Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cem Ersever'le Tanışıyoruz

Cem Ersever'in İtirafları

Burada Cem Ersever'in İtirafları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Cem Ersever'le Tanışıyoruz

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 22:59

CEM ERSEVER'LE TANIŞIYORUZ

Tarih 5 Haziran 1993. Ulusal Basın Ajansı (UBA) saat 11.02'de Aydınlık'ın Ankara Bürosuna bir haber geçiyor.

Şöyle:

- ANKARA, 5 Haziran (UBA)-PKK'nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes kararından sonra Türkiye'de meydana gelen yumuşama ve siyasi çözüm arayışları 'imha politikasını savunan bazı askerleri' isyan ettirdi. Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Başkanlığı görevinden istifa eden Kıdemli Binbaşı A. Cem Ersever, 'Bu iş Girek Vadisi'nde (Hezil Çayı) başladı, orada bitirilecektir, dağda başladı dağda bitirilecektir' dedi.

- PKK'nın tek yanlı ateşkes kararından sonra başta İçişleri Bakanı İsmet Sezgin olmak üzere bazı siyasilerin PKK lideri Abdullah Öcalan'a 'Bay Öcalan' diye hitap etmeye başladığına dikkat çeken Ersever bu yaklaşımın PKK'ya karşı verilen mücadeleyi zarara uğrattığını söyledi.

- İstifasından sonra arkadaşlarıyla bir değerlendirme yapan ve görüşlerini açıklayan Ersever, PKK'ya karşı başlatılan operasyonların durdurulmasını eleştirdi. Cem Ersever bu konuda atılan yanlış adımları protesto amacıyla Jandarma Genel Komutanlığı'ndan kendisiyle birlikte bazı arkadaşlarının da istifa ettiğini bildirdi.

Ersever sadece UBA'ya değil bazı gazeteler ile diğer-ajanslara da bildiri göndermişti. Ama bildiriyi sadece UBA haber yapıp abonelerine ulaştırdı. Diğer basın kuruluşları ise bildiride "haber değeri" bulamamışlardı!..

Ajans Ve Gazetecilerin Değer Vermediği Bildiri Ersever'in gazete ve ajanslara gönderdiği bildiri "Ben A.Cem Er-sever, PKK ile mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine, TC'nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevahiri kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak harekâtının devleti bir açmaza soktuğunu, PKK'ya siyasi kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını, siyasi işportacı Celal Talabani isimli şahsın Türkiye'de sadece PKK'nın askeri gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgâhlar peşinde olduğunu beyan ederek, 1993 yılı Mart ayında kıdemli binbaşı rütbesinde Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum" diye uzun bir cümle ile başlıyor,

Ersever'in açıklaması şöyle sürüyor:

- 1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyorum ve Türk basınıyla kamuoyu önünde Celal Talabani'nin ihanetleri, PKK ilişkileri, Güneydoğu'daki gerçek durum, köy korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağım.
- Basında yer alan hükümet yetkililerinin demeçleri de insanı çileden çıkaracak cinsten olan her zamanki gibi aldatmacadan başka birşey değildir. Her zamanki gibi koltuğundan olma kaygısıyla halkın gözünün içine baka baka yalanlar sıralandı. Terörist Apo 'yu ateşkes kararından sonra 'Bay Öcalan' diye telaffuz etmeye başlamadılar mı?
- Madem ki PKK'nın ateşkesi toparlanmak için bir taktik olarak ele alındığını biliyordular, neden bahar operasyonlarını durdurdular?
- Toparlanıp bir yol kesme ile 40 insanı katletmelerine neden fırsat verildi? Madem ki herşeyi biliyorlardı, 100 kişi sıkıştırıp 10 kişi öldürebilmek için 40 insanı yem olarak mı kullandılar? Yoksa oynamaya mecbur oldukları oyunda Apo 'mızıkçılık' mı yaptı? Bakın, Apo onlarla dalga geçercesine İsterlerse ateşkes devam eder, hâlâ vakitleri var' diyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni ne hale soktuklarının farkında mıdırlar? Ben pek sanmıyorum. Ne zaman misyoner danışmanlar tarafından yönlendirilmekten kurtulacaklar? Yine aynı masalları yutturmaya devam ediyorlar."

Ersever'in Adamı Telefonda

Ersever'in yazılı basın açıklamasını yaptığı 5 Haziran günü Ankara'da değildim. Ankara Haber Müdürümüz Hikmet Çiçek, UBA'nın haberinde "Binbaşı A.Cem Ersever" adını görünce hemen telefonla ajansı arıyor. Ersever ile yüzyüze görüşmek istediğini varsa telefon numarasını rica ediyor. Ajans Hikmet Çiçek'e basın açıklamasının altındaki telefon numarasını veriyor. Hikmet Çiçek verilen 441 22 96 numaralı telefonu çeviriyor. Telefona çıkan şahsın Mustafa Deniz olduğunu o günlerde bilmiyorduk. Mustafa Deniz, Binbaşı Ersever'in büroda olmadığını söylüyor.

Hikmet Çiçek, UBA'nın geçtiği haberi anımsatarak soruyor:

"Ersever'in açıklaması çok ilgimizi çekti. Bu haberi manşetten vermeyi düşünüyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri, 30 Özel Harp subayının görevine son mu verdi?"

Telefondaki şahıs (Mustafa Deniz) şöyle konuşuyor:

- Ordu subayların görevine son verdi diye birşey yok. Bu bizim açıklamamızda yok. Biz kendimiz ayrıldık. Ayrılanlardan biri de benim. Biz TC'nin yanlış politikalar yürüttüğüne inandığımız için, bir tepki duyduğumuz için ayrıldık. Bakın, Kürt politikası Ortadoğu politikasının bir parçası olarak düşünülmemeli. Talabani işportacı bir politikacıdır ve Irak Kürtlerini temsil edemez. Talabani ile kurulan ilişkilere karşıyız.

- Eğer birisi size elindeki çubukla vurmaya çalışırsa önce çubuğu indirecek. Sonra 'Hakkın neyse onu alacaksın' dersiniz. Ağaları da koruyan PKK değil mi? Olan benim zavallı Kürt kardeşime oluyor. Türk'ün verdiği vergiler oraya mermi, silah parası olarak gidiyor.

- Sorun bitmiyor çünkü etrafta sürekli İngiliz paraları dönüyor. Kürt ne zaman kendi kimliğine varır, sorun o zaman biter. Bu çözümsüzlüğü Türkiye'de kendi amaçlarına kullanmak isteyen belirli misyonerlerin olduğunu da biliyoruz. Bunların ortalığı ne kadar bulundırdığını da biliyoruz.

Mustafa Deniz, soluk almadan konuşuyor sanki. Sözlerini şöyle bitiriyor:

"Artık şuna kesin inanıyorum. Eskiden askeri ihtilallerle bazı sorunlara çözüm aranıyordu. Ama artık halk ihtilali olur! Bugüne kadar kime el uzattıysa beklentilerinin karşılığını alamayan halk kendisi gelir bu sefer. Ben Marksist değilim ama Marksizm'i gayet iyi bilirim! Ben bunları daha farklı anlamda söylüyorum. En iyisi siz bunları Ersever Binbaşı ile konuşun. Siz telefon bırakın gelince biz sizi ararız."

"Buyurun Ben Cem Ersever"

Aynı gün yani 5 Haziran'da Ersever, Hikmet Çiçek'i arıyor; "Buyurun ben Cem Ersever, beni aramışsınız." Hikmet Çiçek basın açıklamalarını okuduğunu, daha geniş bir görüşme yapmak istediğini söylüyor. Ersever "Hay hay, ne zaman" diyor.
Bir gün sonra Aydınlık'ın Ankara Bürosu'nda görüşmeye karar veriyorlar.

Bu arada hemen Ankara'ya dönmem isteniyor!
6 Haziran günü Aydınlık'ta Ersever'in basın açıklaması ile telefondaki şahsın anlattıkları. "30 özel harpçi ordudan ayrıldı" manşeti ile veriliyor.
6 Haziran günü Aydınlık'ta çıkan habere İstanbul Büro Ahmet Cem Ersever'in portresini yazıp haberin içine çerçeve olarak koyuyor.
"Koyu MHP'li" başlığı ile yazılan portrede bizim daha önce edindiğimiz bazı bilgiler veriliyor. "Bazı bilgiler" diyorum çünkü Ersever dosyası bendeydi. Haber yapıldığında Ankara'ya dönmemiştim.

Ersever'in Portresi

Aydınlık'ta yazılan portre şöyleydi:


- Jandarma Kıdemli Binbaşı Ahmet Cem Ersever ordu içinde MHP'li olarak tanınan bir subay. 1976 yılında Silopi Jandarma Merkez Bölük Komutam iken Ülkü-Bir'in açılması için çaba gösterdi. Solcu gençlerle kavga etti. Gençler tarafından dövülürken Silopi halkı üzerine ateş açılması emrini verdi ve 'İşte karşınızda Rumlar ateş serbest' dedi. Açılan ateşle yaralananlar arasında o dönemin Silopi Belediye Başkanı Reşat Öktem'in ağabeyi Fikret Öktem de vardı. O tarihte bu olay Cumhuriyet gazetesine yansımıştı. Gazete Ersever için MHP'li Üstteğmen demişti. Yine o tarihlerde Silopi'de Payan, İsterdiyan, Batuyan aşiretleri arasında çatışma çıkarmıştı. Konu Meclis'e getirilmişti. Ersever Silopi'den İzmir Foça'ya tayin edildi.
- 12 Eylül'den sonra Türkeş'in çok yakını olarak bilinen subayların devreye girmesiyle istihbaratçı olarak Adıyaman'a gönderildi. 1984 yılında Siirt'te görev yaptı. Burada bulunduğu sırada Güneydoğu'nun her yerinden gözaltına alınan kişilerin sorgularına katıldı. İşkenceler yaptı. İşkence yaptıkları arasında Mardin eski Belediye Başkanı Abdullah Arıkan da var.
- 1990 yılında Diyarbakır'da görevli. Emekli olmadan önce Güneydoğu'da uzun yıllar görev yapmış üç subay ve bir astsubayla birlikte Zaho'da sivil olarak görev yaptı. Cizre, Silopi, Duhok, Zaho arasında sık sık dolaştı. Zaho'da karargâh kurmasından sonra Silopi'li Mehmet Tan esrarengiz bir şekilde kayboldu. 1989 yılında Silopi merkeze bağlı Piryan köyünden Hacı Zeyrek'in, Balveren Köyünden Görgün İbrahim Savaş'ın bizzat Ersever tarafından öldürüldüğü belirtiliyor. Şenoba'nın Talih mezrasından Süleyman Saitoğlu'nu gece yarısı evinden alıp Eşek Mağarasında testereyle kafasını kestiği de söyleniyor.
- Kısa aralıklar hariç 1976 yılından beri Güneydoğu'da istihbaratçı olarak görev yapan Ersever çok iyi Kürtçe konuşuyor. Sürekli biçim değiştiriyor. Ersever'in gittiği her bölgede faili meçhul cinayetler işleniyor."

Ersever Kızıyor

Portrenin gazetede çıkması Hikmet Çiçek'i tereddüt içinde bırakmıştı. Ersever pekâlâ yazılanlara kızıp gelmeyebilirdi.
Ancak Ersever 6 Haziran günü bir arkadaşı ile birlikte çıkıp gelmişti. Yanındaki kişi Mustafa Deniz'dir.
Hikmet Çiçek tahmininde yanılmamıştı: Ersever kızgındı.

"Ben Cem Ersever" diye elini uzatırken ekliyordu: "Benim hakkımda neler yazmışsınız öyle? İnsan açıp bana sormaz mı? Bakın dün sizinle telefonda konuştuk, o zaman sorabilirdiniz. Kusura bakmayın ama o yazdıklarınızı tekzip edeceğim."
Açıklama gazetede çıkarsa, ancak o zaman görüşme yapacaktı...

7 Haziran günü Ersever'in açıklaması Aydınlık'ta, çıktı:

- Yazıda adı geçen özel harp teşkilatı ile bugüne kadar hiçbir ilgim olmamıştır.

- MHP'li değilim ve geçmişte de olmadım. Hiç bir siyasi parti ile ilişkim yoktur.

- Bugüne kadar antidemokratik ve yasadışı herhangi bir faaliyetim olmamıştır. Bana atfedilen olaylar, yazıda belirtilen atanma yerlerim ve tarihler gerçek dışıdır.

- Kürt meselesi ve PKK olayını birbirinden ayıran Türk ile Kürt insanının başından PKK belasının defedilmesi gerektiğine inanan ve PKK ile mücadelenin yanlış yürütüldüğünü savunan bir görüşe sahibim.

- Bu nedenle PKK'ya karşı tedbir, mücadele adı altında kişiliğimi daha fazla rencide etmemek düşüncesiyle ve sivil toplumda bir fikri mücadele platformu oluşturabilmek maksadıyla 1993 yılı Mart ayında kendi isteğimle emekli oldum. Benimle birlikte iki sivil memur arkadaşım da istifa etmek suretiyle ayrılmışlardır. Bunun dışında ordudan kaç subayın hangi nedenle ayrıldığı konusunda bilgi sahibi değilim."

Kaynakça
Kitap: Binbaşı Ersever'in İtirafları
Yazar: SONER YALÇIN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: CEM ERSEVER'LE TANIŞIYORUZ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 23:01

ERSEVER KARŞIMDA...

7 Haziran sabahı bürodayım. Hikmet Çiçek henüz gelmemişti. Masanın üzerindeki kitaplar dikkatimi çekti. Kürtler, PKK ve A. Öcalan ve Üçgendeki Tezgâh adlı kitapları daha önce de görmüştüm. Hatta Kürtler, PKK ve A. Öcalan kitabını satın da almıştım. Bu kitabı almamın nedeni, Yeni Ülke dergisinin kitabı iki kez haber yapmasıydı. Kitabı MİT'in çıkardığını, "Ahmet Aydın" adlı kitap yazarının takma isim olduğunu yazmıştı.

Dergi, kitabın yazarı Ahmet Aydın'ın gerçekte, MHP Trabzon milletvekili Koray Aydın olduğunu iddia etmişti. Dergiyi yanıltan olay ise MHP milletvekili Koray Aydın'ın 10 Şubat 1992 tarihinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yaptığı konuşmasıydı. MHP milletvekili Koray kitabın 4'üncü ve 5'inci sayfalarını sanki görüşü gibi okumuştu!..

Hikmet Çiçek söyleyince doğrusu biraz hayıflandım. Kitapları, Binbaşı Ersever yazmıştı!
Kürtler, PKK ve A. Öcalan adlı kitabı almıştım. Elimdeydi. Binbaşı Ersever'i araştırırken, takma isimle kitap yazdığı bilgisini de öğrenmiştim. Ancak bu iki farklı olay arasındaki ilgiyi kuramamıştım!
Hikmet Çiçek, Binbaşı Ersever ile tanışmasını anlattı. "Ersever'i sen araştırdın. Bugün telefonla arayalım, güzel bir görüşme yapalım" dedi. Aradık. Kızgınlığı geçmişti. Öğleden sonra büroya gelecekti.

Geldi. Aylarca peşinden koşmuştum. Kaç kişiden "icraatlarını" dinlediğim Kontrgerilla şefi Binbaşı Ahmet Cem Ersever şimdi karşımdaydı...
Orta boylu, gür bıyıklı, hafif sarışın, saçlarının önleri seyrekleşmiş. Gözlüklü. Bir arkadaşı ile gelmişti; İnce uzun boylu, esmer, bıyıklı, iri siyah gözlü, Kürt şivesi ile konuşan biriydi arkadaşı. "Herhalde koruması" diye düşündüm...

Ersever'e espriyle karışık "Aylarca sizi araştırdım, epey de bilgi topladım ancak şansınız yüzünden bir türlü kapak yapamadık!" dedim. Güldü. "Niye o kadar emek harcadınız, açıp bana sorsaydınız, size herşeyi anlatırdım" dedi.
"İşte bu şansı şimdi yakaladık" dedim ve sohbete başladık. Ersever, "JİTEM'in patronu bendim" diye söze başladı...

"JİTEM'in Patronu Benim"

ERSEVER: Güneydoğu'da 1981-1992 arasında 12 yıl çalıştım. 1992'de Ankara'ya grup istihbarat şefi olarak döndüm. Sizler 2000'e Doğru'da arasıra, JİTEM'den söz ediyordunuz. Size gelip açıklama yapıyorlardı. JİTEM'in kurucusu benim, patronu benim. Ayrılana kadar bu böyle devam etti. JİTEM hakkında bir takım spekülasyonlar yapılıyor, söylendiği gibi değil. Bundan emin olun. Bizim halkımız istihbarat sözcüğünü duyunca, hemen aklına CIA gibi, MOSSAD gibi şeyler geliyor. Şunu söyleyelim: Bizim istihbarat teşkilatları bir CIA gibi, MOSSAD gibi veya geçmişteki KGB gibi olsaydı, bu işler başına gelmezdi. En azından şu Güneydoğu meselesi bu devletin başına gelmezdi.

-Acaba, siz ve otuza yakın subay kendiniz mi emekli oldunuz yoksa emekli mi edildiniz?

ERSEVER: Basında otuz kadar kişinin istifa ettiği yolunda rakamlar veriliyor. Sizden ricam, bu konuda herhangi bir rakam vermeyelim. Mart ayı personelin emekliye ayrılma zamanıdır. Bu ayda, dilekçeler verilir ve dilekçeler kabul edilmek zorundadır. Bir de Ağustos ayında başvurular yapılır. Sayı 30'dan fazla ama bizle ilgisi yok. Beni destekledikleri veya doğru bir deyişle bizleri destekledikleri için ayrılanların sayısı da otuz değil. Ayrıca bu otuz kişi biraraya gelip de anlaşmış protestoda bulunmuş da değil. Sizden ricam böyle bir rakama girmemeniz.

Kendi isteğimizle dilekçelerimizi verdik. Normal prosedür uygulandı. Biz de asker ve sivil arkadaşlar var. Siviller istifa ettiler. Benimki doğrudan emeklilik.
Gerekçemiz şudur: Ben, şahsen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin PKK'ya ilişkin faaliyetlerinde bir stratejisi olmadığına inanıyorum. Ben devletin belli bir makamında, kademesinde bulunan bir kişi olarak, devletin üst kademelerine defalarca yazdım. Konumumuz üst kademelere çok çok yakındı. Düşüncelerimizin hemen hemen hepsini dile getirebiliyorduk.

Ayrılmamın nedeni şudur: Bir; Türkiye Cumhuriyeti, teorik bir yetmezlik içerisindedir. İki; PKK ile mücadelede örgütlenme yetersizliği içerisindedir. Üç; Bir Kürt realitesinden bahsedilir ama, bu Kürt realitesinden ne anlaşıldığı açıklanmamıştır. Neler realitenin içerisindedir, neler dışındadır? Bu açıklanmamıştır. Diğer bir konu, Celal Talabani. Çok açık seçik söylüyorum, bu adam bir siyasi fahişedir. Bu adamın kişiliği ve ne yapmak istediği açıklığa kavuşturulmalıdır.

Bir diğer konu Türkiye Cumhuriyetinin stratejik ve taktik yetmezliği. Bir harekât konsepti yoktur. Bölgede bir gayr-i nizami harp var. Başlangıçta iki-üç eşkıya gibi laflarla klasik eşkiya hareketleriyle karıştırılması veya Osmanlı'nın son dönemleriyle, Cumhuriyet döneminin Kürt isyanlarıyla mukayese edilmesi bu devletin hem stratejik ve hem de taktik noksanlıklarının göstergesidir. Eğer gayr-i nizami harp varsa, siz buna uygun bir harekât konsepti belirlersiniz. Hatırladığım kadarıyla 1984 yılında Diyarbakır Kolordu Komutanı Korgeneral Kaya Yazgan zamanında bir konsept vardı. Dünyanın her yerinde gayr-i nizami harbe ilişkin konseptler iki yılda bir değiştirilir. Bizde ise hâlâ o eski konsept vardır. 1984'teki konsept sürüyor! 84'te sorunun algılanması farklıdır. 93'te cereyan eden olaylar farklıdır. Aradaki yıllara baktığımızda 84-85'te "bir komşu ülke" derken bugün Suriye diyorsunuz, Irak, İran, Ermenistan diyorsunuz. Bakınız birşeyler değişiyor, ama sizin konseptiniz hâlâ aynı. "İki buçuk eşkiya" diyordunuz şimdi ise gerilladan bahsediyorsunuz.

Yanlışlıklar...

—Siz 1984'te de var mıydınız?

ERSEVER: Evet, ben 1984'ten bu yana PKK'yla mücadelenin içindeyim.
Bir diğer konu şudur: İstihbaratla icra birimleri arasında kopukluk vardır. Diğer konu: Bölgede faaliyet gösteren istihbarat birimlerinin durumudur. Bir diğer konu: Köy koruculuğu. Güvenlik güçlerinin Güneydoğu'daki konumlanması yanlıştır. Ne olduğu anlaşılmayan bir itirafçılık yasası vardır. Tamamıyla ne olduğu anlaşılmayan, faili meçhul olaylar vardır. Bunları kim yapmıştır, nasıl olmuştur? Kuzey Irak'taki mevcut partiler; Kürdistâni Cephe meselesi vardır. Bölgedeki

PKK'nın gücü, konumlanmaları vardır. Bir de Polis, Jandarma ve Asker koordinasyonsuzluğu vardır. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği bu amaçla kurulmuştur. Bu koordinasyonun varlığından kimse kolay kolay bahsedemez. Daha da önemlisi, 1992 Ekim ayında Kuzey Irak'a yapılan harekâtın başlangıcı, cereyan tarzı ve bunun siyasi sonuçları hiç konuşulmaz.

Kuzey Irak harekâtının baştan sona planlanmasında, gerek Ta-labani gerekse de Barzani'yle birlikte ve rahmetli Eşref Bitlis Orgeneralimle beraber, ben hem içerde hem de dışarda Kuzey Irak'ta bulundum. Bir takım çarpıklıklar, yanlışlıklar gördük. Birkaç adam çıkıyor ve benim devletimin yöneticilerine sahtekârlık yapıyor ve benim devletim de buna ses çıkarmıyor. Hepsini teker teker açıklayacağım, konuşacağım.

Soru şu: Türkiye Cumhuriyeti ne yapmalı?

Herşey ortada aslında. Bir; kırsal kesimde taktik üstünlüğü ele geçirecek. İki; kentlerde taktik üstünlüğü ele geçirecek. Burada yanlış anlaşılmasın. Ele geçirmekten kastım, halka baskı yapmak, demokratik hakları kısıtlamak vs. değildir. Bunlar gereksizdir. Olağanüstü Hal bile gereksizdir. Devlet iki taktik üstünlüğü ele geçirecek ve bunun arasına da yapı taşı harcı, psikolojik hareketi koyacak; Vatandaşla konuşulacak. Ona derdini anlatacak, vatandaşın derdini dinleyecek ve bu yapıyı sağlamlaştıracak. Dolayısıyla Kürt sorunuyla PKK sorununu birbirinden ayıracak.

Bu arada ben şunu da söylemek isterim; Bu konuda faaliyetlerime emekli olmadan önce başladım. Ayrılmadan önce bazı çalışmalarımız oldu. Bazı yayınlarımız oldu. Ahmet Aydın adıyla bazı yayınlarımız oldu. Bunlarda biz Türkiye'de neler olduğunu, neler bittiğini yazdık. Oldukça açık olarak yazdık, üstü kapalı birşey yok.

-Kitapları kimin adına bastırdınız?

ERSEVER: Ahmet Aydın mahlasıyla ben yayımladım. Eğer ben Cem Ersever adını vermiş olsaydım, Genelkurmay'dan izin almak zorunda olurdum. Bir asker olarak izin verilmeyeceğini iyi biliyordum. Dolayısıyla Ahmet Aydın mahlasını kullandım. Bu kitaplar bayağı olay oldu.
Devletin, istihbaratın bu işlerle hiç ilişkisi yok. Keşke olsaydı. Size sözün başında söyledim, istihbarat teşkilatları öyle abartıldığı gibi değildir.

Gazetecileri Kim Öldürdü?
-Güneydoğu'daki gazeteciler niçin öldürüldü? Siz bölgedeki tüm istihbaratın toplandığı bir birimde görev yaptınız...

ERSEVER: Gazeteci öldürülmeleri konusunda ben şunu söylemek istiyorum: Devlet, tedbir adına o bölgede getirmiş olduğu şeylerle o bölgede yetersiz kalmıştır. Güneydoğu Anadolu'da bugün PKK'ya ihanetin cezası ölüm. Devlete ihanetin cezası ise 15 gün gözaltıdır. Güneydoğulu bir vatandaş olarak tercihinizi yapın. Yanlış anlaşılmasın, ben devlet de öldürsün demiyorum. PKK'ya ihanetin cezasının ölüm olması olayını ortadan kaldıralım diyorum. Vatandaşın can güvenliğini sağlayalım diyorum. Ama bunu sağlayamamışız. Böylesi bir ortamda, kimi güçler ortaya çıkıyor: Kimin kimi vurduğu belli değil. Yediden yetmişe herkeste silah var. Bir insanın bu bölgede silahsız gezmesi, yaşaması mümkün değil. Arazi anlaşmazlığı, toprak meselesi vs. benim bildiğim, gördüğüm yerlerde bu sorunlar halledilmemiş. Davalar raflarda, sanki arkeoloji müzesi gibi. Kargaşa var; Kimin kimi vurduğu belli değil. PKK gerçekten çok büyük bir katliam gerçekleştirmiştir. Devlet vatandaşını koruyamamıştır. Bunu söylediğimizde 'her köye, her mezraya asker mi koyacağız' diye soruyorlar. Koyamazsınız, yapamazsınız. Bunu bizde biliyoruz. Ama üç-beş kişi dediğiniz eşkiyanın sayısı bugün dokuz bini geçmiştir. Üç bin gerilla da K.Irak'tadır. Toplam on iki, on üç bin yetişmiş gerilla! Böylesi bir ortamda vatandaş şaşırmıştır. Buna hukuk dilinde ilhak-ı hak deniyor. İlhak-ı hak olayı ile gazetecilerin ne ilgisi vardır, ne ilgisi yoktur bunu bilemem. Olayları seziyorsunuz; 'bu şu nedenle öldü' diyorsunuz.

Burada politik çıkar peşinde olan bir takım insanlar var. Güya devlet yanlısı! Devlet yanlısı kavramını kabul etmiyorum. Devlet yanlısı, örgüt yanlısı kavramları, biz bunu yanlış buluyoruz. Bunu protesto ediyoruz. Halka böyle yaklaşılmaz. Halkı kazanmak istiyorsanız o halkın güncel sorunlarına pratik çözümler getirmek zorundasınız. Peki, halkın güncel sorunu nedir: PKK baskısı ve terörüdür. Neden? PKK, halk tarafından çıkarılmış bir örgüt değildir. PKK'nın geçmişi bellidir. Başlangıçda, arkalarında Bulgar istihbaratı vardı, Suriye istihbaratı vardı. Açık konuşuyorum; Celal Talabani ise PKK'yı Bekaa'ya bizzat yerleştiren adamdır. Cemil Esat'la, Hafız Esat'la görüşmeleri o yapmıştır. Talabani KDP'nin o zaman Beyrut temsilcisidir. O yaman KDP'den ayrılmamıştı. İşte bu olacak şey değildir. Ne demek simdi Talabani bizim devlet yanlısı mı?

Dağdaki teröristi ortadan kaldırın, vatandaşın güncel sorununu çözmüş olursunuz. Bir örnek verelim; 1985-86. Bir karakola bir kilometre uzaklıktaki köyü gerillalar basmış Şırnak'a bağlı bir köy, Kürtçe adı Biryan, Geçitboynu Köyü. Basılan evde telsiz var, telefon var. Geceleyin, feryadı figan, bu insanlar cephanelerinin bittiğini söylemiştir. Çığlık atmıştır, bunu herkes bilir. Kimse de kılını kıpırdatıp Biryan Köyüne yardıma gitmemiştir. Sonuç; Yanlış rakam vermeyeyim altı-yedi ölü, bir o kadar da yaralı. Bir veya iki kişi kurtuldu. Kurtulan Ahmet Seyrek adında biri vardı, onu da daha sonra vurdular, devletin adamıydı. Şimdi bu şartlarda vatandaş devletten yana mı örgütten yana mı olur? Siz yardıma gitmiyorsunuz, ancak ertesi gün sabahleyin gidildi. Siz vatandaşın can güvenliğini sağlayamıyorsunuz ki. Kalkıp da kimse, 'o olay öyle olmadı' diye söylemesin. Öyle oldu. Kalkıp gidip köylülere sorarız. Orada anlatırlar. Ben yalnızca bir tanesini örnek verdim. Nusaybin, Akarsu, İstili'de koca bir Jandarma karakolu vardır. Üç yüz metre uzağında da bir köy. Orada itirafçı bir kız vardı. Soyadı Elmaslar. Örgüt gelmiştir, koyun boğazlar gibi herkesi kesmiştir, sonrada çekip gitmiştir. Akarsu Köyü artık devletin yanında olur mu? Baskı ve korkudan dolayı örgütün yanına gider. PKK bu şekilde, Kürt halkını temsil ettiğini kamuoyuna duyurmaktadır. Halk Abdullah Öcalan'a 'kardeşim git, halkımızı savun, örgüt kur' dememiştir.

Hizbullah

-Geçen yıl MİT Müsteşarı Teoman Koman'ın emekli olmadan önce basına bir yemeği olmuştu. Hizbullah'ı sormuştuk. Şöyle bir açıklamada bulunmuştu: 'Hangi Hizbullah? Bir İran'daki Hizbullah vardır. Bir de PKK'nin baskınlarına karşı kendini koruyan, dini inançları kuvvetli vatandaşlar vardır.' Siz Hizbullah 'ı nasıl değerlendiriyorsunuz ?

ERSEVER: Koman Paşa'ya katılıyorum. Hizbullah ne? İlk İran'da çıkmış daha sonra Lübnan'da üstlenmiş. İran İslam Devriminin ihracına yönelik dini, askeri bir örgütlenme. Hizbullah deyince ben bunu anlıyorum. Bir de 'Hizbullahi Kürdistani Irak' var. Irak'taki Hiz-bullah'ın başında Barzani'nin kayınpederi vardır. Bunun Türkiye'de Hizbullah adı altında faaliyet gösterdiği iddia edilen örgütle bir ilişkisi yoktur. Bunların PKK ile ilişkisi vardır. Öcalan,'son günlerde çok kişiyle pek çok ittifaka giriyor. Çünkü dönemin taktiği bunu gerektiriyor. Zaten Abdullah Öcalan için dönemin taktiği gerektirmiştir; 'silahı bıraktım' demiştir. Avrupa'dan müşahidler çağırmıştır. Benim devletim de, 'Abdullah Öcalan silahı bıraktı' diye sevinmiştir. Benim en sağda tanınan yazarlarım bile, 'Ne güzel Şırnak'ta askerler postalları çıkarıp, dağlarda rahatlıkla yatabiliyor' diye makaleler yazmıştır. Benim bunlara aklım ermiyor! Bir kavram kargaşası var. Kimse ne yaptığını bilmiyor.

Koman Paşa'nın dediğine gelelim; Doğru söylemiş Hizbullah falan yok. Bu adı yakıştıranlardan biri de sizsiniz. 2000'e Doğru'da Hizbul-kontra diye ilk siz yazdınız. İkincisi, Yeni Ülke. Üçüncüsü, bizzat PKK'nın cephe teşkilatları bu ismi çıkardı; 'Hizbullah'. Gerek arazi anlaşmazlığı, gerek namus, gerekse ilhak-ı hakta olsun, birbirlerini öldüren insanlara veya insan gruplarına ki bu devletin otoritesinin olmadığını gösterir. Kontrol edemiyorsunuz, hakim olamıyorsunuz. Herkes birbirini öldürüyor. Toplumda bazıları bu cinayeti işleyenlere Hizbullah diyor.

-Vedat Aydın cinayetinden sonra bölgede faili meçhul cinayetler tırmandı. İki sene içinde altı yüze yakın insan öldürüldü.

ERSEVER: Artık halk bıkmış. Kiminin babası, kiminin kardeşi öldürülmüş. Vedat Aydın'ı, sizin muhabiri sonra konuşalım...
Örgüt yapısını bir de şöyle ele alalım: Bir: PKK'nın eli silahlı gerillası, dağa çıkmış, kim olduğu biliniyor ya da bilinmiyor. Yüzde 90'ı biliniyor. Bunların kim oldukları devletin arşivlerinde var. Diğer kesim, şehir gerillası. Üçüncü; milis dediğimiz kesim. Milis kesim, hem kırsal kesimlerde hem de şehirlerde var. Sonra sempatizanlar geliyor. Halk burada kimin ne olduğunu biliyor. Kim gerilla, kim milis.
Vatandaşın devletten ümidi kestiği bir dönem. Vatandaş için, hukuk dilinde ilhak-ı hak doğmuş. Silah alıyor, vuruyor. Birikmiş sorunlar 91 yazında patlak vermeye başladı, ideolojik kan davası yani.

MUSTAFA DENİZ: Bundan önceki olaylarda da sürekli insan ölüyordu Doğu'da. Aşiret kavgalarında insanlar ölüyordu. Asırlar boyunca süren olaylar vardı. Ancak hiçbir aşiret kalkıp da devlete gidip benim kardeşimi vs. şu adam vurdu demez. Kendisi halleder. Kendi meselesini kendi çözmüş.

-Yani bu eylemler, Hizbul-kontra denilen devlet destekli bir gücün eylemleri değil mi?

ERSEVER: Bu eylemler bir organizasyon işi değildir. Bakın ben kendi meslek bilgime göre anlatayım. Organizasyonda nasıl adam öldürülür, ben size söyleyeyim. Olaylar zincirleme birbirine bağlı olmalıdır. Olay sonucunda biri öldürülünce örgüt bir darbe yiyecektir. Onun yokluğu örgüte yıkım olacaktır. Bugüne kadar öldürülenlere bakıyorsunuz, bunlar örgüte bir şey kaybettirmemiş. Tersine örgüte çok şey kazandırmış. Vedat Aydın'ın öldürülmesiyle örgüte katılımlar artmıştır. Sizin gazetecilerin öldürülmesiyle bir sempatizan kitle yaratılmıştır. Eğer bunları var olduğu söylenen, hayal edilen Hizbul-kontra yapıyorsa, bunda bir devlet katkısı varsa ve devlet terörle mücadele ettiğini söylüyorsa, burada bir çelişki vardır. Bu tür organizasyonlara devletin kesinlikle girmemesi gerekir. Çünkü kendisine puan kaybettiriyor. Kitleyi, öldüren tarafın üzerine gönderiyorsunuz!

-Ama bu cinayetler aynı zamanda kitleleri yıldırmak için yapılmıyor mu?

ERSEVER: Yıldırma nasıl olur? Devlet nasıl adam öldürür? Bir işte devlet parmağı varsa, adamı öylesine öldürürsünüz ki, her gün bir kişiyi öldürürsünüz. Bu işte devlet parmağı varsa öyle yaparsınız.

-Aşağı yukarı öyle olmadı mı ?

ERSEVER: Ama birbirine bağlı insanlar öldürülür. Bunun dünyada örnekleri var. Türkiye'de olmadı. Her gün bir cenaze töreni yapamazsınız. Cenaze törenlerinde katliam yaparsınız, mezarını havaya uçurursunuz. Kitleyi oraya çeker, kitleyi yıldırırsınız. Bu tür ey lemler yaparsınız. Böyle bir organizasyon yok ki ortada! O halde bu tür öldürmeler münferittir. Ferdidir. İlla bir islami güç aranıyorsa bölgede bunlardan bir ikisi bu işi yapıyorsa, ordaki tüm kitleyi suçlamak haksızlık olur.

"Şiddete Hayır!"

-Bu savaş şu anda hangi aşamada? Devlet yenilmiş midir?

ERSEVER: O devletin ne yapmak istediğine bakmak lazım. Meselenin özüne inmek lazım. Bu olay ne; adım koymak lazım; PKK ayrı Kürt sorunu ayrıdır. Zamanında doğru söyleyenler dokuz köyden kovuldular. Örneğin Orgeneral İsmail Selen...

—Belen'le konuşmuştuk. 'Bu işler şiddet yöntemiyle olmaz' diyordu.

ERSEVER: Ben şiddetle olur demiyorum. Hayır, hayır yanlış anladınız. Devlet yetersizdir diyorum. Ama şiddeti kullanmadığı için böyle konuşmuyorum. Bu tür olaylar şiddetle bastırılmaz. Devlet şiddet kullanırsa en büyük hatayı yapmış olur. Aslında Türkiye tarihi hatalar yapmıştır.

İki örnek vereyim:

Bu iki olaydan Türkiye'nin ders alması gerekirdi. Devlete bu örnekleri hatırlattığımız zaman, Türkiye Vietnam da, Küba da değil' dediler bize. Yapmayın, örnek alın. Evet, Küba değil, Vietnam da değil, biz de Amerikalı değiliz Güneydoğuda.

Şu meseleyi bir düşünün bakalım.

Sene 1984:

Bu adamlar gökten zembille gelmediler. 15 Ağustos Eruh ve Şemdinli baskınları oldu. Şemdinliye 30-40 militan geldi. Uzaktan şöyle tarayıp roket attılar. Devlet ne yaptı? Ş emdinli Tabur Komutanını emekli etti. Tedbirsizlik ve dikkatsizlikten. Ertesi gün Eruh saldırısı oldu. 46 kişiyle saldırdılar. Eruh Bölük Komutanı emekli edildi. Eruh Bölük Komutanı zaten izindeydi! Ancak yine de emekli edildi! Şimdi her saldırı da adamları emekli edecekseniz, o bölgede görev yapanların tümünü emekli etmek gerekir. Çünkü basılmadık yer kalmadı. Daha dün Şırnak. Gelin Şırnak Komutanı Mete Sayar'ı emekli edelim! Zihniyet yanlıştı yani.
Bu saldırılar gökten zembille yapılmadı. Gerilla faaliyetinin geçmişi vardı. Yıllarca bu bölgede çalıştılar. Kuzey Irak'tan geldiler, Suriye'den geçtiler. Keşiflerini yaptılar. Üs bölgelerini tesis ettiler, üs bölgesi adı bile suçtu bizim literatürde. 'Vay üs bölgesi olur mu?' Yahu niye olmasın, bu askeri bir faaliyettir. Gayr-i nizami harp bu. Peki olmaz dedik.

O tarihte, Vietnam örneği var dedik. Fransızlar Dien Bien Fu savaşından sonra Vietnam'dan çekildiler, yerine Amerikalılar geldiler. Şunu yaptılar, bunu yaptılar. Küçük birlikler halinde Vietnam'a yayıldılar. Vietkong Amerikalıların küçük birliklerini teker teker vurmaya başladı. Bakın şu söylediklerimi Türkiye ile bağdaştırın. Belki ben olayların çok içerisinde olduğum için kendime göre değerlendirip dar olarak anlatabilirim. Bazı şeyleri sormanızda fayda var. Amerikalılar, küçük birlikler vurulunca bunları daha büyük birlikler haline getirdi. Merkezi üsler kurdu, dolayısıyla alan açıldı.

Yani küçük birlikler ortadan kaldırılınca, gerillanın yayılmasının alanları açıldı. Bu alana Vietkong yerleşti, filizlendi. Ardından orta büyüklükteki Amerikan kuvvetleri vurulmaya başladı. Amerika onları da çekti, büyük birlikler oluşturdu. Ancak sonuçta Amerika savaşı kaybetti. Bu büyük bir taktik hataydı...

İkinci örneğe geçmeden önce biz ne yaptık ona bakalım; Demokratik devletin üç organı var; Yasama, yürütme ve yargı. Yasama Ankara'da, yürütme ve yargı kırsal kesimde jandarma karakoluna kadar uzanır. PKK önce jandarma karakollarına vurmaya başladı. Yani yürütme ve yargıyı vurmaya başladı. Biz hemen karakollarımızı kapattık, etrafına hendekler açtık, kum torbaları koyduk, dikenli tellerle çevirdik. Vatandaş karakola yanaşamaz oldu. Orada görev yapan personele de bu savaşın gayri nizami savaş başlangıcı olduğu söylenmedi. Tersine 'iki buçuk eşkiya' edebiyatı yapıldı. Halk o dönemde çok iyi hatırlıyorum, akın akın bize geliyordu, bilgi vermek için. Karakolların boşaltılması, devletin belli merkezlere toplanması, kırsal kesimdeki vatandaşı sahipsiz bıraktı. Tıpkı Vietnam'da olduğu gibi. Devletin büyük taktik hatasıdır bu.

MUSTAFA DENİZ: O dönemde vatandaş gelip, 'adamı vurdum, gelin alın' diyordu karakola. Devlete o kadar yakındı yani...

"Koruculuk Ucube Bir Teşkilat"

-Köy koruculuğu kurumu nasıl ortaya çıktı? Devlet bu örgütlenme ile amacına ulaştı mı?

ERSEVER: Bu vatandaşlar kendisini nasıl korusun? Nasıl yapıp da bu vatandaşları silahlandıralım' diye düşünülmeye başlandı. Bir teşkilatlanma düşünüldü. Mevcut Köy Kanununa bir madde ekleyip Köy Koruculuğu denilen ucube teşkilat ortaya çıkarıldı.
Bu teşkilat bence prematüredir. Erken doğumdur ve aynı zamanda bir ucubedir. Gayri nizami savaşta bu tür teşkilatlar yapılır, halk silahlandırılır. Ama devlet önce bu tür alanları temizler, güvenliğini tesis eder, ondan sonra halkı silahlandırır ve 'güvenliğini koru' der. Gerilla oradayken yapamaz bunu. Yaparsanız, işte şu andaki köy koruculuğu teşkilatına dönersiniz. Nedir şu andaki köy koruculuğu teşkilatı?

Her ay milyarlarca lira bacasız fabrika adı altında bunlara gidiyor. Bunlar PKK'ya mühimmat desteği yapıyor. Geçici Köy Korucularına (GKK) verilen tüfeklere, fişeklere 'GKK' damgası basılsın. Eğer bu GKK basılı mermiler, tüfekler PKK'da çıkarsa, GKK, PKK'ya yardım ediyor demektir. Biz daha bu GKK damgasını basamamışız. Bunlar köylerinde birbirine sırtlarını dönemeyen adamlar. Bunların, PKK gibi kurnaz, siyasi ve askeri bir organizasyona karşı mücadele etmesi isteniyor. Korucular arasında samimi olarak PKK ile dövüşen yoktur demiyorum, vardır. Ama 40 küsur bin köy korucusundan, bunun sayısı bini geçmez. Geri kalan hiçbiri işe yaramaz.

Köy korucuları birbirlerine güvenmezler, birbirlerine hasımdırlar. Bunlarla PKK'ya karşı mücadele edilir mi? Edilmez. Etmiyor zaten. Ne yapıyor bu sefer, aldığı silahı köyde hasımına karşı kullanıyor.

Bini dövüşüyor dedim, geri kalan 39 bini ne yapıyor? Bu olay bölgenin aşiret reislerinin, valisine jandarma komutanına, emniyet müdürüne karşı yapılan, 'Bölgemde şu kadar adamı silahlandırdım' yarışmasından başka bir şey değildir. Adam paranın tadını almış, devletten silahı da kapmış, Mis gibi oturuyor, hiçbir şey yapmıyor, parasını yiyor. Yok efendim ekonomik girdiymiş. Hadi Canım sende! Organizasyon yanlış yapılmıştır.
Gelelim ikinci örneğe; Küba...

Küba Devrimi

Ne olmuştur Küba'da? 1957-58 yıllarında gerilla yoğun bir şekilde Sierra Maestra bölgesindeki halkla iç içe geçmiştir. Batista rejimi gerilla ile başedemeyeceğini görünce, bu köyleri toplamış, büyük yerleşim birimleri kurmuştur. Bu kez eylemler büyük yerleşim birimlerini de kaplamıştır. Batista bunu görmüş, yerleşim birimlerini dağıtmaya çalışmış ama iş işten geçmiştir. Ve Küba devrimi gerçekleşmiştir.

Buradan da ders almak gerekir. Bizde ne oldu? Bir takım faaliyetler sonucunda bazı köyler boşaldı. Bu insanların tümü, Sierra Maestra örneğinde olduğu gibi, gerillayla şu veya bu şekilde temas etmiş insanlardı. Yalnızca Cudi, Gabar değil, artık Şırnak, Cizre, Si-lopi Türkiye'nin Sierra Maestra'ları gibi olmuştur.

-Yani yalnızca karakollar değil, köyler de boşaltmaya zorlandı. Merkezi bölgeler oluşturmak için...

ERSEVER: Hayır, devletin 'sen bu köyü boşaltacaksın' diye bir baskısı yoktur. En azından ben duymadım. İstihbarat grup komutanlığı yapmış biri olarak bunu bilmemem mümkün değil.

-Yüzlerce köyün, mezranın kendi istekleriyle mi boşaltıldığını söylüyorsunuz?

ERSEVER: Gidip sorarsanız 'beni zorladılar' diyecekler. 1987-88'lerde yavaş yavaş göçler başladı. Örneğin Uludere bölgesinden Şırnak'a doğru çekilme başladı. Dağ taş asker doldu, operasyonlar yapılıyor; ama gerilla kızını, oğlunu götürüyor. Sonra da devlet gelip bunun hesabını köylüden soruyor. Köylü ne yapsın? Olaylar sürdükçe Cizre, Silopi, Şırnak, Nusaybin, Dargeçit orta yerleşim birimi haline gelmeye başladılar. Bunlar toplumsal olayların çok yoğun olduğu yerler. Bunlar Sierra Maestra olmuş.
Ben şunu açıkça belirtmek istiyorum: Politika tamamen yanlıştır. Ortada daha strateji yoktur. Bu nedenle uygun taktikler de üretilmemektedir.

"Türkiye Tezgâha Gelmiştir"

-Sizin istifanız Bingöl olaylarından sonra mı, yoksa ateşkesten sonra mı?
ERSEVER: Mart ayıdır. İstifama kuşkusuz Bingöl olayları da neden olmuştur. Devlet daha kendi sevk ettiği askerinin adını bilmiyor. 'Öldürülen erlerden bazılarının kimliği tespit edilmemiştir' diye açıklama yapılıyor. Olmaz öyle şey... Konakçı noktaları vardır asker intikallerinde. Bir yerden bir yere ismen, cismen evrakla teslim alınır, teslim edilir. Bu bile edilmemiş. Asıl istifamın nedeni Kuzey Irak harekâtıdır. Bugün 7 Haziran 1993 Türkiye'sinde durum neyse, bunun sebebi 92'de yapılan Kuzey Irak harekâtıdır. Bu harekât yanlıştır, bilinçsizdir. Türkiye örgütsüzlükten bilgisizlikten tezgâha getirilmiştir.

Bakın iki tarafda çok kayıp verdi. Ben Kürtleri kardeşim olarak kabul ettim yıllarca. Ari ırktandır, Turani ırktandır... Ben Turani olarak kabul ediyorum. Kürtlerle aynı ırktanız. Dillerinin farklı olması, ayrı ırktan olmasını gerektirmez. Biz bugün Özbeklerle, tercüman aracılığıyla konuşuyoruz. Onlar Türk değil mi? Irk derken şunu belirteyim: Bugün dünyada kan esasına dayalı saf ırkçılık yapmanız mümkün değildir. Türkler, 72,5 milletle karışmıştır. Bir kültür söz konusudur; Anadolu kültürüdür bu.

"Irkçılığa Karşıyım"

- Irk açısından bakmayı mı reddediyorsunuz?

ERSEVER: 21. yüzyılın eşiğinde insanlara ırk açısından bakmak mümkün değil. Karışmışız.
Türkiye'de ki hadise bana göre şudur: Biz 8. yüzyılda Müslüman olduk. Türkler Müslüman olduktan sonra, İslamiyet adına Anadolu'ya o pislik Arap kültürü getirilmiştir. Türk milleti Arap kültürünün etkisinde bırakılmıştır.

- İslamiyet zaten Arap kültürü değil mi?

ERSEVER: İslamiyet ve Arap kültürü çok ayrı bir olay. Benim Tanrıya inancım var. İslam hakkında fazla kapsamlı olarak konuşabilecek konumda ve durumda değilim. Bilgilerim yetersiz olabilir. Ancak bunu rahatlıkla ifade edebilirim. Ben Türk milletinden peygamber çıkmadığına seviniyorum. Çünkü Tanrı, peygamberlerini, nizamından çıkmış, yolundan çıkmış, kokuşmuş insan topluluklarına göndermiştir ve tüm peygamberler Araptır. Bütün peygamberler Ortadoğu'da Sami ırkından çıkmıştır. İslam kültürü ile Arap kültürünü bağdaştırmamak gerekir. İkisi ayrı olaydır. Arap kültürü kokuştuğu için bu peygamberler oraya gönderiliyor. Bunların bu yozlaşmış yapısı düzeltsin diye gönderilmiştir. İşte bize bir takım kişiler İslam adına yozlaşmış Arap kültürünü enjekte etmiştir, topluma vermiştir, bu bir. İkincisi İstanbul'un fethi ile beraber getirilen Bizans kültürüdür. Bizans'ın kültürü bozulmasaydı zaten Bizans, Doğu Roma ayakta kalırdı. İnsan topluluklarını ayakta tutan bence en önemli faktörlerden bir tanesi kültürdür. Eğer sizin kendinize özgü bir kültürünüz yoksa siz ayakta kalamazsınız. Sizi sömürürler, ezerler yok ederler. İki faktör yani İslam adına getirilen yoz kültür ile 15. yüzyıldan itibaren kokuşmuş Bizans kültürü karışımı içerisinde Anadolu insanı kıvranıp duruyor yıllardır. M. Kemal Atatürk gerçek benliğine, gerçek kimliğine, kültürüne kavuşturmak istemiştir. Fakat onun ömrü yeterli olmamıştır. Olay budur.

"Kuzey Irak Operasyonunun Koordinasyonunu Ben Yaptım"

-Kuzey Irak harekâtında tarafların kaybı ne kadardı, sizin rakamınız nedir?

ERSEVER: Abdullah Öcalan'ın da bu konuda açıklamaları var. 80 civarında peşmerge öldü. 72 tanesi KDP'nin, 8'i kazaren ölmüş ya da Talabani'nin adamlarıdır. PKK'nın 900 civarında yaralısı vardır. Harekât sırasında bizzat Abdullah Öcalan'ın kendi ağzından konuşmalarını da takip ettik -tüm PKK savaşçılarının başındaki o komutanların adamlarıyla konuşmalarını da takip ettik-PKK'nın kaybı 1500-2000 civarında, bunlar kayıplarla beraberdir. Telsizlerden dinledik bunları. 4000 civarında kayıp var Talabani ve Bar-zani kuvvetleri de dahil. Türk askerlerinin kaybı ise 25-30'u geçmez. PKK'nın firar edenlerle birlikte kayıplarına 4000-4500 diyebiliriz. PKK'nın kaybı bu. Bazı kamp bölgelerinde ağzınıza ıslak havlu takmadan giremiyordunuz kokudan. O kadar ceset vardı.

MUSTAFA DENİZ: Yüzlercesini de kendileri öldürttü.

ERSEVER: Şu bombardımanlardan ziyade toplu mezarlarda elleri arkadan bağlanmış...

MUSTAFA DENİZ: Gözleri bağlı

ERSEVER: İşbirlikçi veya ikametçi veya dönek olanlar var deniyordu. Telsizlerden takip ediyorduk.

"Kuzey Irak Harekâtı Fiyaskodur"

-Bu sayılarla harekâtı nasıl başarısız görüyorsunuz?

ERSEVER: Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır. Dünyaca ünlü strateji uzmanlarının söylediği budur. Kuzey Irak'ta son sınır ötesi operasyonda peşmergelerin koordinasyonunu yaptım. Emir komutalarını yürüttüm. Kuzey Irak harekâtı sonuçta politik bir başarısızlıktır.

Çünkü askeri amaçlı bir harekâtın sonunda kesin zafer beklenir. Zafer PKK'yı Kuzey Irak bölgesinde yok etmektir. Ama böyle olmadı.

-PKK'nın bu kadar kayıp vermesi neden ?

ERSEVER: Ordu Türkiye'de yapamadığını orada nasıl yaptı? Burada PKK'nın çok büyük bir hatası vardı. Öcalan, reddediyor ama 2 Ekim'de peşmerge saldırıya geçtiğinde Suriye'nin bir köyünden telsizle emir verdi. Botan Eyalet Karargâh Komutanı Cemal kod adlı Murat Karayılan'a verdiği talimat şu, 'Düşmanın saldırdığı bölge Botan-Bahdinan savaş hükümetinin kurulacağı bölgedir. Bu bölge bizim için çok önemlidir. Var gücünüzle bu savaşı yerin. Cephe savaşı verin.' Daha sonra bunu inkar etti. 'Ben cephe savaşı emri vermedim' dedi. Bu emri Karayılan'a, Osman Öcalan'a iletirken biz duyduk.

MUSTAFA DENİZ: Bugüne kadar söylediklerini yalanlamasaydı, Apo zaten ayakta duramazdı. O kadar kadroyu da öldürtmezdi. Çünkü, 'böyle demedim, kadro yanlış yaptı' demiştir hep. Ve kadrolarının 'hata yaptı' diye kafasını koparmıştır. Kafasını kopartmazsa hesabın kendinden sorulacağını bilir.

ERSEVER: Öcalan hataları hep kadroların üzerine yıkmıştır. Ayakta kalmasının nedeni de budur. Öyle bir parti düşünün ki, partinin merkez komite üyelerinin yüzde 85-90'ı aynı örgütte hain ilan edilsin. Ben bunu bizzat Murat Karayılan'a harekât sırasında telsizle söyledim: 'Apo ağzıyla konuşma. Bir gün sende suçlanacaksın' dedim. Merkez Komite üyelerini seçen Abdullah Öcalan değil mi? Demek ki, Öcalan, hep hainleri seçmiş!
Gelelim tekrar harekâta: Kuzey Irak harekâtı siyasi açıdan tam bir fiyaskodur. İçinde bulunduğumuz duruma getirmiştir. Nasıl getirmiştir? 1992 yılında Celal Talabani Türkiye'ye geldi. Talabani'yi, bu muhteremi, ben çok iyi tanırım. Harekât öncesinde ve sonrasında kendisiyle uzun uzun görüştüm, evinde misafir kaldım. Harekât öncesi ve sonrası çok şeyleri görüştük.

"Tezgâhı Amerika Planlıyor"

- Talabani kimin adına hareket ediyor?

ERSEVER: Şimdi bütün bu tezgâhlar, Amerika tarafından planlanır. İngiltere'ye ihale edilir. İngiliz istihbaratı da bu işleri yapar. Açıkçası budur. Bunu her subay bilir.

MUSTAFA DENİZ: Askeri uygulamacısı Amerika'dır.

ERSEVER: Siyasi uygulayıcısı İngiltere'dir. İstihbarat işinde İngilizler para verip insanları satın alır. Talabani'nin İngilizlerle-Amerikahlarla ilişkisi var.

Burada biraz Talabani'den söz etmek istiyorum: 1934 yılında Süleymaniye'de doğdu. Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1950'li yıllarda Irak Komünist Parti'sinin içinde yer aldı. 1958 yılında askeri darbe sonrası Molla Mustafa Barzani'nin Irak'a dönmesi üzerine Kürdistan Demokratik Partisi içinde bulundu. Dönemin KDP Genel Sekreteri İbrahim Ahmet'le Barzani'ye karşı sol muhalefet yaptı. 1966 yılında Irak yönetiminin yanında yer aldı. Uzun yıllar Irak yönetimi ile işbirliği yaptı. 1970'de Barzani'nin Irak yönetimiyle anlaşması üzerine tekrar KDP'ye geçti. 1974 yılına kadar KDP'nin Ortadoğu temsilcisi olarak Beyrut'ta yaşadı. PKK'nin Bekaa'ya yerleşme yılları Talabani'nin bu dönemine rastlar.

1975'te Barzani'nin yenilgisinden sonra 'Saddam'ın demir yumruğunu selamlarım' başlıklı bir bildiri yayımladı. Bu bildiri meşhurdur. 70'li yıllarda bu sefer Çin ve Mao hayranı kesildi. 75'te Latin Amerika gerillacılığını savundu. 80'lerde ise Avrupa türü sosyal demokrasi yanlısı olarak göründü. 1990'larda ise bu sefer, Amerikanın 'Yeni Dünya Düzeni'nin propagandistliğini üstlenmiş durumdadır.

Talabani değişik zamanlarda değişik güçlerin hizmetinde bir politikacıdır. Ben onu siyasi bir işportacı olarak tanımışımdır. Talabani son yıllarda Ankara'yı yol geçen hanına çevirdi. Kimin emrinde, kimin adına hareket ettiği, bugün hangi misyonu temsil ettiği sırdır. Türkiye Talabani'yi 'bölücü terör belasından kurtaracak kişi' olarak görüyor. Talabani aslında Ortadoğu'daki bölücü faaliyetlere yüksek manevi gücü kazandırmada kullanılan bir maşadır.

Dağınık Kürt potansiyelini bir noktada, bir çatı altında toplayarak bir hedefe yöneltmek isteyen 'Yeni Dünya Düzeni' savunucuları bu iş için, Celal Talabani'ye kaliteli bir eleman gözüyle bakıyorlar. Celal Talabani'de bu konudaki cehaleti, yetmezliği sonuna kadar kullanıyor. Ve adeta tencereyi kedi kuyruğuna takmaya çalışıyor.

Şimdi buraya nasıl geldiğini söyleyecek durumdayım: 12 Eylül'de PKK'nın adamlarını, Talabani'nin Bekaa'ya yerleştirdiğini biliyoruz. PKK Filistinlilerle değil Talabani ile ilişki içindeydi. Talabani Apo ile Barzani'yi buluşturarak K.Irak'a girmesine de yardımcı oldu. Sonra PKK'nın K.Irak'a dayanarak neler yaptığını gördüler. Kısaca PKK'nın yurt dışına çıkmasından K.Irak'a yerleşmesine kadar Talabani hep başrolde oynamıştır. Son dönemler de Talabani PKK'yı desteklemekten vazgeçmedi. Ancak PKK vasıtasıyla K.Irak yönetimine yönelik TC'nin engelleme politikasını dengelemek istiyordu. Bunu da başardı. 92'de federe devleti ilan ederken KDP peşmergelerini PKK kampları üzerine gönderdi. Bunlar geniş bir senaryonun parçalarıdır.

PKK, 1992 yılını 'atılım yılı' olarak gösterir, bana göre ise 92, PKK'nin askeri ve siyasi bir kriz içine girdiği yıldır. PKK bu krizi yeni bir atılıma dönüştürmek istedi. Talabani bu oyunda başrolü oynadı.

Öcalan'ın karargâhını Şam'dan Erbil'e götürmeyi Türkiye Dev-leti'ne Talabani önerdi. 'Gelsin benim kontrolümde olur. Türkiye'ye yönelik terörü de önlerim' dedi. Benim aklım ermedi ama

Türkiye bunu kabul etmedi. O dönemde Talabani Özal'ın yanından ayrılmıyordu. Talabani kimlerin vasıtasıyla Özal'ın yanına gelmişti, bazı 'misyoner danışmanları' var, gazeteciler. Onu siz de biliyorsunuz. Talabani bu konuşmalardan sonra, askeri kesime gitti.

Kürt Liderlerle Gizli Görüşme

Talabani ne yapmak istiyor? Talabani'nin aslında Kuzey Irak'ta fazla gücü yok. Silahlı kuvveti yok. Bunun eşi bayağı akıllı bir kadındır. Kayınpederi Londra'da oturur. Fikir babası odur. Lond-ra'daki kayınpederi enterasandır. Talabani'yi ara sıra Amerika, İngiltere kulağından tutar kaldırır. Türkiye adam yerine koyar. Talabani böyle ayakta kalmıştır. Talabani, Kuzey Irak'ta Mesut Bar-zani'nin KDP'sine karşı bir güç olmak ister, adama ihtiyacı vardır. KDP hep birinci parti olmuştur, gücü vardır. KDP ile denk güç olmak ister. Sonra süreç içerisinde KDP'yi ortadan kaldırmak isteyecektir. Sayısı onbinlere varan bir PKK gücünü yanına çekmek istemesinin .amacı budur. Türkiye'ye karşı sürekli Apo kartını oynamak ister. Bu nedenle de Apo'yu iyice ele geçirmek için Erbil'e getirirse, Talabani için iyi fırsat olacaktır. Hele PKK legalleşirse bu da çok işine gelir. Böylelikle Talabani iki güce sahip olacaktır. Bir; PKK'nın askeri gücüne, iki; Türkiye'deki PKK'nin cephe teşkilatlarına sahip olmak istiyor. PKK'yı kullanmak ister. Bu aşamada şimdi bu düşüncelerle Türkiye'ye geldi Talabani.

Kuzey Irak harekâtı öncesinde Türkiye'den yüz bulamadı. Sonra bir iki önemli aşiret reisini gönderdi. Bunlardan en önemlisi 'Savaş Ağası' diyebileceğimiz Bradost Aşireti reisi Kerimhan Bradost'tur.

Talabani'nin Ankara'daki temsilcisi Serçil Kazas vardır. Kürtlükle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bütün hayatı Londra'da geçmiş. Bakın hep İngiltere karşımıza çıkıyor! Bu adamlar geldiler Ankara'ya. Kürt hareketinden kim sorumlu; Jandarma! Jandarma Genel Komutanlığı'na bir teklifte bulundular. Kerimhan Bradost'u getirdiler. Bradost dedi ki, 'benim bölgemden'...ki, Habur kapısının bulunduğu bölgedir.

MUSTAFA DENİZ: Sorun bölgesi.

ERSEVER: Evet sorun bölgesi. 'PKK benim köylülerimi kovdu. Biz de onları kovmak istiyoruz. Bize yardım edin'. Bu Türkiye'nin işine geldi. Hemen Bradost kartına yapıştı. Jandarma Genel Ko-mutanhğı'nın kendi kuruluşları bu işle ilgili uzman kadroları var. İş buraya devredildi. 'Bunlarla bir görüşün, ne diyorlar' denildi. Kazas'la konuştum. 'Ne istiyorsunuz' dedim.

'Bizim Bradost Aşireti Reisi Kerimhan rahatsız. Hakurk bölgesine uçak saldırıları oluyor. Köylüleri ölüyor, yanlış yerler bombalanıyor. Köylüler göç etmek zorunda kalıyorlar. Kerimhan, PKK'yı bölgeden kovmak istiyor. Siz de harekâta katılırsanız, bu adamları buradan atarım diyor' dedi.

Biz de 'çağırın konuşalım' dedik. Kerimhan Ankara'ya geldi. 'Ben bunları kovmak istiyorum. PKK benim düşmanım, asacağım, keseceğim... ' saydı döktü...

Bu durumu yukarıya ilettim. Rahmetli Eşref Bitlis Paşa'yla konuştum, 'Ciddiyseler yapsınlar, bizim de çıkarımıza' dedi. 'Ama bunların durumunu anlayabilmek için bölgeye gidip bakmak lazım' dedim. Eşref Paşa, 'Kim gidebilir' diye sordu. Ben giderim dedim. 'Alırım bir ekip, ben giderim'. Bu görüşmeler 1992'nin Haziran-Temmuz aylarında yapıldı.

Eşref Bitlis

-Bu görüşmeler sırasında Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in adı çıktı. Bitlis'in konumu neydi sizce? Ordu içinde neyi temsil ediyordu ?

ERSEVER: Ben, Bitlis Paşa'nın İstihbarat Grup Komutanı olarak çalıştım. Bitlis Paşa, kendince bir şeyler yapmak istiyordu. Rahmetli bu mücadele içinde bulunan en şuurlu askerlerden birisiydi. Söyleyeceğim bu kadar. Kendisi ölmüştür, Eşref Paşam hakkında konuşmak istemiyorum.

-Peki, sizin açınızdan Eşref Paşa'nın öldürülmesinde bir kuşku var mı ?

ERSEVER: Bana göre yok! Milyonda bir olabilecek bir kaza Eşref Paşa'yı bulmuştur. Suikast olsaydı bugüne kadar çıkardı. Yapanlar açıklamalarda bulunurdu.

-Türk ordusu içinde bir kuvvet değil de, Amerika, İngiltere gibi bir kuvvet, kendi stratejilerine ters düştüğü gerekçesiyle suikast yapmış ve bunu gizlemiş olamaz mı?

. ERSEVER: Bu konuda herhangi bir yorum yapmak istemiyorum. Şu an için bir soru işareti bulunmuyor, bana göre...

-Eşref Bitlis'in stratejisi, Amerika, İngiltere, Almanya ile çelişiyor muydu?

ERSEVER: Eşref Paşa şunu her zaman söylemiştir. Kürt meselesi ile PKK aynı şey değildir. Bu sözlere bakarak, siz yorumda bulunun! Eşref Paşa bu konuda bilinçliydi. Eşref Paşa dağdaki gerillanın kökünün kazınmasını arzu ediyordu. PKK sorununa çözüm bulmadan, Kürt sorununa -eğer varsa- çözüm aranmaya başlanabilir. Öcalan ve PKK ortada kalmayacaktır, ondan sonra eğer varsa çözüm aranacaktır. Dünyanın hiç bir yerinde, silahlı mücadelenin olduğu bir bölgeye, ekonomik, siyasi hiçbir yatırım yapılmaz. Bir çivi bile çakılmaz. Çakılırsa, taviz verilmiş olunur. Güneydoğu'ya yatırım yapılmasın, kalkındırılmasın demiyorum ben. Söylemek istediğim yapılacak her yatırımın, halkta 'Bunlar PKK'nın sayesinde yapılıyor' izlenimi vermesi. TC. böyle bir yanlışı yapmıştır...

MUSTAFA DENİZ: Gerçekte bölgedeki durum içler acısı. Bir bakkala gidip fiş isteyemezsiniz, size bıçak çeker. Fişi bilmiyor ki! Yol kenarlarında görkemli evler vardır, bunlar devletten kredi, teşvik olarak yıllardır para alırlar. Halkı sömüren ağalardır. Bir taraf aç, diğer taraf zenginlik içinde yaşıyor. Devlet orada halka yardım ediyorum, onlar da terörü karşı çıksın diye paralar dağıtmıştır. Oysa bu paralar PKK için alınan vergi olmuştur. Paralar PKK'ya gitmiştir...
ERSEVER: İnsan ister istemez söylemek durumunda kalıyor; Uzun zamandır devlet nizamı Güneydoğu'ya getirilememiştir. Batıda köylü veya esnaf bahçesinde yetiştirdiği salatalığı götürüp pazarda satar. Ancak Güneydoğumda aynı kişinin elinde 'müstahsil belgesi' olmadan götürüp satamaz. Güneydoğu'da gidip de alışveriş yaptığınız bir bakkaldan fış isteyemezsiniz. Hır çıkar.

Serçil Kazas vasıtasıyla, Bradost, Jandarma Genel Komutanlığında temaslara başladı. Adamlar, bu bölgenin temizlenmesinde bize yardımcı olun dediler. Bir kaç toplantı yapıldı. Bradost önce, 'benim yüzlerce, binlerce silahlı adamım var' dedi. Sonra 'Celal Talabani'de operasyona katılsın' dedi. Birgün sonra, 'ayrıca Yekiti'nin peşmergeleri de katılsın' dedi.
Devlet tabii ki olumlu baktı. Öyle bir bilgi düzeyindeyiz ki... Türkiye'de terör konusunda bilgili olmalıyız. Türkiye daha komşularını tanımıyor. Türkiye'de kurumları temsil edenler, ne kendi siyasi tarihimizi ne Kürt tarihini, ne Irak, ne Suriye tarihini biliyor. Komşulara yönelik stratejisi bile yok!

Bakın benim söylediğim şudur; Türkiye Cumhuriyeti bu soruna bir an evvel çözüm getirmek zorundadır. Bu iş 100 kişi öldürdük, 200 kişiyi kıstırdık türünden açıklamalarla olmaz. Şu kadar silah yakaladık diye çözüm olmaz...

"İsmail Selen Harcanmıştır"

-Nedir çözüm ?

ERSEVER: TC. Devleti dağdaki gerillayı temizlemelidir.

-Ama nasıl 'temizleyecek'?

ERSEVER: Haa işte burada bir takım yetmezlikler var. Örneğin bir Korgeneral İsmail Selen harcanmıştır. Şırnak'ta Selen 88 yılında yapılan bir brifingde, zamanın Genelkurmay Başkanına, yapılan taktik hataları bir bir açıklamıştır. Bu iş böyle olmaz demiştir.

-Selen ayrıldığı zaman şöyle bir açıklama yapmıştı: Milli mesele hiç bir zaman şiddet yöntemiyle çözülmemiştir...

ERSEVER: Doğru, şiddet yöntemiyle çözemezsiniz. Halkı teröristten ayıralım. Halka uygulanan bir şiddet olmasın. Ki ben olduğu kanaatinde değilim. Gerillaya karşı mücadele yapılıyorsa hakikaten yapılsın. Ben operasyon birlik komutanlığı da yaptım. Masada oturmadım hiç. Benim aklım ermiyor: 100 tane gerilla sıkıştırılmış, havada uçaklar, binlerce komando asker etrafda, sonuç, 5 ölü, 95 tanesi kaçmış. Teknoloji sende, araç gereç sende...

Kontrgerilla

-Türkiye Devleti de PKK'yı yok etmek istiyor. Burada ayrılığınız nedir?

ERSEVER: Biz, gayr-i nizami harbi bilmiyoruz. PKK, TC. özel savaş uyguluyor' diyor. TC. özel savaş falan uygulamamıştır. Özel savaş kavramının içinde ekonomik, sosyal, politik, kültürel tedbirler girer.

-Gayr-i nizami harbin ünlü bir teorisyeni var: David Galula. Bildiğimiz Kontrgerilla yöntemi, siz bunu savunuyorsunuz...

ERSEVER: Galula, evet, 'Ayaklanmaları Bastırma Harekatı' diye bir kitabı var. İsterseniz bu Kontrgerilla terimi üzerinde konuşalım. Kontrgerilla nedir? Karşı-gerilla demektir. Türkiye'de kontrgerilla olduğunu kabul etmiyorum.

MUSTAFA DENİZ: Bu İtalya'daki Gladio ile karıştırılıyor.

ERSEVER: Bu örgütler, birbirinden tamamen ayrıdır. Gayr-i nizami harpte iki unsur vardır. Biri; gerillanın eylem yapmasını engelleyici tedbirlerin alınmasıdır. Yani anti gerilla faaliyetleridir. Literatürde böyle geçer. Gerillayı dağlarda, kırsalda, gerilla gibi davranarak yok eden birliklere ve bu faaliyete de Kontrgerilla denir.

-Devletin yaptığı da bu değil mi? Özel görev birlikleri, özel timler... Bunlar Kontrgerilla değil mi?

ERSEVER: O zaman bu birliklerin kullanılmasında bir hata vardır. Beni başka şeyler söylemeye zorlamayın! Kontrgerilla birliği, karşı gerilla birliği vardır veya yoktur. Bu önemli değildir. Ben şunu vurgulamak istiyorum: Bir taktik önderlik sorunu vardır.

Siz Güneydoğu'da görev yapan personelin terfi ve yükselme işleri, başarı oranlarını Güneydoğu'da elde ettiği başarıya göre tayin ve tespit etmeye kalkarsanız, o zaman herkes yalan söyleyecektir veya düzeltelim bunu, başarılı gösterecektir kendisini...

-Göstermek için çalışacaktır...

ERSEVER: Acaba gösterecek midir. Çalışacak mı, çalışmasına gerek var mı? Denetleyici bir makam var mı? Kim kimi denetleyecek?

MUSTAFA DENİZ: Onlara göre özel tim, bin metreden attığını vuran, iyi nişan alan adam demektir. Sadece...

-Kontrgerilla sözcüğüne neden itiraz ediyorsunuz?

ERSEVER: Şundan itiraz ediyorum. Eğer Kontrgerilla'dan yasadışı faaliyet yapan bir kuruluş kastediliyorsa buna itiraz ediyorum. Ama gerilla gibi davranıp gerillaya karşı mücadele eden kas-tediliyorsa, evet. Zaten bunu yapmak zorundayız.
Bizim derdimiz şudur: Ben milletimizin sormasını istiyorum? Bu savaş neden bitmedi? Bizim bazı sorunlarımız var.

Abdullah Öcalan, 1985 yılı Ağustos ayında Serxwebun dergisinin özel sayısında...

MUSTAFA DENİZ: 15 Ağustosun yıldönümünde...

ERSEVER: şöyle diyor: Bana şanlı 15 Ağustos direnişi başladığında dediler ki; 'Sen Kürt halkına ihanet ediyorsun...

MUSTAFA DENİZ: En başta Kemal Burkay dedi.

ERSEVER: Oraya da geleceğim... Kuzey Irak harekâtı, Burkay'ı gündeme getirmiştir. Ona sonra geleceğim... Türk ordusu bir ejderdir. Kürt halkına katliamlar yapılmasına neden olmayın. Ejderin tavşanı yuttuğu gibi sizi yutar: Dersimi, Ağrı'yı unutmayın' diyorlar Apo'ya. Bunu hatırlatıyor ve devam ediyor. 'Şanlı 15 Ağustos'umuzun üzerinden bir yıl geçti. Ejder hala tavşanı yutamadı!' Ben diyorum ki, dokuz yıldır ejder tavşan yutamamıştır! Tavşanlar gittikçe çoğalmaktadır! Dağdaki gerilla başta yok edilmiş olsaydı, bu hadiseler olmayacaktı. Açıkça söylüyorum; taktik önderlik sorunu var.

"Benim Derdim PKK İle"

-Bakın milli mesele böyle şiddet yöntemiyle çözülmez. Verdiğiniz örneklerden gelinmesi gereken nokta uzlaşma olmalıdır...

ERSEVER: Ben şunu diyorum, PKK, Kürt halkının başına musallat olmuştur. Zor kullanılmıştır...

MUSTAFA DENİZ: Bunun teorisi PKK tarafından, 'zorun rolü' diye yapıldı.

ERSEVER: Evet 'zorun rolü' diye Apo yazdı bunu. Örgütlenme üzerinde Serxwebun da bunu yazdı. 'Zor hangi ölçüde kullanılmalıdır', çok güzel anlatmıştır! PKK halk tarafından görevlendirilmiş değil. Benim derdim Kürt insanıyla değil PKK'yla. Halk ile PKK birbirinden ayırdedilebilir. Halkı temsil eden kişilerle temas etmek lazım.

-Bakın büyük kitle temeline dayalı silahlı mücadeleler hep zora dayanarak örgütlenmiştir. Hiç bir millet bir örgüte 'hadi sen silahlan' dememiştir. Bizim Kurtuluş Savası için de aynı şey geçerlidir. Zor kullanılmıştır. Bugün PKK ile halk ayrılmaz bir hale gelmiştir?

ERSEVER: Hayır, hayır çok rahat ayrılır. Halktan doğru insanlarla temas etmek gerekir.

-Taktik yetmezlik' diyorsunuz. Hiç bir taktik hata 9 yıl sürmez- Sorunu başka yerde aramak gerekmez mi?

ERSEVER: Taktik hatadır ve 9 yıl sürmektedir. En son Kuzey Irak harekâtı hatadır...

MUSTAFA DENİZ: Bir de şunu ayırt etmek gerekiyor. Sizin biraz önce dediğiniz şundan kaynaklanıyor. Doğu ve Güneydoğu'daki bütün halkın PKK'ya destek verdiği düşüncesi var sizde. Oysa biz dedik ki PKK halkın başına musallat olurken zorun rolü teorisi ile geldi. Ve şu anda bölgede, devlete ihanet 15 gün gözaltı, PKK'ya ihanet ise ölümdür. Vatandaşa 'tercihinizi yapın' diyorlar. İşte halk bu nedenle örgüte destek veriyor.

ERSEVER: Bakın bir örnek vereyim. Karakollarımıza baskın olduğu zamanlar şehirlerde kitle eylemleri olduğunda haber kaynaklarımız kısılırdı. Bakarsınız, bir PKK grubu kıstırılır, on, on beş tane öldürülür. Suratımıza bakmayan adamlar gelirler çayımızı içerler.

MUSTAFA DENİZ: Örneğin Kuzey Irak harekâtı sırasında karakollara kafasını çevirip bakmayan insanlar, istihbarat birimleriyle ilişkilerini donduran insanlar, harekât sonrası gelmeye başladılar. PKK'nın en keskin milisleri, Silopi sorumluları Revşen'i polise teslim ettiler.

ERSEVER: Bu bizim savunduğumuz fikirleri destekleyen bir örnektir. Vatandaş devletin yetkin olmasını istiyor. Dağdaki gerillayı vurun, şehirdekilerin sesi çıkmaz.

MUSTAFA DENİZ: Bir de şehirle, kırsal alan arasındaki ilişki koparılacak. O zaman örgüte katılım da olmaz. O zaman bir çok insan da örgüte gitmez.

ERSEVER: İstihbarat yok diyen her kimse yalan söylüyordur. Teoman Koman'ın söylediği doğrudur, herşeyi takip ediyoruz. Sadece icra yoktur. Bunun sorumlusu istihbaratçılar değildir. Sorumlu icradaki taktik yetmezliktir.

"PKK, FKÖ Oldu"

-Kuzey Irak harekâtına dönersek, harekât Talabani'yi güçlendirdi...

ERSEVER: Sadece Talabani'yi güçlendirdi demek yeterli değil, PKK, FKÖ olmuştur. Öcalan, Arafat'ın konumuna getirilmek istendi. PKK, FKÖ yapılmak istendi neredeyse.

Peşmergelere, harekât öncesi bir takım yardımlar yapıldı. Bunlar faaliyete başladılar. TSK'da güneyde temizlik harekâtı başladı. Kitabımda yazdım.

Şunu kamuoyu bilmiyor: Orjinal metni şudur: (Metni gösteriyor) PKK-Kürdistani Cephe anlaşması. PKK Merkez Komitesi adına Merkez Komite üyesi Osman Öcalan, PKK örgütü adına Kenan Sımo, Kürdistani Cephe Başkanı Rojnuri...

-Basında çıktı, bizde yazdık.

ERSEVER: Osman Öcalan, kod adı Ferhat'tır, 29 Ekim 1992 günü, Başbakanlık binasına gelerek, 5 Ekim 1992 tarihli anlaşmayı yaptı. Harekât 2'sinde başladı, 5'inde anlaşma yapmışlar, 3 gün sonra yani. Anlaşmayı kim yapmış; Kürdistan Başbakanı Kürsad. Celal Talabani tarafından bizzat gönderildi bu Kürsad. Biz peşmergelerden PKK'yı vurmalarını beklerken, Peşmerge komutanı Serdin gitti PKK ile anlaşma yaptı!

Sürekli Türkiye'den yardım istiyorlardı. Türkiye'yi kandırıyorlardı. Türkiye'de, Kuzeyden sürdüğü PKK'lıları peşmergelerin öldüreceğini bekliyordu. İstihbarat servisleri ve. ben -ben demeyi hiç sevmem ama işte geldik bu noktaya- bunu biz zamanında uyardık; 'Anlaşma yapıldı' dedik. Bu ciddiye alınmamıştır. Celal Talabani, Kuzey Irak harekâtı başladıktan üç gün sonra, Kürsad ve Serdin vasıtasıyla, doğrudan doğruya Osman Öcalan'la anlaşmaya varmıştır. Ondan sonra, Hakurk bölgesinde tek kurşun dahi atılmamıştır. Bir de peşmergeler, Iran uçakları ateş açıyor, sıkıştık, İran PKK'ya destek oluyor' gibi şeyler yaydılar. Türkiye'yi dolduruşa getirdiler. Ben bunu nasıl protesto etmem. Anlaşma maddelerini göre göre nasıl ben itiraz etmem. Bakın neler yazılı: 'Irak Kürdistan toprakları üzerinde kalmak isteyen PKK militan ve üyeleri Türkiye sınırından uzak, Hükümetin tespit edeceği bir yere taşınacaktır. Bölge hükümetinin vereceği belge ile serbestçe seyahat edebilirler.'

Ayrıldıktan sonra evlerine gittim. Herşeyin belgesi var bizde. Doğrudan doğruya Yekiti veriyor belgeyi. Süleymaniye, Erbil sokakları PKK ile dolu. Efendim neymiş Kürdistan hükümeti bu bölgede kalmak isteyen bu gruba, zaten bunlar Türkiye Kürdistanı vatandaşıdır, gerekli korumayı temin edecekmiş. Talabani'nin bize başta verdiği söz bu değil, o toplantılarda ben de vardım. Toplantıda alınan kararlar PKK'nın imha edilmesine yönelikti...

-Sonra Talabani Türkiye ile yeniden ilişki kurdu?

ERSEVER: Bakınız anlaşmada neler deniyor daha; 'PKK üyeleri kendilerine ait bütün mal varlıklarını koruyabilecekler.' Osman Öcalan, Erbil'de bir villa satın aldı! 'Bölge içerisinde faaliyetlerini sürdürebilirler.' Peki, TC ne kazanıyor? Kuzey Irak harekâtı, PKK'yı Sinaxd, Zivi,

Haftanin Kutalman, Şivi, Hakurk gibi kamplardan, o yeraltındaki pis barınaklardan, sığınaklardan çıkarmış, Erbil'in, Süleymaniye'nin kaloriferli veya sobalı dairelerine taşımıştır. Başka bir işe yaramamıştır Kuzey Irak harekâtı...

-O kadar insan öldürüldü.

ERSEVER: Ölsün ne olacak, yerine yenisi gelir!

Toyota'ların Sırrı

-Sınırdan uzaklaştırıldı açıklaması yapıldı?

ERSEVER: Şu anda sınırlarımız yine dolmuştur. PKK boşaltmış olduğu kamplara yeniden gelmiştir. Sınırda sözde karakollar vardır. Bu sözde karakollara neredeyse kuş sütü bile gönderildi. Türkiye buraya her türlü yardım yapmaktadır. Türkiye'nin parasını ödediği To-yota'ları orada görürsünüz. Gidin bakın Toyotalar Zaho-Duhok arasında dolmuş olarak kullanılmaktadır. Bu arabalar sözde Zaho, Duhok ve karakollar arasında irtibat kuracaktı.

Ben vergi veren bir vatandaşım. Yasal haklarımı da çok iyi biliyorum. Ben konuşurum. Benim verdiğim vergiyle, bana hesap vermeden şu veya bu adımı atamazlar. Ben vatandaşım. Nerede bu karakollar göstersinler televizyonlarda da biz de görelim. Bir tane bile yoktur. 24 Aralık 1992, PKK karakollara tekrar gelmiştir. Yani harekâttan bir ay sonra. Bakın Mesut Barzani radyo konuşmasında ne diyor? 'Kürt halkı PKK'nın düştüğü durumu gördünüz, PKK Kürt halkını sevmez. Amacı Kürt halkını kışkırtmaktır. Ancak yine eski yerlerine geldiler'. Bunu Barzani söylüyor.

"Barzani Daha Ulusalcı"

Kuzey Irak harekâtı devam ederken, PKK bir yandan da E-24 karayolunu kapattı. Kuzey Irak'a ambargo koydu. Gıda maddesi girişini engellemeye çalıştı. Harekât sürerken, Viranşehir'den Silopi'ye kadar yolu kapattılar, üç tane köprü havaya uçuruldu. Siz bu şartlar altında hangi istikrardan bahsediyorsunuz?

Türkiye'nin içinde ambargoyu önleyemiyorsunuz. Mesut Barzani bana aynen bunu söylüyordu harekât sırasında; 'Sizin ambargoyu en-gelleyememeniz yani E-24 karayolunu açamamanız bizim peşmergelerin moralini bozuyor.'
Barzani daha ulusalcı. Açık söylemek gerekirse, bir kaypaklığını görmedim. Yani, Apo'yu Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanmadı.

Emperyalizmin Denetiminde Kürt Devleti

-Peki, Amerikanın burada rolü ne?

ERSEVER: Onu bilemiyorum. Bunu çok açık olarak ifade edebilirim. Bütün bunların altında yatan şudur: Bu bölgede emperyalizmin denetiminde bir Kürt devleti kurmak isteniyor. Ben böyle düşünüyorum.

Apo, önderlik sorununa ilişkin kitabında, bütün Kürdistan'ı parçalara ayırmıştır. Bu parçalardan Türkiye Kürdistan'ının tüm Kürdistan bölgesine önderlik edeceğini yazmıştır. Şimdi parçadaki bu önderlik değişti. İpleri elinde tutan emperyalistler şimdi Kuzey Irak'ta kendi denetimlerinde bağımsız Kürt Devleti kuracaklardır. Daha sonra Türkiye, İran ve zamanla Suriye'de çıkan kargaşalıklara bu Kürt Devleti, 'size yardımcı olayım' diyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuzey Irak'la ilgisi, PKK temelinde şekillenmiştir. Bu yanlıştır. Sonuçta işte Talabani gibi siyasi fahişe çıkar, PKK'yı bir koz olarak kullanır.
Kürdistani Cephe, üç partiden meydana geliyor. Bunların dışında parti yok mu? Var. Kürdistan Muhafazakâr Partisi var, Milli Türkmen Partisi var. Bir Musul Vilayeti Oluşumu Konseyi var. Bakın çok enteresan bir noktaya geldik. Biz Türkiye'nin kafasına bunu sokamıyoruz; Musul vilayeti sorununu sürekli dile getiriyorum. Yazdım, çizdim, bağırdım. Siz büyük Kürdistan üzerine mi oynuyorsunuz yoksa kendi çıkarlarınızı mı düşünüyorsunuz? Lütfen, önce can, sonra canan. Bir Musul vilayeti oluşumu var. Ömer Surçi denen bir adam çıktı, konseyden söz etti. Siz bunu 2000'e Doğruda Amerikanın oyunu diye yazdınız. Hayır, burada İngiltere'nin parmağı var...

-Bunların temsilcisi Hollandalı avukat...

ERSEVER: Arzu ederseniz, sizi Ömer Surçi'yle görüştürebilirim. Kendisi benim çok iyi dostum. Hollandalı avukat John Keller'la bunların arasında bir sözleşme vardı. Bu Hollandalı avukatla olan sözleşme altı aydır feshedilmiş durumda. Avukatın bu konuda konuşmaya hiç hakkı yok.

MUSTAFA DENİZ: Şimdi yeni anlayış şu: 'Yeni Dünya Düzeni'ne ne kadar hizmet edersen, o kadar pay alırsın. Apo da bunu görüyor, 'Bu politikalara ben de uymalıyım' diyor. PKK askeri, siyasi yönden bir çıkmaz içerisine girmiştir. Arayış içindedir.

ERSEVER: Ben uzun zamandır söylüyorum: PKK askeri yönden bir kısır döngü içerisine girmiştir. Daha ne kadar köy basacak, ne kadar asker öldürecek? PKK siyasi kazanımlarını nerede toplayacak?

-Kürdistan Ulusal Meclisi var...

ERSEVER: Olmaz, yetmez. Bakın ben "Üçgendeki Tezgâh" kitabımda açıklamaya çalıştım.
Bir Kemal Burkay olayı çıkıyor şimdi. Yazık oldu, bir kedisi olacaktı. Kediyi yine aldılar elinden. PKK, askeri yönden vuruyor. Bu dünya kamuoyunda olumlu olumsuz tepkilere neden oldu. Bir biçimde gerillaya katılımlar oluyor. Bu düzenli orduya gider veya gitmez. Siyasi açıdan değerlendirelim. PKK, temsil ediyorum dediği halkın siyasi kazanımlarını demokratik platformda, legal olarak kim muhafaza edecek? Kim savunacak, koruyacak, dile getirecek? Türkiye'de böyle bir oluşum yok. Celal Talabani vasıtasıyla bu yapılmak istendi, Türkiye'de...
"HEP PKK'yı Temsil Etmiyor"
-HEP Kürt halkının yasal temsilcisi olamaz mı?

ERSEVER: Hayır. HEP, PKK'yı temsil eden bir oluşum değildir...

MUSTAFA DENİZ: PKK'nın elinde bir araç olabilir.

ERSEVER: Apo'nun 1991 Kasım çözümlemelerine bakın. PKK'nın HEP'le ilişkisi vardır ya da yoktur. Orada yazıyor okuyun. Dönemin taktiği, stratejinin parçası; Türkiye'de, Kuzey Irak'ta olduğu gibi bir Kürt Cephesi'nin yaratılmasıdır. Legalize etmektir. Irak Komünist Partisi Kürdistan Seksiyonu sözcüsü bakın ne diyor: 'Kuzey Kürdistan'da da Güney Kürdistan'da olduğu gibi legal Kürt cephesinin oluşturulması ve Kürt Cephesinin politik faaliyetlerine Türkiye'nin izin vermesi gerekir'. Bunu ben geçen ay Süleymaniye televizyonunda izledim.

PKK'nın askeri faaliyetlerinden sonra doğan politik çıkarları savunabilecek bir Kürdistani Cepheyi kurmak istiyorlar. Böylece Kemal Burkay gündeme geldi.

-Bu Türk Devleti'nin de işine mi geliyordu?

ERSEVER: Bilmiyorum. Ama eğer işine geldiğini düşünüyorsa çok büyük bir hata içinde demektir.

Ateşkes olmaz! Binlerce gerilla dağlarda duracak, bu siyasi cephe bir takım siyasi taleplerde bulunacak. Türkiye bu talepleri kabul etmediği zaman gerilla vuracak. Bu bir açmazdır.
Binlerce şehit verilmiştir. PKK'nın böyle bir şey yapamayacağını Türkiye Cumhuriyeti düşünemiyor muydu, herhalde bir rehavet içerisine girdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: CEM ERSEVER'LE TANIŞIYORUZ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 23:08

"Siviller Sözünü Dinletemedi"

-Söylediğiniz stratejiyi kabul eden bir yönetim beklentimi var mı?

ERSEVER: Bana sordular, 'neden emekli oluyorsun' diye. Onlara şunu dedim: 'Ben mücadeleyi bırakmıyorum. PKK yüzünden binlerce Türkün, Kürdün çocuğu ölmüştür. Asker olarak ben sözümü dinletemedim. Belirgin bir konumda olmama rağmen dinletemedim.'

Demokratik bir yönetim diyoruz. Tamam o zaman siviller, bir Ortadoğu politikası, bir Kürt politikası, bir PKK politikası tayin ve tespit etsinler. Askerler de bunu uygulasınlar.

-Şimdi böyle olmuyor mu?

ERSEVER: Askerler politika tespit edip uygulayamazlar. Şu anda ki uygulama Jandarma Genel Komutanlığı politika tespit ediyor, yukarıya bildiriyor.

-MGK yapamıyor mu bu işi?

ERSEVER: Elbette zaten MGK'da askerler ağırlıkta. Her türlü politikanın talim ve tespitinden siviller sorumludur.

MUSTAFA DENİZ: Denetlenmesinde de.

ERSEVER: Biz asker olarak sözümüzü dinletemedik. Siviller de bu işi bilmediği için sözünü dinletemedi. Ama biz bu işi biliyoruz. Böylece biz askerliği bıraktık, sivil olduk. Sivil olarak derdimizi anlatmaya çalışacağız. Mesele budur. Kime ne kadar derdimizi anlatabilirsek, bir ekol oluşturmaya çalışacağız.

. Bütün yönetimler suçludur. PKK ile uzlaşmacı, bakın Kürt demiyorum, dağdaki gerilla ile uzlaşmacı politikayı kim uygularsa ondan hesap sorulmalıdır. PKK'nın Türkiye'deki silahlı güçleri defolup gitmelidir. Ondan sonra diğer meseleye bakılmalıdır.

"Ateşkes Ağıza Alınmamalıdır"

-Siz bölgede yıllardır bulunuyorsunuz. Dediğiniz gibi düşünen pek çok subay bölgede vardır. Anlaşılıyor ki, ateşkes olabilmesi için, barışçı çözüm için. bunların değişmesi gerek...

ERSEVER: Oradaki askeri birliklerin çekilmesini mi kastediyorsunuz?

-Değiştirilsin diyoruz. Bu savaşın içerisinde uzun zamandır bulunanların iyice kinlenmiş olduğunu düşünürsek?

ERSEVER: Yok, kinlenme diye bir olay değil...

-9 yıl orada savaşan bir subay, en yakın arkadaşları öldürülmüş, 9 yıl önceki insan olabilir mi? Orada görev yapan bir subay 'Ateşkesi biz yapmadık, Ankara yaptı' diyor. Öyle bir ruh hali var?

ERSEVER: Güzel söylemiş! PKK'yla uzlaşmacı bir tavıra giren herkese hesap sorulmalıdır. Türkiye'de şu anda o bölgede devam eden bir gerilla savaşı vardır. Askerlerin görevi siyasi polemiklerin dışında oradaki gerillayla mücadele etmektir. Düşmanın ortadan kaldırılması görevi vardır. Bir asker olarak söylüyorum bunu, bir sivil olarak değil. Ordaki arkadaşlarımın da böyle düşündüğünü sanıyorum. Bunlara verilmiş bir görev vardır: Gerillayı yok et. Bu savaştır. Savaşta iki taraf birbirini öldürecektir. Türk ordusu da bu adamları yok etmek zorundadır. Ateşkes-mateşkes bunlar ağıza alınacak kelimeler değildir. Ordaki insanların şahsiyetleriyle oynamak demektir.

-Ateşkes, Öcalan açısından sadece bir taktik miydi?

ERSEVER: Dönemin taktiği uygulanmıştır.

-O zaman çok kısa zamanda bu taktikten vazgeçmedi mi ? 17 Martta ateşkes ilan etti. Arkasından geçtiğimiz haftaki Bingöl baskını...

ERSEVER: Süre yeter. Apo fırsattan istifade bir takım görüşmeler yaptı. Üç ay boyunca toparlandı. Türkiye Cumhuriyeti üç ay boyunca operasyonlarını yapmadı. Bahar operasyonları yapılmadı. Şubat itibariyle bu operasyonların başlaması gerekirdi. Bölgeleri belli. Her eyalette iki tane kampı var. Kamptan çok, üs bölgesi demek daha doğru. Bu adamların kalıcı üs bölgesi var. Burada üs bölgelerinde yeşerdi, filizlendi. Zaten bunu istiyordu. Bahar operasyonları yapılmadı.

"Devlet Bingöl Baskınını Biliyordu!"

-Bingöl baskını, Semdin Sakık'ın Apo'ya rağmen, bir eylemi olabilir mi?

ERSEVER: Bakın, Semdin Sakık, Apo'ya rağmen hiçbir şey yapamaz. Semdin Sakık, 1987 yılında Botan da Besta bölgesindeyken de Apo'yla anlaşmazlığa düştü. Hatta, Abdullah Öcalan onu temizlemek üzere tekrar çağırdı. Ondan özeleştiri aldı, özeleştiri verdi. Botan'da görevlendirildi. Döndü gitti geldi, Diyarbakır bölgesine Ha-kurk bölgesine gönderildi. Bunlar Apo'ya rağmen şeyler değildir. Bu sistemin bir parçasıdır. Dönemin taktiği uygulanmıştır.

MUSTAFA DENİZ: Bingöl'den önce bazı PKK'lıların, 'eylemlere başlayacağız' diye demeçleri var. Elimizde bantlar var.

ERSEVER: Pekala, şunu açıkça TC'ye sorun: 20 Mayıs itibariyle, Abdullah Öcalan'ın bütün birimlerine PKK'nın eylem yapması için emirler verildiğini biliyor muydu? Bilmiyor muydu? Buna cevap versinler.

-Biliyor muydu?

ERSEVER: Bildiğimiz bir şeyler var herhalde. Biz hadiseleri yakından takip ediyoruz. Emir verilmiş miydi, verilmemiş miydi?

MUSTAFA DENİZ: Ateşkes diye bir olay aslında yoktu!

ERSEVER: Bakın, Olağanüstü Hal Bölge Valisi diyor ki, 'bu süre içerisinde PKK 200 eylem yapmıştır.' Ateşkes demek, yalnızca askerle çatışmaya girip, girmemek değildir. Gidiyor köyleri basıyor. Hamo'nun, Mamo'nun ne günahı var.

-Üsbölgeleri var diyorsunuz. Bunlara yönelik yapılacak operasyonları, komutanlar 'yapmayın'diye durdurdu mu?

ERSEVER: Yapılmadı. Böyle bir emir verilip verilmediğini bilmiyorum. Bir örgütsel eylemi düşünün. Dağdan inip de pat diye vurmazlar. Bunun bir hazırlığı var. Bingöl eyleminin yapıldığı bölgeye adamlar gökten zembille mi geldi? Meşhur tabirle, 'komşu ülkeden' falan mı geldi? Yıllardır oradalar. Bilmiyorlar mı onların orada olduğunu? Teker teker yerleri biliniyor. Sorun istihbaratçılara! Örneğin, Diyarbakır'daki üs bölgeleri nerelerdir? İstihbaratçılar, adıyla, sanıyla, haritadaki koordinatlarıyla size söyleyeceklerdir.

"Taktik Önderlik Sorunu Vardır"

-Yani siz diyorsunuz ki, ben kendimi komutanların yerine koyduğumda siz beni suçluyorsunuz. İstihbaratçı olarak Diyarbakır'da PKK'nin üssünü söylüyorum ama Yüzbaşı Hasan, Binbaşı İsmail bu üssü gidip yıkmıyor. Böyle bir takım hesaplar yapılıyor, uzlaşılıyor mu diyorsunuz?

ERSEVER: Taktik önderlik sorunu var diyorum. Bakın bu çok kapsamlı bir sözcüktür. Kısaca şöyle diyeyim: Bir kişiye veya bir askeri gruba emir-komuta eden kişilerde bazı yetmezlikler olabilir. Askeri literatürde, taktik önderlik sorunu budur.

MUSTAFA DENİZ: Bir de başından beri söylenen şu: Devletin stratejisi yok. Stratejisi olmadığı için kendisine uygulanan taktikleri algılamıyor. Mesela burada! Diyelim PKK bir taktik uyguladı, devlet taktik ve stratejik yetmezlik içinde olduğu için anlayamıyor. Teorik yetmezlik içinde çünkü.

-Peki siz varsınız, siz bunları anlatıyorsunuz...

ERSEVER: Anlatamadık! Onun için ayrıldık. Ben saltanat gibi bir makamdan ayrıldım. Gak deyince ekmek, guk deyince su gelen bir makamdan ayrıldım. Durup dururken ayrıldım. Emekli Albay olana kadar otururdum koltuğumda. Kimse beni atamazdı ki o makamdan.

—Siz en yüksek makamlara söylüyordunuz...

ERSEVER: Elbette, ama anlamıyor.

-O zaman en yüksek makamlar anlayışsız!

ERSEVER: Bilemiyorum. Taktik her seviyede taktiktir. En yüksek komutana anlayışsız demiyorum. Ama icra sırasında bir takım şeyler var. Şimdi en yüksek komuta mevkilerinde olan kişiler stratejik kişilerdir. Stratejinin talim ve tespitinde önemli faktör olan, rol oynayan kişilerdir. Şu açıdan strateji yok. Şu açıdan strateji var. Bugün Güvenlik Komutanlıkları diye bir olay var. Güvenlik Komutanları emir veriyor. Ankara'da diyelim stratejik bir makam. Oranın stratejik makamı, bölgedeki makama diyor ki: 'Bölgendeki PKK'yı yok et.' Bu taktik yönü değildir. Stratejik yönüdür. Bu düşmanın orada nasıl yok edileceğini, oradaki birlikler hesaplar ve kitaplar. Bunu benim oradaki dövüşen arkadaşlarım iyi anlarlar.

-Sizin söylediğiniz çok karışık oldu. Şöyle birşey çıkıyor. Yukarıdaki adamlardan bir emir çıkmıyor. Bunlar yukarıdan aşağı doğru PKK'nin üslerini yok edin diye emir veriyor. Bu aslında yüzlerce komutana hitap ediyor.

ERSEVER: Doğru.

-Şimdi o zaman yüzlerce komutanın yetersiz olması...

ERSEVER: Şimdi en tepedekinden bahsettik. Doğal olarak en tepedeki bu emri vermek zorunda. Yetersizlik aşağı doğru iniyor. Şimdi bakın görevde emir iki tür icra edilir. Ben en başta söyledim, gayr-i nizami harbi TC öğrenmek zorundadır. Gayr-i nizami harbin kuralı vardır. Gayr¬i nizami harblerde görev emri başkadır, klasik anlamda emir çok ayrı bir olaydır. Şimdi bakın çok can alıcı bir noktaya geldik. Ben bunları söylemek istemiyorum...

-Ama izah etmek zorundasınız...

ERSEVER: Bir Operasyon Birlik Komutanını karşınıza çağırırsınız, emir veren makam olarak; Ş u, şu noktada düşman var. Git gereğini yap. Bu noktadan itibaren Operasyon Birlik Komutanı o hedef noktasına nasıl gideceğini, kaç kişiyle gideceğini, o bölgede bugüne kadar ne istihbarat yapılmış, düşman, hava, yol hakkında tüm istihbaratı alır. Hangi yoldan gideceğini, askerleri nasıl yürüteceğini, kaç saat yürüyüp, kaç saat duracağını, gittiğinde nasıl ateş edeceğini, hangi silahlarla ateş açacağını, bunları tayin ve tespit eder. Bizzat sıcak bir çatışmanın içinde olacak komutan olarak oraya gider ve bunların gereğini yapar. İlave istekler ve tedbirler olursa onu da ister, üst makamlardan ister. Şimdi bu görev tipi emir uygulamasıdır.

Bir de uygulamaya bakalım. Bu söylediklerimi orada dövüşen arkadaşlarım çok daha iyi anlayacaktır. 1986'da PKK sınır boyları hariç, bu tarihte bitme noktasına gelmiştir. Çünkü uygulama bu tarzdı. 1986'ya kadar uygulama bu tarzdır ve görev tipi emirler verilmiştir. Birlikler gitmiştir ne yapılacağına kendisi karar vermiştir. Bu kadar ağır konuşmak istemiyorum, masa başında oturan bir takım insanlar tarafından telsizle oturduğu yerden, 30-40 kilometre uzaktan şuraya, buraya git, şöyle yap, buraya ateş et, şurayı tıka, burayı kapa, türünden emirler, 1986 yılına kadar verilmemiştir. Hadiseyi bilmem izah edebildim mi?

"T.C.'ye Sorun"

-Bu neden değiştirildi? Kim değiştirdi?

ERSEVER: Bilmiyorum, bilemem. Şimdi İsmail Selen döneminde çok düzgün bir taktik uygulanmıştır. Özellikle Cudi ve Gabar Dağı bölgesinde arazinin en yüksek noktalan, su kaynakları küçük küçük birimlerle, küçük fakat güçlü bir şekilde tutulmaya çalışılmıştır. Bu dağdaki gerillanın ovaya inmesi demektir. Yaz şartlarında su kaynaklarının tutulması; tabi 1988¬89 şartlarında. O dönemde dağlar köylerle doluydu. Meskûn mahallerdi. Ama sorun teşkil etmiyordu. Buralar tutulmuştu. Daha sonra İsmail Selen'in görevden alınmasına neden olan tartışmalar sonucunda bu zirveler bırakılmıştır. Bakın Vietnam örneğine geldik. Küçük birimlerin araziyi terk etmesi. Şimdi bölge hakimiyeti diye bir hadise vardır, gerilla harbinde. O dönemdeki tedbirler bölge hakimiyet tesisine yöneliktir. Gerilla hareket edemez, siz gerillanın yuvasını gider bulur ve onu tepelersiniz.

Stratejik Hatalar

-Peki Hikmet Koksal bunu bildiği halde niye böyle yaptı ?

ERSEVER: Şartlar onu gerektirmiştir. Komutan olarak o kararını o şekilde kullanmıştır. O da kendi döneminin taktiğini uygulamak zorunda kalmıştır. Bakınız püf noktasını ben belirttim. Orası karanlık kalmasın. Küçük birlik harekâtı, bütün hepsi bu...

-Şunu anlamadık: Aşağıdaki adamların hiçbir sorumluluğu yok mu burada? Dediğinize göre Hikmet Koksal sorumlu doğru mu?

Böyle bir uygulama varken bilahare bu zirveler bırakılmıştır. Gerilla dağlara çekilmiştir, canı istediği gibi cirit atmış, suyunu da içmiştir. Artı, bütün araziyi olduğu gibi mayınlamıştır. PKK ateşkes ilan etmiş de, bunu da soralım TC'ye; Abdullah Öcalan gene bütün eyalet komutanlarına bizzat emir vermemiş midir, 'köy baskınları yapmayın askeri birliklere büyük saldırılar yapmayın. Ama bu birliklerin etrafını, her yerini mayınlayın. Hareket ettirmeyin, keşif kolları çıkarsa saldırın', diye bir emir vermemiş midir? TC bunu bilmiyor muydu? Bakın bunlar hep taktik hatalardır. İsmail Selen'den sonra Hikmet Koksal geldi. Koksal da bu işi bilen komutanlardandır.

ERSEVER: Hayır, Hikmet Koksal kesinlikle sorumlu değil. Bazı sorumlular var. Araştırma yapılırsa bunlar çıkacaktır. Ben ışık verecek bir şey söyleyeyim: Acaba PKK'nın 1984 yılındaki ilk eylemlerinden sonra askeri birliklere, 'kışlanın dışına öğleden sonra çıkmayın', 'gece arazide hareket etmeyin', 'motorlu intikaller yapmayın', diye emirler verilmiş midir, verilmemiş midir? Bunlar taktik değil, stratejik hatalardır. Bu emirleri taktik unsurlar vermedi, stratejik unsurlar verdi.

Yani içinde bulunduğumuz şartlarda herkes bir özeleştiri yapmak zorunda. Ben kişisel olarak kimseyi itham etmiyorum. Devlet elini başına koyup şöyle bir düşünmeli; Devleti temsil edenler, "ben ne yaptım bugüne kadar" demeli.

Peki, ben şunu da söyleyeyim: Eruh eylemi yapıldığında, Şemdinli eylemi yapıldığında şöyle bir emir var mıydı? 'Silah kazaları çok olmaktadır, jandarma karakollarında tüm fişekler karakol komutanının odasında bir dolapta kilitlenecektir'. Şimdi böyle bir emir var mıymış, yok muymuş? O basılan bölümlerde mermiler acaba kilitli miymiş, değil miymiş? Yani şimdi Eruh Bölük Komutanı emekli edildiyse, o karakollarda sırf silah kazası olmasın diye bu emirleri veren kişileri emekli etmek gerekir mi, gerekmez mi?

-Şiddet yöntemleri geçersiz mi kaldı?

ERSEVER: Hayır, hayır. Şiddet yöntemleri falan değil. Bakın uygulamada bir takım taktik yetersizlikler var. Bunlara uymadığın zaman, karar verecek makam yukarısı hesap soruyor sizden, 'bunu niye böyle yapmadınız' diye. Bir klasik anlayış var, bir de getirilmek istenen özel anlayış var. Siz, beni bir yere komutan olarak gönderiyorsanız, burada alınması gerekli tedbirleri ben alırım. Ben size görev tipi diye bir emir izah etmeye çalıştım. Hem beni oraya komutan diye göndereceksiniz, ardından 'şunu yapma, bunu yap' diyerek uzaktan kumanda ile beni idare etmeye çalışacaksınız. Böyle şey olmaz. Sanıyorum hadise bundan kaynaklanmıştır. Eğer tam yetkili olarak oraya bir Asayiş Komutanı gönderiyorsanız, Asayiş Ko-mutanı'nın tekliflerine uyacaksınız.

Sivil Memur

-Siz astsubay mısınız? (Mustafa Deniz'e dönerek)

ERSEVER: Hayır sivil memur.

-Emekli mi oldunuz?

MUSTAFA DENİZ: İstifa ettim.

-Sizin hareketinizde de bir tepki mi var? Anlaşılan grup olarak istifa ettiniz?

ERSEVER: Bunları açıkça söylüyorum; grup meselesi, bir anlaşma, bir sözleşme söz konusu değil. Ben kendi adıma konuşuyorum. Şu anda hiç kimsenin sözcülüğünü yapmıyorum.

-Bu istifa eden 30 kişilik grup...

ERSEVER: Şu 30 kişilik lafını lütfen kullanmayalım. Bizim için çok rahatsız edici. 30 kişi de benimle ayrıldı diye birşey söz konusu değildir.

-Ama sizin görüşünüzü savundukları söyleniyor.

ERSEVER: Onların da ayrılmalarının temelin de bu yanlışlıklar var. Doğrusu bu.
Biz bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Mücadelenin yanlışlarını ortaya koyalım. Nerede yanlışlık yapılıyorsa yanlışı söyleyelim. Onlar da bildiklerini söylesinler, demokratik bir oluşum oluşturalım. Bir platform meydana getirelim. Bu yanlışların artık yapılmasını engelleyelim. Gayem budur: Bir güç birliği, bir hareket birliği, demokratik bir platform yaratalım.

MUSTAFA DENİZ: Şunu da açıklıkla söyleyeyim: Bu ülkede hangi ideoloji olursa olsun, ideoloji kılıfı altında, ihanetçi olmadıktan sonra herkes bizim kardeşimizdir.

-Fikre, 'ihanet diye' bakmamak lazım...

ERSEVER: Kendi halkını kötü duruma sokan ve belirgin bir ideolojiyi kılıf olarak üzerine almış, her türlü dalavereyi çeviren tiplerden bu memleketi kurtarmak lazım. Bunu açıkça söylemek gerekir. Ama kişi marksistse marksizmi açıkça savunsun, faşiste faşizmi savunsun, islamcı ise islamcılığı savunsun. O çizgide kalsın. Kendisine ve kendi çevresindekilere, haysiyetsizlik şerefsizlik yapmasın.

MUSTAFA DENİZ: insanlar toplumsal ve olgusal bilince sahip olsunlar. Bu topraklar bizim, bu ülke bizim. Burada yaşıyoruz. Topraklarımızı başkalarına peşkeş çekmeyelim.

"Askeri Literatürde Kontrgerilla Var"

-Bütün dünyada NATO'ya bağlı ülkelerde bir Gladio örgütlenmesi var. Ama Türkiye'de yoktur dendi. Gladio Türkiye'nin bir gerçeği. Kontrgerilla var...

ERSEVER: Askeri literatürde Kontrgerilla gerçeği var.

-90'da basına Özel Harp Dairesini gösterdiler. Yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı da bu yıl gezdirildi...

MUSTAFA DENİZ: 32. Gün program yaptı. Tuttular A timlerini B timlerini Kontrgerilla diye gösterdiler. Bu olacak şey değil...

ERSEVER: Bakınız, devamlı Özel Harp Dairesi suçlanmıştır. Özel Harp Dairesi niye kurulmuştur? Nedeni bellidir. Kendileri de açıklıyorlar. Böyle karanlık işler çeviren, onu bunu kaybeden, yok eden, adamı alıp, götüren bir şey değil. Bu memleketin kurulduğu günlerdeki askeri anlayışa göre; Memleket düşman işgaline maruz kaldığında, o bölgelere gelerek, sızarak, düşmana karşı gerilla faaliyeti başlatmak için kurulmuştur. ÖHD'nin görevi kesinlikle söylendiği gibi adam vurmak, adam kaçırmak, adam sorgulamak değildir.

MUSTAFA DENİZ: İşgal altındaki bölgelerde halk milislerini örgütleyerek direnişi gerçekleştirmeye çalışır.

ERSEVER: Kıbrıs'ta görev yapmıştır. Kontrgerilla sözleri kullanırken birazcık milli menfaatleri düşünelim. Kendi ülkemizin çıkarlarını düşünelim lütfen. Bunu söyleyenler için söylüyorum. Sizin için söylemiyorum, sizi tenzih ederim.

Elbette Kıbrıs'ta görev yapacak, elbette bilmem nerede görev yapacak. Oranın tansiyonuna göre, koşullarına göre hareket edecek. Böyle birimleriniz yoksa siz nasıl yaşayacaksınız? Her milletin var.

-Amerika ile ilişkisi var. Maaşını Amerika veriyor. Diyorsunuz ki Amerika'ya büyük patron olarak kim yaklaşırsa ondan bir şeyler kapar. ÖHD Amerika bağlantısı...

ERSEVER: Askeri eğitim açısından ÖHD ile Amerika'nın ilişkisi düşünülebilir. Biz bir Türk askeri literatürü geliştirmemişiz. Türk sistemi yok. Belli yıllara kadar Türk ordusu Alman ekolünü benimsemiş. Talimatnamesi, eğitim sistemi Alman ekolü olmuş. Daha sonra kuruluşlar değişmiş, NATO'ya girmişiz. Eğitim sistemi Amerika'ya dönmüş. Amerika talimnameleri tercüme edilmiş. Amerika'yla ÖHD'nin bağlantısını böyle yorumlamak gerekli. Ben diğer konulara girmek istemiyorum. Çünkü bilgim yok...

"İçine Girdiğim Riskin Farkındayım"

-Aslında çok bilginiz var fakat siz henüz karar vermiş değilsiniz. Siz Türkiye'nin demokratikleşmesinde büyük roller oynarsınız, bildiklerinizi söylerseniz.

ERSEVER: (Gülüyor) Çevremizi bir görelim, hele. Ne yapacaklar, ne diyecekler. Ben içine girdiğim riskin farkındayım.

-Devlet sizi rahat bırakır mı? Sizi bloke etmeye çalışırlar...

ERSEVER: Devlet mi, yoo kesinlikle ben şu an rahatım. Devletin bir şey yapacağını sanmıyorum.

-Sizi tecrit etmek isteyebilirler? Bakalım hangi gazeteler sizden bahsedecek. ERSEVER: Gazetelerin şu aşamada benden bahsedeceğini zannetmiyorum.

İran-PKK ilişkisi

-PKK-İran ilişkisi ne düzeydedir?

MUSTAFA DENİZ: Şimdi bakın PKK'nın hesabı İran için şudur; İran İslam Cumhuriyeti kurulduğu, Şahlık devrildiği zaman Ortadoğu'da benzeri olmayan tek rejimdi. Dünyada tekti, eşi benzeri yoktu. Ama bir kale sadece kapılarını kapatıp; muhafızlarını, burçlarına dikerek korunamaz. Ne yapılması gerekirdi: Devrim ihraç edilmeliydi. Irak'a yöneldi, başaramadı. Türkiye'ye yöneldi. Bir takım örgütlenmelere girişildi ama başarılı olunamadı. Bu girişimler olduğu zaman Türkiye'de belli bir devlet otoritesi vardı. Şu an ki kadar yıpranmamıştı. İran'ın yapmak istediği örgütlenmeler hangi ortamlarda başarılı olabilir: Kaosun, terörün hakim olduğu ortamlarda. İran, PKK'yı kendisine zemin yaratabilecek bir ortam için kullandı. Finans ettiği ya da finans edeceği örgütlenmelere zemin hazırlamak için PKK'yı kullanmıştır. Öte yandan İran kendi Kurdunu düşünmez. Eskiden her bahar ve her kış uçaklar gönderir, Kürtlerin yaşadığı yerleri bombalardı. Terörü desteklemesinin nedeni, Türkiye'de rejimini ihraç edebileceği ortamı yaratmak. Bu ortamı yaratabilecek devlete karşı güçleri desteklemiştir. Uluslararası politika şu değil midir? 'Düşmanımın düşmanı benim dostumdur'. Bu anlayış her zaman hakim olmuştur...

ERSEVER: Ama Türkiye bunu hiç uygulamamıştır.

Uğur Mumcu Cinayeti

- Peki siz Batı'daki cinayetleri nasıl değerlendirdiniz: Uğur Mumcu, Turan Dursun, Muammer Aksoy...

ERSEVER: Mumcu konusunda şunu söyleyebilirim: Bakınız bir saniye, bir bölümü TRT'de yayınlanan Yalçın Küçük'le Apo'nun görüşmeleri var. O görüşmeleri PKK merkezi kitap haline de getirdi. Sanırım 21 Aralık 1992 tarihli "Başkan Apo'nun Görüşmeleri" adıyla PKK Merkezi tarafından hazırlanmış bir kitap.Onun içerisinde var. Bakınız Apo enteresan şeyler söylüyor. Buraya varmak lazım.

Apo, Yalçın Küçük'e: "Uğur Mumcu ölmeden yazılarında benden bahsediyor. Uğur Mumcu'nun sık sık sözünü ettiği geçmişimi anlatacağım, 1975'ten sonraki dönemimi" diyor. Ve ekliyor: "Genelkurmay Başkanı'nın bir değerlendirmesi var: Mehmetçik Gazeteciler. Bunlara gereken yapılmalıdır". Apo bunu Uğur Mumcu vurulmadan l ,5 ay önce söylüyor.

-PKK'dan Şüpheleniyor musunuz?

ERSEVER: Öyle bir şey demiyorum. Ama Apo'nun bu tarz konuşmalarını da araştırmak lazım.

MUSTAFA DENİZ: Apo 'gazete "sahipleri, köşe yazarları, bunların hepsine gereken cevabı vereceğiz' diyor. 'Biz kendimizi savunmak zorundayız. Bizi terörist ilan ediyorlar. Biz Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veriyoruz. Biz bunlara yönelmek zorundayız. Kendimizi savunmaya hakkımız vardır' diyor.

ERSEVER: Ben, Uğur Mumcu'nun öldürülmesini İslami Örgüte bağlamıyorum. Açıkça söyleyeyim.

-Uğur Mumcu'nun araştırdığı söylenen konu: Apo'nun 70'lerde MiT'le ilişkisinin olduğu? Var mı böyle birşey?

ERSEVER: Zannetmiyorum. Şimdi bakınız, enteresan bir olay oldu: 15 Ağustos'tan sonra 1985 Şubat'ında ilk subaylarımızın şehit olduğu bir hadise: Şırnak'ın Kırkuyu köyünde bir pusu kurulmuştu. Kaymakam yaralandı, bir üsteğmen, hemşireler ve polis memuru öldürüldü PKK tarafından. Kaymakam yaralı olarak kurtuldu. Açık söyleyeyim araştırmayı ben yaptım. Kaymakamın Apo'nun okul arkadaşı ve aynı köyden olduğu, o yüzden sağ kaldığı söylendi. Ben, birisi veya birileri hakkında herhangi birşey söyleyebilmek için o konunun araştırılması gerektiğine inanıyorum. Şaibe ile böyle şeyler olmaz. Siyasi Bilgiler Fakültesi'ne Abdullah Öcalan ve kaymakam hakkında yazı yazdım. Böyle bir olay kesinlikle yok. Abdullah Öcalan'la ilgili okuldan, işte bu tarihte okulu terketti, şöyle yaptı, böyle yaptı, biçiminde yazı geldi: 'Silik bir kişilik, pasif, kavgaya gürültüye dahi girmez, hiçbir olaya girmez'. 70'li yılların başında, Abdullah Öcalan'ın kişiliği böyle. 75'te gruplaşmalar başlıyor. Gruplaşmaya başlamadan önce belki MiT'le ilişkisi olmuştur. Hani oralarda ne oluyor, ne bitiyor biçiminde bir temas kurmuş olabilir. Haber elemanı gibi. Ben, bunun ötesinde birşey olduğunu zannetmiyorum. Açıkça söyleyeyim, ilk kitapta da belirtmişizdir; Abdullah Öcalan, Bekaa'da yüzlerce Kürt gencini 'MİT ajanı' diye kurşuna dizdirmiştir. Serxwebun'da, Berxwebun'da bunların resimlerini yayınlamıştır. Eğer bunların bir tanesi Türk Devletinin adamı olsaydı, PKK bugün bu hale gelmezdi.

MUSTAFA DENİZ: Apo her kongre öncesi yüzlercesini katletmiştir ve kampın çevresine gömmüştür.

"Nasyonalistim!"

-Kıbrıs'ta da görev yaptınız mı?.

ERSEVER: Hayır yapmadım. Kurcalanırsa çıkacaktır; 'faşist üstteğmen' olarak hakkımda soruşturma açıldı. Silopi Jandarma Karakol Komutanlığı yaptım. Orada feodallerle kapıştım ben. Türkeşçi diye itham ettiler.

-Türkeşle ilişkiniz var mı ?

ERSEVER: (Gülüyor) Açıkça beyan edeyim: Ahmetçiliğim, Mehmetçiliğim talan yok, kesinlikle yok. Ben Türk liderlerinden bir tek Mustafa Kemal Atatürk'e inanan bir insanım. Kendime elimden geldiği kadar onu rehber almaya çalıştım. Türk milliyetçiliği hiç kimsenin tekelinde değildir. Bunu da açıkça söyleyeyim. Onun için şahıscı olamam. Nasyonalistim bunu inkar etmiyorum.

-1975'de Silopi'de Ülkü-Bir'i örgütlemeye çalıştığınız ve pek çok olayın olduğu, halkın buna tepki gösterdiği, Bölük Komutanı iken halka ateş açtırdığınız, o zaman Cumhuriyetle yazılmış...

ERSEVER: İlhan Selçuk yazdı, Turhan Temuçin yazdı benimle ilgili. O zaman Yeni Ortam'da yazıldı. Dönemin Milletvekili Nurettin Yılmaz benim hakkımda soru önergesi verdi. Süleyman Demirel'le ilgili Meclis araştırması açıldı. Silopi Jandarma Komutanlığı görevimi yapmadığım gerekçesiyle 7 Mart 1977'de. Bakın ben açık konuşuyorum: Karanlık bir geçmişim olsaydı, şu an da, 'bir fikir platformu oluşturacağım, halkıma işin doğrusunu söyleyeceğim' diye, üstelik yetkisiz bir vatandaş olarak ortaya çıkmazdım. Karanlık bir geçmişim olsa devletin bana üç ay öncesine kadar sağlamış olduğu yetkilerin arkasına sığınıp orada oturup kalırdım.

-Ülkü-Bir'i örgütlediniz mi?

ERSEVER: Hayır, kesinlikle hayır.

-Ayrılmanızda, fikirlerinizin uygulanmadığını belirttiniz. Kuşkusuz asker olduğunuz için sınırlı konuşuyordunuz, yine de bu konuşmalarınız sizi o mekanizmaların dışına mı attı? Size 'istifa edin' denildi mi?

ERSEVER: Hayır, öyle bir şey denmedi. Bir kırgınlık falan da yok. Ben dilekçemi Genelkurmay'a verdikten sonra on beş gün rahmetli Eşref Bitlis'de dahil herkesin baskısına maruz kaldım. Bana 'niye ayrıldın gittin' diye hâlâ soruyorlar.

"Türk'ün Apo"su!

-Şimdi artık bu meseleleri sadece düşünen bir insansınız. Uygulayan değilsiniz. Mevcut koşullarda bu devletle Türkiye nereye gidiyor? Örneğin olağanüstü hal yerine seferberlik ilan edebilir mi? Yoksa Türklerle-Kürtler arasında bir iç savaş mı görüyorsunuz, veya K.Irak'ı da içine alan bir Türk-Kürt Federasyonu mu olur?

ERSEVER: Mevcut şartlarda ben bir kardeşlik kavgasından korkuyorum. Batı'da ve Doğu'da Türk ile Kürdün birbirini kırması gibi bir durumdan korkuyorum. Onlarca şehit geliyor. Son cenaze törenlerini görüyorsunuz. Bir birikim meydana geliyor. Yarın bir provokatör çıkar, emperyalizmin uyguladığı genel bir stratejinin bir parçası olarak biri çıkar, Türk insanını Kürt yerleşim bölgelerine doğru sevk edebilir. Bu Türkiye'nin sonu demektir. Şu anda bu istidatta kimse yok. Böyle biri çıkarsa, onun Abdullah Öcalan'dan farkı yoktur bence. Emperyalizmin ikinci maşası olur bu kişi. Birincisi Apo'dur. İkincisi de Türkün Apo'su' olur. Şartlar böyle giderse böyle bir adam çıkar. Çok tehlikeli bir süreçteyiz şimdi. Toplum tahrik edilirse Türkiye için çok kötü gelişmeler olur.

Toplum şunu görsün: Evet biz şehit vereceğiz. Savaşta şehit verilir. Vereceğiz ama karşılığında toplum bir şey görsün. İki buçuk eşkiyadan, onbinlere geldik. Bu nedenle bir an önce Türk Devleti dağdaki gerillayı temizlemek zorundadır. Bunun çözümü, kültürel ekonomik tedbirler değildir. Dağdaki gerillayı yok etmeden bunları yapamazsınız.

Çok samimi olarak şu noktaya temas etmek istiyorum; benim milliyetçiliğim, kültür milliyetçiliğidir. Milliyetçiliğimin temelinde dilde, fikirde, işte birlik vardır. Kültür milliyetçiliği esastır. Anadolu kültürüne herkes uymak zorundadır. Lazı, Çerkez'i, Tatar'ı, Azeri'si, Kürt'ü Türkmen'i, bu kültürün içindedir. Efendim, mozayikmiş. Bırakalım bunları! işte mozayiğin Kürt taşı gidiyor. Adamın biri çıkıyor bu taşı oynatıyor. Dürüst olmak lazım.

Son günlerde gündeme geldi: Eyalet meselesi. Vilayetler birbiri arasında Kürtçe yazışacak. Kürtçe okullar açılacak, Kürtçe TV olacak. 12 milyon Kürt'ten; her gün Kürtçeyi yaşamak isteyen, yazmak isteyen, şarkı söylemek isteyen, sanat yapmak isteyen, gazete okumak isteyen 100 bin insanı bile bulamazsınız. Hal böyleyken siz kalkar Kürtçe TV-radyo kurarsanız o toplumda bir milli benlik oluşmaya başlayacaktır. Kürtçe düşünmeye başlayacaktır. Kürt gibi davranmaya başlayacaktır.

-Zaten davranmıyor mu?

ERSEVER: Hayır henüz davranmıyor. Kürt gelenek ve göreneklerinin Orta Asya Türk kültürüyle, Turani Kültür diyelim buna, çok iyi tahlil edilmesi gerekir. Bunlar bir günde beş günde konuşulacak, tartışılacak konular değil.

MUSTAFA DENİZ: Kürt gibi düşünmesi derken Apo'nun istediği gibi düşünmeye başlayacaklar.

ERSEVER: Giderek bu ne olacaktır. Hadi diyelim ilk aşama kültürel, sonraki aşama otonomidir. Yarın, otonomi, bağımsızlığa gidecektir. Bunun gidişatı budur. Benim devletimin böyle bir düşüncesi varsa, 'kardeşim siz ayrı bir milletsiniz, sizin her şeyiniz ayrı, geleneğiniz, töreniz, kültürünüz ayrı, şurayı bölelim, siz ayrı yaşayın' desin. Niye yüzlerce, binlerce şehit kanı döküyoruz?

-Bu dediğiniz barışçı bir biçimde olur mu?

ERSEVER: Barışçı kelimesi deyince aklıma hemen PKK geliyor. Başından beri belirtiyorum: PKK demek Kürt halkı demek değildir. Gideriz Güneydoğu'ya, gerçek halkla konuşuruz. Halk PKK hakkındaki somut düşüncelerini ortaya koysun.

MUSTAFA DENİZ: PKK'ya yardım eden çevrelerin kimler olduğu gayet iyi tahlil edilmiştir. Halkların birliğinden yana olan, kardeşçe yaşamayı en çok savunan sosyalistlerdir dediniz. Peki diyelim, oraya kültürel özerklik verildi ve bağımsızlığa doğru gidilecek kadar tolerans tanındı. Zaten belli bir kültür yapısı olan Batı ile bu şekilde yine aralarında uçurum yaratılmayacak mı? O zaman siz kardeş birliği kurulacağına inanıyor musunuz? Kültürel entegrasyon olayı o zamanda geçerli olmayacak mı?

Aktüel Dergisi

-Bakın sizin savunduğunuz görüsü Cumhuriyet kurulduğundan beri yapmışız. Sonuç alınmamış, şiddet, asimilasyon denenmiş. Ancak olay bugünkü boyuta gelmiş. İşte bundan sonra birileri ayrılacaksa bunu önlemek mümkün değil. Yok eğer ayrılmayacaksa bunun bir tek yolu var, barışçı siyasi yolları bulmak. Diğer çözüm önerisi ayrılık getirir. Türkiye'yi Yugoslavya yapar. Bakın şöyle de düşünenler var; Kürdistan denilen bölge Türkiye'ye yüktür. Ekonomik olarak trilyonlar akıtmamız gerekiyor. Bu yükten kurtulduğunuzda, Batı'da kalan bölgenin milli geliri 5 bin doları geçer. Bunu savunanlar var.

ERSEVER: Bunu Aktüel dergisi savunuyor ve bunlar ne yaptığını bilmiyorlar. Bu birincisi. İkincisi, Kürtlerin üçte ikisi Batı'da yaşıyor. Böyle bir ayrım yaptık. Bir Kürdistan kurduk ve onlara hadi gidin dedik. O zaman kızını oğlunu gelin damat vermiş olanlar ne yapacak? Kızını, oğlunu buraya bırak, tasını tarağını topla ve git mi diyeceğiz? Bu olacak iş değildir.

-Tamam bu olmaz. İşte bu nedenle Kürtlere verilecek haklar ayrılmaya yol açmaz.

ERSEVER: Bakın Kürdün hak istediği falan yok. Kürtler rahat etmek istiyor. Huzur istiyor. Bir yandan devletin yanlışları, öte yandan PKK'nın baskıları yüzünden halk bunalmış durumda. Ne yapacağını bilmez durumda. Halk, kendisine yol gösterecek insan, kurtarıcı bekliyor.

JİTEM

-Nerelerde görev yaptınız?

ERSEVER: 1975'te göreve başladığımı söylemiştim. O dönemde Silopi'deki suçlamalardan Türkiye Cumhuriyeti'nin Mahkemelerinde beraat ettim. Ordan ayrıldıktan sonra, Foça Komando okulunda göreve başladım. Daha sonra tekrar Güneydoğu'ya geldim. Kahta'da Jandarma Komutanlığım var. Adıyaman Sıkıyönetim Komutanlığı'nda Sorgulama Amirliği yaptım. 15 Ağustos baskınını müteakiben Siirt'e geldim. Diyarbakır istihbarat Grup Komutanı olarak Ankara'ya geldim. JİTEM adı yanlıştır. Öyle bir teşkilat yok. Tam adı Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığıdır. JİTEM, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele demek: Böyle bir örgüt yok. Böyle bir organizasyon hiç bir zaman olmadı.

-Eskiden vardı.

ERSEVER: Hayır, o şöyleydi. Deneme mahiyetindeydi, kısa süreli JİTEM teşkilatı kuruldu. Sonra da kaldırıldı.

MUSTAFA DENİZ: JİTEM olması için icra unsurunun olması gerekiyor.

-Siz sürekli istihbaratla mı uğraştınız?

ERSEVER: İstihbarat ve operasyon. Bu alanlarında faaliyet gösterdim. Benim Şırnak, Mardin, Van, Hakkari, Siirt, Adıyaman, Bingöl, Muş, Diyarbakır gibi tüm illerde faaliyetim oldu.

-Kontrgerillacı subay sözüne itiraz mı ediyorsunuz?

ERSEVER: Şöyle karşı çıkıyorum: Kontrgerilladan yasadışı faaliyetler yapan bir kuruluş kastediliyorsa buna itiraz ediyorum. Ama gerilla gibi davranıp, gerillayla mücadele eden kişi kastediliyorsa, evet bizler bunu yapmak zorundayız.

"Başka Güçler Var"

-2000'e Doğru'ya A.Cem Ersever adı yabancı değil. Sizin adınız, örneğin Cizre İşçi Partisi Başkanı Resul Sakar'ın öldürülmesi olayında geçti. Bölgede Binbaşı Ersever görev yapıyor denildi. İşkenceli sorguları yönettiğiniz, Balveren köyünde bir kaç kişinin ölümünden bizzat sorumlu olduğunuz söylendi. Adınız bu tür olaylarda geçti...
ERSEVER: Beni çok ünlendirmişler. Gerçi ben bunları biliyordum. Serxwebun, Berxwebun dergileri de sık sık yazdılar. Açıkça söyleyeyim: Benim biraz önce ifade ettiğim gibi karanlık bir geçmişim olsaydı, ben bugün kamuoyunun önüne çıkmazdım. Bu tür ilişkilerim olsaydı, kamuoyunun önüne çıkmazdım. Kesinlikle atfedilen eylemlerde yakından veya uzaktan hiçbir ilişkim yoktur. Bunu bütün samimiyetimle ifade ediyorum. Kontra denilen bir pratiğin içerisinde kesinlikle bulunmadım. Güneydoğu'da özellikle Cizre, Si-lopi, Şırnak, Uludere, Şenoba, Eruh, Derik, Siirt beni yakinen, ismen, bütün halk tanır. Halkın çok önemli bir kesimi, Cem dediğinizde, halka yapılan haksız uygulamalara karşı çıkan biri olarak tanımlayacaktır. Ben buna inanıyorum. Haa, başka güçler yok mu? Var. Bir mücadelelerin içerisindesiniz. Bir düşman var. Düşmanım ben, erkekçe bunu söyledim; Ben senin düşmanınım, ama kalleş düşman değilim. Bakın çok özel birşeydir. Ben düşmanımı arkadan vurmam. Silahlı Kuvvetlerin bir mensubu olarak ne yapılması gerekiyorsa o yapılmıştır. Sıcak çatışmalar neyi gerektirmişse, o olmuştur. İnsan ölür veya ölmez bunu bilmem. Bunun dışında herhangi bir faaliyetim olmamıştır. Ama düşman, beni lekelemek için bu tür şeyleri söylemiştir. O da onların görevidir. Çamur atmışlardır. Kontra diye pek çok insan öldürmüşlerdir.

"Fotoğrafımı Çekmeyin"

-Bir fotoğrafınızı çekebilir miyiz.?

ERSEVER: Hayır onu şu aşamada yapmayalım. Surat olarak fazla afişe olmak istemiyorum.

-Peki yüzünüz gözükmeyecek şekilde çeksek.

ERSEVER: Görüşmeyi saptamanın bir anlamı yok. Suratımı kapatmak filan benim kişiliğime uymaz. Söz, ileride sizlerle beraber fotoğraflarda çektireceğim. Fakat bunun bir zamanı var.

Kaçakçılık Yolları

-Şimdi 92 yılında, Çukurca bölgesinde, Alan, Aktütün, Derecik karakolları baskınları oldu. Buralardaki ölü sayısı devletin açıkladığından daha fazla deniliyor. Yani 28-30 civarında. Bu ka-rakolların tümü jandarma karakolu. Bunların hedef seçilmesinin nedeni, sadece bir PKK olayı mı ? Deniyor ki, 'Bu karakollara bağlı olan tabur, kaçakçılığı önlemeye çalışıyordu. Kaçakçılara göz yummuyordu. Bilinçli olarak bu karakolları hedef seçtiler. Bölgedeki bazı karakolların hemen 200 metre ötesinden kaçakçılar girer, çıkar, orda bir işbirliği vardır ama buralarda kaçakçılara hayat hakkı verilmiyordu. O yüzden buralar basıldı'. Siz böyle bir duyum aldınız mı ?

ERSEVER: Bakınız, bu sınır hattı, PKK'nın Botan-Behdinan dediği iki bölgenin arasındaki sınırdır. Dolayısıyla söylediğiniz karakollar, daha birkaç tane daha var, PKK'nın ikmal yolları üzerindedir. Kutalman'ın, Şirin'in daha doğrusu, Şirin, Çukurca'nın güneyindeki kampların bulunduğu ARİ kampı, ERA kampı, o bölgenin bulunduğu yerler. Şimdi buraya elbette bir lojistik destek lazım. Kaçakçılıkta,, bir kilo çayı, oyuncağı, garibanın, sırtçının sırtlayıp götürmesi, geçirmesi, getirmesi, şunu yapması, bunu yapması o eskidendi. Elbette bu karakolların görevi orada PKK'nın ikmal yollarını kesmektir. Lojistik desteğini kesmektir. Köylüler kaçakçılık yapıyorlar, halen de yapıyorlar. Kuzey Irak'a halen mal gidiyor. Şu anda Silopi Habur'dan, Gıtta Köyü'ne doğru, Çalışkan Köyü'ne doğru olan kesimde resmen, Celal Talabani'nin, KDP'nin, Mesut Barzani'nin peşmergeleri Türkiye'ye silah sokuyor. Bunu durduramazsınız. Bu bir sirkülasyon. Gidiyor, geliyorlar. Al gülüm, ver gülüm işi. Bunu yapıyorlar. Ama anlaşmalı mı? Değil. Kesinlikle anlaşmalı değil. El-betteki o karakolların ortadan kaldırılması gerektiği için PKK saldırmıştır. Basit bir kaçakçı-PKK ilişkisi değil. Kaçakçıda PKK'lı zaten. Onun ikmal yolları üzerinden çalışan lojistik unsurları PKK'nın.

MUSTAFA DENİZ: PKK'lı olmayan tek bir kaçakçı yoktur. Yoksa kaçakçılık yapamaz.

ERSEVER: Yapamaz zaten. Karşı tarafa gittiğinde, her yere PKK hakim. Oraya haraç vermek zorunda, götürdüğü malları vermek zorunda. Şimdi düşününüz Cizre gibi, Silopi gibi, Şırnak gibi, Uludere gibi, Çukurca gibi, Yüksekova gibi, yerlerde köylüden, işyeri sahibinden milyonlarca, milyarlarca, haraç toplayan bir adam, kalkıp sırf kendi çıkarı için kaçakçılık yapan birisinden haraç almaz mı?

"Şemdinli Direniyor"

-Şimdi kara kuvvetlerinin denetimindeki karakollar var değil mi?

ERSEVER: O bölgede kara kuvvetlerinin denetiminde karakol yoktur. Yasayla Türkiye'nin hangi sınırını, kimin koruyacağı belirlenmiştir. Bu sınırlardan Irak sınırı, şu anda İran sınırının bir bölümü, jandarmanın elindedir, diğerleri kara kuvvetlerinin elindedir. Suriye sınırı eskiden jandarmadaydı, geçen yıllarda kara kuvvetlerine devredildi. Zaten bu kara kuvvetleriyle, Jandarma Genel Komutanlığı arasında yapılan bir protokol gereği, yavaş yavaş buraların hepsi, kara kuvvetlerine teslim edilip, jandarma iç güvenliğe çekilecektir, sınır korumasıyla bir ilgisi kalmayacaktır.

MUSTAFA DENİZ: Şimdi bir de bu noktadaki karakolları, özellikle Botan-Behdinan arasındaki hattı ' kaldırma, PKK'yı Şemdinli'ye yöneltmiştir. Ancak halk PKK'yı istemiyor.

ERSEVER: Şemdinli direniyor.

MUSTAFA DENİZ: Şemdinli PKK'yı dışlamıştır, kesinlikle şehire almıyor. Ama geliş gidişlerde Şemdinli'ye yönelip, kendi mantıklarına göre Şemdinli'yi düşünebilmeleri için çok güçlü kuvvetlerle gelmeleri gerekiyor ve öncelikle de o yol üzerindeki karakolları imha etmeleri gerekiyor.

ERSEVER: Abdullah Öcalan Şemdinli üçgenini sakız gibi çiğner, devamlı söyler bunu. Bunun sebebi vardır. Tabi o bölgede bir zamanlar neydi sloganı: 'Herşey bir parça özgür vatan için'. Herşey bir parça özgür vatan toprağı için dediği yer, Şemdinli bölgesidir. Ama bu Şemdinli'ye gerilla güçlerinin, PKK güçlerinin girip orayı işgal etmesi anlamında değildir. Bu karakollara saldırı ile Şemdinli'yi ele geçirecek. Strateji odur. Bu nedenle saldırıyor.

MUSTAFA DENİZ: Şemdinli halkı Cizre, Silopi, Şırnak halkı gibi değildir. PKK'ya karşı gerçekten çok etkin mücadele vermiş bir halktır.

ERSEVER: Hoşlanmaz, sevmez yani. Cizre'de sonradan oluşmuştur. İşte Küba örneği, Sierra Maestra örneği gibidir. Silopi, Cizre, Şırnak bunlar birer Sierra Maestra'sıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir an evvel bu dediğimiz kırsal taktik üstünlüğünü ele geçirmek zorundadır.

Stratejik Denge

—Hiç ele geçirilir gibi oldu mu ?

ERSEVER: Vallahi eğer, Türkiye Cumhuriyeti şu anda ateşkesten bahsediyorsa, yok silah bırakmadan, bilmem neden filan bahsediyorsa muhatap alıyorsa PKK'yı, aşamalardan stratejik dengeye gelinmiş demektir.

-Stratejik denge...

ERSEVER: Aşamalar bellidir, stratejik savunma, stratejik denge, stratejik saldırı. -Şimdi stratejik denge mi?

MUSTAFA DENİZ: Devlet hakimiyeti sağlanmış mıdır? Sağlanmıştır zaman zaman.

ERSEVER: Sınır boyları hariç bitmiştir PKK.

MUSTAFA DENİZ: En son 89'un sonlarından 91 yılının başlarına kadar PKK'nın bozgunu, Oymaklı Kaya'daki büyük gruplarının imha edilmesiyle başladı. Şırnak, Silopi, Mardin'de üst üste merkez komitesi üyeleri vuruldu. Mardin'de kaç tane müdahale grubu gönderildiyse de hepsi öldürüldü. Ve tam bir tükeniş aşamasına da geldi. Nerede bir daha PKK dirildi? Nusaybin'deki cenaze olayında. Kalburan diye bir çocuğun cenazesi vardı. Mardin'de öldürülen bir çocuk, teröristlerden biri. Orada, bu cenaze töreninde PKK gayet güzel bir şekilde halkı sokağa döktü. Nusaybin'de kitlesel gösteriler ortaya çıkmaya başladı. İlk Nusaybin'de başladı.

-Yıl?

MUSTAFA DENİZ: 91 başıydı. PKK'nın tavrı bellidir. Gittikçe halkı sokağa dökebilmek için ilk önce halkın en basit taleplerinden yola çıkarak miting, gösteri, yürüyüş yaptırdı. Daha sonra gittikçe yarı silahlı dıştan korumalı gösteriler, en son tümden silahlı şehir işgallerine kadar varan, işte Şırnak'ta gördüğümüz olaylar meydana geldi. Bunların hepsi aşama aşama oldu. Bu başında önlenememiştir. Ama git halkın üzerine kurşun sık demiyoruz.

-Peki şimdi stratejik denge işaretleri mi var?

ERSEVER: Eğer şimdi TC diyorsa silah bırakmadan yanayım. Ateşkesten yanayım gibi. Zımnen de olsa stratejik dengeye gelmiş olduğunu kabul etmiş olur.

"İtirafçılarla Yakın İlişkim Oldu"

-Kısmi afta bunun bir sonucu muydu?

ERSEVER: Kısmi affın sağlayacağı şudur: Halen parti tarafından görevlendirilmek suretiyle bir takım kişiler, gerillalar dağdan gelecektir. Bunun örnekleri var; Vietnam da, Küba'da da var, Güney Afrika'nın diğer ülkelerinde de var. Gelecektir, şehirlere yerleşecektir. Kır gerillasından kopacak. O zaman ne olacaktır; Şehir gerilla faaliyetlerinde artış olacaktır.

-PKK militanı yasallaşacak yani?

ERSEVER: Tabi, tabi.

-Başka bir şey olmayacak...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: CEM ERSEVER'LE TANIŞIYORUZ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 23:09

ERSEVER: Rehabilite edilirse bakın bunu da söyleyeyim. İşte 'itirafçılık olayı' burda da yanlıştır zaten. Ben o çocuklara acıyorum. Perişan vaziyetteler. İtirafçılarla çok yakın ilişkilerim oldu. Adam geliyor, bu da bir ucube olay. Kalkıyor geliyor kırsal kesimden. Jandarma sorgusunu yapıyor. Adam yer gösteriyor. Raporları hazırlanıyor. Mahkemeye gönderiliyor. Ondan sonra bunu veriyorsunuz, gidiyor cezaevine, itirafçı koğuşu denilen bir yere koyuyorlar. İtirafçılık olayı hakkında saatlerce çok şey söyleyebiliriz. Şimdi isterseniz bu konuya girmeyeyim ben, çünkü bazı yanlış anlamalar olabilir! İtirafçılık artık bir çıkar müessesesi haline de getirildi. Buna bir kontrol mekanizması gerekiyor. Adam öyle oluyor ki saf, korkmuş, geliyor cezaevine. Zaten adamlar ayrılmış polisin itirafçısı, jandarmanın itirafçısı diye. Çok enteresandır yani.

Polisin İtirafçısı-Jandarmanın İtirafçısı

-Böyle ayrılıyor mu ikiye?

ERSEVER: Niye ayrılmasın ki? Ayrılır tabi, çünkü onlar sahipleniyor. Bakınız şimdi sorguda esas şudur; Sorguda işkence-mişkence derler ya, yapan varsa bilmiyorum, ben görmedim, yapmadım açık söylüyorum.

Sorgu olayı şudur; bilinmeyen şeylerin zorbalıkla, zor kullanarak ortaya çıkarılması değildir. Sorgu: Eldeki mevcut bilgilerin, sorgulanan kişiye karşılıklı konuşma şeklinde ve yer göstermelerle teyid ettirilmesidir. Siz hiçbir şey bilmiyorsanız, karşınızdakine hiçbir şey soramazsınız ve öğrenemezsiniz. Yani anlat deyip adama vurmak, adamı dövmek hem insanlığın ötesi bir hadisedir, insanlığa yakışmayacak bir olaydır; hem de bu tür sorgular ideolojik sorgu değildir. Karşınızdakinin ideolojisini bilmiyorsanız, siz sorgu yapamazsınız. Onun dilinden anlamazsınız zaten. İşte ideolojik sorgularda, adam kaçmış gelmiş, kendisi her şeyini teslim etmiş devlete. Geleceğinden endişeli, beni öldürecekler mi? diye. Yapılan propaganda o. İşkence edecekler mi? Kazığa oturtacaklar mı? Ne yapacaklar? Ailemi mi öldürecekler? Ona öyle söylenmiş çünkü. Böyle bir tereddüt içerisinde. Karşısına bir sorgucu çıkıyor. Sorgucuyla sorgulanan arasında, bende hep öyle olmuştur, duygusal bir bağ kurulur. Sorgulanan kişi sorgusunu ilk yapan kişiye gönülden bağlı olur. Eğer bakar, karşısındaki yetişmiş bir sorgucuysa, ideolojik olarak, yapı olarak kendisini geliştirmişse ona bağlanır ve onunla kalır. Siz bu aşamadaki insanı kaldırıp, götürüyorsunuz, başka bir güce veriyorsunuz. Al diyorsunuz, bu adamı götür. İşte bunlar hep taktik önderlik noksanlığı diyoruz ya, o kapsamda kabul edilebilir.

"İtirafçılardan Tim Kuralım"

-Cezaevinde şu koğuşa at diyorsunuz?

ERSEVER: Başka birlik adamı alıyor, adamı tanımamış, Hamo gitmiş teslim olmuş. Ben sorguluyorum, Hamo'yla ben gönülden anlaşmışını. Artık aramızda duygusal bir bağ kurulmuş, ben onun babası gibiyim, ağabeyi gibiyim, bir aile büyüğü gibiyim. Namusunu teslim etmiş bana, canını teslim etmiş. Herşeyi söylüyor bu adam. Bunu yediriyorum, içiriyorum, giydiriyorum, banyo yaptırıyorum. Kendiliğinden teslim olan kişiye efendim bundan sonra o adamı alıyorlar götürüyorlar başka bir yere. 'Hö! terörist! yürü! göster!' Bu kabil uygulamalara gelince adam şoke oluyor. Sorgucu başka davrandı veya istihbaratçı başka davrandı icra unsurları başka davrandığı için adamda bir dengesizlik başlar ve bazı şeyleri gizlemeye çalışır. Benim baba evlat, abi kardeş gibi ilişkilerimi sürdürdüğüm insanlar var. Adam cezaevindeki polisin, askerin tavrını görünce, bazı şeyleri saklamaya çalışınca bir takım kişiler türüyor, her toplumdan çıkar; cezaevi ağaları. Polisle görüşüyor, jandarmayla istihbaratla görüşüyor. Bu kişiler içerisinde, onun geçmişini bilen, kendisi de itirafçıların içinde olan kimseler var, ona diyorlar ki 'şu kadar para vermezsen senin şu işlerini söyleriz'. Veya itirafçı dediğimiz kişi, haber gönderiyor, 'şu eylemde sen de vardın, şimdi sen köyünde oturuyorsun şu kadar para vermezsen, bunları anlatırım'. Bunlar cereyan eden hadiseler.

Eee ne oldu, itirafçı yapısı bozuldu. Neden? Biz bunlara cezaevleri yerine kamplar açalım. Bu adamlar gerilladır. Bu adamlar gerilla savaşını biliyorlar. İdeolojik olarak yetişmişler.
Ben hayatımda gelip teslim olan itirafçılardan 'ben yanılmışım, beni kandırdılar, beni dağa götürdüler, benim hiçbir şeyden haberim yoktur. Sana araba vereceğiz' falan diyenlere inanmadım hayatım boyunca. Ama benim karşıma geldiğinde ideolojik olarak Marksizmi, Leninizmi benimsemiş. PKK'nın bağımsız Kürdistan kuracağına inanmış, 'kendi isteğimle arzumla PKK'ya gittim' diyen, 'PKK'nın gerçek Marksist Leninist olmadığını gördüm, Kürt halkı için Kürdistan için mücadele etmediğini gördüm' diyenleri de baştacı etmişimdir. Çünkü erkekçe çıkmıştır, konuşmuştur, yalan söylememiştir. Şimdi böylesine pırlanta gibi davranışlar içinde bulunan adamları, insanları biz niye içeri tıkarız. İdeolojik olarak yetişmiş, askeri yönden yetişmiş, dağlan araziyi biliyor. İşte bunlardan kılavuz olarak, yol gösterici olarak, örgütü tanıtıcı olarak istifade edelim. Psikolojik harekât ekipleri kuralım. Bu insanları cezaevlerinde çürütmeyelim. Pişmanlık yasası ama en ucuzundan 1-2 sene içeride yatıyorlar, çürüyorlar, olaydan uzaklaşıyorlar. Bir takım saplantılara giriyorlar. Psikolojik yapısı bozuluyor.

"İtirafçının Teyidi Gerekiyor" -Bazılarının cezaevlerinden alınıp, operasyonlarda kullanıldığı söyleniyor.

ERSEVER: Cezaevi sürecinde iken, bu adam devlete teslim oluyor diye, örgüt bunun anasını babasını öldürüyor. Siz bu insanlardan ne beklersiniz. Bu çocukları rehabilite edelim. Topluma uyum sağlar hale getirelim. Hem bunlar örgüt hakkında bildiklerini hem de yaptıkları eylemleri anlatsınlar. Bunlardan propaganda ekipleri yapalım. Halkla temas etsinler.

-Bunlar hiç operasyonlarda filan kullanılmadı mı?

ERSEVER: Şimdi operasyonlarda kullanılma olayı şudur; Burda bir yanlış anlatma, aktarma var. İtirafçı geldiğinde bir takım şeyleri anlatıyor, geçtiği yerleri anlatıyor. Elbette bu verdiği ifadelere göre, hadi git oradaki deponun silahlarını getir diyemezsiniz. İtirafçıyla ve arazi yapısına uygun birlikle operasyon yaparsınız. İtirafçı yer gösterecek. Bu hadise yer gösterme olayı ve anlatımdır. İtirafçı operasyon yapıyor. Yoo böyle bir hadise yok. Yasalar bunu emrediyor zaten.

MUSTAFA DENİZ: İtirafçının teyidi gerekiyor.

ERSEVER: İtirafçı teyidi için de operasyona katılmak zorunda.

-Bir iki nokta var size sormak istediğim UBA'ya yaptığınız açıklamada: Bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında ve...

ERSEVER: Bugüne sığacağını sanmıyorum bazı siyasilerin Örgütsel konumlarının.

Misyonerler

-Bir de misyoner danışmanlar diyorsunuz, ondan kimi kastediyorsunuz? ERSEVER: Siz biliyorsunuz aslında bu misyoner danışmanları; Cengiz Çandar gibi isimler. —Başka...

MUSTAFA DENİZ: Düşünürseniz bulursunuz...

ERSEVER: Düşünürseniz bulursunuz. Çünkü hakikaten inanın şu saatten sonra konuşmalarımız yanlış anlaşılabilir.

-Siyasi konumlar hakkında bir iki cümle söyleseniz.

ERSEVER: Şimdi Apo bazı kişileri kendisinin seçtirdiğini söylüyor. Bunun dokümanları mevcut. Bunlar devletin elinde var. Devlet bunları açıklasın. Ben bunu istiyorum diyor. Çıksın desin ki Apo her ay çözümlemeler adı altında bir broşür yayınlar, oturur böyle benim yaptığım gibi saatlerce konuşur. Siz de konuştunuz, tanıyorsunuz.

-Konuşmadık.

ERSEVER: Konuşmadınız mı? Susmaz yani, söyledikleri gerçekten saçma sapan. Redaktörler bunları düzeltiyor. Küfürlü cümlelerle sayar döker. Redaktörler bunları kitap haline getirir, düzeltir ve yayınlanır. Örgütsel doküman olarak bunlar, ele geçer. Özellikle 89, 90, 91 yıllarındaki bu çözümleme adı altında PKK'nın yayınlamış olduğu bazı belgeler var. Türk kamuoyu bunları bilsin.

MUSTAFA DENİZ: Kasım 1991 çözümlemeleri, şöyle kalın bir teksir.

ERSEVER: Ağustos ayında.

MUSTAFA DENİZ: Evet Ağustos.

ERSEVER: Sigaranıza uzanacağım.

-Tabi buyrun.

MUSTAFA DENİZ: Şimdi bunları okursanız, siyasi partilere yaklaşımları, seçim döneminde ne taktikler izledikleri, bütün bunları kendi ağzıyla söylüyor.

ERSEVER: Burada önemli olan bunların halka ulaşabilmesi, Türk kamuoyunun bunları bilmesi lazım. Bakınız ben siyasi işportacılığa geleceğim. Şimdi Ekim, Kasım 1992 itibariyle Kuzey Irak harekatı Celal Talabani ile birlikte yapılmadı. Adam öylesine kazık attı ki. Bunu isterseniz ileride daha kapsamlı görüşürüz. Şimdi Ocak ayında Süleymaniye'de bir üniversitenin açılış konuşmasında Celal Ta-labani'nin söylediği sözler var.

-Bu yılın Ocak ayında...

ERSEVER: Tabi 93'ün Ocak'ında. Bu arada Türkiye Cumhuriyetinden para, yiyecek, silah bilmem ne yardımı alıyor. Habur sınır kapısında bu herifin kamyonları gümrüksüz bilmem nesiz geçiyor. Üçgendeki Tezgâh'da bunun hesabı sorulmalı dedik. İstihbarat malzemeleri geçirdi, nereye gitti? Dünyanın en güçlü istihbarat örgütlerinin kullandığı malzemelerdendir bunlar.

MUSTAFA DENİZ: Türkiye'ye nereden girdi, nereden çıktı?

-Telsizler falan mı ?

ERSEVER: Hayır, hayır dinleme sistemleri.

-Siz sınır ötesi ve Zaho'da görev yaptınız değil mi? ERSEVER: Zaho, Duhok, Erbil, Süleymaniye, her tarafta yaptım. TC'nin müttefiki...

"TC"

-Siz de TC diyorsunuz.

ERSEVER: (Kahkaha ile gülüyor) Alışmış dilimiz.

-Geçenlerde emniyete bir dilekçe veriyoruz sayfanın yukarısına TC Emniyet Genel Müdürlüğü yazdık. Biz verdik. Komiser dedi ki, 'TC yazıyorsun da niye Türkiye Cumhuriyeti yazmıyorsun '.

ERSEVER: (Kahkaha ile gülüyor.)

-Bunun kısaltılmışı dedik ama bu biraz ideolojik hegemonyayı gösteriyor.

ERSEVER: Bu PKK'nın tekelinde bir hadise değil.

-Ama PKK'nın terminolojisini kullanmaya başlamışsınız. ERSEVER: TC'nin ne olduğunu size özel bir sohbette söyleriz.
Talabani bir konuşmasında aynen şunu söylüyor. 'Arkadaşlar Kürdistan ulusal bağımsızlık mücadelesi için PKK bizim paralarımızla, desteğimizle dövüşüyor'. Salon alkışlıyor.

MUSTAFA DENİZ: Ve diyor, 'bazı şeyleri burada söylemiyoruz, dostlarımız alınmasın diye.'

ERSEVER: İşte bu Celal Talabani'yi Türkiye başına taç etmiş. Kürt sorununu şak diye kesecek bir adam olarak görüyor.

MUSTAFA DENİZ: Türkiye Cumhuriyeti Talabani'yi bu kadar muhatap almasa, size tüm samimiyetimle söylüyorum ki Celal Ta-labani Kuzey Irak'ta kalamaz.

"Talabani Siyasi Fahişe"

-Talabani'yi Türkiye'ye dayatan ABD mi? ERSEVER: Sanmıyorum.

MUSTAFA DENİZ: TC onu kurtarıcısı olarak görüyor. ERSEVER: Bakın, Türkiye'nin K.Irak'la ilişkisinin temelinde PKK var. PKK olmasa Türkiye, K.Irak Kürtleriyle hiç ilgilenmeyecek. Haa kimin elinde güç var? Mesut Barzani'nin hiç sesi çıkmıyor. Bunlar köylü. Talabani ise tam bir kurnaz, siyasi fahişe. Ağzı laf yapıyor.

Celal Talabani kalktı bana, geçen yıl oturuyoruz Süleymaniye'de karargâhında, kütüphanesinde konuşuyoruz. Ben dedim ki, Kürtler Turanidir. 'Evet' dedi. 'Kürtler Turanidir'. Ben buna inanıyorum. Peki bu konuda neden kitap yazmıyorsunuz? dedim.
'Valla ben çok yazdım' dedi. Kalktı kütüphanesinden üç-dört kitabı çekti, 'O zaman Marksizm-Leninizm modaydı, hep onların üzerine yazdım şimdi pişmanım' deyip lafı kapattı.

MUSTAFA DENİZ: Aslında bir özeleştiri yaptı.

ERSEVER: Böyle konuştu benimle, sonra kalkıp 'Biz Türkiye'den diplomat istiyoruz, onlar kalkıp istihbaratçı gönderiyor' diye konuştu. Sonra bizim basın da yazdı, Kırmançi lehçesiyle konuşan istihbaratçılar Talabani ile görüştü diye. Üstelik devletin gizli belgelerinden alıp açıklamışlar. Yahu gizli filan değil ki. Zaten bunun gizlisi saklısı yoktu ki...

TC, Talabani'yi K.Irak'taki Kürt'lerin temsilcisi olarak kabul ediyor. Hayır. Türkiye Talabani'ye yüz vermesin, onu hemen K.Irak'tan kovarlar. Talabani K.Irak'ta diktatörlük kurmak istiyor, ona gidiyor. Bunun üzerine KDP ile Kürdistan Birlik Partisinin birleşme çalışmaları var.
Geçen ay bir Amerikan heyeti K.Irak'a geldi. Meşhur Sam Amca. Onları alıp Amerika'ya götürdüler. Barzani ile Kürdistan Birlik Partisi görüşmeleri bir an kesildi. Samir Abdurrahman'la tekrar görüşecek Barzani.

-Söylediğiniz gibi Türkiye Talabani'nin oyununa gelecek kadar saf değil herhalde.

ERSEVER: Saf olduğunu söyleyeceğim. Ben bu develette yetiştim. Bu devletin ekmeğini yedim, suyunu içtim. Hâlâ böyleyiz. Saf. Bakın bizim devlet adamımızın karşısına ağzı laf yapan biri gitse ona hemen inanır.

Demirel'le Görüşme

—Demirel'e anlattınız mı bunları?

ERSEVER: Sayın Cumhurbaşkanı daha Başbakan olmadan önce 1,5 saat kendi evinde bir görüşmem oldu. Yönetimin yanlış olduğu, gidişatın kötü olduğu konusunda bazı şeyleri ifade ettim. Şaşırdı ve görüşme dileğiyle ayrıldık. Ancak o günden beri bir daha görüşemedik.

—Sizi aramadı mı?

ERSEVER: Hayır.

-Sizin görüşlerinize yakın görüşleri aslında.

ERSEVER: Görüşlerini bilmiyorum. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıdır, devletin başındadır. Elbette yılların politikacısıdır. Engin tecrübeye sahiptir. Bu aşamada o makamda ne düşünebilir bilemiyorum. Ama mutlaka sorunun çözümü için birşeyler düşünüyor ve ilgili makamlara söylüyordur.

"MGK'ya Yazdık Çizdik"

-MGK'nın genişletilmiş toplantılarına katıldınız mı? Fikrinizi beyan ettiniz mi?

ERSEVER: Hayır. Ama bizim yazdıklarımız, çizdiklerimiz elbette dolaylı olarak oraya gidiyor.

-Misyoner danışmanlardan devlet adamlarını da kastettiniz mi?

ERSEVER: İsim vermem. Onlar kendilerini biliyorlar, çok iyi biliyorlar, Apo'ya Bekaa'da 'Sayın Başkan' diye hitap ediyorlar. Yazıyorlar, çiziyorlar, ondan sonra da, Türk kamuoyunu PKK hakkında bilinçlendiriyoruz' diyorlar. Bilinçlendirmekle alakası yok. 'Sayın Başkan' diyen kimseler onlardır. Apo öyle bir hale geldi ki 'Bay Öcalan' bile dendi. Ateşkes meselesinde ve bunu ne yazık ki yöneticilerimizden bile duyduk. Bay oldu, o sümüklü Öcalan! TV'ye çıkarıyorlar. Aslında bunlarda önemli değil, bir insanın davranışı yok burnunu gözünü siliyormuş, Bunlarla «iz bir yere varamazsınız.

-9 Haziran'da Öcalan'ın yeniden basın toplantısı var.

ERSEVER: Yapsın.

-Yazdığınız raporların bir nüshası elinizde var mı?

ERSEVER: Haa yukarıya verilen raporlar mı. Kafamda!

-Raporlar hani nerede diyebilirler?

ERSEVER: Vicdan sahibi olan herkes zamanında neyi söylediğinizi, neyi söylemediğinizi çok iyi bilir.

-Bunları topladığınız kaynak var mı ?

ERSEVER: Size iki kitap gösteriyorum. Bunlardan bir tanesi PKK, Kürtler, Abdullah Öcalan, bir diğeri Üçgendeki Tezgâh. Üçgendeki Tezgâh belgeseldir. Ancak burada bizim bir talihsizliğimiz var. Biz bu kitapları yayınladığımız dönemde buru basacak yayınevi, matbaa bulamadık.
Bakınız PKK'dan nasıl korkmuş millet. Ankara'da, İstanbul'da Türkiye'nin hiçbir yerinde.

PKK iktidar Olmuş!

-PKK bakın iktidar olmuş.

ERSEVER: Evet... Bilemiyorum. PKK, Kürtler, Abdullah Öcalan adlı kitabı askerlikten ayrılma kitapçılık yapan bir arkadaşa götürüp, bunu başarmışın dedik. Bakın gene Türkeşçiliğe falan kimse bağlanmasın. Şirketi: Kiyap Yayın Dağıtım, Yeni Düşünce gazetesinin elemanları bunlar. Mart 1993'te bastık.

MUSTAFA DENİZ: 21 Marttan önce çıkacaktı. Fakat yetişmedi.

ERSEVER: Yetiştiremedik. Biz basın yayın işinden anlamayız, askerim ben o dönem. Aldılar, bastılar. Yeni Düşünce gazetesinde de reklamı yapıldı. Yeni Düşünce Kitap Kulübü diye. Biz geniş kitlelere hitap etmek istiyorduk. Bizim talihsizliğimiz, Yeni Düşünceye maloldu. Kesinlikle bizim onlarla bir ilgimiz yok.

-İsmail Selen Paşa da bir kitap yazıyordu, çıktı mı ?

ERSEVER: Jandarma mevzuatı mı? O derlemeydi zaten. Yasal mevzuatın bir araya getirilmesiydi.

Bu iki kitaptakiler doğrudan doğruya benim ve arkadaşlarımın fikir ürünüdür. Bizim bu sahadaki pratiğimizin ortaya dökülmüş şeklidir. Teorimiz de burdadır.

İsmail Selen

-İsmail Paşa'yı iyi tanır mısınız?

ERSEVER: Çok iyi tanırım. Emrinde çalıştım.

-Emekliye zorlandıktan sonra, Jandarma Komutanlığı çevreleri söyle bir açıklama yaptı: Anıttepe'de, jandarma kantini var, oradan bazı paraları zimmetine geçirdiği ve açıklayamadı...

ERSEVER: Mümkün değil, bu şerefsizliktir, haysiyetsizliktir. Bunu kim söylediyse dünyanın en alçak insanıdır. Açıkça söylüyorum bunu.

İsmail Selen'in o halde emekli olmasına sebep hadiseyi ben anlatayım:

O yılın yaz dönemi faaliyetleri için -Şırnak yeni tugay olmuştu o zaman kendisi Asayiş Komutanı- Şırnak'ta gene zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumta'ya brifing vermiştir. Yapılan uygulamalarda alınan tedbirlerle bu savaşın bir açmaza ve çıkmaza doğru gittiğini ifade etmiştir. Hemen görevinden alınmıştır. Jandarma Genel Komutanlığı'nda bir göreve getirilmiştir ve kendisine 'ayrılacaksın, ayrıl yoksa 30 Ağustos'ta seni remsen emekli ediyoruz' denilmiştir. İsmail Selen'de emekliliğini istemiştir.

- Torumtay neden istesin ?

ERSEVER: Onu sayın Torumtay paşam bilir ben bilmem. Hadise budur, o brifingle olanlar bu olayı gayet iyi bilirler.

MUSTAFA DENİZ: Eskiden çok iyi bilirsiniz PKK'nın adının bile telafuz edilmesi yasaktı.

-Şiddet yanlısı önlemler...

ERSEVER: Şiddet yanlısı yöntem falan değil. Uygulamada bir takım taktik yetersizlikler falan. Dediğim gibi beni komutan olarak göndereceksiniz, sonra da şunu yap diyeceksiniz. Olmaz öyle şey. Hadise bundan kaynaklanıyor.

"Devlet Statükocu"

-Bir yandan bin yıllık bir devlet var. Öte yanda onbeş yıllık bir örgüt. Bin' yıllık devlet bilmediğinden mi, yoksa başka güçler tarafından yanlış yönlendirildiği için mi bu politikaları uyguluyor?

ERSEVER: İki tür hata yaptı devlet. Biri cahilliğinden. İkincisi, birilerinin yanlış yönlendirmesinden. Bu ikisini de düşünmek gerekir. PKK meselesinde bir yanlışlık olduğu ortada: Onbinlerce gerilla, yüzbinlerce milis var. Üstelik bir de artış var. Devlet bunu bilgisizliğinden mi yapıyor?

PKK ilk kongresini 1978'de yapıyor. O sıralar Serxwebun'da yazılar çıkıyor. Almanya'da sattıkları kitaplar var: Kürdistan'da Zorun Rolü, Örgütlenme Üzerine, Kürdistan'da Kışla Kültürü ve Devrimci Görevlerimiz, Ortadoğu Bölgesel Savaşın Eşiğinde mi? PKK 1. Kongresinde Sunulan Politik Rapor... Bu kitaplarda, açıkça, çok yakında gerilla savaşını başlatacağını yazıyor. 'Kürdistan'da önderliğe ihtiyaç vardır. 'PKK' parçalanan Kuzey Kürdistan'a önderlik yapacaktır' deniliyor. Bunlar açıkça yazılıyor. PKK, 1984'te çıkıp, Eruh'u bastığında, devlet, 'bunlar da nereden çıktı' demiştir.! Kardeşim senin istihbaratın yok mu?

Genel olarak söylüyorum, devlet statükocu. Kendisini riske atmak istemeyen, gününü kurtarma peşinde olan insanlarız. Millet olarak böyle bir özelliğimiz var. Vatandaşın 84'ten önce bölgedeki jandarma karakollarına müracaatları vardır.

Halk dağlardaki silahlı adamlara alışık. Ama komün hayatı yaşayan kadınlı erkekli gruplar halinde dolaşan, sırt çantalı, insanlara alışık değil. Bir istisna Tunceli çevresi; TİKKO gerillaları nedeniyle Tuncelililer alışık. Ama Mardin'in, Siirt'in insanı alışık değil. Halk karakollara bunları bildiriyor: 'Bunlar bizim bildiğimiz eşkiyalara benzemiyorlar' diyorlar. Kimse bunlara kulak asmıyor, 1984 yılından önce.

"MİT Becerseydi"...

-Siz bu olayların tümünün içindeydiniz. Dışarıdan biri gibi anlatıyorsunuz?

ERSEVER: Benim ne yaptığım önemli değil. Vicdanım rahat. Ben hesabımı veririm. Ama hesabım veremeyecek olanlar var. Yazdık, söyledik hiçbir şey olmadı. Ayrılanlara sordular; 'Nereye gidiyorsun sana ihtiyacımız var?' diye. Ben de dedim; 'Madem bana ihtiyacınız var neden beni dinlemiyorsunuz, neden dediklerimi yapmıyorsunuz?' Eğer kalsaydım ne olacaktı? Askeri kurallar içerisinde ben bu kadar yazıp çizebilirdim, hepsi bu.

Haa eğer siz bunu anlamıyorsanız , ben de gider sivil olurum, sabahtan akşama kadar herşeyi söylerim, yazarım, çizerim. İki tane kitap yazdık, iki tane daha yazarız. Yeni Ülke gazetesi demiş ki 'bunları MİT çıkarıyor'. Nerdee! MİT bunları becerseydi PKK bu hale gelmezdi. Bu kitaplarımda, dönen tezgâhların hepsini belgelerle ortaya koydum. Ancak sağ kesimin bir kitabı olarak görüldü. Oysa ben özellikle solcuların okumasını isterdim.

-Ordudan ayrılmanızda; devletin PKK'nın yaptığı ateşkese sıcak bakmasının mı etkisi oldu?

ERSEVER: Hayır. Ben ayrıldığımda henüz o sürece ge-linmemişti.

-Siz 'bu yolla gidilirse PKK başarılı olur mu' diyorsunuz?

ERSEVER: Olmayan bir Kürt milleti var hale getiriliyor!

ABD-İngiltere-Almanya-Fransa

—K. Irak'ta "insani yardım örgütleri" adı altında birçok istihbaratçının cirit attığı biliniyor. Bunu dönemin Bölge Valisi Kozakçıoğlu da söyledi. Siz istihbaratçı o/arak bunlarla hiç ilişkide bulundunuz mu?

ERSEVER: Yabancı ülkeden hiçbir istihbaratçı ile ilişki kurmadım. Zaten benim teşkilatımın mevzuat ve yasası buna uygun değildir. Bizim yaptığımız istihbarat, doğrudan PKK'nın faaliyetlerine yöneliktir. Şimdi ben size birşey söyleyeyim; Amerika ve

İngiltere'den söz ediyoruz. Şunu belirteyim; Özellikle Ortadoğu bölgesinde emperyalizmin bir takım oyunlar oynadığı gerçektir. Şunun adını koyalım, emperyalizmden biz ne anlıyoruz.

Eskiden "Bir komşu ülkeden" gelen PKK'lılardan söz edilirdi. Yahu söylesene 'Bir komşu ülke' hangisi? Bunu. bile bir dönem söylemiyorlardı. Emperyalizm işte böyle oluyor. Kim bu emperyalist güçler, Amerika, Almanya, İngiltere, Fransa... Dünyadaki bütün tezgâhlar bu benim inancım, Amerika tarafından planlanır, askeri operasyonlarını Amerika icra eder. İstihbarat çalışmalarını İngiltere yürütür. Kültürel faaliyetleri Fransa yürütür. Bu dolapların çevrilmesi için ortalığın karışması gerekir. Bunu da tezgahlayanda Almanya'dır.

-Yeni Dünya Düzeni'nde Amerika-Almanya çelişmesi Ortadoğu'ya yansımıyor mu?

ERSEVER: Mutlaka bu iki güçlerin çıkarları Oratdoğu'da çakışıyor. Almanya'nın Türkiye'deki hesapları yıllardır bitmedi. İlk tezgâh Bağdat-İstanbul tren yoluydu. Şimdi Ankara-Alma Ata tezgâhını yapmak istiyor. Bunda da sanıyorum herhalde telekomünikasyon işi var!

CIA Ajanı

- Zaho, Erbil ve Duhok'ta istihbarat faaliyetlerinde bulunduğunuzu söylemiştiniz. Orada sayılan hayli kabarık olan yardım kuruluşları var. Bunlar istihbarat faaliyetleri yapıyorlar. Örneğin Amerika elçiliğinin birinci siyasi müsteşarı Forest bunlardan biri. Bu faaliyetlerden haberdar mıydınız?

ERSEVER: Forest'i bir yana koyun. William Eagletoon var. Bu adam 1960'lı yıllardan beri burada. Amerikanın Kürt uzmanıdır! Molla Mustafa Barzani ve KDP ile ilgili kitapları vardır. Sanıyorum 70'li yıllarda Komala yayınları tarafından çıkarılmış. Mahabat Kürt Cumhuriyeti isimli kitabı da var. Bu adamın faaliyetleri enteresandır. Gördüm, K.Irak'taki 'yardım heyetlerinin- neler yaptıklarını.

Bakın her konuyu bana soracağınıza ben size özel birilerini getireyim, onlar anlatsın size. Siz 2000'e Doğruda Ömer Surçi için Amerikan parmağı var diye yazdınız. Amerikan desteği yok bunda.

Bu adam gitti, İngilizlerle konuştu. Doğru konseyin sözcülüğünü Hollandalı Keller yapıyordu. Sonra Keller'i da dışladılar. Çünkü işi üçkağıtçılığa dökmüştü. Konsey ile benim ilişkim çok çok iyi. Kürdistan Mahafazakâr Partisi ve Musul Vilayeti Konseyi içindeki adamlar Erbil ile Süleymaniye'nin en elit kesimini oluştururlar. Okumuş yazmış insanlardır.

Ömer Surçi'ye K.Irak yönetimi tarafından bakanlık teklif edildi. Ama o kabul etmedi. Surçi intifada sırasında ilk ayaklanmayı başlatan kişidir. Ömer Surçi önce Saddam'a karşı mücadele verdi. Türk arşivlerinde belgeleri olması lazım, Surçi Türkiye'ye başvurdu; 'Ya bizi bu Saddam pisliğinden kurtarın ya da biz silahlarımızla, aşiretlerimizle birlikte Türkiye sığınacağız' diye.

Türkiye buna cevap vermeyince gitti Saddam'ın yanında yer aldı. 1974 yılında biten Barzani ve Talabani'nin yenilgisiyle sonuçlanan Kürt-Arap savaşında Saddam'ın yanında yer almıştır. Peşmergeleri İran'a kadar süren Surçi'dir.

K. Irak'taki intifada sırasında Saddam kendisine telefon açmıştır, 'Ömer Ağa ne oluyor' diye. Surçi ise Saddam'a 'Ne olduğunu sen anlayamazsın, bu kez iş bitti' demiştir. Ha, şu anda kalkıp gitsin Saddam'a gene görüşür. Çok önemli bir konumu var. K.Irak'ın en stratejik yerinde çok güçlü bir aşiret yapısına sahiptir. Çevresinde de birçok aşiret var.

K.Irak'ta asıl gücü aşiretlerdedir. Barzani'nin güçlü feodal yapısından kaynaklanıyor. Talabani'nin ise bu nedenle gücü yoktur. 'Ancak en güçlüsü Surçi'dir. Surçi'nin bir kusuru vardır; ağızı laf yapamaz. İngiltere Surçi'ye şunu söylemiştir, 'Biraz daha bekle ondan sonra sana yardım ederiz.' İşte bunların hepsini Surçi'den dinleyin. Türkiye'ye sık sık gelir. Sizle görüştürürüm kendisini.

"Gidişin Sonu: Bağımsız Kürdistan!"

—Peki sonuçta nereye varacak, Bağımsız bir Kürdistan mı ?

ERSEVER: Evet bu gidişin sonu bağımsız Kürdistan. Tabi emperyalizm müsaade ederse. Emperyalizmin gayesi, Ortadoğu'da kendi denetiminde bağımsız bir Kürdistan kurdurmaktır. Emperyalizmin maşaları da belli: Belli ölçülerde KDP de emperyalizmin maşasıdır. Yekiti de öyledir, hele hele Talabani. Rafsancani gibi bir adam bile çıkıp Talabani siyasi bir fahişedir' diyor. Ben sadece işportacı diyorum.

-Çekiç Güç'ün Ortadoğu'daki rolü nedir? Bizim basın Çekiç Güç helikopterlerinin PKK'ya yardım ettiğini yazıyor bu doğru mu?

ERSEVER: Doğru, yardım malzemesi attılar.

-Peki bu durumu Jandarma Genel Komutanlığı'nın rapor ettiği ancak daha sonra bu raporların değiştirildiği kulağımıza gelmişti...

ERSEVER: Sanmıyorum. Bakın bu yardım olayını gözle gören yok. Ama o bölgede çok kişi, Çekiç Güç helikopterinin özellikle Cudi Dağı üzerinden geçişlerinde havada kısa sürelerle durduğunu görmüştür. Bu sırada neler oluyor bunu bilmiyoruz. Bu konuda bir raporun olduğunu duymadım. Haa bu arada K.Irak harekâtı sırasında girilen PKK kamplarında helikopter iniş pistleri vardı! Artık burada voleybol mu futbol mu oynuyorlardı, yoksa helikopterler için mi yapmışlardı? Bilemem. Özellikle PKK'ya Almanlar yardımcı oluyordu. Harekât sırasında Alman gazeteci olduğunu iddia eden birtakım kişiler yardım ediyorlardı. Kimdi o adam...

Alman Gazeteci

MUSTAFA DENİZ: Stefan Waldberg!

ERSEVER: Evet Stefan Waldberg. Dalyan gibi bir adam. Resmen PKK casusu. Bu adam yakalandı mahkemeye verildi, hüküm giydi. Stefan Waldberg hakkında yakalanmadan üç gün önce PKK'lılar tel-sizleriyle kendi aralarında 'Bizim Alman arkadaşımız gazeteci değil, bu arkadaş size bazı notlar belgeler getirecek. Tek başına gelecek' diye konuşuyorlardı. Bunun üzerine yakalanmıştır. Bu adam arandığı zaman pantolon paçalarına kadar her tarafı notlarla doluydu. Üzerinde bayraklar, ibrişimler...

MUSTAFA DENİZ: PKK'lılar 'Dışarıya bilgi çıkaramıyoruz. Bu adamımızla birlikte çıkaracağız, Avrupa'daki arkadaşlar gazetelerde yazsın' diye telsizle emir verdiler.

ERSEVER: PKK özellikle Hantur Dağı bölgesinde sıkışmıştı. O zaman konuşuyorlardı, 'Biz dışarıya haber veremiyoruz. Zaho peşmergeleri gazetecileri buralara sokmuyor. Alman arkadaşla bu bilgileri size gönderiyoruz' diye. Bunun üzerine yakalandı Alman. Yakaladığımızda mesleğini sorduk. ''Elektronikçiyim' dedi. Önce 'yardımsever biriyim' filan da dedi. Arkasından biz ona PKK katliamlarını seyrettirdik. Oturdu ağladı. 'Ben böyle olduğunu bilmiyordum' dedi.

"Çekiç Gücün Zerre Kadar Yardımı Olmadı"

-Bu sınır ötesi operasyonda Türkiye'ye Çekiç Güç'ün yardım ettiği söylendi.

ERSEVER: Çekiç Güç kesinlikle o harekâtta kılını kıpırdatmamıştır. Harekât sırasında K.Irak'ta sorumlu düzeyde görev yaptım. Bize zerre kadar yardımı olmamıştır. Olsa söylerim, ne kazandırır ne kaybettirir ki!

Önce şu Çekiç Güç olayını düşünelim:

Çekiç Güç ne? Ne yapıyor? Türkiye bunu niye tuttu? Türkiye'ye yararı ne, zararı ne? Şimdi bakın, kaçıncı paralelden geçiyor...

MUSTAFA DENİZ: 36'ıncı paralelden.

ERSEVER: Evet 36'ıncı paralelden geçiyor. Bu 36'ıncı paralelde bir hat çekmişler. 'Bu hattın kuzeyinde Saddam'ın faaliyetleri ve uçuşu olmayacak' demişler. Şimdi benim devletimin politikasında kınadığım -devlet kelimesini kullanmayayım da yöneticiler diyeyim- yöneticileri kınadığım bir konu var; TC yöneticileri K.Irak'la, PKK yüzünden ilgilenmişlerdir. PKK olmasa K. Irak'la, ilgilenmeyecek. Sanki Türkiye'nin Irak diye bir komşusu yok. Ekonomik, tarihsel, coğrafi, kültürel birtakım ilişkileri yok! Haa PKK var bu nedenle ilgileniyoruz. Irak'ta bir de Türkmenler var. 36'ıncı paralelde Musul Vilayetinin 34 km güneyinde bir kasaba var. Burası Saddam'ın askerlerine serbest. Bu iş nasıl oluyor? Talabani gibi biri kalkıyor, Türkmen Kardeşlik Partisi adı altında Necmettin Katayi adında birine parti kurduruyor. Türkmenleri kontrol altına almak için. Parti öylesine Türk ki! Arapça, İngilizce yazışıyor, Türkçe bilmiyor! Bir başkası çıkıyor, Milli Türkmen Partisi kuruyor.

-Bir parti daha kuruldu. Adı neydi?

ERSEVER: Hatırlamadım şimdi. Üç-dört tane parti var. Türkmenlerle ilgili konularda Türkiye suskun. Radyo istasyonlarını daha geçen hafta kurdular. Günde 8 saat yayın yapıyor. O bölgede konuştuğumuz Kürt-Türk insanlar diyorlardı ki, Türkiye bize söz verdi, TRT'nin kanallarını biz buradan seyredeceğiz'. Adam açıkça kendini asimile ettirmek istiyor. Erbil televizyonuna, Süleymaniye televizyonuna İtalyanlar çocuk programlarının kasetlerini göndermişler. Adamlar bar bar bağırıyor bize, Türkçe kaset gönderin yayın yapın' diye. Bin yıllık devlet geleneği var deniyor. Hani nerede? Nereden düşman çıkar, nereden dost çıkar bunları hesaplamıyor ki. Bilmiyor. Türkiye başka şeylerle meşgul. Koltuklarında oturan bir takım statükocu insanlar 'Aman beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın' diyor. Gününü gün etme sevdası içinde. Bu benim söylediklerim yayılmacılık hevesi filan değildir. Türkiye nasıl bugün kalkıp Bosna-Hersek için 'yardım yapacağım' diye feryat ediyorsa, bunu Irak için de, K.Irak Kürtleri için de, Türkmenler için de yapmalıdır. Binlerce yıl beraber yaşadık biz bu insanlarla.

Gelelim Çekiç Güç'e: Bunun karargâhı filan herşeyi Adana'dadır. Bunun ne askeri var o bölgede, ne Silopi'de, ne Cizre'de, ne Ulu-dere'de, ne sınır boyunda. Sadece K.Irak'ta irtibat büroları var. Birkaç irtibat bürosu var. Bunlar radar takibi sonucu yaptıkları devriye uçuşları var. Ş aklava-Erbil-Süleymaniye-Diyarbakır arası helikopter uçuşları var.

Çekiç Güç'ün orada bulunması Saddam'ın K.Irak'a saldırısını engelliyor diye açıklanıyor. Saddam bu aşamada K.Irak'a saldırır mı?. Sence saldırır mı? (Mustafa Deniz'e soruyor)

MUSTAFA DENİZ: Bu aşamada kesinlikle saldırmaz.

ERSEVER: Yok di mi. Şunun için saldırmaz; emareler ortada. Adam tuttu parasını bile ortadan kaldırdı. Çekiç Güç'ün bölgede bulunmasına bana göre hiç gerek yok.

"Peşmerge Kıyafetini Giydik"

-Sınır ötesi operasyonundan önce peşmerge kıyafeti giyen subayların K.Irak'ta görüşmeler yaptığı yazıldı...

ERSEVER: Anlatayım. K.Irak'taki Kürt liderler Ankara'ya geldiler. Tekliflerini yaptılar. Dışişleri kanalıyla Jandarma Genel Ko-mutanlığı'na teklifte bulunmuşlar. Bunlar sadece askerlerden yüz buldular. Jandarma'nın tabi bu konu ile uzman kadroları var. İş bize havale edildi. 'Gidin görüşün' denildi. Bu harekâtı yaparlar mı yapmazlar mı? Yapıp yapmayacaklarını onların bölgedeki durumlarını anlayabilmek için gideriz bakarız dedim. Rahmetli Eşref Paşamla geçti bu konuşma. 'Kim gidecek' dedi. Ben giderim dedim. Alırım yanıma bir ekip giderim dedim. Olur demesiyle çektik gittik. Taa PKK kamplarının yanına kadar gittim. PKK kamplarından fotoğraf çektik, film çektik.

Dört İstihbaratçı

—Kaç kişiydiniz?

ERSEVER: Kaç kişiydik? (Mustafa Deniz'e soruyor)

MUSTAFA DENİZ: Dört.

ERSEVER: Dört kişiydik. Talabani ile çok enteresan sohbetlerimiz var. Bunları anlattım size. Kendisine Türkiye'de iyi tanınmadığını uzun uzun anlattık. Bu imajını değiştirecek şeyler yap dedik. O zaman özeleştiri yaptı.

MUSTAFA DENİZ: İki gün boyunca gece yarılarına kadar konuştuk.

ERSEVER: Konuşmamız gece 02'de bitiyor 6'da kalkıyoruz kahvaltı ile tekrar başlıyorduk.
Baktım, Kerimhan kararlı gözüküyor, PKK'yla savaşacak. K.Irak'ta hakikaten her yer PKK'lı kaynıyor. Kerimhan Bradost tuttu, 'Benim bunu yapabilmem için elimdeki peşmerge sayısı yetmez. Mam Celal'in de desteklemesi gerekiyor. Onlar da bin peşmerge verirlerse o zaman bu temizliği yaparım' dedi.

MUSTAFA DENİZ: Hatta iki gün içinde bitiririm dedi.

ERSEVER: Haa... Ben bunu harekât sırasında Barzani'ye de söyledim, 'Siz PKK'yı kışt deyince kümesine gidecek tavuk gibi görüyorsunuz. Bu iş bu kadar kolay olmaz, siz düşmanınızı tanımıyorsunuz' dedim. Yok yok biz peşmergeyiz bu işi iki üç günde hallederiz. Çeker giderler buradan, gitmeyeni de öldürürüz' dedi.

Neyse, gittim Talabani ile de konuştum. Peşmerge verip vermeyeceğini sordum. Onayladı. Geldim Ankara'ya. Hepsini bir bir anlattım. O sırada Talabani, 'Ben K.Irak'ta tek güç değilim. KDP de var. Biz KDP ile karar alalım, bu işe tüm peşmergeler katılsın'. Gittiler, yapacağız dediler. Ancak o günlerde Eşref Bitlis Paşa'ya dedim ki, 'Bu adamlar bu işi yapar. Ancak bunlara güvenilmez. Bunları kontrol altında tutalım. Kerimhan Bradost'a güvenebiliriz. Ancak ben Zaho bölgesinden endişeliyim. Çünkü Zaho cephesinde PKK bir yıl önce kurmuş olduğu Partiye Azadiye Kürdistan (PAK) oluşumuyla bunların alt yapısına girmiş. PKK çoğu yeri bu şekilde kazanmış. Özellikle o bölgenin Sindi Aşiretini kazanmış. Aşiret reislerinin çoğunu kontrol altına almış. Talabani'nin tüm adamları PKK'yı destekliyor. Barzani'ninkiler tarafsız. Bu şartlar altında Sindi aşiretinden oluşturulacak peşmerge birlikleri ile Zaho çevresinden o oluşturulacak peşmergeler PKK ile savaşmaz dedik. Nitekim öyle de oldu.

-Şindi'lerden önde gelenlerinden biri öldürüldü... ERSEVER: Evet operasyondan öncedir. Bakın o tam bir provokasyondur.

-MİT yaptı denildi.

ERSEVER: Hayır hayır ilişkisi yok. Keşke MİT yapsa! Yahu her taşın altından da MİT'İ çıkarıyorsunuz. Nerde kardeşim! Gerçi çok severim o kerataları. Keşke yapsalar. Kendi aralarındaki bir hesaplaşmadır bu olay. Çok enteresan çok detaylı bir olaydır o. Neydi herifin adı hatırlıyor musun?

MUSTAFA DENİZ: Sadık Ömer.

ERSEVER: Evet Sadık Ömer, Sindi aşiretinin bir kabile reisiydi. Onun karşılığında KDP'den de roketle bir kişiyi çocuklarıyla birlikte öldürdüler.

2 Ekim'de bu adamlar K.Irak'ta harekâta başladılar. Her askeri harekâtın sonunda kesin zafer beklenir. Amaç, PKK'yı K.Irak'ta yok etmekti. Bu işin bir püf noktası budur. O dönemde ben bunu dile getirdim. Bu nedenle vicdanım rahat.

"Şeref Sözü Verdim, Ayrıldım"

-Peki peşmergelerle yapılan bu ortak harekât ile Kürt Federe Devleti bir şekilde tanınmış olmadı mı?

ERSEVER: Hayır tanıma diye birşey yok. Biz işi belli bir seviyeye kadar getirdik, operasyon başladı. Bir ülke kendi kurumlarını, silahlarını askerlerini kullanmadan da birşeyler yapabilmeli. Bu böyle yapılmamıştır. Planlama yanlış yapılmıştır. Askeri hareket imhayı amaçlar. İmha görevi peşmergelere verilmiştir. 2 Ekim'de harekât başlamıştır. 5 Ekim'de Kürdistani Cephe ile PKK arasında anlaşma yapılmıştır. Ayın 15'inde de anlaşmayı imzalamışlardır. Benim kızdığım bunlardır. Ayrılmama neden olan olay da budur. Çünkü K.Irak harekâtında yaşamını tehlikeye atarak canını dişine takarak harekâtın planlanmasında görev yapan ben ve arkadaşlarım oldu. Görüşmeleri yaptık, hazırladık, çizdik yukarıya dedik ki: Bu harekât şurada olur, burada olmaz. Bu adamların tasmasını bol bırakmayın. Talabani gibi siyasi bir fahişe gelip bizi iğfal etmiştir. 2 bin PKK'lı almıştır barındırmıştır. Mağarada üşüyen, yiyecek bulamayan PKK'lılar harekât sonrası Talabani sayesinde sanki bir FKÖ gibi algılanmıştır. Sobalı kaloriferli evlere sokulup ağırlanmıştır. Ben bunlara kızdım. Jandarma Genel Komutanlığı'na da, Talabani'ye Bar-zaniye'de; 'Bu harekât böyle sonuçlanırsa ben TSK'dan ayrılıyorum' dedim. Gidin üçüne de sorun. Askerlik şerefimi kurtarmak için ayrıldım. Hadise budur...

Cemil Bayık Şırnak'a Nasıl Girdi!

-Ankara, 'bölgeden istihbarat gelmiyor' diye yakınıyor...

ERSEVER: Bölgeden istihbarat gelmiyor diyen yalan söylüyor. İstihbarat yok diyen yalan söylüyor. İstihbarat var ama icra yoktur. Bir askeri birlik bir yerde konumlanmışsa bu meskun mahalde olur, kırsal kesimde olur, kendi emniyetini sağlayabilmek için bir takım gözetleme unsurları, ileri karakollar, devriyeler çıkarır. Bunlar istihbarat unsurlardır. Dürbünle bakar seyreder, bu bir istihbarattır. Gezer, yerde iz vardır; bu istihbarattır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: CEM ERSEVER'LE TANIŞIYORUZ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 23:09

Bir örnek vereyim. Şırnak'a yaklaşacak kaç tane yol var. İki tane yol vardır. Biri, Kaymakam Çeşmesi yolundan Namazdağı'nın kuzey batı istikametidir. Bu yolu kontrol altında tutarsanız, Şırnak'a geleni gideni görürsünüz. Diğeri, Şırnak'ın önünden asfalt geçer işte Biryan denilen köye gider. Namazdağı'nın güneyi itibariyle Besta denilen bir bölge vardır, yolun üzerinde aynı adlı karakol bulunur. Oranın adı Seğirik'tir. Kürtçede Üçtepe anlamına gelir. Bu Üçtepeyi tuttuğunuz zaman siz Cudi dağının kuzeyi Namazdağı'nın güneyine, Şenoba'nın girişinden Şırnak'ın girişine kadar çok büyük bir alanı kontrol etmiş olursunuz. Şırnak'ın girişini çıkışını kontrol etmiş olursunuz. Bunu yapmayanlar hesap versinler, yoksa Şırnak'ın girişine, karayolları şantiyesinin önüne polis jandarma ekipleri koyup da, sen kimsin diye arama yapmaya gerek yok ki. O aramalar hiçbir işe yaramaz. O aramalar terörist üretim merkezdir. Halka eziyetten başka bir işe yaramaz bu aramalar. Halkı arabalardan indireceksin, dayayacaksın üstünü arayacaksın, kimliğine bakacaksın, deftere yazacaksın vs...

Size bir anımı anlatayım. Tarih vermiyorum, o zamanlar Şırnak'ta alay vardı. Dediğim yerde aramalar olurdu. Şırnak'a giren çıkan vatandaşın yolu burada kesilir, arabadan indirilir. Kimlik kontrolü yapılır ve çıkış-giriş saatleri bir deftere yazılırdı.

Bu aramaların vatandaşa eziyetten başka hiçbir işe yaramadığını göstermek istedim. Üç tane kimlik hazırladık. Üç ayrı plaka. Kimlikleri Abbas Duran Kalkan, Selahattin Çelik ve Cemil Bayık adına hazırlattık. Üçü de PKK'nın merkez komite üyeleri o zaman. İki asker dikmişler yola, dur dediler nereye gidiyorsun. Kimliğimi gösterdim, Şenoba'ya gidiyorum dedim. Deftere Selahattin Çelik diye yazdılar. Arabanın plaka numarasını aldılar. Bir kaç saat sonra geri döndüm. Aynı askerler. Girişte bu sefer Cemil Bayık kimliğini gösterdim. Falakayı değiştirmişiz ama araba aynı. Onu da yazdılar.

Ertesi gün gittim, 'Dün bir ihbar geldi, Cemil Bayık ile Selahattin Çelik buradan geçmişler' dedim. Olmaz öyle şey dediler. Defterlerinize' bakın dedim. Adamların adları yazılı. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Dönemin Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Aşir Özözer'e kadar intikal etmiş olay. Beni çağırdı, ne yapacağız diye. Durumu anlattım, 'Siz ne aradığınızı, ne yaptığınızı bilmiyorsunuz' dedim.

"Türk Tır'larını Talabani Yaktırdı"

-Geçen yıl, Çekiç Güç'ün görev süresinin uzatılması Meclis'in gündeminde iken Kuzey Irak'ta iki olay oldu. Türk TIR'ları yakıldı. Bayan Mitterand'a suikast girişiminde bulunuldu. Türk basını dahil herkes Saddam'ı suçladı. Nasıl oldu bu olaylar?

ERSEVER: Sorduğunuzu anladım. Ben cevabını vereyim ama bunun hesabını Talabani vermeli! Olay sırasında oradaydık. Olay bir provokasyondur ve Saddam'ın, Irak'ın üzerine yıkılmıştır.

Türk arabalarının bombalanmasını hatırlayın. Siz düşünün şimdi, aklı selim sahibi bir insan olarak düşünün. Türk TIR'ları Musul'a giriyor, Birleşmiş Milletler yardımını götürüyor. Tam o sırada da Çekiç Güç'ün Türkiye'de kalıp kalmayacağı Meclis'te oylanacak. Yani Türkiye Saddam bela mıdır, değil midir; bu gücün Türkiye'de kalmasında yarar var mıdır, yok mudur buna karar verecek. Düşünün böyle bir ortamda Saddam istihbaratına emir verecek, şu Türk arabalarını yakın da Çekiç Güç buradan gitmesin diyecek! Aklınız alıyor mu böyle bir işi. Ama Türk Hükümeti bunu yutuyor mu, yutmuyor mu onu bilemem...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Cem Ersever'in İtirafları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir