Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Oğuzlar'da Adlar

Burada Türk Milletinin Temel 3 Boyundan Biri Olan Oğuz Boyu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Oğuzlar'da Adlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 18:01

OĞUZLAR DA ADLAR

Yapılan araştırmalar sonucunda Oğuzlar'ın Batı Gök Türk birliğine yani On-Oklar'a mensup oldukları kesin bir şekilde anlaşılmış bulunuyor. Oğuzlar şüphesiz On-Oklar'ın Çu ve Talaş boylarında yaşayan ve Çin kaynaklarının Nu-şe-pi adını verdikleri kola mensup idiler. IX. yüzyılın ikinci yarısında onların aşağı Seyhun boylarında yaşadıkları görülüyor. Oğuzlar aynı yüzyılın sonlarına doğru Hazarlar ile ittifak edip Yayık (Ural) boyların sürmüş oldukları Peçenekler'e yeniden yüklendiler ve onlardan pek çoğunun Kara Deniz'in kuzeyindeki bozkırlara göç etmelerine sebep oldular. Bu başarı üzerine Oğuzlar yaz gelince kuzeydeki Uluğ Tağ-Kiçik Tağ'a ve kuzey batıda da Yayık'a kadar uzanan geniş sahaya yayılıyorlardı. İslam coğrafyacılarının Oğuzlar'ın yurtlarının İtil'e kadar uzandığını söylemeleri bu yayılma ile ilgili olmalıdır. Hatta Oğuzlar'ın kışın buz tutan itil'i geçip Hazarlar ülkesine başarılı akınlarda bulundukları da biliniyor. 921 yılında hayatta olan Oğuz sübaşısı Etrek ile, bu günkü Kazan bölgesini idare eden Bulgar kralı arasında dünürlük kurulması, Oğuzlar'ın siyasi bakımdan güçlerini sürdürmeleri ve tesirlerini İtil'in ötesinde kuvvetlice hissettirmeleri ile ilgilidir. Hatta aynı yıllarda Oğuzlar'ın Hazarlar'ın elinde bir çok tutsakları olduğu da görülüyor. Bunlar Hazarlar'ın ülkesine yapılan akınlarda onların ellerine düşmüş Oğuzlar idiler. Oğuzlar'ın doğu hudutları İsficab şehrine kadar uzanıyordu. Onlar burada Karluklar ile komşu idiler ve anlaşıldığına göre, aralarında sık sık savaşlar oluyor, çarpışmalar yapılıyordu. Oğuzlar kış gelince, Ögüz (yani ırmak) adını verdikleri Seyhun (Sir-Derya) ırmağının kıyılarına iniyorlardı. X. Yüzyılın ilk çeyreğinde Oğuz yabgusu Seyhun'un ağzına yakın bir yerdeki Yeni-Kent'de oturuyordu. Bu şehirden başka yine ırmak kıyısında bulunan Cend ve Huvare şehirlerinin de Oğuz yabgusunun idaresinde olduğu biliniyor. Buradaki Huvare daha sonraları görülemiyor. Bu husus şehrin yeni bir ad almış olduğunu hatıra getiriyor. Şehrin bu yeni adı da Öz-Kent olabilir.

921 yılında Abbasi elçilik heyeti arasında Bulgar'a giden İbn Fadlan, herhalde, yolu üzerine olmadığı için, Oğuz yabgusunu görememişti. Diğer kaynaklarda da Oğuz yabgularından hiç birinin adı verilmez. Fakat bu husus bütün yabguların zayıf şahsiyetler olmaları ile ilgili değildir. Çünkü, Oğuzlar ile çağdaş, Karluk, Yağma, Uygur ve Kimek adlı Türk topluluklarının başında bulunan hükümdarlardan hiç birinin de adı bilinmiyor. İbn Fadlan, Oğuz yabgusunun naibine (halife) kuzerkın denildiğini söylüyor. Fakat Türkler'de böyle bir unvan olmadığı için bunun doğrusunun Köl İrkin (Erkin) olduğu kabul edilmiştir. Camiu't-tevarih'deki bir fıkra da bu unvanın böyle olduğunu, yani Köl İrkin (Erkin) şeklinde söylenmesi gerektiğini doğruluyor. Yabguların sübaşı denilen kumandanları olduğunu biliyoruz. İbn Fadlan'ın görüştüğü Etrek bu sübaşılardan biri idi.

İbn Fadlan'ın elçilik heyeti hakkında karar verilirken yabgu ve Köl İrkin'den söz edilmemesi, gerçekten hayret vericidir.
Selçuklular'ın hatıralarında Selçuk'un babası Dukak'ın sübaşı olarak yabgu'ya (Melikü'l-Guzz=Oğuz meliki) tahakküm ettiği anlatılır. Dukak ölünce sübaşılık mevkiine oğlu Selçuk geçmiştir. Fakat Selçuk, yabguya karşı babası gibi haraket edememiş, adamları ile birlikte yabgudan (yani belki de Yeni Kent'den) uzaklaşıp Cend'e gitmek zorunda kalmıştı. Bu misalin gösterebileceği gibi, yabguların hepsi de zayıf şahsiyetli hükümdarlar değillerdi. Onlardan zayıf şahsiyetli olanların devrinde, iktidar köl irkin veya sübaşıların eline geçiyordu. Camiü't-tevarih'deki Oğuz destanında da bununla ilgili bazı hatıralara rastgeliniyor.

Oğuz yabgularının pek basit sayılmayacak bir devlet teşkilatları olduğu görülüyor. Yukarıda da kaydedildiği üzere, onların kendileri adına devlet işlerine bakan köl irkin unvanlı naibleri vardı. Sübaşı Oğuz ordusunun kumandan idi. Yabgunun mühürüne, yarlıg ve buyuruldularına tugrağ (tuğra=tura) deniliyordu. Her halde bu işle görevli (tugracı) vardı. Nitekim bu memuriyet Selçuklular tarafından İran ve Anadolu'ya getirilmiş, ve onu temsil edene tuğra denilmiştir. Kaşgarlı, Oğuzlar'ın bitirmek yerine yazmak kelimesini kullandıklarını, hısımlar arasında mektup getirip götüren kimseye de yazığçı adını verdiklerini söylüyor. Bütün bunlar yabguların bir büroları olduğu fikrini telkin ediyor. Eğer Oğuzlar'ın yazısı yok idi ise bu tugrağ ne için kullanılıyordu? Bu sorunun cevabını vermek güç gibi görünüyor. Yazığ ve yazığçı için de aynı soru sorulabilir. Bu sorulara ancak ikna edici cevaplar bulunabilirse, Oğuzlar'ın herhangi bir yazı kullanmadıkları söylenebilir.

Selçuklu Arslan Yabgu (Beygu ?) Buhara hükümdarı Kara Hanlı Ali Tigin'in müttefiki ve onun en sağlam dayanağı idi. Bunu çok iyi anlamış bulunan Gazneli Mahmud, aldatarak Arslan Yabgu'yu yakaladı ve onu Hindistan'da bir kaleye hapsetti (1025). Bu, Mahmud'un tahmin ettiği gibi, Selçuklular'ın gücünü kırdı. Onlar arasında buhran çıktı. Doğrudan doğruya Arslan Yabgu'ya bağlı olan 4000 kişilik bir Oğuz kümesi Selçuklu ailesinin diğer mensuplarına bağlı kalmak istemediler. Arslan Yabgu'nun oğulları her halde çocuk yaşta oldukları için onlara hakim olamadılar. Bundan dolayı bu 4000 kişilik Oğuz kümesi Gazneli Mahmud'dan müsaade alıp Horasan'a geçti.

Onların başında:

Kızıl, Gök Taş, Yağmur, Buka (Buğa=Boğa) ve Anası Oğlu adlı beyler bulunuyordu. Bunlar, emin olarak bildiğimiz Oğuzlar'a ait en eski tarihi şahıs adlardır. Bu Oğuzlar bir çok maceralardan sonra, Gazneli devletinin hizmetine girdiler ve Rey (Tahran yakınlarında) bölgesinde görevlendirildiler (1032 yılında). Rey, İsfahan, Hemedan ve Kazvin şehirlerinin bulunduğu bölgeye Irak deniliyordu. Rey bölgesinde yaşayan Oğuzlar'a Irak Oğuzları denmesinin sebebi de budur. Irak Oğuzları, Selçuklu devleti kurulduktan sonra da bu devletin hizmetine girmek istemediler. Musul-Cezire (Cizre) taraflarına gittiler; orada yenilgilere uğrayıp ağır kayıplar verdiler; geri kalanları Azerbaycan'a geçtiler (1044 yılında). Bu tarihten itibaren onlardan bir daha söz edilmiyor. Çünkü, uğradıkları ağır kayıplar yüzünden varlıklarını sürdüremiyecek bir duruma düşmüşlerdi. Elde hiç bir delil olmadan ve aynı zamanda kaynakların (İbnü'i-Esir, İbnü'l-Ezrak) sözlerini kale almadan, Irak Oğuzları'nın varlıklarını sürdürdüklerini kabul edip onları apayrı ve yeni gelmiş bir Türkmen topluluğu olan Alp Arslan devrindeki (1063-1072) Navekiyyeler ile birleştirmek ve Navekiyye adının doğrusunun Yavguyye (?) olduğunu ileri sürmek tarihi gerçeklere tamamen aykırı bir düşüncedir.

Selçuk'un oğlu Musa Beygu, torunları Muhammed Tuğrul Beg, Davud Çağrı Beg ve İbrahim Yınal 1035 yılında Horasan'a göç etmek zorunda kaldılar. Beş yıl süren bir mücadeleden sonra Horasan'da Selçuklu devleti kuruldu (1040). Bu hadise üzerine, Seyhun boylarında ve Mangışlak'da yaşayan Oğuzlar'dan İran'a doğru göçler başladı. Selçuklu devletinin hudutlarının genişlemesinde bu göçlerin pek büyük bir payı vardır. Aynı yıllarda diğer bir Oğuz kümesi de, Karadeniz'in kuzeyindeki toprakları göç etmek zorunda kaldı. Onları bu göçe zorlayanlar ise Kıpçaklar idiler. Nitekim Kıpçaklar da Oğuzlar'ın arkasından aynı ülkeye geldiler. Bu göçler, doğudan yapılan sıkıştırmalar ve baskılardan ileri gelmiş olabilir. Sıkıştırılan kavimler arasında Kaylar ve Yabakular da bulunuyordu. Türkistan ve Orta Doğu İslam ülkelerinde Kaylar'a mensup pek çok kölenin bulunması, şüphesiz bu göç zinciri ve ona sebep olan hadiseler ile ilgilidir.

Kara deniz'in kuzeyine göç etmek zorunda kalan Oğuz kümesi, niçin İran'a gitmedi? Bu sorunun cevabını, Kıpçaklar'ın bu yöndeki bir göçe engel olmaları teşkil edebilir. Bu husus ne olursa olsun bu Oğuz kümesi kısa bir zaman içinde, beklenildiği gibi, varlığını sürdüremedi; kalıntıları Bizans devletinin hizmetine girdiler; Malazgird savaşında Peçenekler ile birlikte Bizans grdusunda yer aldılar. Savaştan önce hepsi veya bir kısmı Selçuklular'ın tarafına geçti. Bu Oğuz kümesinin tarihi de böylece sona erdi.

1060-1070 Yıllarında Oğuzlar'ın yayılışı veya dağılışı tablosu şöyle idi:

İran'ın bilhassa, Horasan, Irak (Hemedan-Rey arasındaki düzlükte), Azerbaycan bölgeleri ile Suriye-Filistin'de kalabalık Oğuz kümeleri vardı. Yine kalabalık bir küme de Hazar Denizi'nin doğusundaki Mangışlak'ta oturuyor ve bu küme 1066'da Kafşut adlı bir bey tarafından idare ediliyordu. Mangışlak ile Aral gölü arasındaki bozkır bölgesinde de Oğuzlar, Kıpçaklar ile karışık bir halde yaşıyorlardı. Aynı tarihte yani 1066 yılında buradakilerin de Çarığ adlı biri tarafından idare edildiği görülüyor.
Yeni Kent ve Cend şehirlerini içine alan aşağı Seyhun bölgesi de Kıpçaklar'ın elinde bulunuyor ve onlar han unvanını taşıyan başbuğları tarafından idare ediliyorlardı. Bu han unvanı Kıpçak başbuğu Cend'de oturuyordu. Alp Arslan 1066 yılında büyük dedesi Selçuk'un kabrini ziyaret etmek için Cend'e geldiğinde bu hanı görmüş ve onu yerinde bırakmıştı. Oğuzlar'a gelince, onlardan kalabalık bir topluluk Cend'in doğusunda, Seyhun'un İsfıcab'a (Sayram) kadar uzanan kıyılarında yaşıyorlardı. Onlardan yerleşik hayata geçmiş olanlar Sığnak, Sabran (Sıpren), Karaçuk, Karnak ve Sitgün (= Süt Kend) şehirlerinde oturuyorlardı. Göçebe Oğuzlar da kışın ırmağın bu şehirlerin bulunduğu kıyılarına iniyorlar, yazın ise, ırmağa muvazi olarak uzanan Karaçuk sıra dağlarına çıkıyorlardı. Göçebe Oğuzlar'ın adı geçen şehirlerde yaşayan eldaşlarına "yatuk" yani "tembel" adını koymuş olduklarını biliyoruz. İşte biz Dede Korkut destanlarındaki Oğuz elinin XI. yüzyılın ikinci yarısında Karaçuk dağlan bölgesinde yaşadıklarını kabul ediyoruz. Destanlardaki "kafir begleri"de komşu Kıpçak (Kıfçak) beylerinden başkaları değillerdir.

XII. Yüzyılda Oğuzlar'ın dağılışı tablosunda bir çok önemli değişikliklerin meydana geldiği görülür. Anadolu'da Ankara-Eski şehir ve Konya üçgeni arasında pek kalabalık bir Oğuz kümesi yaşıyor ve bu Türkçe Uç Türkmeni adını taşıyordu. Bunların ünleri Horasan'a kadar yayılmıştı. Horasan'da Rum diyarı deyince akla Anadolu'daki bu Oğuzlar geliyordu. Aynı devirde, Hemedan ile Büyük Zab ırmağı arasındaki topraklarda da sayısı çok bir Türkmen kümesinin yurt tutmuş olduğu görülüyor. Bu kümenin mühim bir kısmını yirmi dört Oğuz boyundan biri olan Yıvalar meydana getiriyordu. Bu kümeden Berçem (Perçem) Oğullan, Kıfçak Oğulları ve Kara Beli (?) Oğulları aynı bölgede beylikler kurdular. Bunların en tanınmışları Yıvalar'ın Berçem Oğulları Beyliği idi. Yıvalar'dan bir kol da Haleb bölgesine göçürülmüş (1127-1141 yılları arasında) ve bu kola beylerinin adına nisbetle Yaruklu denilmişti. Kara Beli (?) Oğulları'na gelince, onlar da Salurlar'dan idiler. İran'ın Huzistan eyaletinde Afşarlar (Avşar), Fars eyaletinde de Salurlar aynı yüzyılın ikinci yarısının başlarında birer beylik kuracaklardır. Bu toplulukları buralara yakın bir zamanda geldikleri anlaşılıyor. Bu da, şüphesiz Orta Asya'daki siyasi gelişmelerin bir aksinden başka bir şey değildir. Azerbaycan'da da, bilhassa Muğan ve Erran ovalarında önemli sayıda Oğuz toplulukları yurt tutmuşlardı. Mangışlak'ta Oğuzlar, eskiden olduğu gibi, kalabalık bir halde oturmakta devam ediyorlardı. Bunlar ile Kıpçaklar veya onların önemli bir kolu olan Kafilılar arasında sonu gelmez savaşlar yapıldığı anlaşılıyor. Ancak bu Oğuzlar, Harizm-Şah Atsız devrinde (1128-1156) istiklallerini kaybetmişler ve Atsız'a vergi vermek durumunda kalmışlardı. Mangışlak Oğuzları'ndan iç ve daha ziyade dış saldırışlardan sıkışanlar Balhan dağlarına iniyor ve oradan da Horasan'a geçiyordu. XII. Yüzyılın ikinci yarısında Nesa bölgesinde bir beylik kuran Yazırlar'ın gelişi böyle olmuştur.

Maveraünnehr'e (başlıca Buhara-Semerkand bölgeleri) gelince, burada da kalabalık bir Oğuz kümesi yaşıyor ve bu küme sadece Oğuz adını taşıyordu. Bunlar Boz Ok ve Üç Ok adları ile iki kola ayrılmışlardı. Boz Oklar'ın başında Kavşut, Üç Oklar'ın başında ise Tuti Beg bulunuyordu. Bu kol beylerini diğer bazı boy beyleri takip ediyordu.

Bu Oğuzlar'ın Dede Korkut destanlarındaki Oğuz Eli'nden olmaları pek muhtemeldir. Onların Maveraünnehr'e inişleri de şüphesiz bir sıkıştırma ile ilgilidir. Kara Hıtaylar'ın gelişi, Kimek kavmine mensup diğer boyların da İrtiş kıyılarından batıya doğru göç etmeleri Maveraünnehr'e inmenin başlıca sebepleri olabilir. Aynı devirde Maveraünnehr'de Karluklar da oturuyorlardı. Onların da gelişi aynı sebepler ile izah edilebilir. Çünkü, XI. yüzyılın ikinci yarısında artık orada Karluklar değil, Çiğiller yaşıyorlardı. Oğuzlar'ın Kara Hanlı hükümdarları ile münasebetleri ne kadar iyi idi ise, Karluklar'ın da o derecede kötü idi.

Bu, Kara Hıtaylar'ın Maveraünnehr'i istila etmelerine yol açtı:

Batı Kara Hanlıları da, aynı ailenin doğu kolu gibi, Kara Hıtaylar'ın tabileri arasında yer aldılar, Oğuzlar da Horasan'da Belh bölgesine göç etmek zorunda bırakıldılar. Selçuklu Sultan Sancar'ı 1153 yılında tutsak alan işte bu Oğuzlar'dır.

Ancak, bu Oğuzlar'ın Ceyhun'u geçip Horasan'a göç etmelerine rağmen bıraktıkları yerler boş kalmadı. Tanınmış bir kaynağımız 1110 yılında Buhara ile Cend arasındaki bölgenin Türkmenler tarafından doldurulmuş olduğunu bildiriyor. 1219 yılında Moğollar Seyhun boylarında kalabalık sayıda Türkmenler'in yaşadıklarını gördüler. Bu Türkmenler'in çoğu da Moğol istilası yüzünden Horasan taraflarına geçtiler. Onların yetmiş binden fazla asker çıkardıklarının kaydedilmesi, bu göçün ne kadar yoğun olduğunu gösterir. Bununla beraber, 1273 yılında Seyhun boylarına gelen Cemal Karşi, Barç Kent (=Barçınlığ Kend) ile Cend arasını Türkmen ülkesi olarak anar. Daha sonraları ise oralarda Türkmenler'in yaşadıklarına dair hiç bir bilgiye rastgelinmez.

Oğuzlar'dan Müslüman olanlara, yerli Müslümanlar Türkmen adını veriyorlardı. Yani Türkmen ilk zamanlarda sadece Müslüman Oğuz anlamına geliyordu. Sonra Türkmen; Seyhun'da Adalar Denizi'ne kadar uzanan sahanın her bölgesinde Oğuz'un yerini aldı. Çok geniş bir sahaya yayılmış bir topluluğun birbirinden uzakta yaşayan kollarına aynı ad veriliyor ve bu ad her yerde Oğuz'un yerini alıyor ki pek dikkate şayandır.

Sir Derya bölgesindeki Oğuzlar'ca taşınmış olan adlar ile ilgili kaynaklarımızı başlıca üç destani eser meydana getiriyor:

Camiü't-tevarih'deki Oğuz Türkleri'nin tarihi bölümü, Dede Korkut destanları ve Şecere-i Terakime. Aşağıda bu üç eserde geçen adlar ayrı ayrı incelenecektir. Yalnız onlara geçmeden önce İbn Fadlan tarafından zikredilen Oğuz sübaşısı ve babasının adları hakkındaki görüşümüzü belirtmek istiyoruz.

İbn Fadlan, eserinde Oğuz sübaşısının adı Etrk , babasınınki de, El.k.t.gan şekillerinde yazılmış görünüyor. Bunlardan ilkinin Z.V. Togan'ın evvelce söylediği gibi, Etrek olduğu kabul edilebilir. Etrek Oğuz Türkçesinde rengi kızıla çalan sarı adam anlamına geliyor. Sübaşı sıfatı ile Etrek'in de bir unvan olması beklenirdi. İbn Fadlan ya bunu bilmiyordu veya zikretmeye lüzum görmedi.

Etrek'in babasının adına gelince, bunun il Toğan olduğunu sanıyoruz. İl (»El) Toğan bilhassa Oğuzlar arasında yaygınca kullanılan adlardan biridir.

Kaynakça
Kitap: TURK DEVLETLERİ TARİHİNDE ŞAHIS ADLARI I
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Oğuzlar'da Adlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 May 2011, 22:43

OĞUZ TÜRKLERİ'NİN TARİHİ VE OĞUZ HAN'IN CİHANGİRLİĞİNİN HİKÂYESİNDE ADLAR:

Câmiü't-tevârih'in bir bölümünü meydana getiren bu destanî tarihin muhtevası, evvelce tarafımızca geniş bir şekilde incelenmişti. Sonra K. Jahn bu destanî tarihin Almanca tercümesini yayınladı. Z.V. Togan da eseri Türkçeye çevirdi.

Câmiü't-tevârih'deki Oğuz Türkleri tarihinin Oğuz Han kısmı, tam bir hayal mahsuludur; yani kafada düzülerek yazılmıştır. Bu sebeple eserin bu kısmının hemen hiç bir ilmî değeri yoktur. Oğuz Han da tarihçe bilinen her hangi bir hükümdarı temsil etmiyor, yani Oğuz Han adlı bir hükümdar yaşamamış olduğu gibi, bu ad tarihçe bilinen her hangi bir hükümdarı da ifade etmiyor. Oğuz Han efsanesi bir ihtiyaçtan doğmuş gibi görünüyor. Bu da Türklerin, Moğollar'ın Cengiz Hanları gibi, cihangir bir hükümdara sahip olmak arzusudur. Böylece Türkmenler ile Uygurlar, Moğollar'ın Cengiz Han'ına karşı ondan daha cihangir olarak gösterdikleri Oğuz Han'ı çıkardılar.

Destanî eserin Seyhun boylarındaki Oğuz yabgularının tarihlerine ait kısmına gelince, bu kısım, umumiyetle hâfızalarda yaşayan hâtıralardan meydana gelmiştir. Fakat bunlar da silik, donuk, ehemmiyetli sayılamıyacak ve çok daha mühim olarak inandırıcılık değerleri pek az olan hâtıralardır. Hattâ orada yabguların beyleri ile ilgili adların doğruluğundan bile şüphe etmek yerindedir. Bütün bunlar ile birlikte gayet ihtiyatlı bir şekilde bir çok meseleler için bu eserden faydalanmak mümkündür. Çünkü, bu bölüm, belirtildiği üzere, I. bölüm gibi, tam bir hayal mahsulu değildir. Esasen, hâfızalardan iki üç asır önce yaşamış bir topluluğun tarihini daha iyi bir şekilde aksettirmesi de beklenemezdi.

Dib Yâvkü: Eserde, dib taht ve yâvkü da topluluğun başı olarak izah ediliyor. Dib kelimesi Kaşgarlı ile eski metinlerde tüb, tüp, şeklinde yazılıyor ve dib, asıl, kök anlamları veriliyor. Yavku, bazı yazmalarda yâvkuy şeklinde yazılıyor.

Kaşgarlı'da da bu kelimenin yafgu şeklinde yazıldığı görülmüştü. Bunların yabgu'nun diğer söyleniş şekilleri olduğunu biliyoruz. Bu destanî tarihe dayanarak Oğuzlar'ın yabgu unvânını yavku > yavgu şeklinde söyledikleri, belki ileri sürülebilir. Oğuz yabgularına çağdaş Müslüman kaynaklarında ise yabgü (y-) şekli görülür. Dib yavku kudretli bir hükümdar olarak anılıyor. Dört bucaktaki hükümdarların ona baş eğip vergi verdikleri söyleniyor; atının tökezlemesi üzerine düşüp kemiği kırılmış ve iyileşmiyerek ölmüştür.

Kürus -Küras- Yâvkü: Bütün yazmalarda böyle. Bu adın nasıl okunacağı ve manası bilinemiyor. Jahn ve Togan bu adı Kürs (Qürs) şeklinde okumuşlardır11. Kuruş, Kuras bir yer adı olabilir. Bu yabgunun nâibi Alaş Oğlu (?) Olsun idi. Yabgu her işi onunla istişare ederek yapardı; otuz yıl hükümdarlık ettikten sonra ölüyor.

Körü Yasak Yâvkü: Bunun da okunuşu ve anlamı üzerinde hiç bir görüş ileri sürülemiyor. Jahn bu adı Qürüysâ12, Togan da Qoru Yasaq13 şekillerinde okuyorlar. Buradaki yasak şimdi kullandığımız yasak sözü olmamalıdır. Çünkü, yasak, Moğol devrinden sonra dilimizde kullanılmaya başlamıştır. Adı geçen yavku'nun 90 yıl hükümdarlık ettiği söyleniyor.

İnal Yavku Hân: Bu ve bundan sonra gelen yavkular höaaen unvanı ile de anılıyorlar. Oğuz hükümdarlarının han unvanını taşımadıkları biliniyor. Inal'ın da eski ve yaygın unvanlardan biri olduğu başına y ünsüzü getirilerek yınal şeklinde de söylenildiği evvelce görülmüştü. İbn Fadlân'ın Küçük Yınal'dan (Yınal es-Sağir) söz etmesi, bir de Büyük Yınal'ın olduğunu gösteriyor. Selçuklu Tuğrul Beğ'in ana bir kardeşi ve aynı zamanda amcasının oğlu İbrahim Yınal'ın kardeşi Ertaş da, bir kaynağa göre ağabeyi gibi, Yınal unvanı taşıyordu. Bütün bunlar ile beraber bu, her zaman böyle mi idi, herhalde, bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Adı geçen inal Yavku Han yüz yirmi yıl hükümdarlık ettikten sonra hayata veda ediyor.

İnal Sır Yavku Hân: En güvenilir nüshada Soyram (> . Yine müellifin hayatında yazılmış başka bir nüshada Sayrü. Bunların anlamları bilinemedi. Diğer yazmalarda Sır (A ) şeklinde geçiyor. Sır (?) Yavku yedi yıl hükümdarlık etti; oğlundan hoşnut olduğu için kendi hayatında onu tahta çıkardı.

Ala Atlı Kiş Donlı Kayı inal Han: Bu hükümdar yavku unvanı ile anılmıyor. Kaynağımızda bu adların manası: ala atlı, samur elbiseli Kayı boyundan inal Han şeklinde izah ediliyor. Kiş türkçede samur demektir. Kaynağa göre Hazret-i Muhammed bu han zamanında zuhûr etmiş, Kayı inal Han da Karu Dede Gezençük'ü (?) Peygamber'in katına gönderip Müslüman olmuştu; Bayındır'dan Dönger (?) oğlu Erki Kayı inal Han'ın nâibi ve Döğer'den Ilduz (?) da veziri idi. Kayı inal Han'ın ölümü üzerine nâibi Erki büyük bir yuğ (ölü) aşı verdi. Bu yuğ aşında iki havuz yapılıp birine ayran ve birine de kımız doldurulmuş, at, sığır ve koyun eti tepeler gibi yığılmıştı. Yas için etraftan gelenler, yuğ aşından yemişler ve evlerine dönerken bu aşdan götürmüşlerdir. Kayı inal Han'ın ölümü esnasında bir oğlu oldu.

Korkut Ata (Dede Korkut) ile Erki, ona Tuman yani > duman (sis) adını verdiler. Tuman ergenlik çağına gelinceye kadar Erki'nin ona nâiblik etmesi kararlaştırıldı. Erki ayran ve kımız dolu iki havuz yaptırdığı için, Köl Erki Han deyip onu hükümdarlık tahtına çıkardılar. Anlaşılacağı üzere burada Oğuz yabgularından Tuman'ın Köl Erkin'i (İrkin) ile karşılaşıyoruz.-Destanî tarihteki bu kayıt, evvelce Kül okunan kelimenin Köl okunması gerektiğini, Kaşgarlı gibi, gösteriyor.

Tuman Han: Tuman'ın, duman ve sis demek olduğu kaynakta da açıklanıyor. Bu adı ona Korkut Ata (Dede Korkut) koymuştu. Yüz günlük hükümdarlıktan sonra tahtı oğluna bıraktı.

Tiken Bile Er Biçken Kayı Yavku Han: Tuman Han'ın oğlu olan bu yavku çocuk yaşta bir gün ırmak kıyısında oynarken bir arkadaşı ile kavga etmiş ve Türklerin tiken dedikleri bir kamışı kavga ettiği arkadaşının boynuna vurup onu ikiye biçmiştir. Bundan dolayı ona Tiken Bile Er Biçken lakabı verilmiştir. Anlaşılacağı üzere Tiken Bile Er Biçken (Diken İle Er Biçen) onun er-at'ı yani erlik adı oluyor. Bu yavku bir çok meziyetleri ile öğülüyor; doksan yıl hükümdarlık ettikten sonra ölüyor.

Ula Demür Yavku Han: Bu adı Jahn, Uladmur, Togan da aynı şekilde okumuşlardır. Fakat kelimenin yazılışı, gösterildiği gibi, okumağa imkân veriyor. Fazla olarak İl Han Argun Han'ın (Ölümü 1292) emirlerinden birinin Ula Timur adını taşıdığı görülüyor. Bundan başka Bey Bars devrinde bir Memlûk emîrinin aynı adla anıldığını biliyoruz. Ula Demür Yavku Uygur hükümdarı Arıklı yahut Azıklı Arlan Han ile Talaş yöresinde savaşıp onu beyleri ile birlikte öldürüyor. Fakat merhametli bir hükümdar olan Ula Demür Yavku Arıklı Han'ın tutsak alınmış oğluna Alp Tavgaç adını koyup ona babasının ülkesini veriyor. Yetmiş beş yıl süren bir hükümdarlıktan sonra Ula Demür Yavku ölüyor; oğlu yoktu. Yavkular'dın nesli de onunla birlikte son buldu. Şimde bu yavkuların beylerinin adlarını görelim. Kaynağımızda hemen her yavkunun veziri ve nâibi olduğu yazılıyor. Fakat, daha önce de belirtildiği gibi, yabguların sadece Köl irkin unvanlı nâibleri olduğu biliniyor. Kaynağımızda sübaşı veya onun yerini tutan bir kelimeye de rastgelinemiyor. Halbuki yabguların sübaşı unvanlı kumandanları vardı. Görüldüğü üzere anılan yedi yavku (<yabgu)dan üçü inal adını daha doğrusu unvanını taşıyor. Gerçekten Oğuz yabgularınm çoğu bu unvanı mı taşıdılar, bu hususta da kesin bir şey söylenemez.

Alan: Bazı yazmalarda Alay. Bu, her halde al- fiilinden yapılmış bir fiil isim (partisip)dir; oğlunun adının da Bulan olması bu okunuşu doğruluyor. Alan, Yazır boyundan olup Dip Yavku'nun beylerinden biri idi.

Alaş Aklı Olsun: En güvenilir nüshada gösterildiği gibi Çağatayca sözlüklerde «seçmek, ayırmak» anlamında alaş- fiili olmakla beraber bu şekilde bir isim görülemedi: Anadolu'da alaş kelimesine rastgeliniyor ve bir çok anlamlara geliyor: «sıcak mı, büyük, aklı-karalı bostan köpeği, yeşil başlı ördek, kula at». Bunlar tatmin edici olmaktan uzaktırlar. Bu ibare Ulaş oğlu Olsun olması, muhtemeldir.

Bulan: Jahn bunu Ulan, Togan Bulan (Uvlâh ?) şekillerinde okumuşlardır. Ancak incelemiş olduğum nüshalarda kelime aynen gösterildiği gibi yazılmıştır. Bulan, «bulmış» anlamına geliyor, babasının adı da Alan idi. Kaşgarlı, Kıfçak (Kıpçak) ülkesinde avlanan büyük bir yaban hayvanına bulan denildiğinide bildiriyor. Bulan da babası Alan gibi, Dib Yavku'nun beyleri arasında anılıyor.

Damkâk: Kaşgarlı'da tamgak kelimesi görülüyor ve «boğaz, damak» anlamına geliyor. Aynı müellif Oğuz ve Kıpçaklar'ın bunu tamak şeklinde söylediklerini de kaydediyor. Damğak inal Yavku'nun veziri idi ve Salur boyuna mensuptu.

Dib Cenkşü-Ceflşü: Ceftşü'nün Uygurlar'da bir unvan olarak kullanıldığı görülmüştü. Kaşgarlı da Hoten beylerinin bu unvanı taşıdıkları yazıyor. Bu unvanı Harizm-Şah Tekiş'in zevcesi Terken Hâtun'un babası taşıdığı gibi, Çağatay hanlarından biri de bu unvanla anılmıştır. Dib Cenkşü de Dib Yavku'nun devlet adamlarından biri idi. Fakat hangi boydan olduğu söylenmiyor.

Dürkeş: Yani her halde Türkeş. İncelememizde esas aldığımız nüshada (nr. 1653) dal harfinin üzerinde ötre vardır. Bu sebeple bu adın bu şekilde okunmasında tereddüde yer kalmıyor. Dürkeş'in Dib Cenkşü'nün oğlu ve Dib Yavku'nun beylerinden biri olduğu bildiriliyor.

Dunur: Bu isim başka şekilde okunamadı. Kaşgarlı'da da tünür «dünür, kadının akrabaları» manasına geliyor.
Bu, Bayındır'dan olup otuz iki yıl Oğuz Eli'ni idare eden Köl Erki'nin babasıdır.

Ilduz: Güvenilir nüshada, gösterildiği gibi Ayıldur. Bu adın doğrusunun ne olduğunu bilemiyorum. Büyük bir ihtiyatla Ilduz (Yıldız) okudum. Bu ala Atlı Donlu Kayı inal Han'ın veziri idi.

Kanı Dede Kezençük: Buradaki Karu'nun yaşlı anlamındaki kan'yı ifade ettiğini söylemek uygun düşerdi. Ancak hiç bir yerde karinin böyle yazıldığını göremedim. Kezençük'e gelince bu, Anadolu'da yaygın bir şekilde kullanılan «çok gezen» anlamındaki gezegen ile belki ilgili olabilir. Gezegen'e bazı yerlerde gezgen, gezenci de deniliyor, fakat gezen şeklinde görülemiyor33. Karu Dede Kezençük (?) inal Yavku ile inal Şir ve Ala Atlı Kiş Donlu Kayı inal Yavku Han devirlerinde yaşamış olarak gösteriliyor. Hatta bu sonuncu hükümdarın onu Hazret-i Peygamber'in katma gönderip İslâm dinine girdiği bildiriliyor.

Karu Dede Kezençük'ün resmî bir görevi yoktu. Yani yabgular'dan birinin vezir veya nâibi değil idi. Böylece Oğuzlar'ın dinî hayatlarına hâkim olan manevî bir şahsiyetle karşılaşmış bulunuyoruz. Bu manevî şahsiyetler tabiplik yapmakta, ölüler ile konuşmakta, kehânette bulunmakta, yapılacak bir işin hayırlı olup olmayacağını söylemekte ve ad koymakta idiler. Hudûdu'l-âlem'de bu manevî şahsiyetlere Oğuzlar'ın yükündükleri, yani secde ettikleri, bu manevî şahisyetlerin Oğuzlar'ın mal ve canları üzerinde hüküm sahibi oldukları bildirilir. Buradaki dedeye dayanarak Oğuzlar'ın X. ve XI. yüzyıllarda bu manevî şahsiyetlere, Kaşgarlı'ya göre, babalarına olduğu gibi, dede dedikleri ileri sürülebilir. Bununla beraber bu hususta bu görüşü teyid eden başka kuvvetli bir delile de ihtiyaç olduğunu kaydetmeliyiz. Çünkü, kaynağımızda diğer büyük bir manevî şahsiyet olan Korkut, dede unvanı ile değil ata unvanı ile anılıyor.

Köl Erki: Bu, Ata Atlı Kiş Donlu Kayı inal Yavku Han'ın son yıllarında onun nâibi olmuştu. Bu Köl Erki(n)'in Bayındır'ın Düfiür'ün oğlu olduğu söyleniyor. Tuman'ın kabiliyetli olmamasından, Oğuz-Eli'ni otuz iki yıl idare etmiş, tahtı onun elinden Tuman'ın oğlu ve kendisinin torunu Tiken Bile Er Biçken almıştı.

Keftic Kevdi: Diğer bir yazmada Kişi. Bunlardan ikincisi çok daha doğru olabilir. Fakat aslmm böyle olduğundan emin değiliz. Adı geçen, inal Sır (?) Yavku'nun veziri olup Salur boyundan idi.

Öksi: Gördüğüm yazmaların hepsinde böyle. Bu, inal Yavku'nun nâibi idi.

Şaban: Bütün yazmalarda böyle. Şâbân'ın inal Sîr Yavku'nun nâibi olduğu ve Yıva boyuna mensup bolunduğu söyleniyor.

Taş Beg: Döğer'den ve Dib Yavku'nun beylerinden.

Tülü: Yani tüylü. Tülü 0oca Bayındır'dan ve Dib Yavku'nun beylerinden idi.

Ulaş: Ulaş «yakın, bitişik, ulaşma». Daha sonraları Ulaş oldukça yaygın adlardan biri olarak görülecektir. Dede Korkut destanlarına göre, Salur Kazan'ın babası da Ulaş admı taşıyordu. Buradaki Ulaş'ın da Salur'a mensup bulunduğu yazılıyor ve on Dib Yavku'nun en büyük beylerinden biri olduğu söyleniyor.

Ulat: Ula-t=ulama, ekleme ulaşma, buluşma. Bu, şimdi adı geçen Ulaş'ın oğlunun adıdır.

Yalgu Beg: Bu adın yazılışı yanlış olabilir35. Bu, Döğer Taş Beğ'in oğlu Dib Yavku'nun beylerinden biri idi.

Şu cedvele göre Kayı boyuna mensup Yavkular devrinde beş boya mensup beyler devlet idaresinde görev almışlardır:

Salur, Bayındır, Yazır ve Yıva. Resmî bir görevi olmadığı için Bayat'dan olan Korkut Ata buraya dahil edilmedi. Bu beyler'den beşi Salur'a, üçü Döğer'e, ikisi Bayındır'a diğer ikisi de Yazır'a biri de Yıva boyuna mensup idiler. Bunlardan, beşi Boz-Oklar'dan, sekizi de Üç-Oklar'dandır. Yani Üç-Oklar'a mensup beyler daha fazladır. Bu bilgiler, yabgular devrinde Oğuz boylarından, siyasî bakımdan, en önde bulunan boyların hangileri olduğunu gösteriyor. Burada adları geçen altı boy (Bayat dahil olmak üzere) aynı zamanda Selçuklular devrinde veya daha sonraki zamanlarda yazılmış tarih eserlerinde akisler yapmışlar ve Anadolu'nun yurt edinilmesinde de mühim roller oynamışlardır. Yabgular'ı çıkarmış olan Kayılar'ın adı tarihî eserlerde geçmiyor. Ancak bilhassa yer adları hâtıraları, Anadolu'nun yurt edinilmesinde en mühim rolü bu boyun oynamış olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Dede Korkut destanlarının söz konusu ettiği Oğuz-Eli'nde ise Salurlar en başta geliyor. Orada Salur Kazan îç Oğuz da denilen Üç-Oklar'ın başı olduğu gibi, Dış Oğuz adı verilen Boz-Oklar'ın beyi de onu metbû tanıyordu.
Destanî tarihin III. bölümü, son kısım müstesna olmak üzere, Kara Hanlılar ile ilgili rivayetlerden meydana gelmiştir.

Bu bölümdeki adlar şunlardır:

Bayra: Bu adın anlamı üzerinde her hangi bir görüş ileri sürmek, benim için mümkün görünmüyor.

Beg Tigin: Buğra Han'ın üç oğlundan biri.

Buğra Han: Kara Han'ın oğlu idi. Buğra yârfı denilen aşı o bulmuştu.

İl Tegin: Buğra Han'ın oğullarından.

İlli: En güvenilir nüshada böyle. Diğer bazı nüshalarda Bu Jahn ve Togan tarafından Esli şeklinde okunmuştur. Esli'nin ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bunu Ay Sili (<Silig) şeklinde okumak mümkün idi. Ancak bu adın kadınlara konduğunu biliyoruz.

Kara Han: Kaynağımıza göre Kara Han aslında Ula Demür Yavku'nun kardeşi olup adı Kara Alp idi. Babası Tiken Bile Er Biçken Kayı inal Yavku, Urca Han adlı bir hükümdar ile savaşırken düşman beşikteki Kara Alp'i alıp götürmüş ise de Kara Alp tutsaklıktan kurtulup hükümdar olmuştu. O Kara Han unvanı ile Talas'da yirmi yıl hükümdarlık etmişti.

Kara Arslan Han: Külenk denilen yerde yetmiş yıl hükümdarlık etti. Onun Suvâr ülkesinden getirilmiş Suvâr adlı bir kulu vardı; bu kulu yükseltti; devlet işlerini onun dirâyetli ellerine bıraktı. Han'ın kırk hâcibi (yâni nökeri, yoldaşı) Suvâr'ı kıskandılar. Han'a onu bertaraf ettirmek istediler. Fakat bizzat Han kendisini ölmüş göstererek Suvâr'ın bağlılığını anladı. Bunun üzerine kırk hâcib'in hepsi de öldürüldüler. Bu fıkra esas unsuru bakımından Dede Korkut destanlarındaki Dirse Han destanını hatırlatıyor.

Küzı Tigin: En güvenilir yazmada böyle; diğerlerinden Kurı (yahut Korı) Tigin. Jahn da böyle okumuştur. Bu, Buğra Han'ın ortanca oğlu olup faziletli bir genç idi; sonra han oldu ve Talas'da yetmiş beş yıl hanlık etti.

Künce: Kaşgarlı'da oğuzca «yaka» anlamında küncek () kelimesi görülüyor. Künçek'in çakşır, yani pantolon anlamına geldiği biliniyor. Timur devrinde onun hizmetinde bulunan Cocı kolundan Künçe Oğlan vardı.

Sarı Kılbaş: Sarı Kılbaş yukarıda anılan Kuzu Tigin'in atabeyi (atalık) idi.

Suvar: Kara Arslan Han'ın kölesi. O, Suvâr ülkesinden getirilmiş bir köle olduğundan ona bu ad verilmişti. Suvar kabiliyetli bir gençti. Bundan dolayı han katında mevkii gittikçe yükseldi. Kendisine verilen her işi başarı ile yürütüyordu.

Türâh: Yazmaların çoğunda böyle. En güvenilir nüshada Boran. Bunlardan her ikisi de doğru olabilir, diyebiliriz. Turan her zaman kullanılmış bir addır. Tuva bölgesinde (Kem ırmağı boyları)ki beylerden birinin bu adı taşıdığı görülmüştü (Öz Yigen Alp Turan). Kaşgarlı'nın Oğuzlar ile Kıfçak (Kıpçak)lar'ın ğân (au) ve gen (atr) isim fiil (partisip) eklerini an şeklinde söylediklerini yazdığını biliyoruz. Aynı yüzyılda bu ekler ile yapılmış bazı şahıs adları da bu lehçe hususiyetini gösteriyor. Bu sebeple söz konusu olan ad tur (>dur) fiilinden -an isim fiil (partisip) eki ile yapılmış bir isim olabilir. Boran'a gelince, Uygurlar'da bu şekilde bir adın var olduğu bildiriliyor. Bundan başka boran'ın Orta Asya'da ve Türkiye'de ad olarak kullanıldığı görülüyor. Anadolu'daki Türkmen şâirlerinden biri de Deli Boran idi. Ancak Kaşgarlı'da bor-şeklinde bir fiil ve boran şeklinde bir isim görülmüyor ve boran'a boragan ve boran şekillerinde çağatayca sözlüklerde rast geliniyor. Boran bu sözlüklerde, Türkiye türkçesinde olduğu gibi, şiddetli esen yol, yani kasırga anlamına geliyor. Turan Han, Ali Han'ın babası ve Şah Melik'in dedesidir.

Yükak: En güvenilir nüshada böyle. Jahn ve Togan'ın Oyunak'ı tercih ettikleri görülüyor. Yukak, Tukak gibi, nadir bir isimdir. Başka kaynaklarda onu taşıyan bir şahsa rast gelinemedi. Mamafih bu adın yu- fiili ile - ğâk ekinden yapılmış olduğu görülüyor. Yuğâk < Yukâk "kendisi ile yayılan bir nesnenin adı (alet ismi), yahut «yuyan» anlamına gelebilir. Yukak, Külenk denilen yerde, Kuzı Han'dan sonra yedi yıl hükümdarlık ediyor.

B- SON RİVAYETLERDE GEÇEN ADLAR:

Ağım Yâvkü: Ağ- m. Gerçekten Kaşgarlı'da "ağina, yükselme" anlamında "ağım" kelimesi görülüyor49. Ağım Yavku, kaynağımıza göre, Sâmân Hudâ'dan sonra hükümdar olmuştur.

Dokür Yâvkü: Yani herhalde tokur (<Tokı-r) = döger, vurur, çarpar, Jahn50 Dükür, Togan51 Tokuz şekillerinde okuyorlar. Bu, şüphesiz Dokuz okunabilir. Ancak elimdeki yazmalarda kelimenin yazılış şekli buna müsaade etmiyor. Bu, kaynağımıza göre, Gazneli hânedanının atalarından biridir.

Mirân Kâhin: Bir yerde de Enürân Kâhin. Bu, yoksul çadırcı Toksurmış İci'ye "kimseye söyleme, senin üç oğlun da pâdişâh olacaktır" demişti.

Kara Şit: Bu, bir hükümdarın adıdır. Kara Şit, Köküm (?) Yavku'nun ordasını yağmalamış ve beşikte olan Köküm (?) Yavku'nun kardeşini alıp götürmüştü.
Kârâmân Beg. Kara sıfatı ile -man ekinden yapılmış bir ad. Ak ve ala ile de bu şekilde adlar yapıldığı görülecektir. Oğuzlar'ın dağılışı esnasmda bin atlıya sahip ve Ceyhun'un orta yatağının kıyılarında yaşayan bir beyin oğlu. Kaynağımıza göre XIV. yüzyılda Karaman Beğ ile kardeşlerinin soyu devam ediyordu.

Kazan Beg: Toylarda da aş pişirmek için kullanılan büyük kap. Kazgan olarak da yazılıp söylenir. Yeniçerilerin kazanlanna büyük bir ehemmiyet verdiklerini biliyoruz. Bu, bundan önce adı geçen Karaman Beg'in kardeşinin adı.

Kereküçiööca: Kerekü, çadır anlamına geliyor. Kereküçi Hoca Toksurmuş'un babası idi.

Kılıç Arslân: Kaynağımıza göre, Kılıç arslan, Yafiı (Yeni) Kent'de hüküm süren Ali Han'ın oğlu idi. Kılıç Arslan adını ona babasının verdiği söyleniyor. Fakat o Şah Melik adıyla tanınmıştır. Şah Melik muhtemel olarak, onun ünvanı idi. Şah Melik, babası Ali Han tarafından, Ceyhun'un sol yakasında bulunan Oğuz oymaklarının idaresine gönderilmişti. Fakat o oymak beylerine ve halkına kötü hareketlerde bulundu.
Bu yüzden zâlim Şah Melik denildi. Sonra Sultan Tuğrul tarafından tutsak alınıp iki parça edilerek öldürüldü.

Körküt: Korkut Ceyhun'un öbür yakasında, yani Horasan'da yaşayan Oğuz oymaklarının veya kümesinin en büyük beylerinden biri veya onların başı; Kayı boyundan olduğu söyleniyor. Fakat onun sonu üzerinde hiç bir bilgi verilmiyor.

Küziçi: Kaynağa göre Kuziçi Bügdüz boyundan olup Şah Melik'in atabeği idi. Destanî tarihimizde onun pek yaşlı bir koca idiği ve yüz seksen yaşında olduğu yazılıyor.

Köküm Yavkuy: Kaşgarlı'da «şalvar» anlamına gelen «üm» kelimesi görülüyor. Buna göre Köküm «gök şalvar» anlamına geliyor. Bu Kökem şeklinde de okunmuştur. Ancak manası üzerinde hiç bir şey söylenmiyor. Çağatay sözlüklerinde, bir tür yabanî erik, yahut sert bir ağaca, kökem denildiği görülüyor.

Sernek: Nasıl söyleneceği ve ne manaya geldiği anlaşılamadı. Bu, Köküm Yavku'nun kardeşi ve halefi idi; on yıl hükümdarlık etmiş ve yerine oğlu Sebük Tigin geçmiştir.

Toksürmış Ici: Tanınmış sözlüklerin hiç birinde toksur- fiiline rastgelinemedi. îci, ağabey demek olan kelime olsa gerektir. Toksürmış İci, kaynağımıza göre Türk hanlarına çadır çatısı yapan yoksul bir kişi idi üç oğlu vardı: Duvâk yahut Tükâk, Tuğrul ve Arslan. Miran (yahut Emirân) Kâhin ona oğullarının üçünün de padişah olacağmı söylemişti. Kaynağımızın bu rivayeti çok dikkate şâyândır. Çünkü, Selçuklu ailesinin aslı yoksul bir çadırcıya bağlanıyor.

Tukâk:
En güvenilir nüshada Düvâk şeklindeki dikkate şâyândır. Diğer yazmalarda gösterildiği gibi, kaynağımız, bu adın Tukâk şeklindeki okunuşunu doğruluyor. Kaşgarlı'da tukâklık yığâç sözü geçiyor. Bu sözün anlamı «tukak yapmak için hazırlanmış ağaç» demektir. Müellifimiz tukâk'a el-fidâm yani ibrik kapağı anlamını veriyor. Yine Kaşgarlı tuğâklık yığâç sözünü de kaydediyor ve onun da aynı anlama geldiğini söylüyor. Diğer taraftan aynı müellifin eserinde «kapamak, tıkamak» demek olan tu- fiili de görülüyor. Bunlara göre ve anlaşılacağı üzere tukâk, -ğâk eki ile tu- fiilinden yapılmış bir isimdir. Selçuk'un babasının da bu ismi taşıdığını kabul etmek yerindedir. Böylece Tuguk (>Tukok) "tıkayan nesne" ve "kapak" demektir.

C- ŞECERE-İ TERÂKİME:

Şecere-i Terâkime, yani Türkmenler'in soy kütüğü Harizm hükümdarı Ebû'l-Gazi Han tarafından 1160 (veya 1661) yılında yazılmıştır. Böyle geç bir devirde Türkmenler'in eski tarihlerini kaleme alabilmek için yazılı kaynaklara baş vurmaktan başka bir yol yoktur. Ebûl-Gazi'de bunu yapmış ve bilhassa Câmiü't-tevârih'deki Oğuz Türkleri'nin tarihini, Yezdî Şerefeddin'in Zafernâme mukaddimesini ve Türkmenler'in ellerindeki Oğuznâmeler'i kaynak olarak kullanmıştır, işte Şecere-i Terâkime'ye konusu bakımından değer ve önem verdiren husus bilhassa kaybolmuş Oğuznâmeler'deki bazı rivayetleri içinde bulundurmasıdır. Fakat maalesef bu rivayetler az olup eserin ancak, pek az bir kısmını teşkil ediyor. Bu rivayetler de dört kısma ayrılabilir: Salur Kazan'ın anasının tutsak alındığı rivayeti (a), Salur Kazan'ı öğen deyiş (b), Salur Ögürçik Alp ile ilgili rivayet (c), Oğuz eli'nde beylik yapan kadınlar.

a- Bu rivayette Becene elinin başbuğu Toymaduk'un Salur Kazan'ın babası Enkiş (Engiş)'in karısı Çeçekli'yi tutsak aldığı, Enkiş'in üç yıl sonra mal verip karısını kurtardığı anlatılır.

Becene başbuğunun adı, görüldüğü gibi Toymaduk'dur. Bu, herhalde toy-fıilinden -ma menfi ve duk isim-fıil (partisip) ekleri ile yapılmış bir addır:

Toy-ma-duk= doymadık, doyulmadı (oğlana, hayata), -duk eki ile yapılmış bazı isimler ileride görülecektir. Enkiş adına gelince, Anadolu'da bir engiş kelimesinin kullanıldığı görülür ve «eniş, yüksük, şiş, tepesi eğik deynek veya onun gibi ağaç parçası» anlamlarına geliyor. Bir de namazda elleri dizlere dayayarak eğilmeye (rüku') de «engiş durmak» deniliyor. Bunlardan en uygunu şüphesiz iniş olanıdır ki, adın şekli de bunu doğruluyor. Bizim destanlarda Salur Kazan'ın babasının adı Ulaş'tır. Kazan bu rivayette de Salur boyuna bağlanıyor ve alp ünvanı ile anılıyor. Anasının adı da görüldüğü gibi Çeçekli (Çiçekli)'dir. Çeçekli Hatun tutsaklıktan yüklü olarak dönmüştü; altı ay sonra bir oğlan doğurdu. Kazan, "bu oğlanı nereden aldın" diyerek bir deynek ile anasının başına vurdu. O zaman Çiçekli Hatun, baskın dolayısı ile Salur Kazan'ın bozararak, yani korku içinde, kaçtığını ve kendisinin de deve üzerinde arkasından gittiğini ve bu esnada düşmanın yetişip kendisini tuttuğunu anlatan bir deyiş söyledi. Kazan'ın bu deyişi dinledikten sonra mahcup olduğu şüphesizdir. Çiçekli Hatun'un doğurduğu bu oğlana İrek adı veriliyor. İrek köpeklere konan adlardan biri idi. O da "İt Becene"'den getirildiği için ona bu ad verildi65. Ancak İçki Salur'un (İç Salur) bu çocuğun oğlu Arıklı'nın soyundan geldiği rivayetinin Ebû'l-Gazi'yi bile hayretler içinde bıraktığı görülüyor.

b- Salur Kazan'ı öğen güzel deyiş konumuz bakımından bir şey getirmiyor. Burada da bir yerde ondan, Salur Kazan şeklinde söz ediliyor. Aynı şiirde Dede Korkut, Seyyâh Korkut olarak anılıyor ve deyişin düzücüsü, yani sahibi olarak gösteriliyor.

c- Çağatayca sözlüklerde ökür, «alışık hayvan» ve «dört yaşındaki kısrak» anlamlarına geliyor. Fakat bu anlamlar da Salur Kazan'ın bu ünlü torunun adına pek uygun düşmüyor gibi görünüyor. Yine onlarda «çevirmek, döndürmek» anlamında ökür-fıili görülüyorsa da bundan türetilmiş bir isim görülemiyor67. Türkiye türkçesinde öğür, başlıca «eş, birbirine yakın, emsal, dost, benzeyeni ve hemcinsi» manalarını taşıyor68. Bunlara göre Ögürçik'e küç eş, küçük dost anlamlan belki verilebilir.

Ögürçik Alp rivayete göre, dokuzyüz'ü Salur ve yüz'ü Karkın'dan meydana gelmiş bin evlik oymağı ile Irak yani Orta İran'da yaşıyordu. Bayındır beyinin buyruklarını dinlemedi; ona karşı koyacak gücü de olmadığı için Şirvan'a, oradan da Kırım'a gitti. Sonra Yayık ırmağı kıyılarına geldi. Burada Ala Konak (?) ve Kara Kaş denilen yerlerde Kanklı (Konglı)lar yaşıyor ve başlarında Kök Tonlı (>Gök Donlu>Mavi elbiseli) adlı bir han bulunuyordu. Ögürçik bir nice yıl Kök Tonlı'nın yanında oturdu ise de onunla bozuşup kaçtı. Fakat Kök Tonlı ona yetişti ve oymağın yedi yüz evlik kısmını tutsak aldı. Ögürçik oymağının kurtulabilen üçyüz evlik kısmı ile Man kışlak'ta, Kara Han denilen yerde üç yıl oturdu. Bunu öğrenen Kök Tonlı karlı bir kış mevsiminde Salur beyinin üzerine ılgar etti. Fakat bunu tam zamanında öğrenen Ögürçik, bir çok güçlükleri yenip Balhan dağına ulaşmış ve bu büyük tehlikeden kurtulmuştu.

Ögürçik kurtulmadan duyduğu sevinç içinde o zaman şu beyit ile başlayan bir "tartım" yani deyiş söylemişti:

"Döndüm kaçıp Kanklı Han'dan kıble sordum, Kar yel aşıp kelgen er önündin döndüm".

Bu rivayetin değeri Kıpçaklar'ın güçlü kolu Kanklılar'ın Oğuzlar'a hücumlarını ve Man kışlakta bile onları rahat bırakmadıklarını göstermesidir. Bu hücumlar X. yüzyılın sonlarında başlamış ve Moğol istilâsına kadar sürmüştür. Bu uzun müddet içinde bir kısım Oğuzlar'ın bu rivayetin de gösterdiği gibi, Kıpçak Kaflkılar'ın hâkimiyeti altında kalmış oldukları da söylenebilir. Bu Oğuzlar ise, aşağı Seyhun boyunda, Cend ile Yeni Kent arasında ve onun kuzeyindeki Kara Kum'da yaşıyorlardı. Kıpçak Kanklılar'a karşı kendilerini koruyabilmiş Salur Kazan Beg'in Oğuzları, daha önce de bir kaç defa belirtildiği gibi, doğuda Karaçuk dağları bölgesinde oturuyorlardı. Ögürçik Alp Salur Kazan Beg'in soyundan gösterildiğine göre, onun Man Kışlak'a bu bölgeden yani Karaçuk dağlarının bulunduğu yerden göç etmiş olması gerekir.
Yine bu rivayette, Yomut, Teke, Er-Sarı gibi büyük Türkmen oymaklarının onun soyundan oldukları söylenir.

ç- "Türkmen'in tarih bilen" «yahşıları ve bahşıları» şöyle söylüyorlar: yedi kız bütün Oğuz eli'ni ağızlarına baktırıp çok yıllar beylik kıldılar. Onlardan biri Altun Közgi (aynalı?) Sündün Bay'ın kızı, Salur Kazan Alp'in karısı Boyu Uzun Bular (Burla) idi. İkincisi Karmış Bay'ın kızı, Mamış Beg'in karısı Barçın Salur idi. Onun kabri Sir suyunun yakasındadır ve halk içinde meşhurdur. Özbek onun kabrine kök kâşâne (si) der. Çinilerle süslenmiş güzel bir künbettir. Üçüncüsü Kayı Bay'ın kızı, Çavuldur Bala Alp'in karısı Şâbâtı idi.

Dördüncüsü Kondı Bay'ın kızı, Biyeken (caru ) Alp'in karısı Künin Körkli idi. Beşincisi Yumak Bay'ın kızı, Karkın Konak Alp'in karısı yine Künin Körkli idi. Altıncısı Alp Arslan'ın kızı Kestân Kara Alp'in karısı Kerce Buladı idi. Yedincisi Kınık Bay'ın kızı, Dudal Bay'ın oğlu Kımâç'ın karısı Koğâdlı idi".

Sündün Bay: Salur Kazan'ın karısı, Burla Hatun'un babasının adı. Sündün'ün nereden ve ne anlama geldiğini bilmiyorum.

Bular: Doğrusu bizim destanlardaki gibi olmalıdır: Burla= Üzüm (herhalde kıpçakça).

Burla Hatun burada da, bizim destanlarda olduğu gibi, Boyu Uzun şeklinde vasıflandırılıyor. Orada geçen "Altun Közgi"yi de ben altun közgütü (>gözgülü=altun aynalı) şeklinde anlıyorum.

Barçın: Barçm, ipekli kumaş demektir. Barçın Hatun'un boyu, adından önce yazılmalı idi: Salur Barçın. Daha önce söz edildiği gibi, XII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda anılan Seyhun boylarındaki Barçınlığ Kend bu hâtunun adiyle ilgilidir. Bu şehri ya Barçın Hâtûn kurdu veya şehir onun gök çinili güzel bir sanat eseri olan künbeti çevresinde kuruldu. Birinci ihtimal daha kuvvetlidir. Barçın Hâtun'un türbesi hakkında Ebû'l-Gazi'nin sözleri aynen şöyledir: "Amfi kabri Sir suyunıfi yakasında turur ve halkga meşhurturur. Özbek anga Barçın'nıfi kök kâşânedir. Kâşîn kârlı yahşi künbez turur"3. Fakat bu "yahşi künbet" şimdi, maalesef, yerle bir olmuştur. Görüldüğü üzere, Türkis-tan'ın kültür ve medeniyet tarihinde daima adı geçecek olan Barçın Hâtûn da Salur boyundan çıkmış oluyor4.

Karmış Bay: Karmış. Bilindiği üzere kar- fiili «bir nesneyi başka bir nesne ile karıştırmak» demek olup hâlâ kullanılır.
Karmış Bay, Barçın Hâtun'un babasının adıdır. Bay lakabı onun zengin beylerden biri olduğunu gösteriyor.

Mamış Beg: Anlamını ve nereden geldiğini bilmiyorum.

Ak-Koyunlu hükümdarı Hamza Bey'in (ölümü: 1445) Dîvân Beg'i Mamaş (Au.) oğlu Ali Beg idi.
Mamış (?) Beg, yukarıda geçtiği gibi, Salur Barçm Hâtun'un kocası idi.

Şâbâtı: Beylik yapanlardan üçüncüsü olan bu hâtunun adınm aslı Şah Bahötı olabilir. Tabiî bu ad başka bir yerden de gelebilir.
Kayı Bay = Kayı, Oğuz boylarından birinin adıdır. Bu bey Kayı boyunun adını taşıyor. Bununla beraber onun asıl adı "Türkmen yahşıları ve bahşılarınca" unutulmuş olabilir. Şâbâtı, gördüğümüz gibi, bunun kızı idi.

Bâlâ Alp: Bala XI. yüzyılda kuş yavrusuna ve hatta diğer hayvanların yavrusuna deniliyordu: kısacası yavru anlamında idi6. Sonra çocuk anlamına geldi: Bala, bilindiği üzere, hâlâ Azerbaycan ve Orta Asya'da çocuk ve kuş yavrusu anlamında kullanılır. Harizm-Şah Muhammed'in Semerkand'ın müdafaasma memur ettiği Bâlâ Han, Güyük han devrindeki bitiİcçilerden Uygur Balâ Bitikçi, bu adı ilk taşıyanlar arasında yer alırlar. Balaçuk adlı bir şahıs da yine Uygurlar arasında görülmüştü.
Bala Alp Çavuldur boyundan Şâbâtı'nın kocası idi.

Künin Körkli: Böyle bir ada hiçbir yerde rastgelinemedi. Körkli>Görklü, bilindiği üzere, «güzel» demektir. Bu isimde, pek muhtemel olarak, kün ile -n vasıta eki söz konusudur. Kün-i-n- künle, güneşle yahut gün ile güzel.

Künin Körkli: Bu, güzel de görüldüğü gibi Yumak Bey'in kızı ve Karkm Konak Alp'in karısı idi.

Kondı Bay: Kon-dı, anlaşılacağı üzere, görülen geçmiş zaman eki -di ile yapılmış bir ad. Bu şekildeki adlar İslâm ülkelerinde XI. yüzyılın başlarından itibaren görülür. Ancak bunların çoğu teşkil halinde bulunan adlardır: Beg Toğdı gibi.

Kondı Bay yukarıdaki birinci Künin Körkli'nin babasmın adıdır.

Biyegen Alp: Belki biye-gen «raks eden». Raks etmek anlamında bir biye-(biyi-) fiili görülüyor7. İbn Mühenna'da biyedi «rokasa», biyeci (rakkas) kelimeleri olduğu gibi, Ebû Hayyân'da aynı anlamda biydi () fiili görülür8.

Yumak Bay: Yum-ğâk>yum-ak. "yuvarlak ve yuvarlanan, yuvarlak olan her nesne"9. Şimdi yün ipliği yuvarlağına deniliyor.
Yumak Bay, söylendiği gibi, ikinci Künin Körkli'nin babasının adıdır.

Konak Alp: Kon-ak «konulan yer». Ancak burada «konuk» anlamında kullanılmış -olması da mümkündür. Konuk'un son hecesinin düzleşerek Azerî ve Türkmen ağızlarında konak şeklinde söylendiğini biliyoruz. Görüldüğü gibi, Konak Alp Karkın boyundan idi.
Kerce (?) Buladı: Buradaki kerce veya ker'in anlammı bilmiyorum. Buladı, herhalde, bula- fiilinden, -dı eki ile yapılmış bir ad olmalı.

Alp Arslan: Yukarıdaki hâtunun babasının adı.

Kestân Kara Alp: Kestân'ın nereden geldiğini ve anlamını bilmiyorum. Koğadlı: Yazmalardan birinde Küşâvlı (jyjy) kuğad (>kuvad) şeklinde bir kelime görülemedi.

Kınık Bay: Burada belki Kınık Oğuz boyu söz konusudur. Çünkü, yukarıda Kayı Bay geçti. Tabiî aynı kelime konuk, kanık da okunabilir. Kanık "su ve başka şeylere kanmış" demektir.

Düdâl Bay: Dudal'ın nereden geldiğini bulamadım.

Kimâç: Tatar mahbublarınıft közlerinin kuyrugı ki kaşı kuyrugı cânibine letâ-fetle çekilmiş ola ana dirler ki Garâibü's-sıgar'da kelür:

"Nerkis ol köz dik imes ey bag-bân hak közün aç Ni üçün kim bu diri kimâç irür ol biri tolac"

(Ey bahçıvan: gözünü aç bak. Nerkis o gözlere benzemez. Çünkü sevgilinin gözleri çekik, nerkisin gözleri şaşıdır). Tolac: eğri közlü demekdir ki Nevâdiru'ş Şebâb'da kelür. Bundan başka arapça «kumaş» anlamında kumâc kelimesi de görülüyor11. Selçuklular devrinde bir çok emîrin Kımâc adını taşıdıkları biliniyor. Acaba bu Selçuklu emîrlerinin taşıdıkları adlar bunlardan hangisi ile ilgilidir? Diğer bir deyiş ile Selçuklu emirlerinin adları Kımac şeklinde mi yoksa Kumac şeklinde mi söyleniyordu? Güzel kölelere ay, ayas, Kümüş Tigin (teni gümüş gibi beyaz olan) adları verildiği gözönüne alınır ise manası Abuşka lûgati'nde anlatılan kımac olduğu belki ileri sürülebilir. Bununla beraber ben bu meselede başka bir delile de ihtiyaç olduğu görüşündeyim. Fakat yukarıdaki Oğuz beyinin adının Kımac olduğunu, adın yazılış şekli açıkça gösteriyor. Ancak, adı yukarıdaki anlamı mı taşıyor, yoksa başka bir manası mı var, yahut duyularak mı kondu, bu hususta, bir şey söylenemez.

Hatıralara göre Oğuz eli'ni ağzına baktıran, yani buyrukları altında tutan ve onları idare eden bu yedi hâtûn, bize göre, belki Burla Hâtûn müstesna, XII. yüzyılda Seyhun'un Karaçuk dağlan bölgesinde yaşamışlardır; görüldüğü üzere yalnız kendi adları değil, baba ve kocalarının da adları veriliyor. Bunlar bir yandan varlıklı yani zengin hâtûnlar olarak, öte yandan akıllı ve iradeli şahsiyetleri ile çevrelerindeki Oğuzlar üzerinde saygı ve söylendiği gibi, nüfuz kazanmışlar ve bundan dolayı da unutulmayıp hatıralarda yaşamışlardır. Bu rivayetlerde, bize göre, esas itibariyle, şüphe ile karşılanacak bir cihet yoktur. Siyasî zekâ sahibi, iradeleri kuvvetli ve ihtiraslı kadınların Türk tarihinin her devrinde siyasî roller oynadıklan daima görülen bir vakıadır. Tuğrul Beg'in hâtunu, Melik Şah'ın Terken Hâtun'u, Berk Yaruk'un anası Zubeyde Hâtûn, Sultan Muhammed Tapar'ın Kutluğ Hâtun'u, Rey hâkimi Inanç'ın kızı inanç Hâtûn (XII. yüzyılın ikinci yarısı), Saltuklu melikesi Mama Hâtûn, Kara Koyunlu Cihan Şah'ın Can Begim'i, Ak Koyunlu Uzun Hasan Beg'in anası Saray Hâtûn, karısı Selçuk Şah Hatun, Dulkadırlı Nâsireddin Muhammed Beg'in Kayseri şehrini idare eden hâtunu, Osmanlı tarihinin Hürrem, Kösem ve Turhan sultanları şu anda akla gelen Türk tarihinde siyasî sahada derece derece roller oynamış kadınlardır. Yani Türk telakkisi her yerde ve her zaman, çadırlarda, dağlarda, konaklarda ve saraylarda kabiliyetli kadınlara söz söyleme ve iş görme hakkı tanıyor.

Anılan hatunların nüfiız elde etmeleri Salur Kazan Beg'in ölümü ve yeni bir dağılmadan sonraki durumla ilgili olmalıdır: Şunu demek istiyorum ki Oğuz eli'nin direği Salur Kazan Beg öldü; yeni bir dağılma yani göç veya göçler vuku buldu. Oğuz eli'nin kalıntısı yine anayurtta, fakat parçalanmış bir halde yaşamasını sürdürdü. Adı geçen hâtûnlar da bu devirde (XII. yüzyıl)ün ve belki denildiği gibi nüfuz kazandılar. Bu arada Barçınlıg Kend kuruldu. Harizm-Şahlar'ın Cend bölgesini, yani Aşağı Seyhun'u idareleri altına almaları bölgedeki siyasî istikrarın kuvvetlenmesine yardım etti; Seyhun boylarındaki dirlik düzenlik 1219 yılında, yani Moğollar'ın gelişine kadar-sürüp gitti.

Hâtûnların baba ve kocalarının hepsi de Türkçe adlar taşıyorlar. Bu XII. yüzyıl içinde hayretle karşılanabilir. Çünkü, Sultan Sancar'ı (1153 yılında) tutsak alan Oğuz beylerinden bir çoğunun adı Türkçe değildir.

Dikkati çeken diğer bir husus da hâtûnların babalarının, biri müstesna, hepsi bay yani zengin lakabını taşımalarıdır. Buna karşılık hâtûnların kocalarının da alp (yiğit, bahadır, kahraman) ünvanı ile anıldıkları görülüyor. Bu ne gibi bir husus ile ilgili olabilir, kesin bir şey söylenemez.

Bu hatırada, görüldüğü üzere beş boyun adı geçiyor:

Salur, Kayı, Çavuldur, Karkın, Kınık. Bunlardan Kayı ve Kınık da şahıs adı gibi anılıyor. Burla Hâtûn ile diğer iki hâtunun babalarının mensup bulundukları boyların adları verilmiyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Oğuzlar'da Adlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 May 2011, 22:43

DEDE KORKUT DESTANLARINDA ADLAR:

Dede Korkut destanlarında söz konusu edilen Oğuz-eli'nin, yukarıda ifade edildiği gibi, XI. yüzyılda Seyhun (Sir suyu) kıyılarında, Karaçuk dağlarının bulunduğu kesimde yaşadığmı kabul ediyoruz. Oğuzlar'ın tarihine dair elimizde bulunan bilgiler bize destanlarda söz konusu edilen elin ancak anılan yüzyılda ve anılan yerde yaşadıkları hükmünü verdiriyor. Seyhun ırmağının Cend ve Yeni Kend şehirlerinin bulunduğu aşağı kesiminin ise, XI. yüzyılın birinci yarısında Kıpçaklar'ın ellerine geçmiş olduğu kesin bir şekilde biliniyor, ırmağın kuzeyindeki bozkırlar ise daha önceleri onların hâkimiyetine geçmiş bulunuyordu. Siyasî bakımdan parçalanmış, önemli kolları başka yerlere göç etmiş olan Oğuzlar'ın geri kalanları Müslüman olmayan Kıpçaklar ile mücadele etmekte idiler, daha doğrusu kendilerini Kıpçak saldırılarına karşı korumaya, yurtlarında tutunmaya çalışıyorlardı. Düşmanların baskınları, onlar tarafından alman tutsaklar, bu tutsakların kurtarılışı.... İşte destanlarda görülen ana tema budur.

Destanlarda Oğuz-eli Üç-Ok, Boz-Ok adları ile iki kola ayrılıyor ve Üç-Oklar'a İç-Oğuz, Boz-Oklar'a Taş (Tış-Dış) Oğuz adları da veriliyor. Üç-Oklar'ın yani İç-Oğuz'un başı Salur Kazan Beg'dir. O, aynı zamanda Boz-Oklar'ın yani Taş-Oğuz'un başı Uruz Koca'nm, sonra onun torunu Deli Dündar'ın da tâbi olunanıdır. Böylece Salur Kazan Beg, destanlardaki bütün Oğuz-eli'nin başbuğudur. Bundan dolayı o, beglerbegi ünvanı ile de anılır. Destanlarımızda, Oğuz-eli'nin hükümdarı olarak, Kamgan oğlu Bayındır Han var ise de olayların seyrinde hiç bir rolü görülmez. O yavku ünvanını da taşımıyor. Esasen destanlarımızda yavku veya onun diğer şekillerine hiç rastgelinemez. Kısaca, destanlarımızdaki Oğuz-eli, yukarıda gördüğümüz, Reşideddin tarafından tarihleri yazılmış olan, Oğuz-eli değildir. Bu Oğuz-eli, kalabalık kolları Mangışlak'a, Balhan dağlarına, Selçuklu başarıları üzerine Orta Doğu'ya, Kıpçaklar'ın sıkıştırmaları üzerine Kara Deniz'in kuzeyine göç etmiş eski ve büyük Oğuz-eli'nin ana yurtta kalmış bir kümesidir. Bu kümede, yukarıda belirtildiği gibi, şimdiki Cülek'den Çim Kend'e (Sayram=İsfîcâb) kadar uzanan güzel görünüşlü Karaçuk sıra dağları bölgesinde oturmakta idiler. Destanlardaki sık sık söylenilen "Karşı yatan kara dağ" işte bu dağlardır. Şimdi de bu dağlara Kara Tav (Kara Dağ) denilir. Kazgurt dağı da Karaçuk'un Çim Kend'e (İsfîcâb=Sayram) yakın olan kısmından başka bir dağ değildir. XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmud Seyhun boylarında Oğuzlar'ın yurdunu haklı olarak, yalnızca Karaçuk dağları bölgesinde gösterir (Cebelu Karacuk=Bilâdu'l Gfluzziyye). Çünkü, Oğuz yabgularının kışın oturdukları Yeni Kent ve yine onların idaresindeki Cend şehirleri Kıpçaklar'ın ellerine geçmişti. Kaşgarlı, bu şehirleri Oğuz şehirleri arasında saymaz. Bununla beraber diğer bir kısım Oğuzlar'ın Kıpçaklar ile karışık bir halde, Seyhun'un kuzeyindeki bozkırlar ile Mangışlak-Aral gölü arasındaki düzlükte yaşadıkları, gerek Kaşgarlı ve gerek diğer kaynaklardan anlaşılıyor. Yine aynı devirde onlardan önemli bir topluluğun da Mangışlak'da oturduğunu biliyoruz.

Karaçuk dağlarından Seyhun'a pek çok çay ve dereler akmaktadır. Destanlardaki Emet suyu da belki bunlardan biri idi ve muhtemel olarak Salur Kazan Beg'in ordası da bu suyun kıyısında bulunuyordu: Emet suyu'nun Aslanı, Karaçug'un kaplanı". Oğuz-eli'nin birliğini sürdürmesinde, kendini düşmanların saldırışlarına karşı korumasında "Tülü Kuşun yavrusu"'nun büyük bir payı olduğu şüphesizdir. Herhalde Kazan Beg'in ölümünden sonra bu Oğuz-eli birliğini uzun müddet sürdüremedi. Onlardan bir topluluk Mâverâünnehr'e, Buhara taraflarına göç etmek zorunda kaldı. Bu, Kara Hıtaylar'ın Türkistan'a gelmelerinden dolayı vuku bulan zincirleme itme veya sıkıştırma hareketlerinden ileri gelmiş olabilir. Mâverâünnehr'e gelmiş olan bu Oğuz topluluğu da Üç-Ok, Boz-Ok adları ile iki kola ayrılıyor. Üç-Oklar'ın başında Tutî Beg (Dudu Beg) Boz-Oklar'ın başında da Korkut Beg bulunuyordu. Bunlardan Tûti Beg, en nüfuzlu başbuğ gibi görünüyor. Bu Oğuzlar, Kara Hıtaylar'ın yardımı ile, Karluklar tarafından Mâverâünnehr'den çıkarıldılar (1141 yıllarında). Onlar da Ceyhun'u geçip Belh bölgesinde yurt tuttular. Selçuklu Sultan Sancar'ı yenip tutsak alan işte bu Oğuzlar'dır).

Kaşgarlı'ya göre XI. yüzyılda Oğuzlar'ın beş şehri vardı. Bu şehirler doğudan batıya doğru şöyle sıralanmıştı. Sitkün (Süt Kend), Karaçuk (eski Fârâb), Sapran (Şabrân>Şavrân), SugAnak (eski Sünâlj) ve Karnak. Karnak'ın yeri iyice tayin edilemiyor. Esasen bu şehrin adı başka bir kaynakta da geçmiyor. Bu husus onun ad değiştirmiş bulunması ile ilgili olabilir. Eğer böyle ise XII. yüzyıldan itibaren anılan Öz Kend Karnak'ın yerini almış olabilir. Öz Kend Sugnak'ın batısında bulunuyordu. XII. yüzyılda bu beş Oğuz şehrine bir yenisi daha katıldı: Barçınlıg Kent. Bu şehrin adı Oğuzlar'ın Salur boyuna mensup Barçm Hatun'dan gelmektedir: şehir ya bu hâtûn tarafından kuruldu yahut yaptırdığı, (aynı zamanda bir sanat eseri olan) gök çinili türbesinin çevresinde meydana geldi ve onun adıyla anıldı. Şimdiki bilgilerimize göre şehrin adı ilk defa olarak 1182-1184 tarihli vesikalarda geçiyor. Bu husus şehrin yeni kurulmuş olması ile ilgili olabilir.
Aynı vesikalarda Barçınlıg Kent ile birlikte Ribâtât yahut Ribât-ı Toğariın (Ribât-ı Toğarü), Cend, Aşnâs ve Şehir Kent adları da geçiyor. Bunlardan Ribâtât, yahut Ribât-ı Toğariin adı daha sonraki kaynaklarda görülmez. Bunun Barçınlıg Kent yakınında mühim bir yer olduğu anlaşılıyor. Aşnâs'a gelince, bu daha sonraki kaynaklarda da anılır. Şehir Kent bizim Oğuz yabgularının kışın oturdukları Yaftı Kent>Yeni Kent'dir; şehir Moğol devri kaynaklarında da çok defa böyle anılır. Bunlara Öz Kent ve Yesi şehirlerini de ilâve etmeliyiz. Çünkü, bu iki şehrin de aynı yüzyılda ortaya çıktıkları anlaşılıyor. X.-XVI. yüzyıllar arasındaki muhtelif kaynaklardan elde edilen bilgilerin incelenmesi, XII. yüzyılın ikinci yarısında veya XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Seyhun'un ağzından Aris çayına değin uzanan kısmmda, batıdan doğuya doğru ojmak üzere, şu şehirlerin bulunduğunu gösteriyor: Yeni Kent, Cend, Aşnas, Barçınlıg Kent, Öz Kent, Suğnak, Sapran (Şabrân>Şavrân), Karaçuk, Ason-Yesi-Savrı, Otrar. Hetum seyahatnâmesinde Karaçuk'tan sonra Ason, Zafernâme'de ise Yesi zikrediliyor. Bu sebeple Lerch'in Ason'un Yesi olduğu görüşüne katılınabilir. Savrı'nın neresi olduğu bilinemiyor. Otrar da sonradan gelişerek bilhassa büyük bir ticaret merkezlerinden biri haline gelmiştir.

XI. ve bilhassa XII. yüzyılda Seyhun boylarındaki kültür hayatı önemli bir gelişme göstermiştir. Yeni şehirlerin ortaya çıkması bunun en açık delilleridir. Aslen Sayramlı (İsfıcab) olan Hâce Ahmet Ata'nın Yesi şehrinde tarikatını kurup yayması doğrudan doğruya bu kültür gelişmesi ile ilgilidir. Atabetü'l-hakâyik'in de Seyhun boylarında yazılmış olması, bize göre en kuvvetli ihtimaldir. Çünkü, Mâverâünnehr'in Buhara-Semerkand-Tirmiz ve Fergana gibi bölgelerinde yerli kültür kuvvetle hükmünü yürütüyordu. Mâverâünnehr'de Türkistan adı ile XVI. yüzyılda bile ancak Seyhun boylan kasdediliyordu.

Kara Hıtaylar'ın Türkistan'a siyasî istikrar getirdikleri bir gerçektir. Bu da ticaretin daha da gelişmesine yol açtı. Yeni şehirler başka yerlerde de kuruldu. Almalık ve Kayalık şehirleri bunların başında yer alırlar.

İşte, bu şehirler ve yöresinde Ahmed Yesevî'nin hikmetleri dillerde dolaşır. Edib Ahmed'in Atabetü'l-hakâyık'i okunurken, Oğuzlar'a ait hatıralar da söyleniyordu. 1254 yıllarında buradan geçen Ermeni kralı Hetum ve yanındakiler Selçuklular'ın Anadolu'ya Karaçuk dağlanndan gelmiş olduklarını öğrenmişlerdi. 1273 yılında Cemâl Karşî, Barç Kent adıyla andığı Barçınlıg Kent'de, bir çok eser yazan ve üç dilde şiir söyleyen bir âlim ile karşılaşmıştı. Aynı müellif orada Selçuk ile ilgili bir hatıra da işitmişti. Cemâl Karşî Barçınlıg Kent'den Cend'e kadar uzanan bölgeyi Türkmen ülkesi olarak anıyor. Kısaca Türkistan denilen yerde Türk kültürünün ocakları, Seyhun boylarındaki bu şehirler idiler. Destanî hatıralar da buralardan getirildiler.

Seyhun boylarındaki bir çok yerler X. yüzyılda ilim merkezleri haline gelmişlerdi. İslâm felsefesinin kurucusu el-Farâbî (ölümü: 950), bilhassa eş-Şıhâh adlı değerli sözlüğü ile büyük bir ün yapmış olan el-Cevherî (ölümü: 1010 ?) Türk asıllı olup Fârâb (Karaçuk) şehri veya yöresinden idiler. Her ikisinin de Oğuz Türkleri'nden olmaları pek muhtemeldir. Çünkü orada bilindiği gibi, sadece Oğuzlar yaşıyorlardı.

X.- X. yüzyıllardaki Oğuz baygularına ait hatıralar Yeni Kent-Cend bölgesinde yaşayan Türkmenler tarafından getirilmiş olmalıdır. Bunlar işlendi, yazıldı ve Câmiu't-tevârih'de yer aldı. Karaçuk dağlan bölgesinde yaşayan Türkmenler de Salur Kazan ve arkadaşlarının hatıralarını Yakın Doğu'ya getirdiler. Bu hatıralar ozan (özan=uzân'dan) denilen saz şâirleri tarafından söyleniyordu. Onlar da Câmiü't-tevârih ve uygurca Oğuz destanlarının meydana getirildikleri yıllarda yazıldı. Fakat, bu orijinal nüsha ne yazık ki bize kadar gelmedi. Ancak bir meslek zümresi halinde olan ozanlar bu destanları yaşattılar. XVI. yüzyıllarda destanlar Erzurum-Bayburt bölgesinde küçük ve değerli bir oza-nın ağzından yeniden yazıldı ki bu, şimdi elimizde bulunan eserdir. Eserin Azerbaycan'da yazılması bir çok sebeplerden dolayı mülkün olamazdı. Ancak orada (Kuzey Azerbaycan'da) bu destanlar XVII. yüzyılın ortalarında bile pek canlı bir şekilde yaşatılıyordu.
Destanlar, ozanların hayallerinde ve dillerinde uzun bir zaman işlenerek, konusu ile, dili ile, ilkeleri ile, bugünkü güzel, hoşa giden şekillerini aldılar. Bu on iki destandan başlıca iki destan Oğuz-eli'ne ait tarihî hatıralar getiriyor. Bunlar XII. ve II. destanlardır. Yani bunlar 'İç Oğuz'a Taş Oğuz asi olup Beyrek öldüğü boyu" ile "Salur Kazan'ın evinin yağmalandığı boyu" dur; ikisi birbirine eklenince, destanların söz konusu ettikleri Oğuz-eli'nin tarihi ortaya çıkıyor. Az yukarıda da söylendiği gibi, Oğuz-eli'nin Üç Ok ve Boz Ok adlı kolları birbirinden ayrı iki küme halinde yaşıyor. Bunlardan Üç Ok kümesine İç Oğuz, Boz Ok kümesine Taş (Tış=Dış) Oğuz adları da veriliyor. Üç Oklar'ın yani İç Oğuz'un başı Salur Kazan Beg aynı zamanda bütün Oğuz-eli'nin de başıdır. Boz Oklar'ın yani Taş (Tış=Dış) Oğuz'un başı Uruz Koca, Salur Kazan'ın dayısı olmakla beraber, kendisi yeğeninin tabiidir, yani onun buyruğu altındadır. Kazan'ın, Uruz'u ve ona bağlı Boz Oklu beylerini çağırmayarak, evini yalnız kendi kolunun, yani Üç-Oklar'ın beylerine yağmalatmasına kırılan, kızan Uruz Koca tâbilik bağlarını koparıyor ve Kazan'ın buyruklarını dinlemiyor.

Bunün üzerine iki taraf arasında savaş çıkıyor:

Uruz, bu savaşta yenilerek öldürülüyor ve Boz-Oklar yeniden tâbiiyet altma almıyor. Nitekim II. destan'da biz Boz-Oklar'ın başında Uruz Koca'yı değil, Uruz Koca'nın torunu Deli Dündar'ı görürüz. Deli Dündar Boz Oklar'ın başı sıfatı ile orunda (yani protokolda) Kazan'dan sonra gelir, onu Kazan'ın kardeşi Kara Güne ve onu da yine Üç Oklar'dan olması muhtemel, Gaflet Koca Oğul Şer Şemseddin takip eder.

II. destan'a, yani "Kazan'ın evinin yağmalandığı boyu"na gelince "kâfir begi" olarak vasıflandırılan Şökli Melik, Kazan Beg'in ordasını (yani karargâhını) basar; orda'da bulunan herşeyi yağmalar; Kazan'ın nâibi Sarı Kıl Baş (?) ölür, Kazan'ın oğlu Uruz, karısı Burla Hâtûn ve yine Kazan'ın annesi, Şökli Melik tarafından tutsak alınıp götürülür. Kazan Beg, asil ruhlu ve bahadır çobanı Karaçuk Çoban ile "kâfır'in" üzerine gider, Arkadan beyler de yetişirler. Oğuzlar ile "kâfirler" arasında savaş yapılır. Bu savaşta Kazan Beg gögüsdeki askerlere Boz-Oklar'ın başı Dündar Beg sağ kol, Kazan Beg'in kardeşi Kara Güne veya oğlu sol kol kuvvetlerine kumanda ederler. Kazan Beg'in karşısında Şökli Melik, Dündar Beg'in karşısında Kara Tüken Melik, Kara Güne veya Kara Budak'ın karşısında da Bugaçuk Melik yer alırlar. Savaşta "kâfirler" yenilir ve adları geçen melikler de hayatlarını kaybederler. Böylece Kazan Beg ve Oğuzlar büyük bir zafer kazanırlar.
Anlaşılacağı üzere, bu destanda gerçeği ifade eden iki önemli olay vardır. Bunlardan biri Şökli Melik'in, Salur Kazan'ın ordasını eline geçirmesi, diğeri de Salur Kazan'ın, sonra Şökli Melik'i yenmesidir. Geri kalan haberler teferruattır ve bu teferruatın doğruluğu üzerinde şüphe etmek yerindedir. Meselâ Şecere-i Terâkime'de Oğuznâmeler'den alınmış bir rivayette Salur Kazan'ın, babası Enkeş (bu, Ulaş olmalı), ile orda'da bulundukları söylenir; yine bu rivayete göre, baba-oğul kaçarlar iken Kazan'ın annesi Çeçekli (Çiçekli) Hâtûn bir deve üzerinde onların arkasından gidiyordu. Fakat düşman onu yakaladı ve ancak üç yıl sonra mal verilerek kurtarıldı. Yine Şecere-i Terâkime'de bulunan bir deyişte de Salur Kazan'ın aynı düşmana karşı büyük zaferler kazandığı, terennüm edilir; "kâfirleri" birçok defalar kırarak İslâmiyet'e hizmet ettiği, kırkbir atın etini kazan da pişirip halka dağıttığı, bir çok kimselere mevki verdiği anlatılır. Yine bu şiirde Kazan'ın gökten inip gelen ve gördüğü her insanı yutan korkunç bir yılanı da aman vermeyip öldürdüğü söylenir. Onun engin cömertliği, yoksulların umudu, darda kalmış yiğitlerin arkası olduğu, gözünü yaşartan bir yılanı öldürdüğü bizim destanlarda da ifade edilir. Böylece bu büyük kahramanın başarıları ve şahsiyetinin her iki hatırada da birbirini doğruladığı görülür.

Diğer on destana gelince bunlardan, Kam Büre'nin oğlu Bamsı Beyrek (III.), Kazan Beg Oğlu Uruz Beg'in tutsak olduğu (IV), Buha Koca Oğlu Deli Dumrul (V.), Kafili Koca Oğlu Kan Türâlı (VI.), Kâzllık Koca Oğlu Yigenek (VII.), Uşun Koca Oğlu Segrek (IX.), Salur Kazan'ın tutsaklığı (XI.) destanları, adlar ve bir-iki haber müstesna, pek tarihî hatıralar getirmiyor. Bunların çoğunda da birbirine benzeyen tutsak alınma ve tutsaklıktan kurtarılma olayı anlatılır. Salur Kazan'ın tutsak olup oğlu Uruz çıkardığı destanında, Kazan öğünmeyi ve öğünen erenleri hoş görmediğini ifade eden uzun şiirler söyler.

Bu şiirler arasında şu beyitlere de rastgeliniyor:

"Yüksek yüksek kara dağdan taş yuvarlansa Kaba ökçem uyluğum karşı tutan Kazan er idim".

Bu beyit Şecere-i Terâkime'de, eski bir Oğuznâme'den alınmış manzumedeki şu beyti hatırlatıyor:

"Kazgurt tagdın önür taşnı yuğarlattı Salur Kazan ötrü barıp karyap tuttı".

Bizim destanlarda şu beyitler de var:

"Yedi başlu ejderhaya yetup vardum Heybetinden sol gözüm yaşardı Hey gözüm nâmerd gözüm muhannes gözüm Bir yılandan ne var ki korhdun dedim. Anda dahi erim, begim deyü öğünmedim Ögünen erenleri hoş görmedim."

Şecere-i Terâkime'deki deyişde de bununla ilgili şu mısralar görülüyor:

"Kök asmandın inip geldi tinli yılan Her âdemni yutar idi körken zaman Salur Kazan başın kesdi birmedi aman Alplar begler gören bar mu Kazan kibi."

I. Destana, yani Dirse Han Oğlu Bugaç Han boyuna gelince, burada ancak Kazılık dağına ait hatıra bulunuyor. Bu hatıraya göre, bu dağ her mevsimde karı, buzu eksilmeyen, otu, suları çok, avı bol, arslanı, kaplanı da olan ulu bir dağdır. Oğuz beylerinin makbul tutup bindikleri kazılık atının da aynı dağın çevresinde yetiştiği için bu adı aldığı anlaşılıyor.

Bundan başka begler başı Yigenek'in babası da bu dağın adını taşıyor:

Kazı-lık Koca. Fakat bu dağın nerede olduğu bilinemiyor. Bununla beraber Kazılık dağı'ınn da, Kazgurt gibi, Karaçuk sıradağlarından bir kısmının adı olması pek muhtemeldir.

Güzel bir bahar veya yaz günü sabahını anlatan deyişde, iki yerde olmak üzere, aynı destanda bulunuyor. Fazla olarak bu, en çok manzum parçaları ihtiva eden destanlardan biridir. Bu destanm ana konusu, bize göre, Dirse Han adlı bir beyin nökerleri yani arkadaşlarının hiyanetine uğraması ve onlar tarafından "Kâfir" ülkesine götürülmek istenmesidir; Oğlu Bugaç buna engel olup babasını, nökerlerinin elinden kurtarır.

Başat, Depe Gözü öldürdüğü destanı ile ilgili görüşümüz de şudur:

Depe Göz aslında bir Kıpçak Begi'nin lakabı idi. O Oğuz-eli'nin bilhassa Boz-Ok kolunu birçok ağır yenilgilere uğratmıştı. Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca'nın büyük oğlu Kıyan Selçük, Demir Donlu Mamak (baştan aşağı zırhlı Mamak), Düzen Oğlu alp Rüstem, Uşun Koca Oğlu, Aruk Çan'dan ve iki kardeşi (?), bu yenilgilerde öldüler. Bıyığı Kanlu Bügdüz Emen ve Uruz Koca hayatlarını kurtarabildiler. Birçok olaylardan sonra Uruz Koca'nın küçük oğlu Başat Depe Gözü yenip öldürdü. Aradan zaman geçince, Boz-Oklar'a çok acı ve tehlikeli günler yaşatmış olan Kıpçak beyi Depe Göz, bu lakabı dolayısı ile, olağanüstü bir yaratık şeklinde tasavvur edildi. Böylece Başat Depe Göz destanı meydana geldi.

Destanlar ozanlık mesleği sona ermek üzere bulunduğu bir sırada yazıldı. Bunlar daha sonraları yazılsalar idi, şüphesiz bir çok hususiyetlerini daha kaybetmiş olacaklar ve orijinallerinden çok daha farklılıklar göstereceklerdi. Zamanımızda söylenilen Beyrek hikâyesi (Bey Böyrek ve Ak-Kavak kızı) bunun için en iyi bilinen bir misaldir.

Destanların gerçek sahipleri olan ozanlar, Oğuz-eli'nin çok eski zamanlarda, yaşadıklarına inanıyorlardı. Onlara göre Oğuz-eli'nin insanları gelenekleri ile, davranışları ile hatta bedenî yapıları ve güçleri ile, kendi topluluklarından çok ayrı insanlardı. "Oğuz'un arsuzı Türkmen'in delisine benzer" sözü sadece davranışlardaki farklılığın bir ifadesidir. Yani bu söz Oğuzlar'dan arsız bir kimsenin söz ve hareketlerini ancak (ozanların çağdaşı ve içinde yaşadıkları) Türkmenler'den bir deli söyliyebilir ve yapabilir demektir. Yine bu söz ile Oğuzlar'ın korku bilmez, sözünü sakınmaz ve pek cesur insanlar oldukları da ifade edilmek isteniyor.

Birçok kahramanlar deli (delü) sıfatı ile anılıyor:

Deli (Delü) Dumrul, Deli Dündar, Deli Karçar ve Deli Budak. Deliler pek öfkeli, çabuk kızan, korku bilmez, gözünü budaktan sakınmaz insanlardır. Ancak delinin bu anlamı destanımıza ait bir husus değildir. O zamanlar deli sözü, her yerde bu anlamda da kullanılıyordu. Osmanlı askerî teşkilâtında, bilhassa Rumeli sınırlarında görevlendirilmiş bir askerî sınıf ve onun mensuplarına da deli deniliyordu.

Yaşlı kimseler, koca kelimesi ile anılıyor ve bu, onların değişmez bir lakapları oluyor: Eylik Koca, Uşun Koca, Yünlü Koca, Koftur Koca. Gençler için yiğit sözü kullanılıyor. Yiğit aynı zamande cesur anlamına da geliyor. Bundan başka bahadır, cilasun sözleri de geçiyor ki, bunlar Moğollar'dan alınmıştır. Destanlanmızda Moğollar'a ait diğer bazı deyim ve sözler de görülür: Ülke (»ükülge: hediye olarak verilen para, eşya, katır, deve, koyun gibi hayvanlar, bağ, bahçe, çiftlik, köy gibi şeyler), çuldı (savaşta yararlık gösterenlere verilen ödül), ağa, nöker, tuğulga (miğfer), cıda (süngü, mızrak).

Han ünvanı da böyledir: Han bazan Han Kazan, Han Uruz olmak üzere, Kazan ve oğlu için kullanılır ise de bunlar da birçok deyim ve kelimeler gibi, destanımızın asli sözlerinden değildir. Oğuz-eli'ndeki asilzâdelerin en yaygın Unvanları beg (beğ) sözüdür. Bu ünvanı her yerde ve her zaman yaygın bir şekilde ancak Oğuzlar ve Türkmenler'in kullanmış oldukları anlaşılıyor. Destanlar'da X. yüzyıldaki Oğuzlar'da görülen yabgu, köl erkin, sübaşı, inal, tarkan gibi mevki ve şeref Unvanlarından hiçbiri bulunmaz. Onlarda alp sözü geçer ki kahraman demektir ve Moğollar'ın bahadur sözünün karşılığıdır. Destanlarda alp'ın ünvan olarak kullanılmış olduğunu gösteren bazı deliller de vardır: Alp Rüstem, Alp Eren. Alp bu şekli ile şövalye gibi bir anlama da geliyor. Şecere-i Terâkime'de de Salur Kazan, daima Kazan Alp olarak anılıyor. Bütün bunlar Oğuz-eli'ndeki beylerin alp (bahadır, kahraman) Unvanını taşıdıklarını da gösteriyor. Destanlarda sık sık Unvanların addan önce söylendiği de görülüyor: Han Bayındır, Han Kazan, Alp Rüstem, Dede Korkut. Bu da ozanların üslub hususiyetleri ile ilgili olmalıdır. Ancak beg (bey) ve koca kelimeleri addan sonra söyleniyor. Sadece Yigenek, bazan, "Beg Yigenek" şeklinde de anılır.

Kadınlar için hâtûn Unvanı kullanılıyor. Yaşlı kadınların adları verilmediğinden onlar hakkında yaşlı kadın anlamındaki karı sözünün, koca gibi bir ünvan veya lakab olmak üzere, kullanılıp kullanılmadığı bilinemiyor. Anadolu'da her ikisi de, şahıs adı ile birlikte, hâlâ köylerde kullanılıyor.
Destanlarda olaylar sahnesinde görünen şahıslardan birçoklarının lakabı vardır: At ağızlu Uruz Koca, Dönebilmez Dülek Evren, Şer Şemseddin, Kırk oynaşlı Boğazça Fatma, Kısırca Yenge, Bıyığı Kanlu Bügdüz Emen. Bunlara deli (delu) lakabı da ilâve edilmelidir.

Kahramanlar birçok vasıfları ile öğülüyorlar: "Kur kurma kuşaklu kulağı altun küpeli" (Yigenek), "Elli yedi kalenin kilidin açan, Ağ Melik Çeşme kızmı nikâh eden" (Dönebilmez Dülek Evren), "Parasar'ın Bayburd hisarından parlayıp uçan, yedi kızın umudu, Kaim Oğuz'un imrencesi" (Beyrek).

Bazıları da boy adları ile anılır: Salur Kazan Beg, Bügdüz Emen. Fakat Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca da dahil olmak üzere, biz diğerlerinin hangi boylara mensup olduklarını bilmiyoruz. Bununla ilgili olarak bildiğimiz şey, bazı beylerin hangi koldan olduklarıdır: Salur Kazan, kardeşi, Kara Güne, Ense Koca oğlu Okçu, Ters Uzamış, Beyrek, Kıl Baş Uç-Oklar'dan (İç-Oğuz), Uruz Koca, oğulları Kıyan Selçük, Başat, torunu Deli Dündar, Bügdüz Emen (halbuki Bügdüz Emen Üç Oklar'dandır), Alp Rüstem, Dülek Evren, Bay Biçen oğlu Deli Karçar ve kızı Bâni Çiçek de Boz Oklar'dan (Dış Oğuz) idiler. Beg Yigenek'in ve Şer Şemseddin'in Üç Oklar'dan, Uşun Koca'nın da Boz-Oklar'dan olmaları muhtemeldir. Her iki kol'un birbirinden ayrı topluluklar halinde, arada epeyce mesafe bulunan, iki ayrı yerde yaşadıkları da anlaşılıyor.

Aşağıdaki cedvelde 70 kadar şahıs adı görülecektir. Bunlardan ikisi arapça (Boğazca Fatma ve Şer Şemseddin) biri de farsça (Rüstem) asıllıdır. Bayburd hisarının beyi olarak gösterilen Parasar'ın aslını ve manasını bilmiyorum. Geriye kalan 65 addan hepsi de Türkçe gibi görünüyor. Bunlara "kâfir" beylerinin adları da dahildir. Bu adlardan mühim bir kısmının eski (arkaik) isimler olduğu anlaşılıyor. Yani bu adlardan birçoğuna XI. yüzyıldan sonra hiç veya nâdiren rastgeliniyor.

Ag Melik Çeşme: Düşman beylerinden; aşağıda görüleceği üzere, bu düşman beylerinin adlarının hepsi veya pek çoğu Türkçedir. Kıpçak (Kıfçak) ve Kaftklı beylerinin Harizm-Şahlar devrinde melik ve han Unvanlarını taşıdıkları biliniyor. Onların han Unvanı gibi, melik Unvanını da XI. yüzyıldaki Cend hâkimi Şah Melik'ten itibaren taşımaya başladıkları da düşünülebilir. Buradaki çeşme bildiğimiz Farsça kelime olmamalıdır. Ancak bunun da doğrusunun da ne olduğunu kestirmek benim için mümkün olmamıştır. Ag Melik'in olaylar sahnesinde herhangi bir rolü yoktur. Oğuz beylerinden Eylik Koca oğlu Alp Eren ögülürken onun Ag Melik Çeşme'nin kızını nikâh ettiği söylenir.

Alp Rüstem: bk. Rüstem.

Arşun Oglı: Destanlarımızda Kara Deniz kıyısında olduğu söylenilen Düzmürd kalesinin hâkimi Direk Tekür'ün babasının adı. Arşun kelimesinin Gürcüce, Ermenice ve Rumca'da bir manası olup olmadığını mütehassıslarına sordum. "Dilinizden ödünç alınmış arşından başka bir söz yoktur" cevabı verildi. Direk kelimesi için de aynı şöy söylenildi.

Aruk Candan: Depe Göz ile ilgili destanda geçiyor: Arük Candan iki karındaşı Depe Göz elinde helâk oldu". Burada birçok ihtimaller hatıra geliyor. Aruk ve Candan (?) iki kardeşi ifade edebilir. Aruk Candan (ve) iki karındaşı, yahut Aruk Candan'ın iki kardeşi de olabilir. Bu adın doğrusu belki Arük Cân zayıf yani cân (ruh) idi. Arük Candan, bilhassa ad olarak birşey ifade etmiyor.

Bâmsı: Beyrek'in ilk adı. Bir yerde Bâmsâm ( fi_* ) şeklinde de geçiyor. Fakat eski sözlük ve eserlerde Baaemsı ve Baasmsaae ile ilgili olabilecek herhangi bir kelimeye rastgelinemedi.

Banı Çiçek: Buradaki Banının Farsça bânû (hanım) olduğu görülüyor. Bay Biçan Beg'in kızı ve Beyrek'in sevgilisi ve sonra karısı. Bânı Çiçek, iyi bir binici, mâhîr bir okçu ve güçlü bir güreşçi olarak tanıtılıyor. Çiçek, eski Türk kadınları tarafından en çok taşınan adlardan biri olarak görünüyor.

Basât: Çok nâdir bir ad. XVI. yüzyıldaki Erdelân hâkimleri olan Kürd beylerinden birinin bu adı taşıdığını sanıyoruz. Bu da şüphesiz destanlardan geliyor. Destanların hemen her yerde Türkler ile birlikte yaşayan Kürdler arasmda da tanındığını, sevildiğini ve hatta benimsendiğini biliyoruz. Basât, bas- fiilinden yapılmış bir isim gibi görünüyor. Kaşgarlı -t eki ile fiillerden isim yapıldığını yazıyor ve bununla ilgili olarak kaçut «saldırış, hücum», kezüt «elbise» misallerini veriyor. Ona göre kaçut kaçtı, kezüt de kezdi «giydi» fiillerinden geliyor. Müellifimizin eserinde başat ve onun gibi düz, kalın ve geniş vokalli hece ile sona eren -t ekli bir kelime görülemiyor. Oradaki -t ekli isimlerin hepsinin son hecelerinin vokalleri, yukarıdakiler gibi, yuvarlaktır: karşut «zıd», katut «katık», kavşut «barış», kavut <kağut«kavut», yaşut «gizli», yanut «cevap», yetüt «imdad kuvveti», korkut, soğut (çökelek, keş), çöküt «kısa, kısalık», köçüt «göç atı», ölüt «birbirini öldürme», kurut, külüt «gülünen şey», süfiüt «geri verilmeyen hediye», uwut>uvut«ut, utanma». Bunlar arasında basut kelimesine de rastgelinemiyor. Anlaşılacağı üzere bas- ut, «yardım eden, koruyan, yardımcı ve yardım» anlamlarına geliyor18. Fakat, yine bilindiği üzere, Oğuz lehçesinde ilk heceleri düz olan bütün kelimeler, düzlük, yuvarlaklık uyumuna tâbi olarak, düzleşirken, bu heceler, umumiyetle dar vokalli heceye dönüyorlar: yaşut>yaşıt, karşut>karşıt, keçüt>keçit>geçit. Bu böyle olmakla beraber, daha XI. yüzyılda Oğuzlar'ın ilk heceleri düz-kalın-geniş bazı kelimelerin son hecelerini aynı vokalli heceler halinde söylemeye başladıkları da anlaşılıyor: tamur>tamar>damar. Yukarıda da kaydedildiği üzere, Kaşgarlı'da -t eki ile sona eren iki hecesi de düz-kalın ve geniş vokalli bir kelime görülemiyor. Bu durumda bu adın Arapça bisât'dan gelmiş olması da düşünülebilir. Bisaaet, bilindiği üzere, yaygı, kilim, minder demektir.
Başat Depe Göz'ü depeleyen kahramanın adıdır; Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca'nın küçük oğlu idi; Üç-Ok, Boz-Ok karşılaşmasında onun da öldürülmüş olması muhtemeldir. Çünkü, Uruz Koca'dan sonra Boz-Oklar'ın başında ağabeyi Kıyan Selçük'ün oğlu Delü Dündar görülüyor.

Bay Büre Beg: (bk. Kam Küre Beg.)

Bayındır Han: Bayındır, bilindiği üzere, Yirmi dört Oğuz boyundan biridir. Ak Koyunlu hanedanının bu boya mensup olduğunu biliyoruz. Bu adın destanlara Ak Koyunlu hânedanına yaranmak için, sonradan sokulmuş olması muhtemeldir. Esasen Baymdır Han'ın otağından çıktığı da görülmüyor. Ancak babasının adı olarak Gök Han değil Kam Gam adı veriliyor. Bu, nasıl izah edilebilir? Kazan'ın Bayındır Han'ın güveyi-si olduğu da söyleniyor.

Begil: Herhalde beg-il «beg gibi». Begil beylerden, Emren'in babasının adıdır. Gerek kendisi, gerek oğlu Salur Kazan devrinde yaşamış gibi gösterilir.

Beyrek: Tam nüshada (Dresden) birçok yerde Bayrak (y eksik nüshada (Vatikan) çok defa Bâryek, bazan onda da Bâyrek. Bunlar müstensihin hataları mıdır? Diğer taraftan bu ad beg'den gelse idi begrek (tfr > şeklinde yazılacak idi. Beg kelimesinin bey şeklinde söylenişi eskiden ancak Kıpçak türkçesi için söz konusu olabilir. Türkiye türkçesinde, şimdi bile, bilindiği gibi, beg ancak İstanbul ağzında ve okumuş-larca bey şeklinde söylenir. Anadolu'da ise kelime beg ve beğ şekillerinde telaffuz ediliyor. Bu sebeplerden dolayı kelimenin aslının beg-rek olduğunda şüphe etmek, bize göre, yerindedir. Beyrek, Boz- Aygırlı lakabı ile anılır. Bir yerde de ona "Boz Oğlan", bir defa da Boz Atlu deniliyor. Beyrek pek yakışıklı ve anlaşıldığına göre, temiz yaratılıştı bir genç olduğundan herkesçe seviliyor ve bu yüzden kendisine Oğuz'un imrencesi deniliyordu; yakışıklılığından dolayı yüzünde peçe (nikâb) ile dolaştığı söylenir. Eski Türkler'de böyle bir geleneğin varlığına dair tarihî bilgiye sahip değiliz. Beyrek için "yedi kızın umudu" da deniliyor. Buradaki "yedi kız" dan maksat onun kız kardeşleridir. Çünkü onlar Beyrek'in birgün çıkıp gelmesini bekliyorlardı. O yakışıklılığı, iyi kalpliliği, ince davranışları ile Kazan Beg'in Inak'ı (müsâhib, nedim) olmuştu. Destanımıza göre, Üç-Oklar ile Boz-Oklar'ın arasının açıldığı esnada, Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca tarafından hile ile öldürülmüştür. Fakat onun savaş esnasında veya Basat'ın yaptığı bir baskın sonucunda ölmüş olması da muhtemeldir. Bayburd şehri civarındaki bir yer onun mezarı olarak gösterilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Oğuzlar'da Adlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 May 2011, 22:44

Bıçan Beg: Bu adın bıçan şeklinde okunması daha doğru olsa gerektir. Çünkü, bu adın çıktığı fiil, biç- şeklinde söyleniyordu. Nitekim adın yazılış şekli de görüldüğü üzere, bunu doğruluyor. XV. yüzyıldaki Osmanlı emirlerinden Hamza Paşa'nın babasının adı da Bıçar (bıçar) olup bu ad mezâr kitâbesinde Bıcâr şeklinde yazılmıştır.

Bıçan Beg Boz-Oklar'dan idi; zengin olduğu için "bay" lakabı ile anılıyor: Bay Bıçan Beg. Bu lakabın addan sonra yer almaması beg Unvanının bulunmasından ileri gelmiş olabilir.

Budak: Çok defa Kara Budak, bir defa da Deli Budak olarak anılır. Destanlarımıza göre, Kara Budak Kara - Göne - Güne'nin oğlu ve Kazan Beg'in yeğeni ve damadıdır. Budak adı XV. ve XVI. yüzyıllarda Anadolu'da çok kullanılmış adlardan biridir.

Buğâç: Bazan Büğâç Hân. Buradaki -ç, ota-ç ana-ç ve eke-ç kelimelerinde görülen manayı kuvvetlendirme eki olabilir: buga-ç. Buna göre bugaç, buğa gibi (güçlü) anlamına gelir. Bundan başka, bilindiği üzere, bir de -aç, -eç şekillerindeki, sevgi ve şefkat da ifade eden küçültme eki vardır: begeç=beg-eç kelimesinde görüldüğü gibi. Bu takdirde boğaç "boğacık, boğacağız" demek olur. Buğra'dan bunun gibi yapılmış bir ad (buğraç), eserin Sâmâniler ve Gazneliler bölümünde görülecektir.

Buğaç, Dirse Han'ın oğludur: buga öldürdüğü içiıı, bu yiğitlik âdı (er at), yapılan bir törenle, Dede Korkut tarafından kendisine verilmişti.

Bürla Hâtûn: Burla, bilindiği üzere, Kıpçak Türkçesinde üzüm demektir. Bu husus onun Kıpçaklar'dan bir beyin kızı olduğu ihtimalini düşündürüyor. Şecere-i Terâkime'de Burla Hatun'un Sündün Bay'ın kızı olduğu söylenir. Lakabı her iki eserde de "boyu uzun" dur: XVII. yüzyılda Derbent'de Burla Hatun'un, kırk ayak uzunluğundaki mezarınm, Urmiye kalesi civarında bulunduğuna inanılıyordu.

Demür Güçi: Belki demir gibi güçlü. Karaçuk Çoban'ın iki kardeşinden biri: Kazan'ın sürüsünü düşmana vermemek için, şehit düşmüştü.

Depe Göz: Oğuzeli'ne felâket getirmiş ve destanımıza göre, bu ili günde iki adam, beş yüz koyun vermek zorunda bırakmış olağanüstü yaratık. Depe göz, aslında, daha önce söylediğimiz gibi, bize göre, Oğuzlar'ın bilhassa Boz-Ok kolunu ağır yenilgilere uğratmış bir Kıpçak beyinin lakabıdır. XIV. yüzyılın başlarında bu ad veya lakabı taşıyan bir Memlûk emîrini tanıyoruz: Depe-Göz et-Tugrulî.

Direk Tekür: Arşun oglı. Düzmurd kalesi beyi. Bu, aslında Direk Melik olabilir. XII. yüzyılda Alp Direk adlı bir Kıpçak beyini tanıyoruz.

Dirse Han: Oğuz beylerinden ve I. destanın kahramanı Bugaç'ın babası. Dirse'nin ne anlama geldiğini bilemiyorum. Bu adın yanında daima Han ünvanı görülüyor. Bundan dolayı bunun aslında bir Kıpçak büyüğünün adı olduğunu düşünebiliriz. Sonra herhangi bir sebeple Bugaç'ın babasma konulmuş olabilir.

Dölek Evren: Dölek<tölek, gönlü sakin kişi demektir. Bunun tölek şeklinde Uygurlar ve sonra Moğollar arasında da ad olarak kullanıldığı biliyoruz. Evren'e gelince, bu da daha önce görüldüğü gibi, ejderha veya büyük yılan anlamına geliyor. Dölek (Dülek) Evren'in lakabı «Dönebilmez» idi; yani geriye dönmez, giriştiği işten vazgeçmez. Dölek Evren'in Eylik Koca'nın oğlu olduğunu ve Boz-Ok beylerinden idiğini de biliyoruz. Onun Ağ Melik Çeşme kızını nikâh ettiği, Sug (?) Sandal Melik'e kan kusturduğu söylenir. II. Destandaki Alp Evren de Dölek Evren'i ifade ediyor.

Doha (?) Koca: Buradaki Doha'nın aslı pek muhtemel olarak toka idi. Fazla olarak Uygur vesikalarından birinde Toka şahıs adının geçtiği bildiriliyor.

Kaşgarlı'daki «kemer tokası» demek olan tokü'dan geldiği kabul edilebilir29. Toka'nın bunun yanında «bağlanacak sağlam bağ» gibi, buna yakın manalar taşıması ve hatta başka bir yerden gelmiş olması da mümkündür30. Doha Koca, bundan sonra sözü edilecek olan Deli Dumrul'un babasının adıdır.

Domrul: Deli Dumrul'un kendisinin bir eşine rastgelinmediği gibi, adı da başka bir yerde görülemiyor, sözlüklerde de böyle bir kelime bulunmuyor. Yalnız Kaşgarlı'da tomur- fiili vardır. Bu fiil «ağacı sırık gibi değirmice kesmek» anlamına geliyor. Bundan başka yine orada ayakkabıcıların üzerinde gön ve sahtiyan kestikleri kütük gibi kesilen ağaca da «tomrum yığâç» deniliyordu. Yani anlaşılacağı üzere tomrum (tom-r-u-m) yuğâç, tomruk (tomru-k) demek oluyor ve her ikisi de değişik ekler ile yapılmış aynı manayı ifade eden isimler gibi görünüyor.

Domur- fiilinin ikinci manası «tomurcuklanmak» tır. Domur da isim olarak tomurcuk anlamını ifade ediyor. Bunun yanında yöre yöre olmak üzere, domurcuk, domurcak, dumurcob, durumcak sözlerinin kullanıldığı görülüyor. Hatta yine bu anlam için (yani tomurcuk) domburcuk, dombulcak kelimeleri de kullanılıyor.
Domur- fiilinin üçüncü anlamı «kabarmak» demektir. Fiilin bu anlamı ile ilgili yine domur ismi görülüyor ve bu isim de «kabarık ve kabarcık» anlamına geliyor. Domur'un tekrarı şekli (domur domur>dumur dumur) de «kabarık kabarık» anlamında kullanılıyor .
Anlaşılacağı üzere adı geçen fiilin bu üç anlamı birbirine çok yakındır ve bunların üçü de ortak bir köke sahip olmalıdır.

Tomur- (>domur) fiilinin kütük yapmak anlamından ilk önce tomrum, sonra da tomruk ismi yapılmış ve bunlar belki de bir müddet birlikte kullanıldıktan sonra tomrum, umumiyetle, unutulmuş ve sadece tomruk kullanılmıştır. Aynı fiilin diğer anlamları ile ilgili isimleri, görüldüğü gibi, daha ziyâde domurdur. Bunların ekleri olup zamanla düşmüş olduğu söylenilebilir. Ancak bu ekler ile ilgili hiçbir delil ve işaret görülemiyor. Meselâ tomurcuk ve "kabarık ve kabarcık" anlamındaki domur ismi eğer bir eke sahip olsa idi bunun, orta hecesinin düşmesi ile, domur değil herhalde domru şeklinde kalması beklenirdi. Bu sebeple tomur->domur şeklinde başlangıçtan beri bir ismin var olduğu hatıra geliyor. Bu kabartı, topak gibi bir anlam taşıyordu. Bundan çok küçültme eki ile tomurcuk>domurcuk>domurcuk kelimesi meydana getirildi.

İşte biz Domrul adının tomur domur ile ilgili olduğunu düşünüyoruz: tomur-u-l>tomrul>domrul. Yani Domrul, domur ile -1 ekinden yapılmış bir addır; bunun da «yuvarlakça, kabarıkça, tombulca, topluca» gibi bir mana taşıdığını sanıyoruz.
Domrul(Dumrul), bilindiği üzere, daima deli sıfatı ile anılır. Fakat Azrail ile mücadeleye girişmesi deliliğinden değil, onu masum insanların canına kıyan zâlim bir yaratık sanmasmdan ileri gelmişti. Amma bir kuru çayın üzerine yaptırdığı köprüden geçenden otuz akça alıyor, geçmeyenden döğe döğe kırk akça alıyordu. Tabiî o, bunu yiğitliğini ve alplığını göstermek için (?) yapıyordu.

Dündar: Bu, eğer yanılmıyorsam, yalnız Türkiye Türkleri'ne mahsus isimlerden biridir.

Bu adı ilk taşıyan şahıslar XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarında görülüyor: Dündar Beg (Ertuğrul Bey'in kardeşi, Osman Bey'in amcası);

Felekeddin Dündar Beg (Hamid Oğulları'ndan). Adın kaynaklardaki yazılış şekilleri de destanlarımızdakilerden farksızdır. Bu ad nereden geliyor? Bir şey söyliyemiyeceğim.

Dündar destanlarımızda daima "deli" sıfatı ile anılır; Uruz Koca'nın torunu, Kıyan Selçük'ün oğlu ve Boz-Oklar'ın başı idi. Dedesinden sonra Boz-Oklar'ı Salur Kazan'ın katında Delü Dündar temsil etmiştir. Orunda (mevki sırası) Kazan'dan sonra gelir; Şökli Melik ile yapılan savaşta Oğuz ordusunun sağ koluna kumanda etmiştir. Delü Dündar'ın Salur Kazan'ı atından üç kere yıktığı söylenir. Bu, Üç-Oklar ile Boz-Oklar arasında başka bir vuruşmanın yapılmış olduğunu akla getiriyor.

Düzen: «doğru hale getiren, düzenleyen» demek olan tüz- fiilinden -en eki ile yapılmış bir ad. Düzen, Alp Rüstem'in babasının adıdır.

Egrek: "deve yatağı, koyunun eğlendiği yer" anlamında bir egrek kelimesi geçiyor. Gerçekten Anadolu'da aynı kelime yaygm bir şekilde kullanılıyor ve bazı yerlerde eyrek şeklinde de söyleniyor: manası «hayvanların öğle sıcağmda dinlendikleri yer» demektir. Bundan başka bazı yörelerde, «dinlenme yeri, kapalı ağıl, misafir odası», hatta «eğlence yeri» gibi, asıl manası ile yakından ilgili manalar da taşıyor. İşte kahramanımız Egrek böyle bir yerde doğmuş olduğu için bu kelime ad olarak konmuş olabilir.

Egrek, söylenildiği gibi, Uşun Koca'nın oğlu idi. Uzun bir müddet Kara Tekür'ün Alınca kalesinde tutsak kaldıktan sonra kardeşi Segrek'in yardımı ile tutsaklıktan kurtulmuştu: Almca (Alıncak) kalesi hiç bir zaman Gürcü veya diğer bir Hristiyan kavmin eline geçmemişti. Burası mevkii ve yapılışının hususiyetleri dolayısı ile zaptedilmesi için uzun bir kuşatma isteyen kalelerden biri idi. Destanlarımızda yer alması onun bu vasfından ileri geliyor. Celâyir Sultan Ahmed'in (ölümü: 1410) hazinesi burada korunuyor. Timur'un bu kaleyi, ancak çok uzun bir zaman kuşattırdıktan sonra eline geçirebildiği biliniyor.

Emen: Herhalde em-en, em- fiilinden isim fiil (partisip). Kendisinden çok defa Bügdüz Emen olarak söz edilir. Bügdüz, bilindiği üzere, Oğuz boylarından biridir. Fakat destanlarımızda Bügdüz Emen Boz-Oklar'dan gösteriliyor. Halbuki Reşîdeddin'e göre Bügdüz, Oğuzlar'ın Üç-Ok koluna mensuptur. Emen Beg'in lakabı "bıyığı kanludur". Onun Mekke'ye gidip Peygamber'in yüzünü gördüğü ve sahâbesinden olduğu söylenir; Bügdüz Emen, Uruz Koca'dan sonra olmak üzere, Boz-Oklar'ın büyük beylerinden biri olarak görünür. Onun aynı zamanda Yigenek'in de dayısı olduğu söylenir.

Emren (ay): Uygurca'daki sevmek, âşık olmak anlamındaki amra- fiili Oğuzca'da emre- şeklinde kullanıldı ise bu ad oradan gelmiş olabilir: emren-seven. Dilimizdeki imren fiili destanlarımızda imrendüğüm şeklinde geçtiği gibi, imrencesi (imrenilen) sözü de görülüyor.
Emren, kendisininki gibi nâdir denilebilecek bir ad taşıyan Begil'in oğlu olup destanlardan birinin kahramanıdır. Emren de "Alaca atlu" Şökli Melik ile savaşır.

Ense Koca: Ense, bilindiği üzere, başın arka tarafının alt kısmına denilir; ayrıca cins ismi şeklinde destanlarımızda geçer.
Efise Koca Üç-Oklar'dan Okçu'nun babasının adıdır.

Eylik Koca: Kaşgarlı'da ezlik kelimesi görülüyor ve bu, «faydalı» anlamına geliyor. Uygurca'da da "zengin, varlıklı" anlammda edlig sözü bulunuyor. Bu adın eyülik'in yegnileşmeş şekli olması, herhalde, söz konusu değildir. Çünkü, destanda eyuaelik sözü de geçiyor. Bu adın Kara Hanlı hükümdarlarının Unvanlarından ilig olması ihtimali de bize çok uzak görünüyor.

Eylik Kocp, Boz-Oklar'dan Döne Bilmez Dölek Evren'in babasının adı idi. Salur Kazan'ın nâibi Sarı Kılbaş'ın (b. bk.) babasının adı olarak da aynı ad veriliyor. Buna bakarak Dölek Evren ile Sarı Kılbaş'ın (?) kardeş olduklarını ileri süremeyiz. Çünkü, Üç-Ok Boz-Ok karşılaşmasında Sarı Kılbaş (?) Üç-Oklar, Dölek Evren de Boz-Oklar arasında yer almışlardı.

Fatma: Beyrek'in destanında geçiyor; hâtûnlardan: Gösterildiği gibi o, Boğazca Fatma olarak anılıyor. Boğazca (bogaz-ca), sıraca, boğmaca gibi bir hastalık adı olmalıdır. Boğazca Fatma'nın lakabı "Kırk oynaşlı" idi. Yine orada Boğazca Fatmalar'ın evlerinin ardının Dereçük, köpeklerinin adının da Barak olduğu söyleniyor.

Gaflet Koca: Arapça «gafillik, anlayamama, dalgınlık» demektir. Destanların her yerinde böyle. Bunun Türkçe bir adın ozanların ağzında değişmiş bir şekli olması ihtimali belki düşünülebilir; Oğlunun adı da Şer Şemseddin idi.

İl Almış: İl-Almış, İl Aldı gibi, ülke zaptetmiş. Bu ad destanımızda ancak bir defa, Kazılık Oğlu Yinek destanında geçiyor. Babasının Yağnncı adını taşıdığı görülüyor.

Kâm Büre: Destanlarda bir defa geçiyor. Buradaki Kam, herhalde şaman demek olan kam, Büre de pire olmalıdır. Destanlarımızda pire daime büre şeklinde yazılıyor. Bu ad aslında bir şamanın adı olabilir. Bu şamanın hatırası ile bu ad, Beyrek'in babasına konmuş olacaktır. Kîaasm Büre Beg, destanda daha ziyade Bay Büre Beg diye anılır. "Bay'ın" ona zenginliğinden dolayı verildiği anlaşılıyor: kaydedildiği gibi Beyrek'in babası idi.

Kâm Gân: Bu, belki Kaşgarlı'daki «çok döğmek» anlamına gelen gAam- fiilinden gelmiş olabilir. Kam-ğân: birini çok döğen. Kâm ğân'ın ayrı ayrı isimler olduğu düşünülünce gan'a bir mana vermek mümkün olmuyor. Kamgan, destanlarda, Bayındır Han'ın babası olarak gösteriliyor. Fakat hatıralara göre, Bayındır Han'ın babasının adı Gök Han'dır. Destanlarımızdaki Oğuz-eli'nin başmda bir hükümdar sülalesinin bulunduğunu ileri sürmek çok güçtür. Bu sebeple Bayındır Han'ın, destanlara, Ak-Koyunlu hanedanına yaranmak için ozanlar tarafından sonradan sokulduğunun kabul edilmesi, herhalde yerindedir.

Kanlı Koca: Burada iki ihtimal söz konusu olmalıdır. Bunlardan biri Kaşgarlı'nın çağdaşı olan Kıpçak (Kıfçaaekî) beyi (Kafili) gibi aynı ad, taşınmış olmasıdır. Bu adın aslı da kafili (>kağnı) dan gelebilir. Eğer Oğuzlar Kanklı elinin adını kîafilı şeklinde söylemişlerse o zaman bu isim, oradan da gelebilir.
Kan Turalı (uy Eski hadîs kitaplarında ve arapça sözlüklerde Kantürâ Oğullarından söz edilir. Bu eserlere göre Kan Türâ Oğulları gözleri kısık, yanakları çıkık, burunları basık ve yüzleri de yatık (enli, geniş) insanlardır. Diğer bir rivayette Kantürâ'nın İbrahim Peygamberin câriyesi olduğu, Türkler'in ve Çinliler'in bu kadının neslinden geldikleri söylenir. XV. yüzyılda yazıldığı sanılan Ebû Müslim ile ilgili bir kitapta kantura, kaftan veya bunun gibi bir giyimin adı olarak geçiyor. Destan kahramanımızın adı, belki bununla ilgili olabilir. Kaşgarlı'da «kalkan, siper ve tahkimat» anlamlarında bir tura sözü de geçiyor. Fakat Kan Turalı'ya bununla izah etmek mümkün değil gibi görünüyor.

Kan Turalı destanlardan birinin kahramanıdır. Destanına göre, o çok yakışıklı olduğu için, peçe ile gezerdi.

Kapak Kân: Kaşgarlı'da, diğer eski sözlüklerde ve destanlarda kapak sadece göz kapağı anlamında geçiyor. Kan sözünü de göz önüne alarak Kapak Kân'ın «göz kapağı kanlı» anlamında olması, belki mümkündür. Kâpak Kân adı Basat'ın destanında sadece bir defa olarak geçer.

Kapçak Melik: Eksik nüshada böyle, tam nüshada: Kaycâk. Fakat bunun da Kapçak olacağı şüphesizdir. Bu da Kıpçak kavmin adından başka birşey olamaz. Kapçak Melik, Selçuk'un babası Tukak gibi, "demür yaylı" lakabını taşıyordu. Böylece ozanlar mühim bir hatırayı XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar getirebilmişler-dir. Kapçak Melik'in olaylar sahnesinde bir rolü yoktur. Kara Güne oğlu Kara Budak'ın ona kan kusturduğu söylenir.

Kara Arslan Melik: Düşman beylerinden: Beyrek'in destanında "kâfir" ordusunun sol kol kumandanı olarak gösterilir. Oğuz ordusunun sol kolunu idare eden Kara Güne veya oğlu Budak onu yere sermişti.

Kara Çekür: Çökür- fiili bilindiği üzere «çökertmek» demektir. Ancak destanımızda çökür- başka imlâ ile yazılıyor: Çökerdi ( ju). Bir de diken anlamında çöğür kelimesi olduğu gibi, telli sazlardan biri de yine aynı adda (yani çöğür) anılır54. Fakat Çekür ve Çekir şeklinde bir isme hiçbir yerde rastgelinemedi55. Kara Çekür adı bir defa geçer. Onun oğlu Kırk Kmuk ile birlikte peçe (nikâb) ile gezdikleri söylenir. Çünkü, baba-oğul da, Beyrek ve Kanturalı gibi "cemâl ve kemâl iyisi" yani yakışıklı insanlar idiler.

Karaçuk Çoban: Adını Karaçuk sıra dağlarından aldığı, daha önce söylenmişti.
Karaçuk Çoban kardeşleri Demür Güci ve Kaban Güci ile Salur Kazan Beg'in sürüsünü güdüyordu. Sürüyü vermemek için düşmanla çarpışmış, kardeşleri ölmüş, kendisi de yaralanmıştı. Sonra Kazan Beg, Şökli Melik ile savaşmaya giderken "Çoban bile olmasa Kazan Kâfır'i alamazdı" sözleri ile, beylerin başına kakınç kakacaklarından çekinerek Karaçuk'un kendisine arkadaşlık etmesini istememiş idi. Fakat Çoban'ın direnmesi onu duygulandırmış ve kendisine arkadaşlık etmesine razı olmuştu. Zaferden sonra Kazan Beg'in vaadinde durarak Karaçuk Çoban'ı imrahor, yani emîr ahûr yaptığı görülüyor.
Destanlardaki kahramanlar arasında halk kitlesinden sadece Karaçuk Çoban görünüyor. Diğer kahramanların ise, Delü Dumrul da dahil olmak üzere, hepsini beyler zümresinden oldukları anlaşılıyor.

Kara Göne-Güne: Safevîler devrinde Emîr Güne (iAo adlı büyük bir bey tanıyoruz ki, Şah Abbâs ona "Saru Arslan" lakabını vermişti. Boğaziçi'ndeki Emirgân semtinin adı Emîr Güne'nin adından gelir. Bir de yine Şah Abbâs devrinde Kara Güne adlı bir emîr ile onun Delü Budak adlı bir oğlunu tanıyoruz. Bu adlar bizim destanlardan geliyor. XVI. yüzyılda Niğde taraflarında Güneli adlı bir oymağın da yaşadığını biliyoruz. Ayrıca Güne'nin son zamanlara kadar kullanıldığı anlaşılıyor. Bütün bunlara rağmen bu adın nereden geldiği ve manasının ne olduğu tesbit edilemedi. Anadolu'da Göne'nin «küçük kardeş, çocuk» anlamlarına geldiği bildiriliyor. Bu kelime Kazan'ın kardeşi Kara Göne için belki uygun düşerdi. Ancak Göne çok sınırlı bir yörede, İzmir ve Manisa taraflarındaki bazı köylerde kullanılıyor. İbn Mühenna'da «baht» anlamında kön (>gön) sözü geçiyor ve könen'in de bahtlı «Gicâb vid » anlamında olduğu yazılıyor. Anadolu'nun pekçok yerlerinde «mutlu ve rahat bir hayat yaşamak» anlamında gönen- (günen- gönel-) göncel) fiili ile onun ettiren (partitif) şekli olan gönendir- «sevindirmek, gün göstermek, mutluluk ve geçim genişliği vermek» fiili yaygın bir şekilde kullanılıyor. Bu fiilin İbn Mühenna'nın yazdığı könen «zu baht» kelimesinden yapıldığı anlaşılıyor. Kaşgarlı'da «doğrulmak, düzelmek, ikrar etmek» anlamında kön- fiili vardır. Fakat bu fiil de daha sonraki sözlüklerde geçmiyor ve Anadolu'da bilinmiyor.

Kara Güne Salur Kazan Beg'in kardeşi idi. Onun "açığı tuttuğunda", yani kızdığında "kara taşı kül eylediği", bıyığının da ensesini yedi yerde döğdüğü, yani bıyığının Selçuklu hükümdarı Alp Arslan'ınki gibi, çok uzun olduğu söylenir. Destanlarda, bazı yerlerde belki de yanlışlıkla onun yerine oğlu Kara Budak'ın adı zikredilir (meselâ II. destanın sonlarında).

Kara Tekür: Destanlarımızda bir yerde Şökli Melik'in arkadaşı olan "Kâfir" beylerinden, bir yerde de Alınca kalesi beyi şeklinde anılır. Kara Tekür ile Kara Tüken Melik kasdediliyor ve her ikisi aynı "Kâfir" beyini ifade eder gibi görünüyor.

Kara Tüken Melik: Destanlarda tög-, döğ, tök- de dök- şekillerinde yazılıyor. Bu sebeple bu adı ancak bu şekilde yazmak gerekiyor. Kara Tüken Melik "Kâfir" beylerinden olup "Kâfir" ordusunun sol kol kumandanı idi.

Karçar: Daima Deli (yahut Delü) Karçak şeklinde geçer. Bu adın karça- fiili ile ilgili olması, belki mümkündür. Karça- «katılaşmak demektir». Karça-r= Karçak «katılaşır, güçleşir.» Cengiz Han devrindeki beylerden biri de Karaçar Noyan idi. Hatta Timur'un kendisini Barulas'dan alan bu Noyanın neslinden saydığını biliyoruz. Fakat dilimizde, Moğolca'da olduğu gibi, -çar şeklinde bir ek yoktur (yahut ben bilmiyorum).
Deli (Delü) Karçar, Bay Bıçan Beg'in oğlu ve Banı Çiçek'in ağabeyi idi.

Kazan: Destanların baş kahramanının, yemek pişirilen büyük kabın (kazan) adını taşımış olması pek muhtemeldir. Reşideddin'deki Oğuz Türkleri'nin tarihinde Ceyhun'un orta yatağında yurt tutmuş bir beyin üç oğlundan birinin Kazan Beg ad ve ünvanını taşıdığı daha önce görülmüştü. Tarihî şahsiyetlerden bu adı ilk önce taşıyanlar arasında İlhanlı hükümdarı Gâzân (Kazan) Han (1295-1304) görülür. Yine aynı hanın devrinde Uygurtay Gazan ve Kazan adlı noyanlara da rastgelinir. Sonra bu ad, herhalde Gazan Han'ın şöhreti dolayısı ile, Çağatay hanlarından biri tarafından da taşındı: Kazan Han (1343-1346). Onun emirlerinden biri de Kazgan şeklinde aynı ad ile anılıyordu. Bayagut (Baya'ut) boyundan olan bu Emîr, Kazgan Kazan Han'ın hâkimiyetine son verip iktidarı eline geçirmişti. Emîr Kazgan Timur'a ve diğer bazılarına devlete hâkim olma yolunda bir örnek teşkil etmişti. Kahramanımız Kazan'ı en güzel bir şekilde yine destanlarımız tanıtıyor: "Bir gün Ulaş Oğlu, Tülü Kuş'un (kartal) yavrusu, Beze miskin umudu (zavallı Yoksul'un umudu) Emet Suyu'nun aslanı Karaçuk'un kaplanı, Koftur atın iyesi, Han Uruz'un ağası, Bayındır Hanun güveyisi, Kalın Oğuz'un devleti, Kalmış yiğit arkası Salur Kazan". Diğer bir yerde de onun için "Türkistan'ın direği" deniliyor. Salur boyundan olan Kazan Beg, daha önce anlatıldığı gibi, destanlarda, O-ğuz-eli'nin başı olarak görünür.
Dede Korkut destanlarının meydana gelmesi, şüphesiz, Kazan Beg'in şahsiyeti ve başarıları ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yani söylemek mümkündür ki o olmasa idi bu destanlar ortaya çıkmayacak idi.

Kazılık Koca: Anlaşıldığına göre, adını bu addaki dağdan almıştır. Fakat, önce de söylendiği gibi, bu dağın nerede bulunduğu üzerinde hiç bir bilgimiz yoktur. Fakat, daha önce de belirtildiği gibi, Kazılık Dağı'nın da Kazguaert dağı gibi, Karaçuk sıra dağlarının bir kısmını teşkil ettiğinde şüphe yoktur. Esasen bu dağın başka bir yerde olması da pek düşünülemez. Kazılık Koca, destan kahramanlarından Yigenek'in babası idi. Onun Bayındır Han'ın vezirlerinden olduğu da söyleniyor.

Kıl Baş: Herhalde aslı böyle. Bu, sonuncu destanda Kazan'ın en yakın adamı (nâibi) olarak görünüyor. Bir de II. destanda Eylik Koca Oğlu Sanı Kulmaş vardır. Bu da Kazan'ın yakın adamı olup Şökli Melik'in, Kazan'ın ordasına yaptığı baskında ölmüştü. Kulmaş Çağatayca sözlüklerde geveze, boş söyleyen şeklinde manalandırılıyor. Fakat Kıl Baş ve Kulmaş adlarının aynı şahsı ifade etmesi muhtemeldir. Bu adlardan hangisinin doğru olduğunu söylemek belki güç gibi görünür ise de ben Kıl Baş'ı tercih etmiş bulunuyorum.

Kırk Kınük: Destanlarımızdaki yazılış şekilleri bunun konuk olarak okunmasına imkân vermiyor. Bu sonuncusu her yerde konuk () tarzında yazılıyor. Kaşgarlı'daki «suya ve başka şeylere kanmış» anlamına gelen kanık kelimesinden daha önce söz edilmişti. Kınık boyunun adı ise, her yerde ve her zaman, gösterildiği gibi (yani son hecesi düz), yazılıyor. Sonra buradaki Kırk neyi ifade ediyor, yani ne için kullanılmıştır; bu da anlaşılamıyor.
Kırk Kınuk (?) destana göre, babası Kara Çekür (?) gibi yakışıklı olduğundan yüzüne peçe örterdi; yani yüzü gözü peçeli dört yiğitten biri de o idi.

Kısırca Yenge: Banı Çiçek'in dadısının lakabı.

Kıyan Güçi-Gücü: Kıyan Selçük'deki (b.bk.) Kıyan gibi aynı ad. Burada Moğolca'daki "dağdan aşağıya doğru şiddetle akan sel" anlamındaki kıyan, pek uygun düşerdi. Fakat daha önce de belirtildiği üzere, eski eserlerde bu şekilde bir kelimeye rastgelinemiyor. Bu adı Kapan (au) şeklinde de okumak mümkün olmuyor. Çünkü, eksik nüshada daima Kıyan şeklinde harekelenmiştir. kıyan Güçü, Demür Gücü gibi, Karaçuk Çoban'ın kardeşidir. Sürüyü vermemek için yapılan mücadelede o da, Demür Gücü gibi savaşarak ölmüştür.

Kıyan Selçük- Selçik: Kıyan, herhalde kıya- fiilinden geliyor. Daha önce belirtildiği üzere, dağdan inen şiddetli sel anlammdaki Moğolca kıyan Kaşgarlı gibi eski eserlerde bulunmuyor. Bir de «tavşan» anlamında kıpçakça kıyasen sözü var68. Kıyan Selçük'ün Depe Göz ile mücadelede ödünün yarıldığı söylenir. Diğer taraftan Kıyan Türkler arasında hiçbir yerde hiçbir devirde şahıs adı olarak kullanılmamıştır. Bu sebeplerle Depe Göz karşısında cesurca davranamadığı için Selçük'e "kuyan" lakabının verildiği akla geliyor. Selçük adı da pek muhtemel olarak Selçük sübaşının hatırası için konmuştur. XIV-XVI. yüzyıllarda Anadolu'da kitâbelerde ve oymaklar arasında Selçük ve Selçik şekillerine sık sık rastgelinir. Destanımıza göre, az yukarıda söylendiği gibi, Kıyan Selçük, Depe Göz ile yapılan mücadele esnasmda ödü sıdarak ölmüştü. Oğlu Delü Dündar'ın, dedesi Uruz'un öldürülmesinden sonra, Boz-Oklar'ı idare ettiği görülüyor.

Könür Koca: Koftur, Türkler'in kestane rengine verdikleri addır. Bilindiği üzere Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından biri de bu adı taşıyor: Koftur Alp. XVI. yüzyılda Anadolu'da köylüler ve oymaklar arasında aynı adın taşındığı görülüyor. Pelliot İlhanlılar'dan Abaka'nın kardeşlerinden Kongurtay'ın adının Konur Tay (yani konur donlu tay) olduğunu söylüyor69. Konur Koca, Boz-Oklar'dan Uruz Koca'nın çobanı idi; kendisine Sarı Çoban da deniliyordu. Depe Göz destanına göre, Uzun Pınar denilen yerde gördüğü peri kızlarından birini yakalayıp onunla bir araya gelmiş ve böylece Depe Göz doğmuştur.

Korkut: Destanlarımızda daima Dede Korkut olarak anılır. Oğuz-eli'nin biricik ve büyük manevî şahsiyeti. Bahadırlık gösteren delikanlılara yiğitlik adını (erat) o verir, evlenme işlerinde çıkan güçlükleri o çözer, Depe Göz ile kesimi o keser, yani Oğuz-eli'nin siyasî temsilcisi (murahhası) olarak Depe Göz ile günde iki adam, beş yüz koyun vermek sureti ile barışı o yapar. Dede Korkut aynı zamanda bir ozan olarak da tasavvur edilir ve destanların (Oğuznâmeler) onun tarafından düzülüp adlandırıldığı söylenir. Destanlarda kendisine (destanları okuyan) ozan tarafından Dedem Korkut denilmesi, buradan, yani ozanların onu pirleri kabul etmelerinden ileri geliyor. Şecere-i Terâkime'deki Salur Kazan Beg'in öğüldüğü ünlü deyiş de ona isnad edilir. Câmiü't-tevârih'teki Oğuzlar'ın tarihinde ise onun bu tarafından söz edilmez. Fakat Oğuzlar'ın tarihindeki Korkut Ata ile bizim destanlardaki Dede Korkut'un şahsiyetleri birbirinden farksızdır. İkisinde de Korkut'un resmî bir görevi yoktur. Ancak bir mesele var. Dede Korkut hangi Oğuz-eli'nde yaşadı? Yani Câmiü't-tevârih'de bulunan "Oğuz Türkleri'nin tarihi"ndeki Oğuz-eli'nde mi, bizim destanların. Oğuz-eli'nde mi? Diğer bir söyleyiş ile X. yüzyılda Yeni Kend'te yaşayan Oğuz yabguları arasında mı, yoksa XI. yüzyılda Karaçuk dağları bölgesindeki Salur Kazan Beg ve arkadaşlarının arasında mı yaşadı? Sir Derya boyundaki mezarın kendisine ait olduğundan emin olunsa idi, Dede Korkut'un Yabgular devrinde (IX.-X. yüzyıllarda) yaşadığı söylenebilirdi.

XVII. yüzyılda Kuzey Azerbaycan'da, Demir Kapu'daki Kırklar mezarlığındaki bir kabrin ona izafe edildiğini biliyoruz70. Sultan Sancar'ı yenen Oğuzlar'ın Boz-Ok kolunun başında Korkut Beg'in bulunduğundan daha önce söz edilmişti. Bu beyin adını Dede Korkut'un hatırasından almış olması muhtemeldir. II. Bâyezid'in oğlu Korkut'a ise bu ad, sadece Dede Korkut'un hatırası için konulmuştu.

Kulmaş: bk. Kıl Baş

Mamak: Bu adın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Yalnız, Kıpçak ülkesi hükümdarı Birdi Beg'in ölümü üzerine (1359) karışıklıklar çıkan bu ülkede iktidar Mamak'ın eline geçmişti. Ona Mamay da deniliyorsa da7' daha çok Mamak (Qanm) adıyla anılır72. Ankara'da eskiden köy olan bir semtin Mamak adını taşıdığını biliyoruz. Bundan başka Anadolu'nun diğer bazı yerlerinde de Mamak adıyla anılan bazı köyler görülür71. Yine Anadolu'nun bazı yerlerinde Mamak, «anlayışı kıt kimse» diğer bazı yerlerinde «konca ve tomurcuk» anlamında kullanılıyor74. Destanlarımızdaki Mamak'ın lakabı Demür Donlu'dur; yani baştan aşağı zırhlı. Fakat Depe Göz karşısında bu Demür Don'un ona hiç bir yararı dokunmamış, Mamak'ta bir çokları gibi, hayatını kaybetmiştir.

Okçu: Üç-Oklar'dan: Efise Koca Oğlu: Üç-Ok, Boz-Ok karşılaşmasında, Boz-Oklar'dan Alp Rüstem onunla karşılaşmak istediğini bildirmişti.

Para Sar: Destanlarımıza göre Bayburd kalesinin beyi. Bu kale, yani Bayburd XI. yüzyıldan beri Türkler'in elinde bulunuyordu. Fakat bu hususun ozanlar için bir önemi yoktur. Çünkü, onlar daha önce de belirtildiği gibi, kahramanların çok eski zamanlardan beri Yakın Doğu'da yaşamakta olduklarına inanıyorlardı.

Rüstem: Destanlarda Türkçe ad taşımayan üç kişiden biri; babasının adı Düzen idi. Sadece bir yerde babasının adı Toğsun şeklinde gösterilir; daima Alp Rüstem olarak anılır; destan kahramanı değildir: ancak adı sık sık geçer. "Başat Depe Göz'ü öldürdüğü" destanında Alp Rüstem'in Depe Göz elinde şehit olduğu söylenir ise de sonuncu destanda yine karşımıza çıkar. Hatta burada Boz-Oklar'ın üçüncü beyi olarak geçen Alp Rüstem, Üç-Oklar'dan Ense Koca Oğlu Okçu ile savaşmak istediğini söyler. O, diğer bir destanda kendisini bizzat şöyle tanıtır: "kalkubanı yerinden tur gelen iki kardeş bebeğin öldürüp zelîl gezen Düzen Oğlu Alp Rüstem mana derler". Demek ki Alp Rüstem bebeklik çağmdaki iki çocuğunu, herhalde bir kızgınlık esnasında öldürmüş, bundan dolayı derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde ve aynı zamanda şerefi de zedelenmiş olarak el içinde dolaşmıştır. Bu anlattıklarımız Alp Rüstem'in, hüviyeti, mevkii ve yaptığı feci işle, destanların aslî şahsiyetlerden biri olduğuna hiç şüphe bırakmıyor. O, Salur Kazan Beg ile çağdaş, Boz-Oklu beylerden biridir. Onun destanlara sonradan sokulması ihtimali yoktur ve bunun için de bir sebep mevcut değildir.

Salur Kazan Beg: bk. Kazan.

Saru Çoban: Bk. Konur Koca.

Saru Kulmaş: bk. Kıl Baş.

Segrek: Bu, «sıçramak, atlamak» demek olan sekre (>segre-> yahut sekri (>segri-) fiilinden yapılmış bir isim olabilir. Bu takdirde segrek, «sıçrayan, atlayan» anlamında olsa gerektir. Uşun Koca'nın oğlu olan Segrek Alınca kalesinde tutsak bulunan kardeşi Egrek'i kurtarmıştı.

Selcen yâ tün: Bu adın aslını bilmiyorum. Destanlarımıza göre Trabzon Tekürü'nün kızı idi; sarı renkde bir elbise giydiğinden Sarı Donlu olarak vasıflandırılıyor. Çok güzel bir kız olduğu söyleniyor ve onun için: "Selcen Hatun köşkten bakar Kime baksa ışk ile oda yakar" beyti söyleniyor. Selcen Hatun aynı zamanda mâhir bir binici ve usta bir okçu olarak da tanıtılıyor ki, Kan Turalı da böyle bir hayat arkadaşı istemişti.

Sofi Sandal Melik: Ancak bir defa geçer ve Eylik Koca Oğlu Alp firen (Dülek Evren)'in ona kan kusturduğu söylenir. Bu adların aslı ne olabilir? Şimdiki durumda bu hususta birşey söylemek benim için mümkün değildir.

Şöğân Şâri: Aynen böyle. Bu ad bir defa geçiyor. Babası Kazılık Koca'yı kurtarmak isteyen Yigenek'e, Bayındır Han tarafından arkadaşlık etmeleri buyurulan beylerden. O, "yerin bir ucundan bir ucuna yetem diyen" şeklinde öğülüyor. Soğan başka, bilemiyeceğim bir adın değişmiş şekli de olabilir.

Şer Şemseddin: Destanlarda aynen böyle geçiyor. Buradaki Şer eskiden Şir okunuyordu. Ergin bunu metinlerde yazıldığı ve ozanların söylediği gibi gösterdi. Bu lakab adı geçen beye de uygundur. Çünkü, Şemseddin izin almadan Bayındır Han'ın yağısını basmıştı. O şer (şerr, şirret) lakabını bu gibi hareketlerinden dolayı almış olmalıdır; babasının adı da Gaflet Koca idi. Gerek bu, gerek şer başka ad ve lakabların, belki, değişmiş şekilleri olabilir. Fakat Şemseddin'in onun gerçek adı olduğundan şüphe edilmez. Destanlardaki adlar arasında Türkçe ad taşımayan iki beyden ve üç kişiden biri (diğerleri Alp Rüstem ve Boğazca Fatma). Şer Şemseddin'in hususî bir destanı yoktur (Alp Rüstem'in de öyle). Ancak Oğuz beyleri anılırken çok defa onun adı da geçer (beş defa) ve Kazan'dan itibaren dördüncü sırada yer alır. Kazan-Dündar-Kara Güne-Şer Şemseddin). Bu sebeple Şer Şemseddin destanlarımızın aslî şahsiyetlerinden biri olduğu gibi, anılan beylerin de en başta gelenleri arasında yer almıştır; bir yerde admm Şemseddin şeklinde yazıldığı görülüyor. Şimdi de köylüler arasında Şemseddin'in böyle söylendiğini işittiğim için, ozanların da onu bu şekilde anmış olmaları pek muhtemeldir.

Şökli Melik: Şük eski Türkçede «sükûnet, sessizlik» anlamına geliyor. Şükli (Şökli) «sakin, sessiz» demektir. Bu husus ne olursa olsun XI. yüzyılın ikinci yarısında Filistin'in bazı yerlerini alan Oğuz beylerinden biri bu adı taşıyordu. Kaşgarlı'da geçen Şüktuasr (sakin ol!) kelimesini İlhanlılar'dan bazı beylerin taşıdıkları görülüyor: Şüktür Noyan= Keyhatu (1292-1295) devrindeki beylerin başı: Celâyir'den81. Şökli Melik destanlarımızda Oğuz-eli'nin en büyük düşmanı olarak tanıtılır ve onun için: "Kâfırlar azgunı" denilir. Salur Kazan'ın ordasmı basan ve Kazan'ın annesini, karısını ve oğlunu tutsak alıp götüren odur. Kazan sonra onu yener ve öldürür. Şökli Melik bir yerde "Alaca Atlu Şökli Melik" olarak anılır. Kara Arslan Melik, Kara Tüken Melik ve Bugaçuk Melik onun yakın arkadaşlarıdır. Bunlara Ağ Melik Çeşme (?), Demür Yaylı Kapçak (Kıpçak) Melik, Sofi (?) Sandal Melik'i de ilâve edersek, Oğuz beylerinin düşmanları olan "Kâfir Beyleri"ni tamamlamış oluruz. Görüldüğü üzere, Oğuz beylerinin düşmanları olan "Kâfir beyleri'"nin adları da türkçedir.

Tepe Göz: bk. Depe Göz.

Ters Uzamış: Üç-Ok beylerinden; Üç-Ok, Boz-Ok karşılaşmasında Boz-Oklar'dan sayılan Bügdüz Emen, Ters Uzamış ile mübareze etmek istediğini söylemişti. Ters Uzamış bu beyin lakabı olmalıdır.

Tögsün: Yani doğsun, emir kipi teklik üçüncü şahOsa göre yapılmış adlardan. Yigenek'e ait destanda Rüstem'in babasının adı gibi gösterilir. Görmüş olduğumuz gibi, Rüstem'in babasının adı Düzen'dir.

Ülâş: Salur Kazan'ın babasın adı; Şecere-i Terâkime'de babasınm admm Enkiş - Enkeşem oXt) olduğu söylenir. Ulaş'ın anlamı üzerinde daha önce bilgi verilmişti.

Uriiz: Salur Kazan'ın biricik oğlunun adı. Uruz, Salur Kazan'ın dayısı Uruz Koca'nın adını taşımış olabilir. Yani düşündüğümüze göre Kazan yapılan savaşta dayısı Uruz'u öldürdü; aradan zaman geçince bu hareketinden üzüntü ve pişmanlık duydu ve bu duygunun tesiri ile oğluna dayısının adını koydu. Bu tabii, sadece bir tahmindir.

Urüz Köca: Bu, Urus (Rus) adının Oğuzlar arasındaki söyleniş şeklinden başka bir şey değildir. Böylece Boz-Oklar'ın başı Uruz Koca, Rus kavminin adını taşıyor. Bu nasıl olmuştur? Bunu eserin Giriş bölümünde izah etmeye çalışmıştık. Destanlarda, fizikî yapısı bazı hususlarda en sadıkane bir şekilde korunmuş olan Uruz Koca'dır: "altmış ögeç (erkeç) derisinden kürk eylese topuklarını örtmeyen, altı ögeç (erkeç) derisinden külâh itse kulaklarını örtmeyen, kolu budu haranca (büyükçe?), uzun baldırları ince, Kazan Beg'ün dayısı at ağızlu Uruz Koca". Demek ki Boz-Ok kolunun başı Uruz Koca çok uzun boylu, kolları, budları büyük, uzun baldırları ince, ağzı da at ağzına benzetilen bir insandır. O aynı zamanda erkeç (üç yaşmda koyun) derisinden elbise giymektedir. Kıyan Selçük ve Başat onun oğulları, Delü Dündar da onun torunudur. Kendisine tâbi beylerin ise Bügdüz Emen, Düzen Oğlu Alp Rüstem, Eylik Koca Oğlu Döne Bilmez Dülek Evren oldukları anlaşılıyor.

Uşun Koca: Kaşgarlı'da omuz başı anlamında bir uşun kelimesi vardır. Bu beyin adı aynı kelime olabilir. Üç-Oklar'dan Okçu'nun babasının adının da Ense Koca olduğu görülmüştü. Tabiî başka ihtimaller de düşünülebilir. Uşun Koca, Egrek ve Segrek adlı iki kardeşin babalarının adı idi; onun da Boz-Ok beylerinden olması muhtemeldir. Basat'ın destanında Depe Göz tarafından öldürülen beyler arasında Uşun Koca'nın da adı geçiyor.

Yağrınca Oğlu: Yigenek'in destanında geçen İl Almış'ın babasının adı. Yağrın, kürek kemiği ve vücudun onun bulunduğu kısmına deniliyor. Anadolu'da kullanılır ve bazı yerlerde yargın şeklinde söylenir. Yağrıncı, "kürek kemiği ile fala bakan" manasına gelebilir. Eğer kelimenin aslı böyle ise ve başka bir manada taşımıyorsa.

Yâltaçük: Eksik nüshanın her yerinde harekeli olarak böyle. Tam nüshada da daha ziyâde aynı şekilde yazılmıştır. Kaşgarlı'da «yalt» sözü geçiyor ve «katı, sert» anlamına geliyor. Yaltaçuk adı bu kelime ile ilgili olabilir. Eğer böyle ise Yaltaçuk (yal-a-cuk) küçük ve yalçın (taş veya kaya) anlamında olmalıdır. Yaltaçuk'un lakabı "Yalancı Oğlu" idi. Çünkü, o gerçeğe aykırı olarak, Beyrek'in öldüğünü söylemiş ve buna da herkesi inandırmıştı.

Yârtaçuk: Tam nüshada Yaltacuk'un adı bazan böyle de yazılmıştır. Kaşgarlı su içilen bardağa Oğuzlar'ın yart, diğer Türkler'in bart dediklerini bildiriyor85. Buna göre Yartacuk küçük bardak anlamına geliyor. Bartaçuk (bardacık ?) da küçük bardak demek oluyor.

Yapagulu Koca: Buradaki yapağı, bilindiği üzere koyunların kışın büyüyen yünlerine denilir. Yüfilü Koca adı da bunu doğruluyor. Yapağılu Koca, Yüfilü Koca ile birlikte, Depe Göz'ün ahçılığını yapıyordu. Başat, Depe Göz'ü öldürünce, her ikisini Oğuz-eli'ne muştucu (müjdeci) olarak gönderdi. Muştucu olanlara, verdikleri sevindirici haberin karşılığında değerli armağanlar verilirdi. Bu, Türkler arasında her devirde ve her zaman görülen başlıca geleneklerden biri idi.

Yây yân: Bu adın yabancı asıllı olması muhtemeldir. Zira onun için "Keşiş Oğlu" deniliyor. Fakat bu hususta da mütehassıslar bize yardımcı olamadılar. Bu ad, görüldüğü üzere, Türkçe ile izah edilebilir. Yây öân, ikinci destanda geçiyor. Salur Kazan Beg, Şökli Melik'e tutsak aldığı anası, oğlu ve karısından sadece anasını geri verdiği takdirde dönüp gideceğini teklif etmişti. Fakat ondan şu cevabı aldı: "... karıçuk anaflı getirmişüz bizümdür: safla virmezüz. Yay Han Keşiş Oğlu'na virürüz. Yay Han Keşiş Oğlu'ndan oğlı toğar. Biz anı safta garîm koruz." Bunun üzerine "açığı tutan" yani çok kızan Karaçuk Çoban: "mere kâfir Kazan'ıfl anası karıyuptur, oğul virmez. Dölin almaktan safâft var ise Şökli Melik, kara gözlü kızufi var ise getür Kazan'a vir - Mere kâfir senüfi kızuftdan oğlı toğsun, siz anı Kazan Beg'e karım koyasız" sözlerini söylüyor.

Anlaşılacağı üzere, burada çok eski bir gelenekten söz ediliyor. Bu da döl alma geleneğidir. Eski bir çok kavimlerde güçlü, kuvvetli ve cesur kimselerin dölü alınır, doğacak çocukların dölü alınan gibi olacağına inanılırdı.

Yigenek: Harekeli nüshada gösterildiği gibi. Böyle bir kelimeye şahıs adı veya cins ismi olarak başka hiç bir yerde rastgelinemedi. Bu, fiilden yapılmış bir ad gibi görünüyor. Fakat yik (<yig), yek- (yig-) şekillerinde fiiller görülemedi. Yalnız eskiden beri yaygın olarak yektir- (>yekdir) fiili vardır. Bu, bir ayağını aksatarak yürümek, topallamak anlamına geliyor. Bu, yek- fiilinin ettiren (faktitif) şekli olabilir. Konya bölgesinde kullanılan yeke- fiili de aynı anlamda kullanılıyor. Bundan başka «yerinden kalkmaya davranmak» anlamında yekin- fiili de görülür. Bunun da yek- fiilinin dönüşlü şekli olması muhtemeldir. Bunlar kahramanımızın adının yek- fiili ve -enek eki ile yapılmış olduğunu hatıra getiriyor: Yek-enek (Yikenek>Yigenek). Bunun değnek> degenek ve dayanak gibi bir manaya geldiğini düşünmekteyiz. Bu adla ilgili belki daha ikna edici izah yolları da vardır. Yigenek destanlarda şöyle öğülüyor: "çaya baksa çalışlu, çal kara kuş erdemlü, kur kurma kuşaklu kulağı altun küpeli kalın Oğuz beglerini bir bir atmdan yıkıcı Kazılık Koca Oğlu Beg Yigenek". Buradaki Çal Kara Kuş kartalı ifade ediyor. Yigenek için yine destanlarda "begler başı" deniliyor ve onun Salur Kazan'a "keşiş" dediğide yazılıyor. Bütün bunlar Beg Yigenek'in tanınmış bir aileden, varlıklı, oymağı kalabalık bir asilzâde olduğunu gösteriyor. Babası Kazılık Koca'nın, Bayındır Han'ın vezirlerinden olduğunun söylenmesi de bu sözleri doğruluyor. Fakat, pek çok beyler gibi onun da hangi boya mensup bulunduğu bilinmiyor.

Yünlü Koca: Oğuzlar tarafından yemeğinin pişirilmesi için Depe Göz'ün hizmetine verilen iki ahçıdan biri (diğeri: Yapagulu Koca).
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Oğuz Boyu

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir