Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Son Buluşmamız

Cem Ersever'in İtirafları

Burada Cem Ersever'in İtirafları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Son Buluşmamız

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 23:15

SON BULUŞMAMIZ

Tarih 8 Ekim 1993. Sekreter "Ahmet" adında birinin aradığını söyledi. Arayan Binbaşı Ersever'di. Ankara'daydı. Görüşmek istiyordu. "Aynı yerde" diye kararlaştırdık. 23 Ağustos'tan beri Erseverle görüşmüyorduk. Mezopotamya Basın-Yayın şirketini kapatmıştı. Bu nedenle arabasının telefon numarasını vermişti: 9.081.67687

Eylül ayı boyunca araba telefonundan Ersever'i aratmıştım Ancak araba hep alış sahası dışındaydı.
Saat 15.00'te aynı barda buluşacaktık.

Bir başka görüşmemin uzaması sonucu 15.10, da bara gittiğimde, Ersever cin-tonik kadehinin sonuna gelmişti. "40 dakikadır seni bekliyorum. Peşimde adamlar vardı, zor atlattım Bu nedenle yarım saat erken geldim", dedi gülerek.
Bu tür adamların özelliğidir. Her zaman takip edildiklerinden şüphelenirler diye düşünmüştüm. Yine de kim takip ediyor diye sordum. Tanımadığını söyledi; "Takip edenlerin PKK'lı olduğunu sanmıyorum. Ben PKK'dan çok devletten korkuyorum!" dedi.

Bir cin-tonik de ben söyledim. Sohbete başladık. Bunun son görüşmemiz olacağını hiç düşünmemiştim...
26 Ekim günü mahkemesi vardı. Biz de tanıktık. Konuyu hemen mahkemeye getirdi: "Ben avukatımla konuştum. Eğer siz Aydınlıktaki röportaj için, 'Erseverle sohbet ettik. Haberimizi kitaplarından ve daha önce çıkan haberlerden derledik' derseniz, benim için çok iyi olacakmış.".
Ersever'e, zaten gerçeğin de bu olduğunu söyledim. Askeri Savcılıktaki ifademizi aynen tekrarlayacağımızı bu konuda neden endişe ettiğini anlamadığımı belirttim.

"Sakallı Ankara'daymış"

Bizden kuşku duyuyordu! Hani biz komünist insanlarız ya, başını belaya sokmak için bir şeyler uydurup cezaevine girmesine yol açabiliriz! Bu sözlerim üzerine kuşkulandığı için mahcup oldu. "Yok onu demek istemedim. Ben sizlerden ve PKK'dan başıma bir bela geleceğini sanmıyorum. Devlet beni içeriye tıkmak istiyor. Eğer beni cezaevine gönderirse, bundan sonra hiçbir kimse çıkıp konuşmaz. Bu isteniyor. Sanıyorum bunun önünü kesmek için bana dava açtılar!"

Konuyu değiştirdi; "Sakallı haberiyle ilgili tepkiler geldi mi" diye sordu. Ayten Öztürk'ün babasının, Tunceli ve Elazığ'daki bazı avukatların suç duyurusunda bulunduklarını Hasan Kaya'nın ağabeyinin ise Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurduğunu söyledim. Beklediği bu değildi. Yeşil ve Mehmet Yazıcıoğulları'nın tepkisini merak ediyordu. Birden, "Sakallı Ankara'daymış. Beni sormuş" dedi!...

"Ankara'ya kadar geliyor mu" diye sordum, hayretle.
"Devletle bazı işleri vardır. Onlar için gelir."

Doğrusunu söylemek gerekirse ürperdim. Ancak Ersever çok rahattı. "İstersen seni onlarla tanıştırayım. Gel şu mahkemeden sonra bölgeye birlikte gidelim. Dediğim gibi sen bıyıklarını, saçlarını filan değiştir. Sana bir de kimlik yapayım ben. İstersen orada yaptığımız sohbetleri gizli kameraya bile çekersin. Yalnız, orada benimle ilgili duyacağın sözleri yazmayacaksın, banttan çıkaracaksın!"

"Ne yaptın ki sen?"

Gülerek, "Birşey yapmadım canım. Oradaki çocuklar beni övmek için uyduruk şeyler anlatabilirler!"
Laf arasında, "Yeşil, Elazığ'da bir kamu dairesinde çalışıyor gözüküyor. Hangi kamu kuruluşu bilmiyorum. Senin için öğrenmeye çalışırım" dedi.
Yeşil'den neden korkmadığını merak etmiştim. Sordum.

Şöyle yanıtladı:

"Onlar benim kim olduğumu iyi bilirler! Onlar bölgede dev, bilmedikleri coğrafyada cüce olurlar.".

"Adam Verin Dağa Çıkayım, Dedim".

Bu arada bana küçük bir uyanda bulundu:

"Sizdeki adıyla Sakallı, bizdeki adıyla Yeşil kod isimli Ahmet Demir ve Mehmet Yazıcıoğulları'yla ilgili yazdığın haberde bir hata yaptın. Beni iyi saklayamadın. Tamam, benim adımı vermedin, halen görev yapan özel harpçi bir subay dedin. Ancak bu yeterli değil. Aslında beni de onların arasına katacaktın! 'Binbaşı Ersever de Yeşil ve Yazıcıoğulları ile birlikte cinayet işliyor' diyecektin. O zaman işlerimiz daha kolay olurdu. Arada sırada Aydınlık'ta benim aleyhime birşeyler yaz! Aslında geçen gün Bitlis Paşa'nın ölümünden önce benim Paşa'yı takip ettirdiğimi yazmışsınız. Yahu nereden çıkarıyorsunuz bunları? Sen beni tanımıyor musun? Bitlis Paşa'nın ben niye karşısında olayım? Birileri sizi yanıltmak istiyor. Aç sor bana. Gerçi Aydınlık'ta beni böyle kötülemeniz çok iyi oluyor, işime geliyor. Dikkat et, ben Aydınlık'a bazen çatan demeçler veriyorum...
"Özgür Gündem devamlı bana saldırıyor. Ben Mersin'de kontrgerillayı örgütlüyor muşum?

İşte böyle bol bol uçuyorsunuz. Ortada bir Ersever adı var nasıl olsa, herşeyi ona yüklüyorsunuz. Yahu arkadaş, devlet bana Mersin'de öyle bir görev verse seve seve yapmaz mıyım? Öyle devletin ben gözünden öperim. Ben devlete gittim, 'Bana şu kadar adam verin dağa çıkayım' dedim. Hepsi hayır dedi. Siz hangi devletten bahsediyorsunuz arkadaş?

Ben Jandarmaya JAİK diyorum:

"Jandarma Ayak İşleri Komutanlığı!".

Bu arada Binbaşı Ersever'e Diyarbakır HEP İl Başkanı Vedat Aydın'ı kimin kaçırıp, öldürdüğünü sordum...

Binbaşı Ersever, 18 Ağustos 1993 tarihli Tempo dergisinde şunları söylemişti:

"Aydınlık ve Özgür Gündem sürekli bana saldırıyor. Ben onlara, 'Yeni formüllü ACE (Ahmet Cem Ersever) mikroplara karşı' yanıtını veriyorum."

Vedat Aydın Olayı

Vedat Aydın HEP Diyarbakır İl Başkanı'ydı. 5 Temmuz 1991 tarihinde gece 23.45'te evinden alındı: Eşi Şükran Aydın o geceyi şöyle anlatıyor:

"Yatmaya hazırlanıyorduk. Kapı çalındı. Vedat çıktı baktı İçeri geldi, 'polis gelmiş karakola kadar gidecekmişiz' dedi. Polisleri içeri almadık. Yeniden yanlarına gitti, sanıyorum 'Yarın sabah ben gelirim' dedi. Kabul etmediler. Döndü, giyindi ve yanlarına gitti. Ben de arkasından çıktım. Üç kişiydiler. İkisi Vedat'ın kollarına girdi. Vedat 'Ben yürürüm, sarhoş değilim' dedi. Telsizli olanı 'Bırakın birşey olmaz' dedi. Polisler kollarını bıraktılar. Telsizli bana da dönerek, 'Korkmanıza gerek yok, bir şey olmaz' dedi. Aşağı indiler. Pencereden baktım. Bir Renault araba bekliyordu. Arabanın uzun devre farları yanıyordu. Plakasını görmedim. Vedat'ı kolundan bükerek arabaya bindirdiler."

Şükran Aydan eşini götürenleri şöyle tarif ediyor:

"Biri uzun boylu, zayıf sarışın, seyrek saçlıydı. Elinde telsiz vardı. Diğer ikisi uzun namlulu silah taşıyordu. Onlar da orta boylu esmer ve bıyıklıydılar. Sarışın uzun boylu olanı tarif ettiğimde bu kişinin Diyarbakır Emniyet'inde çalışan Metin isminde biri olduğunu söylediler."

Vedat Aydın'ın cesedi 7 Temmuz günü Ergani-Elazığ il sınırını oluşturan köprünün altında bulundu. Aydın'ın kafasının arka kısmında darp nedeniyle çökme, vücudunda kurşun yaraları ve işkence izleri vardı. Vedat Aydın'ın üzerinden kimlik kartı çıkmamıştı. Bu nedenle(!) Vedat Aydın alelacele Maden'de defnedildi. Yapılan bir ihbar üzerine Aydın'ın defnedildiği öğrenildi. Bu arada olayla ilgili olarak İçişleri Bakanlığı bir yazılı açıklama yaptı: "Diyarbakır il merkezinden 5 Temmuz 1991 cuma günü 24.00 sıralarında kendilerine polis süsü veren dört kişi tarafından ikamatgahından alınıp götürülen Diyarbakır HEP İl Başkanı Vedat Aydın öldürülerek Elazığ İli Maden İlçesi hudutları içerisinde kırsal kesimde yol kenarına bırakılmıştır. Yapılan araştırma ve bölge yetkililerinden alınan bilgilere göre Vedat Aydın'ı evinden alan kişilerin devlet güvenlik görevlisi olmadıkları anlaşılmıştır. Terörle mücadeleyi ilk görevleri arasında kabul eden Bakanlığımızca bu tür olayları lanetlerken gerçek suç faillerinin tespiti ve yakalanması konusunda tüm imkanların kullanılacağından ve her türlü araştırma ve soruşturmanın noksansız yerine getirileceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır."

Olağanüstü Hal Bölge Valiliği de bir yazılı açıklama yaparak olayı kınadı; "Bu olay nefretle karşılanmıştır. Faillerin mutlaka bulunması için her türlü gayret sarfedilmekte, çok yönlü araştırmalar sürdürülmektedir."
Vedat Aydın kaçırılması olayı Türkiye'nin başlıca gündem konuları arasına girmişti. Gazeteler habere geniş yer vermişti. Vedat Aydın'ın fotoğrafları basında boy boy yer almıştı. Siyasi parti liderleri Vedat Aydın'ın bulunması için demeçler vermişlerdi. Bu arada Vedat Aydın'ın ceseti bulunuyor ve kimliği belirsiz diye defnediliyor! Vedat Aydın cinayetinin bu "küçük ayrıntısı" bile faillerin kimler olduğu konusunda gerekli ipucu veriyor...

Tırmandırılan Gerginlik

Vedat Aydın cinayeti bir dönüm noktası oldu. 1991 yazında Güneydoğu'da başlayan faili meçhul cinayetler her geçen gün hızla arttı. Faili meçhul olaylarla birlikte bölgede güvenlik güçlerinin kontrolünde "Hizbullah" adlı İslamcı bir örgüt sahneye çıktı. Sonuçta Güneydoğu bir yılda ortalama 200 faili meçhul cinayetin yaşandığı bir bölge haline geldi.

Vedat Aydın cinayetinden önce, Diyarbakır'da tansiyon çok yükseltilmişti. 18 Haziran gecesi HEP eski Diyarbakır İl Başkanı Avukat Mustafa Özer'in arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu araba hurdaya döndü.
25 haziran gecesi Özgür Halk dergisi, Medya Güneşi dergisi ve insan Hakları Derneği'nin Diyarbakır şubesinin de bulunduğu Temiz Apartmanı'nda bombalar patladı.

28 Haziran gecesi 2000'e Doğru Diyarbakır bürosunun bulunduğu Çalışkan Apartmanı'nda tehdit ilanı yapıştırıldı:

"Apartman sakinleri! 2000'e Doğru ve piçlerini dışarı atın. Aksi halde bu bina havaya uçacaktır. Can ve malınızdan biz sorumlu değiliz."

Aynı gece bir gazete bayii havaya uçuruldu!
Haziran ayı boyunca süren bu eylemler kentteki havayı çok gerginleştirmişti... Vedat Aydın cinayeti ise tansiyonu çok artırmıştı.

Vedat Aydın'ın cenazesi işte böyle bir ortamda kaldırılacaktı. Cenaze alelacele gömüldüğü Maden'den çok uzun bir araç konvoyuyla Diyarbakır'a getirildi. Konvoy Diyarbakır'a girdiğinde bütün yolları polis, asker ve özel timin tuttuğu görüldü. Kente giriş çıkış kontrol altına alınmıştı. Silvan, Batman ve Mardin'den girişler yasaklanmıştı.
Saat 14.00 sıralarında cenaze, namazın kılınacağı Sümer Camii'nin önüne getirildi. HEP Genel Başkanı Fehmi Işıklar burada 10 bin kişiye hitap etti.

Cenaze Kortejine Ateş Açılıyor

Saat 15.00 sırasında cenaze korteji Mardinkapı'nın yanındaki mezarlığa doğru yürüyüşe geçti. Bu arada kortejdekilerin sayısı 50 bini buldu.
Urfakapı önlerinde sivil kıyafetli güvenlik güçleri ile yürüyenler arasında, birkaç dakikalık atışma oldu. HEP otobüsünden, "Taş atmayın taş atan bizden değildir" anonsu ile kitle sakinleştirildi.

Kortej, Mardinkapı Polis Karakolu'nun önüne geldiğinde burada maskeli sivil giyimli, eli silahlı kişiler görüldü. İlk çatışma burada meydana geldi. "Rütbesi belli olmayan bir jandarma subayının" emri ile korteje ateş açıldı. Ateş beş dakika sürdü. Kitle yine yatıştırılmaya çalışıldı. Ancak yürüyenler de giderek tahrik olmaya başlamışlardı...

Bu son olayın ardından kortejin bir bölümü mezarlığa girdi, geri kalanı ise Mardinkapı Karakolu'nun önünden geçişine izin verilmediği için arkada kaldı.
Saat 18.00'te 30 bin kişi mezarlığa ulaştı. Vedat Aydın Mardinkapı Mezarlığına defnedilirken HEP Genel Başkanı Işıklar telefonla Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu ile görüştü.

Işıklar, otobüsün üzerinden Kozakçıoğlu ile aralarında geçen konuşmayı halka şöyle anlattı:

"Ben Kozakçıoğlu'ndan söz aldım. Şimdi sizler bize yakışır bir biçimde sessizce evlerinize dağılın. Yolunuz kesilmeyecek, ateş edilmeyecek. Biz herkes evine ulaşıncaya kadar burada bekleyeceğiz. Daha sonra yaralı ve gözaltındaki arkadaşlarla ilgileneceğiz".

Yaklaşık 30 bin kişilik topluluk beşerli gruplar halinde kente dağılmaya başladı. İşte büyük olay bundan sonra çıktı. Halkın üzerine ateş açıldı. Kurşun yağıyordu. Çığlık çığlığa bağıranlar, kaçarken düşüp ezilenler... Binlerce insan panik halindeydi. Atılan göz yaşartıcı bombalar nedeniyle göz gözü görmüyordu.

Bu sırada mezarlıkta bekleyen HEP otobüsünün çevresi özel tim tarafından kuşatıldı. Otobüsün dışında bulanan herkes arabaya dolduruldu. Otobüsün içerisinde 70 kişi vardı. İçeride aralarında milletvekilleri ile yerli-yabancı gazeteciler de bulunuyordu. Özel tim önce otobüsün tekerleklerine ateş açtı. Arkasından otobüsün üst camlarına kurşun yağdırdı. Kırılan camlardan içeriye üç el sis bombası atıldı. İçeridekiler dışarı fırladı. Otobüsten çıkanlar özel tim tarafından yere yatırılarak dövülmeye başlandı. Genel Başkan Fehmi Işıklar, milletvekilleri İbrahim Aksoy, Adnan Ekmen, Ahmet Türk kalaslarla dövüldü. Dayaktan gazeteciler de nasibini aldı. Fotoğraf makinaları, teypler kırıldı.

Diyarbakır savaş alanına dönmüştü. Sonuçta 7 kişi öldü, 800 kişi yaralandı.

9 Ağustos 1991 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdür Vekili Nurdan Akçay ile Jandarma Kurmay Binbaşı M. İhsan Batı'nın hazırladığı "Olay Ayrıntılı Rapor'da ilginç bir cümle var:

"Bu ve benzer olaylarda bundan böyle görev alacak kuvvetler birbirleriyle daha dikkatli ve koordineli bir şekilde, muhabere gizliliğine riayet edilerek kullanılmalıdır."
Raporda böyle bir cümlenin geçmesinin nedenini, Binbaşı Ersever'in anlattıklarını dinleyince anladım...

Hepsi Silahlı 100 İtirafçı

Binbaşı Ersever Vedat Aydın cinayetini pek anlatmak istememişti:


"Çok karışık bir olaydır o. Ben de tam çözemedim" derken bana öyle geldi ki, bu olayın sorumlusu kendisiydi!... Çünkü 2000'e Doğru'nun apartmandan çıkarılması için kapısına yapıştırılan ilanları anlatırken gözleriyle gülüyordu. Sanki, "Biz yaptık" demeye getiriyordu. Bana göre 1991 yılının Haziran ayında patlayan bombaların Vedat Aydın cinayetiyle direk bağı vardı. Provokasyonlar için ortam hazırlanmıştı...
Ortamı hazırlayan Binbaşı Ersever'in, Vedat Aydın'ın katillerini bilmemesi olanaksızdı. Ancak Ersever susuyordu. Sadece, "çok karışık bir olaydır o. Herkes bir şeyler söyledi bu olay hakkında. Ancak benim bilgim yok. Bilgim olmadığı hiçbir olay hakkında da konuşmam ."

Bu sözlerinden sonra ilginç bir şey söyledi: "Eğer Diyarbakır Emniyet Müdürü Ramazan Er olmasaydı, o gün çok kan dökülecekti! Ölü sayısı çok artardı. Ben olayları telsizden izliyordum. Emniyet görevlisinin biri Ramazan Er'i uyardı; 'Efendim sivil giyimli 100 kişi korteje doğru ellerinde pankartlarla geliyorlar. Hepsi silahlı, Vedat Aydın'a küfür ediyorlar. En Büyük Türkiye diye bağırıyorlar. Ne yapalım?' Ramazan Er, o topluluğun cenaze korteji ile karşılaşması sonucu neler olacağını hemen anladı. Emrindeki birçok polisi bu 100 kişiyi durdurmakla görevlendirdi. Sanıyorum bu 100 kişi pro-vokasyan için görevlendirilmişti! Emniyet Müdürü büyük bir olayı önledi. İki grubu birbirine yaklaştırmadı."

Kimdi bu 100 kişi? Ersever, "Bilmiyorum, belki cezaevindeki itirafçılar olabilir!" dedikten sonra ekledi: "Diyarbakır'daki olaylardan sonra bazı milletvekilleri HEP'ten koptu. Korktular herhalde!"
Binbaşı Ersever, Vedat Aydın olayını anlatmak istemiyordu. Ancak ben gerekli mesajı almıştım...

Ersever röportajında ne demişti:

"Cenaze törenlerinde katliam yaparsınız, kitleyi oraya çeker yıldırırsınız!"

Diyarbakır aydınlarının seçkin bir temsilcisi olan, çevresinde çok sevilen Vedat Aydın gibi bir kişinin öldürülmesinin bir amacı vardı. Bir aydır Diyarbakır'da patlayan bombaların da bir anlamı vardı.
Kanlı bir pusu hazırlanmıştı. Cenazede provokasyon yapılacaktı. Tıpkı l Mayıs 1977 yılında İstanbul Taksim'de 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan provokasyon gibi... 12 Eylül darbesinden sonra ilk kez bir kitle eylemine sahne olan Diyarbakır'da, Binbaşı Ersever'e göre, provokasyon tam uygulamaya konulmamıştı.

Ancak sonuçta istedikleri amacı elde ettiklerini söylemek ister gibi, "Diyarbakır'daki olaylardan sonra bazı milletvekilleri HEP'ten koptu. Korktular herhalde!" diyordu.
Vedat Aydın cinayetinin bir "amacı" vardı. Peki 74 yaşındaki Musa Anter neden katledilmişti?

Musa Anter Cinayeti

Güneydoğu'da Eylül ayları hep sıcak geçer. Tıpkı 1992'nin Eylül'ü gibi... Diyarbakır Belediyesi, Kültür ve Sanat Festivali kapsamında Kürt Enstitüsü ve HEP kurucusu, Yazar Musa Anter'i kitaplarını imzalamak üzere Diyarbakır'a davet etmişti.
Diyarbakır, Batman, Silvan başta olmak üzere bölgede hemen her gün faili meçhul cinayetler işleniyordu. Bu nedenle Musa Anter polis tarafından devamlı izleniyor, korunuyordu. Musa Anter, Diyarbakır Büyük Otel'de kalıyordu.
19 Eylül 1992 tarihinde 23.00 sıralarında otele gelen iki kişi resepsiyon görevlisine Musa Anter'le görüşmek istediklerini söylemişlerdi.

Resepsiyon görevlisi Musa Anter'i telefonla arayıp durumu bildirmiş, 74 yaşındaki Anter resepsiyon görevlisine yorgun olduğunu kimseyle görüşemeyeceğini belirterek "Odasında bulunmadığını" gelen kişilere söylemesini istemişti. Resepsiyon görevlisinin, Musa Anter'in otelde bulunmadığını söylemesi üzerine gelen "ziyaretçiler" otelden çıkıp gidiyorlar. Ancak bir saat sonra tekrar otele geliyorlar, Görüşme isteklerini tekarlıyorlar.

Anter, resepsiyon görevlisine "Bu saatte babam gelse görüşmem" yanıtını veriyor. Gelenler tekrar otelden ayrılıyorlar. . 20 Eylül günü Anter festival çerçevesinde çeşitli etkinliklere katılıyor. Birçok dostuyla, hayranıyla sohbet ediyor. Kitaplarını imzalıyor. Saat 18.30'ta otele dönüyor. Otelin ikinci katında akrabası Orhan Miroğlu ile oturup sohbet ederken resepsiyondan çağırılıyor. Telefon geldiği söyleniyor. Telefonda görüştüğü şahıstan kendilerini otelden almak üzere birinin gönderilmesini istiyor.

Kısa bir süre geçiyor. Bir gece önce otele gelen iki kişiden biri, resepsiyona, Anter'le görüşmek istediğini bildiriyor. Resepsiyon görevlileri durumu Anter'e iletiyor. Anter'in olumlu yanıt vermesi üzerine söz konusu kişi ikinci kata Anter ile Miroğlu'nun yanına çıkıyor.

Saat 20.15 sıralarında Musa Anter, Orhan Miroğlu ve "ziyaretçi" otelden çıkıyorlar Bir taksiye binip uzaklaşıyorlar. Taksi, Diyarbakır Seyrantepe istikametine doğru gidiyor. Otobüs terminalini geçip Ergani yoluna devam ediyor, sonra birden Silvan yoluna sapıyor. TEK İşletme Müdürlüğü'nün karşısında duruyor. Arabadan iniyorlar. Taksi çekip gidiyor. Seyrantepe 36'ıncı sokağa doğru yürüyorlar.

"Ziyaretçi" aniden silahını çıkararak Musa Anter'e dört kurşun sıkıyor. Kurşunlar Anter'in sol bacağına, kalbine, kafasına ve eline isabet ediyor. Orhan Miroğlu ise göğsünden ve elinden iki kurşun yarası alıyor.
Anter ve Miroğlu Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürülürken, Musa Anter yolda yaşamını yitiriyor.

Anter'in vurulduğu duyulduktan hemen sonra olay yerine giden Diyarbakır Söz gazetesi'nin üç muhabiri esrarengiz bir şekilde kaçırılıyorlar. Zeki Özer, Hüseyin Çiçek ve Ferit Aslan adlı muhabirler cinayetin işlendiği yerin yakınında 21 SV 004 plakalı Renault marka bir otomobilde bulunan silahlı üç kişi tarafından zorla götürülüyorlar.

Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan'ın araya girmesi sonucu, 21 Eylül 1992 günü sabaha karşı saat 02.00 sıralarında Elazığ yolunda üç muhabir serbest bırakılıyor!....
Muhabirleri kimler kaçırmıştı? Muhabirler tanımıyordu. Güvenlik Kuvvetleri ise olayı araştırıyorlardı! 21 SV 004 plakalı otomobil ise Silvan'dan Adıyamanlı bir köylüye satılmıştı. Bu nedenle araba plakası Adıyaman Emniyet Müdürlüğü tarafından Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne iade edilmişti. Plaka Henüz kimseye verilmemişti...

Musa Anter'in "ziyaretçisi" kimdi? Anter bu kişiyi tanıyor muydu?
Binbaşı Ersever'e, Musa Anter cinayetini de sordum. Ancak Binbaşı bu olay hakkında da konuşmak istemedi. Sadece, "Sen bir araştır bakalım; Musa Anter o gün itirafçılarla PKK'lıları barıştırmak için yapılacak toplantıya mı gidiyordu?"

Anter cinayetini ayrıntılarıyla anlatması için çok ısrar ettim. Ama Ersever hep "Önce sen bu konuyu araştır, ondan sonra konuşuruz hem bunu bana niye soruyorsun? Git, adı Orhan mıydı neydi ona sor! Anlatsın sana nereye gittiklerini." "Ecevit Irak Ajanı!"

Ersever basına çatmaya başladı. "Her aldığınız haberi doğru olup olmadığına bakmadan yazıyorsunuz. Geçen gün televizyonun karşısına geçtim. Uzun boylu, yakışıklı, yılların gazetecisi ve televizyon programcısı bir adamı seyrettim. Güya her haberi çekinmeden yaparmış. Yahu arkadaş, adam 1981 yılında Soğukoluk'tan 20 tane kızı Ortadoğu'ya sattı. Sonra tutup Soğukoluk'un haberini yaptı! Mutlaka Soğukoluk'un patronlarıyla arası açıldığı için televizyon haberini yaptı. Bu adam Florya'daki kendi gece kulübünün haberini yapsın. Sırası gelirse biz de bu bildiklerimizi ortaya dökeriz. Benim zavallı halkımın bilmediği o kadar büyük gerçekler var ki; sen biliyor musun Ecevit'in bir Irak ajanı olduğunu!"

Ecevit'in Irak ajanı olduğunu söyleyince aramızda şöyle bir dialog geçti:

-Şimdi sen de o çok kızdığın bizim basına benzemeye başladın, asparagas haber diye buna denir işte
-Sana belgesini getireyim, kendi gözlerinle gör.
-Eğer elinizde bir belge varsa bile, bu belge CIA tarafından hazırlanıp size sızdırılmıştır. Amerika bugün Ecevit'in Irak'ın yanında olmasından, ambargonun kalkması için yaptığı girişimlerden, Çekiş Güç'ü istememesinden son derece rahatsızdır. Bu tür belgelerle Ecevit'i yıpratmak istiyor. Ancak sen yine de getir. Bakalım, içinde neler var.
-Belki biliyorsundur; Türkiye 1937 yılında Irak'la hudut protokolü yaptı. 1987 yılında bu hudut protolünü yeniledik. Yeni anlaşmaya göre, Türkiye Irak'a yapılacak sınır ötesi operasyonlarında Bağdat'a mutlaka haber verecekti. Bu nedenle Diyarbakır'da bir Iraklı subay, Bağdat'ta bir Türk subay görevlendirilecekti. Türk subaylarından biri de bendim. Irak'ta irtibat subaylığı da yaptım".

Belgeyi Irak'ta ele geçirdiğini söylüyordu. Bir sonraki buluşmamızda belgeyi getirecekti. Kitaplar: Arapça, Farsça.
O sırada Ersever'in beyaz naylon torba içinde üç cilt kitabı dikkatimi çekti. Kitaplarla ilgilendiğimi anladı. Çıkarıp masanın üzerine koydu. Arapça-Farsça sözcüklerdi.

"Sadece Kürtçe öğrenmekle kalmadım. Arapça da bilirim. Ancak Kürtçe kadar değil. İlerletmek için aldım bu kitapları." Bugüne kadar kitaplara çok para verdiğini söyleyince, "Kitaptan gelen kitaba gider. Sizin yazdığınız kitaplar da çok satıyor" dedim.
"Satıyor ama biz parasını alamıyoruz" diyerek kağıt kalem çıkardı. Hesap yapmaya başladı.
Bazı rakamları topladı, çıkardı, sonunda, "İşte bana toplam olarak kala kala 2 milyon kaldı" dedi.
"Arabayı Satacağım"
"Bu iki kitabı başka bir yayınevi basıp dağıtsa idi, etkisi çok daha fazla olurdu. Ne yapalım ki gerçek şu, herkes PKK'dan korkuyor. Korkudan basacak matbaa bulamadık arkadaş. Gittik yine mecburen askerlikten ayrılma kitapçılık yapan MHP'li arkadaşlara. Yeni Düşünce gazetesi de reklamını yapınca kitabın etkisi azaldı tabii.

Geniş kitleye hitap edemedik. Bu kitapda yazılanlar benim ve arkadaşlarımın fikirleridir. Aslında kollektif yazılmış bir kitapdır. Paranın bir bölümünü bu arkadaşlara verdim. Bana kala kala 2 milyon kaldı. Sonuçta parasız kaldık. Arabamı satacağım bugün. Saat 17.30'ta satın alacak adamla görüşeceğim."

Ersever bu arada üçüncü kitabının yazımının bittiğini söyledi; "Bugünlerde dizgiye vereceğim." Piyasaya çıkmadan önce kitabına bir gözatmak istediğimi söyledim.
"Memmuniyetle, bak içinde neler neler bulacaksın. Apo'nun bilinmeyen yönlerini gözlerinin önüne sereceğim. Bu adam Ermeni'dir, bunu ispatlayacağım." Kitabının adını "Şam'daki Kemancı" koymayı düşünüyordu 4 Eylül 1993 tarihinde Batman'da DEP Milletvekili Mehmet Sin-car'ın öldürülmesi o günlerde hâlâ gündemdeydi. "Mehmet Sincar'ı kim öldürdü? "diye sordum...

Yıldız Timleri: "Lojmanlarda Kalıyor"

DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın katilini sorduğumda Ersever biraz durakladı.
"Alaattin Kanat adını hiç duydun mu?" diye sordu. Duymuştum. Ancak "hayır" yanıtını verdim.

Alaattin Kanat'ı anlatmaya başladı:

- Mardin Ömerli ilçesi doğumlu. Sanırım 1986 yılında PKK'ya katıldı. Örgüt içinde hızla yükseldi. Generalliğe kadar terfi etti. Kod adı zaten General Zinnar! Mardin ve Batman bölgesi sorumlusuydu. 1990 yılında İstanbul so-rumluluğuna atandı. Burada Diyarbakır Cezaevi Komutanı Yardımcısı Binbaşı Esat Oktay Yıldıran'ı öldürdü. Apo, Alaattin Kanat'ı Bekaa'ya dönüşünde askeri törenle karşıladı. Bu adam PKK'nın en değerli komutanlarından biriydi. Ancak daha sonra örgüt ile ters düştü. Apo, Alaattin Kanat'ın öldürülmesi için Bayram Akkuş adlı bir militanı İstanbul'a gönderdi. Ancak Kanat, Bayram Akkuş'u öldürdü. Örgüt ile ipleri iyice koptu. Gelip bize teslim odu. İtiraflarda bulundu. O güne kadar bizim ele geçirdiğimiz en önemli PKK'lı General Zinnar'dı.
- Alaattin Kanat bugün Diyarbakır'da Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin lojmanlarında kalıyor. Bu lojmanlar Kurtoğlu mahallesindedir. Alaattin Kanatın eşi hemşiredir, lojmanda birlikte kalıyorlar.
- Alaattin Kanat'ın 30-40 kişilik sadece itirafçılardan oluşan bir ekibi vardır. Bu ekibi Diyarbakır Cezaevi'nde itirafçılar koğuşunda yaptı. Cezaevine yeni bir 'kuş' geldiğinde bunlar hemen onu ekibin içine almaya çalışırlar.
- İtirafçıların oluşturduğu timlere Yıldız Timler denir. Elimizde birçok Yıldız Timi vardı. Sadece itirafçı kadınlardan oluşan bir Yıldız Timi göndermiştik dağlara, oldukça faydasını görmüştük.
- Dediğim gibi bu itirafçılar ekiptir. Ekibin bir diğer üyesi Recep Tiril'dir Psikopatın tekidir. Bir diğer eleman Salman kod adlı... "

Binbaşı Ersever, Salman kod adlı itirafçının adını bir türlü anımsayamadı. "Allah Allah yaşlanıyorum galiba. Yahu bu adamın adını nasıl hatırlamam. İnsanın annesinin, babasının ismini unutması gibi bir şey. Neyse ben hatırlayınca sana söylerim" deyip ekibin diğer üyelerinin isimlerini vermeye devam etti:

- Bu Salman kod adlı adam Eruhlu. Ekibin diğer üyesi Adem Yakın. Batmanlı. Karısı Cizreli. Adem Yakın 1990 yılında Tahtoraş (Adı tam bu olmayabilir SY.) çatışmasında yakalandı. O da itirafçı. Bunların hepsi Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin lojmanlarında kalıyorlar. Valilik personeli ve Jandarma Bölge Komutanlığı personeli ile aynı yerde.

- Bu adını hatırlayamadığım Salman kod adlı kişi eroin ve silah kaçakçılığı işlerini de yürütür. Hatta itirafçı olduktan sonra gasp suçundan da içeriye düştü. Tabii hemen çıkarıldı.
"Siz doğru yazdınız; Bu eroin-silah kaçakçılığı işinde Jandarma ve polis de vardır. Bunların hepsi işbirliği yaparlar."

Milletvekili Mehmet Sincar Cinayeti

Bu arada hemen konuyu değiştiriyor. Mehmet Sincar cinayetine geliyor.

"Hürriyet gazetesi'nde okudum, DEP milletvekilleri Leyla Zana ve Hatip Dicle basın toplantısı yapmışlar, katilin Alaattin Kanat olduğunu söylüyorlar. Batman'a gittiklerinde birkaç sefer Alaattin Kanat'la karşılaşmışlar herhalde.
"Mehmet Sincar olayında Alaattin kanat ile Batmanlı Adem Yakın var. Bak, Alaattin Kanat kesinlikle tetik çekemez. O ekibin beynidir." "Adem Yakın mı?" diyorum. Onaylar gibi gülümsüyor, "evet" anlamda kafasını sallıyor.
"Adem Yakın da PKK'nın komutan seviyesindeki önemli adamlarından biriydi. İtirafçı oldu. Bu itirafçılardan önemli adamlar 1986 yılından beri Olağanüstü Hal Bölge Valiliği lojmanlarında oturuyorlar. Bunların hepsini devlet besliyor. Açın sorun Ünal Erkan'a, bu itirafçıların resmi sıfatları var mı? Neden lojmanda oturuyorlar? Adem Yakın, 1986 yılından beri lojmanlarda oturuyor. Bu ekibin tetikçisi Adem Yakın'dır. Kısa boylu, esmer suratlı, tıknaz biridir."

Ersever yine çok önemli bilgiler veriyordu İtirafçıların diğer "icraatlarını" da anlatmaya başladı:

İtirafçılık Kurumu Nasıl İşliyor!

- Önce itirafçılar iyi çalıştı doğrusu. Mesela sadece kadın itirafçılardan bir tim oluşturdum. Çok iyi istihbarat topladılar. Ancak daha sonra itirafçılar para işlerine girdiler.
- "Bunların bir başka yaptıkları iş ise şudur; PKK'ya vergi veren yani haraç veren kişileri tespit ederler. Bu kez kendileri gidip haracı veren adamı tehdit ederler. 'PKK'ya para verdiğini öğrendik, seni götürüp işkence yaparız' diye korkuturlar, şantaj yaparlar. Adamlar ise bu kez itirafçılara para verir!
- Biraz önce söylediğim gibi bunlar uyuşturucu kaçakçılığı da yaparlar. Van-Hakkari operasyonlarını bu ekip yapar. Diyarbakır Cezaevi'ne uyuşturucuyu da bunlar sokar.
- Yine bunların yaptıkları bir başka iş; gasp. Araba kaçırıp satarlar. Adam soyarlar. Bak, bir devlet yetkilisi çıkıp da 'Bunlar doğru değil, Ersever yalan söylüyor' diyemez. Devlet bunların hepsini biliyor ve göz yumuyor. İtirafçılara mecbur kalmıştır koskoca Türkiye Cumhuriyeti.
- Bu adamlar devleti de soyuyorlar; Pişmanlık Yasası'ndan yararlanıyorlar. Yasaya göre bir itirafçı diyor ki, 'Ben bakkallık yapacağım.' Kiraladığı dükkanın kontratını ve aldığı malların faturasını getiriyor, devlet bu giderlerin parasını hemen ödüyor. Üstelik bununla da kalmıyor. Bu adamlara her ay istihbarat ödeneğinden 2-3 milyon lira harçlık veriyor.

"Bu itirafçılar çok acımasız insanlardır. Bizden daha milliyetçi kesilmişlerdir. Bir numaralı PKK düşmanıdırlar."
"Adem Yakın, Cudi Dağı'nda bir çobanın kafasını testere ile kesip bize getirdi."

Ersever bir ara konuşmasına kısa bir ara verdi, Sonra sözlerine. "Çok pişman olmuş bir adam" havası ile devam etti: "Bu itirafçıları ve ajanların kullanılmasını ben istedim. Bu adamlar PKK'nın herşeyini biliyorlardı. İyi yetişmişlerdi, tabii hepsi değil. Bunlarla günlerce operasyona giderdik, gıkları çıkmazdı. PKK'ya benden daha fazla düşmandılar. Sonra sayıları çok arttı. Şirazeden çıktılar. "

Ersever'in anlatmasını istediğim bir diğer konu, 1991 yılı ortalarından beri bölgede yüzlerce kişiyi öldüren "Hizbullah" örgütünün nasıl kurulduğu, devletle ilişkisinin ne olduğu, tetikçilerinin kimler olduğuydu. Ersever daha önceki konuşmalarımızda bu soruyu hep geçiştirmişti, Adem Yakın'ı anlatırken birden konu "Hizbullah" konusuna geldi.

"Hizbullah'ın Tetikçileri İtirafçılar"

"Hizbullah ile bağlantılı olan iki kişi Alaaddin Kanat ile Adem Yakın'dı, Bunların bize hep söylediği şu olmuştur; 'Hizbullah PKK'nin düşmanıdır. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur. Güvenlik güçleri kesinlikle Hizbullah ile uğraşmasın, onun yolunu açsın.' Adamların dediği de oldu. Güvenlik kuvvetleri 'Hizbullahı' koruyup, güçlendirmişlerdi. 'Hizbullah'ın tetikçilerinin çoğu itirafçıdır." Saat 17.40 olmuştu. Ersever, "Gitmem gerekiyor" diye ayağa kalktı. Her seferinde olduğu gibi yine hesabı kendisi ödedi. Bunu anımsatınca "Söz gelecek sefer parayı sana verdireceğim" dedi.

Ersever, tam ayrılırken döndü, "Bugün anlattıklarımın hiçbirini yazma. Mahkeme sonrasında yan yana gelelim. Daha sana anlatacağım çok olaylar var. Hele şu mahkeme bir sonuçlansın" dedi. "Mahkemeden bir iki gün önce Ankara'ya geleceğini, beni arayacağını sözlerine ekledi, "Arkadaşlara selam söyle. Eğer mahkemede söylediğim gibi tanıklık yaparsanız, ben bu işten yırtarım.".

Tam gidecekken gene durdu, sonra "Allah Allah, inanılmaz bir olay, şu Salman kod adlı herifin adı bir türlü aklıma gelmedi" diyerek yürüdü gitti.
Bu Ersever'i son görüşümdü....
Gazeteye döndüm. Aradan yaklaşık bir saat geçmişti. Adının "Ahmet" olduğunu söyleyen biri beni arıyordu!
Telefonu aldım. Karşıdaki ses, "Sonunda hatırladım, Adil Timurtaş" dedi. Ersever sonunda Eruhlu Salman kod adlı kişinin isminin Adil Timurtaş olduğunu anımsamıştı.
Adil Timurtaş adını verdikten sonra "iyi günler" deyip telefonu kapattı.

İtirafçılar Arasındaki Rekabet Binbaşı Ersever'in anlattığı itirafçılardan bazılarının adını önceden biliyordum.
24 Haziran 1990 tarihli 2000'e Doğru dergisinde 87 itirafçı üzerine yapılmış bir araştırma vardı.

İşte bu araştırmadan bazı notlar:

"Diyarbakır'da kıdemli, sadık itirafçılar var. Bunlara aylık 250 bin TL veriliyor. İbrahim Yalçın, Adil Timurtaş, Recep Tiril, Halit Çelik, Hasan Adak, Halil Külter, Sadık Babat bunlardan. 'Özel hakları' var. Cezaevi yönetimi, itirafçı koğuşlarına porno kaset ve posterler dağıtıyor. 'Güvenilir' konumda olanlar zaman zaman dışarıya 'eğlenceye' götürülüyor. İstanbul'a gidenler bile varmış. Mahsun Korkmaz'ın öldürülmesini sağladığını anlatan itirafçı Adil Timurtaş koğuşta İstanbul'da genelevde ve pavyonda nasıl eğlendiğini anlatıyor.

- İtirafçı koğuşlarında müthiş bir rekabet yaşanıyor: Ağalık rekabeti. Kim örgüte daha fazla zarar verdiyse onun şansı fazla. Bu nedenle sürekli yeni itiraflar üretiliyor. Diyarbakır'da itirafçı koğuşlarında sık sık kavga çıkıyor bu nedenle. Üstelik cezaevi müdürleri itirafçı gruplar arasında taraf tutarak birbirlerine düşürüyorlar...

- İtirafçılar arasında Suriye ve Irak vatandaşları da var. Mardin bölgesinde çıkan bir çatışmada yakalanan Suriyeli Ramazan Muhammed devletin en sadık itirafçılarından. Yine Suriyeli Mehmet Bora ve Velit Hüseyin çatışmalarda yakalanmışlar. 17 yaşında iki Iraklı var; İdris Salih ve Telli Haydar. Onlar da itirafçı.
Binbaşı Ersever'in itirafçılarla ilgili olarak anlattıklarından hiç kuşku duymadım. Geçmiş yıllarda cezaevlerinden gizlice dışarı çıkarılıp tetik çektirilen itirafçılar artık bu işleri aleni yapmaya başlamışlardı.

Öyle ki, "devlet için" nasıl "kelle götürdüklerini" mahkemelerde bile çekinmeden anlatıyorlardı:

"Operasyonlara Gidiyorum Mahkemenize Gelemeyeceğim"
Bunlardan biri de Abidin İvak'tı. Abidin İvak 1991 yılında PKK saflarına katılmıştı. Mahsum Korkmaz Akademisi'nde eğitim gördükten sonra Tatvan bölgesinde görevlendirilmişti.

30 Eylül 1992 tarihinde buradan İstanbul'a gitti. 20 Aralık 1992 tarihinde polis tarafından yakalandı. Pişmanlık Yasası'ndan yararlanmak üzere itirafçı oldu. İtiraflarıyla İstanbul'da 16 kişiyi yakalattı. İvak ve itirafları sonucu yakalananlar hakkında İstanbul DGM dava açtı. Bu arada itirafçı İvak örgütsel faaliyet gösterdiği Bitlis yöresine götürüldü. İvak burada da 20 kişiyi yakalattı. Bu kez Diyarbakır DGM İvak hakkında tutuklama kararı çıkardı. Ancak İvak Bitlis yöresinde "görevdeydi!" 14 Haziran tarihinde Diyarbakır DGM zaten cezaevine hiç uğramayan İvak hakkında tahliye kararı verdi!

Ancak işler İstanbul DGM'de iyi gitmiyordu. İstanbul'da süren davada birçok kişi İvak'ın itirafları sonucu tutuklanmıştı. Avukatlar İvak'ın duruşmaya getirilmesini talep ediyorlardı. İstanbul DGM ise İvak'ın Diyarbakır DGM'deki davasını gerekçe göstererek İvak'ı getirtmiyordu. Ancak Ivak Diyarbakır'daki davadan tahliye edilince İstanbul DGM İvak'ı istemek zorunda kaldı.

İtirafçı Ivak 31 Ağustos tarihinde İstanbul DGM'ye bir faks çekti: "İstanbul Cezaevi'nde itirafçı koğuşu olmadığı ayrıca sürekli izne çıktığımdan dolayı mahkemenize gelememekteyim. Diyarbakır 3 nolu DGM hakkımda tahliye kararını vermesine karşın halen aynı suçtan yargılanmam beni her yönden mağdur etmiştir. Şu an güvenlik kuvvetleriyle operasyonlara katılmam her yönüyle devletin yanında olduğumun göstergesidir. 9 Eylül tarihli duruşmamda tahliye kararımın onaylanarak tarafıma iletilmesini talep ederim.".

İvak adres olarak, Diyarbakır DGM'deki davadan tahliye edilmesine rağmen İstanbul'daki davasının sürüyor olması nedeniyle Diyarbakır E tipi Cezaevi'nin B/38'inci koğuşunda kalıyordu, buranın adresini vermişti. İvak'ın el yazısı ile kaleme alıp gönderdiği faksın üzerinde 655 24 telefon numarası vardı. Bu telefon numarası ise Bitlis Emniyet Müdürlüğü'ne aitti! Diyarbakır cezaevinde kalıyor, Bitlis'ten faks çekiyordu...

İvak, davasının Diyarbakır DGM'ye gelmesi için çaba harcıyordu. 23 Temmuz 1993 tarihinde Diyarbakır DGM'ye bir dilekçe verdi. "Kendi isteğimle ve arzumla güvenlik güçlerine samimi ikrarlarım sonucu İstanbul'da 16 kişilik örgüt mensubunun silahlarıyla birlikte yakalanmasını sağladım. Daha sonra Bitlis'ten gelen güvenlik güçlerine Bitlis ilinde faaliyetlerim olduğundan buraya gelerek içinde kendi grubum dahil örgüt mensupların ölü ve sağ ele geçirilmelerin sağladım. Yaklaşık 8 aydır defalarca yüce mahkemenizden gerekli kararlar alınarak güvenlik güçleriyle operasyonlara katıldım. Sürekli güvenlik güçleriyle çalıştığımdan dolayı İstanbul'daki mahkememi takip etmem söz konusu olmamıştır. İstanbul cezaevinde itirafçı koğuşu olmadığı ayrıca sürekli izne çıktığımdan buradaki mahkemeye gitmem imkân dahilinde değildir. Yüce Mahkemenizden büyük ricam dava dosyamın Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne getirilmesini sağlayacak girişimlerin olmasını talip ediyorum".

İvak Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'ne de başvuruyor. 28 Temmuz 1993 tarihli başvurusu şöyle:

"Burada 8 aydan beri sürekli izindeyim. Başta grubum olmak üzere birçok kellenin alınmasını ve silah, sığınak ve örgüt milislerini, şehir komitesini yakalattım. İstanbul'da davam sürüyor. Oraya gitme imkanım olmadığı için siz devlet büyüğümüzün elinden gelen çabayı göstermesini rica eder, İstanbul'da bulunan dava dosyamın Diyarbakır'a aktarılması konusunda elinizden geleni esirgemeyeceğinizi rica ederim."

8 aydır Bitlis Emniyet Müdürlüğü'nün emrinde görev yapan itirafçı Abidin İvak kimlerin "kellesini almıştı?"

Bu olay bir gerçeği ortaya koyuyordu: Diyarbakır Cezaevi'ndeki itirafçılar Kontrgerilla eylemlerinde tetikçi olarak kullanılıyordu.
Binbaşı Ersever bu olayların tüm ayrıntılarını bana anlatacağını söylemişti.
Daha önce basında itirafçılarla ilgili çıkan haberleri okuyarak Ersever'le sıkı bir görüşme yapmayı planlıyordum.
İtirafçılarla ilgili araştırma yaparken 13 Ekim 1993 tarihli Panorama dergisinde ilginç bir haber yayımlandı...

Yücel Y. Anlatıyor

Binbaşı Esever'le son görüşmemizin tarihi 8 Ekim 1993. 12 Ekim günü Kanal 6 ekranlarında bir reklamın sportları sık sık gözüme çarpıyor: "Basında ilk kez... Bir Kontrgerilla elemanı anlatıyor... Ben kontrgerilla iken ..."vs.
13 Ekim tarihli Panorama dergisini aldım. Baktım ki Yeşil, bu kez Panorama dergisinin sayfalarına " konuk " olmuştu.
Panorama muhabiri İsmail Hakkı Yılmaz, Yeşil'in kontrgerilla timinde görev yapan 23 yaşındaki Yücel Y. ile konuşmuştu.

Haberde Kontrgerillanın bir başka yönüyle ilgili bilgiler vardı; Gaziantep'in Nizip ilçesine bağlı bir köyde yaşayan Yücel Y. 71/1 tertip olarak Manisa'nın Kırkağaç İlçesinde Jandarma Komando eğitimi gördüğünü söylüyordu. Anlattığına göre; Kamuoyunda kontrgerilla olarak adlandırılan Özel Harp Dairesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki çatışma bölgelerinde 1984 yılından beri A timleri adı verilen özel görevler için yetiştirilmiş birimler aracılığıyla faaliyet göstermekteydi. A timleri sadece subay ve astsubaylardan oluşmaktaydı. Çatışma bölgelerinin genişlemesi ve Özel Harp Dairesi'nin yeni işlevler üstlenmesi çerçevesinde, 1991 yılından itibaren ayrıca B timleri oluşturulmaya başlanmıştı. B timleri subay ve astsubaylara ek olarak erleri de içine almıştı. Yücel Y. bu B timindeydi. Yücel Y. Manisa'nın Kırkağaç ilçesindeki Jandarma Okulu'nda acemi eğitimin birinci ayının sonunda tabur komutanı Binbaşı Aydın...'nın odasına çağrılmıştı. Odada kendisi gibi acemi olan üç er daha vardı. Yücel Y'nin ifadesine göre diğer üç kişi de kendisi gibi Kürt'tü. Binbaşı kendilerinin binlerce er arasından seçildiğini belirtip, dört kişinin üstün nitelikli askerler olduğunu söylemişti. Yücel Y. askerden önce futbolcu olarak uzun bir süre Nizipspor ve Kilisspor'da top koşturmuştu. Kürtçesi doğal olarak iyiydi. Siyasetten nefret ediyordu. Aslında PKK'ya karşı özel bir antipatisi olmamakla beraber sempati beslemek diye bir düşüncesi de yoktu. Binbaşı kelimesi kelimesine böyle olmasa da benzer cümleleri elindeki kağıttan okumuştu.

PKK Militanı Gibi

Binbaşı elindeki kağıdı okuduktan sonra erlere, eğer özel birliklere katılırlarsa askerden sonra kendilerine bütün devlet kapılarının açık olduğunu ve parlak bir geleceğin beklediğini söylemişti. Teklifi reddeden çıkmamıştı.
Böyle başlar Yücel Y.'nin, "PKK kıyafetli askerlik macerası." O günden sonra Yücel Y'nin saç ve sakallarım uzatması emrediliyor. Ama kendisine bunun nedeni dahil hiçbir şey açıklanmıyor. Yücel Y. saç ve sakalları uzadıktan sonra Tunceli İl Jandarma Alay Komutanlığı'na gönderiliyor.
İl Jandarma Alay Komutanlığında diğer birliklerden ayrı bir yere yerleştiriliyor.

Görevi açıklanıyor:

PKK militanı kimliğiyle kendisine verilen emirleri yerine getirmek. PKK gerillalarının klasik ayakkabısı Mekap'tan silahlarına kadar, her şeyle donatılıyor. PKK militanları arasındaki popüler isimlerden Hogir kod adı veriliyor kendisine.

Kıyafet kolay ama militan kişiliğine bürünebilmek onun terminolojisiyle konuşup, militan gibi davranmak ayrı bir meziyet! Yücel Y. nasıl "PKK militanı" olduğunu anlatıyor:

"Tunceli'de Yeşil lakaplı biri vardı. Bizi o eğitiyordu. Zaten askerliğimin çoğunu da onunla geçirdim. Yeşil Ahmet... Bir de Baran kod adlı astsubay vardı. Mesela, birbirimize PKK gibi ya kod adımızla ya da abi diye hitap ediyorduk. Bir eve gittiğimizde aramızda sadece biri konuşuyordu kural olarak. PKK gibi sadece filtresiz Bitlis sigarası içiyorduk. Gene onlar gibi sadece gece dolaşıyorduk. Gündüz ya mağarada ya da köylerde kalıyorduk. Bize herşeyi Yeşil öğretti."

Çerkeş Ethem Kod İsimli Yusuf Geyik

Yücel Y'nin bulunduğu tim çoğu zaman Yeşille birlikte PKK'ya sempati duyan köylere gidiyorlar, istihbarat faaliyeti yürütüyorlar. Gidilen evlerde ev sahibiyle sadece Yeşil muhatap oluyor. PKK propagandası yapılıyor. Köylülere PKK'ya sempati duyanlar, dağa çıkmak isteyenler "ayıklanıyor." Örneğin Tunceli'nin Hozat ilçesine bağlı bir köyde iki kızkardeş PKK'ya katılmak istediklerini belirtiyorlar. Yücel Y. kızkardeşlerden sadece birinin adını hatırlıyor: Besnan. Bu iki kızkardeş alınıp Elazığ'ın Palu ilçesi yakınlarında başka bir özel birime teslim ediliyor. Yaklaşık iki ay sonra aynı köye gittiklerinde Yeşil, ev sahibine kızlarının Suriye sınırından geçerken şehit düştüklerini söylüyor!..
Yücel Y.'nin kendisi de bilmiyordu, JİTEM elemanı olduğunu.

Yücel Y.'ye göre ilk başlarda yürütülen faaliyetler istihbarat toplamaktan öteye geçmiyor. Ancak bir süre sonra silahlı eylemlere de başlıyorlar:

"1992 yılının sonbahar aylarında işler değişti. PKK'lı olarak köy basmaya başladık, Yeşil komutasında."

Tunceli'nin Mazgirt ilçesine bağlı Dedebağ Köyü Ekim ayı içinde basılıyor. Bir korucunun evi yerle bir ediliyor. Özellikle Kars'ın Digor, Göle, Susuz, Selim ilçeleri; Elazığ'ın Ağın ve Palu ile Bingöl'ün Karlıova ve Solhan ilçelerine bağlı tarafsız köyler seçiliyor. Tarafsız köyler önce PKK'ya yardım etmeleri için gerilla kıyafetli JİTEM timi tarafından uyarılıyor, isteksiz davrananlar sıra dayağından geçiriliyor. Yücel Y.'nın deyimiyle bunlardan bazıları "saf dışı" ediliyor! Tüm bunlar ise PKK adına yapılıyor!

Yücel Y. tim mensupları arasında Yeşil'den başka TİKKO saflarında bir dönem bulunup sonra itirafçı olan Çerkez Ethem kod adlı bir kişinin de olduğunu söylüyor.
Çerkez Ethem adı daha önce 8 Mayıs 1993 tarihinde Gerçek dergisinde yer almıştı. Dergi, bu kontrgerilla elemanının portresini çıkarmıştı. Yücel Y.'nin anlattığı doğruydu.

Çerkez Ethem bir dönem TİKKO militanı. Asıl adı Yusuf Geyik. İstihbaratçılar arasındaki kod adı Çerkez Ethem, halk ise onu Bozo diye biliyor. Tunceli Merkez Geyiksu nahiyesine bağlı bir köyünden İtirafçı olduktan sonra 30 kişi yakalattırıyor. Sorgulamalarda ve işkencelerde bizzat bulunuyor. Daha önce bazı öldürme eylemlerine karıştığı için Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanıyor. Tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi'ne konuluyor. Ancak diğer itirafçılar gibi cezaevinden sık sık dışarı çıkıyor.

Çerkez Ethem'de "Komutanlığını" Yeşil'in yaptığı kontrgerilla timinin tetikçilerinden sadece biriydi!..
Şırnak milletvekili Mahmut Alınmak Yücel Y.'nin anlattıklarını 14 Ekim 1993 tarihinde yazılı soru önergesi haline getirip, Başbakan'a sordu. Başbakan henüz bu önergeyi yanıtlamadı...

Kara Listenin Bulunduğu Defter

Gerek Yücel Y'nin anlattıkları gerekse Bozo kod adlı itirafçı Yusuf Geyik'in eylemleri Binbaşı Ersever'in anlattıklarını doğuruluyordu. 18 Kasım 1993 tarihinde itirafçı Ayhan Öztürk'ün PKK'ya yaptığı "itirafları" ise, Ersever'in bana 'şimdilik bunları yazma' diye anlattıklarını teyit ediyordu: Ayhan Öztürk çok ilginç bilgiler veriyordu:

- Her itirafçı kontrgerilla elemanı yapılır. Diyarbakır Cezaevi'ne gittikten kısa bir süre sonra Alaattin Kanat ve İdris Ahmet adlı eski PKK itirafçıları beni kendi denetimlerine alarak kontracı olarak yetiştirdiler. Cezaevi döneminde bir çok itirafçı dışarı çıkarak kontra eylemi yapıyordu. Ben cezaevi dönemimde dışarı çıkmadım. Ancak Alaattin Kanat, İdiris Ahmet, Yakın ve Emin adlı itirafçılar her çıktıklarında en az 15 gün dönmüyordu. Bunların dışarıda olduğu dönemlerde birçok yurtsever öldürülüyordu. Pişmanlık Yasası'ndan yararlanarak cezaevinden çıktım. Dışarı çıkar çıkmaz beni kontrgerilla faaliyetlerinde etkin rol oynayan ve kontrgerillanın önemli adamlarından Yeşil kod adlı kişiye götürdüler.

- Son iki yıl içinde faili meçhul diye bilinen yüzlerce cinayeti Yeşil kod adlı kontrgerilla elemanı işlemiştir. Yeşil'in elinde 'kara liste' dediği kalın bir defter var. Bu defteri hiçbir zaman yanından ayırmaz. Hatta o defterle birlikte yatar. O defterde infaz edilecek yüzlerce yurtseverin ismi olduğu gibi birçok ordu ve devlet adamının da ismi var. Yeşil bu devlet ve ordu adamlarını, infazları onaylamadıkları için listeye dahil etmiştir.

Yeşil: "Devletin Bir Memuru"

"Yeşil bazen 3 bazen de 6 kişi ile birlikte gezer. Ekibini yanından hiç ayırmaz. Bir yere gitmeden önce devlet yetkililerinden yol durumu nü öğrenir. Yeşil özel harekat timi mensubu olup emirleri de direk İçişleri Bakanı İsmet Sezgin'den alıyor! Emirleri alan Yeşil bunları diğer kontrgerilla elemanlarına taksim ediyor. İtirafçı kontra Alaattin Kanat'a da eylemin projesi çizdiriliyor."
İtirafçı Ayhan Öztürk'ün "emirleri İçişleri Bakanı İsmet Sezgin'den alıyorduk" şeklindeki sözlerine inanmak oldukça güç! Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti'nin İçişleri Bakanı bu tür faili meçhul cinayetlerde bir rol üstleniyor mu?

Yeşil'in kimliği bu soruyu bir şekilde yanıtlıyor. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Yeşil hakkında araştırma yapmıştı:

Sakallı (Yeşil) Mecliste

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanlığı'nın 1 Mart 1991-31 Ağustos 1992 tarihleri arasını kapsayan Faaliyet Raporu'nun 29'uncu sayfasında Yeşil (Sakallı) ile ilgili şu bilgiler var:

"Nisan 1991'de Tunceli ilinde Sakallı kod adlı bir görevlinin vatandaşlara kötü muamelede bulunduğu iddiaları üzerine konuyu araştırmak üzere Kahramanmaraş Milletvekili Atilla İmamoğlu ile İzmir Milletvekili Akın Gönen'den oluşan bir Alt Komisyon kurulmuştur.

"14-15 Nisan 1991 tarihlerinde bölgede incelemelerde bulunarak vatandaşlarla ve yetkililerle görüşen alt komisyon üyeleri tarafından Sakallı kod adlı kişinin jandarmaya asayiş hizmetlerinde haber elemanı olarak bilgi getiren ve hizmet eden bir kişi olduğu ve hizmetlerinden yararlanıldığı, ancak hakkındaki şikayetler üzerine 25.4.1991 tarihinde hizmetinden yararlanılmaya son verildiği, bu kişi hakkında yer ve zaman gösterilerek yapılan bir şikayet olmadığı tespit edilmiştir."

Dönemin TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Trabzon Milletvekili Eyüp Aşık, Sakallı (Yeşil) hakkında şunları söylüyordu:

"Benim komisyon başkanlığım sırasında bu konuyla ilgili gelen şikayetler üzerine Tunceli'ye bir heyet göndermiştim. Heyet, 'Sakallı' kod adlı kişinin devletin bir görevlisi olduğunu söyledi. Bu bilgiyi heyete Vali ve Emniyet yetkilileri vermiş. Heyetin, kod adlı devlet görevlisi olamayacağı yönlü itirazları üzerine merkeze alındığı söylenmiş. Şimdi 'Sakallı' denilen adam hakkında bize verilen bilgi Ankara'ya tayin edildi' şeklindeydi Ondan sonraki gelişmeleri bilmiyorum. Ancak o zaman faili meçhul cinayetlere sık rastlanmıyordu. Ondan sonra çoğaldı. Bugünkü komisyon yöneticilerinin bu olayı yeniden takip etmesi lazım."

Görünen o ki, "Sakallı" konusunda TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanlığı'na kasıtlı olarak yanlış bilgi verilmişti.
O tarihlerde Yeşil kod adlı Ahmet Demir "Sakallı" diye tanınmıştı. "Sakallı" kod adını Tunceli halkı koymuştur.

Ersever'le Son Telefon Konuşması

Halkın, "Sakallı", kontrgerillacıların Yeşil kod adıyla tanıdıkları Ahmet Demir, Mehmet Yazıcıoğulları, Zinnar kod adıyla Alaattin Kanat, Çerkez Ethem kod adıyla Yusuf Geyik, Salman kod adıyla Adil Timurtaş, Adem Yakın, Ayhan Öztürk gibi bu isimlerin patronu JİTEM Komutanı Binbaşı A. Cem Ersever'di Bir başka deyişle Kontrgerillanın beyni Ersever'di...

Anlayamadığım konu, Ersever neden bu isimleri ve eylemlerini bana anlatmıştı?
Panorama dergisinin konuştuğu Yücel Y. Binbaşı Ersever olabilir miydi.
Kafamdan bu soruları geçirirken Panoroma'nın haberinden bir gün sonra Ersever telefonla beni aradı. Sesini telefon ahizesinden zor duyuyordum. Sanıyorum Ankara dışından arıyordu.

"'Panorama'daki haberi okudun mu?" diye sordu.
"Sen misin?" diye sordum.
"Hayır. Kimin yazdırdığını merak ettiğim için seni aradım. Çok ilginç değil mi? Araştıracağım. Gelince seni ararım" deyip telefonu kapattı. Zaten telefonda fazla konuşmazdı...

14 Ekim 1993 tarihinde Yücel Y. 'nin anlattıklarını ve benim daha önce Ersever'in Yeşil ile ilgili anlattıklarını yazdığım makaleleri birleştirip bir haber yaptım. Kontrgerilla yavaş yavaş Türkiye basının gündemine tekrar geliyordu. Bu konuyu aydınlatacak en önemli isim ise kuşkusuz Binbaşı A. Cem Ersever'di.
26 Ekim günü mahkemesi vardı. Mahkemeden bir iki gün önce Ankara'ya gelecekti ve beni arayacaktı.

Tarihini tam anımsamıyorum. Mahkemeye on-onbeş gün kala Binbaşı Ersever telefonla beni gene aradı. Mahkemede neler söyleyeceğimizi merak ediyordu.
Şu yanıtı vermiştim: "Ahmet Bey neden telaşlanıyorsunuz? Yine aynı şekilde konuşacağız".
"Size güveniyorum. Gelince görüşürüz"dedi ve telefonu kapattı.
Bu artık Binbaşı Ersever ile son konuşmamızdı...

Kaynakça
Kitap: Binbaşı Ersever'in İtirafları
Yazar: SONER YALÇIN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Cem Ersever'in İtirafları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir