Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkler'in Yurtları ve Oğuz Türkleri

Burada Türk Milletinin Temel 3 Boyundan Biri Olan Oğuz Boyu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Türkler'in Yurtları ve Oğuz Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 04:12

Türkler'in tarihçe bilinen yurtlarını, çok sonraları Moğolistan denilen ülkenin batı kesimi teşkil ediyordu. Bu kesim aşağı yukarı doğuda Tula ve Tüngelik'in yukarı boylarına, kuzeyde Baykal, Kem ırmağı ve Tannu [Ola) dağlarına, batıda Altaylara ve güneyde de Gobi çölüne kadar gidiyordu. Türk soyunun en eski temsilcisi Hunlar burada yaşadılar. Onları Sienpiler ve Juan-Juanlar izlediler, (bunların Moğol asıllı oldukları kabul edilmiştir). Sonra Gök Türkler geldiler. Gök Türkler devrinde, Tokuz-Oğuz, On Uygur, İki Ediz; İzgil, Tarduş ve Tölis gibi Türk budunları da burada oturdular.

Gök Türkler'e Uygurlar, onlara da Sibirya'daki Abakan yöresinden gelen Kırgızlar halef oldular. Fakat X. yüzyılın birinci yarısının ortalarında (924 yılında) Moğol ırkından Kıtaylar Kırgızlar'ı Orhun bölgesinden çıkardılar. Bunun sonucunda tarihi Türk yurdu moğolca konuşan toplulukların ellerine geçti.

Bereket versin, Gök Türkler, devletlerini kurduktan (551) pek az sonra batıda feth ettikleri yerlerin geniş bir bölümünde de yurt tutmuşlardı. Yeni göçlerle batıdaki Türk yerleşmesinin sınırları genişledi. Öyle ki X. yüzyılda Türkler'in ezici çokluğu Doğu Türkistan'dan Hazar Denizine uzanan geniş bölgede yaşıyordu.

Fakat, tarihi Türk yurdu, yani Batı Moğolistan kesimi, bize göre, Türk soyunun ilk yurdu değildi. Türkler'in en eski yurtları kuzeyde, Sibirya'da, Baykal Gölü ile Angara ve Yenisey ırmakları arasındaki bölge idi. Türk soyu orada milattan yüzyıllar önce avcılıkla geçen bir hayat sürdürdü. Sonra kopmalar ve göçmeler başladı. Bu kopma ve göçmeler zaman aralıkları içinde oluyordu. Ana kitleden bilhassa sıkıştırma yüzünden kopan bir küme aşağıya yani güneye göç edip orada bozkır hayatına alışıyordu. Hunlar bozkıra inen ilk küme veya kümelerden biri idi. Gök Türkler devrindeki tarihi Türk yurdunda gördüğümüz Türk budunları da yine ilk yurttan aşağıya inmiş budunlardır.

VI.Yüzyılda Türkçe konuşan budun (=kavim)lardan ancak biri Türk adını taşıyordu. Bu Türk budunu, adı geçen yüzyılda Türk ve Moğol aleminin hakimleri, Juan-Juanları yenerek Çin şeddinden Hazar Denizine kadar uzanan pek geniş bölgede bir imparatorluk kurmak sureti ile hemen bütün Türkçe konuşan budunları idareleri altında topladı. Bu husus Yakın-Doğu'da Türk adına, Türkçe konuşan bütün budunları yani kavimleri içine alan umumi bir anlam kazandırdı. Fakat Türk sözü ilk zamanlarda bizzat Türkçe konuşan budunlar arasında böyle geniş bir anlamı taşımadı. Türkler bilhassa Müslüman olduktan sonra Yakın Doğulu kavimlerden Türk adının bu geniş manasını öğrendiler.

Gök-Türk imparatorluğu idaresindeki Türk budunlarından biri de Dokuz boydan müteşekkil olan Oğuzlar idi ki, VII. yüzyılın ikinci yansı ile VIII. yüzyılın birinci yansında Tula ırmağı boylarında yaşıyorlardı. Dokuz-Oğuzlar, Türk budununun yanında Doğu Gök Türk devletinin dayandığı ikinci bir unsur olarak görünüyorlar. Bunlar Gök-Türkler'in siyası halefleri olan Uygurlar devrinde de aynı mahiyette bir rol oynadılar. Dokuz Oğuzlar'ın akıbeti meçhuldür. X. yüzyılda Seyhun kıyılarında yaşayan Oğuzlar başka bir el (bu-dun=kavim) olup Batı Gök Türk topluluğu olan On Oklar'a. mensup idiler.

Seyhun Oğuzları, başka bir Türk eli(kavmi)'nin kendisiyle mukayese edilemiyecek derecede cihan tarihinde pek mühim bir rol oynamışlardır. Bunun için, Ön sözde de işaret edildiği gibi, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarını onların kurduğunu söylemek elverir. Diğer taraftan Oğuzlar, Moğol istilasından sonra kavmi varlığını, tarihi hatıralarını ve harsını korumak bakımlarından Türk alemini temsil eden biricik kavim olmak vasfım da taşımaktadır.

Uygur, Korluk, Kıpçak ve diğer Türk kavimleri Moğol istilası üzerine varlıklarım devam ettirememişler, Moğol boylan ile karışıp kaynaşarak yeni kavimler meydana getirmişlerdir. Bu yeni kavimlerin dili Türkçe ise de tarihi hatıraları, askeri teşkilat ve bir çok gelenekleri Moğol vasıflarını taşıyordu. Bugünkü Doğu-Türkistan Türkleri, Özbekistan, Kazakistan, Kara-Kalpak halkları İdil Boyu Türkleri, kısaca Orta Asya'daki Türklerin ezici çoğunluğu, işte bu Türk-Moğol karışmasından meydana gelmiş yeni kavimlerin torunlarıdır.

Bilhassa ticari münasebetler sebebi ile X. yüzyıldan itibaren aralarında yayılmaya başladığım bildiğimiz İslamlığın, XI. yüzyılda Oğuzlardan ezici çoğunluğun dini haline geldiği görülür. Bunun sonucunda Oğuzlara XI. yüzyılda Türkmen adı verilmiştir ki, bu ad aşağı yukarı iki asır sonra her yerde Oğuz'un yerini almış ve Oğuz sözü destanlar ile hatıraları yaşatılan ataların adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet yaşamıştır.

Oğuzlardan 15-20 bin kişilik ordu çıkarabilecek bir küme 1035 yılında Horasan'a geçmek zorunda kalmıştı. Bu bölge ise zenginliği, askeri ve mülki teşkilatının mükemmelliği ile yalnız İslam aleminin değil, dünyanın en kudretli devletlerinden biri olan Gazneli imparatorluğuna alt idi. Bu Oğuzlar Selçuklu ailesinin idaresi altında beş yıl süren devamlı ve çetin bir mücadele sonucunda Gazneli imparatorluğunu yenerek Horasan'da devletlerini kurdular (1040 tarihinde ve 16.000 atlı ile). Ancak fevkalade kelimesi ile vasıflandırılabilecek olan bu hadisenin baş kahramanı, fikirleri ve icraatiyle Selçuk'un torunu Çağrı Beğ idi. Selçuklu devletinin hakimiyeti çok kısa zamanda Bizans imparatorluğu hudutlarına kadar uzandı. Bu başarıda Seyhun boyundaki büyük ana Oğuz kümesinden birbirini izleyen dalgalar halindeki kümelerin İran'a gelmeleri pek mühim bir amil olmuştur.

Oğuz Türkleri'nin İslam aleminde görünmeleri, gerçekten bu alem için mutlu bir olaydır. Çünkü, bu esnada Yakın Doğu İslam alemi, Bizans imparatorluğu karşısında kendisini müdafaa edemeyecek bir durumda bulunuyordu. İslam alemi manen öyle çürümüş idi ki, 3-4 bin kişilik bir Oğuz bölüğü tek başına Filistin ile Suriye'nin mühim bir kısmını kolayca eline geçirmişti. Doğu ve Güney-Anadolu'daki Müslümanları çıkararak Aniyi (Kars'ın doğusunda), Antakya, Urfa ve Lazkiye'yi geri almış, Haleb bölgesini de nüfuz ve hakimiyeti içine dahil etmiş bulunan Bizans'ın yeni bir hamle ile Suriye ve hatta Mısır'a da hakim olarak İslam aleminin başına daha büyük felaketler getirmesi her an beklenebilirdi. Arab unsurunun kendisini toparlayıp Bizans'ın yeni saldırışlarını karşılayabilmesi, ancak belki ikinci bir peygamberin çıkması ile kabil olabilirdi. Bundan ötürü Oğuz Türkleri ile İslam alemi kendisini Bizans'a karşı koruyabilecek yeni ve gücü tükenmez bir unsura kavuşmuş oldu. Gerçekten Yakın Doğu İslam aleminin bu yeni Müslüman unsuru yalnız Bizans tehlikesini geri atmakla kalmayarak, Arablar'ın bir türlü yapamadıklarını da başarıp, Anadolu'yu fethetmiş ve Bizans'ı bir daha İslam alemine tehlikeler yaratamayacak bir duruma düşürmüştür.

Oğuz Türkleri ana yurdlarından birlikte getirdikleri devlet teşkilatına ait müesseselerini ve geleneklerini İslam dünyasında da devam ettirdiler. Selçuklu sultanları ve atabeğleri Orta Asya bozkırlarında olduğu gibi, askerlere ve halka sık sık yağmalı toylar veriyorlar, Moğollar'da görüldüğü üzere beğlerini şereflendirmek ve taltif etmek için bizzat onlara içki sunuyorlar, Orta Asya kıyafeti ile dolaşıyorlar, Orta Asya yemeklerini yiyorlar, yerli aydın Müslümanları hayret ve taaccüb içinde bırakan ağır yaslar tutuyorlardı. Onlar bilhassa askerlik ve idarecilikte kendilerini diğer kavimlerden üstün görüyorlar ve milli gelenekleri, mizaç ve seciyeleri ile siyasi hakimiyetlerinden gelen kavmi bir şuura da sahip bulunuyorlardı. Selçuklular'ın gerek İran ve gerek Anadolu'da mülki teşkilatta yeril İranlılar'ı kullanmaları, resmi dilin arabça veya farsça olması sadece ameli gayelerle ilgilidir. Çünkü sultanlar kendi kavimlerinden devletin mülki teşkilatında vazife görebilecek yeter sayıda eleman bulamıyorlardı. Devletlerini kendi yurdlarında kurup gelmiş olan Arablar ve Moğollar da her yerde yerlilerden geniş ölçüde faydalanmışlardı. Hatta Emevi teşkilatını Arablaştıran, Halife Abdul-Melik'in: "İranlılar bin yıl hüküm sürdüler, bir an bize muhtaç olmadılar. Biz ise bir asır devlet idare ettik, bir an olsun onlardan uzak kalamadık" dediği söylenir.
Selçuklu hanedanı, tebaalarını adalet ve şefkatle idare etmek, ülkelerinin iman hususunda da büyük gayretler göstermek sureti ile her yerde unutulmaz hatıralar bırakmışlardır. Öyle ki, onlar tarih sahnesinden çekildikten sonra, XIV. yüzyılda, tanınmış İranlı bir müverrih, Emevi ve Abbasiler de dahil olmak üzere bütün İslam hanedanlarının birkaç "ayıba bulaşmış" olmalarına karşılık Selçukluların bu ayıblardan arınmış, temiz inançlı hükümdarlar olduklarını söyleyerek onları örnek bir hanedan olarak gösterir. Gerçekten, bugün Anadolu'yu dolaşan tarih ve sanat eserlerine meraklı herhangi bir Türk veya yabancı bile Selçuklu sultanlarının, iyi niyetin olduğu kadar aklın ve bilginin de ışığı altında, Türkiye'yi mamur ve halkını müreffeh kılmak için nasıl çalışmış olduklarını kolayca anlayabilir. Selçuklu eserleri arasında kervansaraylar, hastahaneler ve köprüler gibi, dini olmayan yapıların da geniş ölçüde yer aldığı görülür. Bu eserleri yaptıranlar arasında Selçuklu hanedanına mensup hatunların da bulunması kayda değer. Hatta o zamanlar İran'da Anadolu'daki kervansarayların münhasıran veya daha çok Selçuklu sultanlarının kızları tarafından yaptırıldığı sanılmıştır.

Türk fethi esnasında Anadolu'nun pek büyük bir kısmı, bilhassa Orta ve Batı-Anadolu bölgeleri, nüfusu çok az, hareketsiz, bir kelime ile geri kalmış bir ülke manzarası gösteriyordu. Doğu ve Güney Doğu Anadolu şehirlerine nazaran Orta ve Batı Anadolu'daki şehirler sönük kasabalar halinde idiler. Bunun başlıca sebebi birinci derecedeki milletlerarası ticaret yollarının o zamanlarda bu ülkeden geçmemesidir. Öte yandan Sasani-Bizans ve onu mütealip, sürekli ve çetin Arab-Bizans mücadeleleri Anadolu'daki halkın mühim bir kısmının yok olmasına ve Çukurova gibi birçok bölgelerin de korkunç bir şekilde tahrib edilmesine sebeb olmuştu. Hatta nüfusunun azlığı, yoksulluğu ve teşkilatsızlığı ile Anadolu' nun işaret edilen büyük kısmındaki, yerli halk varlık gösteremeyecek bir duruma düşmüştü. Bundan dolayı Bizans'ın Arpa Çayı'na kadar bütün Doğu Anadolu'yu doğrudan doğruya idaresi altına alması üzerine Doğu Anadolu' dan göçen Ermeni toplulukları, Orta Anadolu ve Çukurova bölgesinde kolayca yerleşebilmişler ve hatta bu sonuncu yerde, I. Haçlı seferinden faydalanarak bir kıra İlık bile kurabilmişlerdi. Yine bu sebeble, Oğuz Türkleri az bir kuvvetle Orta ve Batı Anadolu'yu çok kısa bir zamanda ve ciddi bir mukavemet de gösteremeden kolayca açabilmişlerdi. Yerli halkın nüfusça çok az olduğunu gösteren delillerden biri de şudur ki, Türk sultanları ve beğleri yaptıkları akınlarda ele geçirdikleri yerli halkı göçürerek kendi ülkelerinde yerleştiriyorlardı; çünkü, nüfus azlığından hakim bulundukları yerlerde ekilmemiş geniş topraklar vardı. Selçuklu hükümdarlarının Doğu ve Güney Doğu Anadolu'ya karşı devamlı bir fetih siyaseti gütmelerine karşılık, en müsait zamanlarda bile Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini almak hususunda istekli görünmemeleri de ancak oraların iktisaden geri kamış, nüfusu seyrek, az mamur yerler olmaları ile izah edilebilir. Hatta Anadolu'nun işaret edilen durumundan dolayı, Türk fatihlerince o kadar cazib bir ülke sayılmadığını da söylemek mümkündür. Malazgirt savaşının galibi Alp Arslan'ın da davranışlarına bakılırsa, aynı düşüncede olduğuna hükmedilebilir.

Arablar'ın hem Emeviler, hem de Abbasiler devrinde, bir çok defa bizzat halifelerin kumandasında muazzam ordular halinde gelip de bir türlü alamadıkları Anadolu, 1071 yılındaki Malazgirt savaşını takip eden 8-10 yıl içinde baştan başa açılmıştı. Halbuki fetih tek bir kumanda altında ve muntazam bir plan dahilinde de yapılmamıştı. Fethi müteakip ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile doldu. Bunlar Türkistan ve İran'da yaşayan eldaşları tarafından daima besleniyor ve yeni gelenler ile sayıları daima artıyordu. Fetihten sonra Anadolu 11e Türkistan arasında bir göç kanalı oluşmuştu. Bu kanal ile XIII. yüzyılın birinci yarışırım ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycandan Anadolu'ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı. Bunlar 1219'da başlayan Moğol hücumundan kaçıyorlardı. Böylece Oğuzlar'ın ezici çoğunluğu Anadolu' da toplandı. Osmanlı hanedannının mensup bulunduğu oymağın da, rivayet edildiği gibi, Moğollar'ın önünden kaçıp Anadolu'ya gelen Türkmen kümeleri arasında yeralması bize göre en kuvvetli ihtimaldır. Bu arada araştırmalarımız Seyhun boylarındaki şehirlerde ve köylerde yaşayan oturak Oğuzlar'ın da bilhassa, Moğol kılıcı altında can vermemek, onlara tutsak düşmemek, Moğol istilasını takiben Türkistan'da baş gösteren korkunç açlıktan ölmemek ve nihayet eldaşlarının yaşadığı emin bir ülke olması gibi sebeblerden dolayı Anadolu'ya geldiklerini açık ve kesin bir şekilde meydana koymuştur. Esasen Seyhun boylarındaki şehir halkının Moğol saldırısının yalanda başlayacağım ve bunun da felaket getireceğini anlayarak saldırı başlamadan önce onlardan pek çoklarının çoluk çocukları ile oturdukları yerleri terk ettiklerini biliyoruz. Sonuç olarak, Anadolu'nun pek büyük bir kısmı XL yüzyıldan başlayıp XIV. yüzyıla kadar süren yoğun göçler ile her bakımdan bir Oğuz (Türkmen) ülkesi vasfını aldı ki, bu hususu XIV. yüzyıldaki yabancı müellifler de açıkça fark etmişlerdi. Oğuzlar Anadolu'ya, gelirken maddi ve manevi harslarını da beraberlerinde getirdiler. Mezarı Sir Derya boylarında bulunan Dede Korkut'un manevi şahsiyeti bile, destanların yanında, Anadolu'ya geldi. Oğuz Türkçesi birçoklarının sandığı gibi, Anadolu veya İstanbul'da değil, daha buraya gelmeden önce, Türkistan'da, iken bugünkü hususiyetlerini taşıyor ve orada da Türk lehçelerinin en incesi ve en zarifi şeklinde vasıflandırılıyordu.

Bu vesile ile şu durumu çok kesin bir gerçek olarak söyleyelim ki, Oğuzlar'ın Anadolu'ya getirdikleri harsları yani kültürleri ve bu arada her türlü gelenekleri bütün hususiyetleri ile zamanımıza kadar kuvvetle yaşayıp gelmiştir. Günümüzdeki Anadolu Türklerinin de ataları olan Oğuzlar'ın harsları, ruhi davranışları ve antropolojik vasıfları hakimdir. Birgün her hangi bir kimse Anadolu'nun bir bölgesinde Kaşgarlı'nın Oğuzlara dair söylediklerini bu bölgedeki Türklerin dil ve davranışlarında, gelenek ve göreneklerinde açıkça müşahede edebilir. Hatta bu kimse Dede Korkut destanlarından bazılarının Anadolu'da hala yaşadığını görmekle hayretler içinde kalabilir. Oysa Türkistan'daki Türkmenler bunları çoktan unutmuşlardı. Bize göre, şimdi Oğuz tipini en fazla Batı ve Güney Anadolu'da Yörük adı verilen topluluklar temsil etmektedir. Çünkü onların komşu köylüler ve şehirler ile sadece ticari münasebetleri olmuştur. Şu sözlerden de anlaşılacağı gibi, Oğuz Türklerinin asıl ve gerçek mümessillerini görmek için Türkistan'ı değil, Anadolu'yu dolaşmak lazımdır.

Fatihler ve ondan sonra gelen Oğuz kümeleri, umumiyetle Fırat ırmağından batıdaki Selçuklu ucuna kadar olan geniş bölgede yerleştiler. Bu husus, bu bölgenin onların hayat tarzlarına uygun bir yer olması ve bir de, işaret edildiği gibi, yerli nüfusunun orada şaşılacak derecede az bulunması ile ilgilidir. Moğol istilasından kaçan kalabalık Türkmen kümelerinin mühim bir kısmı da yine batı uçlarına gelmişti. Bir İslam coğrafyacısı (XIII. yüzyılın ikinci yarısında) batı uçlarındaki Türkmenlerden yalnız Antalya'nın kuzeyinde, Denizli çevresinde yaşıyanların nüfuslarının 200.000 çadıra yakın olduğunun söylendiğini yazar. Batı uçlarındaki Türkmenler, Selçuklular'ın fethinde istekli görünmedikleri, Batı-Anadolu ve Marmara bölgesini kolayca aldılar. Hıristiyanlar, onların harekete geçtiklerini görünce Adalar'a ve Rumeli yakasına kaçıyorlardı. Türkmenler aldıkları Hıristiyan tutsakların çoğunu Mısırlı, Suriyeli ve İranlı tacirlere satıyorlardı. İşte, Batı Anadolu ve Marmara bölgelerinin, XV. yüzyılda Hıristiyan nüfusunun en az bulunduğu yerler arasında olmalarının diğer bir sebebi de budur.XIX. yüzyılda o bölgelerde, eskisine nisbetle Hıristiyan nüfusun daha fazla olması, Osmanlı devrinde başka sebeblerden ileri gelmiştir. Güneydeki Çukurova bölgesi de bir asırdan fazla yapılan Memluk Türkmen akınları ile Hristiyan nüfusu yok denecek kadar az bir duruma getirdikten sonra, XIV. yüzyılda çoğu Üç-Ok koluna mensup Türkmenler tarafından iskan edildi. XV. ve XVI. yüzyıllarda görülen yoğun Türk nüfusu ve yer adları, bugün de olduğu gibi, Anadolu'daki Türk yerleşmesinin mahiyetine dair tarihi kaynaklardan çıkarılan neticeleri tamamiyle teyid etmektedir. Diğer taraftan Anadolu'da Hıristiyan halktan 1.000 evlik de olsa, kitle halinde herhangi bir İslamlaşmanın vuku bulduğu üzerinde, Türk, Bizans, Ermeni, Gürcü ve Süryani ve Arab kaynaklarında bugüne değin herhangi bir habere rastgelinmediği gibi, en ehemmiyetsiz içtimai olaylardan dahi bahsedildiğini gördüğümüz pek zengin Osmanlı arşiv vesikalarında da bu hususta bir kayıd elde edilmemiştir. Nitekim, Anadolu'da Müslüman İspanyadaki Moza-rablar (Müsta'rib) gibi varlığını uzun müddet devam ettiren bir dönme topluluğu da mevcut olmamıştır. Buna da hayret etmemelidir. Çünkü, gerek halk ve gerekse devletçe olsun pek açık İslam geleneğine uyarak Hıristiyanlar'a Müslüman olmaları için telkin ve teşvikte bulunulmuyordu. Ayrıca Türk ve daha doğru bir ifade ile İslam devletlerinde, Hıristiyanlar'ın Müslüman olmaları halinde gelirlerinde mühim bir yeri olan haraç ve cizyenin ortadan kalkacağı kaygısı da vardı. Öte yandan eğer toplu halde dönmeler olsa idi, Müslüman olan bu yerli topluluklarını Bulgaristan'daki Pomaklar, Arnavudlar ve Boşnaklar gibi, kendi ana dillerini konuşur görecektik. Rize şehri ile köylerinde Türkçe konuşulması Türk yerleşmesinden ileri gelmiştir. Gerçekten biz Rize yöresinden önemli bir kesimin ünlü Oğuz boyu Çepniler tarafından iskan edildiğini iyice biliyoruz.

Doğu-Anadolu ve Güney Doğu Anadolu coğrafi durumu ve iklim hususiyetleri ile Anadolu'nun Orta ve Batı bölgelerine nazaran Türk oymaklarının yerleşmesine daha az elverişli yerlerdi. Diğer taraftan bu bölgelerde şehir hayatının epeyce geliştiğini ve vergi kaygısı ile yerli halk üzerine titreyen devletin de kısa bir zamanda istikrarlı hakimiyet kurmuş olduğunu biliyoruz. Bu sebebler ile Türk nüfusu adı geçen bölgelerin ancak Erzurum, Ahlat, Harput gibi yörelerinde ve diğer bazı şehir ve kasabalarında kuvvetle tesirini gösterebilmiştir. Fazla olarak Moğol istilası sebebiyle gelen Türkmenler'in kalabalık bir kısmı da bu bölgelerde yurt tutmuştu. Bu Türkmen kümesini başlıca Kara Koyunlular ve Ak-Koyunlular temsil ediyorlardı. Ayrıca yine aynı bölgelere Uyratlar, Sutaylılar ve diğerleri olmak üzere Moğollar da gelmişlerdi. Bu Türk ve Moğol nüfusu bölgelerin kavmi çehresini değiştirebilecek bir yoğunlukta olup, tesirini de göstermeye başlamıştı. Fakat, iç çekişmeler yüzünden Moğol unsurunun çoğu buradan ayrıldı. Çok geçmeden XV. yüzyılda yaptıkları fetihler ile Kara-Koyunlulardan da kalabalık bir topluluk İran'a göçetti. Ak-Koyunlular'a gelince,onlar Doğu ve Güney Anadolu'n un en büyük kısmını idareleri altında almışlardı. Fakat Ak Koyunlular'ın Kara Koyunlular'ın siyasi faaliyetlerine son verip onların topraklarım ellerine geçirmeleri üzerine önemli sayıda Ak-Koyunlu Türk'ünün de İran'a gitmesine yol açmıştır. Bunu da Safeviler'e bağlanmış olan veya onların hizmetinde bulunmak isteyen Türk oymaklarının gidişi takib etti. Bölgelerin bugünkü kavmi durumunu ise Osmanlı hakimiyeti hazırlamıştır. Eğer bu bölgeler Safeviler'in elinde kalsa idi, Türkçenin oralarda rakibsiz bir dil haline gelmesi pek muhtemeldi. Bütün bunlara rağmen Doğu ve Güney Doğu Anadolu şehirlerinde ve kasabalarının pek çoğunda Türkçe konuşulması, pek tabii olarak oralara Türk unsurunun yerleşmesi ile ilgilidir.

Selçuklu kudreti en yüksek noktasına 1240 tarihinde ulaşmıştı. Bu esnada onların batı sınırı, umumiyetle, Muğla vilayetindeki Dalaman çayından başlayarak Denizli ve Kütahya önlerinden geçip Sakarya'ya ulaşıyordu. Güneyde, Çukurova bölgesi de Selçuklu sınırının dışında kalıyordu. Ancak buradaki Ermeni kırallığı Selçuklulara vergi veriyor, harp zamanında da asker gönderiyordu. Selçuklu hududu Doğuda Erzurum ve Diyarbekir bölgesini içine alıyordu. Trabzon bölgesindeki Rum devleti de Selçuklular'ın tabileri arasında yer almıştı. Ayrıca Haleb ve Şam Eyyublularının Selçuklular! metbu tanımış olduklarım biliyoruz.
Yukarıda işaret edilen zamanda Türkiye mamur ve müreffeh bir

ülke halinde idi. Selçuklu hanedanı, şuurlu bir iktisad siyaseti güderek birinci derecedeki milletlerarası ticaret yollarım Türkiye'den geçirmeye muvaffak olmuştu. Bu maksatla, ülkelerini bir kervansaray ağı ile örmüşler ve ırmaklar üzerine taştan büyük köprüler yapmışlardı. Öte yandan sağlık işlerine de önem vererek başlıca Selçuklu şehirlerinde hastahaneler inşa edilmiş ve pek çok medrese ile de süslenmişti. İşte edebi Türkçeyi bu medreselerden yetişenler yaratmışlardır. Tabii bunlardan bahsederken Selçuklu devrinin aşağı yukarı 230 yıl kadar sürdüğü, bunun bir asrının Bizansla devamlı mücadele, 50 yılının da Moğol hakimiyeti ile geçtiği unutulmamalıdır.

Yukarıda işaret edilen zamanda Anadolu'daki Hıristiyanların pek çoğu şehirlerde yaşıyordu. Çünkü, kendilerini devlet en emin bir şekilde oralarda koruyabilirdi. Bunların ehemmiyetleri ancak devlete muntazam vergi vermeleri ve müstahsil insanlar olmalarından ileri geliyordu; değil ise siyasi hayatta hiç bir rolleri olmamıştı. İçtimai hayattaki mevkilerine gelince bu, Suriye'deki Hulstiyanlanriktrıden farksızdı.
Selçuklu şehirlerinde Türklerden başka çoğunlukla İran'dan gelmiş sanatkar tüccar ve okumuş kimselerden mürekkep başka Müslümanların da yaşadıklarını biliyoruz.

Türkmenler yani Türk göçebe toplulukları Anadolu'da Moğol hakimiyetine karşı heryerde yılmadan mücadele etmişlerdir. Çünkü, onlar yerleşik Türk unsurunun aksine mücadele için gereken teşkilata, inzibat ve savaşçılık ruhuna sahip idiler. Yerleşik Türk halkına gelince, bunların aralarında birleşip kuvvetli bir mücadele cephesi vücuda getirmeleri mümkün olamıyordu. Şayet Türkmenler olmasa idi Anadolu'daki Moğol hakimiyetinin çok daha uzun süreceği muhakkak olduğu gibi, memleket harici istila ve fetihlere de her zaman açık kalacaktı.

Türk göçebe unsurunun, kendisinden çıkmış olan Selçuklu hane-danı ile münasebetleri, devletin kurulmasından sonra bozulmuştu. Bunun başlıca sebebi Selçuklu hanedanının, diğer İslam sülaleleri gibi para ile satın alınmış pek çoğu başka Türk kavimlerine mensup memluk, yani kullardan hassa orduları teşkil etmeleri ve devletin yüksek askeri memuriyetlerini onlara vermeleridir. Hanedan bu hassa ordusuna sahip olduktan sonra kavimdaşları olan Türkmenleri tama-miyle denilebilecek bir şekilde ihmal etmiş ve adeta onları unutmuştur. Vakıa Selçukluların ve sonra Osmanlıların kullardan müteşekkil hassa orduları kullanmalarına Türk unsurunun büsbütün zaafa uğramasını önleyen amillerden biri nazarı ile bakmak mümkündür. Ancak, bütün yüksek askeri memuriyetlerin bu hassa ordusu mensuplarının elinde olması, asker bir kavim olan Türkler arasında geniş tepkiler yaratmıştır. Bu tepkiler Selçuklu devletinin zayıflama ve yıkılmasında mühim bir amil teşkil ettiği gibi, Osmanlı imparatorluğu'nun gücünü yitirmesine ve Türk halkının büyük felaketlere uğramasına ve Anadolu'da geniş tahribatın yapılmasına da sebeb olmuştur. Diğer taraftan saltanat veraseti işinin değişmez bir kaideye bağlanamamış olması da iç savaşların çıkmasında ve Türk devletlerinin zayıflama ve yıkılmasında diğer mühim bir amil idi. Bunlardan başka emirler ve beylerin hükümdarlarına kızıp itaatsizlik gösterdikleri ve isyan çıkardıkları da sık sık görülen olaylardandır. Fakat bu vakıalara rağmen, nasıl oluyor da Türkler bu kadar uzun bir zaman siyasi hakimiyetlerini devam ettirebildiler? Şüphesiz bu husus onların sadece askerlik kabiliyetleri ve anayurttan daimi surette beslenmeleri ile izah edilemez.

Moğol istilası, eski Türk alemini tamamen ortadan kaldırdığı, Türkistan ve Orta Doğuda korkunç kıyımlar ve tahribat meydana getirdiği gibi, mamur ve müreffeh Anadolu'nun da ızdıraplı bir devir geçirmesine sebeb olmuştur. Bununla beraber Moğol istilası ve hakimiyetinin Batı Türklüğü bakımından birçok müsbet mühim neticeleri de gömülmektedir. Evvelce de işaret edildiği gibi, Oğuz yahut Türkmen kavminin Türkistan ve İran'da yaşayan kümelerinin pek çoğu bu istila sebebi ile Anadolu'ya gelmişti. Bu suretle Anadolu, maddeten ve manen Oğuz Türklüğünün yurdu vasfını kuvvetli bir şekilde kazandı. Diğer taraftan Moğollar kendileri ile birlikte başka Türk kavimlerine mensup pek çok insan da getirmişlerdi ki, bunlar da Yakın Doğu Türklüğünü kuvvetlendirmişlerdir. Üçüncü olarak Yakın-Doğu'da Türk kültürünün Fars ve Arab kültürleri yanında üçüncü bir kültür olarak kuvvetle yer alması da Moğol hakimiyeti devrinde görülmektedir. Bu arada İran'daki Moğol sarayında kuvvetli bir Türklük şuuru doğmuş ve bunun sonucunda meydana getirilen eserler, Batı Türkleri yani Türkmenler' de kavmi duyguların daha şuurlu ve daha yaygın bir hale gelmesinde mühim bir amil teşkil etmiştir.

Beylikler devri Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetleri arasındaki devirdir. Bu devrin başlıca vasfı Selçuklular zamanında alınmayan bölgelerin fethedilmesi, Türk nüfusunun ve kültürünün başta şehirler olmak üzere her yerde çok kuvvetli bir hakimiyet kurması, Türkçenin edebi ve resmi dil olarak farsçaya karşı rakipsiz bir mevkiye yükselecek surette bir gelişme göstermesidir. Diğer taraftan Anadolu'nun büyük bir kısmı yabancıların gıptasını çekecek derecede, bolluk içinde idi. Her biri bir bölgenin sahibi olan beylerin, ülkelerini mamur kılmak için ellerinden gelen gayreti esirgememiş oldukları görülür. Araştırmalar açıkça göstermiştir ki Beylikler devrinde Türk halkı mutlu bir hayat geçirmiştir.

Oğuz (Türkmen) asıllı Osmanlı hanedanının Anadolu'da yaptığı İş, Bursa'dan Boğaziçi ne kadar olan Marmara bölgesini fethetmesidir. Osmanlı handedanı tarih sahnesine çıktığı zaman Anadolu'daki Türk cemiyeti çoktan herşeye sahip bir topluluk haline yükselmişti. Bu hanedan Türk cemiyetinin başına geçince orada herşeyi hazır buldu. Osmanlılar batıda, Rumeli yakasında fetihlerde bulunurlarken doğuda da Kara Koyunlular, Timur'un istilası ile geciken İran istikametindeki fetihlerini XV. yüzyılın başlarından itibaren tahakkuk ettirmeye giriştiler. Böylece Anadolu'dan her iki yönde fetih yolu ile yayılma hareketleri yapılmaya başlandı. Batı yönündeki yayılmayı Batı-Anadolu, Marmara bölgesi ile Orta Anadolu'daki Türk oymakları ve yerleşik Türk halkı, İran yönündekini de Doğu ve Güney Doğu Anadolu'daki Türk oymakları besliyordu. Bu yayılmaların nüfus yoğunlaşması ve iktisadi sıkıntılar ile ilgili olmadığı muhakkaktır. Çünkü Anadolu'nun XVI. yüzyıldaki nüfusunun 4-5 milyon arasında olduğunu biliyoruz.

İran yönündeki göç hareketi, Kara Koyunlular'dan sonra Ak Koyunlular ve Safeviler zamanında da devam etti. Hatta Osmanlılar bütün Anadolu'ya hakim olduktan sonra, XVI. yüzyılın ikinci yarısında da, Anadolu'dan İran'a göçmeler vuku buldu. Bütün bu göçmeler sonucunda Azerbaycan, daha doğru bir ifade ile Kuzey Batı-İran, Rumeli gibi, Anadolu'nun kavmi bakımdan bir uzantısı halini almıştır.

Askeri sahada olduğu gibi, mülki idarede de mükemmel bir teşkilata sahip bulunan Osmanlı devleti Balkanlara devamlı, düzenli ve gelişmiş bir hayat getirmişti. Oradaki Hıristiyanlar da bundan geniş ölçüde faydalandılar. Türkler Rumelinde yoğun bir şekilde bilhassa kuzeyde Varna, batıda Tatar-Pazarı ve güneyde Kavala arasındaki bölgede yurt tutmuşlardı. Bunlar, işaret edildiği gibi, Batı Anadolu, Marmara bölgesi ve Orta Anadolu'dan gelmişlerdi. Bu gelenler arasında da Ak Koyunlu obaları gibi, toplulukların da bulunduğunu biliyoruz. Balkanlara gelişin hatırası Rum-eli Türkleri arasında unutulmıyarak zamanımıza kadar yaşamıştır. Adı geçen bölge hemen her bakımdan Anadolu'nun bir uzantısı mahiyetini almıştı. Burada da Anadolu'da olduğu gibi şehir ve köylerdeki Türklerin yanında, göçebe yaşayışı sürdüren ehemmiyetli sayıda Türkler vardı ki, bunlara da Yörük denilmekte idi.

Rum-elinde Yörükler, türlü kollara ayrılıyor ve yaşadıkları bölgelerin adları ile anılıyorladı:

Tanrı Dağı Yörükleri (Gümulcüne, Karasu; Yenicesu, Drama ve Kavala'da),Nal-Döken Yörükleri (Bugünkü Bulgaristan'da), Selanik Yörükleri (Makedonya ve Tesalyada), Vize Yörükleri (Vize, Lüle-Burgaz, Çorlu ve Hayra-Bolu), Kocacık Yörükleri (Edirne, Kırklar-Eli, Babaeski ve bugünkü Bulgaristan'ın bazı yerlerinde).

Rum-elindeki Yörükler, Osmanlı askeri sistemi icabı, devletin kuvvetli bulunduğu XVI. ve XVII. yüzyıllarda daha ziyade yardımcı birlikler olarak kullanıldılar; ancak XVIII. yüzyılda asker sıkıntısı çekilmeye başlanınca gönüllerini okşamak için kendilerine Evlad-ı Fatihan (fatihlerin çocukları) adı verilerek silahlı kuvvetler araşma sokulmuşlardır.

Balkanlardaki Türk hakimiyeti bu bölgedeki Hıristiyan milletler üzerinde derin medeni tesirler yapmıştır. Bugün de, bu milletlerin dillerinde ve günlük yaşayışlarında bu tesirlerin izleri görülür. Bilindiği gibi, Balkanlardaki Türk hakimiyeti sonucunda Boşnaklar ile Arnavudların çoğu ve Bulgarlardan bir topluluk (Pomaklar) da Müslüman olmuşlardı. Fakat bunların Türkleşmemelerinin tek bir sebebi vardı ki, o da aralarına yeter sayıda Türk nüfusunun girmemiş olmasıdır.

Osmanlı devletinin, Kuzey-Afrika İslam ülkelerini Avrupalıların istilasından kurtardığı bir vakıadır. Şayet bunda başarı göstermese idi, kuvvetli ihtimal ile şimdi oraları Hıristiyan ülkeleri olarak görülecekti. Ne Arab unsuru ne de Berberiler, İspanya'yı olduğu gibi, Kuzey-Afrika'yı da koruyabildiler.

Kuzey Afrika'daki üç ülke yani Cezayir, Tunus ve Trablus, Türkler tarafından ocak adı verilen askeri teşkilatla idare edilmiştir. Bu ocaklara alınacaklarda aranılan en mühim vasıf, onların Anadolu Türkü olmaları idi. Arablar ve Berberiler ocaklara alınmadıkları gibi, babalan Türk ve anaları yerlilerden olanlar da yüksek memuriyetlere çıkarılmıyorlardı.
Ocaklar, ihtiyaçtan olan Türkleri Batı ve Güney Bati. Anadolu'dan temin ediyorlardı.

Bu maksadla gönderilen heyetler, Batı Anadolu'daki şehir ve kasabaları dolaşarak pazar yerlerinde:

"yorulmadan akça kazanmak, terlemeden ölmek isteyenler bayrağımız altına gelsin" sözlerini nida ettirip asker devşirirlerdi. Bu gidenler arasında saz şairleri de bulunuyordu ki, söyledikleri Türkçe şiirler zamanımıza kadar gelmiştir. Cezayir ocağının reisine verilen dayı unvanı da Anadolu Türklerinin tanımadıkları büyüklerine, annelerinin kardeşlerine olduğu gibi, dayı demelerinden ileri geliyor. Yüzyılımızda Batı Anadolu'da Orta Anadoludan gelen işçilerin başında bulunanlara verilmiş olan dayıbaşı sözü de aynı telakki ile ilgilidir. Böylece Batı ve Güney Bati. Anadolu, babayiğit evladlarının mühim bir kısımını da, çoğu veya hepsi bir daha dönmemek üzere uzun bir zaman Kuzey Afrika'ya göndermiştir. Bugün bile Anadolu'da "akşamdan Cezayir'e giden çok olur" şeklinde bir atalar sözü hala söylenir.

Osmanlı devletinin giriştiği uzun süren harblerde yenilgilere uğraması Anadolu'daki hakimiyetini son derecede zayıflatarak bu ülkede irili ufaklı derebeği de denilen ayanların ortaya çıkmasına sebeb olmuştur. Bunların devri, aşağı yukarı bir asır devam etmiştir., İşte bu ayanlar devrinde Batı Anadolu'da Aydın, İzmir ve Manisa vilayetlerinde zeybeklerin de ortaya çıktığı görülür. Bunlar devlet kuvvetine karşı geliyorlar ve zenginlerden sızdırdıkları paralar ile geçiniyorlardı. Zeybek kelimesinin nereden geldiği henüz aydınlatılmamış olduğu gibi, bunların zuhurunda o bölgedeki oymakların amil olup olmadıkları da iyice bilinemiyor. Zeybeklerin faaliyetlerine bir türlü son veremeyen devlet, savaşçılıklarından dolayı onları XIX. yüzyılda, ücretli asker olarak ordusunda kullanmıştır.

XVI. yüzyılın başında Hind ticaretini ele geçiren Portekizliler, Güney ve Doğu Arabistan için ciddi bir tehlike teşkil etmişlerdi. Osmanlı hakimiyeti bu tehlikeyi de önledi. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Arabistan'da Türklere umumiyetle, Karamanı deniliyordu. Bu husus her halde oraya gönderilen askerlerin çoğunun Karaman eyaletinden olması ile ilgilidir.

Anadolu Türkleri yiğitlikleri ile Arabistan ve Yemen dahil olmak üzere büyük bir ün kazanmışlardır. Hatta bunu ifade etmek için:

"Vahidun Karamani elfun Yemani=bir Karamanlı bin Yemenli'ye bedeldir" denilmiştir. Ancak Yemen'e gönderilen Türklerin mühim bir kısmı vatanlarına dönemiyorlardı. Bu Yemenli, Arab boyları ile çarpışmaktan ziyade salgın hastalıktan (bilhassa kolera) ve bakımsızlıktan ileri geliyordu. Yemenden geri dönemeyen Türk gençlerinin milletimizin bağrında açtıkları yaraları ifade eden hüzünlü Türkülerin hala çağırılmakta olduğu malumdur.

Osmanlı devleti, bugünkü sınırları içinde Türkiye'yi ancak Kanuni devrinde idaresi altına alabilmişti. Bu idarenin mahiyeti icabı Anadolu'da girdiği yerde, bilhassa köylüler ve göçebeler tarafından memnunlukla karşılandığını ileri sürmek güçtür. Bu sebeble XV. ve XVI. yüzyıllarda görülen mezhebi ayaklanmalarda bile Osmanlı idare sistemininin mahiyetinin ve onun kötü uygulanmasının büyük bir payı olduğu şüphesizdir. XVI. yüzyılın son çeyreğinde çıkan İran ve Avusturya harbleri ve onunla yakından ilgili bulunan korkunç Celali ayaklanmaları Anadolu'daki umumi hatlarını muhafaza ederek gelen, eski içtimai düzeni tamamen ortadan kaldırdı. Memleket harab bir duruma, halk da derin bir yoksulluk içine düştü. Her yerde köklü ailelerin, yani bey zümresinin pek büyük bir kısmı yok oldu, geri kalanları da iktisadi bakımdan fazla bir zarara uğramadılarsa da devlet karşısında olduğu gibi, çevrelerindeki halk içinde de itibarlarını kaybettiler. Hatta bunların bir çokları .basit davranışlı, sefahate meyyal ve yoksullara yardımdan uzak İnsanlar haline geldiler. Bu sonuncuların zamanımıza kadar gelen mensuplarında da aynı hal görülür. Halbuki "beğlik vermekle, yiğitlik vuruşmakla olur" atalar sözünde de ifade edildiği gibi, Türk halkı, en eski zamanlardan beri han, sultan ve beylere kendilerine faydalı olmak ve yardımlarda bulunmakla görevli insanlar gözü ile bakıyorlardı. Avrupa asilzadesinin ve kırallarının saraylar, şatolar yaptırmaları karşısında bizimkilerin içtimai eserler vücuda getirmeleri bilhassa bu telakkiden gelmektedir. Böyle yapılmadığı takdirde "el mi yaman beğ mi yaman, el yaman" atalar sözünün de gösterdiği üzere beyler mevkilerini muhafaza etmekte güçlükler ile karşılaşıyorlardı.

Şehir halkı zikredilen olaylardan yani Celali hareketlerinden pek zarar görmedi. Köylülere gelince, asıl darbeyi yiyen bu kitle olmuştur. Bu olaylar köylülere yoksulluk ve nüfus kaybı gibi büyük felaketler getirmiştir ki, uzun asırlar boyunca bu kitle kendi kendine kayıplarını telafi edememiştir. Köylü kitlesi arasında açılan bu derin yaralan nüfus bakımından ancak Türk oymakları kapatmağa çalışmışlardır.
Göçebe Türk topluluklarına gelince, adı geçen olaylar onlar üzerinde de tesirini göstermiş ve istisnasız hepsinin düzenleri bozulmuştur; bazıları dağılmışlar veya dağılma derecesine düşmüşlerdir; bazıları da eskiden beri yaşadıkları yurtlarından ayrılarak başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Bununla beraber, göçebe unsur, hareket kabiliyeti sayesinde iç karışıklıklar, harbler, salgın hastalıklar, sıtma ve kıtlıkların tesirlerine, köylü ve şehirlilere nazaran daha az maruz kalmıştır. Bu sebeble onlar nüfus bakımından daha çok artmışlardır. Bu keyfiyet de yerleşik Türk halkı arasında meydana gelmiş olan geniş nüfus boşluklarının doldurulmasına imkan vermiştir.

Türk göçebe toplulukları Osmanlı devrinde de Orta Asya'dan getirdikleri koyun ve atı besliyorlar ve yine onlar gibi deveyi de taşıma vasıta (yüklet) olarak kullanıyorlardı. Osmanlı devleti'nin de seferlerde askerin azığım develer ile taşıttığını biliyoruz.

Türk topluluklarının mühim bir kısmının çadırlan XIX. yüzyılda dahi, anayurttan getirilmiş olan umumiyetle ak keçeden yapılmış değirmi çadırlardı. Bu Türk çadırları Yakın Doğuda İslamiyetten önce de tanınmıştı. Hatta, Hazreti Peygamberin bile seferlerde Türk çadırında oturduğu söylenir. Kıldan mamul kara çadırların kullanılması yoksullaşma ile ilgili görünüyor. Kıl çadırları münhasıran keçi besleyen, oturdukları yerler sarp ve otlakları dar olan Yörükler kullanıyorlardı. Fakat Türklerin asıl milli çadırları, işaret edildiği gibi, ak keçeden yapılmış topak ev de denilen yuvarlak çadırlardır.

Anadolu'daki Türk cemiyeti birbirini izleyen uzun ve yorucu harbler, salgın hastalıklar ve kıtlıklar sebebi ile bir daha eski kuvvetini elde edemedi. Hatta XIX. yüzyılda Avrupalı seyyahlar, Hıristiyanların aksine Türk milletinin mahvolmaya doğru gittiğini müşahade etmişlerdir. XVI. ve XVII. yüzyıllarda çoğu Türk aslından olmayan Osmanlı müellifleri, Anadolu Türklerine ve bilhassa köylülere Etrak-i bi-idrak (akılsız Türkler) demişlerdir. Fakat bu müellifler ve bütün Osmanlı idarecileri, Anadolu Türklerinin devletin asıl dayanağım teşkil ettiklerini idrak edememişlerdir. Böylece Türk cemiyetine zaaf gelince Osmanlı devleti de kudretini kaybetti. Osmanlı, son asırlara kadar Anadolu'nun İnsanım ve servetini görülmemiş bir israfla harcamış fakat ona hiç bir şey vermemiştir. Bu yüzden Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harab bir memleket haline gelmiştir. Anadolu halkı arasında idarecilere Osmanlı adı veriliyordu. Bu adın verilmesi, mensuplarının saray ve ocaktan yetişmeleri ile kavmi bakımdan Türk halkından çıkmamaları ile ilgilidir. Anadolu Türkleri bunlara adeta yabancı ve istilacı bir zümrenin mensupları gözü ile bakıyorlardı. Osmanlı sınıfının mensupları, Anadolu halkına bilhassa köylü ve göçebelere göre mağrur, haşin, hiylekar, sözünde durmaz, vefasız ve gayri adil ve benlikçi insanlardır"

Gerçekten XIX. yüzyılda Anadolu'yu gezen Avrupalı seyyahlar Anadolu Türklerinin yoksulluklarına rağmen asil ruhlu, namuslu insanlar olup, kötü idareciler elinde yoksul ve geri kalmış bir duruma düştüklerini yazarlar ki, bunun bir gerçek olduğu şüphesizdir.

Kaynakça
Kitap: OĞUZLAR
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkler'in Yurtları ve Oğuz Türkleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:32

TÜRKLERİN ANAYURDU

Türklerin ana vatanı denince akla gelen yer "Orta Asya'dır. Fakat Orta Asya, ilk anda akla geldiği gibi oldukça geniş bir coğrafi bölgedir. Bazı araştırıcılar ana yurt olarak sadece Orta Asya'dır deyip, bu bölgeyi tarif etmezlerken bazı araştırıcılar da tariflerde bulunmuşlardır.

Orta Asya veya İç Asya diye adlandırılan bu bölgenin doğusunda Kingan dağları, batısında Hazar denizi bulunmaktadır. Kuzey sınırı Ural dağlarından başlayarak Akmolinsk yaylasından geçer ve Orta Altayların dışından dolanarak biraz kuzeye döner, güney Sibiryanın kenar dağ zincirlerine vararak, oradan doğuda Kingan dağlarına ulaşır. Güney sınırı ise Kingan dağlarından Sarı ırmak ve Karanlık dağlar üzerinden Brahmaputra nehrine varır. Bu en uzak güneydoğu noktasından dik açı şeklinde batıya döner. Himalaya dağlarının kuzeyini izleyerek Pamir'e, oradan hafif kuzeybatı yönüne çevrilerek Hazar denizinin doğu kıyısına gelir. Batıda Hazar denizinin Ural suyunu ve Ural dağlarını izleyerek sınırın kuzey çıkış noktasına varır.

Bu bölge Afgan Türkistanı denilen, Afganistan'ın kuzeyini de içine alır. Orta Asyanın doğu bölgesi yüksek dağlar ve yaylalar ile bunlar arasında yer alan küçük büyük bir takım kapalı çukurluklardan meydana gelmiştir. Bu sebeple de bazı coğrafyacılar, Orta Asyanın yüksek dağ ve yaylalardan meydana gelen bu doğu kısmına "Yüksek Orta Asya" demektedirler.

Orta Asya'da esas olarak Türkler hakim olduğundan, bölgeye "Türkistan" da denmektedir. Pamirile Altay dağları arasındaki dağlık sahanın doğu kısmına "Doğu Türkistan" batı kısmına da "Batı Türkistan" denir. Bu bölgelere Rus Türkistanı ve Çin Türkistanı gibi adlar verilmekteyse de, bunlar daha çok siyasi amaçlarla, buraların Türklerle yerleşik olduğunu ve Türk yurdu olduğunu unutturmaya yönelik çabalardır. Hatta Ruslar, Batı Türkistan'ı Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan Kazakistan gibi bölgelere ayırarak "Türkistan" tabirini unutturmaya çalışmaktadırlar.

Yukarıda sınırlarını çizdiğimiz Orta Asya alanı ana yurt olarak biliniyorsa da Türkler, ilk olarak bu bölgenin bir noktasında görülüp daha sonra bütün Orta Asya'ya kendi kültür damgalarını vurmuş olmalılardı. Aynı dili konuşan, aynı tarihten gelen bu Türkler, herhalde en eski devirlerinde Orta Asya'nın bir noktasında ortak bir hayat yaşamakta idiler. İşte bu beraberliğin olduğu ilk yer Türklerin anayurdudur. Bu hususta tarihçiler, etnologlar, sanat tarihçileri ve dil bilginleri kendi ihtisasları içinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.
Fin bilgini Ramstedt, anayurdun Kingan dağları olduğunu ve Türk birliğinin burada gerçekleştiğini, Moğol, Tunguz ve Kora'lıların da bu birliğe dahil olduklarını öne sürmektedir. Yine bir Fin bilgini olan Castren ve Macar Vambery'ye göre Altay kavimlerinden sayılan Türklerin yurdu, Altay dağları civarıdır. Viyanalı bilgin Tomaschek'e göre anayurt Baykal gölünün doğusunda olmalıdır. Macar Almasy de Türklerin anayurdunu Tanrı dağları çevresinde gösterir. Kari Jettmar ise açık bir tarif yapmamakla beraber anayurdu, Uzak Doğu bölgesinde diye belirtir. Yusuf Hikmet Bayurda anayurt olarak genel hatlarıyla Hindukuş dağlarının kuzeyini gösterir.

Türk anayurdunu doğuda gösteren bilginler ise Türklerle Moğollarınsoy birliğinden hareket etmişlerdir. Parker, Gash, Koppers gibi bilginler Türklerin anayurdunu doğuda, Moğollarla birlikte Baykal gölünden Gobi çölüne kadar uzanan alanda gösteriyorlar.

Radloff da doğuda, bu günkü Moğolistandan Türklerin türediğini ileri sürmüştür. Porf.A.Z.Velidi Togan ise "Altaylı ismiyle tanınan kavimlerin başında gelen Türkler daha tarihten önceki devirlerde Tiyenşan dağları ile Aral ve Hazar arası mıntıkalarda yaşamışlar ve bunlara komşu olan kavimler dahi Türklerin anavatanı olarak bu sahayı tanımışlardır." diyor.

Altaylı kavimlerin kültür özelliklerinden hareket ederek atlı bozkır kültürünün ilk izleri Türklerin anayurdu hakkında bilgi verici olarak değerlendirilmiştir. Önceleri Türklerle beraber bozkırda yaşayan İranlı ve Moğol kavimlerin de bozkır kültürünü yarattıkları düşünüldüyse de, bu görüş son araştırmalarla terkedilmiş bulunuyor. Bu husustaki çalışmalar ilerledikçe İranlıların aslında Orta Doğunun güney bölgesi halkı, Moğolların ise Baykal gölü, Mançurya ormanlık bölgesinin yerli halkı oldukları ve daha sonraki devrelerde bozkırlara yayıldıkları anlaşılmıştır.

Araştırmalar atlı kültürün beşiği Batı Sibirya düzlüklerinin yani Hazar denizi, Ural dağları hattından Altaylara kadar uzanan geniş alanın Türk anayurdu olduğunu ortaya koymaktadır.

Dil araştırmalarına göre varılan neticelerde aşağı-yukarı Ural dağları ile Altay dağları arasını anayurt olarak göstermektedir; Macar bilgini Nemeth'e göre, Türk diliyle "Ana-Ural dili" arasındaki ilişkilerden hareket edilerek, bu dillerin temas edebilecekleri coğrafi alanın Aral gölü çevresi olabileceği fikri ileri sürülmüştür. Nemeth'e göre Altay dağları ile Ural dağları arasındaki bölge Türklerin anayurdu olmalıdır.

Hüseyin Namık Orkun da, aynı görüşten hareket ederek "Dünya dillerini tasnif eden ilim adamları Türk dilini de Ural-Altay dil grubu içinde mütalaa etmişlerdir. Demek oluyor ki Türk dili, Ural dilini konuşan kavimlerle akrabalık derecesinde bir münasebette bulunmuştur. Yapılan araştırmalara göre Ural kavimlerinin en eski yurdu kuzey, kuzey doğu Avrupadır. Yani Volga dirseği ve Ural dağları arasında Kama ve Byelaya nehirleri havalisidir. Türk kavimleri de dil araştırmalarına göre sıkı ilişkide bulunduğu Ural kavimlerinin civarında oturmuş olmalıdır ki, bu suretle ilişkisini sürdürebilsin. Eğer Türkler Orta Asya'da oturmuş olsalardı, bu civara hiç uğramamış olan Ural kavimleriyle asla dil ve kültür münasebetinde bulunamazlardı. O halde Türklerin en eski yurdunu Uralların doğusunda aramak lazım gelmektedir. Öyleyse Türklerin en eski yurdu Hazar denizinin kuzeydoğu taraflarından doğuya doğru uzanmakta olup Altaylara kadar giden araziden ibarettir." diyerek anayurdu o da Hazar ile Altaylar arasında ve Aral gölü civarında gösteriyor.

Fin bilgini Martti Rasanen de bu meseleyi çözmek için avcılık devrinden kalan kelimeleri ele almakta ve bunu kazılarda çıkan belgelerle desteklemektedir. Ona göre Ural-Altaylı kavimlerin anayurdu Eski Taş devrinde Ural dağlarının doğusunda ve belki de Urallar ile Altay dağları arasındadır. Finliler buradan batıya, Türkler ise doğuya göçetmişlerdir.

Türklerin anayurdu hakkında eski Türk destanları da bilgi vericidir. Bu destanlar eski Türk tarihinin hatıralarını taşımaktadır. O hatıraların geçtiği yerlerde anuyurdun izleri olmalıdır. Ergenekon destanında Türkler demir dağı eriterek yol bulmuşlardı. VlII.yy rivayetleri Demirkapıyı İli ırmağının kuzeyinde göstermektedir ki, buna göre Türklerin yurdu Tanrı dağlarının kuzeyi oluyor. Türk devleti yeniden kurulurken destanda atalarının ilk yurtlarının hatıralarını yaşatmış olabilirlerdi.

Oğuz Destanı'ndan da anlaşıldığına göre, Oğuz Han'ın ilk faaliyet alanı Türklerin anayurdu olmalıdır; buna göre Talaş, Sayram, Almalık, Oğuz Han'ın asıl vatanı idi.

Oğuz Han'ın yurdunun doğusu Isığ göl ve Almalık'a güneyi Sayram, Kazgurt dağına, batısı Sir suyunun ayağı Yangıkent ve Karakum'a uzanıyordu. Şecere-i Terakime'de bu bölgede 4-5 bin sene oturulduğu kaydediliyor.

Gerçi Oğuz Han fetihlerle geniş bir alanı yönetimi altına almıştı ama, çok eski devirleri anlatırken çizdiği alan anayurda ait izler hakkında bilgi vermektedir.
En eski Türk rivayetleri, İran-Hazar versiyonu, Göktürk-Çin versiyonlarında Türklerin asıl vatanı olarak Isığ göl ve Çu bölgesi gösterilmektedir. Prof. Osman Turan da tarihi bilgilerin yanında, destani rivayetlerden de anavatan merkezinin Balkaş, Aral ve Isığ göl bölgesinde bulunduğunun anlaşıldığını belirterek "Nitekim destani Oğuz Han'a, Afrasyab'a ve diğer efsanevi hükümdarlara ait menkıbeler ile Göktürk, Oğuz ve Karluklara mahsus bir çok tarihi hatıralar hep bu bölgede temerküz etmiştir." demektedir.

Sonuç olarak; dil tarih ve arkeoloji araştırmalarına göre Türklerin anayurdu olarak geniş bir alanın, Orta Asya'nın tanımı yapılıyor. Fakat Türk kültürünün ilk izleri, bu alandaki ilk Türk yurdu neresiydi? Bu hususta destanlardan da edinilen bilgilere göre Türklerin ilk yurdu Aral gölü Altay dağları Isığ gölü civarındaydı.

Bu alan daha sonra genişlemeye başladı. Batıda Aral gölünden, doğuda Orhun ve Tula nehirlerine kadar genişledi. Kuzeyde Yenisey sahasından, güneyde Talaş nehri boylarına kadar uzandı; "Esas nüveyi de Altay çevresiyle orta-Yenisey sahasının teşkil etmesi mümkündür. Göktürk alfabesinin ilk kullanılış sahasının Yenisey boyu olması da bu görüşü kuvvetlendirmektedir."

Orta-Asya'da yapılan arkeolojik ve antropolojik araştırmalarda da, Türk kültürünün ilk izleri Altay civarında bulunmuştu. "Andronovo kültürü" denen bu kültürü yaratanlar Türklerin atalarıydılar.

"M.Ö III.binler'

Bu kültür daha sonra bütün Orta Asya'ya yayılarak bir Türk kültür havzası oluşturmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Oğuz Boyu

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron