Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Dersim İsyanlarının Perde Arkası Ve İlk Kürtçü Örgütler

Burada Dersim İsyanları ve Seyit Rıza hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Dersim İsyanlarının Perde Arkası Ve İlk Kürtçü Örgütler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:35

DERSİM İSYANLARININ PERDE ARKASI VE İLK KÜRTÇÜ ÖRGÜTLER

Kürtçülük üzerinde önemli çalışmaları olan Bilal N. Şimşir; Kürtçülük hareketini 3 Mart 1878'de Rusya'nın baskısıyla imzalanan Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşması'ınn ortaya çıkardığı olumsuz şartlara bağlar. "Siyasi Kürtçülük bu süreçte yaratıldı ve körüklendi." der.

Kürtçüler, Kürdistan dedikleri Doğu Anadolu'da bir devlet yaratabilmek için 2. Meşrutiyet'in ilanından itibaren çalışmalara başlamışlar ve bunun için de açık veya gizli örgütler kurmuşlardır.

Elbette bu tarihlerden çok önce de Anadolu'da yaşayan topluluklar; Kürt diye bir kavimin olduğunu biliyorlardı. Onlarla iç içe yaşamaktan gelen bir doğal kabul vardı. Lakin bu ismi bir kavim ismi olmaktan çıkartıp bir millet ismi yapmaya kalkışanlar; siyasal Kürtçüler oldular. Batı emperyalizminin çok halklı Osmanlı Devleti'ni; etnik kimlikleri ayrıştırarak parçalamak politikası; siyasi Kürtçülük'ün gelişmesini tetikledi.

Kürtlerin örgütlenmesini başta ingiltere sonra Rusya ve Amerika ve Fransa kuvvetle desteklediler. Bu desteğe Çarlık Rusyası da maddi-manevi her türlü yardımı yaptı. Rusya da İngiltere gibi; Kürt aşiretleri arasına hem asker hem de sivil görüntülü ajanlar yolladı. Bu ajanlardan ikisi oldukça ünlüdür. Bunlardan birincisi, sonradan ünlü Kürdolog payesine ulaşan Vladimir Minorski; diğeri de yine aynı konumdaki Bazil Nikitin'dir. İkisi de çarlık Rusyası'nın İran'da görevli diplomatıdır. Bunlar diplomat kimliği ile Doğu Anadolu Bölgesi'nde dolaşmışlar; Kürtler hakkında bilgi toplamışlar ve onları Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtmışlardır. Bu kışkırtmalar; Minorski'nin 1915'te Birinci Dünya Savaşı sürerken kaleme aldığı Kürtler adlı kitapta açıkça görülmektedir.

Şu satırların anlamı budur:

"Kürtler hiçbir zaman Osmanlıların yönetiminde bu topraklarda bir Osmanlı olarak yaşamayı içten benimsemediler. Kürtler bu savaştan (1. Dünya Savaşı) sonra emellerini Osmanlılara bağlamayacaklardır. (...) Özet olarak diyebiliriz ki her ulus gibi Kürtlerin de öz vatanlarında kendi öz devletlerini kurmaları ve toprağının kaynaklarından yararlanmaları elbette ki en doğal haklarıdır."

Minorski; Kürtleri elde edebilmek için onları övmekte; daha da ileri giderek 1915'teki büyük Ermeni sürgününde görev alan ve arada cinayetler işleyen Kürtleri açıkça aklamaktadır.

"Hele bu konuda dinden de yararlanarak kafirin malını Müslümana helal kılmak politikası ve bu konuda din adamlarının, şeyhlerin tarikatları özendirmeleri; bir Kürdü, ekmek için ağlayan yavrusunu doyurmak için Ermeni'nin üzerine saldırtmaz da ne yapar? Hükümet izin vermiş; şeyhi, hocası Gavur'un öldürülmesinde cennet; malının zorla alınmasına ganimet fetcası vermiş; hatta bu uğurda ölenler için ululuğun en yükseklerinden şehitlik de lütfedilmiş..."

1915-1918 arasında Rusya'nın Urmiye Konsolosu olarak görev yapan Bazil Nikitin de Kürtler arasında dolaşmış; hatta Molla Said dediği Said-i Nursi ile görüşmüştür. Nikitin; Said-i Nursi'nin Rusların Doğu'dan çekilmesinin Kürtler için kötü sonuçlar yarattığını söylediğini aktarmıştır.

Nikitin; emperyalistlerin Türkiye'yi paylaşma antlaşması olan Sevr Antlaşması'nı savunmakta ve Sevr'in uluslararası ahlakı ilerletecek bir anlaşma olduğunu iddia etmektedir.

İşte böyle hem Batı'dan hem de Kuzeydoğu'dan kışkırtılan Kürtler bağımsız bir devlet kurmak için harekete geçtiler.
Bu örgütler; Dersim isyanlarını da tetiklediler. Alevi aşiretlerin içinden çıkan bazı okumuşların kışkırtması ile; Türkmen kökenli Aleviler; Kürt gibi gösterildi. Bu insanlar; Kürtçüler tarafından kandırılarak silahlandırıldılar. Bölgenin egemenleri; yeni devletin (TC) oluşum sürecinde isyanlar çıkartarak yeni düzene karşı direnmeye çabaladılar. Dersim isyanları böyledir.

Dersim isyanlarını da tetikleyen Kürtçü örgütler şunlardır:

1 - KÜRDISTAN TEALİ CEMİYETİ


Osmanlı Devletinin 1. Dünya Savaşından yenilgi ile çıkmasından sonra; devlet içindeki etnik topluluklar hızla ayrışma sürecine girdiler. Bunlardan birisi de Kürtler oldu. Kürt okumuşlarının öncülüğünde 30 Aralık 1918 tarihinde İstanbul'da (Dersaadet) Kürdistan Teali Cemiyeti (Kürdistan Yükselme Derneği) kuruldu. Bu dernek Türkiye'nin doğusundaki illerde şubeler açmak ve bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacındaydı. Başkentte daha önce kurulmuş olan Kürt derneklerinin sonuncusu olan Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC); her yönüyle güçlü bir milliyetçi dernek olarak şekillenmişti.

Dernek kurucularının Kürt olması şartı KTC tüzüğünün 3. maddesinde yer alıyordu. Bu maddenin günümüz diliyle anlatımı şudur:

"Danışma Kuruluna üye olacak kişilerin mensup olduğu hanedanın Kürtler tarafından bilinen ve saygıdeğer olması veya o görevi kalben ve kalem yoluyla yapabilecek yetenekte fikir ve kalem sahibi olması veya bilgisi ve olgunluğu ile tanınmış seçkinlerden bulunması şarttır."

Bu maddeye uygun olarak Kürdistan Teali Cemiyeti'nin kurucuları oluşturuldu. Kürt hanedanı diye niteledikleri Kürt derebeyleri arasında Bedirhan; Şemdinan ve Baban aşiret aileleri, Diyarbakırlı Cemil Paşa Ailesi kuvvetli biçimde yer alıyorlardı. Ayrıca Mevlanzade Rıfat, Ahmet Hamdi Paşa, Arvasizade Mehmet Şefik, Said Nursi, Said Molla, Yusuf Ziya Koçoğlu, Mehmet Şükrü Sekban, Emekli Ferik Fuat Paşa, Emekli Ferik Ahmet Hamdi Paşa da Kürt Teali Cemiyeti'nin üyeleri ve yöneticileri idiler.

O dönemdeki yasalara göre kurulan bu derneğin asıl amacını 4. maddede görmekteyiz. Maddenin bir bölümü şöyle:

"... Kürdistan' ın maddeten ve manen gelişmesine ve yükselmesine ve Kürt kavminin İslam fikri ve ruhuna göre yetiştirilmesine çalışmak..." Tüzüğün 7. maddesinde de Yönetim Kurulu'nun görevleri arasında yardıma muhtaç Kürt fertlerinin durumunu düzeltmekten söz edilmektedir.

19. maddede ise örgütlenme yapısı açıklanmıştır:

"Cemiyetin; Kürtlerin yaşadığı her vilayet, liva, kaza, önemli nahiye merkezlerinde birer şube kurulacaktır."
Şubelerin görevlerini açıklayan 25. maddede de Kürtlerin ilmen, ahlaken ve ruhen yükseltilip geliştirilmesi için konferanslar, kitaplar yayınlamaktan; ayrıca Kürtlerle diğer kavimler ve milletler arasında ilişkiler kurmaktan söz edilmektedir.

Kürt Teali Cemiyeti, padişahçı Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti ile işbirliği içindeydi. Cemiyetin İngiliz yetkililer ile sıkı bağlantıları vardı. Derneğin başkanı Seyit Abdülkadir aynı zamanda Şura-yı Devlet (Danıştay) başkanı idi. Hem İstanbul Hükümeti hem de İngilizler ile işbirliği içinde çalışmıştır; İngiliz çıkarları ile örtüşen ayaklanmalara önayak olmuştur.

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral John de Robbeck, 26 Mart 1920'da İstanbul'dan şöyle bildiriyordu:

"Kürdistan, Türkiye'den tamamen ayrılıp bağımsız olmalıdır. Ermeniler ile Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz. İstanbul'daki Kürt Kulübü Başkanı Seyit Abdülkadir ve Paris'teki Kürt delegesi Şerif Paşa hizmetimizdedir."

22 Aralık 1918 tarihinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Kürdistan Teali Cemiyeti arasında anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayı KTC adına başkan Seyit Abdülkadir, üyelerinden Sait ve Mehmet Ali, Hürriyet ve İtilaf Fırkası adına ise Zeynelabidin (Konya Mebusu), Vasıf (Karesi mebusu) ve Mustafa Sabri Efendi imzaladılar. Anlaşama gereğince Kürt nüfusunun daha yoğun olduğu bölgelerde İslam halifeliğine ve Osmanlı saltanatına bağlı kalmaları kaydıyla özerk bir yönetim şekli tanınacaktı.
17-20 Nisan 1920 tarihlerinde Amiral de Robbeck, Lord Curzon'a, Sadrazam Damat Ferit Paşa ile görüştüğünü bildirdi. Robbeck, Ferit Paşanın, anlaşma şartlarına uygun olarak ayrı bir Kürt devleti kurulması için Kürtleri, Mustafa Kemal'e karşı kullanmayı önerdiğini açıkladı.

Gelişmeler hızlanınca KTC Başkanı Seyit Abdülkadir, Emin Ali Bedirhan, Said-i Nursi ve Mehmet Şükrü Sekban İstanbul'daki Amerikan, İngiliz ve Fransız komiserliklerini ziyaret ederek Kürdistan projesiyle ilgili görüşmeler yaptılar.

Said-i Nursi ile Amerikan komiseri arasında öz olarak şu konuşma geçti:

Said-i Nursi, Kürdistan'ın dış dünya ile irtibatının sağlanabilmesi için bir denizle kıyısı olması gerektiği düşüncesindeydi. Amerikan komiseri, Wilson prensiplerine göre bunun mümkün olamayacağını, zira Kürdistan'ın büyük kısmını içine alan bir Ermenistan Cumhuriyeti kurulacağını bildirdi.

Said-i Nursi'nin cevabı ilginçtir:

"Kürdistan eğer sahillerde bulunsaydı dretnotlarınızla bu kararı tatbik edebilirdiniz. Ama Kürdistan dağlarına sizin dritnotlarımz çıkamaz."95
Said-i Nursi Kürdistan projesinin ve Kürtçülüğün şiddetli bir savunucusu olarak yazılar kaleme almıştı. "İki Mektebi Musibetin Şahadetnamesi" adlı makalesinde de Kürtçü Halil Hayali'yi anlatmakta ve övüp herkese örnek göstermektedir.

Seyit Abdülkadir'in bağımsız Kürdistan kurmak amacıyla İngilizlerle yaptığı görüşmeler İstanbul Hükiimeti'nce izleniyordu. Bu durum devre dışı bırakılan İstanbul Hükümeti'ni rahatsız etti. 18 Haziran 1919'da Damat Ferit Hükümeti kabine toplantısında Kürdistan Teali Cemiyeti'nin siyasetle uğraşmaması konusu görüşüldü. Cemiyet ileri gelenleri 10 Temmuz 1919 Tarihinde Babıali'ye çağrılarak siyasetle uğraşmamaları, yabancı devlet temsilcileri ile görüşmemeleri ve bağımsızlık için çalışmalar yapmamaları konularında uyarıldılar. Bu toplantıda Abdülkadir Efendi adına konuşan Mevlanzade Rıfat, VVilson Prensiplerine göre bağımsız Kürdistan taleplerine karşı çıkılamayacağım, Kürtlere özgürlük ve güvenlik sağlayacak tek devletin de İngiltere olduğunu, Türk Hükümetinin (İstanbul Hükümeti) önce kendi başının çaresine bakması gerektiğini söyledi. Zaten; 1919 Ocak ayında Paris Barış Kon-feransı'nda Osmanlı delegelerinden Ermeni Boghos Nubar Paşa ile Kürt Şerif Paşa bağımsız bir Ermeni ve Kürt devleti konusunda anlaşmışlardı. KTC Başkanı, ayan üyesi Seyit Abdülkadir de Boghos Nubar Paşa ile anlaştıklarını İngiliz Yüksek Komiserliği Danışmanı Hohler ile görüşmesinde açıkladı.

Görüldüğü gibi; işin arkasında İngilte'nin olduğu ortaya çıkmaktadır. "Britanya İmparatorluğu, 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren Osmanlı Devleti'ni yıkmaya azmetmiş, bu uğurda sömürgeciliğin ananevi silahlyarından olan böl ve yönet" prensibini Güneydoğu Anadolu'da uygulamaya çalışmıştır." Bu büyük projenin bir parçası olarak da; Sivas bölgesindeki Alevi Koç Kırılılar üzerinde etkili olan Alişer ile Dersim-Sivas hattındaki Dersimlileri yönlendiren Baytar Nuri de cemiyete üye olarak Kürdistan projesi için çalışmaya başladılar.

İstanbul basınında, Seyit Abdülkadir'i ve bağımsız Kürdistan projesini eleştiren yazılar çıkınca Seyit Abdülkadir; Kürdistan Teali Cemiyeti'nin hedefinin bağımsızlık değil özerklik olduğunu bildirdi. Aslında ortamı yatıştırmak için yapılan bu açıklama, cemiyette çatlağa sebep oldu ve bağımsız Kürdistan isteyen bir ekip ayrılarak Teşkilat-ı İçtimaiye adlı başka bir örgüt kurdular.

Ancak Seyit Abdülkadir, ikili oynuyordu. İstanbul hükümetine karşı ılımlı davranırken İngilizlerden kendilerine sunulandan daha fazlasını istemekteydi. Bu uğurda Mustafa Kemal'i yok etme hareketine yardım edeceklerini de belirtmişti.
Kürt Teali Cemiyeti; Mustafa Kemal'in Anadolu'da başlattığı Milli Mücadeleye şiddetle karşı idi. KTC yönetimi; Kemalist hareketin; Kürdistan projesini engelleyeceğini anlamıştı.

Bunlar 31 Mart 1920'de Peyam-ı Sabah Gazetesi'nde yayımladıkları bildiride şöyle diyorlardı:

"Kuva-yı Milliye'ye aldanmaytntz! Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilafet ve Saltanat'a bağlılıktan ayrılmayınız."
İngilizler, Doğu'da bağımsız bir Kürdistan ve Ermenistan devleti kurulmasını çok istiyorlardı. Böylece hem Rusya'ya hakim olan Bolşevikler ile aralarında bir tampon bölge oluşturmayı, hem de mütareke şartlarını kabul etmeyen Kemalist kuvvetleri dizginlemeyi düşünüyorlardı. Bunun için de Kürtçülük hareketlerini teşvik ediyorlar; Mustafa Kemal'in önünü kesmek için de Kürtleri kullanmayı planlıyorlardı.

8 Haziran 1919 tarihinde Diyarbakır Vali Vekili Mustafa Bey-'in 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşaya çektiği telgraf bunu gösteriyor. Bu telgrafta bazı gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti'nin İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmayı düşündükleri; yanlarında bulunan Süleymaniye siyasi hakimi (İngiliz subay) Mister Noel ile birlikte şehirde bu yolda propaganda yaptıkları; bunun üzerine halk arasında tepkiler oluştuğu; bu durumun cemiyetler kanununa aykırı bulunduğu ve cemiyetin kapatılarak haklarında yasal kovuşturma başlatıldığı yazılmıştır. 15 Haziran 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafa bir şifreli telgrafla cevap verir. Mustafa Kemal; milletin geleceğinin savunulduğu bir dönemde; yabancı bir devletin koruyuculuğuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı seçen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe götürecek her türlü derneklerin dağıtılmasının pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olduğunu belirtir.

Kürdistan Teali Cemiyetinin bu süreçteki yıkıcı eylemlerini Atatürk, Nutuk'ta şöyle anlatır:

"Bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu demeğin amacı yabancı devletlerin himayesi altında bir Kürt devleti kurmaktı."

Kürdistan Teali Cemiyeti'nin İcraatı; Mustafa Kemal'e Suikast

İngiltere'nin ve Kürdistan yanlısı Kürtlerin öncelikli hedeflerinden birisi de Sivas Kongresini dağıtmak ve Mustafa Kemal Paşayı ortadan kaldırmaktı. Bunun için İstanbul'daki Damat Ferit Hükümeti'nin de katıldığı bir komplo düzenlendi. Ali Galip Olayı diye bilinen bu komploya, Elazığ Valisi Ali Galip Bey; Malatya Mutasarrıfı Halil Bey, İngiliz istihbarat Binbaşısı Covbertin Noel ve Kürt Teali Cemiyetinin kurucularından olan Kürt aşiret reislerinin oğulları katılmıştır. Milli Kurtuluş Savaşı'nı durdurmayı amaçlayan bu plan İstanbul'da yapılmış; bu toplantıya da İngiliz istihbarat yüzbaşısı Covbertin Noel, İngiltere İstanbul Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler, Diyarbakırda ayrılıkçı faaliyetleri neticesinde Halep'e iltica etmiş Cemil Paşa oğlu Ekrem; Bedirhanlılardan Celadet ve Kamuran beyler katılmışlardı.
İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler, raporunda Kürtlerin özerklik sözü karşılığında Mustafa Kemal'i yok etme vazifelerini yerine getirmek mecburiyetinde olduklarını bildirir.

Kurtuluş Savaşı tarihinde Ali Galip Olayı diye bilinen olay; özü itibariyle bir suikastten de öte; Kürtçü devlet kurma hayalinin bir parçasıdır. Bu durumu; Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'unda aşağıda aktardığımız üzere, ayrıntılı biçimde belgeleri konuşturarak anlatmıştır.

Bu anlatımı özetleyerek aktarıyoruz:

"Efendiler, daha Temmuz başında, Erzurum'da bulunduğumuz sıralarda Celadet ve Kamuran Ali adlarında iki şarısın yabancılar tarafından, bol para ile İstanbul'dan Kürdistan'a gönderileceği, bunların yıkıcı propaganda ve aleyhte kışkırtıcılık yapmakla görevlendirildikleri; bir iki gün içinde hareket etmiş ve edecek oldukları haberi alındı. Bu haber üzerinde, bunların dağdağaya meydan verilmeden gözetlenerek yakalanmaları gereğini 3 Temmuz tarihinde Diyarbakır'da 13' üncü Kolordu Komutanı na, ayrıca Kurmay Başkanı Halit Bey'e ve Canik Mutasarrıfına bildirdim. (...)

Sivas Kongresinin ikinci güttü, yani 6 Eylül tarihinde, "Bedirhanlt ailesinden Celadet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşazade Ekrem adlarında üç şahsın, yanlarında, vaktiyle Diyarbakır ilinde aleyhimizde propaganda yapan bir yabancı subay bulunduğu halde silahlı Kürtlerin koruyuculuğunda Elbistan ve Akçadağ üzerinden Malatya'ya geldikleri, orada Mutasarrıf ve Belediye Başkanı tarafından karşılandıkları" 13'üncii Kolordunun yazısından anlaşılıyor. 15' inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'nın 3' üncü Kolordu Komutanlığı'na bununla ilgili olarak gönderdiği 6 Eylül 1919 tarih ve 529 sayılı şifresinde verilen bilgide: "Yabancı subayın, Türk, Kürt ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere, İstanbul Hükümeti'tıin izniyle dolaştığını söyledikleri; Malatya'da bulunan süvari alayının mevcudunun azlığı yüzünden bunları tutuklamaya cesaret edemediği, bununla birlikte hemen tutuklanmaları için İstanbul'a başvurıdduğu 13'üncii Kolordudan bildirilmiştir. Bu adamların ne maksatla hangi görevle, nereleri gezecekleri konusunda bildiklerini Harput Valisinden sordum" denilmekte idi. Harput Valisi Ali Galip Bey'dir. Bu adamların ne maksatla geldiklerini 3 Temmuz tarihinden beri bilmekteyiz. Beş on silahlı Kürd'e karşı bir süvari alayının mevcudu az görülmüş, tutuklanmalarına cesaret edilememiş; asıl hayret verici olan husus, bunların tutuklanması için İstanbul'a başvurmuş olduğu haberidir.

Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları, o zamanki durum değerlendirmesinde, dikkate değer anlayış ve zihniyet farklarının bulunduğunu göstermesi bakımından kaydediyorum.

Diyarbakır'da, 13' üncü Kolordu Komutanı'nın tutumu şüpheli görüldüğünden, doğrudan doğruya bu kolordunun Kurmay Başkanı'na 3'üncü Kolordu Komutanı'nın imzasıyla 1 Eylül 1919 tarihinde yazılan (kişiye özel) şifrede, Vali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil, Kamuran, Celadet ve Ekrem Bey'lerle beraber İngiliz binbaşısının mutlaka yakalanıp Sivas'a gönderilmeleri için Elazığ'da bulunan 15' inci Alay Komutanı İlyas Bey' in kendi komutasında altmış kadar atlı ve katırlı askerden oluşan bir müfrezenin en geç 9 Eylül'de Harput'tan Malatya'ya hareketi ile ilgili olarak ve işin kestirmeden bitirilmesi bakımından doğrudan doğruya tebligat yapıldığı bildirildi ve müfrezenin hemen hareketinin sağlanması rica edildi.
8 Eylülde, Sivas'tan da bir otomobille bazı subayların gönderileceği bilgisi verildi.".

Diyarbakır'dan, Kurmay Başkanı 7/8 Eylül 1919 tarihiyle verdiği cevapta durumu İstanbul'a sorduğunu söyleyince Mustafa Kemal Paşa şu telgrafı çekmiştir:

"Malüm şahısların alçaklıkları ortaya çıkmıştır. İstanbul Hükümeti bu alçaklığa ortaktır. Oradan emir beklemek düşmana fırsat vermektir. Bu hususta tebligat yaparken, hiç kimseyi kararsızlığa düşürmeyecek şekilde, hemen emir vermek, vakit geçirmemek gerekir. (...)"

Mustafa Kemal, Alay Komutanı İlyas Bey'e:

"Vali Galip Bey, İngiliz binbaşısı, Kamuran, Celadet ve Ekrem Bey'lerin hep birlikte ustalıklı bir tertiple yakalanarak Sivas'a gönderilmeleri zaruridir. " biçiminde emir vermiştir ama Cemal Bey; "Arz ettiğim üzere durum ve kuvvetim buna elverişli değildir. " diye bu işi yapamayacağını belirtmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, telgraf başında bekleyerek çevre illerdeki askeri birlikleri cesaretlendirmiş; değişik yerlerden askeri birlikleri Malatya'ya sevk ediyormuş gibi bir hava yaratarak Ali Galip suikastini püskürtmeyi başarmıştır.

Sivas'a 10 Eylül günü geç vakitte gelen telgrafta şöyle denilmektedir:

"Harput Valisi ile Malatya Mutasarrıfı, İngiliz binbaşısı ve yardakçıları olan malum kimseler 15'inci Alay'ın Elazığ'dan hareketini ve kendilerinin tutuklanacaklarını haber alır almaz, bu sabah erkenden kaçmışlardır. Bunların Kahta'daki Bedir Ağa'nın yanına gittikleri ve oradan alacakları Kürtler-le burayı basmaya gelecekleri söyleniyor."

Kaçmadan önce 9 Eylül akşamı, vezneden para alıp ""Mustafa Kemal Paşa ve adamlarının ortadan kaldırılması masraflarını karşılamak üzere, bununla ilgili emre uyularak altı bin lira alınmıştır." diye senet de bırakan suikastçılarla ilgili olarak Kemal Paşa;

10 Eylül'de İlyas Bey'e şu talimatı veriyor:

1 - Kaçakların süratle yakalanmaları,
2 - Kürtlük akımına asla elverişli bir ortanı bırakılmaması,
3 - Malatya'da, mutasarrıflığı Jandarma Komutanı Tevfik Bey'in üzerine alması; uygun namuslu ve vatansever bir zatın da Harput'ta hemen valilik makamına getirilmesi,
4 - Malatya ve Harput'taki hükümet kuvvetlerini tamamen ele alarak vatan ve millet aleyhine hiçbir harekete meydan verilmemesi,
5 - Kaçaklara uyanların amansızca ve merhametsizce yok edileceğinin ilanı ve namuslu halkın gerçek durumundan haberdar edilmesi,
6 - Milli varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancıların askerlerine de karşı konulacağının belirtilmesi ve gerekli düzen ve tedbirlerin alındığının'' bildirilmesi.

Suikast, Hükümetin Tertibi

Kemal Atatürk; bundan sonra; bu tertibin İstanbul hükümetinin eliyle yürütüldüğüne ilişkin belgeleri ortaya koymaktadır.

Osmanlı Dahiliye Nazırı adil Bey 'le Harbiye Nazın Süleyman Şefik Paşanın ortak imzalarıyla Elazığ Valisi Ali Galip Bey'e verilen 3 Eylül 1919 tarihli talimatta şunlar söyleniyor:

" Bildiğiniz üzere, Erzurum'da Kongre adı altında birkaç kişi toplanarak birtakım kararlar aldılar. Ne toplananların, ne de aldıkları kararların bir değeri ve önemi vardır. Ancak, bu durumlar ülke çapında birtakım dedikodulara yol açıyor. Avrupa'ya da pek abartılarak aksettiriliyor. Bundan dolayı da kötü etkiler yaratıyor. Ortada önem verilmeye değer hiçbir kuvvet ve hiçbir olay bulunmadığı halde, sırf bu abartma ve kötü etkilerden endi şeye düşen İngilizlerin, yakında Samsun'a epeyce bir kuvvet çıkaracakları tahmin ediliyor. Hükümetin her yere olduğu gibi size de gönderdiği, malum genelgeye aykırı hareketler devam ederse, çıkarılacak yabancı kuvvetlerin Sivas'ı ve oradan daha da ilerleyerek birçok yerleri işgal etmeleri ihtimalden uzak değildir. Bu da memleketin çıkarlarına elbette aykırıdır.

Erzurum'da toplanan malüm şahısların yakında Sivas'ta birleşerek yine bir kongre toplamak istedikleri, olaylarla ilgili haberleşmelerden anlaşılıyor. Böyle beş on kişinin orada toplanmasından hiçbir şey çıkmayacağı hükümetçe bilinmektedir. Ne var ki, bunları Avrupa'ya anlatmak mümkün değildir. İşte bunun içindir ki, onların orada toplanmasına meydan vermemek gerekiyor. Bunu sağlayabilmek için, her şeyden önce, Sivas'ta hükümetin tam olarak güvenini kazanmış ve memleketin iyiliğine olan tebligatı olduğu gibi yerine getirmeye azimli bir vali bulundurmak gerekmektedir. Yüksek şahsınızı onun için oraya gönderiyoruz.

Gerçi, Sivas'ta kongre toplamak isteyen birkaç kişiye engel olmak o kadar güç birşey değilse de, yüksek dereceli sivil memurlarla, komutanların, subayların ve askerlerden bazılarının da bunlarla aynı düşüncede olmaları dolayısıyla, hükümetin aldığı tedbirleri ellerinden geldiğince boşa çıkarmaya ve malum şahısları güçleri yettiği kadar korumaya çalışacakları göz önünde bulundurularak, güvenilir bir iki yüz kişinin yanınızda bulunması başarı sağlama bakımından uygun görülmektedir.
Bundan dolayı, daha önce yazdığım gibi, oralardaki Kürtlerden güvenilir yüz elli kadar atlıyı birlikte alarak, oradan niçin gidildiğini hiç kimseye sezdirmeden, Sivas'a hiç kimsenin beklemediği bir zamanda vararak, vali ve komutanlığı hemen ele alacak ve sayıları az olmakla birlikte oradaki jandarma ve askeri iyi kullanacak olursanız, karşınızda başka bir kuvvet bulunmayacağı için derhal otoritenizi kullanarak toplantıya meydan vermemiş olacağınız ve orada bulunanlar varsa hemen yakalayıp, gözaltında İstanbul'a gönderebileceğiniz aşikardır. Böylece, kazanılacak hükümet nüfuz ve otoritesi, içeride macera peşinde koşanları yıldırarak bir daha bu gibi kötü hareketlerin meydana gelmesini önleyeceği gibi, dışarıda da pek iyi bir etki yapacak, yabancıların asker çıkararak oraları işgal etmek konusundaki tasarılarından vazgeçmeleri için hükümetçe yapılacak müracaat ve teşebbüslere sağlam bir dayanak oluşturacaktır.

Zaten Sivas halkının bazı tanınmış kimselerinden araştırılarak elde edilen doğru bilgilere göre, halk bu politikacıların kışkırtmalarından, para toplamak için yaptıkları baskılardan pek nefret etmiş. Bu hareketlerin önlenmesi için, hükümete her türlü yardıma hazırdır. Orada derhal jandarmaya yazılacak, istenildiği kadar asker bulunacağı, bunlara nüfuzlu kimseler tarafından özel olarak yardım edileceği haber verilmektedir. Bu şekilde, yeteri kadar ve hükümete kuvvetle bağlı jandarma birliği kurulduktan sonra, birlikte götüreceğiniz süvarileri hoşnut ederek yerlerine göndeririz. İşte alınacak tedbirler bundan ibarettir. Bunun kolaylıkla ve başarıyla uygulanması, sadece son derece gizli hareket etmeye bağlıdır.

Sivas'a tayininizden, hatta o taraflara gideceğinizden kendi aileniz içinde en çok güvendiğiniz bir tek kimseye bile bahsetmeyiniz. Sivas'a girinceye kadar, maksadınızı yanınızdakilere bile sezdirmeyiniz. Bu, başarının temel şartıdır. Bu itibarla, şimdilik ailenizi her halde orada bırakarak, etraftaki aşiretleri teftiş için beş on gün kalacağınızı ailenize ve çevrenizdeki yakınlarınıza anlatarak, hemen yola çıkıp bir gün öncesinden Sivas'a ansızın girmeye gayret etmelisiniz. Oraya vardığınızda, aşağıdaki telgrafı gereken kimselere gönderip, valilik ve komutanlığı ele alarak hemen işe başlamalısınız. Bir yandan da makine başında durumu Nezarete bildirmelisiniz. Böylece, oradaki şartlar belli olur olmaz, size yine makine başında tarafımdan gereğine uygun tebligat yapılacaktır. Bu şekilde işe başladıktan sonra, ne vakit uygun görür seniz ailenizi ve eşyanızı Sivas'a getirtebilirsiniz.

Yalnız, şimdi orada bulunan Reşit Paşanın valilik görevinden alındığı, yerine bir başkasının gönderileceği her nasılsa duyularak, kendisi tarafından Nezarete başvurulmuş olduğundan ve adları malüm kimselerin yakında Sivas'ta toplanmak istedikleri alınan haberlerden anlaşıldığından, boşuna bir dakika geçirilmeksizin bir an önce hareketle, oraya vaktinden önce ulaşmaya gayret etmeniz, işin gereği olarak pek önemli ve zaruridir. Bu durum karşısında, ne zaman hareket edeceğinizin ve ne kadar zamanda oraya varabileceğinizin bildirilmesi gerekiyor.

Sivas'ta ilgililere göstereceğiniz telgraf şudur:

"Zatıalilerinin Sivas ve komutanlığına tayinleri Meclis-i Vükela kararıyla Padişah Hazretlerinin yüce buyruklarına sunulmuş ve gereği şerefle onaylanmış olduğundan, hemen hareketle, bu telgrafı Sivas'taki sivil ve askeri memurlardan gerekenlere gösterip, vali ve komutanlığı üzerinize alarak göreve başlamanız ve durumu hemen bildirmeniz tebliğ olunur . "

Nutuk'ta verilen belgeler gösteriyor ki Dahiliye Bakanı Adil Süleyman Şefik, Elazığ Valisi Galip'e operasyonun masraflarının karşılanacağını da bildirmektedir. Ali Galip 14 Eylül'de saldırıya geçeceğini de İstanbul'a bildirmektedir.

Bunu öğrenen Mustafa Kemal, İstanbul'a şu telgrafı çeker:

"Dahiliye Nazırı adil Bey'e
Milletin, Padişah'ına maruzatta bulunmasına engel oluyorsunuz. Alçaklar, caniler! Düşmanlarla millete karşı haince tertiplere girişiyorsunuz. Milletin kudret ve iradesini takdirden aciz olduğunuza şüphe etmiyordum. Ancak, vatan ve millete karşı haince ve son bir çırpınışla alçakça harekette bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ve yardakçıları gibi aptalların verdikleri ahmakçasına ve asılsız sözlere kapılarak ve Mister Noel gibi milletimiz ve vatanımız için zararlı olan yabancılara vicdanınızı satarak yaptığınız alçaklıkların milletçe sorulacak hesabını göz önünde bulundurunuz. Güvendiğiniz şahısların ve kuvvetin sonunu öğrendiğiniz zaman, kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız."

(Kürdistan Teali Cemiyeti ve Ali Galip Olayı için şu kaynaklara bakılabilir * Kürdistan Teali Cemiyeti, İsmail Göldaş; Türkiye'de Siyasal Partiler, Prof. DR. Tank Zafer Tunaya; * Kürtçülük 1787-1923, Bilal N. Şimşir; * Nutuk; Mustafa Kemal Atatürk; * İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye; Erol Ulubelen; İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Sina Akşin Türk Devrim Tarihi; Prof. Şerafettin Turan; Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Hakan Ozoğlu; * Türkler ve Kürtler, Suat Parlar; * İngiltere'nin Güneydoğu Siyaseti ve Binbaşı Noel'in Faliyetleri, M. Kemal Öke; Milli Mücadelede Erzurum, Cevat Dursunoğlu * Milli Kurtuluş Tarihi, Doğan Avcıoğlu; * Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Lord Kinross; * Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye'nin Kurtuluş Yılları, Orhan Duru)

Olayın Kürtçülük Boyutu

Ali Galip Olayı'nın Kürtçülük boyutunu; o sıkışık süreçteki telgraflar ortaya koymaktadır. Aşağıdaki metinde bu durum belirgin biçimde görülmektedir:

"Malatya'dan İlyas Bey: Güvenilir bir kimse olan Jandarma Yüzbaşısı Faruk Bey'den biraz önce alınan bilgiler aşağıda verildiği gibidir:
Faruk Bey, Kahta ve çevresinde takipte, Malatya'ya beş saat uzaklıktaki Raka köyünde Kürtlerin toplandıklarını, şimdi mutasarrıf ile arkadaşlarının orada bulunduklarını, Siverek ' e kadar uzanan bölgedeki aşiretlerin birbiri ardınca buraya gelmekte olduklarını; Dersim aşiretlerine varıncaya kadar Kürtlük adına çağırıldıklarını, Mutasarrıfın planına uyularak önce Malatya'ya saldırıp tamamıyla yağmaladıktan sonra, bütün kuvvetleri ile Sivas 'a doğru yürüyeceklerini, Malatya 1 da bulunan Türkleri öldüreceklerini ve süreceklerini, Dersimlilerin de aynı zamanda Harput'a yürüyeceklerini bildiriyor. Çünkü, mutasarrıfın Malatya'dan gitmesi Kürtlük adına kendilerine karşı büyük bir aşağılama ve hakaret olarak sayılıyormuş. Vali böyle bir yağmaya ve katliama taraftar ve razı olmadığını, ancak, mutasarrıfın düşüncesine de engel olamayacağını bildirmiştir. Malatya'ya çarpışarak girdikleri zaman Kürt bayrağı çekileceğini ve yanlarındaki İngiliz binbaşısı da Urfa'da bulunan İngiliz tümeninin harekete hazır olduğunu bildirmiş ise de, Hacı Bedir Ağa'nın bunun kabul etmediği ve aşiretlerin, Malatya'nın Kürdistan'ı sayılıp Malatya'da Kürt bayrağı çekilmesinde direndikleri, dün akşam Malatya'ya dönmek isteyen valiyi bırakmadıkları abartılmadan arz olunur."

Mustafa Kemal; İlyas Bey'e yazdığı telgrafta:

"İngiliz binbaşısının sözleri blöftür. Kürtlerin de birleşip toplanabilseler bile, asker kuvveti karşısında ne dereceye kadar başarı gösterebileceklerini takdir buyurursunuz. Bedir Ağa'yı, Keven aşiretinin reislerini ve bu haince hareketlere karşı olan beyleri tarafınıza çekmeye çalışmanız uygun olur. " diyerek; bölücü Kürtçülere karşı vatansever Kürtlerden yararlanmayı önermektedir.

İlyas Bey, Mustafa Kemal'e verdiği cevapta:

"Bir saldırı halinde, şiddetle karşı konulması kesin olarak kararlaştırılmıştır. Ama eldeki kuvvet, Malatya'yı uzun bir süre bir Kürt saldırısına karşı savunmaya yeterli değildir. Bunun için elden gelen süratle yardımcı kuvvetler gönderilmesine emir buyurulması bir kere daha istirham olunur" demiştir.

Nutuk'ta anlatılan olaylar, İngiliz gizli belgeleri ile doğrulanmıştır. Malatya'dan Siverek'e kadar geniş bir alandaki Kürt aşiretlerinin harekete geçirilmesi; Malatya'nın zaptedilmesi; Dersim aşiretlerinin de Kürtlük adına çağrıldıkları; bunların da Harput (Elazığ) üstüne yürümeleri planlanmıştır. Elbette ki bu üçlü ittifak; Mustafa Kemal Paşa'yı kendileri için en birinci engel görüyorlardı ve onu ortadan kaldırmayı amaç edinmişlerdi. Çünkü; plana göre Malatya'yı ele geçiren Kürt kuvvetleri daha sonra Sivas'a saldıracak ve Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını yakalayacaklardı.

Elbette ki bu suikastin önlenmesinde Musatfa Kemal Paşa'nın olağanüstü teşkilatçılığı birinci rol oynamıştır. O; Kürtlerin barışçı kesimini etkileyerek, Sivas'ı basma girişimini padişaha ve millete ihanet gibi göstermiştir. Kemal Paşa; Hacı Kaya Ağa ve Şatzade Mustafa ağalara yolladığı 15 Eylül tarihli telgrafta;
"Zavallı Kürt kardeşlerimizin bir çoğunun Osmanlı askerleri tarafından öldürülmesi gibi dünya ve ahrette pek elim bir sonucun meydana gelmesini önleme konusunda gayretleriniz, Sivas Umumi Kongresi heyetince takdir ve şükranla karşılanmıştır. Sizler gibi din ve namus sahibi büyükler oldukça Türk ve Kürd'ün birbirlerinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakta devam edeceği şüphesizdir." diyerek; Kürtlerin bir kısmını yanına çekmeye ve hiç olmazsa tarafsız halde tutmaya çalışmıştır ve bunda da yer yer başarılı olmuştur.

Sivas Kongresinin dağıtma ve Mustafa Kemal Paşa'yı ortadan kaldırma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir, 8 Aralık 1919 tarihinde İngiliz Yüksek Komiserliği Müsteşarı ve Kürt uzmanı T.B. Hohler ile görüştü. Bu görüşmeyi Hohler İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na rapor etti. Hohler'in raporunda; Mustafa Kemal'in gitgide tehlikeli olmaya başladığı, Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kendisine bağımsızlık sözü vermesi karşılığında Seyit Abdülkadir'in Kürtleri Mustafa Kemal üzerine saldırttığı, Abdülkadir'den aldığı bilgiye göre Kürtler ile Ermeniler'in hem Paris'te hem İstanbul'da bağımsız Kürdistan ve Ermenistan konusunda anlaşmaya vardığı ve Abdülkadir'den alman anlaşmaya ilişkin vesikanın bir kopyasının ekte olduğunu yazılıyordu.

Mustafa Kemal Paşa; Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti ve Heyet-i Temsiliye Başkanı olarak; General Harbord başkanlığındaki ABD heyetine 24 Eylül 1919'da sunduğu muhtırada İngilizleri şöyle eleştiriyordu:

"...Hürriyet ve tahsil haklarındaki mahrum bir sürü haline geldiği zaman kendilerinin arzularına boyun eğecek bir esir sürüsü elde edeceklerine tam manasıyla katlidirler. Elde etmeye çalıştıkları netice budur ve bunun için her türlü entrikalara başvurdular... Türklerle Kürtler arasında bir kardeş harbine sebebiyet vermek için, Kürtleri İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurma planına iştirak etmek üzere tahrik ettiler. Bu teşebbüslerini tahakkuk ettirmek için büyük paralar harcadılar, her türlü casusluğa baş vurdular,... Bu suretle Noel isimli bir İngiliz subayı uzun bir zaman Diyarbakır'da gayretler sarfetti ve faaliyetlerinde her türlü aldatma ve sahtekarlığa başvurdu."

İstanbul'daki Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Bristol 30 Eylül 1919 tarihinde Washington'a bildirdiği telgrafta İngilizlerin Kürtleri kullanarak milliyetçi akımı boğmak istediğini bildirmişti.

"İngilizler Kürtleri kullanarak milliyetçi akımı boğmak istiyorlar. Türklerin de Ermenilere karşı bir hareketi olduğu yolundaki haberler de bir İngiliz propagandasıdır."

Mustafa Kemal Atatürk, 1927'de okuduğu Nutuk'ta dönemin etkin İngiliz casuslarından Rahip Frew'a yazdığı mektuba yer verir. Mektubunda İngilizlerin Sivas Kongresi'ni engellemek için bölgedeki Müslüman Kürt halkını kışkırtmak amacıyla yaptıkları eylemlerden bahsederek bunun dünyanın medeni devletleri arasında sayılan İngilizler için utanç verici bir girişim olduğunu söyler.

İngiltere'nin Kürt konusuna yaklaşımını ortaya koyması açısından Anadolu'daki istihbarat subayı Albay Maunsell'in 5 Aralık 1917 tarihinde Londra'ya yazdığı rapor oldukça dikkat çekicidir. Maunsell raporunda; "...Pan Türkizme karşı ağırlık olarak Kürt milliyetçiliğini çıkarmak gerekir. Coğrafi durum dikkate alındığında Türk kovanına önemli bir unsur olarak sokulabilirler." dedikten sonra Kürtlere otonomi ve toprak vaat ederek ulusal bilinçleri üzerinde çalışılmasını teklif etmekle ve bu konuda Bedirhanların kullanılabileceğini vurgulamaktadır. Mausell'in teklifleri doğrultusunda I. Dünya Savaşı'nın sonunda Kürtlere otonomi ve toprak vaat eden İngiltere onların koruyuculuğunu da üzerine almak istemiştir. İngiltere; İngiliz nüfuz alanı olan Irak ve İran'da yeni bir koz elde etmiş olacak; Rusya ve Doğu Türklüğü ile Türkiye arasına Ermenistan ile çekilecek duvar tamamlanacaktı. Kürtler; ileride Türklere ve hatta Araplara ve İran'a karşı kullanılabilecekti. Böylece de Irak petrol bölgesi; Kürtler vasıtasıyla koruma altına alınmış olacaktı.

Mustafa Kemal ve Kürtler

29 Ekim 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti; Osmanlı İmparatorluğu'ndan kurtarılabilen topraklar üzerinde şekillendirilmişti. Osmanlı Devleti; Batılı emperyalist güçlerin "etnik kimlikleri ayrıştırarak" yıktığı bir devlettir. Önce "Hasta Adam" ilan edilen Osmanlı devleti; sonra parçalanmış ve son Türk yurdu sayılan Anadolu bile işgal edilmiştir.

O dönemdeki Türkiye'nin ordunun durumunu ünlü İngiliz casusu Albay Lawrence 3 Kasım 1919 tarihli özel raporunda şöyle özetliyor:

"Şimdiki durumda Türkiye yorgun düşmüştür. Ahalisi (Türkler) 7 milyondan fazla değildir; bunlardan 350 bini asker sayılabilir. Bu da onların 7 yıl gibi bir süre için askere alma yöntemlerinden ileri gelmektedir. Ordu; zührevi hastalıklar ve doğal olmayan alışkanlıklar nedeniyle çürümüştür; bu nedenle doğum oram düşmektedir."

Böyle çürümüş bir ortamda; çok kısıtlı olanaklar kullanılarak yaratılan Türkiye Cumhuriyeti de tıpkı Osmanlı Devleti gibi; emperyalist güçlerin tehdidi altında kalmıştır.
Bu tehditte iki etnik yapı, Kürtler ve Ermeniler, öncelikle kullanılmışlardır.

Yani; Osmanlı Devleti'nin parçalanması ve yıkılması yetmemiş; bunun yerine kurulan devlet (Türkiye Cumhuriyeti) de aynı yöntemle çökertilmek istenmiştir. Etnik ayrıştırmacılara asker bulmak için de halkın dinsel duygulan kışkırtılmış; "dini kurtarmak" gerekçesiyle bu ayaklanmalar ateşlenmiştir. Komprodor burjuvazi ise bu isyanlara siyasi-maddi destek vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ekip; kavimlerin Osmanlı Devleti'nden etnik gerekçelerle kopartıldığını gören ekiptir. Cumhuriyeti kuranlar; genç devleti ayakta tutabilmek için bölücü/etnik faaliyetleri olabildiğince yakından izlemişler ve barış yöntemi ile denetim altına almak istemişlerdir.
Gazi Mustafa Kemal; Türkiye'de bir Kürt varlığı olduğunu biliyordu ve bunu kabul da ediyordu. Kurtuluş Savaşı'nı her toplumun ortak davası yapmak için örgütlenmenin içine Kürtleri almaya çok önem veriyordu. Bu yüzden de Erzurum-Sivas hattında çok güç koşullarda toplantılar düzenlemişti. Kürtlerle Türkleri birbirine bağlayan din ve akrabalık ilişkilerine çok kuvvetli vurgular yapıyordu. Böylece; ayrışmacı (Kürtçü) öğelerin kışkırtmalarını önlemeye çabalıyordu. Konuşmalarında da ayrılıkçı biçimde bir Kürt hareketinden söz etmeme dikkat ediyordu. Böylece; birlik psikolojisini zedeleyecek bir ipucu yaratmamaya özen gösteriyordu.
Bu durumu onun TBMM'deki gizli oturum konuşmalarında da görmekteyiz.

3 Temmuz 1920, TBMM gizli toplantısında şöyle diyor:

"Genel olarak ilke şudur ki ulusal sınır olarak çizdiğimiz alan içinde yaşayan çeşitli İslam unsurları, birbirlerine karşı ırksal, çevresel ve ahlaksal bütün hukuk kurallarına uyan öz kardeşlerdir.
Böylece onların isteklerine karşı biz de bir şey yapmak istemeyiz. Bizce kesin olarak belirgin bir şey varsa o da ulusal sınır içindeki Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesaire bütün bu İslam unsurlar, orta çıkara sahiptir. Birlikte çalışmaya karar vermişlerdir. Yoksa hiçbir zaman başka bir anlayış yoktur. Vicdani istek ile kardeşçesine ve dindarca bir bağlılık vardır.
Hiç kuşkunuz olmasın ki Kürt, Laz ve saireye oyu sorulduğu zaman bu oyu vereceklerdir."

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla tamamladığında; Koçkırı ayaklanmasını görmüş olmakla birlikte; Kürt gerçeğini kabul eden bir çizgideydi. Kürt nüfusun ağırlıkta olduğu illerde; özerk birimler oluşturulabileceğini bile düşünüyordu. Elbette ki milli birlik fikri ve tek sınır içerisinde...

Onun 15 Ocak 1923'te Eskişehir'de gazetecilere yaptığı açıklamada söylediği şu sözler aydınlatıcıdır:

"Ahmet Emin Bey- Kürt sorununa temas buyurmuştunuz, Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur.
Gazi Mustafa Kemal Paşa- Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Tiirk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarım ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz."

Mustafa Kemal; Musul sorunu ile ilgili olarak görüşünü açıklarken; Türkiye içindeki Kürtlerin ayrı bir devlet oluşturmasına izin verilmeyeceğini de açıkça vurgulamıştır.
"Gazi Mustafa Kemal Paşa- (... ) Musul'a gelelim; Musul ili milli sınırımız içindedir. Bu milli sınır ifadesini ben bulmuştum. Ateşkese esas olacak herhalde bir sınırımız olması gerekir. Bu sınır ne olabilirdi? Bu konuda süngülerimizin bulunduğu yeri sınır yapmak hatırıma geldi. Wilson prensiplerinden de esinlenerek İskenderun'dan başlayan ve Musul'u da kendi arazimiz içinde bırakan sınıra milli sınır dedim. Gerçekten o zamanlar Musul'un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa'yı aldatarak orada oturmuş. Musul bizim için çok değerlidir; birincisi çevresinde sonsuz zenginlik oluşturan petrol kaynakları vardır, ikincisi bunun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler orada bir Kürt hükümeti oluşturmak istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim sınırlarımız içinde Kürtlere de sirayet edebilir. Bu fikre engel olmak üzere sınırı güneyden geçirmek gerekmektedir."

Lakin; genç cumhuriyeti yönetenlerin bu çabalan yeterli etki yaratamamış; ikide bir etnik ve dinci niteliğin iç içe geçtiği ayaklanmalar ortaya çıkmış; devletin yaşamı tehlikeye düşmüştür.

Böylece; Kürtçülüğün cumhuriyet için büyük tehlike yarattığını anlayan Kemal Atatürk; tek millet yaratma fikrini kuvvetle hayata geçirecek açılıma ve devrimlere başlamıştır.

Bu yüzdende Kürt nüfusun bulunduğu bölgelerin, bir an önce Türkiye'nin diğer bölgeleri ile aynı seviyeye getirilmesi isteniyordu. Oldukça geri kalmış olan bu bölgeleri kalkındırmak Mustafa Kemal'in temel amaçlarından birisiydi.

Atatürk, Diyarbakır, Malatya, Elazığ ve Dersim gezisinde, Doğu ve Güneydoğu ile ilgili izlenim ve düşüncelerini yanında bulunan Sabiha Gökçen'e şöyle ifade eder:

"İnsan ömrü yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor Gökçen... Geçtiğimiz yerlerde fabrikaları görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektrikle donanmış köyler, küçük fakat canlı tertemiz sağlıklı insanların yaşayabileceği evler.

Büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum. Gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların, yüzleri sararmamalı, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum. İstanbul'da ne medeniyet varsa, Ankara'ya da ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, İzmir'i nasıl mamur kılıyorsak yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum. Ve bunu çok ama çok yapmak istiyorum. Mamur olmalı Türkiye'nin her bir tarafı, müreffeh olmalı... Devletin yapamadığını, millet; milletin yapamadığını devlet yapmalı. Her şeyi yalnız devletten ya da her şeyi yalnız milletten beklemek doğru olmaz. Devlet ve millet ülke sorunlarını göğüslemede daima el ele olmalıdır.

Ben yapabildiğim kadarım yapayım, sonra ne olursa olsun' demek benim kitabımda yok. Geleceği, geleceğin Türkiyesi'ni, düşünmek görevim. Bir iş aldık üzerimize bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik alanda savaş veriyoruz, daha da vereceğiz... Bu heyecanı yaşatmak, bu heyecanın ürünlerini görmek lazım".

İşte bu gaye ve bu yüksek coşku ile doğuyu batının düzeyine yükseltmeye çabalayan Kemalist devlete; Doğu ve Güneydoğu'nun derebeyleri şiddetle karşı çıkıyorlardı. Çünkü genç cumhuriyet; toplumdaki ayrıcalıklı sınıfları ortadan kaldırmayı temel hedef yapmıştı. Böylece; ağa ile reaya (topraksız köylü); reis ile göçebe halk, şeyh ile mürid arasındaki fark ortadan kaldırılacaktı. Öncelikle de dini kullanarak toplumu demir pençesine alan şeyhler, mollalar, seyitler tabakası Kemalist hareketin hedefindeydiler.

Yeni devlete (düzene) karşı direnen egemenlerin, halkı etkilemek için kullandığı şeriatçı ve Kürtçü ideoloji, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı başlatılan isyanların manevi dayanağı olmuştur.

Dersim (Tunceli) bölgesi de bu Kürtçülerin kullandığı alanlardan birisi haline getirilmiştir. Dersim'de Kürtçülük yapanlar bölgenin derebeyleri (aşiret reisleri-ağalar-seyitler) olmuş; bu fikir halk katmanları arasına fazla girememiştir.

İşte devletin 15 yıl boyunca barış yoluyla düzene eklemeye çalıştığı ama hep kurşunuyla karşılaştığı bu derebeyleri, Dersim'in anasını ağlatanlar olmuşlardır.
Cumhuriyet hükümeti Kürtçü isyanları bastırdıktan sonra reformlara devam ederek tek vatan, tek millet, tek bayrak fikrine dayalı, milli bir devlet yaratmıştır.
Kürtçü hareketler; 1960'lara kadar dar ve yerel özellikler göstermekten öteye gidememiştir.

Kaynakça
Kitap: DERSİM İSYANLARI VE SEYİT RİZA GERÇEĞİ
Yazar: Rıza Zelyut
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM ISYANLARININ PERDE ARKASI VE ILK KÜRTÇÜ ÖRGÜTLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:35

2 - TEŞKİLAT-İ İÇTİMAİYYE

Bu Kürtçü örgüt, Kürt Teali Cemiyeti (KTC) içinde ortaya çıkan görüş ayrılığından doğmuştur. KTC Başkanı Seyit Abdülkadir, dönemin Danıştayı olan Şurayı Devlet'in de başkanlığını yapıyordu. Bu haliyle de görünüşte, Osmanlı Devleti'nin resmi siyasetine aykırı bir siyaset yürütemezdi. Kürdistan'ın bağımsızlığı projesi ise Osmanlı devletince kabul edilmiyordu. Bölgenin belli bölümüne özerklik vermek biçiminde bir kabul söz konusuydu. Bu yüzden hem hükümet hem de dönemin İstanbul basını Seyit Abdiilkadir'i eleştiriyordu. Danıştay başkanlığından ayrılması istenen Seyit Abdülkadir; zorunlu olarak bir açıklama yaptı ve bağımsız Kürdistan değil özerk Kürdistan istediklerini söyledi. Seyit Abdülkadir'in bu açıklaması KTC içinde çatlağa yol açtı. Kürdistan'ın bağımsızlığını isteyenler, KTC'den ayrılarak Teşkilat-i İçtimaiyye isimli Kürtçü örgütü kurdular. Emin Ali Bedirhan, Babanzade Şükrü, Doktor Abdullah Cevdet, Ekrem Cemil Paşa gibi isimlerin yer aldığı 12 kişilik bir yönetim kurulu oluşturdu. İstanbul o sıralarda işgal edilmiş olduğundan bu derneğin kuruluşu işgal kuvvetlerine de bildirildi. Hevi'çilerin yayın organı olan Jin, bundan sonra Teşkilat-i İçtimaiyye'ııin resmi yayını olarak devam etti.

3 - İNGİLİZ MUHİPLERİ CEMİYETİ

Kürt Teali Cemiyeti ile İngiliz Muhipleri Cemiyeti (İMC) arasında da amaçlarda ortak noktalar vardı. Sıkı bir İngiliz, yandaşlığı yapan İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin üyeleri arasında Padişah Vahdettin bile bulunuyordu. Türk milletinin bağımsızlığını kendi başına sağlayamayacağını; millet olarak geri bulunduğumuzu iddia edenlerin oluşturduğu bu dernekte; İstanbul'un ileri gelen pek çok ismi yer almıştı.

İMC'deki bazı önemli isimler şunlardı:

Asıl görevi casusluk olan İngiliz rahip Robert Frew, Kamil Paşazade Şevket Bey, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi, Dahiliye Nazırı, gazeteci Ali Kemal, Şair Rıza Tevfik, Sultan Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Gümülcineli İsmail, Sait Molla...

İşgal güçlerine tam bir bağlılık gösteren bu dernek; iktidarı kontrol eden Hürriyet ve İtilaf Fırkası (Partisi) ile işbirliği yapmıştır. İttihat ve Terakki Partisi'ne karşı kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, tutucu kesimlerin görüşlerinin yansıdığı bir yapılanma idi. Bu partinin önde gelen isimleri arasında Damat Ferit Paşa, Gümül-cineli İsmail Bey, Filozof Rıza Tevfik, Refik Halit Karay, Ali Kemal, Lütfi Fikri (Düşünsel), Rıza Nur bulunuyordu.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti işte bu kanattan maddi ve manevi destek alıyordu. İngiliz işgalini haklı gösteren bu örgüt; elbette ki Milli Kurtuluş Mücadelesi'ni baltalamak için elinden geleni yapmıştır. İşte bu yönüyle de Kürdistan Teali Cemiyeti ile dolaylı bir dayanışma içine girmiştir.

Kemal Atatürk, Nutuk ta İngiliz Muhipleri Derneği ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

"Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halife-i Rüy-i Zemin Unvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı olan Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Freıv (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Freıv idi.

Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle ingiliz himayesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilal çıkarmak, milli şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. Sait Molla nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir."

Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratan tarihsel sürece karşı işbirliği yapan güçlerin niteliği artık belli olmuştur:

Batı emperyalizmi ve bu emperyalizmin Türkiye'deki uzantısı olan kuruluşlar (İngiliz Muhipleri Cemiyeti), Kürtçü-Kürdistancı bölücüler (Kürt Teali Cemiyeti) ve bunlara geniş olanaklar ve yasal koruma sunan saltanat gericiliği (Hürriyet ve İtilaf Partisi).
İşte bu üçlü ittifak şekil değiştirse bile bütün cumhuriyet boyunca varlığını devam ettirmiştir.

4 - KÜRT TEAVÜN VE TERAKKİ CEMİYETİ

Kürdistan Teali Cemiyeti'nden önce 19 Eylül 1908'de Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti kuruldu. İstanbul Vezneciler'deki bu cemiyet; Kürtlerin üç ünlü derebeyi ailesinin temsilcilerinin eseriydi. Birinci isim; Şeyh Ubeydullah'ın oğlu Seyit Abdülkadir; ikincisi Bedirhanlılardan Mehmet Emin Ali Bedirhan, üçüncüsü de Baban ailesinden Babanzade Ahmet Naim Bey idi.102 Farklı politik görüşleri birleştiren dernek çok sayıda üyeye sahip oldu.

Derneğin programı şöyleydi:

Okullar açmak, Kürtleri idari ve yargı görevlerine atamak, Kürtçe dilini resmi dil olarak kabul ettirmek, Kürdistan'ın muhtelif şehirlerinde üniversiteler açmak, anadilde siyasi gazete ve dergiler çıkarmak, mecliste Kürt temsilcilerinin de sürekli olarak bulunmasını sağlamak, Kürdis-tan'da ekonomiyi canlandırmak.
Dernek, 9 Kasım 1908'de İstanbul'da "Kürd Teavütı ve Terakki Cemiyeti" adıyla bir gazete çıkardı. Gazete, haftalık ve sekiz sayfa olarak 9 ay yayımlandı. Dikkat çeken makalelerin yazarları Said-i Kürdi (Bediüzzaman Said-i Nursi), İsmail Hakkı Babanzade ve ulusal hareketin diğer etkili düşünürleriydi.

Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti 25 Eylül 1908'de de siyasi bir kulüp açtı. Dernek, kulüp örgütleriyle İstanbul dışında Diyarbakir, Bitlis, Musul, Bağdat, Muş ve Erzurum'da politik faaliyetlerini sürdürdü. Bitlis kulübü en büyük ve en tesirli olanıydı. Rus Bitlis Konsolos Yardımcısı Akimoviç hazırladığı raporda kulübün üye sayısının binlerce kişiye ulaştığını belirtiyordu. Kulübün üye sayısı Mart 1909'da 80 bini buldu. Jön Türk-ler,1909'dan itibaren bütün Kürt kulüplerini adım adım kapatmaya başladılar. 1909 yılının Temmuz ayında Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ve gazetesi varlığına pratik olarak son verdi.

Örgüt sadece belli eğitim çalışmalarını sürdürebildi. Dernek bünyesinde görevi okul açmak ve Kürtçe kitaplar basmak olan "Kürt Neşri Maarif Demeği" kuruldu. İlk Kürt Okulu 1910 yılı başlarında Divanyolu semtinde açıldı ve kısa bir süre sonra kapattırıldı.

5 - HEVİ ÖRGÜTÜ

Osmanlı'da yaşayan Kürtlerin teşkilatlanmaya başlamasının hemen ardından, 1912 yılında, İstanbul'da Ömer Cemil Paşa tarafından Hevi (Umut) adlı Kürt öğrenci örgütü kuruldu. Hevi'nin ilk ideologu, Dr. Mehmet Şükrü Sekban idi ve maddi yardımda da bulunuyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında da kongrelerini yapan Hevi'nin giderlerini; İstanbul'daki Kürt amelelerden para toplayan Seyit Abdülkadir karşılıyordu.

Bunun ilk şubesi de Darahanili Tayyip Ali tarafından Erzurum'da açılmıştı. Tayyip Ali daha sonra Şeyh Sait isyanında ve arkasından da Hoybun örgütünde yer almıştır.
Kürt öğrencileriyle ilgili gözüken bu örgüt; bir zaman sonra temel olarak Wilson İlkeleri'nden Kürtlerin de yararlanması gerektiği hususunda çalışmaya başladı. İstanbul'da öğrenci ve gençler arasında ve Diyarbakır'da teşkilatlanan örgüt, 1918'de Kürdistan Teali Cemiyeti'nin de kurulmasına katkıda bulundu.

Hevi 1913 yılında Süleymaniyeli Abdülkerim Bey'in sorumlu müdürlüğünü yaptığı Roji Kurd isimli dergiyi çıkardı. Bu kapatılınca yerine Hetavve Kurd isimli dergi çıkartıldı. Hevi'nin daha sonra çıkarttığı Jin isimli dergi ise Kürt Teali Cemiyeti'nden ayrılarak Teşkilat-ı İçtimaiyye'yi kuran kesin ayrılıkçı grubun ya-yın organı oldu.103
Jin Dergisi'nin 21 ve 22. sayılarında (1917) yayımlanan bir beyanname Hevi Talebe Cemiyeti'nin Kürtler ve Kürdistan ile ilgili düşüncelerini net bir şekilde ortaya koymaktaydı.

"Gayret bizden, Kürdler, yardım sizlerden" diye biten 1917 tarihli bildiride Kürt gençliğinin Kürt milletinin şerefli bir noktaya yükselmesi için Kürt geleneğini, fikrini, namusunu ölmez bir imanla savunması isteniyor. Bunun için Kürdistan'ın her yerinde şubeler açmak, üyeler yetiştirmek gereğinden de söz ediliyor.
Bazil Nikitin; "1913'te Heviya Kurda (Kürtlerin Umudu) örgütü kuruldu."104 biçiminde tespitiyle kuruluş tarihini bir yıl sonra göstermektedir.
Hevi; Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra Kürdistan projesi için harekete geçmiştir ama bu örgütün görevini daha geniş biçimde örgütlenen Kürdistan Teali Cemiyeti üstlenmiştir.

Görüldüğü üzere Kürtçü/Kürdistancı örgütler; şeklen ayrı bir devlet ister görünmeseler de özü itibariyle böyle bir devlet yaratmayı uzaktaki temel amaç olarak kabul etmişlerdir. Bu olgu; günümüzde de aynen devam etmektedir.

6 -AZADİ ÖRGÜTÜ

Bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacıyla gizli biçimde oluşturulan örgütlerden birisi Azadi'dir. Azadi'nin kuruluşu 1923 gibi gösterilmekle birlikte; Garo Sasuni; örgütün çekirdeğinin 1920 Kasımında oluşturulduğunu belirtiyor. Azadi Cemiyeti'nin lider kadrosu Cibranlı Albay Halit Bey, Yüzbaşı İhsan Nuri, Bitlis eski milletvekili Yusuf Ziya, Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir, Diyarbakırlı Cemilpaşazade Ekrem Bey ve Kör Hüseyin Paşa gibi kişilerden oluşuyordu.

"Komite birkaç ay içinde Kürdistan'ın biçok şehirlerinde şubeler açarak Kürdistan'ın ta en ücra köşelerine kadar yayıldı. Dersimlilerle irtibat tesis edildi ve komitenin ilk işi Kürtçe yayınlar yapmak oldu. Bu suretle birçok sayıda Kürtçe kitaplar yayınlandı ve sözlü edebiyat toplanılma işine girişildi. Komite ayrıca, aşiret reisleri, ulemalar ve şeyhlerle irtibat temin etmekle kalmayıp, özellikle Türk okullarındaki Kürt öğrencilerle, Türk ordusundaki Kürt subaylar ve devlet dairesindeki Kürt memurlarla da ilişkiler kurdu.

Kürt Komitesinin haberleşme bölümü çok düzenli ve güçlü idi. Komite, Kürtlerin ulusal varlığına karşı Ankara'da verilmiş olan herhangi bir kararı daha uygulamaya konulmadan önce duyup, ilgililere uyanık bulunmalarını tavsiye ederek iletirdi. Bu konuda Kürt öğrencilerinin, subaylarının ve memurlarının vatanperverliği ve bu uğurda canlarım bile adayabilmeleri saygıya değerdir. Bağımsızlık hareketinde Kürt ulemaları son derece sır saklamasını bilerek, bağlılık ve fedakarlıklar gösterdiler.
Komitenin ulusal çalışmalarının bütün amacı, Kürtlere kendi kültürlerini unutturmamak, onlara Türkün 'Kan ve Demir' siyasetini anlatmak ve her ne pahasına olursa olsun Türk boyunduruğundan kurtularak Bağımsız bir Kürdistan kurulmasının zorunlu olduğunu göstermekti."

Yukarıdaki bilgiler; Şeyh Said isyanı başladıktan sonra Taşnakların yayımladığı Troşak Dergisi'nde 1925 yılı Aralık sayısında yer alıyordu.
Bu dönemde de Ermenilerle Kürt ayrılıkçıların bağlantılı oldukları anlaşılıyor.

"... Çok sayıdaki zorluklara rağmen, Taşnak Partisi, Er-meni-Kürt uyuşması çalışmalarını sürdürerek hem ülkenin içinde ve hem de dışında büyük düşmana karşı davalarının aynı olduğunu kavramış birçok Kürt lideri bulabildi. (... ) Yalnız şu kadarım söyleyeyim ki, 1924'te; Sevr Antlaşması sınırlarını ve prensiplerini göz önünde tutan Taşnak Partisi ve Kürt Milli Komitesi arasında bir anlaşma yapılmıştı. " Musul meselesinin kriz döneminde 1924 yılında ilk kongresini yapan bu cemiyet; Doğu Anadolu'da bütün aşiretlerin katılacağı bir isyan başlatmak ve bunu takiben Kürdistan'ın bağımsızlığını ilan etme kararı almıştı.

Örgüt üyeleri böyle bir isyanın başarıya ulaşması için dış yardımın zaruri olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardı.
1924 yılında Hasananlı Halit'le Yusuf Ziya, Bitlis'te isyan hazırladıkları gerekçesiyle tutuklandılar. Beytüşşebab'ta subay olan İhsan Nuri ve arkadaşları, Yusuf Ziya'nın şifreli telgrafını yanlış yorumlayınca zamanından önce isyan başlatıldı. Başarılı olamayınca bunlar Irak'a kaçtılar. Yusuf Ziya ve Hasananlı Halit bu nedenle tutuklandılar. Bu gelişmeden sonra Azadi Örgütü, lider boşluğunu Şeyh Sait'le çözdü ve o oybirliği ile başa geçirildi.
Şeyh Sait, birçok yönde çalışmalar yaptı. Diğer parçalardaki Kürt önderleriyle ilişkiler kurmaya özen gösterdi. İstanbul'daki etkili isim Şeyh Abdülkadir'le oğlu aracılığıyla bağlantı sağlamıştı. Çeşitli toplantılarında dış devletlerle nasıl bağlantı kurulacağının tartışmaları da yapılmıştı.

Şeyh Sait; Alevi aşiretlerinin liderleriyle de bağlantıya geçti. Hatta söylenildiğine göre Dersim'e gelip Seyit Rıza'yla da buluştu. Şeyh Said ve adamlarının Seyit Rıza'nın kestirdiği koyunun etini Kızılbaşların kestiği yenmez mantığıyla yememesi yüzünden bunların anlaşamadığı söylenmektedir. Baytar Nuri Dersimi ise belli bir işbirliğinin sağlandığı yönünde yazmaktadır. Dersimli Baytar Nuri; Azadi'nin adını Kürt İstiklal Cemiyeti olarak vermektedir.

7 - HOYBUN CEMİYETİ

Kürdistan projesini hayata geçirmek amacıyla oluşturulan örgütlerden birisi de Hoybun'dur. Bu örgüt; Kürtlerle Ermenilerin; kendileri için ortak düşman saydıkları Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı birlikte kurdukları bir yeni yapılanmadır.

Bu cemiyetle ilgili olarak Doç. Dr. Yusuf Sarınay, Atatürk Araştırmaları Dergisi'ndeki (Mart 1998) şunları yazıyor:

"Gerek Azadi Cemiyetinin takibatı sırasında, gerekse Şeylı Sait isyanından sonra Irak, İran ve Suriye'ye kaçan bazı Kürt liderler, Türkiye'ye karşı faaliyetlerini devam ettirmek amacıyla yeni bir örgüt kurma çalışmalarına başlamışlardır. Özellikle Irak ve Suriye'ye mandater devlet statüsü ile yerleşen İngiltere ve Fransa'nın bölgedeki çıkarlarını devam ettirmek amacıyla sağladıkları yardım ve hoşgörü ile başlayan bu faaliyetler 1927 yılında Kürtçe "benlik" manasına gelen Hoybon, Ermenice "Ermeni yurdu" anlamına gelen Haypun kelimesinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bir isim olan Hoybıın Cemiyeti'nin kurulması ile sonuçlanacaktır. Bu yeni organizasyonun en önemli özelliği ve öncekilerden farklı yönü Türkiye'ye karşı isyana mütemayil veya müterake döneminde İngilizlerle işbirliğine giren Kürt liderleriyle Ermeni Taşnak liderleri arasındaki işbirliğine dayanmasıdır."
Hoybun Cemiyeti'nin kuruluşuyla ilgili ilk toplantı 1927 Şubat'ında İngilizlerin Revandiz Kaymakamlığına getirdikleri Seyit Taha'nın evinde yapılmıştır.

İngiltere'nin Irak Olağanüstü Komiser Yardımcısı Edmons'un organize ettiği bu toplantıda Türkiye'de çıkarılacak bir isyanla ilgili olarak şu kararlar alınmıştır:

a) İngilizler, Kürtlere para ve ihtiyaç halinde silah yardımı yapacaklardır.
b) Nasturiler, Kürt kıyafetleri giyerek isyana katılacaklardır.
c) Hazırlıklar tamamlandıktan sonra harekete geçilecektir.
d) İsyan Şemdinli Yüksekova'dan başlayacak ve hedef Van'ın ele geçirilmesi olacaktır.

(,..)1927 yılı boyunca devam eden toplantı ve faaliyetlerden sonra 5 Ekim 1927 tarihinde Lübnan'ın Bihamdun kasabasında geniş çaplı bir kongre yapılarak Hoybun Cemiyeti kurulmuştur. (...) Kongrede; Hoybun Cemiyeti'nin amacı "Türk Kürdistanın bağımsızlığı olarak" tesbit edilmiş...(... )

Hoybun Cemiyeti Başkanı Celadet Ali Bedirhan ile Taşnakların Cemiyet nezdinde temsilcisi olan Vahan Papazyan arasında Türkiye'ye karşı Halep'te yapılan bu ittifakın Dahiliye Vekaletinin Başvekalete yazdığı cemiyet faaliyetleri ile ilgili 18.7.1929 tarihli gizli rapora göre maddeleri şunlardır:

1. "Ermeni Taşnak Cemiyeti Kürt milleti ile aralarında geçmiş olan maceraları unutmuş bir ittifak yapmıştır. Kürt Hoybun Cemiyeti de hakiki düşmanlarını anlayarak Ermeni milleti ile ittihat ederek ortak amaçlar için kuvvetlerini harcayacaktır.
2. Kürt istiklalini temin ve milli amaçların elde etmek için siyasi, idari ve askeri bütün kuvvetlerini Taşnak Cemiyeti memnuniyetle ortaya koyacaktır.
3. Ermeni hükümet ve milletinin bütün amaç ve arzularını tatmin ve hukuki meşruiyetini temin etmeyi Hoybun Cemiyeti bir vazife olarak kabul eder.
4. Ermeni ve Kürdistan sınırları her iki cemiyet mührü ile tasdik edilen haritalardaki gibidir. Bu haritada Doğu Anadolu bölgesini Kafkasya'ya kadar içine alan esas Ermenistan ve Çukurova bölgesinde de güney Ermenistan çizilmiş olup, alımda "Rize Ermenistan'ın mahrecidir. İskendurun Körfezi ise Cenubi Ermenistan'ın mahrecidir. Bu iki Ermenistan aarsında vasi ve müttefik bir Kürdistan vücuda getirilecektir" şeklinde bir açıklama yapılmıştır.
5. Taşnak ve Hoybun Cemiyetleri mağdur Nasturi, Yezidi ve Çerkezlerle birleşmeyi ve onların hakiki hürriyetlerini taahhüt ederler.
6. Dağınık Çerkezlere Suriye'de, İsrail'e bahşedilen imtiyaza benzer bir imtiyazla belirli bir yurt tahsisine çalışılacaktır.
7. Taşnak ve Hoybun Cemiyetleri İranlı Fars ırkdaşları ile dostluk ve işbirliği içerisinde yaşamak isterler.
8. Rıza Pehlevi hazretlerinin emirlerinin tarafların menfatine olduğu kabul edilmiş ve İran'da özel olarak hareket serbestliği hakkı elde edilmiş olduğundan her iki cemiyet bu meseleye son derece riayetkar olacaktır.
9. Hoybun Cemiyeti Kürt amaç ve isteklerini Taşnak Ermeni Cemiyeti de isteklerini tesbit etmişlerdir. Bu madde bir siyasi ilke olarak kabul edilmiştir. Binaenaleyh bütün Kürtlerin temsilcisi Kürt Hoybun Cemiyeti ve bütün Ermenilerin temsilcisi Taşnak Cemiyeti olarak kabul edilmiştir.
10. Taşnak Cemiyeti, Hoybun Teşkilatı için gerekli unsurları temin edecektir. Bu çerçevede Türkiye'ye karşı hareketin icrasına başlanıldığı zaman Taşnak Cemiyeti General Karakin, Nejde, General Dm, General Subuhı, General Simpat, General Nazarbekofve General Gargatof gibi kıymetli kumandanlarını istihdam etmeye amadedir.
Haybun Cemiyeti de Seyit Mehmet Taha, Seyit Abdullah, Muşlu Kasım Bey, Hakkarili Şeref Bey, onun oğlu Hasan Bey, Batnusi Hüseyin Paşa, Barkinli Mehmet Sıddık, Mustafa Nadir ve Musa Bey ve Osmanlı ordusunda hizmet edip Cemiyete ilhak eden bilcümle zabitini istihdam etmeye amadedir.
11. Dersim, ruhu meselesidir. Kürt harekatına istinat noktası teşkil eder. Haydaranlı, Bahtiyarh, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder. Bu durum müştereken tesbit edilerek karar altına alınmıştır.
12. Türkiye'ye karşı dışarıdan yapılacak genel bir harekat için muayyen ve detaylı bir plan hazırlanacaktır.
13. Taraflarca seçilecek temsilciler daima temas halinde bulunulacak ve önemli meseleleri merkezi umumiye bildireceklerdir. Tarafların temsilcileri Halep'te bulunacaklardır.
14. Bu ittifakın tatbik ve icrasını Ermeni Taşnaksutyun ve Kürt Hoybun Cemiyeti deruhte ederler.
İttifakın maddelerinden de açıkça anlaşılacağı gibi, Hoybun ve Taşnak Cemiyetleri Türkiye'yi zayıf düşürmek ve bölmek amacıyla geniş çaplı bir organizasyona gitmişlerdir. (... )

Ayrıca uzun yıllar İran Kürdistan Demokratik Partisi başkanlığı yapan Abdurrahman Ghasseumlou da gerek Ermenilerin, gerekse İngiliz ve Fransızların Hoybun Cemiyetine verdiği desteğin ne anlama geldiğini şu sözlerle ortaya koymaktadır:

"... Kürdistan dışında yaşayan göçmenlerin temsilcileri tarafından 1927'de tüm Kürt milliyetçi kuruluşların birleşimi olarak Hoybun Partisi kuruldu. Bu temsilciler, feodaller, toprak ağaları ile entelektüellerden oluşuyordu. Yine 1927'de Lübnan'ın Bihamdun kentinde Parti ilk kongresini topladı. Keza kongreye Ermeni Taşnaklarının liderlerinden biri olan Vahan Papazyaıı'da katıldı. Yönetimlerin ortak çıkarları gereği parti resmen kurulamadı ve aktif çalışmaları çok güçsüzdü. 37 fakat, Türkiye'ye siyasi baskı yapmak için Kürt sorununu kullanan emparyalist güçlerin desteğini aldı. Bu nedenle ingiltere kendisini belli etmeden, Türk hükümetlerinin politikasına karşı olayları Hoybun un faaliyeti imiş gibi göstererek bir yöntem izledi. Türkiye ile anlaşmazlıkları konusunda Fransa da aynı yolu izledi. Taşnaklar Hoybun'u doğrudan etkileri altına aldılar... "

Süreyya Bedirhan ise Hoybun Cemiyeti'nin Avrupa Temsilcisi sıfatı ile Paris'te bir büro açarak Avrupa'daki faaliyetleri yürütmektedir. (... )
Hoybun Cemiyeti'nin 1927'de Kürdistan'ın bağımsızlığını Sevr'de belirtildiği şekliyle ilan ettiğini belirten Bedirhan, "İran, Ermenistan, Irak ve Suriye'ye dostluk duygularını dile getirirken Türklere karşı savaşa devam edeceklerini" vurgulamaktadır.

(...) Özellikle ittifakta dikkati çeken diğer hususlar, Türkiye'ye karşı içerden ve dışarıdan genel bir isyan hareketinin planlanması, daha 1928 yılında Dersim bölgesinde bir isyan çıkarmak konusunda mutabakata varılarak hazırlıklara vurgu-lanmasıdır. Nitekim İran'ın bu desteği Ağrı isyanlarında açıkça görülecektir.

(...)Diğer taraftan Hoybun Cemiyeti Yezidiler ve Nasturilerle de işbirliğine girişirken, Türkiye'den kaçan Çerkez Ethem ve Reşit Bey ile de Revandiz'de Seyit Taha'nın evinde bir görüşme yaparak anlaşma sağlamışlardır. Mevcut belgelere göre, bu sırada Suriye'de teşkil edilen bir kısım Ermeni ve Çerkez gönüllü çetelerinin Fransa'nın kontrolünde gözükmelerine rağmen, bunların gerçekte Hoybun ve Taşnak Cemiyetleri ile irtibatlı oldukları, Doğu Anadolu'da isyan başladığından bunların Antep, Urfa, Mardin ve Midyat üzerine yürüyerek, Türk kuvvetlerini üzerine çekerek Ağrı'daki isyana yardımcı olmayı planladıkları anlaşılmaktadır. (,..)Yukarıdaki belgelerden de görüleceği gibi, bu sırada mandater (koruyucu) devlet statüsü ile Suriye'yi yöneten Fransa, Hatay meselesinden dolayı bölgedeki Türkiye aleyhindeki faaliyetleri desteklemektedir.

(...)Hoybun Cemiyeti'nin; Hatay meselesinin gündeme gelişine paralel olarak Fransa'nın mandaterliğindeki Suriye'de yeniden bir canlanma içine girdiği görülmektedir. (...) 1936 yılı başlarından itibaren Hoybun Lideri Celadet Ali Bedirhan İskenderun, Halep ve Beyrut'taki Taşnak önderleri ile görüşmeler yaparak Cezire üzerinden Türkiye'ye karşı bir hareket yapmayı planlamışlardır. Ayrıca Taşnak-Hoybun işbirliğine Türkiye'ye karşı düşmanca duygular besleyen Şamdaki Çerkez Cemiyeti dahil edilmiştir. Bu konuda Celadet Ali ile Çerkez Cemiyeti Başkanı Abdullah Bey arasında bir ittifak yapılarak Türkiye'ye karşı üç cemiyetin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır. Bu ittifakın yapılmasından sonra Türkiye'ye karşı 1937 yılı başlarında veya ilkbaharda harekete geçilmesi uygun bulunarak Türkiye içindeki taraftarları olarak kabul ettikleri bazı aşiretlere hazırlık yapmaları için talimat dahi verilmiştir. Nitekim 1936 yılı sonlarında Türkiye'nin güney sınırında bir takım çete saldırıları görülmeye başlamış, 1937 yılı başından itibaren bu saldırıların arttığı görülmektedir. Bu saldırılarla Hoybun Cemiyeti'nin doğrudan ilişkisi konusunda sağlıklı bilgi mevcut değilse de, yukarıda belirtilen hazırlıklar dikkate alınırsa etkisi olabileceği düşünebilir. Zira bu sırada Fransa İngilizlerin Musul meselesini çözmek için kullandıkları modeli kullanarak Türkiye'ye yönelik bölücü hareketleri kışkırtma yoluna gitmiştir. Özellikle Türkiye açısından Hatay'ın ön plana çıktığı 1937 yılında, Fransa Dersim'de meydana gelen ayaklanmayı teşvik etmiştir. Bunun üzerine Türkiye 8 Temmuz 1937 tarihinde Afganistan, Irak ve İran ile Sadabat Paktı'nı kurarak bölgeden yönelebilecek bölücü hareketleri önleme yoluna girmiştir. Ancak Türkiye'nin çabalarına rağmen 1937 yılında Dersim Ayaklanmalarının çıkması önlenememiş, 1938 yılına kadar sürmüştür.

Hoybun örgütünün Ermeniler tarafından nasıl görüldüğünü, Garo Sasuni şöyle anlatıyor:

"Kürt ve Ermeni siyasi liderleri 1926-1927 yıllarında devamlı bir çaba göstererek, düşüncelerini yaydılar, aralarında çelişki halinde bulunan güçleri barıştırdılar ve bunun sonucunda 1927 Yazında birçok bölgesel toplantılar ve tartışma oturumları yapabildiler. Daha sonra aynı senenin sonbaharında Kürt Milli Genel Kurultayı yapıldı. Buna mülteci Kürtleri, dışarıdaki Kürt gruplarının, aydınların ve isyan halinde olan bölgelerin temsilcileri de katıldılar. Bu kurultay, şekil bakımından Kürt ulusunun o zamana kadar hiçbir zaman sahip olmadığı ilk ciddi siyasi ve devrimci bir kurultaydı.
Bu kurultay "Hoybun" ulusal siyasi partisinin temelini attı. Ona eski örgütler ve siyasi akımlar da katılarak Taşnak Partisi'nde olduğu gibi tek bir ulusal parti meydana getirdiler.

Kurultay partinin amacını, siyasi yolunu iç örgüt tüzüğünü gözden geçirdi.
Partinin amacı, Türkiye Kürdistam'nın bağımsızlığı olduğuna göre, bu amaca ulaşmak için bütün gücünü örgütlendirerek, gaddarlığıyla tüm Kürt ulusunu yok etmeyi amaçlayan Türkiye'ye karşı yönelmekti.

"Hoybun" partisinin siyasi çizgisi ise şöyleydi. Öncelikle İran devletine, Irak ve Suriye'deki Arap halkına ve onların himayecilerine (İngiliz ve Fransız) karşı dostane bir tutum takınarak, o yerlerdeki büyük Kürt bölgelerinin barış ve refahım garanti altına almak. Sonra da aynı kadere sahip olan Ermeni ulusuyla dostluk kurarak, ortak düşmana karşı işbirliği yapmak, Ermenistan ve Kürdistan'ın bağımsızlıklarının toprak bütünlüklerinin karşılıklı olarak kabul edilmesini tartışma götürmez temel bir prensip olarak kabul etmek.

Kurultay "Hoybun"un Merkez Komitesini seçti, bu komite Birleşik Kürt Ulusal Partisi'nin politbürosu olarak faaliyete geçmekle beraber, Kurultay tarafından "Kürdistan Milli Hükümeti" olarak ilan edildi.
Kurultay dağılmadan önce iki bildiri hazırladı ve bunları yürütme organına teslim etti. Bildirilerden biri herkese diğeri ise Sosyalist Enternasyonale fıitab etmekteydi.

Birinci bildirinin dört maddesi "Hoybun" un amacının ve siyasi yolunun bir özetini verdiği için buraya kısaltarak aktarıyorum:

1- Birinci Kürt Kurultayı, barbar Türk rejiminin despotluğu altında ezilen Kürtlerin bulundukları tahammül edilmez durumlarım, geniş çapta uygulanan katliamları ve de Kürt ulusunun özgür ve bağımsız yaşama özlemini göz önüne alarak Türkiye Kürdistanını bağımsız bir devlet haline getirmek amacıyla kurtarmaya karar vermiştir.
2- Kurultay Irak içinde yöresel bir Kürt özerkliği yaratmak konusunda, Milletler Camiası tarafından yapılmış olan isteği İngiliz ve Irak hükümetlerinin destekleyeceklerini umar.
3- Kurultay, İngiltere, Fransa, Suriye, İran ve Irak hükümetlerine Türkiye'de baskıya uğrayarak göçe mecbur bırakılan Kürt mültecilerini sevgiyle kabul etmiş olduklarından dolayı onlara minnettarlıklarını sunar.
4- Kurultay herkese duyurur ki, Ermenistan ve Kürdistan'-da asırlardan beridir Ermeniler ve Kürtler yaşamaktadırlar. Onlar kendi bağımsızlıkları uğruna çalışırken, ülkelerinin herhangi bir yabancı hakimiyetine bağlı olmasını red ederler. Çünkü, bu iki ülke yalnız ve yalnız Ermeni ve Kürt uluslarına aittir. (4)
Böylelikle Kürt Ulusal Birliği artık birinci kurultayını ve "Hoybun" un meydana gelmesi sayesinde gerçekleşmişti. "Hoybun" dört seneden beri faaliyette, kendi örgütünü geliştirmekte ve Kürt halkını örgütlemekteydi. Böylece Kürt Ulusunun bağımsızlık bayrağını Kürtlerin büyük çoğunluğuna mal ettirmekteydi."

Hoybun'a katılan aşiretlerin uyuşmalarını garanti altına almak için, parti tüzüğünün yükümlerinden başka aşağıdaki kardeşlik andını da ettiriyorlardı:

"Kardeşlik Andı
Şu anda imza ettiğim tarihten itibaren, iki yıllık zaman süresince, eğer Kürt ulusunun varlığım ve güvenliğini tehdit eden bir tehlike ortaya çıkmazsa ve şayet hayatımın ve şerefimin ya da kendi şerefini koruyan, ailesini ve Kürtlüğü korumaya zorunlu şahıslara (ki ben onlara karşı vazifeyle yükümlüyüm) karşı başka bir Kürt tarafından bir hücum olmazsa, herhangi bir Kürde karşı silah kaldırmamayı, kan davalarının ve diğer anlaşmazlıkların çözümünü bu iki seneyi takip eden döneme ertelemeyi, iki Kürt arasında kişisel nedenlerden dolayı kardeş kam dökülmesine tüm gücümle engel olmaya, dinimin, şerefimin ve kutsallıklarınıın üstüne yemin ederim. Vallah, Billah bu andı bozan herhangi birisi Kürt ulusunun düşmanı ve hainidir. Herhangi bir hainin hak ettiği ceza ölümdür."

Kürtçü/Kürdistancı hareketin bu çabalan sonucunda Ağrı İsyanı diye bilinen ayaklanma başlatılacaktır. Ve akıllarda hep Dersim vardır...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DERSİM ISYANLARININ PERDE ARKASI VE ILK KÜRTÇÜ ÖRGÜTLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:37

8 - DEVRİMCİ DOĞU KÜLTÜR OCAKLARI

Doğu'da kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), bölgesel ama genel bir örgütlenme sayılmalıdır. Çünkü; bu süreçte Kürtçülük; kendisine ideolojik dayanak olarak dinin yanına sosyalizmi de eklemiştir. Örgütlenmede Kürtçülük özellikli geleneksel ağa-şeyh takımıyla sosyalist yeni kuşak işbirliği yapmıştır.
Devrimci Doğu Kültür Ocakları; cemiyetler kanununa uygun olarak kuruldu. Kurucuları arasında Musa Anter, Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Sait Elçi, Canip Yıldırım, Tahsin Ekinci, Hüseyin Musa Sağnıç gibi isimler bulunuyordu. İlk önce Ankara'da kurulan DDKO, sonra İstanbul'da arkasından da Diyarbakır, Silvan, Ergani, Batman Kozluk, Beşiri, Kulp'ta açıldı.

Kuruluş için 5 Mayıs 1969'da yapılan toplantıda, isim olarak Doğu sözcüğünün kullanılıp kullanılmaması tartışılmış; bunun derneğin kuruluşuna engel olabileceği de ileri sürülmüş ama bu isim tüzüğe konulmuştur. Böylece derneğin amacının doğu ve Güneydoğulular olduğu da işaret edilmiştir.

21 Ekim 1971'de DDKO aleyhine askeri mahkemede açılan davaya; sanıkların verdiği savunmada, örgütle ilgili olarak şunlar söylenmiştir:

"Örgütün ve üyelerinin çabaları, Türk ve Kürt halkının kardeşliğini, birlik ve beraberliğini sağlamak için yapılan ve fikir planında kalan çabalardır. DDKO'nun tüzüğünde de belirtildiği gibi gayesine ulaşmak için devrimci kültürün yaygınlaşıp gelişmesi için konferanslar, açık oturumlar tertip etmek, gazete-dergi çıkarmak gibi kültürel çalışmalarda bulunarak Anayasa'nın ve kanunların vermiş olduğu hakları kullanmaktan öteye bir faaliyeti olmamıştır.

Örgüt ve üyelerinin gayesi, tüzük, bülten ve çeşitli vesilelerle kamuoyuna açıklanmıştır. Bütün gaye, Türkiye halklarının eşit ve kardeşçe bir arada yaşamalarının temini için çalışmaktır. Bunun için de tarihi ve sosyolojik bir gerçek olan ve çeşitli vesilelerle devletin resmi belgelerinde de kabul edilen KÜRT halkı'nın varlığını kabul etmek, KÜRT halkının diline, kültürüne saygı gösterilmesini istemek, insan hakları evrensel beyannamesinin ışığı altında KÜRT halkının asimile edilmesine (eritilmesine) Türkiye'de yalnız KÜRT halkının yaşadığı bölgelerde var olan komando zulmüne, toprak ağalarına, aşiretçiliğe devrimci ve ilerici bir açıdan karşı çıkmaktır.
DDKO bütün eylemlerini (mitingler-gösteri yürüyüşleri dahil) demokratik ve yasalara uygun biçimde yürütmüştür.
Türkiye'de KÜRT halkının aslında anayasanın tanımış olduğu demokratik haklarının elde edilmesi çabası, hiçbir şekilde bölücülük sonucunu doğurmamıştır."

Savcılık iddianamesinde ise DDKO'nun gizli gayesinin bulunduğu ileri sürülerek şöyle suçlamalar getirilmiştir:

Kürtçülüğe inanmış sağlam militanlar bulup onları yetiştirmek. İleride yapılacak hareketin öncülüğünü yetişen militanlara yaptırmak. Bunun için düzenlecek semirlerde halkı bilinçlendirmek. Kürt halkının demokratik özlemini dile getirmek suretiyle, baskı, şiddet uygulandığı propagandası yaparak halkı devlete karşı soğutmak. Ayrı bir Kürt ırkı bulunduğunu kabul ettirerek bağımsız bir Kürdistan kurmak.

İddianamede; DDKO'nun milliyetçi Kürtler (Said Elçi) ile sosyalist Kürtler (Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Mehdi Zana, Tahsin Avcı) arasında yapılan bir anlaşma sonucu kurulduğu"3 bunların Kuzey Irak'taki Molla Mustafa Barzani'den emir aldıkları da ileri sürülmektedir.

12 Mart 1971 askeri müdahalesinin gerekçelerinden birisi gösterilen Doğu ve Güneydoğu'daki mitingleri, DDKO düzenlemişti. Bu mitinglerde; devletin bölgede yürüttüğü politika ile birlikte ağalara ve aşiret reislerine karşı bir duruş da bulunuyordu. Bu yüzden de Türk sosyalistler tarafından, DDKO oldukça desteklenmişti.
Askeri mahkemede yapılan yargılamalar sonucunda DDKO kapatılmış üyeleri de çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Yargılama sürecinde, DDKO'nun Kürdistan hayalinde olduğunu gösteren birçok malzeme de ortaya konulmuştur. Onlardan birisi de Ankara DDKO lokalindeki aramada geçirilen Kürt Gençliğine Hitabe başlıklı broşürdür. Orada, "Yaşasın kahramanlar yara-tan Kürt milleti, yaşasın hür ve Müstakil Kürdistan" cümlesi bitiş cümlesidir. Aramalarda "yeşil-kırmızı-siyah" renklerden oluşan ve Kürdistan bayrağını temsil eden küçük bayraklar da ele geçirilmiştir. 114 1970'in başında hayali Kürt bayrağında siyah olan renk, PKK tarafından on yıl kadar sonra "sarı" olarak değiştirilecektir.

DDKO, Kürt sorununu Güneydoğu'ya taşıması açısından Kürtçü hareketler içinde ayrı bir öneme sahiptir. PKK da artık bu sorunu bölgedeki insanlarla götürmek yolunda daha nasyonalist bir çizgide ortaya çıkmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Dersim İsyanları ve İngiliz Ajanı Seyit Rıza

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir