bir kuvvet toplanmıştı. Bu kuvvet Anadolulu timarlı sipahiler ve onların maiyetlerinde bulunan köylü gençler ile Türk oymaklarına mensup kimselerden meydana gelmiş idi. Bu ikincilerin başlıca Karaman ilinde yaşayan, Boz-Kırlı gibi oymaklar ile Dulkadırlı ve Yeni-İl Türkmenlerine mensub oldukları anlaşılıyor. Boz-Kırlılar'ın başında, teşekküle adını vermiş olan, Boz-Kırlu oğullarından Hüseyin Beğ vardı. Şehzade Bayezid'in başlıca emirleri olarak Aksak Seyfeddin, Turgut-Oğlu Hüseyin Beğ ile Kuduz Ferhad'ı görüyoruz. Anadolu alay beğlerinden olan Aksak Seyfeddin Bayezid tarafından azab ağalığına, 'turgud-oğlu Hüseyin Beğ silahdar ağalığına ve Kuduz Ferhad da sipahi ağalığına tayin edilmişlerdi. Bunlardan Turgud-oğlu Hüseyin Beğ, Karaman devletine mensup büyük beyler ailesinden biri olan Turgud-oğulları'ndan idi. Türkmen atlılarının başında bulunduğu anlaşılan mahir binici ve yaman savaşçı Kuduz Ferhad'a gelince, onun Dulkadırlı veya Yeni-İl Türkmenlerinden olduğu anlaşılıyor.

Tedkikçiler tarafından Bayezid ile Selim arasındaki mücadeleye "Anadolu halkı ve bilhassa timarlı sipahileri ile Kapı-kulları ve Ocaklı rical arasında siyasi bir hak davası" nazarı ile bakılmıştır. Ancak Selimin de buyruğunda Anadolu Türklerinden toplanmış mühim bir kuvvet bulunuyordu. Hatta bu kuvvetin mensuplarına Yeniçeri ocağına kaydedilecekleri va'd edilmiş ise de, Selim hükümdar olduğu halde, bu va'd, Yeniçerilerin muhalefeti yüzünden yerine getirilmemişti.

Dirayetsiz bir şehzade olan Bayezid, giriştiği isyan hareketi sonucunda, bir çok insanın ölümüne ve bir çoklarının da perişan bir duruma düşmelerine sebeb olduğu gibi, 12 000 kişilik bir kuvveti de İran'a götürmüştü. Bunların çoğu ve belki hepsi yurdlarına dönmeyerek orada kaldılar ve Safevi Kızıl-Baş ordusunu kuvvetlendirdiler. Bu hadisenin sonuçlarından biri de İstanbul'dan Anadolu'ya nizam ve asayişi sağlamak için, daimi olarak ikamet üzere, yasakçı adiyle Yeniçerilerin gönderilmesi oldu. Halk ise, bu küstah tavırlı askerden nefret ediyor, fırsat buldukça onları ortadan kaldırıyordu.

XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren Anadolu'da başlıca iki unsur huzursuzluk yaratıyordu:

medrese talebeleri (suhte=softa) ve levendler. Anadolu'da Selçuklular devrinden beri tahsile verilen ehemmiyet ile XVI. yüzyıldaki iktisadi sıkıntı ve devşirme ocağının gelişmesi gibi sebeblerden, medrese talebeleri bu yüzyılda görülmemiş bir ölçüde çoğalmıştı. Bu talebeler, kendilerine uygun iş bulamadıklarından küçük zümreler halinde, medreselerin bulunduğu bölge veya yörelerde faaliyette bulunuyorlardı. Bunlar başlıca cer, nezir ve kurban adlan ile para toplayarak geçiniyorlardı. Başlıca mücadele ettikleri unsurlar nefret ettikleri hükümet memurları ile Yeniçeriler idi. Buna karşılık umumiyetle kadılardan destek gördükleri gibi, halk İçinde de gerek akrabalık, gerek başka sebebler ile kendilerine yardımcılar buluyorlardı. Medrese talebeleri bilhassa Amasya, Çorum, Kastamonu, Kütahya, Afyon, Manisa, Balıkesir, Isparta, Alaiyye ve İç-İl bölgelerinde faaliyette idiler. Bunların faaliyetlerini önlemek için ileri teşkilatı kuruldu. halktan teşkil olunmuş mahalli küçük birlikler idiler. Fakat bunlar da maksadı temin etmediğinden medrese talebelerinin hareketleri bir türlü önlenememiş ve uzun bir zaman sürüp gitmiştir.

İdarecilerin sık sık baskılarına maruz kalmaları yüzünden Anadolu Türk köylüsüne mensup gençlerin, birçokları medreselere giderken bir kısmı da toprağını bırakıp bulundukları yerlerden ayrılıyorlardı. Çift-bozan denilen bu gençlerin bir çokları bir iş tutmak için şehirlere gittikleri gibi, birçokları da sancak beği ve beğlerbeğilerin hizmetine giriyorlar ve onların kapı halkını teşkil ediyorlardı. Bu çift bozanların bir kısmı ise iş bulamadıklarından çeteler teşkil edip soygunculuk yapmakta idiler. Bunlara levend (cemi levendat) adı veriliyordu. İşte meşhur Kör-Oğlu Ruşen de bu çetelerden birinin başında olup, kendisinin 988 (1580) tarihinde Gerede ile Bolu arasında haydutluk yaptığı görülüyor. Bu tarihte Celali olarak vasıflandırılan Kör-Oğlu'nun 992 (1584) tarihinde de faaliyetine devam ettiği, askeri memur ve kadıların korkularından onun yaptıklarım gizledikleri bildiriliyor.

1577'de başlayan İran harbi tahminin hilafına 12 yıl sürdü. Bu harbin sonunda gerçi Türk imparatorluğunun sının Hazar Denizine dayandı ise de bu, pek çok insan ve para sarfına mal olmuş ve halk daha fazla bir sıkıntı içine düşmüştü. İşte, Kör-Oğlu, Ispartalı Nesli-Oğlu Mehmed Çavuş, Kizir-Oğlu Mustafa ve diğer Celaliler'in ortaya çıkarak uzun yıllar soygunculuk yapabilmeleri de, bu harbin uzun bir zaman sürüp gitmesi ile ilgilidir. Bu arada, harbin başladığı 1577 yılında Boz-Oktaki Şam Bayadı oymağına mensup bir Türkmen de aynı yılda ölen İran Şahı D. İsmail'in kendisi olduğunu ortaya atarak başına Kızıl-Baş Türkmenler'den pek çok adam toplayıp harekete geçmiş ve hatta Kır-Şehir bölgesindeki Hacı-Bektaş türbesinde büyük bir kalabalık önünde merasimle kurban kesmişti. İran harbi esnasında Anadolu köylüleri gibi Türkmenler ve Yörükler de hükümet mensuplarının baskılarına maruz kaldılar. Yukarıda bahsedilen Düzmece Şah İsmail hareketi de şüphesiz vergi almak hususunda yapılan baskıların bir tepkisidir. İran harbinin yorgunluğu henüz geçmeden 1593'te başlayan Avusturya seferinin uzaması büyük Celali ayaklanmalarını doğurdu. Bu ayaklanmaların başında çoğu kapu kulu ordusunun atlı birliklerinde vazife gören veya beğlerbeği ve sancak beğlerinin emrinde bölükbaşılık, çavuşluk, su-başılık gibi hizmetlerde bulunan küçük rütbeli Anadolulu Türkler vardı.

İlk büyük Celali hareketini Kara-Yazıcı lakablı Abdül Halim çıkardı. Kendisi beğlerbeği ve sancak beğilerinin maiyyetlerinde hizmet görmüş bir bölükbaşı idi. Osmanlı müverrihlerinin sözlerine bakılırsa, Kara-Yazıcı, Osmanlı'nın Anadolu'daki hakimiyetine son vermek gayesini taşıyordu. Ancak, yapılan araştırmalar Kara-Yazıcı'nın böyle bir maksat güttüğünü teyid etmemiştir. Karaman ilindeki At-Çekenler" den Turgut kazasındaki Davutlar oymağına mensup bir şahıs 1595 yılında böyle bir maksat ile ortaya atılmıştı. Bu şahıs kendisinin Selçuklu hükümdarı Alaeddin'in soyundan geldiğini iddia ederek hükümdar olduğu takdirde halkı adalet ve hakkaniyyet üzerine idare edeceğini söylüyor, zulüm yoluna sapan Osmanlı'nın hakimiyetine son verilmesi gerektiğini yayıyordu. Fakat Karaman halkı arasında ne onun, ne de başkalarının başlarına mühim kuvvetler toplamaları mümkün olamıyordu.

Kara-Yazıcı ilk önce Urfa taraflarında harekete geçmiştir (1599). Kendisine eski Haleb beğlerbeği Hüseyin Paşa'nın da katıldığını biliyoruz. Avusturya ile harp devam ediyordu. Bu sebeble Celali başbuğu affedilerek önce Amasya, sonra da Çorum sancak beğliğine tayin edildi. Fakat Kara-Yazıcı başına toplanmış olan levend yahut sekbanları dağıtmıyor, onları geçindirmek için etrafa salmalar salıyor. Tavil-Ahmed, Kara-kaş Ahmed, Yular-Kırdı, Tekeli Mehmed, Deli-Zülfikar, Dündar, Tepesi-Tüylü, Yıldızlı İbrahim, Kafir Murad gibi zamanın belli başlı bütün Celali bölük-başıları yanından uzaklaştırmıyordu. Bu bölük başılarının çoğu da Kara-Yazıcı gibi, altı bölük halkından yani Kapu-kulu hassa birliklerinden veya beğlerbeği sancak beğlerinin kapı halkından idiler. Kara-Yazıcı, Hacı İbrahim Paşa kumandasındaki bir Osmanlı kuvvetini Kayseri yakınlarında mağlub etti ise de, Sokulluzade Hasan Paşa ile Göksün yaylasında yaptığı savaşta yenildi; savaştan sonra yanındaki Celaliler ile Canik (Samsun'un doğu tarafları) dağlarına sığınan Kara-Yazıcı orada öldü. Kendisine kardeşi Deli Hasan halef oldu. Deli Hasan Canik dağlarından çıkarak Tokat'ta bulunan Hasan Paşayı kuşattı. Hasan Paşa kış dolayısı ile askerini dağıtmıştı. Celaliler, Hasan Paşa'yı tüfekle öldürdüler. Celaliler bu esnada Hasan Paşa'nın Bağdadtan gelen ağır hazinesini ele geçirip ileri gelenleri bu hazineyi kalkan ile illeştiler. Fakat yıllardan beri bekar hayatı geçiren bu adamlar Paşa'nın harem halkına dokunmıyarak onları Divriği'ye gönderdiler. Bundan sonra Deli-Hasan kalabalık bir Celali kümesi ile , batıya doğru hareket etti ki bu, bilhassa Orta-Anadolu köylüsüne telafisi imkansız bir felaket getirdi. Kendilerinin de ezici çoğunluğu köylü olan Celaliler etrafa yayılarak köyleri yağma ve talan ediyorlar, köylülerin yiyeceklerini, davarlarını ellerinden alıyorlardı. Celalilerin yaklaştığım haber alan köylüler dağlara çekiliyorlar, şehirlere sığınıyorlar ve başka yörelere gidiyorlardı. Bu arada dikkate şayan olan husus, dağlara çekilen köylülerden bir kısmının ailelerini oralarda bıraktıktan soma Celalilere katılmalarıdır. Bütün bunlar, köylüler'in uzun bir zamandan beri çektikleri ızdırablı bir hayatin tepkileridir. Deli-Hasan maiyyetindeki kalabalık Celali kümesi ile bir sel gibi dehşet saça saça Kütahya'ya kadar geldi. Ancak burada çok geçmeden devlet ile anlaşarak buyruğunda on bin kişi olduğu halde Rum-İl'ine geçti. Kendisine Bosna beğlerbeğliği, yedi arkadaşına Rum-İli'nde sancak beğliği verilmiş ve 400 Celali bölük-başısı da kapu-kulu atlı sınıfına alınmışlardı. Deli-Hasan ile birlikte Rum-İline geçen Celalilerin kıyafet ve teçhizatları hakkında müverrihlerin alaycı sözleri bize onların nasıl acınacak bir yoksulluk içinde bulunduklarını gösteriyor. Bunlar derhal muharebeye gönderildiler. Bu yoksul adamlar orda mertçe çarpışmak İstemelerinden dolayı, ağır kayıplar verdiler. Savaş sona erdiğinde Celaliler 6000 şehit vermek sureti ile mevcutlarının üçte ikisini kaybetmişlerdi. Bu esnada Anadolu'da. kalmış olan Celaliler de muhtelif bölüklere ayrılarak Orta-Anadolu'da ve diğer bazı yerlerde eskisine nisbetle daha korkunç bir yağma ve tahribe girişmişlerdi.

Deli-Hasan'a yapıldığı gibi diğer ileri gelen Celali reislerine de, ehemmiyetlerine göre, memuriyetler verildiği halde bu hareketlerin bir türlü arkası kesilmiyor, bilakis gittikçe daha şiddetli bir hal alıyordu. 1603 den 1607 yılına kadar Anadolu'nun birçok bölgesi Kara-Yazıcı'dan daha tehlikeli, yeni Celali reislerinin hükmü altında bulunuyordu. Bunlardan en kuvvetlisi Kuzey-Suriye'ye hakim olan Can-Pulad oğlu Ali Paşa idi. Ali Paşa eskiden beri Kilis'i yurdluk olarak idare eden bir aileye mensuptu; 30.000 kişilik teşkilatlı bir ordu vücuda getirmiş, adına para bastırıp hutbe okutmak sureti ile istiklalini İlan etmişti.

Can-Pulad oğlu Ali Paşadan sonra Kalender-Oğlu Mehmed geliyordu. Ankaralı olan Kalender-Oğlu 1592 yılında 80 kişi ile Celalilik yaptıktan soma yoldaşlarının çoğu gibi beğlerbeğilerin yanında maiyyet çavuşluğu, mütesellim ve kethüdalık hizmetlerinde bulunmuş ve Cağal-Oğlu Sinan Paşa'nın İran seferinde kendisine sancak beğliği verilmiş ise de sancağını elde edemediğinden tekrar Celali olmuştu. O İç-İlde bulunan diğer bir Celali başbuğu Musli Çavuş'a yazdığı mektupta Osmanlı'yı fitneci, sözünde durmaz olarak vasıflandırıyor ve Osmanlı'nın zulmü bir sanat haline getirdiğinden bahs ile "Üsküdar'dan itibaren bütün Anadolu'yu Osmanlıya bıraktırmak" kararında olduğunu bildiriyordu. Meşhur Boz-Kırlı boybeyi ailesinden olan Musli Çavuş ise, İç-İl ve Larende taraflarının idaresini eline geçirmişti. Bunlardan başka Adana bölgesi Cemşid'in, Sara -Han sancağı Yusuf Paşanın, Tarablus-Şam, Dulkadırlı Türkmenlerinden Seyf-Oğlu Yusuf, Sivas taraflarında meşhur Tavil Ahmedin kardeşi Meymun'un tegallübü altında idi. Vezir-i azam Kuytıcu Murad paşa önce Can-Pulad Oğlunu yendikten sonra oyalamak için paşa unvanı ile Ankara sancağını verdiği Kalender-Oğlu üzerine yürüdü. Bu esnada Kalender-Oğlu Mehmed Paşa da etrafına kalabalık bir kuvvet toplamış, belli başlı Celali bölükbaşıları yanına gelmişti. Bunlar Ağaçtan-Piri, Baldırı-Kısa, Dağlar-Delisi Süleyman (Beğ-şehirin -Kavak köyünden), Kara-Said (Arab) ve diğerleri idiler. Göksün yaylasında yapılan savaşta Celaliler yiğitçe çarpıştılar ise de bilhassa top ateşine dayanamıyarak yenildiler (1609). Onlardan mühim bir kısmı İran'a gitti. İran'a giden Celalilerin sayısı, mevcut kanaatin aksine çok fazla olup, Tebriz'e vardıklarında sayılan 13.605 kişi idi. İran'a bu kadar çok Celalinin gitmesi Murad Paşa'nın Celalilere karşı gösterdiği şiddetten ileri gelmiştir. Filhakika Murad Paşa eline geçirdiği Celalilere aman vermeyip öldürtüyor ve onları kuyulara doldurtuyordu. Öyle ki, bu hususta çocuklara bile merhamet göstermiyordu. Böylece gerek savaşlarda, gerek sonradan yakalanıp öldürülen Celalilerin sayısı 30.000 kişinin üstünde idi. Kuyucu-Murad Paşa bu icraatı ile Anadolu'yu nisbi bir sükuna kavuşturmağa muvaffak olmuştu. Ancak af ve merhamet göstermiyerek bu kadar çok Celalinin harp halinde bulunan bir devlete gitmesine sebebiyet vermesi bazı devlet erkanı tarafından tenkit edilmiştir. Murad Paşa'nın ölümünden sonra yerine geçen Nasuh Paşa, afnameler göndererek İran'daki Celalilerden çoğunun memlekete dönmesini sağlamış ve bunlar devlet hizmetine alınmışlardır.

Celaliliğin, Anadolu'daki iktisadi sıkıntılar sonucunda zuhur ettiği açık bir gerçektir. Ancak bunun yanında çok gelişmiş olan devşirme ocağı ile Türk topluluğunun mahrum edildiği bazı hakların alınması gayesinin de yer almış bulunduğu görülüyor. Türkler askerlik ruhunu ve siyasi geleneklerim kuvvetle devam ettirdiği için onun İran ve Arab ülkelerindeki halkın durumuna düşmesi elbette mümkün olamazdı. Neticede Celaliler kısmen olsun gayelerine ulaştılar ve kapanmış olan yolu açtılar. Bilhassa Kapı-kulu ocağının atlı birliklerine girebildikleri gibi, içlerinden birçokları da sancak beğliği ve beğler-beğiliğe kadar yükseldiler. Fatih'le beraber iktidara geçen devşirme zümresi, XVII. yüzyılın ikinci yarışma kadar devlete hakim oldu. Asrın sonlarına doğru ise ehemmiyetini kaybetti. Bu tarihten itibaren devletin başında Türk asıllı vezir-i azamlar da görülmeğe başlandı.

Bütün bunlar ile beraber Celalilik Anadolu'da telafisi kabil olmayan derin yaralar açmıştı. Yağma ve tahriplerden ve onun meydana getirdiği açlıktan köylüler yerlerini bırakıp gittiler. 1603 yılından itibaren bu hadise dehşet verici bir mahiyet aldı. Açlıktan ve soğuktan çok insan öldü. Bu yüzden köylerin mühim bir kısmı uzun bir zaman yıkıntı ve ören, tarlalar da "gen" yanı ekilmemiş bir halde kaldı. Bu hadise Anadolu'da bazı hudut ve kıyı bölgeleri istisna edilirse, her yerde sarsıcı bir tesir göstermekle beraber, en fazla tahribatı Sivas'tan Kütahya ve Afyon'a kadar geniş Orta-Anadolu bölgesinde ve Çukur-Ova'da yaptı. Çukur-Ova bölgesinin pek mühim bir kısmında bu hadiseden sonra XIX. yüzyılın ikinci yarışma kadar bir daha ekim yapılamadı. Hülasa, Celali hareketleri Anadolu'da gerek nüfusça, gerek arazice büyük boşluklar meydana getirdi. Bu arada her yerde eski büyük Türk ailelerinin de pek çoğu yok olup
gitti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MOĞOL İSTİLASINDAN SONRA TürkMENLER'İN DURUMU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:56

Celali hareketleri Ulu-Yörük (başlıca Sivas-Amasya bölgesi), Boz-Ok oymakları, Ankara Yörükleri, Konya bölgesinde yaşayan At-Çekenler gibi Orta-Anadolu'da yaşayan toplulukların da dağılmasına sebep oldu. Bu hareketlerin nisbeten son bulduğu zamanın hemen arkasından kışın Mardin'in güneyinde çölde kışlayan ve yazın Erzurum-Erzincan arasındaki yaylalarda yaşayan eski Ak-Koyunlu elinin kalıntısı Boz-Ulus da Orta-Anadolu bölgesine çıkageldi (1022=1613 tarihi). Bu elin eski yurdunda pek az bir kısmı kalmıştı. Boz-Ulus'un yurdunu bırakarak Orta-Anadolu'ya gelmesinin ne gibi bir sebeb veya sebebler ile ilgili olduğu üzerinde vesikalarda bir kayda rastgelinmiyor. Bununla beraber Doğu ve Güney Doğu Ana-doluda dirlik düzenliğin ortadan kalkması ile Boz Ulus'un idarecilerin, mahalli bey ve hakimlerin baskısına ve şakilerin saldırılarına maruz kalmaları bu göçmenin en başta gelen sebebi olmalıdır. Esasen Boz-Ulus, daha XVI. yüzyılda mahalli idarecilerin ektirmek ve köyler kurmak sureti ile yaylaklarını daraltmakta olduklarından daima şikayetçi idi. Hükümet, Boz-Ulus'un Orta-Anadolu'ya gelişinden memnun olmadı. Anadolu ve Karaman beğlerbeğilerine emr-i şerifler göndererek Boz-Ulus'un eski yerine yollanmasını istedi. Fakat bu emir hiçbir zaman tatbik edilmedi ve Boz-Ulus Orta-Anadolu'da kaldı. Yalnız daha sonraları ona bağlı bazı oymaklar vergi borçlan yüzünden Adalar Denizi kıyılarına ve Balıkesir taraflarına kadar gittiler ve oralarda yerleşip kaldılar. Orta ve Batı-Anadolu'da Türkmen adlı oymakların görülmesi Boz-Ulus'un gelişi ile ilgilidir.

İkinci Viyana kuşatması üzerine Avusturya ve müttefikleri ile başlayan harbin uzamasından asker sıkıntısı çekilmeğe başlanmıştı. Evvelce Türk oymaklarına ordusunda yer vermeyen devlet, 1102 yılında (1690) Avusturya'ya karşı yapacağı sefer için Türkmenlerden de asker istedi. Boz-Ulus, Haleb Türkmenleri, Yeni-İl, Dulkadırlı ve diğerleri bu sefere katıldılarsa da Salankamen savaşında (Zilkade 1102 - Ağustos 1691) top ateşine dayanamayarak savaş meydanından uzaklaştılar.

Aynı yılda devlet tarafından Türkmen oymaklarının tahribe uğramış bölgelerde yerleştirilmeleri işine girişildi. Orta-Anadolu'ya gelmiş bulunan Boz-Ulus, dört kümeye ayrılmıştı. Birinci küme Ankaranın güney-doğusundaki Bala kazası dahilinde ve buna komşu yerlerde yaşıyordu. Bu kolun başında Tabardu boyu bulunduğu için Boz-Ulus'un bu koluna bazan Tabanla mukataası adı verilir. Bu kolu idare etmiş olan beğ ailesi Bala'nın Üç-Em köyünde oturmuş olup, nesil bu güne değin devam etmiştir. Boz-Ulus beğlerinin mahalli idareciler ve merkez ile ilgili yazışmalara dair pek çok vesikadan müteşekkil zengin arşivi, aile nezdinde olmak üzere, zamanımıza kadar gelmiştir.

Boz-Ulus'a bağlı Karaca Kürd Türkmen oymağı ile yine Türkmen Kurudlu ve başkan bazı oymaklar Kır-Şehirde yurd tuttukları gibi, bu ele mensub birkaç oymak da Nev-Şehir ve çevresinde yerleştiler.

İkinci Boz-Ulus kolu Akşehir-Ilgın çevresinde ve buna yalan yerlerde yurd tutmuştu. Bu kol başlıca Hamza-Hacılu, Avşar, Küşne, Şereflü, Danişmendlü ve diğer oymaklardan meydana gelmiştir. Üçüncü Boz-Ulus kolu Afyon ve Kütahya sancaklarında yaşıyor ve başlıca Oğul-Beğlü, Köçeklu, İzzeddinlu, Kürd-Mihmadlu ve Gündeşlü oymaklarından müteşekkil bulunuyordu. Bunlar da bu sancaklar dahilinde, onlardan bazı obalar da Balıkesir ve Saru-Han taraflarında oturak hayata geçtiler.
Dördüncü Boz-Ulus kolu da Aydın sancağında sakindi. Bunlar da bu sancak dahilinde yerleşib kaldılar. Gerek Orta-Anadolu'da, gerek Batı-Anadolu'da bugün Türkmen adını taşıyan köylülerin çoğu Boz-Ulus'a mensuptur.

1102 (1691) yılında devlet tarafından beş bölgede iskan hareketine girişilmişti. Bunlardan biri Danişmendlü adlı büyük Türkmen teşekkülünü Aydın, Balıkesir, Afyon, Isparta ve Denizli vilayetlerinde yerleştirmek işi idi ki, bunda başarı gösterilmiştir. Bu büyük Danişmendlü teşekkülünün bizim Boz-Ulus'a mensup olduğu anlaşılıyor.

XVL yüzyılın birinci yarısının ortalarında Çukur-Ova'da Misis'den Gavur dağlarına, kadar uzanan topraklar komşu yöreler gibi tamamen ekilmekte idi. Ancak XVI. yüzyılın sonlarında ve XVII. yüzyılın birinci yarısındaki karışıklıklar yüzünden bu bahsedilen bölgenin halkı da dağılmış ve burası tamamen gayri meskun bir hale gelmiştir. Bahsedilen tarihde (1102=1691) Dulkadırlı oymaklarından yirmi kadarı bu bölgede (Ayaş, Berendi, Kınık) yerleştirildi ise de başardı bir sonuç alınamadı. Oymaklar daimi olarak burada oturmak istemiyorlardı. Bunda şüphesiz, sıtmanın ve diğer salgın hastalıkların mühim bir rolü vardır. Bu sebeble burası XIX. yüzyılın ikinci yarısında Fırka-ı İslahiyye gelinceye kadar oymaklara sadece bir kışlak vazifesi gördü.

Üçüncü iskan yeri de Haleb'in kuzey doğusunda, Menbiç (Membiç)in batı ve güney batısındaki yöre idi. Buraya da İl Beğliler yerleştirildi. Fakat bu İl Beğliler (Türkmenler arasındaki hatıraların telkin ettiği gibi) Sivas'ın güney batısındaki köylerde oturan ve oymak adını şimdi de koruyan İl Beğliler değildir. Bu İl Beğliler "Maraş İlbeğlileri"dir. Maraş İl Beğlilerinin adı. Tahrir defterlerinin hiç birinde geçmez. Araştırmalarımıza göre Dulkadırlı elinin büyük boylarından Ağça Koyunlular'ın büyük obalarından Hamidlü. obasının başında 991 (1583) veya daha somaki yıllarda İl Beği Kethüda bulunuyordu.

İl Beğliler Menbiç'in batı ve güney batısındaki topraklan sevdiklerinden ve rahatsız edilmediklerinden orada yerleşmişlerdir. Zamanımızda onların çoğu Suriye toprağında olmak üzere 29 köyü vardır. Yeri geldikçe belirttiğimiz gibi, Anadolu'daki Türk iskanı böyle olmuştur. Yani bir oymak umumiyetle kışlağında nüfusu nisbetinde köy veya köyler kurarak yerleşmiştir. Türkiye de böyle doğmuştur. Osmanlı devletinin bahsedilen yılda giriştiği iskan teşebbüslerinden biri de Haleb Türkmenlerine mensup bir kısım oymaklar ile Hama, Humus ve Tarablus-Şam bölgesinde dağınık olarak yaşayan oymak-lan Hama ile Humus arasındaki boş ve harap topraklara yerleştirmekti. Gerçekten bu oymaklar oraya yerleştirildiler ise de bundan müsbet bir netice elde edilemedi. Bu oymakların bir kısmı devletin harblerle meşgul olmasından faydalanarak iskan yerlerinden ayrıldılar ve Anadolu'ya, gittiler. Bir kısmı ise oralarda kaldılar. Bunlar şimdi de henüz ana dilini konuşarak Suriye'de Tarabulus Şam yöresinde varlıklarını sürdürüyorlar.

Eski zamanlardan beri Orta-Arabistan'da, Necid'teki Aca ve Selma adlı ünlü dağlarında oturan Arab Tayy boyunun en güçlü kolu Şammarlar, XVII. yüzyılın ortalarında kuzeye doğru ilerleyerek Suriye çölünü işgal ettiler. İmparatorluk idaresinin, diğer birçok yerlerde olduğu gibi, Suriye'yi de zayıflamasından faydalanan Şammarlar, Rakka bölgesini ellerine geçirdikleri gibi saldırılarda bulunarak ulaşımı kesintiye uğrattılar. Ancak Şammarların Suriye'deki bu hakimiyetleri çok sürmedi. Bunların Kuzey-Suriye'ye gelişlerinden 20 yıl sonra yine Orta-Arabistan'da yaşayan Anezeler harekete geçib Şammarlar'ı kovdular ve Rakka bölgesi de dahil olmak üzere, Suriye çölüne hakim oldular. Aneze Arabları Şammarlardan daha kalabalık ve daha yıkıcı ve yağmacı bir aşiret idi. Rakka bölgesindeki köylerin bir kısmını harab ettikleri gibi, geri kalanlarını da haraca bağlamışlardı. Onların akınları yüzün-den kervanlar işlemez oldu. İşte, bilhassa bu Aneze Urbani'nin akınlarına son vererek şenlendirmek ve yol güvenliğini sağlamak gayesi ile Osmanlı devleti Haleb Türkmenleri ve Yeni-İl'e bağlı hemen bütün Beğ-Dili obalarını, Boz-Ulus'un göç etmemiş olan kalıntısını, Haleb Türkmenleri ile Yeni-İl'e dahil diğer birçok oymakları Belih. ırmağının Harran'ın altındaki Akça-Kale'den Rakkaya dek uzanan kıyısında yerleştirdi (1109-1691). Diğer bir çok oymaklar da Urfa'nın doğusundaki Collab (Colab) ırmağı kıyılarına, Harran yöresine, Urfa'nın kuzey-batısındaki Bozabad ile yine Urfa'nın güney-batısındaki bazı yerlere yerleştirildiler. Yerleştirilen Türk teşekkülleri arasında Beğ-Dili obalarından başka Yeni-İl'e bağlı Musacalu oymağı (Ağça-Koyunlu'dan), Barak (Cerid'ten), Avşar (İmanla Afşarı'ndan), Çimelu, Çepni, Diyarbekir'deki Boz-Ulus kalıntısından İzzeddinlü, Köçeklu, Avşar, İnallu, Acurlu, Hamza Hacılu ve diğer oymaklar da vardı. Ayrıca Lekvanik Ekradı ile ona bağlı Hacılar, Ak Baş, Kızıl-Koyunlu ve Kırıntılı oymaklarının da yerleştirilenler arasında oldukları görülüyor. Bütün bu oymaklar aynı yıl içinde Anadolu'ya kaçtılar ise de çoğu tekrar iskan yerlerine gönderilerek yerleştirildiler ve kaçmamaları İçin ciddi tedbirler alındı. Devlet bu iskanda muvaffak olmaya azmetmişti. Aneze Arabları'nın saldırılarını ancak böyle bir tedbir ile önliyebileceğine inandığı gibi, ayrıca Türk oymaklarının çıkaracağı gailelerden de kurtulmuş olacaktı. Fakat bu bölge Türk oymaklarının yerleşebilecekleri coğrafi şartlan haiz bir yer değildi; toprağı verimsiz ve susuz olduğu gibi, orada yazın Türkmenler'i Urum (Anadolu)'daki serin yaylalarını özleten kavurucu sıcaklar hüküm sürüyordu. Diğer taraftan Anezeler de kışlamak için gittikleri güneyden bu mevsimde dönmüş bulunuyorlardı. Bu ve diğer Arab aşiretleri İle Türkmenler arasında birçok savaşlar yapılmıştır ki, bunlara dair Türkmenler'in bazı şiirleri zamanımıza kadar gelmiştir. Rakka bölgesi devletin emirlerine boyun eğmeyen Anadolu'daki diğer Türk oymakları için de bir sürgün yeri haline gelmiştir. Devlet rahat durmayan oymakları da bu bölgeye sürmek sureti ile cezalandırıyordu. Fakat, devletin bu meselede gösterdiği devamlı gayret ve aldığı tedbirlere rağmen Rakka ve Urfa bölgelerine yerleştirilen oymaklardan mühim bir kısmı ayn ayrı zamanlarda Anadolu'ya kaçmağa ve orada yurd tutmağa muvaffak oldu. Beğ-Dili'nin ekser obaları, Baraklar ve diğer bazı oymaklar ise XIX. yüzyıla kadar Rakka' da kaldılar. Andan asırda onlar da bir daha dönmemek üzere orayı terkettiler. Böylece devletin azimle giriştiği bu Rakka iskanı da başarısızlıkla sonuçlandı; gayreti boşuna gitti ve Türk oymaklarının perişan olmalarına sebeb oldu.

Bu iskanda en büyük ızdırabı Beğ-Dili boyu çekti. Bugün onların artık tamamen köylüleşmiş olan torunları arasında Colab adıyla andan bu iskanın acı hatıraları hala yaşamaktadır. Hatta beyleri Feriz (Finiz) Beğ'in Rakkadaki ızdıraplı hayata dayanamıyarak oymağın bir kısmı ile İran'a göçüp gittiği söylenir. Rakka'dan ayrılan Beğ-Dililer umumiyetle Antep'in güney bölgesinde yurt tutmuşlar ve orada yerleşip kalmışlardır. Şimdi onların köylerinden bir çoğu Suriye toprağında bulunmaktadır. Baraklar'a gelince, onların da çoğu Nizip'in güneyinde yerleşmişlerdir.

Barak kelimesinin çok tüylü bir cins köpeğe denildiğini ve şahıs ismi olarak kullanıldığım biliyoruz:

Barak Hacib, Barak Han, Barak Reis. Bu oymağın adının da bir şahıstan geldiğinden şüphe edilmez. Araştırmalarımızın neticesine göre bu Baraklar aslında XVI. yüzyılda Yeni-İl in Dulkadırlı koluna mensup aynı adı taşıyan bir Cerid obasıdır. Beğ-Dililerin bunları Türkmen saymaması bu husus İle ilgili olmalıdır. Halbuki Baraklar da XVII. yüzyılın sonlarında, Rakka'ya iskan edilecekleri esnada Türkmen olarak vasıflandırılmışlardır. Bu bakımdan denilebilir ki Barakların da, İl-Beğliler gibi, aslında güneyli olmaması yani Haleb Türkmenlerine ve Beğ-Dili boyuna mensup bulunmaması Beğ-Dililerin bu ayırımına sebebiyet vermiştir.

XIX. yüzyılda, Çukur-Ova'da dere-beğlik idaresi devam etmekte idi. Osmanlı valilerinin hükmü belki çok defa Adana şehrinden pek ileri gitmiyordu. Bu dere-beğlerinin en kuvvetlisi Kozan-Oğulları olup, nüfuz ve hakimiyetleri bugünkü Kozan, Kadirli ve Saim-Beğli yörelerini içine alıyordu. Kozan-Oğulları, adlarını ormanlık dağlarda oturduklarından alan Varsak Türklerinden idiler. Kozan-Oğulları her ne kadar kudretli dere-beğleri olmakla, idare ettikleri halktan farksız, sade bir hayat sürmüşler ve çevrenin gelenek ve göreneklerine riayet etmişlerdir. Onlann servet toplamaya ve mal edinmeye çalışmadıktan söylendiği gibi, Kay seriye ve diğer yerlere tahsile giden hemşerilerine maddi yardımda bulundukları da bildirilir. Bugün dahi halk arasında onlara dair iyi hatıralar anlatılmaktadır. Diğer bir dere-beği ailesi de Payas yöresinin hakimleri olan Küçük Ali-Oğulları idi. Ünlü şair Dadal-Oğlu bu aileyi yörenin fatihleri ve Osmanlılar'dan önceki hakimleri olan Özer-Oğullarına bağlıyorsa da bu husus çok şüphelidir. XVIII. yüzyılda Dulkadırlı ulusuna mensup Döngelelü, Ulaşlu, Çalışlu, Develü ve Kebelü gibi oymaklar Kurt Kulağı ile Burnaz Köprüsü yöresinde yaşamakta idiler. Bunlar 1148 (1735) tarihinden bir kaç yıl önce İslahiye taraflarında yaşayan Okçu-İzzeddinlü oymağının yaylağı olan Gavur dağına, çıkıp devlete olan vergi borçlarını ödemekten kaçınmışlardı. İşte, Fırka-i İslahiyye'nin te'dip edip Osmaniye şehrinde ve civarında yerleştirdiği Gavur dağının Türk sakinleri bu oymaklardan gelmektedir. Küçük-Ali Oğulları'nın. da bu oymaklardan birine mensup olmaları muhtemeldir.

Şair Dadal-Oğlu, Küçük-Ali-Oğulları'nı samur kürklü ve hanımlarını da "İstanbul fesli" olarak vasıflandırmakla beraber Küçük-Ali Oğullarının, kudretlerine nisbetle, çok sade bir hayat geçirmeleri bir Avrupalı kadın seyyahı hayretler içinde bırakmıştı. Bu ailenin başlıca gelirini tüccardan ve hatta hac kafilelerinden aldıktan teşkil ediyordu.

XVII. yüzyılda Batı Güney batı-Anadolu'daki Yörük topluluklarının nüfusları artmış ve yaylak sıkıntısı çekmeğe başlamışlardı. Bunun sonucunda Menteşe Yörükleri kuzeye doğru ilerliyerek Bursa çevresine kadar uzandıkları gibi, İç-İl Yörükleri de komşu bölgelere ve bilhassa Çukur-Ova'ya göç ettiler. Çukur-Ova'ya göç eden İç-İl'li teşekküllerin başında Boz-Doğanlar bulunuyordu. Çukur-Ova'ya göçeden Boz-Doğanlar'ın bir kısmı Adana yöresinde kaldı ki, bunlara Kütük-Bozdoğan denilir. Onlardan bir bölük de doğu'ya ilerliyerek Kadirlinin güneyinde yurt tuttu. Boz-Doğanların belli başlı obalarından biri olan Melemerıci ilk önce Kusun, sonra da Kara-İsalu yöresine göç etmiştir. Oymağın adına gelince, bu Melemen yemeği ile ilgili olmalıdır. Böylece Melemerıci melemen yemeğini yapan, seven demektir. Melemenci oymak ve ailesi İç-İl'lidir ve elimizdeki vesikalara göre Boz-Doğanlara mensup bir obadır. Esasen gerek Boz-Doğanların ve gerek Melemencilerin (ailenin aydın zümresi de dahil olmak üzere) Yörükler'e ait belli başlı yüz ve beden yapısı hususiyetlerini el'an muhafaza ettikleri görülür. Melemenci (Menemendi) oğulları XVIII. yüzyıldan itibaren obalarına dayanarak Kara-İsalu bölgesini nüfuz ve hakimiyetleri altına almışlardır. Bu aileyi bir dere beği ailesi olarak vasıflandırmak doğru olmasa gerektir. Çünkü, aile mensupları vakit vakit devlet hakimiyetim kabul ederek onun memurları durumuna düşmüşlerdir. Beğlerin de umumiyetle muvazeneli kimseler oldukları görülüyor. Fırka-i İslahiyye tarafından İstanbul'a getirilen son Mele-menci beği Hacı Ahmed Beğ, bize bu ailenin tarihine ait değerli bir hatırat bırakmıştır ki bu, Türkiye tarihinde eşine çok az rastlanan bir olaydır. Bu ailelerden sonra Kerim-oğulları, Gök-Veli Oğulları, Sırkıntı-Oğulları ve Karsandı-Oğulları gibi kıyı beğleri gelir. Bunlardan Kerim-Oğulları Ceyhan kıyısındaki Boz-Doğanların. beğleri'dir. Bu aileye ait şimdiki halde en eski bilgi 1119 (1707) yılına aittir. Bu tarihte "enva-i fesad ve şekavetle meşhur" oldukları söylenen Maraş bölgesindeki ailelerden Çoban-Oğlu Kasım {Cerid 'den) ve Bayezid-Oğlu Mehmed İle Kerim-Oğlu Halil, Karaman beğlerbeğisi tarafından yakalanmış İse de Kozan-Oğlu ele geçirilememişti. Daha sonra devlet bu aileyi Çukur-Ova'nın ayan ailelerinden biri olarak tanımıştır. 1143 (1730) yılında ailenin başında Abdülkerim adlı bir beğ görülmektedir. Gök-Veli Oğulları'na gelince, bu ailenin hangi oymaktan olduğu henüz bilinemiyor. Gök-Veli Oğulları'nın yurdu Kadirli kazasında, Kadirlinin kuzeyinde, Kesik çayı ile Sunbas ırmağı arasındaki topraklar idi. Gök-Veli oğulları kudretli bir aile olup, Kozan-Oğullarına dahi kafa tutmuşlardır. Sırkıntı-Oğulları'nın Türkmen olduğu biliniyorsa da hangi oymaktan geldikleri şimdilik tayin edilemiyor. Bugünkü durumda bu aileye alt en eski bilgi 1143 (1730) tarihine aittir. Bu tarihte Sırkıntı-Oğlu Mehmed, Kanan-dı-oğlu, Kara Nebi-Oğlu Hamza ve Kerim-Oğlu Abdülkerim ile birlikte Rakka'ya. iskanları ferman olunan Receblü Avşarının kaçmasını önlemeğe memur edilmişti. Sırkıntı-Oğulları ve oymağının oturdukları yer, Kozan'ın güneyinde, Ceyhan şehrinin kuzey batısında, San-Çam ile Ceyhan ırmağı arasında bulunmaktadır. Şimdi de burası aynı adı taşıyor.

Bu yöredeki onsekiz köyde Sırkmtüar oturmaktadır. Bunlardan Kozan şehrine bir saat mesafedeki Tepe Ören köyü beylerin köyü idi.
Karasandı-Oğulları'na gelince, bunlar Kara-İsalu İle Kozan yöresi arasındaki ormanlık yerin hakimleri idiler. Bunların Türkmen Şark-Pure oymağına mensup olmaları muhtemeldir. Vesikalarda bu aileye aileye mensup bir şahıs adına henüz rastgelinemedi. Çukur-Ova'daki oymaklara gelince, Varsak ve Boz-Doğanlardan başka başlıca Avşar, Cerid ve Tecirlü boyları idiler. Bunlar yazın Uzun-Yayla'ya ve Elbistan Göksün yörelerine gidiyorlar ve orada ellerine fırsat geçince çapulculuk yapıyorlardı. İşte büyük şair Dadal-Oğlu bize bu alemin hayat ve hissiyatını aksettirmektedir. Bu alem XV. ve XVI. yüzyü Çukurova'sından ne kadar farklı idi! Görüldüğü üzere bu alemde başta Ramazan-Oğulları, Özer-Oğulları, Kusun-Oğulları ve diğerleri gibi, bölgenin fethinde rol oynamış eski ailelerden hiç biri bulunmuyor. Osmanlı idaresi ve Türk cemiyetinin düzenini alt üst eden büyük hareketler hemen her yerde olduğu gibi bu eski asilzade ailelerini ya ortadan kaldırmış veya onların ehemmiyetlerini azaltmıştı. Devlet kudretinin zayıfladığı zamanlarda ortaya çıkan ailelerin çoğu ise devlet tarafından önce fesatçı ve şaki olarak vasıflandırılmış, sonraları ise bölgenin ayan ve eşrafı sayılarak kendilerine itibar edilmiştir. Yukarıda adı geçen oymaklardan Cerid ve Tecirliler, evvelce görüldüğü gibi, Dulkadırlı ulusuna mensup boylar idiler. Bunlardan Ceridler Ceyhan bölgesinde, Tecirler de bugünkü Osmaniye yöresinde kışlıyorlardı. Bunlar XVIII. yüzyılın başlarında yaptıkları çapul hareketleri ile dirlik ve düzenliği o kadar sarstılar ki, 1118 (1706) tarihinde Karaman beğlerbeğisi Hasan Paşa kumandasında mühim bir kuvvet sevk olunarak her iki oymak ve onların yardımcıları tedip edildiler. Fakat bu tedip hareketinin devamlı bir tesiri olmadı. Her iki oymak ta çok geçmeden tekrar kovgunculuğa, yani köylülerin ve diğer oymakların hayvanlarını sürmeye başladılar.

Fakat Dadal-Oğlu'nun Osmanlı'ya meydan okuduğu, sivri cidali Avşar yiğitlerinin san çiçekli yaylalara bir an önce varmak için acele ettikleri bir vakitte "Osmanlı, tavşan avına araba ile gittiği" gibi, topu ve tüfeği İle ansızın çıka geldi. Gerçekten büyük alim Cevdet Paşa'nın mülki idareciliğini, hemşehrisi Derviş Paşa'nın kumandanlığını yaptığı Fırka-i İslahiyye 1865 yılında bu alemi beklenmeyen bir sür'atle ortadan kaldırdı. Dere-beği aileleri oradan uzaklaştırılddar. Oymaklar da yerleştirildiler. Bunlardan Tecirli ve Ceridler kışlak yurtlarında iskan olmayı isteyerek birinciler umumiyetle Osmaniye'de, ikinciler de Ceyhan kazası dahilinde 12 köyde yerleştiler.

Hükümetin Fırka-i İslahiyye'yi göndermekteki asıl gayesi ise Çukur-Ovalılar'a daha iyi bir hayat sağlamak hususu İle değil yabancıların karışmasından çekinmesinden ve şiddetle çekmekte olduğu asker sıkıntısını gidermek maksadları ile ilgili idi. XIX. yüzyılın ikinci yarışma gelinceye kadar Türkler'in devletin dayandığı asli unsur olduklarının Osmanlı hükümdarları ve devlet adamlarınca anlaşılmış bulunduğu hakkında elimizde hiç bir delil yoktur. Mezkur asrın ikinci yarısında Cevdet Paşa, Abdülhamid'in sadrazamı Said Paşa ve hatta Abdülhamid'in bu hususu "anlamış oldukları söylenebilir." Ancak bu asırda Anadolu'yu gezen Avrupalılar, yoksul, fakat asil ruhlu ve namuslu olarak gördükleri Türk milletinin ölmekte, fena idareciler elinde mahvolmakta olduğunu söylüyorlardı. Yine bu seyyahlara göre, aynı ülkede yaşayan Hıristiyanlar İse müreffeh bir hayat sürmekte, Türkler'in nüfusunun azalmasına karşılık onlarınki gittikçe çoğalmakta idi.

Filhakika Rumlar'ın ve Ermeniler'in bilhassa XIX. yüzyılda Anadolu'da daha önce bulunmadıkları yörelerdeki şehir, kasaba ve köylerde yerleşmişlerdir. Bu çok önemli olay henüz mütehassıslarca da bilinmiyor. Gayrı Müslimlerin bu yerleşme hareketleri çok geniş ölçüde yapılmıştır. Yalnız Marmara bölgesindeki Ermenilerin oturdukları köyler ve bu bölgedeki Ermeni varlığı bir iki asır önceye ait olabilir. XVI. yüzyılda yazılmış tahrir defterleri ile XX.yüzyılın başlarındaki umumi kaynakların karşılaştırılması ile bile bu gerçek bütün ayrıntıları ile çok açık bir şekilde meydana çıkarılabilir.

Diğer bir husus da şehirlerde oturan Gayri Müslimlere, başka yerlerden gelen kavimdaşlarının katılmalarıdır. XVI.yüzyıldan beri görülen bu katılmalar şehirlerdeki azınlıkların nüfuslarının artışında en önemli etken olmuştur. 1615 yılında Maraş şehrinde 20 Ekmeni ailesi vardı.1 Halbuki 1914 yılında aynı şehirde 8000 kadar Ermeni nüfusu olduğu bildirilir. Yine aynı yüzyıldaki Avrupalı seyyahlar Anadolu'da, şehir ve kasabaların ekserisinde ticaret ve sanatın Hıristiyanlar elinde bulunmasını Türkler'in bu mesleklere itibar etmemeleri ile İzah ederler. Bu izah şekli bu durumun eskiden beri böyle olduğu zannını verdirebilir. Halbuki, bilindiği üzere, XIII. ve XIV. yüzyıllarda Anadolu şehir ve kasabaları, reislerine ahi demlen esnaf cemiyetleri ile dolu idi. Bunlar ne oldu? Neden ehemmiyetlerim kaybettiler? Bu suallere henüz kesince cevaplar verilemiyor. Mu-haki ak olarak bildiğimiz bir husus var ise, o da XVI. ve XVH. yüzyıldaki Celali hareketlerinin XIV. yüzyıldan beri sürüb gelmekte olan Anadolu'daki içtimai düzeni ortadan kaldırdığıdır. Bu hareketlerden sonra Anadolu büyük istilalara uğramış memleketlerden daha korkunç bir manzara arzediyordu; devlet de eski kuvvet ve kudretini kaybetti ve bunu bir daha elde edemedi. Müteakıb asırlarda imparatorluğun asıl dayanağı ve anavatanı olan bu ülkede bir taraftan kıtlıklar ve salgın hastalıklar, diğer taraftan da uzun süren harbler yüzünden açılmış olan yaralar bir türlü kapanmadı. Cezayir, Tunus ve Tarablus gibi yerler için vakit vakit Anadolu'nun en babayiğit gençleri devşirilib götürülüyor, binlerce Türk genci-mühim bir kısmı veya çoğu bir daha dönmemek üzere - Yemen'e gönderiliyordu. Hülasa Osmanlı, Anadolu'nun insanını ve servetini görülmemiş bir israfla tüketti. Edirne ve Manastır*da olmak üzere, Rum-İlinde iki, şam ve Bağdad'da birer askeri idadi olmasına karşılık Sivas'tan İzmir'e kadar koskoca Anadolu bölgesinde bir tek askeri mektep yoktu. Neticede Turk milleti maddeten telafisi imkansız kayıblar verdi; hatta belki manevi hasletlerinden bazdan zayıfladı, yani türesi za'fa uğradı.

Türk oymaklarının Anadolu'da yerleşik bir Türk topluluğu teşekkül etmezden önce taşıdıkları önem üzerinde söz söylemek şüphesiz fazladır:

Anadolu'yu onlar fethettiler, Buradaki yerleşik Türk halkını onlar meydana getirdiler. Osmanlı hakimiyeti Türk oymaklarının siyasi rollerine son verdi. Ancak onlar, siyasi bir kuvvet olarak ehemmiyetlerini tamamiyle kaybetmediler. Nitekim imparatorluğun çöküntü devrinde Anadolu'da zuhur eden Kara-Osman oğulları, Çapan oğulları, Kozan-oğulları, Küçük Ali oğulları, Melemenci oğulları, Maraş'tan Bayezit oğulları ve diğer birçok aileleri onlar çıkardılar. Eğer Osmanlı devleti yokolsa idi, Anadolu'ya, oymaklardan çıkan bu aileler sahip çıkabilirlerdi. Tıpkı Selçuklu devletinin zayıflaması sonucunda ortaya çıkan ve Beylikler Devrini yaratan hanedanlar gibi.

Ancak Türk oymaklarının Osmanlı devrinde asıl oynadıkları mühim rol, İmparatorluğun ağır yükünü üzerinde taşıyarak pek yıpranmış, bitkin bir duruma düşmüş bulunan Anadolu'daki yerleşik Türk halkını daima maddeten ve manen takviye etmek suretiyle onun daha fazla za'fa uğramasını ve hatta kendi yurdunda dahi varlığının tehlikeli bir duruma düşmesini önlemiş olmasıdır. Tarafımızdan Türk oymaklarının araştırma konusu olarak ele alınmasının başlıca sebebi de budur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Oğuz Boyu

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir